Herkesin dini kendine ama…

Yaratıcı ve hüküm koyucu Allah olduğu için her insan, Allah’ın indirdiği buyruklar altındaki rejimle yaşamlarını idame ettirme zorunluluğundadır.

Her düşünce ve düzen bir dindir. İslam, hak din olup; geri kalanı batıl dinler olmasından bireysel inançların dışında devlet düzenleri kayıtsız-şartsız Allah’ın koyduğu esaslar üzerine yapılandırılmalıdır ki, diğer canlılardan ayrıcalıklı ve üstün yaratılan insanoğlu, yaraşık olduğu saygınlığa, hak ve adalete kavuşabilsin!

İslam için egemenlik mücadelesi her ne kadar Allah adına ise de, aslında insanı insan yapan değerlerin hükmetmesi yönünden doğrudan insan menfaatinedir. Yoksa Allah gibi mutlak bir gücün yarattığı kuldan yardım ve destek beklentisi akla ziyandır. Allah, yaratıp halife kıldığı insanın, insani liyakate müstahak olabilmesi için kanun ve nizamını şart koşmakta, dolayısıyla kötülüğe yani batıla karşı iyiliği yani hakkı mecbur tutarak nefsi seçimleri yasaklamaktadır.

Batıllık nedir; doğrudan fitnedir. Fitnenin ortadan kaldırılıp hakkın egemenliği içinde batılla savaş, olmazsa olmaz bir yükümlülüktür. Ki Allah, bu sebeple cihadı yani savaşı imanla özdeşleştirmiş ve fitnenin yayılıp insanlığı zehirlememesi için fitneye, batıla veya kötülüğe karşı muharebeyi emretmiştir.  

 “Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39  

Yeryüzü ile gökyüzüne hükmeden iktidar sahibinin, yasa yapıcı ve buyruklarının kayıtsız-şartsız sorgulanmaması, tartışılmaması ve itaat edilmesi gerekenin Allah olduğuna inanıp da kendi istek ve arzularına göre iman edip batılı kendilerine yol edinerek İslam kimliği taşıyan öyle münafıklar, hainler vardır ki, fitnenin elebaşlıları olmalarına rağmen İslam’ın fetva verici bayraktarları olarak ortada dolaşırlar. Allah’a ve hükümlerine iman da ne sorgu ne şüphe ve tereddüt ne niçin ne de yorum vardır. Peygamberlere dahi soru sorulması yasaklanarak teslimsi vazife şart koşulmuştur.

“Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” Bakara 108

Öyle ki, küfre karşı imanı galebe çalabilmek için cihad eden müminleri katil ve terörist olmakla yaftalayıp kendileri gibi batılla işbirliği içinde bulunmamalarından tekfir etmekle kalmayarak, topyekûn düşman edinen o münafık hainler, dini ve siyasi arenada söz sahibi olmalarından İslam’ın egemen gelmesine bariyer olmakta; böylece içine düştükleri fitnelerle Müslümanlarında zihin ve kalplerini iğfal etmeleri suretiyle kendileri gibi küfür zindanına mahkûm kılmaktadırlar.

“Onlardan öylesi de var ki: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri (ve münafıkları) mutlaka kuşatacaktır.” Tevbe 49

Müslümanlık şerefi ancak Allah ve Resulünün hükümlerine uymakla elde edilen bir ayrıcalık, üstünlük ve ebediliktir. Eğer bir kısmına uyar bir kısmına uymamak gibi bir seçim hakkı tanınsaydı; hem Allah ile birlikte insanlarda tanrı olma hakkı kazanır hem de Allah’ın mutlak egemenliği acze uğrardı. Ki, din başka siyaset başka düşüncesiyle hareket ederek Allah’ın hükümlerini siyasetten yani devlet yönetiminden dışlamak, sapıklığın en şedididir.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Müslüman, yaratıcısı rabbinin indirdiği anayasadan ve düzenden başka hiçbir yasayı ve düşünceyi kabul etmez, O’nun ilkelerinden başka bir ilkeyi de rehber edinemez! Müslüman olmanın asıl amaç ve gayesi, Allah’a ve buyruklarına sorgulamadan boyun eğmek ve dünyanın her bir yerinde hâkim olabilmesi için küfre yani batıla karşı ölene dek cihad etmektir.

Sözde Müslüman ama özde batılla işbirliği içinde olanlar Müslüman olmadıklarından azgın kâfirlerden farksız bir düşmandırlar. Hani, diyorlar ya; cihad ehli için, “Müslümanları öldürüyorlar” diye! Müslümanın kim olduğunu açıkça ortaya koyan vahye mi; yoksa heva ve heveslerini İslam edinmiş münafıklar mı doğruyu söylemektedir? Dolayısıyla Allah’ın şeriat düzenine her kim karşı ise, onunla savaş farzdır ve o, nefsinin razı olduğu kimi ibadetleri yerine getirmiş olsa da asla Müslüman değildir!   

Vahiyle indirilen dinim bana; vahyi yok sayıp hurafelere ve batıla kanarak inandığın din ise sanadır. Ben miyim Müslüman yoksa sen misinin kanıtı Kur’an’dır. Cihadı kendi batıl uygarlıkları için şer gören küfür cephesiyle mutabık olan sapıtmış bir fasık değil de nedir? Batıl uygarlığı adına cihada düşman Müslüman kimlikler, kafirlerden daha azgın ve tehlikelidirler.  

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Artık, “sizi kıçımla…

ya da organımla değil başımla yönetiyorum” fikri öyle muteber hale gelmiş ki; özgürlük, demokrasi ve çağdaşlık gerekçesiyle millet, kör-sağır ve dilsizmişçesine hiçbir tepki vermez olmuştur.

Öyle ki, sapkın ve çarpık ilişkileri aleni olanlara dahi meşruiyet sağlanmış, böylece toplumsal ahlak hassasiyeti ortadan kaldırılarak nefse özgü bireysel ahlak anlayışı doğrusu ve yanlışıyla ivme kazanıp önüne geçilemeyen cinayetler baş göstermiştir.

Ruhsuz beden misali dinsiz bir devlet ve meclisin sözde dinli vekil ve yöneticileri, yürüyen ölülerden farksız öyle gölge konumdadırlar ki, idaresi altındaki halka ne örnek ne de yörünge olabilmekte, yansımadan öte bir varlık ortaya koyamamaktadırlar.

Laik ve Atatürkçü düşünce düzeyinde özgürlüklerde sınır olmaması, dini ve ahlaki kuralların çiğnenmesine ya da yok sayılmasına yegâne sebeptir. Bu sebeple vekillerin sekülerizm üzerine ettikleri yeminlerinde de din ve ahlak mefhumları bulunmamasından milletin değerleri sokakta ve vicdanlarda kalıp, kamuda itibar görmemektedir.

Dinden, vicdandan ve ahlaktan arındırılmış namus ve şeref diriye değil, sanki ölüye biçimlenmiş gibi hiçbir karşılığı doğmamaktadır. Namus ve şeref nedir; kime karşı ve neye göre ihtimam taşır; toplumda ölçüsü aranır mı; kişiye özel bir davranış olarak telakki edilebilir mi; bir parti genel başkanının, partisinden evli ve çocuklu bir bayan milletvekilli ile gayrimeşru zina yapması, o üzerine yemin edilen namus ve şeref kavramı mıdır?

Namus ve şerefleri üzerine yemin eden vekillerin seçeceği başkan adayları arasında din dışı namus ve şeref kitabını yazıp cümle âleme kanıtlayan CHP eski genel başkanı Deniz Baykal!

TBMM Başkan adayı Deniz Baykal, önce sekreterliğini yaptırdığı ve daha sonra partisinden vekil olarak seçtirdiği Nesrin Baytok adlı evli ve çocuk sahibi kadınla cinsel ilişkisi yaşayıp ihanetsi zinasının kamuoyuna deşifresiyle bir daha değil siyaset arenasında, hayâsızlığından sokakta bile dolaşması mümkün değilken; hem partisinden ihraç edilmemesi hem Antalyalılar tarafından tekrar milletvekili seçilmesi hem yaşı itibariyle TBMM’nin geçici başkanlığını üstlenmesiyle kalmayıp başkanlığa aday olabilmesi hem de izzet ve itibar duymayı sürdürebilmesi, Türkiye’nin hayâsızlıktan yani ahlaksızlıktan çöktüğünü ortaya koymaktadır.  

“Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çöker.” Cicero 

Düşünün ki, Deniz Baykal denen parti lideri evli, çocukları ve torunları var; partilisinin namus ve şerefinden sorumlu olduğu halde ne yapıyor; evli olan kadın vekilinin iffetine, kocasına, çocuğuna ve ailesine aldırış etmeksizin emanete hıyanet ederek ırzına geçiyor; yakalanmasıyla birlikte kişi haklarının özelliğini ve gizliliğini mazeret kılarak, güya kendisine yapılmış tertip, tuzak yahut kumpas yaygarasıyla sütten çıkmış ak kaşık misali pirüpak çıkıveriyor. İşte Allah’ın ve hükümlerinin yasak kılındığı seküler-laik ve Kemalist TBMM Başkanlığı için böylesi bir pirüpak Deniz Baykal’dan başkası yaraşmaz.

Meclisin ve politikanın içine düştüğü fevkalade ahlak çöküntüsünün daha da idrak edilebilmesi için milyonlarca insanın desteğini alan CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal’ın ortaya çıkan porno kasetinin birincisini satın almaya hazır olduğuma dair beyanat dahi vermiştim.  

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Davutoğlu ve Bahçeli’nin tecrübelerine, bilgeliğine ve politikadaki kaşarlığına özen gösterip güven duyduğu Deniz Baykal, ahlaksızlığın en pespayeliğini ortaya koymuş bir nefis düşkünüdür. Hani, tilkinin tavuk kümesini iyi tanımasından dolayı bekçi yapılabileceği mantığı ne ise, sanırım Deniz Baykal’ın aranılan faktör olması da o mantıktır.

“Namus görünmez bir cevherdir; çok kere ona sahip olmayanlar, sahipmiş gibi görünürler.” William Shakespeare

Gerek rejim gerek politika gerekse meclisin, milletin dini ve ahlaki değerlerine zıt düşünce ve görüşleri her ne kadar korkunç bir çatışmaya mahal verebilecek tehlike taşısa da, maskelilerin dini ve ahlaki sözleri, güttükleri politika gerçeğinin örtbas ettiğinden yanardağın durağanlığı sürmektedir. Oysa sözdeki değil kalpteki namus ve şerefine hayati önem veren Müslüman milletimiz, en basit bir dedikodu yahut şüphe yüzünden birbirlerinin canına dahi kastedebilmektedirler. Lakin politikacılar açısından ne namus ne şeref ne de iffet, abartılacak kadar cevher değillerdir!     

Deniz Baykal örneği apaçık ortadayken; TBMM başkanı bir lezbiyen, bir gay, biseksüel ya da transseksüel olsa daha makul!

Zaten özgürlük ve demokrasi gerekçesiyle LBGT sapkınlığını savunan CHP ve PKK/HDP, namussuzluğun, şerefsizliğin, ahlaksızlığın, iffetsizliğin ve asiliğin bayraktarı değiller midir?     

Şu çok açık bir gerçektir ki, halkın seçtiği ve kendisine vekil edindirerek TBMM’ne göndermek suretiyle yönetme hakkı tanıdığı kimseler, din ve ahlak duyguları zayıf ya da olmayanlardır. Öyle olmasaydı din ve ahlak, ettikleri yeminlerinden dışlanır ve ahlaksızlıkları deşifre olanlar barındırıl mıydı?

“Hayâsız olan, emanete hıyanet eder, hain olur, merhamet duygusu kalmaz, dinden uzaklaşır, lanete uğrar, şeytan gibi olur.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Bir yemin; 550 kâfir…

Zaten kâfir olanlar için bir sorun yok ama Müslümanların TBMM üyesi olabilmek için küfrü imana tercih ederek kâfir olabilmeleri fevkalade vahimdir!

Üzerine Allah adı anılmayarak kesilen hayvanların dahi etini yemek büyük bir günah ve haramken; laik ve Atatürkçü bir siyasette Allah adının anıldığı yemin büyük bir suç ise, o ülke hayra mı yoksa şerre mi koşmaktadır?   

Devletin varlığı ve bağımsızlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yaralanılmasının; laiklik, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalınarak sağlanacağı konusunda namus ve şeref üzerine and içilme neyin işaretidir?

Geçmiş toplumlarda da azgınlıkta sınır tanımayarak Allah’a ve peygamberlerine meydan okuyanlar ne derdi; “Eğer doğru sözlüysen, bize gökten azap indir.” Vadeleri gelenlere azap müstahak olunca, içlerinden biri ya da eşsiz güzellikteki, zenginlikteki ve kalkınmışlıktaki ülkeleri geriye kalmış mıydı?

 “Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” Hac 47

Söz konusu ant içildiğinden beri hiçbir Müslüman ya da başka bir dine sahip kişi itiraz edip de, “Yahu ben Müslüman’ım, rabbim Allah, ilkem İslam, siyasetim peygamberim Hz. Muhammed (s.a.v)’in güttüğü devlet düzeni; anayasam Kur’an’ı Kerim” diyebilme cüretinde bulunamamıştır. Politikacıların yanı sıra tek bir din adamı da ortaya çıkıp, “ettiğiniz yeminler Allah’a ortak koşmadır, küfürdür, isyandır” diyebilmişler midir?

Ateistleri ve Kemalistleri ilgilendiren bağlılık yeminini Müslümanlara yahut başka din mensuplarına dayatan totaliter rejim mi kabahatli yoksa dinlerine milletvekilliği karşılığı fiyat etiketi koyabilen satılmışlar mıdır?

Hem Müslümanlığı kabul ettiğine söz verip hem de Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenler var ya; tevbe ederek tekrar Müslümanlıkla şereflenebileceklerini ve Allah’a ortak koşmalarının affedileceğini zannederler. Şeytanın en büyük hilesi, “Allah nasıl olsa affeder” aldatmacası değil midir?

 “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” Al-i İmran 77

Oysa kendini rab edinen Firavunun karısı, halkının nezdinde dokunulmaz bir tanrıça olmasına rağmen aldatma bahanesiyle bir anlık olsa dahi Allah’a olan imandan vazgeçmeyerek firavuna, “rabbim sensin” dememesi üzerine; kızgın çöl güneşinin altından kazıklara bağlanmak suretiyle günlerce işkence görmüş ve sonunda bedenine büyük bir kaya atılarak şehid olmayı seçerek ebedi kurtuluşa ulaşmıştı. Peki, Müslüman olduklarına ahkam kesen dini ve siyasi adamlar, neden aynı ihlasla davranamayıp ahrete iman edemiyorlar. Şüphesiz Allah ve Resulünün değil nefisleri doğrultusundaki itikatlarından dolayıdır!  

Gel görün ki;  Firavunun karısı kadar bile ihtişama, güce ve saltanata sahip olmayan nefis Müslümanları, basit bir vekil yahut taşeronsu bir iktidar olabilmek için Allah’ı ve dinleri İslam’ı öyle satıyorlar ki, pazarda dahi böylesi hoyrat bir alışverişe rastlanamaz.    

Laikliğe, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalmak namus ve şerefin ölçüsü olmuş; İslam’a, Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a bağlılık namussuzluk ve şerefsizlik olmuştur.

İslam yerine Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden din dışı laikliği, Allah ilkeleri yerine hüküm olarak Atatürk ilke ve inkılâplarını yol edinmiş bir milletin ziyanı tamamdır. Ancak o millet öyle bir serap içindedir ki, nasıl bir felaketin arifesinde olduğunu dahi hissedememektedir.

Şerrin aleni olarak hüküm sürdüğü bir devlet, meclis, hükümet ve dolayısıyla millette hayırdan, iyilikten, güzellikten, doğrudan bahsedebilmek mümkün değildir.

Hakkı çiğneyip batılı yol edinmek suretiyle bir araya gelen 550 vekil, yaklaşık 80 milyon insana öyle hizmet vereceklermiş ki, yerde değil arşta yaşatacak sorunsuz bir yönetim ve bir irade ortaya koyacaklarmış. Şeytan da milyarlarca insana hizmet etmiyor mu?

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 73   

Nasıl Müslümanlarız ki…

Bedenlerimizin gömülecek olmasından kaygı duyabiliyoruz. Ahirete iman ettiğimizi beyan edip cenneti diliyoruz ama gitmemek ve dünyada daha çok kalabilmek için her türlü çareye başvuruyoruz. Öyle ki, dinsel ve bilimsel sömürücülere bel bağlayarak ömrü uzatabilmek için her sese kulak kabartıp Allah’a şirk koşarcasına eceli değiştirebileceğimizi düşünüyoruz.

Oysa doğarken ölümle nişanlanmayı kabul ederek dünyaya gelmemiş miydik? İslam’la şereflenirken dünyanın fani, ahiretin baki olduğuna muvaffak etmemiş miydik? Hayrın da şerrin de sahibi ve tek bilen rabbimiz ALLAH diyerek söz vermemiş miydik? ALLAH’tan başka mutlak bir gücün bulunmadığına iman ettiğimiz halde beşerden hele de batıl güçlerden medet ummakla ihanet etmedik mi?

Ölme, yaralanma, hapsedilme, kaybetme veya en ağır cezalara çarptırılma korkaklığıyla hak yolda mücadeleden kaçarak apaçık bir riyakârlıkta bulunmadık mı? İnsana dayanıp güvenerek Allah’a ortak koşmadık mı? Batıl güçlere boyun eğerek rabbimiz Allah’a asi gelmedik mi? Ebedi ahiret hayatına inanmış görünerek yalan dünyaya meyletmedik mi? Dünyada bir gün daha fazla kalabilmek için ahiret yurdunu satmadık mı? Allah’a kul olma yerine nefsimizi iktidar kılabilme uğruna koşturup durmadık mı? Allah’ın indirdiklerini değil beşerin isteklerini anayasa yaparak rehber edinmedik mi?

Kur’an dışı seküler-laik düzeni kabul ederek Allah’a meydan okumadık mı? Allah’ın helal ve haramlarına değil beşeri yasaların serbest ve yasaklarına uymadık mı? Hak ile değil batıl güçlerle ittifak kurmadık mı? Sözle inandık ama amelde inkârcıların yoluna girmedik mi? Tek hak din İslam olmasına rağmen diğer dinleri de hak kabul etmedik mi? Hadis adı altında Allah Resulüne iftiralar düzerek Kur’an’a muhalif kılmadık mı? Dini ve siyasi liderleri kurtarıcı ve hidayet verici olarak arşa çıkartıp Allah’ın tahtına yerleştirmedik mi? Allah’ın değil beşerin övgü ve rızasını kazanabilmek için çabalamadık mı? İslam’ı egemen kılabilmek için küfre karşı savaşanları terörist; İslam’a karşı savaşanlarla özgürlük ve demokrasi adına müttefik olup öncü yapmak suretiyle saflarına katılmadık mı?

Şehadetin ayrıcalığını ve yüceliğini ikrar ediyoruz ama şehid olmamak için binbir türlü gerekçeye sığınarak kaytarmıyor muyuz? İndirdiği ayetlerin herkesin anlayabilmesi için açık ve seçik olduğunu Allah bildirmesine rağmen, yorumlarla bozarak seküler düzene peşkeş çekmiyor muyuz? Allah’ın Resulüne vahiyle gönderdiği İslam yerine hümanist bir İslam yapılandırarak nefsimizi tanrılaştırmıyor muyuz? Allah’tan utanmak yerine kuldan utanmayı önemsemiyor muyuz? Allah hakkını değil kul hakkını değere almıyor muyuz? İşlediğimiz herhangi bir yasak ve suçta kuldan çekindiğimiz kadar Allah’tan sakınıyor muyuz? Kula hizmet ettiğimiz ölçüde Allah’a hizmet ediyor muyuz?

Allah ve Resulünün üzerine bir söz ve hüküm olmayacağına göre; İslam’ı siyasetten yani devlet düzeninden kopararak hatta düşman kılarak batıla sapmak Müslümanlık mıdır? Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın yahut erkek, o işi kendi arzu ve isteklerine göre seçebiliyorsa Müslümanlık mıdır? Allah, batıl düşünce ve düzenleri reddettiği halde batıl bir rejime rıza göstermek Müslümanlık mıdır? Özgürlük ve demokrasi adına ahlaki kuralları çiğnemek; düşünce ve ifade hürriyeti adına Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a hakarette sessiz kalmak Müslümanlık mıdır? İman ile küfür arasında, diğer bir ifadeyle hak ile batıl arasında yol tutmak Müslümanlık mıdır? Nefis, herhangi bir saldırıya uğradığında yahut bir halel geldiğinde kavga, cinayet ve gücünün üstünde her türlü mücadele verildiği halde Allah’a, Resulüne ve dini İslam’a saldırı olduğunda sessiz kalınması Müslümanlık mıdır? Çıkar uğruna Allah’ın hükümlerine aldırış etmemecesine dinine fiyat etiketi koymak Müslümanlık mıdır? Tıpkı cünüpken namaz kılmak misali batıl hukukla Hak’ka hizmet etme düşüncesi Müslümanlık mıdır?

Allah ve Resulünün kitabı Kur’an’a göre değil de “ne şiş yansın ne de kebap” misali hem hak hem de batılın karşılıklı olarak her iki tarafın da zarar görmemesi için tutulan orta yol Müslümanlık mıdır? Allah’tan korkar hatta daha ziyadesiyle insandan ya da seküler devletten korkmak Müslümanlık mıdır? İnanıldığı gibi iman veya amel etmemek Müslümanlık mıdır? Müslümanlığın ölçüsünü Allah değil de insanların hükmetmesi Müslümanlık mıdır?

 “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.” Bakara 8

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tağut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” Nisa 60

“Ey Resul! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyle “inandık” diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, ve sana gelmeyen kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah’a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.” Maide 41

“”Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

“İnsanlardan kimi vardır ki: “Allah’a inandık” der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa, mutlaka, “Doğrusu biz de sizinle beraberdik” derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?” Ankebut 10

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Tek devlet yedi eyalet…

Yoktur barış, huzur, güven, asayiş, özgürlük hatta demokrasi için başka bir çözüm!

Türkiye’deki laik ve Atatürkçü rejimin zorba, baskıcı, totaliter ve despot bir müstebitlikte olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Düşünce ve inancının gereği yasalara sahip olmayan toplumların dayatmayla karşı karşıya kaldıkları esaret, tıpkı kapalı bir kaptaki basınç karşısında kinetik enerjinin artmasıyla meydana gelen infilak misali patlamaya sebep olur.

Defalarca ziyaret ettiğim yaklaşık 120 ülke arasında 28 milyon nüfusa sahip Malezya’da halkın %55‘i Malay, %25’i Çinli, %10’u Hint ve geriye kalan %10’luk kesimse diğer etnik köken ve dini inanca sahiptir. Ülkede resmi din İslam’dır ve Müslüman olan halkın çoğu Malay kökene sahip, az bir kısmı ise Hint’tir. Budizm, Çinli halk tarafından benimsenen din iken Hindu dini de Müslüman olmayan Hintlerin inancıdır. Hıristiyanlık da yaygın olan dinler arasındadır. Malezya federal anayasal monarşiye dayalı parlamenter demokrasi sistemiyle yönetilmektedir. 11’i Batı Malezya, 2’si Doğu Malezya’da olmak üzere toplam 13 eyaleti vardır. Her eyaletin kendi anayasası, kendi meclisi vardır. Meclisi oluşturan üyeler halk tarafından seçim yoluyla belirlenir.

Malezya’nın siyasi partileri, sultanlardan hatta devlet başkanı Kral’dan dahi daha çok önem arz eder. En önemli siyasi parti, Malezya’nın bağımsızlığından bile önce kurulan, halkın geneline hitap edip desteğini alan, İslamiyet’in önemini vurgulayan fakat yine de batı etkisinden kurtulamayan United Malay National Organization(UMNO); muhalefette ise, 1980 yılında kurulan, İslam’ı siyasetin dar bir çerçevesine sığdırılamayacağını tüm hayata homojen bir şekilde yayılması gerektiğini savunan, kamusal ve toplumsal her alanda İslamileştirme çalışmaları başlatan parti Malezya İslam Partisi(PAS)’dır. Bu partinin galip geldiği eyaletler ise Şeriat yasalarıyla yönetilir.

Öyle ki, Tayland sınırında yer alan ve şeriatla yönetilen Kelantan eyaletini ticari maksatla ziyaret etmiş, nüfusunun çoğunluğu Tay ve Çin etnik köken ve Budist olmasına rağmen yönetimdeki İslam Partisi (PAS)’ın hak ve adaletinden dolayı tercih edilip şeriat yasalarını kabul etmiş olmaları çok dikkatimi çekmişti. Hiç kimseye ne etnik ne dini ne de düşünce, inanç ve yaşam biçimlerinden ötürü baskı uygulanmaması, muhakeme edebilen halkın şeriat rejimini iktidara taşımıştı. Özellikle Budist kadınların şeriat rejiminden duydukları memnuniyeti; “eşlerimiz geç saatlere kadar içki içip sarhoş olamıyorlar, barlar ve gece kulüpleri olmadığından kadınlarla eğlenip bizi aldatmıyorlar, kumar oynayamıyorlar, zina yapabilecek bir teşvikin olmamasından sapkın ve gayrimeşru ilişkilere giremiyorlar” gibi memnuniyetleri, şeriatın sadece Müslümanlar için değil gayrimüslimler içinde vazgeçilmez bir rejim olduğunu ortaya koymaktaydı.

Herkim hangi eyaletin anayasasını ve yönetimini beğenip düşünce ve inancıyla özdeşleştiriyor ise, oraya yerleşerek özgürlüğüne kavuşuyor; dolayısıyla olası isyanların ya da başkaldırışların önüne geçiliyor. Bu sebeple terörün, kaosun, asiliğin, etnik ve dini çatışmaların olmadığı bir yer olan Malezya benzeri bir eyalet sistemini getirmemekteki ısrar ve inat; Türkiye’yi güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatarak parçalanmaya ya da yok oluşa mı götürüyor?

Unutulmamalıdır ki, halkın haykırışını beşeri hiçbir güç durduramaz! Fiziki engelleme ruhsal patlamaya asla çare değildir! Suyun akışını önledikçe nasıl sel oluyorsa, ruhi baskılarda felaketleri doğurur. Etnik, dini, düşünce ve ideolojide birbirine tamamen zıt Türkiye milleti, eyaletlere bölünmek suretiyle diledikleri anayasalarla hürriyete kavuşturulmalıdır. Sekülerizmden yani laiklikten yana olanlar; LBGTİ’den yana olanlar; Türkçülükten yana olanlar; Kürtçülükten yana olanlar; sosyalizmden yana olanlar; Atatürkçülükten yana olanlar; İslam’dan yani şeriattan yana olanlar, seçimle kazandıkları eyaletlerde diledikleri rejimi kurabilmelidirler.

Düşünebiliyor musunuz; yaratıcı Allah’a iman etmiş bir Müslüman’a laikliğe, Atatürk ilke ve inkılâpları üzerine ant içtirerek zoraki bağlılık yemini yaptırmak suretiyle küfre ve ihanete mecbur bırakacaksın, sonrada özgürlükten söz edeceksiniz. Yahut bir ateiste Allah’ın hükümleri üzerine bağlılığı dikte ettireceksin, sonrada özgürlükten söz edeceksin!

Eğer insanların düşünce, ifade, din veya rejim seçme hakkı var ise, tanrı misali egemen “benim” diklenmesiyle esaret altına alamazsın! Dolayısıyla metazoriye kalkışan her rejim ya da devlet, karşılığında özgürlük için mücadele veren insanların haklarını meşru kılar.

Nasıl bir zorbalık, hainlik ve acımasızlıktır ki, laisizmi ve Atatürkçülüğü kabul etmeyen halkını ülkesinden kovarak; “beğenmiyorsan git başka yerde yaşa” diyebiliyor. Oysa o halk ve ecdadı, içinde yaşadığı ülkesi için can vermedi mi; geriye sayısız dul ve yetim bırakmadı mı; binbir türlü cefa ve yokluk çekmedi mi; ülkesi için yaşamından vazgeçmedi mi; düşmandan kaçmayıp kovalamadı mı; ülkesi için her türlü fedakârlığa göğüs germedi mi?

Türkiye, özgülük ve demokrasi maskesi takmış totaliter bir rejime sahip öyle bir devlettir ki, ne düşüneceğini, neye inanacağını, hangi kimlik veya etnisiteya sahip olacağını, kime inanıp ilkesine kayıtsız-şartsız bağlı olacağını, neyin doğru yahut yanlış olduğunu dikte eden buyurgan bir ceberutluk içindedir. Neden Türkiye, federal anayasal cumhuriyete dayalı parlamenter demokrasi sistemiyle yönetilmesin!

Eyalet sistemi ayırıcı değil aksine bütünleştirici, barış ve sükûnet getiricidir. Egemenlik çatışması ve savaşını durdurabilecek tek çözüm olan eyalet sistemi her kesimi huzur ve güvene kavuşturacak yegâne çıkar yoldur.

Yaratıcı Allah dahi mutlak hükümran sahibi olmasına rağmen zorlamaya yasak getirmişken, sen kim oluyorsun ki cüret edebiliyorsun? Bilin ki, her rejim, her ilke, her düşünce ya batıl ya da hak bir dindir. Çünkü din; itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere, kurallara ve prensiplere kayıtsız bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din, her ne kadar tanrısal ve kutsal bir terimmiş gibi algılansa da, gerçekte sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal, siyasal ve idaresel her anlayış ve sistem bir dindir.

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” Bakara 256

(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” Yunus 99

Halâ mı diretiyorsun Ak Parti!

Bir musibet bin nasihatten evladır ama Ak Parti’nin PKK/HDP iblisiyle giriştiği çözüm sürecindeki ısrarına devam edeceği beyanı, tuttuğu yanlış yolda yitirdiği iktidarlığından dahi ders çıkarmadığını ortaya koymaktadır.

Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralının “yapma” gerçeğiyle ilgili binlerce nasihat almasına rağmen kulaklarını tıkayarak hayati yanlışta inat etmesi, azılı katil ve düşman PKK/HDP’yi o kadar güçlendirerek yayılmasına ve Müslüman Kürtleri dahi baştan çıkarıp saflarına yönelmesine sebebiyet vermiş ki, artık PKK/HDP’nin hedefindeki bağımsız bir devlet kurmasına ramak kalmıştır.   

Arkadaş; çözüm sürecindeki maksat nedir? Kürt kökenli insanların hakları ise, Türklerden farklı bir haksızlığa mı sahiplerdir ki, bilerce Kürdü katleden iblis, temsilcileri kabul edilerek barış sağlanmaya çalışılıyor? Ya da Kürtlerin gerçekten sorunları var ise, neden terörist düşman muhatap alınarak çözüme kalkışılıyor?

Kürtler, hem PKK/HDP hem de devlet tarafından öyle kullanılmış haldedirler ki, top misali oynanıp durulmakla kalmayıp baskı, tehdit ve korku içinde yaşayarak ya öldürülmekte ya işkencelere maruz kalmakta ya da zindanlara atılmaktadırlar. Devletten yana olsalar karşılarında PKK, PKK’dan yana alsalar karşılarında devlet arasına sıkışmış bir toplum için güvence kimdir? Peki, sorumlu PKK/HDP midir? Şüphesiz devletin ta kendisidir! Çünkü devlet, vatandaşının mal, can, huzur, güven ve asayişinden sorumludur. Kürtleri, hem PKK/HDP denen iblisin inisiyatifine bırakacaksın hem de kalkıp devletin güçlü olduğu edebiyatı yapacaksın.  

Devletin savaşarak yok etmesi gereken teröristlerle mücadele etmekten korktuğu tartışılmazdır. Hiç kimse ama hiç kimse, hayvanlar dahi Kürt haklarının bahanesine inanmamaktadır.

Madem askeri ve polis gücün, yıllardır devlet içinde devlet kurmaya çalışarak onbinlerce vatandaşı öldüren; yurtlarından süren; baskı, işkence ve tehditleriyle yaşamdan bezdiren; otorite kendileriymiş gibi hüküm veren bir terör örgütünü elimine edemiyor; o devletin, askerin ve polisin gücü ne işe yarıyor?

Neymiş efendim; “tek bayrak, tek devlet, tek vatan, tek millet”! Peki, PKK/HDP’de aynı amaç uğruna terör yapmıyor mu? Öyleyse götürülmeye çalışılan çözüm sürecinde bir mutabakat sağlanabilinir mi? Geçmişte nasıl vatan topraklarımızı masa başında vererek haçlı güçlerinden kurtulma politikası yürütmüş isek, bugünde aynı yolu izlemekte olduğumuza şüphe kalmamıştır. Peki, haçlılardan kurtulabildik mi; öyleyse PKK/HDP’den de kurtulabilmemiz mümkün değildir. Çünkü onlardaki öç ve nefret, haçlılardan daha beterdir! Öyleyse savaşmaktan başka çare var mı; savaş olmadan barış tesis edilebilir mi? Mutlaka bir tarafın pes etmesi gerekir ki, müsabaka son bulup kucaklaşabilinsin!  

Kaçtıkça kovalanan politikalar PKK’yı söz sahibi kılmış, hedeflerine ulaşma cesareti ve kararlılığı vermiştir. Devletin PKK teröründen çekinir psikolojisi sadece Kürtleri değil Türkleri dahi öyle etkilemiş ki, PKK/HDP’ye destek verme zorunluluğunu doğurmuştur. İşte seçim sonuçları, barajı aşmaması durumunda PKK’nın sıraladığı tehditlerin bir neticesidir.  

Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, hak yolunda yapılan savaşlar Allah indinde meşru ama seküler düşüncede nasıl gayrimeşru ise; batıl yoldakilerde Allah nezdinde gayrimeşru olmakla beraber sekülerizm’de meşrudur. Çünkü iyi ve kötü saflar, birbirilerine yüklenen misyonlarının gereğini yapmaktadırlar. Seküler düzenlerde söz sahibi nefis olduğu için, her nefsin güttüğü mücadelede meşrudur.

PKK/HDP, mücadelesini meşru kabul ediyor ise, devlet, gayrimeşru demek yerine egemenliğinin gereği saf dışı bırakma mecburiyeti vardır. Yoksa İmralı, Kandil ve HDP’li hainlerle yaptığı pazarlıklar hiçbir çözüme ulaştırmaz ve bilfiil acziyeti ortaya koyar. kEğer bir devlet, mahkûm ettiği azılı bir iblis olan Öcalan’ın mesajına halkını kilitlendirebiliyorsa, o devlet, PKK’nın güdümümdeki bir devlettir! Dolayısıyla halk devlete güvenmediğinden PKK’ya boyun eğmekte ve PKK’da gücüne güç katmaktadır.

Ak Parti iktidarı ekonomide, dış dünyada, din ve namusta etkili olmuştur ama devlet olamamıştır. PKK/HDP iblis güruhunu şımartarak meşruiyet kazandırmasından Müslüman Kürtleri dahi küfre götüren tercihe sebep olmuştur. Yabancı zalimlere karşı gösterdiği duruşu, dâhili zalim PKK/HDP’ye karşı cüretkâr davranamamış, savaşmak yerine barış bahanesiyle teslim olmayı yeğlemiştir. Belki sesi çıkmış ama eli oynayamamıştır; gürültü koparmış ama sindirememiştir; suçlamış ama suçluya yaptırım uygulayamamıştır; egemen bir devletim demiş ama milleti ikna edememiştir; var olmuş ama gölgeden öteye geçememiştir; silahsız hainlere aslan kesilmiş ama silahlı hainler karşısında koyun olmuştur; millet iradesi demiş ama milletinin mal ve can güvenliğini koruyamamıştır; yasalar çıkarmış ama PKK/HDP’ye kaşı asayişi sağlayamamıştır; Batı’nın teröristine karşı gösterdiği duyarlılığı ve cengâverliği, milletinin teröristine gösterememiştir; ana ve babasının aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik yapmak yerine millet indinde suçlu olan bakanlarını kayırarak yargılanmalarını engelleyip vicdanları ve adaleti doğramıştır!

Hz Ömer (r.a) der ki; “Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir.”

Halâ mı hata ve yanlışlarında direnmeye devam edeceksin ey Cumhurbaşkanı Erdoğan, ey Ak Parti!

“Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O’na döndürüleceksiniz.” Hud 34

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135

Asıl kaybeden Ak Parti değil Türkiye’dir…

Hem de öyle bedbaht bir kayıpla inişe geçilecektir ki, o hor görülen sığınmacılara imrenir hale gelinecektir. Bakalım, Ak Parti intikamı ne getirecek, ne götürecektir?

Daha iyi bir iktidar, daha fazla rahatlık, daha fazla gelir, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi hırsı öyle öç alacaktır ki, bulduğu bir somun ekmeğe, bir bardak suya, bedenini kapatacak bir çapula ve yatacak bir barınağa sabredenler gibi nasıl tahammül edilecektir? Acaba yarın sabah kalkıldığında inanılan hangi vaatler tutulup cepler yahut kasalar para dolacak, yoksullar zenginleşecek, işsizler çalışacak ve alışverişte sınır tanınmayacaktır!

Yalancıların artlarına düşerek şükretmek yerine asileşerek düzenlerini bozanlar, o yalancıların yakalarına yapışarak aş, iş ve güven istediklerinde alabilecekler mi? Yoksa şeytan gibi bana inanmayıp peşime düşmeseydiniz mi diyecekler?

(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.” Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22  

Asıl sorun nedir biliyor musunuz;  beşeri tanrılaştırmış öylesine bir rejime, inanç ve düşünce düzeyine sahibiz ki; kalkındırıp düşürenin,  yüceltip alçaltanın, fayda verip zarara uğratanın, yönetip yönlendirenin, zenginleştirip fakirleştirenin, galip kılıp yenilgiye duçar edenin beşeri güç ve irade olduğu itikadından Mutlak İrade’nin hiç mi hiç değere alınmaması ve yaptırımın göz ardı hatta inkâr edilmesindendir.

Oysa Mutlak İrade dilediğinde nasıl ümmi bir peygamberine dünyayı iman ettirmiş ise, bir oduna dahi düşmanına boyun eğdirip dünyaya hükmettirir. Sorun O’nun güç, irade ve kudretini tanımak ve yaratılmış hiçbir kulu ortak koşmamaktır.  Bu sebeple birinin yerine diğerine umut bağlanarak nefsin öyle tuzağına düşülüyor ki, önce ekonomi altüst olacak akabinde tetikte bekleyen PKK/HDP başta olmak üzere parçalanma baş göstererek Irak ve Suriye benzeri bir iç savaş kaçınılmaz olacaktır.

Şu gerçek bilinmelidir ki, yaratıcı Allah’ın dinine yüzlerce yıl hizmet etmiş Müslüman Türk milleti, ihanet eden diğer milletler gibi bir kısım musibetlerle bırakılmayacak, geçmiş azgın toplumlar misali topyekûn helak edilerek tarihe gömülecektir.

Vahyin dışında her düşüncenin kendi nefsi için mücadele ettiği bir Türkiye’de, herkesin değerlerine nankörlük ve ihanet ettiği öyle bir toplum türemiş ki, küfür imana galebe çalınarak Müslüman sanılan Kürtler dahi kâfir çıkıvermişlerdir.

Allah, Peygamber, İslam, namus, ahlak ve vicdanın azılı düşmanı PKK/ HDP gibi iblis bir güruhu, sırf aidiyet uğruna dinini ve namusunu peşkeş çekebilen Kürtler, Müslüman, ahlaklı ya da muhakeme eden insanlar olabilir mi? Sapıklıkla müstahak kılınmış PKK/HDP’ye arka çıkan Kürtler, katillerini dahi destekleyebilecek kadar şuurlarını yitirebilmişler ise, onlara her türlü musibet farz olmuştur! Sanırım Allah ile girdiği savaştan galip çıktığı absürtlüğünde bulunan ve kendini yarı tanrı ilan eden iblis Öcalan’a güvenmektedirler!      

Peki, Türkler farklı mı?

Al birini vur öbürüne!

Unutulmamalıdır ki, Allah’ın indirdiği ayetleri yalan sayarak nefisleri doğrultusunda kendilerine yasa yapıp batıl düzen kuran toplumlar, önce şımartılıp kibirlendirilir, sonra da yavaş yavaş helak edilirler.

“Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz.” A’raf 182

Ne mutlu İslam’dan başka bir kimlik, rejim, düzen ve hüküm tanımayana!  

Ne kadar kaybettim diye kahrolsan, üzülsen ya da kazandım diye sevinip zafer naraları atsanız hatta iktidardaki partiyi düşürdüm diye mutluluktan uçsanız da, son herkes için aynı olacaktır. Ne iyisi veya kötüsü ne de zalimi veya masumu ayırt edilmeden tepetaklak olacak; ahirette yüzü gülenler ve kapkara kesilenler ayrılacaktır.

“Nice memleketler var ki biz onları helak ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.” A’raf 4

“Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helake müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.” İsra 16

“Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Hâlbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.” Ta-ha 128

Muhalefet değil düşmanlar…

Muhalefetin tek cephe oluşturarak bir bütünlük içinde hükümete yani devlete saldırması, iktidar olma yarışından öte Türkiye’ye bir savaştır.

Bilinmeyen gerçek nedir biliyor musunuz; hükümetin devlet olduğudur. Gelişmiş hiçbir ülkede devlet ile hükümet ayrı tutulmaz. Dolayısıyla hükümet hem devletin hem de milletin ta kendisidir. Tıpkı ruh ile beden misali devlet ve hükümet arasına sokulan nifak ile oluşturulmaya çalışılan farklı yargı, gerek devletin gerekse milletin çöküşünü hatta ölümünü getirir. Her ne kadar teoride hükümet meclisin güdümünde olsa da, meclisin çoğunluğu hükümeti seçmiş olmasından iktidar, hükümet yani devlettir.

Muhalefetin iktidar olabilme hırsıyla halkın ve meclisin seçtiği hükümete karşı olan kin ve nefreti öyle had tanımaz olmuş ki, geçmişte haçlılarca binlerce saldırıya uğramış Müslüman milletimiz, aynı taarruzla bir karşı karşıyadır. Aslında hedef hükümetteki Ak Parti gibi algılansa da doğrudan o partiyi hükümet yapan meclis ve millettir; dolayısıyla milletin sahip olduğu vatandır, ülkedir!

Muhalefetin sağlıklı bir siyaseti değil de zehirli bir politikayı tercih etmesi, amacının vatan ve milletin bekası yerine azgın ve hırslı nefisleri egemen kılabilmektir. Böylesi çılgın bir ikbalin iyilik ve fayda getirebilmesi de asla mümkün değildir.

Seçmenler muhakeme yetisinden beri ahmaklar mıdır ki, başlarına getirdikleri hükümetin iyi ya da kötü, doğru yahut yanlış, faydalı veya zararlı olduğuna karar verici kanaate sahip değillermiş gibi muhalefet, “parçala, böl, yut” haçlı taktiğinin taşeronluğunu özgürlük ve demokrasi maskesiyle yapabilmektedir. Zaten vatana göz dikerek yüzyıllardır Müslüman Türkleri Anadolu da yok etmek yahut Asya steplerine sürebilmek için fırsat kollayan haçlılara lejyonerlik yapan muhalefet, saldırılarında sınır tanımayarak dost değil düşman olduklarını kanıtlamaktadırlar.

Aslında o kadar sığ, aciz, tutsak, korkak, haçlıların artığı ve direktifleriyle beslenmeye alışmışlar ki, dünyaya hükmetmiş Müslüman Türk milletine asla layık olamayacak pespaye bir psikolojidedirler. Bağımsızlığın ve gücün şiarı nedir bilir misiniz; dost, kardeş yahut insanlık adına adalet temelinde dünyanın en ücra köşesinde dahi olsa siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal yardımda bulunabilmektir. Haçlı güçleri gizli yahut aleni yardımları hatta işgalleri meşru; Türkiye hükümeti bulunduğunda ise gayrimeşru sayan muhalefet, Türkiye’yi efendileri haçlılara jurnallemek suretiyle yaptırım uygulamaları için adeta yalvarıyorlar. Peki, olası bir yaptırımda zarar görecek Ak Parti mi, yoksa Türkiye midir?

Kalplerinde zerre kadar din, namus, vatan ve millet sevgisi olmayan muhalefet, vaatleriyle halkı kalkındırmak bir yana, yedikleri bir somun ekmeği, barındıkları evlerini, çalıştıkları işlerini bile kaybettirerek vatan dahi bırakmayacaklardır ama Ak Parti hasımlığı, maalesef halkımızın gerçeği idrak etmelerini perdelemektedir.

Seküler rejime dayanmasından dolayı Ak Partiye karşıtlığımı cümle alem bilir. Lakin içinde yaşadığım vatanımın daha beter olmaması, ezanların susmaması, camilerin kapatılmaması, din ve namusun ortadan kaldırılmaması, ahlaksızlıkların diz boyu artmaması ve sapıklığın her haneyi kuşatmaması için duyduğum kaygıdan dolayı haçlılaşmış muhalefete karşıyım. Ki, ecdadımızın kanlarını dökerek bize emanet bıraktığı Türkiye, nefislerine yenik düşenlere bırakılamaz!

Gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse Ak Parti, her ne kadar hata ve yanlış yapmış olsa da eleştiri veya suçlamalar, vatan ve millet bütünlüğünü riske sokacak düşmansı bir hoyratlıkta olmamalı; yaptıkları güzel işler kabullenilip, eksiklik ve hatalarını giderici bir siyaset yol edinmelidir. Şüphe yok ki ne Erdoğan ne de Ak Partililer hata ve yanlıştan münezzeh Allah değillerdir; dolayısıyla yaratılmış kul olmalarından şikâyetlere mevzu düşünce ve harekette bulunuş olmaları kaçınılmazdır. Her kul gibi onlarda nefis taşımaktadır. İdarede önemli olan şahsiyet değil bağlı olduğu temel fikir ve ilkedir. Esasen İslam’ı hassasiyetlerinden ve ecdadı Osmanlı’yı rehber edinmiş olmalarından saldırılara muhatap olmuyorlar mı? Yoksa yaptıkları yatırımlardan ve ses çıkaran bir Türkiye oluşturmalarından ötürü halkın % 90 oyunu almaları kaçınılmazdı.

Acaba muhalefet, hata ve yanlıştan arınmış tanrı mıdırlar ki, mutlak vaatler sıralayarak daha iyi, daha dürüst, daha adil, daha hakkaniyetli ve sorunların üstesinden gelebileceklerini iddia ediyorlar? Türkiye’ye uluslararası arenada imtiyaz kazandırabilecek Kılıçdaroğlu mu; Bahçeli mi? Yahut ahkâm kesenler içinde bir diğeri mi? Evet, Erdoğan ve Davutoğlu’da ecdada yakışır ve Müslüman Türk milletini şan ve şerefle temsil edebilecek bir liyakate, cesarete ve kararlılığa sahip değiller ama bugün için onlardan daha iyisi yoktur.

Daha muhalefetteyken güçlünün yanında alacaklarını ve mazlumu savunmayarak zalimlerin inisiyatifine bırakacaklarını ortaya koyan Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, milletin zayıfını, fakir ve yoksulunu mu zenginlerle eşdeğer tutacaklar? Yüzyılın zalim kasabı Esed ile işbirliği yapacaklarını deklare eden CHP ve MHP değil miydi? Haksızlık karşısında susan, kardeşine ve komşuna el uzatmayan bir hükümet, tarihimize ve milletimizin şerefine ihanet yapmış olmayacak da izzet mi kazandırmış olacak?

Asıl dehşet verici olan ise, insanların kendilerine fiyat etiketi koyarak yaşamlarını beden ve maddeden ibaret görmeleri; insan olarak kendilerinden başkalarını saymamalarıdır!

İstiklalleri adına ömürleri zalim barbarlarla mücadelelerle geçirerek hayatlarını feda eden ecdadın yerini öyle hainler almış ki, ne din ne insanlık ne şeref ne namus ne de muktedir olmak umurlarında değildir. Varsa yoksa “bana” diyerek, sırtlanlar gibi parçalamayı amaç edinmiş yığınlara Türkiye’yi teslim etmek, apaçık bir kıyamettir.

İşte böylesi bir muhalefet, Ak Parti hükümetini öyle alternatifsiz bırakmaktadır ki, adeta din, vatan ve millet savunma duygusunu depreştirmiş; tüm hata ve yanlışlarına rağmen din, ahlak, vatan ve milletin tarumar olmaması adına İstiklalsi bir duruşu mecbur bırakmıştır.

Arkadaş; birbirlerine rakip ve zıt ilkeli partilerin bir araya gelip sadece Ak Partiyi vurarak birbirlerine ilişmemeleri nasıl olağan karşılanır?

Artık normal bir seçimin olmayıp münafığın, fasığın, kâfirin, hainin ve düşmanın bir araya gelerek Ak Partiye karşı oluşturdukları cephe, geçmişteki haçlı ittifakının bir benzeri olması hasebiyle İstiklal şuurunu doğurmuş; seküler rejime karşı olan şahsım dahi kabullenmediğim Ak Parti lehine oy kullanmayı düşünür hale gelmiştir. Her ne kadar problemleri meydana getiren rejimle problemleri çözebilmek imkânsız ise de, “Allah yeter” diyoruz.

Aklı, gözleri, kulakları ve kalbi olduğu halde insan öylesine ahmaktır ki, ne istediğini değil ama ne istemediğini çok iyi bilen bir düşünce ve davranış içindedir. Bizzat tecrübe edindiği hayat laboratuarında Mutlak İrade’nin güdümü altında yaşam sürdüğünü tadar ama ‘ben’ iddiasıyla kibir içinde böbürlenmekten vazgeçmez.

“Siyasi bir zafer, işlerinizin iyi gitmesi, hastalığınızın geçmesi, uzaktaki bir arkadaşınızın veya sevdiğinizin geri dönmesi veya son derece dış dünya ile ilgili bir olay moralinizi düzeltir ve sizi güzel günlerin beklediğini zannedersiniz. Buna inanmayın, asla öyle olmaz. Size kendinizden başka hiçbir şey huzur ve mutluluk getiremez.” Emerson

“Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın gazabından koruyan da olmadı.” Mü’min 21

CHP, PKK/HDP’ye oy vermek haramdır…

İhanettir, mazoşistliktir, sapıklıktır, zalimliktir, vicdansızlıktır, dinsizliktir, namussuzluktur; Allah’a, insanlığa, mahlûkata, vatana, yere ve göğe hainliktir, nankörlüktür!

Ya diğerleri!

Seküler yani batıl rejime dayalı tüm partiler; ancak kimi kötünün iyisi, kimi de iyinin kötüsü olması hasebiyle tercihte mecburiyet doğursa da hiçbiri iyi değildir. Çünkü iyi olabilmeleri için Allah’ın yardım ve desteği açısından indirdikleriyle hükmetme zorunlulukları vardır. Dolayısıyla kötünün iyisi ya da iyinin kötüsü, her an değişkenlik gösterebilecek esneklikten dolayı tumturaklı güven teşkil etmemektedirler.

Batıl rejimlerde iyinin iyisi olamaz ama kötünün kötüsü o kadar mevcuttur ki, şeytanın nefisleri arşa çıkarmasından iyi sanılması gibi kötünün kötüleri de iyi bir algı oluşturarak iyilik hamisi kesilebilmektedirler.

Heva ve heveslerini tanrı edinmiş CHP ve PKK/HDP gibi maskelilerin iyi olduklarına dair açı o kadar ürkütücü ki, milyonlarca yığının umut bağlayabilmesi tehdit ve kıyametsi felaketi işaret etse de muhakeme edilememektedir. Çünkü nefsi arzu ve istekler hem aklın hem de kalbin algılayışını engeller.

CHP ve PKK/HDP’nin ahlak kurallarına açtıkları savaşın nasıl bir bedelle ödeneceğinin idrakinde olmayan yığınlar, sadece kendilerini değil fırsat verenleri de kasıp kuşatarak darmadağın edecektir. Ne var ki, demokrasi ve özgürlük gerekçesiyle meşrulaşan ahlaksızlık öyle bir sapıklığa yol açmış ki, beterin daha beterini merak edenlere yanıt olacak vahamettedir.

“Sakın ahlak kurallarını çiğnemeyin, çünkü öcünü çabuk alır.” Tolstoy

Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük taleplerinin amacı nedir biliyor musunuz; dinsizlik, namussuzluk, asilik ve ahlaksızlıktır. Bu anlayış öylesine bir zehirdir ki, kendi gibi ahlaksız olmayanlara karşı müdahaleyi de meşru kılan anarşiyi doğurmaktadır. Bu sebeple ahlaksızların, ahlakı mihenk edinmiş insanlara saldırmaları, hakaretleri, baskıları ve şiddetleri, daha fazla özgürlük adına yapılmaktadır.

Fitnenin adam öldürmekten çok daha büyük bir suç ve günah olduğu yaşamda, muhakeme yetisi olabilen bir insanın CHP ve PKK/HDP’yi tercih edebilmesi imkânsızdır. Hangi ebeveyn, oğlunun bir erkek sevgili olmasını ya da erkekle evlilik yapmasını hazmedebilir; hangi ebeveyn, kızının dilediği erkekle yahut hemcinsi ile ilişkisine hoşgörüde bulunabilir; hangi evlat, babasının veya kardeşinin homoseksüel, transseksüel ya da biseksüel olmasına rıza gösterebilir; hangi eş, karısı yahut kocasının dans adına bir yabancıyla sürtüşmesine ya da tatmin olabilmesi için seks yapmasına onay verebilir; hangi aile, ensest ilişkiyi veya evladının asi bir terörist olmasını kabullenebilir?

İşte CHP ve PKK/HDP, özgürlük gerekçesiyle LBGT’cilerin ve teröristlerin temsilcileri olarak Türkiye’nin hem ahlaki yapısını hem de asayişini öyle biçmeye hazırlardır ki, muhalefetteyken yaptıkları tahribatı olası bir hükümet olmaları durumunda faziletin ve güvenliğin zerresini bırakmayacaklardır.

Ekonomiden, geçimden, barıştan, hukuktan, huzur ve güvenden daha önce ahlak gelir! Ahlakını yitirmiş nice zengin toplumlar vardı ki, eserleri toprağın binlerce metre altından kazılarak gün yüzüne çıkarılmıştır. Ahlaki kurallara özgürlük bahanesiyle karşı çıkılmasının nedeni, İslam’ın ahlaki bir temel üzerine oturmasındandır. Dolayısıyla gizli yahut aleni İslam’ı sindiremeyenlerin ahlaktan yana olmaları ve savunabilmeleri asla mümkün değildir.

Velev ki CHP ya da PKK/HDP, vaatlerinin tamamını yerine getirmiş; tek bir hane hatta sokakta bir yoksul bırakmamacasına zengin yapmış; insanların her türlü dileklerini karşılamış; ifade ettikleri gibi seçmenlerini hatta ülkeyi refahlıkta uçurmuş olsalar dahi kötü ahlaklı sapıklar olmalarından yaptıkları hiçbir iyilik fayda vermez. Onlar öyle bir kötü ahlaka sahiptirler ki, tıpkı parçalanmış bir testiye benzer. Dolayısıyla ne yamanır, ne de eskisi gibi toprak olur. Unutulmamalıdır ki, onların yapılarındaki temel, dinsizlik, namussuzluk ve ahlaksızlık üzerine atılmıştır.

“Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çöker.” Cicero

CHP ve PKK/HDP’yi destekleyenler ya insanlıktan ya da Müslümanlıktan çıkmışlardır ki, ailelerini, çocuklarını ve nesillerini tarumar edip çerçöp haline getirecek ahlak düşmanlarına sahip çıkabilmektedirler. Nasıl bir dehşetin içinde olduklarını bir kestirebilseler; değil oy vermek, eşleri destekliyorsa derhal boşamaları, babaları destekliyorsa veli edinmemeleri, kardeşleri veya çocukları destekliyorsa reddetmeleri kaçınılmazdır. Ancak geçmişteki toplumların başlarına gelenleri acı ve dehşet içinde tatmaya başladıklarında, artık geri dönüşleri olmayacak, ne pişmanlıkları ne de tevbeleri bir işe yaramayacaktır. Bilinmelidir ki, ahlak bakımından düşmüş olan CHP ve PKK/HDP’ye namuslu bir hayat vermeye kalkmak, ölüleri dirilmekten daha zordur!

Din ve ahlak duyguları zayıf ya da olmayanlar kimdir bilir misiniz; insani ve cinsi şeytanlardır. Dolayısıyla şeytandan iyilik beklemek, devenin iğne deliğinden geçeceğini ummak gibidir.

İslam ve insanlık adına ahlaksızlıkla mücadele, her Müslüman’ın asla savsaklayamayacağı bir münazaadır ki, bedeli hapis değil ölüm dahi olsa ödün verilmemelidir.

“Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).” Nuh 27

“Ey iman edenler! Eğer küfrü (dinsizliği ve ahlaksızlığı) imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Bize öyle bir zincir vurulmuş ki…

Ayasofya’yı dahi camiye dönüştüremiyoruz.

Peki, kimdir bize zincir vuran?

Beşeri güçler değil Allah’tır! Beşeri güçlerin mutlak bir iradesi olmuş olsaydı; ne İstanbul’u fethedebilir, ne bir avuç zayıf toplulukken haçlı dünyasına diz çöktürebilir ne de dünyaya hükmeden bir imparatorluk haline gelebilirdik.

Nereden nereye!

Nice güçlü toplulukların yüzyıllarca akınlar düzenleyip surları aşarak hedeflerine ulaşamadığı İstanbul’un fethini Allah, karadan gemiler yüzdürerek Müslüman Türk milletine nasip etmek suretiyle şereflendirmiş, lakin Müslüman o Türk milletinin soyunu taşıyanların Allah’a ihanet edip dinine hasmı olmasının akabinde fethin ruhu Ayasofya’ya önce kilit vurdurmuş ve bir daha zatına ibadet edilememesi için açılmasına izin vermeyerek zillete mahkûm kılmıştır.

Allah Resulü dahi yüzyıllar öncesinde İstanbul’un önemine işaret ederek, Kostantiniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” hadisi şerifiyle müjdeyi vermişti.  

İşte Allah’ın lütfettiği o güzel komutan ve göğüsleri iman aşkıyla dolu o güzel askerlerin şehadet amaçları, İstanbul’u batıllığın merkezi ve Ayasofya’nın da müze yapılması için değildi! İstanbul’u fethetmekteki kasıt, batıllıktan kurtarıp hakkı hâkim kılmak değil miydi?

Nefislerine göre kendilerine İslam adı verdikleri din edinenlerin binbir müşkülatla elde edilen Ayasofya’yı dahi ibadete açamamaları, uğradıkları lanetin pençesinden başka bir şey değildir. Selüler rejime boyun eğerek dinsiz siyaset yapanlar; ne ALLAH’ın lanetini, ne peygamberlerin lanetlerini, ne meleklerin lanetlerini, ne Fatih Sultan Mehmed ve Ayasofya uğruna şehid düşen güzel askerlerin lanetlerini, ne de gelmiş geçmiş bütün Müslümanların lanetlerini umursarlar. Onlar, badana ile gözleri boyayan ve sonunda yerlebir olacak eserleriyle zafer nutukları çeken ve Fetih Şölenleriyle Ayasofya gerçeğini örtbas eden sihirbazlardır.

Ayasofya, sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin hatta İslam âleminin namusudur. Namusunu peşkeş çeken bir kadının evine getirdiği para ve kazandığı mallar, övgüler yahut başarılar ne ise, hükümet ve muhalefet partilerinde yaptığı odur!

İnsanı Müslüman yapan ve yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet daha vardır. Tereddüt etmeden dini ve namusu uğruna canını feda edebilecek kadar Allah’a bağlı olmaktır.

ALLAH’tan değil kuldan çıkar beklentisi içinde olanlar dünyaya meyletmiş öyle sefil mahlûklardır ki; ne hak ve adaletle şahitlik yapar, ne cesaretle tartışılmaz olan haklarını arar, ne de iman ettikleri değerlerine sahip çıkarlar. Nerede bir batıllık ya da eğrilik var ise, onu hak yahut düzgünmüş gibi pazarlarlar.

Konusu Ayasofya olmayanların Fetih Şöleni adı altında kutladıkları İstanbul’un fethi nedir biliyor musunuz; doğrudan gösterişli bir cenaze merasimiyle nemalanmaktır. Peki, o cenaze merasiminde Ayasofya var mıdır? Haçlı dünyası neye izin veriyorsa onu yapan tutsaklar, Ayasofya’yı mevzubahis yapabilirler mi?

Yıllar önce yazmış olduğum “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda demiştim ki, seküler yani din dışı rejimi meşrulaştıracak ve dinsiz siyaseti rehber edinenlere asla destek vermem. Velev ki kullanacağım oy, rahmetli babamı mezardan çıkaracak bir etkiye sebep olacak olsa dahi yine de vermem. Çünkü babamın mezardan çıkışı hayır değil şer olacaktır.

Dinsiz bir düzende dini yaşamak, tıpkı tabutun yahut mezarın üstüne bırakılan çiçekler gibidir! Bir müddet sonra o çiçekler canlılıklarını yitirip nasıl çerçöp oluyorlar ise, kendilerini İslam sananlarda öyle çerçöp olup münafıklaşmaktadırlar.

Kimileri soruyor; nedir Ayasofya’yı camiye dönüştürememekteki korku, iktidarsızlık ve acziyet? Herkes haçlı güçleri sanır ama Allah’tır. Neden mi; layık değilsin ki, Ayasofya’yı fethettirerek zatına ibadet amacıyla cami yaptıran Allah, açılmasına izin versin!

Ayasofya’nın açılışı Türkiye ve İslam dünyası için bir rahmet kapısı ama Allah, o kapıyı öyle bir tutmuş ki, 13 yıldır iktidarda olan hükümet ve milyonlar dahi o kapıyı açamamaktadır. Layık ol ki, rahmete ve izzete kavuşasın!

“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu O’ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir.” Fatır 2

“Bu dünyada arkalarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.” Kasas 42  

Dinsiz siyaset, ruhsuz beden gibidir!

Dolayısıyla beden nasıl çürüyerek cüruf halini alıyorsa,  siyasette yozlaştırılarak politika haline geliyor. 

Sözde yaratıcı Allah’a ve dinine lütfedercesine tanıdıkları kutsallık payesiyle siyaset ve dünya işlerini vahiyden öyle hileyle dışlamışlar ki, gökyüzünde Allah’ı, yeryüzünde de beşeri egemen kılarak, kendilerini yeryüzü tanrısı yapmışlardır. Lakin düştükleri ikilem çukurunda debelenmekten sakınamamışlar; başarılarını iradelerine, başarısızlıklarını da doğa yahut Allah’a yükleyerek acizliklerini ikrar etmekten de kaçınamamışlardır.    

Oysa Allah, yarattığı kâinat, dünya ve tüm canlılar için hükümler koymuş, cin ve insan dışında her şey zatına boyun eğdiği halde onlar, “ben” diyerek asi olmuşlardır.  

Dini siyasetten ayırmanın amacı, Allah’a olan kulluğu doğrudan reddetmektir; diğer bir ifadeyle Allah’ın karşısında “ben” de varım demektir. Yani Allah’a karşı açılan bir egemenlik savaşıdır.

Ruhsuz bir bedenin ölümünü engelleyemeyerek yenilmeleri gibi dinsiz bir siyasette de düzen tutturamayak çerçöp olduklarını istemeseler de kabul ediyorlar ama nefislerinin ısrar ve inatlarından Allah’ın mutlak hükümranlığına teslim olmamak için cambazlıkta sınır tanımıyorlar.  

Dini vicdana, aklı da siyasete bağlama manipülasyonunda toplumları ikna eden seküler merkezli tüm düşünceler,  gerek vicdan gerekse aklı birbirinden bağımsız etkin güçler olarak tanımlayarak, aklı, kişinin özgür iradesiyle özdeşleştirmişlerdir. Hâlbuki akıl ve vicdan, ruhun direktifinde etkileşim gösterdiklerinden yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildirici kalp ve zihinden üreyen kuvvetlerdir. Neden kalpten üreyen bilgiler ruhun öz malı olabiliyor da, zihinden üreyenler bedenin iradesinden kaynaklanıyor sorusunun sorgulanmaması yanlışı meşrulaştırmıştır. Eğer beden, beyin veya diğer organlar akıl ve irade için mutlak bir güç ise,  neden ruhun bedenden ayrılmasıyla akıl muhafaza edilemiyor? Her ne kadar akıl ya da mantık ön plana çıkarılmaya ve sürekli duygu ya da vicdana karşı üstün getirilmeye çalışılsa da, aklı ve kalbi güden ruhtur. Dolayısıyla vicdanı ruhla bütünleştirip de aklı ayrı tutmak mümkün değildir.

Yaratıcın “Etkin Ruh”u, nasıl kâinata ve bedenlere hayatiyet kazandıran ruhları güdüyor ise, Etkin Akıl ya da Etkin Duygu da, kulsal akıl ve duygulara hükmediyor. Bu sebeple ne akıl ne düşünce ne duygu ne de irade; iddia edildiği gibi özgür ve mutlak değil, Yaratıcının etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Hiçbir teorinin bu gerçeği değiştiremediği yaşamsal kanıtlarla ortadadır.

İnsan aklı ve duyguların özü; bilmek ve hissetmek ise de, insan her zaman biliyor ve hissediyor yahut bildiğini veya hissettiğini yapıyor demek değildir. Dolayısıyla insanın bilebilmeye veya hissetmeye yetili olması, mümkün olmaktan öte iradesel hiçbir şey ifade etmemekte ve yaptırımı bulunmamaktadır.

İşte gerçek ile yalanı ortaya koyan doğrular denizi, din ve siyaset ayırımıyla ilgili öne sürülen düzmeceleri kanıtlamakta, böylece din ile siyasetin birbirlerine zıt ve düşman değil bir bütün olduğunu ispatlamaktadır. Diyeceksiniz ki, ruh ile bedeni ayrı ve bağımsız kuvvetler hatta ruhu tamamen reddedip bedeni mutlak kılmaya çalışan düşünce, neden din ile siyaseti savaştırmasın?

Peki, sürekli tartışılan, itiraz edilen, dayatılan ve savaşılan din ve siyasetin anlamını biliyor muyuz?

Din; itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere, kurallara ve prensiplere kayıtsız bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din, her ne kadar tanrısal ve kutsal bir terimmiş gibi algılansa da, gerçekte sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal, siyasal ve idaresel her anlayış ve sistem bir dindir.   

Siyaset; devlet yönetmedir. İnsanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, asayiş ve düzeni sağlayan; etnik ve dini, ekonomik ve sosyal yapısı ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp birbirinden ayrıcalıklı ve üstün tutmayarak ceza ve mükâfatta eşit muamelede taviz vermeyen ve idaresi altındaki toplumun bağlı olduğu düşünce temeline göre yasalar yapandır. Yani siyaset, kısacası yaşamın bütünü, gıdası, suyu ve nefesidir.

Şimdi kendimize bir soralım; dini siyasetten ayırabilmek mümkün müdür? Din kutsal da, siyaset kutsal değil midir? Siyasetin amacı insanlığa hizmet olduğuna göre; siyaseti kutsal bulmayan bir düşünce şeytani değil midir?

Ancak siyaset gibi ulvi bir devlet ve millet yönetimini nefse odaklatarak materyalistleştirip dinden kopararak politiğe dönüştürmeleri, neden din ile siyaseti düşman kıldıklarına açık bir yanıttır.

Dolayısıyla dinsiz siyaset tamamen batıldır, nefsidir, şeytanidir! Yaratıcı Allah’ın değil nefsin egemenliğini talep edenlerin şer için yarıştıkları düzende hayra ulaşabilmek imkânsızdır. Bu sebeple siyasetin değil politikanın at başı olduğu âlemde riyakârlık, hilekârlık, yalancılık, sömürücülük, aldatıcılık, sahtekârlık, şirk, haksızlık ve adaletsizlikler meşrulaşmıştır.

Egemenlik ya Allah’ındır ya da beşerindir. Gökyüzünde Allah, yeryüzünde beşer gibi bir taht paylaşımı ancak iblislerin bir hezeyanıdır. Dinsiz yani Allahsız bir siyaset olamaz; sadece insanın egemen olmaya çalıştığı yeryüzünde, aldatıcılığın merkezi politika var olabilir. Eğer ruhsuz bir beden hayatiyet kazanamıyorsa, dinsiz bir siyasette hayatiyet kazanamaz!   

Ey Müslüman! Dinsiz siyaseti savunan her kimse biliniz ki, o, şeytanın sözcüsü hatta ta kendisidir. Ondan kötülükten başka hiçbir gelmez; neden mi; çünkü o, rabbin Allah’a karşı egemenlik yarışına girerek savaş açmış bir zalim ve Allah’ın lanetine uğramış bir yalancıdır. Oysa sen, Allah’a iman ederek yardım ve desteğine muhtaç bir itikattasın. Bu durumda Allah’ın düşmanını dost edinerek ve destek vererek aleyhine delil vermenin getireceği felaketinde farkındasındır. Unutma ki, dünyada her neye sahip olmak istiyorsan, verebilecek Mutlak İrade yalnızca Allah’tır! Dolayısıyla aldatıcılardan medet umarak, içinde az bir süre kalacağın dünyanı harap etmekle kalmayıp, ebedi ahiret hayatını da mahvedeceksin!   

(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.” Enbiya 93

“Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” Bakara 170

 

Şeytan da vaatlerde bulunmuştu…

İlk insan Âdem’i cennetten kovdurarak cız çıplak dünyaya mahkûm kıldırtan şeytan; aklını karıştırdığı Âdem’e ne vaatte bulunmuştu?

“Derken şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Âdem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?”” Ta-Ha 120

Peki, şeytanın vaadine inanan Âdem, sonu gelmez bir saltanata mı yoksa hor ve hakirliğe mi kavuşmuştu?

Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı.” Ta-Ha 121

İnsan için aydınlatıcı deliller Âdem’in yaratılışıyla birlikte apaçık ortadayken, hâlâ ezeli düşmanı şeytana güvenmekteki ısrar ve inadı, şüphesiz nefsini doyurabilme hırsından başka bir şey değildir. Oysa nefsini ne kadar beslese de baş edemeyeceği idraki içinde olmayan insan, sonunda şeytanın kölesi olmaktan sakınamayarak elebaşı dostlarının vaatlerine inanıp ümitlenmekte, dolayısıyla yaşamlarını cehenneme dönüştürmektedirler.

Oysa beterin daha beteri olduğu gerçeğini düşünmek yahut hesap etmekten asla yana olmayan insan, kendi kendini aldatan mahlûk yaftasıyla aşağılanmıştır.

Şeytanın elebaşı dostları olan politikacıların sağanak halindeki vaatlerine inanabilen toplumlar, ancak hak ettiklerine kavuşmaktadırlar. Sanki mutlak bir iradeye ve kudrete sahiplermiş gibi öyle kesin sözler vermektedirler ki, adeta Âdem’i cennetten indiren şeytanla yarışmaktadırlar.

Basit bir muhakeme dahi nasıl şeytan misali yalancı olduklarını ve art niyet taşıdıklarını ortaya koysalar da gözleri, kulakları ve kalpleri mühürlenmiş yığınlar kavramama acziyeti içindedirler.

Hâlbuki vaatte bulunanın da kendi gibi yaratılmış bir insan olduğunu; akılları denetleyebilecek etkin bir akla ve duyguları kontrol altına alabilecek etkin bir ruha sahip olmadığını; kalplerde saklananları bilemeyeceğini; çıkabilecek menfi olaylar üzerinde etkileşim sağlayıp bertaraf edemeyeceğini; olası musibetleri durduramayacağını; sözün mutlak karşılığının sadece iktidar olacağı ülke ile yeterli olmayıp tüm kâinata hükmetme zorunluluğu taşıdığını, Çin’de kanat çırpan bir kelebeğin Karayipler de fırtınaları tetikleyebildiği dahi sorgulanmamaktadır.

Mutlak vaat, mutlak güç gerektirir; mutlak güçte mutlak irade; mutlak irade de her şeyi gözeten, bilen, duyan ve etkisi altından bulunduran yaratıcı bir tanrı olmayı zorunlu kılar. “Türkiye’yi cennete çevireceğim; açlığı, yoksulluğu, fakir fukaralığı bitireceğim; barışı getirip savaşlara son vereceğim; her türlü olumsuzluğu gidereceğim” gibi vaatlerde bulunmaya cüret edebilen bir politikacı, şeytan gibi aldatıcı değil de nedir?  

Şeytanı şeytan yapan özellik nedir bilir misiniz; yaygara çıkarıp akılları karıştırmaktır. Yaygara çıkarıp akılları karıştırıcı vaatlerle heva ve hevesleri peşinde dörtnala koşan politikacıların ne halkla ne insanlıkla ne de ülke menfaatleriyle ilgili zerre bir kaygıları vardır. Onlar için varsa yoksa tanrılaştırdıkları benlikleridir. Onlarsız ülke bir cehennem, halk sağılan parya, vatan işgal altında, herkes hırsız bir kendileri dürüst, ekonomik ve sosyal sorunlar onlarsız çözülemez, milletin kalkınıp huzur ve güvene kavuşabilmesi söz konusu değil, kendilerine oy vermeyen insanlar mazoşist, başkaları hain ve düşman kendileri namuslu ve dost…

Sokaktaki insan söz verip vaatte bulunarak birinden bir şey alsa dolandırıcılıkla yargılanıp yaptırıma çarptırılır değil mi? Ne var ki, politikacılar böylesi bir müeyyideden muaftırlar. Asıl yalancı, dolandırıcı, hilekâr ve sahtekâr kendileri olmalarına ve verdikleri sözleri yerine getirmemelerine rağmen cezalandırılmamalarının sebebi seküler hukuktur.

Vaatleriyle yalancılıkları ve dolandırıcılıkları aşikâr olanlara kulak vererek destekleyenlerde onlar gibidirler. Çünkü onlar da yağmadan bir pay kapabilme uğruna bile bile aldatıcılıkta tüm hünerlerini sergileyebilmekte ve kendilerine güvenenleri iğfal ederek zillete ve ızdıraplara sürüklemektedirler.

Yaratıcısı ve sahip olduklarını veren Allah’ına nankör olanın kendi gibi kul olana nankörlük yapmaması mümkün değildir. Dolayısıyla yaratıcısı Allah’a asi olanın hilkatteki eşine merhametli ve adaletli davranabilmesi imkânsızdır.

Düşmanıma dahi haksızlık yapılmış olsa adalet adına savunmam, Rabbimin bir hükmüdür. Her ne kadar Ak Partili olmasam ve ALLAH’ın hükümleri gereği seküler rejimi meşrulaştıracak oy kullanmayacak olsam da, Ak Parti’ye karşı ittifak kurmuş tüm partileri haçlılardan farksız buluyor; din, namus, vatan ve millet düşmanı addediyorum. Şeytan misali yaygara çıkarak akılları karıştıran muhalif lider ve partiler, Türkiye’nin apaçık hasmıdırlar. Oysa muhalefet yıkıcı, yakıcı ve kışkırtıcı değil, milleti lehine yapıcı, barışçı ve eksiklikleri giderici bir siyaset yapmalıdır ki, vatan ve millet, düşmanları sevindirici bir kaosa gitmesin! Ama dâhili düşmanlar harici düşmanlardan o kadar daha şedit ki, Türkiye’yi ortadan kaldırabilmek için savaş vermektedirler.

Milletin yarıdan fazlasının 12 yıldır iktidara taşıdığı Ak Parti’yi ülkeyi batırmış, işgal etmiş, yağmalamış, hazineyi boşaltmış, halkı açlığa mahkûm etmiş, hırsızlık yapmış, namusu ve ahlakı ortadan kaldırmış, ekonomik ve sosyal çöküntüye uğratmış, hiç kimsede dayanma gücü bırakmamış, haksızlık ve adaletsizlikte sınır tanımamış, ülkenin itibarını dibe vurdurmuş, krizler doğurmuş ve iflas ettirmiş gibi hayasızca ve düşmanca saldırıların amacı nedir biliyor musunuz; yıllardır iktidara gelemeyenlerin açlık ve susuzlukları, milletin maneviyata doğru kilitlenmeleridir.

Ulan, madem Ak Parti’ye oy verenler aptal da siz akıllısınız; hepiniz iktidara geldiğiniz halde neden tekrar seçilemediniz ve aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi erken seçimlere giderek iktidarları terk ettiniz? Eğer Ak Parti, iddialarda bulunduğunuz gibi kötülerin en kötüsü, ülkeyi hortumlamış, uluslararası itibar ve güvenini yitirmiş, sözünün hiçbir etkisi kalmamış ve ülkeye hiçbir hizmet yapmamış ise, oy veren millet mazoşist midir ki, Ak Parti’den vazgeçmeyip sizlere güvenmiyor? Sizleri bir kere deneyip iktidara taşıması akabinde pişman olup bir daha yüzünüze bakmayan millet, aynı millet değil midir? Milletin desteği olmadan Ak Parti iktidar olamayacağına göre; yoksa düşman, hain ve hırsızlıkla suçladığınız millet midir?

Dolayısıyla insanoğlunun Hz. Âdem ile başlayan yaratılma sürecinde başlayan şeytanın aldatması günümüz çağında da devam etmekte; insansı iblisler, cinsi şeytandan geri kalmayarak azgın nefisleri uğruna yaşadıkları vatanlarını geçmiş milletlerde olduğu gibi tarih sayfalarına gömmeye çalışmaktadırlar.

Ey arkadaş! Hiçbir nefis yoktur ki, her şeye sahip olmak istemesin; hatta dünyaya sahip olup elde edebilecek bir şey bulamayınca inanılmaz sapıklıklara ve bunalıma girip intihar dahi etmeye kalkışmasın. Çünkü nefis doymak bilmez bir açlıktadır. Türkiye’de en yoksulun yerinde olabilmek için dünyada milyonların olduğunu unutmamalıyız. Nefislerimizin aşırı arzu ve ihtiraslarından dolayı ne kadar sömürücü, yalancı, dolandırıcı ve aldatıcı var ise, kendimize musallat ediyor; sonrada aldatıldık diyerek beterin daha beterini yaşamaya müstahak oluyoruz. Sizlere fütursuzca vaatlerde bulunup cennet sözü verenlerin bir saniye sonrası için dahi hayatta kalabilecek garantileri yok iken; nasıl umutlanıp güvenebilirsiniz?

Bir gün Makedonya Kralı İskender, Asya seferinden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki, İskender’i çok etkileyip hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.

Şimdi inandığınız o sefil politikacılara sorun; ey yalancı, İskender dahi neredeyse dünyayı fethedebilmek için sayısız zaferler kazanmış bir bilge olmasına rağmen yoksul bir kasaba topluluğunun bile isteklerini gerçekleştirememişken, konuşmaktan öte hiçbir meziyetiniz olmayan siz, “bana ne verebilirsin ki, yapacağım, edeceğim, sözüm söz” vaatlerinde bulunabiliyorsun?

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” En’am 112

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin 62

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (güvendikleriniz) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 73

“O kaseti olan biridir ve şu an esaret altındadır!”

Yaratıcı Allah’a iftirada sınır tanımayan azgınlar, hilkatteki eşlerine attıkları iftiralardan sakınırlar mı?

İnsan, nefisinin güdümüne girerek haddi o kadar aşmış ki, sanki kendi temizmiş gibi ne vahyi ne de ahlaki hiçbir kural tanımaksızın günah işlenmekte ve pespayelikte yarışılabilmektedir.

Meral Akşener adlı bir vekille ilgili günlerdir süren iddiayı serinkanlılıkla irdelediğimde dinden, şereften ve namustan kopuk insan müsveddelerinin tanrı edindikleri nefisleriyle insanlığı zehirleyerek nemalanmaya kalkışabilme alçaklığı kimilerini memnun etse de insanlığın çöküşünü ortaya koymaktadır.

A Haber adlı kanalda Cemil Barlas denen bir programcı; “Meral Akşener’in de mi kaseti var, nasıl ele geçirdiler?” diye danışıklı bir soru soruyor. Gülen Münafık Çetesinin itirafçısı Latif Erdoğan adlı gazetecide; “Cemil Bey’in dediği çok önemli. O kaseti olan biridir ve şu an esaret altındadır” cevabını veriyor. Peki, kaseti gördü mü; kasette ne olduğunu biliyor mu? Velev ki kasette iddia edilenler doğru ise, bir Müslüman kardeşinin ayıbını deşifre etmek haram değil mi? Hata ve yanlış yapmayan tek varlık yaratıcı Allah olduğuna göre; o kişinin mahremiyetiyle ilgili olası yapmış olduğu bir yanlışı ortaya dökmek çok büyük bir günah değil midir?

Ki, iddia edildiği gibi yapılmış bir yanlışlın hiçbir kanıtı yokken atılan iftira sadece muhatap kişiye değil insanlığa karşı işlenmiş öyle bir suçtur ki, bağışlanabilmesi mümkün değildir.

İster iftiraya uğramış ünlü bir milletvekili, ister sokaktaki bir insan, isterse şöhreti kötü olan biri olsun iftira, Allah’a, dine ve insanlığa karşı işlenmiş en korkunç suçlardan biridir.

Tevbe etmeden itirafçı olan Latif Erdoğan’ın dini, namusu, iffeti, ahlakı, hakkı ve adaleti düşünebilmesi, elem edinebilmesi ve günahtan korkabilmesi asla mümkün değildir.

Bir topluma duyulan kin ve düşmanlık, gerekçesi ne olursa olsun insanı adil davranmamaya, iftiralarda bulunmamaya, iffeti karalamamaya, haksızlık yapmamaya götürmemelidir ki, insanlık zehirlenmesin! Gerek kana A, gerekse eski gülenperest Latif Erdoğan’ın yüzyılın münafığı F. Gülen’i karalayabilmek maksadıyla sığındıkları iftira kampanyasına namuslu insanları katkı malzemesi olarak kullanmaları iblisliğin ta kendisidir.

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” Maide 8

Her ne açıdan bakılırsa bakılsın Meral Akşener’le ilgili iddia Allah nezdinde öylesine büyük bir günah ve suçtur ki, ancak Allah’ın sapıklar zümresine ilhak ettiği günahkârlar böyle bir cürümü işleyebilirler. Hem Müslüman bir kardeşinin günahını açığa çıkarmak; hem söz konusu iddianın doğru olabilmesi yani yalan ve iddia edilen kasetin montaj olmadığına dair dört şahit getirmek; hem iftiraya yeltenmek; hem adil davranmamak; hem de iftirayı dilden dile yayarak aktarmak lanetinin ta kendisidir.

Dolayısıyla gerek A haber kanalı gerekse Latif Erdoğan adlı günahkârın bundan böyle hiçbir şahitlikleri kabul edilmemeli ve sözlerine itibar edilmemelidir. Artık Kanal A ve Latif Erdoğan’ın gevelemeyi bırakıp ya iddialarını kanıtlayacaklar ya da yalancı ve iftiracı olarak damgalanmaktan kurtulamayacaklar ya da iftira attıklarını itiraf ederek topluma şırınga ettikleri zehri panzehire dönüştüreceklerdir.

Nefisleri galebe çalıp din, namus, şeref ve adalet tanımayanlar şeytanın değil de Allah’ın dostu olabilmeleri mümkün müdür?

“Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.” Nur 4

“Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur!” Nur 13-14-15

Hayat bedende değil ruhtadır!

Nedir insana hayatiyet kazandıran “Ruh”? Düşünce ve duyguları beden mi üretiyor? Eğer canlı, ruhla varlık kazanıyor ve hayatiyet elde ediyorsa; ruhu beden mi kontrol ediyor, yoksa ruh mu bedeni? Bedenin görülemeyen ve dokunulamayan ruhu kontrol veya idare edebilme kudreti olabilir mi?

Ruhsuz bir beden yahut madde, fiziki hiçbir anlam ifade etmediği halde, neden ruhun genetik yapısı ve DNA’sı incelenemiyor, programsal bilgileri çözülemiyor; dolayısıyla geleceği ve ne yapacağı keşfedilemiyor? Neden akıl, sahip olduğu bilgi ve zekâsı ile davranışları kontrol edemiyor? Neden bir kısmı çok bilgiliyken sapkın, cani, yoksul veya hakir; bir kısmı ümmiyken dürüst, erdemli, zengin veya iktidar olabiliyor?

Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziksel özellik taşısa da, onları olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, cisimlerin enerjisiz hareket edemeyeceği temel kural ilkesinden dolayı muhakkaktır. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh; bedeni, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamı kolaylaştıran bilimin üremesine etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.

Ruh olmadan hiçbir aklın, bilginin, düşüncenin, duyu ve duyguların oluşamayacağı ve biyolojik organların fonksiyonel bir faaliyet gösteremeyeceği tartışılmaması dahi gereken somut bir gerçektir. Eğer insana hayatiyet verip yöneten ve yönlendiren akıl yahut beyin ise, neden ruh vücuttan ayrılınca uyku veya ölüm gerçekleşiyor, keşif ve olaylar rastgele, tesadüf veya içgüdüsel tanımlamalarla bilinçsiz bir gelişimin mutlak etkisinden bahsediliyor? Dolayısıyla dahiler, bilinçsizliklerinden dolayı mı farklılıkları meydana getiriyorlar? Ayrıca Etkin Akıl olmadan, insan aklı olabilir mi?

Ruh fikrinin maddî evren veya dünya fikri olduğu iddiası, anlaşılmaz bir çelişkidir. Çünkü ruh, Yaratıcı’nın özünden kaynaklanan, ilişkiyi sağlayan, maddeye hayatiyet, bilgi ve eylem kazandıran “olmazsa olmaz” enerjisel bir varlıktır. Seküleristlerin tanrı olarak kabul ettiği akıl, soyut olmasından dolayı Allah’ı çağrıştırdığı gerekçesiyle sonradan beyin olarak bilimsel literatürde yerini almış, böylece vahiy ve ruhsal yolla edinilen ve kadersel inanç konusu olan bilgiye zıt düşen tabii bilgiyi belirtmek için kullanılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, her şey “ilk”e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda varolan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler; fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

İnsan olsun hayvan olsun; yapabildikleri, ulaşabildikleri ve sahip olabildikleri şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği önyargısız bir gözlemlemeyle irdelendiğinde, ruhsal gerçek kavranabilecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.

İnsanoğlunun yaratıcının kulluğunu kabul etmemek maksadıyla bilim adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesidir. Beyni ve ürettiği iddia edilen aklı, yaratıcı bir güçmüş gibi algılayarak ruhtan soyutlayan pozitif bilim, duyguların da kendine özgü bir önsezi olduğu hezeyanıyla inanılmaz bir paradoks yaşamaktadır. Onun için duygusal davranışlar aşağılanarak mantık ve irade yüceltilmekte, böylece hatasız, güçlü ve egemen olunabileceği düşünülmektedir.

Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton’un evrene bakış açısı; “Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyini yöneten Allah’tır.”

Odun ile beden arasındaki fark nedir bilir misiniz; birinin ruhsuz diğerinin ruhlu olmasıdır. Ancak odun, odun olmadan ağaç iken nasıl canlı ise ki o canlılığı kazandıran yine ruhtur; böylece insanı da insan yapan beden değil ruhtur.

Alan Turing, yazılım ile donanım arasındaki farkı tanımlarken, “beden-ruh” ayırımından faydalanmıştır. Çoğu bilgisayar kullanıcısı da aynı biçimde düşünür, çünkü “ölü” bir maddeyi yahut bedeni fiziksel yapaya kavuşturarak canlandıran canlının kontrol edici mutlak güç fikri, hemen kavranabilecek bir kanıttır. Meselâ, televizyon reklâmlarında fısıldayan cezp edici sesler ile ekranda görünen fiziki bedenler arasındaki fark nedir?

Ruhun iradesel bir müdahaleye karşı etkilenme olasılığı imkânsızdır. Çünkü ruh, Allah’ın mutlak bilgisinde, denetiminde ve idaresindedir. Ne zaman ki bilim, bedene hayatiyet kazandıracak ruhu yaratır; o zaman denetimi ve idareyi ele geçirip Allah’ın mutlak egemenliğine son verir.

Bilim adamlarının, tıpkı politikacılar gibi yaratıcı kimliklerini muhafaza edebilmek adına çözmeyi başaramadıkları ruh yerine maddeye yani bedene yoğunlaşmaları, bilimin fiziksel niteliğine aykırıdır. Ruhu göremeyen, dokunamayan ve içeriğini bilemeyen bir bilim, ruhla ilgili teoriler ve analizler gerçekleştirebiliyor ise, o bilimin nasıl yalan ve aldatmaca olduğu da tartışılmazdır.

Ruhun görevini maddeye ve fiziğe adapte ederek içlek deneyler ve gözlemsel metotlarla bilimsel nitelikli çözümler sunmak, aleni bir aldatmaca ve falcılıktır. Yaratıcı’nın varlık ve insan üstündeki malûm hâkimiyetini acze uğratabilmek ve egemen bir güç oldukları varsayımını kuvvetlendirebilmek adına ne kadar gayret sarf etseler de, hiçbir sonuca ulaşamadıkları alenidir. Şüphe yok ki bu çabalar, kadersel kurgunun nefsi sürümüdür.

Ki, aldatıcılıkta politikacılarla yarışan bilim adamları, bilinçli ve kabul edilebilir davranışları beyin gücüne, bilinçsiz ve anormal davranışları ise doğuştan ve doğal olarak süregelen ruh bozukluğuna yorumlayarak müthiş bir çelişki batağında debelenmektedirler. Peki, neye ve kime göre bilinçli veya bilinçsiz düşünce ve davranışlar meşrulaştırılıyor? Oysa ruhu ve ruhsal olan her şeyi reddeden pozitif bilim, içinden çıkamadığı çözümsüzlüğü ruhsal bozukluk olarak aşamaya çalışır. Zaten ruhu da, sadece şiir, hastalık ve bozuklukta dillendirip inkârlarını ve başarısızlıklarını örtbas etmeye kalkışırlar. Hâlbuki ne hasta ne de bozuk bir ruh vardır; yalnızca her insana göre programlanmış şeytani ya da rahmani, diğer bir ifadeyle hak ya da batıl ruhlar vardır.

Bilinmesi gereken gerçek; düşünen, hisseden, kavrayan, gören, duyan, hareket ettiren, canlandıran iman yahut inkâr eden sadece ruhtur; geri kalan başta beden ve madde olmak üzere her şey boştur. Unutulmamalıdır ki, her şeyi bilen, gören, gözeten ve hükmeden yaratıcı Allah; bedensel, maddesel ya da fiziksel değil ruhsaldır.

Dolayısıyla ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların, organların ve fiziğin herhangi bir işlevi yoktur. Öyle olmuş olsaydı, bilim insan yaratır, farklılıkları ortadan kaldırır ve ölümsüzlüğü mukim kılardı.

“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan ütlediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” Hicr 29

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra 85

“Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 9

Şeytanın Kürtçe karşılığı PKK/HDP…

Türkçe karşılığı CHP; vahyi karşılığı ise, seküler-laik rejim ve düzenleri kabullenen ve itaat edenlerin tamamıdır. Dolayısıyla nasıl ki gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gidiyor ise, vahiy dışı bir rejimden doğru bir gidişat ne beklenir ne de umulabilir.

Müslüman Türkiye’de PKK/HDP doğrudan; CHP dolaylı olarak Allah’a, Resulüne, Kur’an’a ve ahlaka savaş açıp vahyi ve insanı insan yapan vicdani ve erdemsi değerleri yok etmeye çalışırlarken; diğerleri de din ve ahlak dışı rejime tutsaklıklarından izlemekten öte dürüst ve adil bir siyaset ve tavır ortaya koyamamaktadırlar.

Karanlıkla aydınlık, körle gören ne kadar aşikâr ise; doğru ile yanlış, hak ile batıl o kadar alenidir. Ancak nefsi çıkarların ve kazanımların uğruna yanlışı kabullenip doğruymuş gibi sunarsan, topluma öyle bir zehir kazandırırsın ki; o zehir, şifa veren bir devaymışçasına kitlelerce rağbet görür. Böylece yanlış yolda olana meşruiyet sağlar, doğru yolda olanı yanlış bataklığına sürükler.

Oysa toplumları peşlerinden sürükleyenler, hak ve adaletle şahitlik ederek hiçbir etki altında kalmaksızın ve menfaat gütmeksizin doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmelidirler. Ne var ki, neyin doğru yahut yanlış olduğuna hükmeden yaratıcı Allah’ın olması, seküler-laik rejime aykırılık teşkil etmekte; bu sebeple rejime dayalı varlık gösteren dini-siyasi kişi ve kuruluşlar münafıkça davrandıklarından belanın binbir türlüsüne bir millet layık olabilmektedir.

Cin ile insan, şeytan ile peygamber, hak ile batıl, şer ile hayır, kötü ile iyi, karanlıkla ile aydınlık ve doğru ile yanlışı kim yaratmışsa; neyin ne olduğu ile ilgili yargı ve hükümde O’na mahsustur. Nefsin inisiyatifindeki herhangi bir seçim öyle bir bozgunculuk ve felakettir ki, her nefsin arzu ve isteklerine yerine getirebilmek adına doğru ne varsa silinip süpürülmektedir.

Bedenin içindeki egemen olan ruhu idrak edemeyen, her şeyi beden ve maddeden ibaret sanır. Bedene ve maddeye fiziksel kabiliyet kazandıran ruhun gücünü bilmeyen, sahnenin önünden etkilenip arkasındaki gerçeği görmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü nefis için her şey görüntü demektir. Dolayısıyla insan, görünmeyenlere değil görünenlere ilgi duyduğundan nefsin kapanına düşmektedir.

Düşünün; gerçeği yalandan, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilen muhakeme yetisine sahip bir insan, kendini mahvı perişan edecek şeytanı kucaklayabilir ve rab misali ardına takılabilir mi? Öyleyse PKK/HDP’nin ruhsal değil görünen bir şeytan olduğu gerçeği apaçık ortadayken; insanların hele de Müslümanların akın akın peşinden gitmeleri insan değil insan görünüşündeki sapkın mahlûklar olduğunu kanıtlamaktadır.

Ancak PKK/HDP gibi azılı şeytanı meşrulaştıran seküler doğmalı demokrasi anlayışı olup, Müslüman millete nüfus etmesi ve musallat olması el birliğiyle sağlanmıştır. Şeytanla girişilen bir çözüm arayışı, uzlaşma ve barışının tesis edilebilmesi mümkün değildir ama ruhlarına ve kalplerine fiyat etiketi koyanlar iblisi Türkiye’nin başına bela kılmışlardır. Hem de öyle bir bela ki, musluklardan kan akıtma hayalleri taşıyan şedit bir bela!

Şeytana hak ve hukuk tanıyan bir millete Allah’ın yardım ve desteği vaki olabilir mi? Nerede bir karışıklık, bozgunculuk, terör, eşkıyalık, kötülük, kaos ve infial var ise, orada insansı şeytan ya PKK/HDP ya da CHP vardır! Peki, diğerleri farklı mı diye soracak olursanız; bilin ki tamamı İslam dışı seküler rejimin paryalarıdırlar. Böylesi apaçık kanıtlara rağmen toplum gerçeği idrak edememekte ısrar ve inadını sürdürebiliyorsa, Allah da dileklerini yerine getirerek layık oldukları perişanlığı nasip etmektedir.

Bir kimsenin kalbinde ne sakladığı beşer tarafından bilinemez ise de, konuşma tarzı, o kimsenin kalbinde ne taşıdığını ortaya koymakta ve okuyabilenler için kim olduğu kolayca tanınabilinmektedir. Ancak bunun için gönül gözünün bilici gücüne inanmak ve kalbin imanla kuşatılması gerek!

Kimilerinin melek zannettiği soyut şeytan, ateşten yaratılmış bir cindir; kötülüğün, şerrin, batılın ve karanlığın elçisi olarak hem cinleri hem de insanları baştan çıkarmak maksadıyla vazifelidir. Lakin insansı şeytan, cinsi şeytandan daha azgın bir felakettir. Dolayısıyla yaratıcı Allah, gerek cinsi gerekse insansı şeytanları başta peygamberler olmak üzere iman etmiş Müslümanlara düşman kılmış ve gerekçesi ne olursa olsun dost edinilmesini kesinlikle yasaklayarak, işbirliği içinde olunmasını, tolerans gösterilmesini ve müsamaha duyulmasını gayrimeşru saymıştır.

Bakın; Allah, Felak Süresinde, “karanlığın şerrinden sabahın Rabbine sığınırım” buyurmuştur. Neden biliyor musunuz; şeytanın ve dostlarının karanlık olmalarındandır. Dolayısıyla PKK/HDP karanlıktır ama nefislerini rab edinmişler, karanlığı aydınlık sanmalarından iblisin destekçileridirler.

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” En’am 112

Dürüst ve adil sadece ALLAH’tır!

Düşünce ve davranışların dürüst ve adil olabilmesi için mutlak bir akla, mutlak bir iradeye veya mutlak bir yaptırım gücüne sahip olunma zorunluluğu vardır. Etki altında kalabilen her nefis, zaaflarından ötürü dürüst ve adil olamaz.

Peygamberler dâhil yaratılan her insanın hata ve yanlıştan münezzeh olamaması ve Allah’ın sebatkâr kılmaması durumunda nefse meyledilebileceklerini ayetlerle sabit kılmıştır.

Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” İsra 74-75

Yaratılan hiçbir kulun masumiyeti söz konusu değildir. Çünkü nefsi arzu ve istekler, masumiyeti yok eden zaaflardır.

Bir insan istemediği bir şeyi yapıp sonradan nefret ederek pişman olabiliyor ve keşkelerle hayıflanabiliyor ise, nefsin güdümünde olmasındandır. Yoksa hiçbir nefis yoktur ki, kendine zarar veren, eleme götüren ve hüsrana sürükleyen hiçbir işin içinde olmasın ve elleriyle kendini mahvı perişan etmesin!

Yaratıcıyı değil nefsini rehber edinmiş bir insanın dürüst ve adil olabilmesi mümkün değildir. Çünkü nefis, yalnızca kendi iyiliği için çalışıp doyması akabinde yahut zarar gelebilir kaygısından dolayı kalan artığını başkalarına bir lütufmuş gibi verir. Dolayısıyla hiçbir insan temiz olmayıp, temize çıkabilmesi de Allah’ın dileğine bağlıdır.

“Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin! Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.” Nisa 49

İnsanın dürüst ve adilliği kendinden değil de hep başkalarından beklemesi, nasıl nefsinin esaretinde olduğuna apaçık bir kanıttır. Ancak bilmez ki, kendi dürüst ve adil olunca başkalarını umursamayacağını ve hiç kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini!

İlk tanıdığım kimselere karşı önyargısız davranıp dürüst ve adil olduklarını telakki etmem, başta ailem olmak üzere yakınlarımın tepkisine yol açar. Oysa derim ki, Allah’a güveniyorum onlara değil; “ben doğru ve adil olduktan sonra art niyetli sapan bir kimsenin zarar verebilmesi mümkün değildir.” Velev ki bir zararı dokunmuşsa, onu da şer değil hayır bellerim!

Dürüstlük ve adaletten verilebilecek zerrecik bir taviz, tıpkı gözle görülemeyen mikrobun dev bir vücudu ele geçirip kemirmesinden farksızdır. Nasıl ki tedavi edilmeyen bir hastalık tüm bedeni kaplayıp ölümüne yol açıyor ise, batılla inşa edilen bir düzene de şeytan musallat olur; dolayısıyla dürüst ve adil tek bir insan bulunamaz.

Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst ve adil bir kimsenin yapabileceği tek yorum; kul olduğu kabulüyle asıl hesap verilecek olan merciin Allah olduğu, her yapılan işten Allah’ın haberdar olduğu, insandan değil Allah’tan sakınılma endişesidir.

Nefislerin azarak tanrılaştığı bir dünyada suçların sağanak haline dönüşmesi, olması gereken mutlak bir sonuçtur. Kimin suçlu veya masum, kimin dürüst veya yalancı, kimin adil yahut zalim, kimin dost ya da düşman olduğu sözle bilinememekte; kalplerde saklı olanlar sonuçlar akabinde ortaya çıkmaktadır. Yapılan hiçbir şey silinemez; politikacılar yahut iktidarlar çıkarları doğrultusunda uzlaşma adına geçmişte yapılanları unutmaya veya silmeye kalkışırlar ama hiçte öyle olmaz. Yanardağların sönmüş olması nasıl yanılgıya neden olup her an patlayarak kızgın lâvlar fışkırtıyor ise, köz halinde kalplerde saklanan duygularda patlamaya hazırdır. Nefsin ağır bastığı tüm beraberlikler çatlamaya ve yıkılmaya mahkûm olduğundan, çok daha vahim sonuçları da katlayarak beraberinde getirebilmektedir.

İlişkilerin müspet yönde ilerleyerek dostluğa dönüşmesi veya bozularak düşmanlığa neden olmasını sağlayan sebepler, insan akliyatı ve iradesiyle meydana gelen gelişmeler değildir. Nefsin egemen olduğu dostluk ve beraberliklere asla güvenmemeli ve çıkarsal aldatıcılığına asla kapılmamalıdır. Çünkü bu tür ilişkilerde dürüstlük ve adalet değil, çıkar ön plandadır! Vahiysel kurallarla batıl kuralların inandırıcılığı, kalıcılığı, etki ve tepkisi, ateş ile su gibidir! Mükâfat beklediğin veya sığındığın güç, sonuçları etkileyen ve dönüşümü sağlayan mutlak egemen bir güç olmalıdır ki, umutların yeşerebilsin ve olaylar lehine dönüşebilsin.

Yeryüzünde vuku bulan hiçbir şeyin gizli kalmayacağı bilinciyle saklamak istenilen şeyin fani yahut ebedi âlemde bir gün mutlaka ortaya çıkabileceği hesap edilmelidir. Çünkü beşer, herhangi bir şeyi gizleme özgürlüğüne ve iradesine sahip değildir. Bu sebeple beşeri değil yaratıcıyı muhatap alan insan, dürüst ve adil olur. Lakin nefsi düşünce düzeyinde böyle bir insanın bulunabilmesi imkânsızlaştığından, Allah’tan başka dürüst ve adil yoktur.

İnsan, nefsinden ötürü haindir, yalancıdır, nankördür ve aldatıcıdır. Sözüyle etrafına parıltılar saçar, davranışlarıyla da lavlar fışkırtır. Ne zaman ki insan, söze değil amele odaklanır, işte o zaman hak ettiği müspet kaderi yaşar!

“Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein

“Allah’a güven. Vekil olarak Allah yeter.” Ahzab 3

Kahrolası insan! Ne inkârcıdır (haindir)!” Abese 17

“Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür (yalancıdır).” Adiyat 6

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Politikacılar tıpkı fahişeler gibidir…

Dikkat edin siyasiler demiyorum, yılan değiştirir gibi deri değiştiren; vahiy, hak ve adalet tanımayıp ruhlarına fiyat etiketi koymuş oportünist çıkarcılardan söz ediyorum.

Oysa siyaset öyle ulvi bir görevdir ki, yaratıcısı Allah’ın hükümlerinden başkasına itaat etmez; nefsi arzu ve isteklere göre karar almaz; hak ve adaletten şaşmaz; merkezine insanı değil Allah’ı alır; hesap sorucunun insan değil Allah olduğu sorumluluğuyla hareket eder; beşeri hiçbir gücün etkisi ve hegemonyası altında bulunmaz; nefsi, lideri veya partisinin çıkarları için değil Allah için mücadele eder; doğru veya yanlışı yaratıcının ilkeleri üzerine tasdik eder; batılı haktan üstün tutmaz; adalet karşıtlarının sultalaşmasına fırsat tanımaz; hak ve adalete ancak Allah’ın ipine sarılmakla ulaşılabileceğini bilir; kendisi ya da diğer nefisler için değil yaratıcı Allah için hizmette sınır tanımaz; dünyanın neresinde zulme mazhar olmuş tek bir insan olsa bile din, dil, ırk ayırımı yapmaksızın çıkarı değil Allah için yardıma koşar. Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplum kurak ve vahşi bir çöl gibidir. Başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere tüm peygamberler siyasiydi ve ümmetlerini kendilerine indirilen vahiyle yöneterek; kulluktan, hak ve adaletten bir nebze olsun ayrılmamışlardı.

Politikacılar ise, kendilerini tanrı yerine konumlandırarak iknada her türlü metodu binbir takla atmak ve yapamayacaklarını vaat etmek suretiyle önce cezp eder, akabinde ne izzet ne itibar ne şeref bırakarak, kalplerdeki değerleri de söküp atmak suretiyle ruhsuz beden misali toplumlar oluştururlar. Seni emmekle yetinmez, yedi ceddin ecdadına ve tarihine de fiyat biçerek, uzlaşma adına yok pahasına satarlar. Dolayısıyla politikacılar, hak ve adaletten farklı çıkarlara sahip kimselerdir.

“Bir adam politikacı olur olmaz onun dalavere yapması için her şey hazırlanmıştır. Politikacı derisini değiştiren bir yılana benzer. O halkın temsilcisi olmadan önce siyasal güce karşı koymaya daima hazır birisiydi. Şimdi ise güç kendi eline geçince bütün sorunları kendi çıkarı doğrultusunda görür ve değerlendirir.” Alain

Devletler kanunla değil, ahlakla yönetilir. Kanunla ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamadıklarından politika türemiş, böylece politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların, sokak serserilerinin ve teröristlerin ruhundan fazla olmayıp, amaçları her zaman kendi özel avantajlarını arttırmak ve bunun içinde ellerindeki güçleri kullanmaktır.

Bir fahişenin ahlaki yozlaşması ne ise, politikacıların siyaseti yozlaştırmaları da odur! Dolayısıyla politika, fahişelikten daha kötüdür. Fahişelik bir tek bireyin ahlakının bozulması, oysa politika, tüm toplumun ahlakını yok etmesidir.

Fahişeler için hedef zengindir ve para tükendiğinde terk eder ama politikacılar için zengin olsun fakir olsun önemli değil oy gerekli olduğundan ölene dek asla terk etmezler. Hatta güçleri el verse önce mezara sonra ruhların toplandığı berzaha dahi giderek oy isteyebilirler. Bir fahişe ile ilişkiye girildiğinde kapılan hastalıktan tedavi sonucu sağlığa kavuşulabilir ama politikacılar, ölümcül bir virüs misali öldürmeden yakanızı bırakmaz.

Ahlaksızlık piyasanın ana merkezi olan politika, sömürünün merkezidir. Tamamen vicdanları paçavraya çevirip merhamet duygusunu ortadan kaldıran çıkarcı ve fırsatçı materyalist gaddarlıkları insani değerleri biçmekte, dolayısıyla önce güldürüp sonra kahrettirmektedir. Şehvetin doruğa çıkıp anlık tatmin için erkek veya kadın fahişenin getirebileceği felaket nasıl hesaplanamıyor ise, politikacılarla girilen ilişki daha beterini doğurmaktadır.

“Savaş alanında korkaklık gösteren bir generali kurşunla öldürürsünüz. Halkın ahlakını bozan politikacılar için ne ceza önerirsiniz?” Lord Acton

Politikacıların kurumsal varlığı yanında en alttan en üst düzeye kadar destekçilerinin de zamanla kalpleri taşa dönüşmekte, sömürgeci efendilerinin adamı olabilmek, ceplerini doldurabilmek ve mevkilerini yükseltebilmek maksadıyla masumiyet maskeleriyle en acımasız avcıdan daha zalim tuzaklarla insanları girdaba çekmektedirler.

Her ne kadar politika sistemi siyasetin işleyebilmesi için vazgeçilemez bir olgu olarak değerlendirilse de, vicdandan soyutlanmış olmalarından yarar değil zarar getirerek insanlığı iğfal etmektedirler. Seküler düşünce temelinde varlık göstermeleri bencilleşmelerine ve kendilerinden başkasına kaygılanmamalarına neden olmaktadır. Politika değil de siyaset odaklı iddiaları tamamen aldatma olup, tıpkı gönül rızasıyla zina yapanların kendilerini meşrulaştırma gayretlerinden farksızdır.

Oysa İslam, seküler politikanın aksine hak ve adalete ehemmiyet vermekte, maddeyi değil maneviyatı yüceltici hükümler getirerek nefsin galebe çalmadığı bir düzeni vurgulamaktadır. Çünkü heva ve hevese göre her türlü düşünce ve davranışı yasaklamıştır. Bu sebeple İslamsal itikad, mükâfatı insandan değil Allah’tan bekleyen bir inanç olmasından nefsi talep ve hırsları kökten reddetmiştir.

Allah için yaratılmış bir insanın Allah’tan başkası için var olabilmesi mümkün değildir. Şeytanın “ben” demesi, nasıl cennetten kovulup ebedi cehenneme atılmasına neden olmuş ise, Allah’a isyan üzerine kurulmuş seküler politika sistemi de benlik güden sömürücü anlayışından cehennemin dünyadaki kapısıdır. İnsaniyeti çökerten, Allah’ın verdiği lütfu, emaneti ve ihsanı kendinden bilerek haksızlık ve zalimlikte sınır tanımamaya götüren bir benlik, şüphesiz şeytanidir.

Siyaset açıklık ve adalet; politika ise oyunculuk ve dalaverelik üzerine kuruludur. Yaratıcı Allah’ın bildiğini oyunlarıyla gizlemeye çalışan politikacılar, er geç deşifre olsalar da yeniden itibar kazanabiliyorlarsa, insanların nasıl zehirlendiğini ortaya koymaktadır. Çünkü politikacıların gayesi, bütün ışıkları söndürüp dünyayı kara bulutlarla kaplayıp idraki engelleyebilmektir.

“Açıklık politikayı temizleyecek unsurlardan birisidir. Hiçbir şey açıklık kadar politikadaki kötü uygulamaları kontrol edemez. Evinin çevresindeki duvarın etrafına bir delik açmaya çalışan bir İrlandalı’ya ne yaptığı sorulduğunda İrlanda’lı şöyle cevap vermiş: Bodrum’daki karanlığın dışarı çıkması için uğraşıyorum… Galiba, bizim şimdi yapmamız gereken de budur.” Woodrow Wilson

Seküler politik kurallar hakkında ne kadar düşünülse, yanlışlar bertaraf edilmeye çalışılsa, defaten yeniden düzenlenmeler getirilse de; ne iyi bir oyun, ne iyi oyuncular, ne de iyi kurallar bir fayda sağlamaz. Temeli kötü olan bir şeyden iyi bir sonuç çıkarılamaz.

Politikacı çıkarlarını ve seçimleri; siyasetçi ise hakkı ve adaleti düşünür! Dolayısıyla oyunbaz olan politikacılar lehine kullanacağınız oy, ana yahut babalarınızı mezardan çıkaracak bir gücü doğuracak olsa dahi destek verme. Çünkü onların mezardan çıkışı hayır değil şer getirecektir!

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” En’am 70

Türkiye, gizli bir Hıristiyan ülkesidir!

Her ne kadar literatürde laik-seküler siyasi bir rejim ve tarihinden ötürü İslam imajı taşısa da; her açıdan Hıristiyanlığın güdümünde bir ülkedir.

Dini yönden doğrudan Hıristiyanlığı kabul etmemiş olması, siyasi ve hukuki gerçeği manipüle etmede başarılı olsa da; cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyenin cevizin hepsini kabuk zannetmesi gibi Türkiye, İslam sanılmaktadır. Ancak Hıristiyanlığın kendine tehdit bulmadığı ölçülerde İslami şiarların yerine getirilmesine bireysel izin vermesi İslam algısı oluşturmaktadır.

Hıristiyan olmak, sadece Hıristiyan dinini kabul etmek demek değildir; Hıristiyanların arzularına uymak, isteklerini yerine getirmek, siyasetini ve hukukunu baz almak, tanrısal bir etki ve güçleri varmış gibi boyun eğmek, hoşnut kılabilmek için vahyi ve kazanılmış haklarından feragat etmek, barış adı altında esaretlerine razı olmak, rızaları olmaksızın karar alamamak, dost edinmek ve inanç temellerinde ittifak kurmaktır.

Hıristiyan âlemi, geçmişteki Haçlı seferberliğinden farksız bir araya gelmiş; güdümündeki Türkiye Cumhuriyeti Devletinden aldıkları destekle kendilerine tek tehlikeli gördükleri Müslüman Türklerin olası şahlanışlarını önleyebilmek için baskı üzerine baskı kurmaya çalışarak mahkûm etmeye kalkışmaktadırlar. Devleti ve siyaseti mahkûm etmeleri yeterli olmamakta, Müslüman milleti mahkûm kılamamalarının korkusu yüzünden devlete şantaj ve tehditler sürdürmektedirler.

Türkiye’nin Hıristiyan değil Müslüman olduğunun ölçüsü nedir biliyor musunuz; Ayasofya’nın cami olarak tekrar ibadete açılmasıdır. Ayasofya, Hıristiyanların dayatması doğrultusunda müze olarak kalmayı sürdürdüğü müddetçe, değil Çamlıca’da yapılan Cami, Türkiye’nin her köşesine cami yapılsa ve minarelerinden ezan okunsa dahi hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü Ayasofya kapalı durduğu müddetçe, Fatih Sultan Mehmet Han’ın laneti devam etmektedir.

Hiçbir gücün fethetmeyi başaramadığı, uğruna yüz binlerce şehit düştüğü Bizans’ın merkezi İstanbul’u fethederek milletimize, Müslümanlara ve tüm dünya insanlığına hak ve şeref kazandırarak zulmü bitirip dünyadaki barış ve adaleti sağlayan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin İslam’ın simgesi olan Ayasofya Kilisesini Camiye dönüştürmesi, tıpkı Kâbe’nin putlardan arındırılıp Müslümanların kıbleleri haline dönüştürülmesinden farksızdır. Nasıl ki Kâbe’nin dönüştürülmesi kıyametsi bir felaket ise, Ayasofya’nın da müzeye dönüştürülmesi öyle bir felakettir.

Hz. Fatih Sultan Mehmed Hanın Ayasofya Vakfiyesinde yer alan vasiyetinde; “İşte bu benim Ayasofya vakfiyem; dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse, onu iptal veya tecile koşarsa, fasit veya fasık teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisinin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek mütevelli hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse; ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar! Bu sebeple bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allah’ın, Peygamberin, meleklerin bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin, onların haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, Allah’ın azabı onlaradır. ALLAH İŞİTENDİR, BİLENDİR.”

Camisiz bir Ayasofya, İstanbulsuz bir Türkiye ve İslamsız da bir Türklük olamayınca göre; nasıl bir ihanet milletimizin kanını dökerek hak ettiği zafer sembolü Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarabilmiş ve gelen iktidarlarda tekrar camiye dönüştürmesinden kaçınabilmişlerdir? 1934 yılındaki iktidar, nasıl Hıristiyanların hegemonyası altında ise; günümüzdeki iktidarda öyledir!

Fatih Sultan Mehmed Han ve şehit askerlerinin laneti, kılcal damarlarımıza kadar öyle işlemiş ki, meşru hakkımız olan Ayasofya’yı camiye dahi çevirmeye güç yetirememektedir.

Kalplerindeki Hıristiyan korkusu, Allah korkusundan öyle aşırı ki, uğruna yüzbinlerce şehidin düştüğü Ayasofya’yı Hıristiyanların inisiyatifine terk edebilmektedirler. Düşünün ki, Fatih Sultan Mehmed ve askerleri, İstanbul’u fetheder etmez ilk cuma namazını Ayasofya’da kılmış ve Ayasofya’nın peygamberimizin fetih ile ilgili müjdesiyle İslâm’ın siyasi bir yüreği olduğu idrakiyle sırf Ayasofya’ya cami yapabilmek için İstanbul’u fethettiğini tüm dünya bilmekteydi.

Ayasofya cami olamadıktan sonra, Türkiye’nin Hıristiyan değil İslam ülkesi olabilmesi mümkün müdür? Ayasofya’yı cami yapamayan bir millet, Hıristiyan değil Müslüman sayılabilir mi?

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” Bakara 114

Vahye değil dine itibar var!

Vahiysiz bir din, ruhsuz bir beden misali ölüdür. Dolayısıyla vahiysiz din, dinsiz siyaseti meşrulaştırmasından seküler düşünce ve yapılar masumlaştırılmıştır.

Vahyin hükmettiği din, ne siyasetten koparılabilir ne de ayrı tutulabilir. Onun için önce vahiy yani Allah’ın sözleri arka plana itilerek, hatta tamamen dışlanarak beşeri düşünce ve akideler din yapılmış; böylece nefis ahkamlı düşünce ve hükümler, gerek dini gerekse din dışı düzenlerde uzlaştırıcı temel düstur olmuştur.

Teistler, deistler ve ateistlerin birleştikleri ortak payda hümanizmdir. Birbirlerine mütenakız görüşlerin hümanistlik çatısı altındaki “kardeşlik” hilesi insanı seküler temelde evrenselleştirmeye, diğer bir ifadeyle tanrısallaştırmaya götüren bir yönlendirmeyi üstün kılmış; vahyi tüm hükümler yıkılmış ve beşerden başka hiçbir değerin bulunmadığı anlayışa mutabakatı ve mecburiyeti doğurmuştur. Ortak çıkardaki amaç, Allah’ın hükümlerine yani vahye karşı birleşik bir güç oluşturarak etkisiz bırakmaktır.

Öyle ki, yaratıcı Allah’a, peygamberlere ve kitaplara verilen kutsallık payesiyle vahyi, vicdanlara yahut âlimlerin inisiyatiflerine hapsetmişler; yeryüzü yönetiminden, siyasetten ve dünya işlerinden dışlama güdümüyle nefislerin razı olabilecekleri dinler türetilmiştir.       

Oysa vahiy, her alanda referans alınıp yaşamın olmazsa olmazı olarak müminlerin üzerine farz kılmış ama kavram ve yorum manipülasyonlarıyla akıllar öyle karıştırılmış ki, hüküm koyanın Allah değil ilim erbapları olduğu inancı kalplere nüfuz etmiştir.

Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslimiyet olan İslam’ı, insan iradesine bağlılık haline getirerek hümanistleştiren sekülerizm, İslam’ı da doğrayarak Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerden faksız bir inanca yöneltmiştir.

Din ve seküler düşünce düzeyinde karar verme yetkisinin insana bağlanması, hak ile batıl cepheleşmesini ortadan kaldırmış; böylece demokrasi anlayışıyla taraflar ittifak kurabilmişlerdir. Yoksa vahyin hükmettiği bir din anlayışında gerçek ile yalan uzlaşabilir, birbirlerine zıt ve düşman düşünceler aynı hedefe kilitlenebilirler mi?

Vahye iman etmiş bir mümin için düzenin egemeni Allah; dine iman etmiş biri için egemen âlim; sekülerizme iman etmiş biri için egemen beşerdir.

Vahyin değil dinlerin hükmettiği bir akide, ancak kurak bir çöl gibidir. Vahiy ile din, Mutlak İrade ile özgür yahut cüz’i irade, iman ile inanç arasında karmaşa yaşayan insan, uçsuz bucaksız bir çölün ortasında serap görendir.

Vahiy olmadan din ya da bilim, ruh olmadan fizik, yaratıcı olmadan yaratık var olamaz. Her türlü düşünce ve bilgileri meydana getiren vahiydir. Dolayısıyla dini ve bilimi de vahiy yarattığına göre; yaratığın Yaratıcı’dan daha bilge, aydınlatıcı, güçlü ve dilediğini yapabilecek bir kudreti olabilmesi mümkün müdür? Ahkâmlarına inanılıp güvenebilinir mi? O halde gerek dinsel gerek bilimsel gerekse siyasal üstünlük gütme arayışları, ısrarları ve inatları, apaçık bir yalan ve aldatmadır.

Gerek dinli gerekse dinsiz insanın, vahiy gerçeğini ya kısmen ya da tamamen reddetmesi veya kendi arzu ve isteklerine göre yorumlayıp dinsel yahut bilimsel bir açı edinmeye kalkışarak evrensel doğru elde etmeye çalışması asla gerçekleşemez. Gerçekleşebilmesi için insanın kendini yaratma ve düzene hükmetme zorunluluğu vardır.

“OL” emriyle kim var edebiliyor ve dilediğini başarabiliyor ise, tek söz ve kudret sahibi O’dur.

“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece “Ol” dememizdir. Hemen oluverir.” Nahl 40

ŞEHİDLİK!

Şehidlik, fani dünyayı ahiret karşılığı satarak, Allah yolunda canını feda eden Müslümanlardır. Allah, zatı için hiçbir elem, kaygı ve korku taşımadan canını ortaya koyarak uğruna ölenleri öyle bir mertebeyle şereflendirmiştir ki, ölü değil diri olduklarını müjdeleyerek rızıklara mazhar kılmıştır.

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” Al-i İmran 169-170

Peygamberler akabinde en üstün rütbede olan şehidler, derece itibariyle evliyalardan, velilerden, sıddıklardan ve âlimlerden ne kadar üstün oldukları ayetlerle de kanıtlıdır.

Şehidlik tamamen vahyi bir ayrıcalık olup, mutlaka ama mutlaka Allah yolunda savaşarak ölmekle elde edilen bir yüceliktir. Bunun dışındaki şehitlik iddiaları batıldır ve Allah nezdinde hiçbir değer taşımamaktadır.

Şehidlik ameline nasip olmuş bir Müslüman, karşılaştığı mükâfat sonrası tekrar dünyaya dönse, hiç durmak istemeyerek yine şehadete koşar. Öyle ki, şehidlerin önceki günah ve kusurları bütünüyle Allah tarafından affedilir; varsa başkalarına herhangi bir kul hakları, şehidden razı olmaları adına onlarında günahları sevaba çevrilir.

Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen seküler-laik devletlerde şehidlik mevzubahis değildir. Çünkü şehadet ölüm sonrası bir mükâfat olduğundan, söz konusu devletlerin verebileceği hiçbir şeyleri yoktur. Sadece devletleri tarafından şehitlikle liyakate kavuşmaları dünyalık olup, ölüm sonrası için hiçbir karşılığı bulunmamaktadır.

Türkiye gibi seküler-laik devletlerin vahyi bir kavram olan şehidliği kullanabiliyor olabilmeleri, din dışı rejimlerine ne kadar aykırı olsa da; devlet, vatan ve millet uğruna mücadeleye sürükleyecek motivasyon için başka bir argümanları bulunmamalarındadır. Önemli olan öldükten sonra neyin verileceğidir; yoksa dünyadan ayrıldıktan sonra altından anıtın dikilse, her yere adın verilip methiyeler düzülse ne yazar!

Profesyonel veya vatani görevini yapmakta olan askerlerden görev başında herhangi bir şekilde yaşamını yitirenler; herhangi bir terörist saldırı sonucu katledilen seküler devlet görevlileri, devlet nezdinde şehit olabilirler ama Allah indinde asla şehid değillerdir.

Öyle ki, ölen ya da öldürülenlerin Müslüman olup olmadığı dahi aranmayarak, şehitlikle yüceltilirler. Dolayısıyla seküler-laik rejimin tüzük ve yasalarıyla düzenlenmiş şehitlik nitelendirilmesinin İslami bir karşılığı yoktur. Lakin devlet, ölüm sonrası için Allah’ın verdiği mükâfatı vermeye kudreti bulunmasa da, ölenlere bir faydası ve ebedi ahiret hayat için bir yararı olmasa da, yakınlarına tazminat ve maddi yardımla manipülasyona başvurmaktadır.

Şehidlik gibi bir şeref o kadar ayağı düşürüldü ki, basın şehitleri, devrim şehitleri, solcu şekitler ve PKK şehitleri gibi sapkın iltifatlar, uğurlarına öleceklere isteklendirme kazandırmak içindir. Ölmeye koşan sapıklar da sormuyorlar ki, arkadaş, öldükten sonra bana ne vaat ediyorsun?

Peygamber Efendimize isnat edilen öyle sözde hadisler var ki, seküler-laik yapıların şehitlik kavramını doğramalarından farksızdır.

Allah yolunda öldürülmenin dışında şehidlik olamaz ama oluyormuş:

Rivayet odur ki, Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiş:

“Rasulullah (s.a.v), sahabelere:

−‘Sizler kendi aranızda kimi şehit sayıyorsunuz?’ demiş.

Sahabeler:

−Ey Allah’ın Rasulü! Allah yolunda öldürülen kimse şehittir, dediler. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuş:

−‘Şüphesiz o zaman ümmetimin şehitleri az olur.’

1) Taun (Veba) hastalığından ölen şehittir.

2) Suda boğularak ölen şehittir.

3) Zatu’l-Cenb (karaciğer zarı iltihaplanması) hastalığından ölen şehittir.

4) Karın hastalığından ölen şehittir.

5) Yangında ölen şehittir.

6) Yıkıntı altında kalarak ölen şehittir.

7) Karnındaki cenin sebebi ile ölen kadın da şehittir. ’

8) Haksız yere öldürülende şehittir.

Buhari 5759, Malik 232, 233, Ebu Davud 3111, Müslim 1914/164 Nesei 1846, İbni Mace 2803, İbn Hibban Sahih ve Mevarid 1616, Hakim 1/352, Ahmed 5/446

Şehidlik gibi eşsiz bir ameli, dilediği kullarına münhasır kılan Allah mıdır yoksa Allah Resulü müdür?

Şehidliğin ayrıcalığı nedir bilir misiniz; dünya nimetlerinden yani nefsi istek ve arzularından tamamen vazgeçip Allah’ın hükmettiği yola koşarak can vermektir. Ki, Allah yolunda ömrü savaş meydanlarında geçmiş, vücudunun hiçbir yeri yoktur ki ok ve kılıç yarası almamış olan gazi Hz. Halid Bin Velid (r.a), şehid olamadığından dolayı yatakta canını verirken nasıl üzüldüğünü ve ağladığını bir bilseniz, yukarıda sözde hadis diye ortaya konan şehitler komedisine inanmazdınız.

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, büyük kazançtır.” Tevbe 111

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” Ahzab 23

“Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.” Nisa 95

Mezhebi itikat, vahiy dışıdır!

Mezhep, gidilen yol demektir. Gidilecek yolu Allah’ın vahiyle açıkça bildirmediği heyezanı içindeki mücdehid âlimler, güya Allah’ın koyduğu deliller aşikâr değilmiş gibi hüküm çıkararak oluşturdukları mezhepler İslam dışıdır ve batıldırlar.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder. “ Bakara 159

Dolayısıyla her âlim, İslam adına farklı hükümler çıkardığından ve her delil nefsi yorumlarla gizlenip yahut tarumar edildiğinden iman etmiş Müslümanlar ayrılığa düşmüşler ve İslam, tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi fıkralara bölünmüştür.

“Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.” Zümer 3

Dini tek bir kaynak vardır ve Kur’an’ı Kerimdir. Resulullah da Kur’an’ın dışına çıkmamış, söz söylememiş, fetva vermemiş, şartlara göre hüküm beyan etmemiş, hüküm üzerine hüküm koymamış, hayatını biçimlendirmemiş, nefsi arzu ve isteklere yenik düşmemiş, aile efradını ve yakınlarını kayırmamış, çıkar hesabı yaparak batıla boyun eğmemiş, ayetlerin dışında hiçbir arayışa yeltenmemiştir. Ki, yanına gelen yoksul bir âmâyı meclisine sokmayıp bekletmesi karşılığında bile vahiyle uyarı alabildiğine göre; Hz. Peygamberimiz (s.a.v)’nin apaçık inen Kur’an dışında bir hükmü olabilir mi?

Allah’ın hüküm verdiği konularda farklı görüşler savunan mezheplerin batıl değil hak oldukları iddia edilebilir mi?

Allah, rızasına kavuşmak isteyen insanların nasıl bir yol izleyeceklerini Kur’an’la bildirmiş ve sadece Kur’an’a uyulmasını, başka sözler, dostlar ve yollara uyulmamasını emretmiştir.

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” A’raf 3

Allah’ın elçi olarak bir bilgeyi değil de ümmi olan Hz. Muhammed (s.a.v)’yi özellikle seçmesi, Kur’an’ın iddia edildiği gibi anlaşılmaz değil, herkesin anlayabileceği açık ve seçik olmasındandır. Şayet Kur’an, yol gösterici bir kolaylıkta olmasaydı, öncelikle vahye muhatap peygamber ümmi değil âlim seçilirdi. Dolayısıyla mezheplerin, tarikatların, âlimlerin ve ilahiyatçıların öğrettiklerinin doğru yahut yanlış oldukları sağlaması, Kur’an’dır. Onun için Kur’an’da bildirilenden başka hiçbir doğru yoktur; peygamber efendimiz de Kur’an dışında hiçbir kelam etmemiştir. Yalnızca fiziki ibadetler istisna!

Yoksa Hıristiyanların Hz. İsa’yı rab edinmeleri ve havarilerine İncil yazdırma iftirası gibi gizli bir itikada mı inanılıyor ki, rivayet ettikleri hadisleri ayetlere muhalif yapmaya çalışarak batıl bir İslam oluşturma çabası içindedirler? Madem mezhep olmazsa olmaz bir itikat meselesi, ilk mezhebi kurması gereken Hz. Muhammed (s.a.v) değil miydi?

Unutmamalıyız ki, bağlayıcı olan sadece Kur’an hükmüdür ve hiç kimse için başka başka anlayış olamaz! Bu sebeple tutulan mezheplerin, tarikatların ve âlimlerin yolu ile sorguya çekilmeyecek, doğrudan Kur’an’a uyulup uyulmadığı ile ilgili sorgu yapılacaktır.

Allah Resulü ne usul-i fıkıhı, ne hafiyi, ne mücmeli, ne sarihi, ne kinayeyi, ne mecazı, ne mutlak-mukayyedi ne has- amm gibi ilimleri bilirdi. Ancak Kur’an’ı anlayabilmek için bu tür ilimleri şart koşan âlim tayfasının asıl amacı nedir biliyor musunuz; Hıristiyanların İncil’i, Yahudilerin Tevrat’ı tahrip ederek vahiyden çıkartmaları misali uydurma hadislerle Kur’an’a rakip kıldıkları İslam’ı reform ederek, batılla nikâhlayabilmektir. Diyeceksiniz ki, zaten yapmadılar mı?

Hıristiyanlık ve Yahudilikte mezhepler ya da itikatsı yollar olabilir ama İslam’da asla! Çünkü Müslümanların elinde, Allah’ın koruması altında olan dokunulup tahrip edilmemiş bir Kur’an var. Dolayısıyla beşerin yazmadığı bir kitap ortada dururken, tıpkı Hıristiyan ve Yahudilerde olduğu gibi farklı anlayışlar, ahkâmlar ve mezhepler olamaz ve batıldırlar.

Kayıtsız-şartsız itaat edilmesi gereken apaçık Kur’an hükümlerini terk edip âlimlerin nefsi arzu ve isteklerine göre yapılaştırılmış bir din münhaldir. Dolaysıyla Allah’a iman edip kulluk yaptığını sanan Müslümanlar, aslında mezhep liderleri başta olmak üzere bağlı oldukları âlimlere kulluk içindedirler. Hatta kimileri Hz. Muhammed (s.a.v)’in elçi olduğunu unutarak öyle tapıyorlar ki, Hıristiyanların Hz. İsa’ya tapmalarından farkları yok gibi! Oysa Allah, elçisi olma hasebiyle Resulüne uyulmasını, sevilmesini, saygı duyulmasını, inanılmasını ve güvenilmesini emretti; Allah ile eşdeğere konularak kulluk yapılmasını değil!

(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” Tevbe 31

Biri mezardan diğeri hapisten…

Türkiye’ye hükmediyorlar!

Bu, bir millete müstahak kılınmış öyle bir lanettir ki, yaratıcıları Allah’a başkaldırmanın zilletsi bir bedelidir.

Allah’a imanı, tazimi, bağlılığı ve sözlerine sadakati ilkellik; mezardaki ölüye ve hapisteki mahkûma bağlılığı ise ilericilik, özgürlük, uygarlık ve aydınlanma sanarak sözlerine sadakati tartışılmaz bulan toplumların muhakeme edebilen insanlar değil mahlûklar oldukları aşikârdır.

Türkiye, Müslüman bir ülke olduğu imajına sahip ama Allah’ın, ne Türklerin atası Atatürk ne de Kürtlerin atası Atakürt yani Öcalan kadar devlette bir itibarı, tazimi, caydırıcılığı, gücü ve söz hakkı vardır. Dolayısıyla adının anılması dahi sekülerlik gereği hem anayasada hem de devlette yasaktır.

Öyle ki, Müslümanların seçtiği Müslüman bir vekil, meclis kürsüsünden Allah’ın selamını veremiyor ise, o devletin Allahsız ve dinsiz olduğu tartışılmazdır. Milletin Müslüman, devletin ateist olması, tıpkı bedenin insan, ruhunun hayvan olması gibidir!

Asıl acayip olan ise, sözde Müslümanların Atatürk’ü ve Atakürt’ü rehber edinebilmeleri, ilkelerini ve sözlerini tanrısal buyruk kabul ederek baş tacı yapabilmeleridir. Peki, Allah nerede? Gökyüzünde, vicdanlarda, camide, mezarda! Öyleyse indirdiği Kur’an ve elçi kıldığı Resul, yeryüzündeki düzen için gönderilmedi mi?

Müslümanlar öyle bir bedbahtlık içindedirler ki, iman ile inkâr arasında gidip gelmekte, kendilerine göre yaptıkları ibadetlerle aklanabilecekleri sanısındadırlar. Allah buyuruyor, “sadece Kur’an’a uyun; devlet diyor, “sadece Atatürk ilkelerine” uyun! Ki, yeminler dahi Atatürk’ün üzerine yapılabiliyor ise, rab kimdir; devlet kimdir; Allah kimdir? Dolayısıyla Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen Müslüman değil, kâfirin ta kendisi değil midir?

Atatürk der; “insan tabiatın mahlûkudur”; Öcalan der; “Allah ile yaptığım savaştan zaferle çıktım, yarı bir tanrıyım.” Buna rağmen hem Atatürk hem de Atakürt’ü rehber edinenlerin Müslüman kimliklerine ne demeli? Onlara göre Allah’tan kastettikleri kimdir? Yaratıcı Allah’ın sözlerini umursamayıp Atatürk yahut Atakürt’ün sözlerini kalpleri yerinden çıkarcasına heyecanlanarak dikkat kesilenlerin Allah’ı kim olabilir?

İslam ve Müslümanlığın ne olduğu ve kimlerin o şerefe nail olabildikleri Kur’an’da açıkça belirtilmiş, özellikle ortak koşulmaması, hükümlerin dışına çıkılmaması ve şirke girilmemesi uyarısı yapılmıştır. Hem Allah hem Atatürk hem Atakürt hem de bilmem kime gibi bir inanç ve itaat, katiyetle İslam dışıdır ve apaçık bir küfürdür. Ancak Kur’an hükümlerine uyan ve hakkı batıla karıştırmayan emir sahiplerine uyulma emri vardır.

Atatürk’ün egemen olduğu ve Atakürt’ün de egemen olmaya çalıştığı Türkiye’de uyulabilecek kim vardır? Sonuçta tamamı Allah ve Resulünün değil Atatürk’ün ilkelerine bağlı ise, iman etmiş bir Müslüman’ın uyabileceği bir lider ya da önder var mıdır?

Bir tarafta Atatürk, bir tarafta Atakürt, diğer tarafta haçlı-siyonistlerin dayatması ve hegemonyası altındaki Türkiye’de Müslüman kalabilmek neredeyse imkânsızdır. Sapıklar, ateistler hatta sokak hayvanları kadar değerleri, özgürlükleri ve söz hakları bulunmayanların Müslümanlık izzetlerine kavuşabilmeleri için; “Ben Müslümanlığı kabul ederek Allah’a söz verip kul oldum ve yaratıcım Allah’tan başkasının hükümlerine uymam mümkün değildir; madem vatandaş olarak tartışılması dahi söz konusu olmayan haklarım var, dini zorunluluk olan mülkiyetimi verin” çağrısında bulunmalıdırlar. Ancak İslam diye empoze edilen vahiy dışı batıl bir dinin hüküm sürmesinden dolayı küfre boyun eğilmiş ve çok tanrılığa imanda mahsur görülmemiştir. Türkiye’de ırki hak iddia eden PKK/HDP’nin sömürdüğü Kürtlerin hiçbir sorunu yoktur ama Müslümanları cehenneme götürecek öyle sorunu vardır ki, anlaşılan sessiz kaldıkları sorunun ne olduğunu cehennemde gözlerini açtıklarında kavrayabileceklerdir.

Sorun nedir diye merak edenler bilmelidirler ki, Allah’ın haram kıldığına helal, helal kıldığına haram; hak dediğine batıl, batıl dediğine hak; dost dediğine düşman, düşman dediğine dost diyen ve edinenlerdir. Diyecekler ki, biz öyle bir şey söylemiyoruz ama amelleri, politikaları ve yaptıkları kendilerini kanıtlamaktadır. Ancak rehberi Kur’an olmayan Müslüman kimlikler, kendilerini rehberi Kur’an olan Müslümanlardan daha İslami bulurlar. Çünkü onların İslam anlatıyı, şeytanın bayraktarlığını yaptığı hümanist odaklıdır.

Türkiye; ateist bir anayasa, ateist bir devlet ve ateist liderlerin güdümünde bir ülkedir. Seçimle iktidara gelenlerin İslam inançları ve Müslüman kimlikleri, ateist yapıyı değiştirebilme inisiyatifine sahip değil ve o ateist yapıya rıza gösterip sindirerek hükümet yahut muhalefetlerini sürdürebiliyorlar ise, ateistlerden ne farkları vardır?

Öyle Allah’a iman, Resulüne itaat, İslam’ı kabul, Kur’an’a inanç ve Müslüman olma, nefislerin arzusuna bırakılan bir seçim olsaydı; ayetlerin hiçbir hükmü ve bağlayıcılığı kalmazdı.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Ey İslam kimlikli iblisler!

Haçlı-siyonistler’in egemenlikleri adına en korkunç tehlike ve şer gördükleri cihada karşı onlardan daha beter bir düşmanlık yapsanız da, Allah’ın erlerini bitirmeye ne gücünüz yetecek ne de ayetleri eğip bükerek ve Resulüne iftiralar düzerek iman etmiş Müslümanları hak olan yollarından çevirebileceksiniz!

Her ne kadar hak ile batılı yani iman ile küfrü uzlaştırarak İslam algısı oluşturmak suretiyle günümüzdeki ve gelecekteki kuşakları etkilemeye çalışsanız da, zihin ve kalplere hükmeden Allah’ın indirdiği Kur’an’a imanı söküp atamayacaksınız.

Aslında Müslümanlık dünyasında hiçbir sorun yoktur ve olabilmesi de mümkün değildir. Böyle bir iddia, Kur’an ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in rehber olduğu bir İslam’da sorun var demek olur ki, açıkça Allah’a hakarettir. Öyleyse sorun nedir diye soracak olursak; küfür güçlerinden nemalanmaya çalışan, yanlarında güç, itibar, izzet, yardım ve destek arayan İslam kinlikli politikacı ve din adamlarındadır. Bu sebeple Allah, Kur’an’da açıkça müşrik, kâfir, fasık, münafık ve Müslüman ayırımı yapmış, dolayısıyla itaatkâr, sadık ve sebatkâr olan Müslümanları bütünlük içinde kardeş kılmıştır. Çünkü onlar, nefsi hiçbir çıkar gözetmez, kendilerini adadıkları Allah ne emretmişse, sorgusuzca boyun eğerler.

Allah’ın indirdiği hükümler ve Resulünün Kur’an’ bağlı söz ve davranışları apaçık olmasına rağmen, nefsi ve batıl güçleri hoşnut kılacak yorumlardan dolayı yaşanan sorunlar, Müslümanlar ile münafıklar arasında var olmakta, dolayısıyla cihad emredilerek, Müslüman sanılan münafıklarla savaş mukim kılınmıştır.

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” Tahrim 9

İman etmiş ve kayıtsız-şartsız Mutlak İrade’ye teslim olmuş bir Müslüman için dünyayı anlamak değil ahireti kavramak tevhiddir. Çünkü dünya fani, ahiret bakidir. Zaten dünya gibi bedene verilen önemden dolayı ruhta anlaşılamamış, dolayısıyla ne Allah ne de ahirette anlaşılamadığından dünyaya olan bağlılık, her açıdan hedef edinilmiştir.

Hiç kimse yoktur ki, adalet arayışında ve peşinde olmasın! Peki, Allah’ın koyduğu hükümler dışında adalete ya da İslam’a kavuşabilmek mümkün müdür? Batıl temelli ve nefsi güdümlü hiçbir düşünce ve inanç ne adaleti ne de İslam’ı yerleştirebilir.

Cehalet, dünyadaki olaylardan habersizlik değil, yaratıcısı Allah’ından ve indirdiği hükümlerinden bihaber olmaktır. Dolayısıyla edinilen bilgi mutlaka ayetlerin süzgecinden geçirilmeli, gerek bilim gerekse tecrübeler o temelde kıyaslanarak sonuca gidilmelidir. O zaman nefsi abartılara kanılmaz, güzel sanılan sözün ve çözüm üreteceği düşünülen fikirlerin arkasına takılarak tuzağa düşülmez! Ama gelişmişliği hayatı kolaylaştırmak, güzelleştirmek, süsten, boyadan, imardan, kozmetik ürünlerden ve nefsi tatminden ibaret sananların gerçeğin açık perdelerine vakıf olabilmeleri söz konusu değildir.

Cihadı terörizmle özdeşleştiren İslam kimlikli iblisler, dolaylı olarak Allah’ı da terörist yapmaktadırlar. Cihad, hem Kur’an’da hem de sözlük anlamında doğrudan Allah yolunda küfre yani batıla karşı savaş, tearuz, cenk ve gazadır. Dolayısıyla saptırılmaya çalışıldığı gibi ne çaba ne de nefisle mücadeledir. Cihadda şehadet yani ölüm gibi bir risk, dünyadan vazgeçip ahirete göç vardır. Diğer bir ifadeyle Allah’a, uğruna can verilecek hesapsız bir aşk, tazim ve samimi bir tutkudur. Kur’an’da cihad teriminden daha çok savaşı vurgulayan ayetler baz alındığında; acaba cihadın kavramını değiştirmeye kalkışanlar, savaşın anlamını neyle değiştirebileceklerdir?

“İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!” Muhammed 20

Nefisle mücadelenin cihad ile nasıl bir ilgisi ve bağı olabilir? Cihad, İslam kimlikli münafıklara öyle bir korku, iktidarlıklarını, saltanatlarını, mallarını ve canlarını yitirtecek bir dehşet verir ki, küfür ehlinden çok daha fazla ürker ve cihad hükmünden kaçınırlar. Nefsi arzu ve isteklerine gem vuran nice kâfirler yahut müşrikler vardır ama Allah indinde hiçbir değerleri yoktur. Münafıklar, cihadı doğrudan inkâr etme yerine anlam ve kavramıyla oynayıp hileli yönlendirmelere girişirler. Çünkü onlar, özde Allah’ın gücüne değil haçlı-siyonist’lerin güçlerine kul olmuşlardır.

Allah’ın hükmü gereği küfre karşı cihad eden Müslümanlar, kendilerini teröristlikle yaftalayanların kınamalarına asla aldırış etmezler ama münafıklar öyle tedirgindirler ki, “Biz terörist, terörizm gibi ifadelerin İslam ve Müslümanlıkla yan yana kullanılmasını onaylamıyoruz” haykırışlarıyla küfrün karşısında kendilerini masumlaştırmaya ve temize çıkarmaya çalışırlar. Oysa inkâr etmekle eğip bükerek karşı çıkmanın arasında fark ne ise, kâfir ile münafığın arasındaki farkta odur!

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide 54

Allah nezdinde makbul olan bir insana bütün insanlar yüz çevirse, ona bir zarar gelir mi? Allah indinde makbul olmayan bir insana bütün insanlar itibar ve tazimde bulunsa, ona bir fayda sağlar mı?

Cihad ehlini radikallik yahut aşırıcılıkla suçlayanlar ne demek istiyorlar biliyor musunuz; Allah’a kökten iman etme ve samimi bir ihlâsla bağlanarak hükümlerinin tamamını hayata geçirme; batılla uzlaşan hümanist bir İslam’ı benimse. Amaçları da dünyayı iyi yere getirmekmiş! Dünyayı yaratan sevk ve idare eden Allah değil mi ki, Allah’ın üstünde bir iradeleri varmış gibi iyi bir yere getireceklermiş. Oysa Allah’ın hükümlerine harfiyen itaat edilmiş olsa, dünya iyi bir yerde olmaz mıydı?

Haçlı-siyonist güçlere yaranabilmek için İslam adına haddi o kadar aşmışlar ki, Allah Resulü’ne iftira atmaktan da geri kalmıyorlar. Ne diyorlar; asıl büyük cihad nefisle mücadeleymiş.

Peygamber Efendimiz Uhut savaşının akabinde güya sahabeye demiş ki, Küçük cihadı bitirdik, şimdi büyük cihada gidiyoruz, nefsimizle olan mücadele.”

Bu nasıl bir cürettir ki, kıyamete kadar geçerli olan ayetlerin hükmünü Allah Resul’ü kadük bırakmış. Diğer bir ifadeyle Allah’ın önüne geçerek dilediği gibi hüküm vermiş!

Ey reziller; ey münafıklar; ey iblisler söyleyin bakalım! Madem Uhut Savaşıyla küçük gördüğünüz cihadı peygamber efendimiz (s.a.v) bitirmiş; neden Hendek Savaşını, Hayberin Fethini, Mute Savaşını, Mekke’nin Fethini, Hüneyin ve Taif Seferlerini, Tebuk Seferini yaptı? Neden iddia ettikleri gibi Allah Resulü, Uhut Savaşından sonra nefisle mücadeleyi değil de cihadı sürdürdü? Neden o günden bugüne değin başta halifeler Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ali (r.a) olmak üzere gelen diğer halifeler ve komutanlar batıla karşı hakkı egemen kılabilmek adına cihad ederek yüz binlerce şehid verdiler? Hangi dönemde bugünkü gibi hak ile batıl yekvücut olmuş?

Allah’ın müşrik, kâfir, fasık, münafık ve Müslüman gibi kesin sınırlarla birbirlerinden ayırdığı düşünce ve inanç sahiplerini kardeşlik çatısı altında birleştirmeye çalışan İslam kimlikli iblisler, asla başarılı olamayacak ve bir saniye sonrası meçhul fani hayatları için hem dünyalarını hem de ahiret yurtlarını heba etmekten öteye gidemeyeceklerdir. Gerçi Allah dilemeseydi onu da yapamazlardı ya!

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Bakara 174

Erkeği kışkırtmaya evet;

Kadına şiddete hayır…

Öyle sömürücü ve fırsatçı politikacılar gibi gerçeği eğip bükmeyecek, doğru ve kısa bir analiz yapacağım.

Öncelikle kadına, kadın olduğu için keyfi, sadistsi ve üstünlük gütme adına bir şiddet var mıdır?

Fevkalade cüz’i istisnalar dışında neredeyse yok gibidir ve münferit olaylar genelleştirilip baba, eş, oğul, ağabey ve kardeş olan erkek topluluğunu topyekûn mahkûm kılabilme mümkün değildir.

Kadına olan saygı, hoşgörü, sabır, itibar ve hatırın çocuk dışında hiçbir insana tanınmadığını kimse inkâr edemez ve kendilerine bir halel gelmemesi adına özen gösterilip sürekli koruma altında tutulur.

İltifatlara mazhar olan kadındır; hediyeler sunulan kadındır; peşinde koşulan kadındır; kim olduğuna bakılmaksızın saygı duyulan kadındır; gönlü alınmaya çalışılan kadındır; ikramda bulunulan kadındır; öncelikli tutulan kadındır; kibar davranmaya mecbur bırakan kadındır; uğruna elde ne varsa harcanan kadındır; sevgi, aşk ve merhamet tezahüründe olunan kadındır; yardımda sınır tanınmayan kadındır; yoluna her şeyin feda edilebildiği kadındır; sözünün iki edilmediği kadındır; arzu ve istekleri ötelenmeyen kadındır; gülümsemesiyle dahi kalpleri fetheden kadındır…

Peki, erkeğin köle, uşak hatta kulluğa varıncaya kadar kadına kendini adamasının dışında suçu nedir?

Bir erkek, bir kadını öyle seviyor ve tutkuyla taparcasına gönlünü kaptırmasının akabinde o kadına baskı ve şiddet uygulayabiliyorsa; suç kimdedir? Sadece sonuca bakılıp niçinler önemsenmez ise, adil bir yargı mevzubahis olamaz.

Olayları insani çerçevede değil de kadın-erkek ayırımı gözeterek ele almak, sorunları çözmek yerine bilakis arttırır. Bir kadın, fıtratta zayıf ve nadide yaratıldığını kabul etmeyerek saygı duvarlarını yıkarak meydan okursa, erkekte ona kadın gibi değil erkek gibi davranarak dövüşür. Dolayısıyla kim güçlü ise, o galebe çalar. Bunun üzerine yenilen kadın, hemen kadın oluşunu istismar ederek, “erkek bana şiddet uyguladı” mazeretiyle yollara dökülür. Oysa eşit olduğun ahkâmıyla meydan okuyan o değimliydi?

Erkekler nezdinde her daim kadın üstündür ama kadın öyle şımarır ki, tıpkı kulun ALLAH’ın verdiklerine şımararak, “ben yaptım, ben başardım, ben üstünüm” böbürlenmesi gibi yediği sille misali kadına haddin bildirilmesi sonrası “ben ne yaptım” masumiyet gösterişinin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Uğruna ölmeye hazır bir erkeğin sevilisine veya eşine düşman olmasını tetikleyen o değil de kimdir?

Bir de en korkunç yanlış nedir biliyor musunuz; Mersin’de tecavüz maksadıyla öldürülüp yakılan Özgecan adlı kızımızdır. Bu olay “kadına şiddet” tabanında değerlendirilemez. Daha birkaç ay önce Kars’ta kaçırılarak tecavüze uğraması akabinde başına taşla vurulup boğularak öldürülen 9 yaşındaki Mert Aydın’ın kadın değil erkek bir çocuk olduğunu hatırlatmak isterim. Ki, böylesine dehşet içeren sapkın olaylar hem ülkemizde hem de dünyanın hemen her yerinde meydana gelmektedir.

Suçlu için amaç, hedefe kolayca ulaşabilmektir; cinsiyet ve kimlik umurunda değildir. Nice suçlular da vardır ki, kadın veya erkeğe değil hayvanlara dahi tecavüz ederek öldürürler.

Kadına şiddet ancak kadın olması hasebiyle yapılan bir cebirdir ve dışındaki olaylar kadına şiddet olarak değerlendirilemez. Tarafların birbirleriyle olan hesaplarını görme sırasında çıkan kavgada kadının dövülmesi, yaralanması hatta öldürülmesi kadına yapılmış bir şiddet değil, tarafların üstün gelebilme mücadelesidir. Dolayısıyla erkekler arasında olan çatışmada yenilen erkeğin, “erkeğe şiddete hayır” söylemi nasıl trajikomik ise, kadının da güç denemesine kalkıştığı erkeğe karşı, “kadına şiddete hayır” söylemi o kadar trajikomiktir.

Kadının masum, erkeğin zalim algısı oluşturulmaya çalışılan toplumda, elebaşı olan feministlerin yapmak istedikleri; erkekleri ya topyekûn yok etmek ya burunlarına halka geçirerek sokaklarda dolaştırmak ya da kayıtsız-şartsız hükmetmektir. Bunun içinde güç ve savaş ister. Hem savaşmaya kalkışıyorlar hem de “kadına şiddete hayır” naralarıyla fitne çıkaranlar kimdir bilir misiniz; aslında kadın değil erkeğe düşman azgınlardır.

Zannediyor musunuz ki, feminist düşünceli kadınların eline güç geçtiğinde erkeklere merhamet edeceklerini! Ortada tek bir erkek bırakmamacasına öyle dehşet saçarlar ki, her gün binlerce erkeğin uğradığı kadın şiddeti yeri göğü kaplar ve hayvanlar hatta taşlar dahi zalimliklerinden gözyaşı dökerler.

Yaratıcıları Allah’a, İslam’a, insana ve özellikle erkeğe saygısı olmayan ve kendilerinde başka her şeyi reddeden feministlerin nasıl mahlûk olduklarını itiraflarından öğrenelim.

“Hiç evlenmedim çünkü buna ihtiyaç duymadım. Evimde bir kocanın yerini tutacak 3 hayvanım var; sabahları hırlayan bir köpeğim, öğleden sonra küfreden bir papağanım ve akşamları eve geç gelen kedim…”

Yazıklar olsun babaları, oğulları ve kardeşleri olan Müslim ya da gayrimüslim kadınlara ki, erkek düşmanı feministlerin tuzaklarına düşerek, ruh ve beden misali birbirlerinden ayrılamaz bir bütün olan karşı cinslerine hasımlık besleyebilmektedirler. Oysa dişiliğini kabul edip sindirmiş hiçbir kadın ne baskı görür ne kötü bir söz duyar ne de şiddete maruz kalır. Kadın o dur ki, sadece sevgi, saygı, hizmet, merhamet, hoşgörü ve güzel sözlere layıktır ve karşılığını da fazlasıyla elde eder. Ancak erkekle egemenlik yarışına girerek eşitlik hatta üstünlük hevesine kapılmış bir kadın, kadınlığıyla kolayca sahip olabileceklerini benlik gütmesiyle öyle yitirir ki, sokaktaki hayvandan daha beter olur.

Asıl olan hem erkeğin hem kadının insan olmaları ve hadlerini aşmamalarıdır.

 

Dinin İslam mı, İslami kimlik mi?

Kur’an dışında her söz, her bilgi, her amel, her düşünce, her rivayet, her kitap İslam’a değil İslam kimliğine götürür…

İslam mı olmak istiyorsun; Allah’ın rızasına mı kavuşmak istiyorsun; hakiki bir kul olmayı mı istiyorsun; delillerle mi ihtiyacın var; Allah’ı ve Resulünü mü tanımak istiyorsun; zihnine yahut gönlüne düşen bir soruya mı yanıt arıyorsun; dünyanın ve ahiretin ne olduğunu mu öğrenmek istiyorsun; Müslüman, müşrik, kafir, münafık, fasık ve zalimin kim olduklarını mı öğrenmek istiyorsun; cennet ve cehennem ehlilerinin kimliğini mi merak ediyorsun; ölüm ötesine mi ilgi duyuyorsun; helal ve haramları mı bilmek istiyorsun; cihad ve savaşla ilgili tartışılmaz hükümleri mi öğrenmek istiyorsun; hidayet yoluna mı ulaşmak istiyorsun; yeryüzünde yaşayan canlıların ahvalini mi öğrenmek istiyorsun; doğum, ölüm ve arasındaki yaşamın nasıl bir iradeyle vuku bulduğunu mu bilmek istiyorsun; kaderin ne olduğunu mu öğrenmek istiyorsun; bilcümle öğrenmek istediğin ne varsa tamamı apaçık indirilen Kur’an’ı Kerim’dedir. Dolayısıyla Kur’an sana yeter!

Lakin Kur’an’ın yetebilmesi için imana erişmiş kullardan olma zorunluluğu vardır. Çünkü Allah hidayet nasip etmemiş ise, öğrenilenler hiçbir şey fayda sağlamaz. Zaten Kur’an’ı anlayabilmek yahut kavrayabilmek için tek anahtar, iman yani hidayet kapılarının açık olması gerekir. Kavuşabilmenin yolu da Allah’ın iradesine yani dileğine bağlıdır. Allah dilememişse bilgelikte en doruğu ulaşılsa da imansız bir bilge olmaktan öteye geçilemez ve dolayısıyla amelsiz bir bilgiye sahip olunmaktan dolayı edinilen bilgiler de, sırtında binlerce cilt kitap taşıyan eşekten farksız olunur. İman olmadan Kur’an anlaşılamayacağından önce iman gelir!

İlim Kur’an’dadır, delil Kur’an’dadır, doğru söz Kur’an’dadır, her türlü misali Kur’an’dadır; her kulun anlayabileceği basit dil Kur’an’dadır; ne şeytanın ne de nefsin katkısı bulunmayan Kur’an’dır. Öyleyse Kur’an’dan başka arayışlara meyletmek ve beşerin sözlerine, rivayetlerine, tefsirlerine, yorumlarına ve kitaplarına itibar etmek amacın İslam olmak değil İslam kimliği taşımaktır.

Diyorlar ki; Kur’an’ı Arapça dilinden başka sakın ha okuma, anlamaya çalışma, aksi takdirde din ve iman kaybedilip küfre girilir. Allah her ne kadar herkesin anlayabilmesi için açık-seçik indirdim buyursa da, onlara göre (haşa) sen inanma, anlayabilmen için din alimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitapları okunmalı, yirmi ana ilim iyi öğrenmeli, Kur’an’ı anlayabilmek için Resulullahın açıklamalarını bilmek gerek, sünneti anlamak için de Eshab-ı kiramın ve âlimlerin açıklamalarını bilmek gerek, Müslümanlara Kur’an’a göre değil fıkıh kitaplarına göre iman edilmek emredildi, doğru anlayış için sebebi nüzule, sahabenin anlayışına, peygamberimizin onu hayata geçirişine bakmak mecburi, üstelik tefsir ilmini bilmeyenlerin dahi tefsir okumaları sakıncalıdır!

Özetle diyorlar ki, Allah, Kur’an’ı insanlara ve iman etmişlere değil yirmi ana ilmi bilen alimlere indirmiştir, ayetlerin herkesin kolayca anlayabilmesi için apaçık olduğu hükmü yalandır, dolaysıyla (haşa) Allah yalancıdır. Dolayısıyla yeryüzündeki tüm lisanları yaratan Allah, sanki sadece Arapça bilenlere Kur’an’ı indirmiş gibi Arapça bilmeyenlere Kur’an’ı anlaşılmaz kılmış ve anlaşılabilmesi için de sayılı alimlere vekalet vermiştir.

Allah Resulüne dizdikleri iftira ve hurafelerle Kur’an’ı eğip bükerek değiştirmeye çalışan zalimler, iman etmiş Müslümanları öyle zehirliyorlar ki, kitapsız yani Kur’an’sız bir İslam’ı geçerli kılabilmek için değme taklalar atıyor ve Allah Resulünü Kur’an’a muhalif kılıcı çalımlarla akıl ve kalpleri iğfal ediyorlar. Dolayısıyla haçlı-siyonistlerin istedikleri Kur’an’sız Müslümanlığın taşeronluğunu yapıyorlar.

“Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım. “ Yunus 15

Bana sorarlar; mezhebin nedir? Derim ki, Allah Resulünün mezhebindenim! Ama Resul zamanında mezhep yoktu ki, vefatından sonra dördü hak olmak üzere mezhepler türedi derler. Madem Allah Resulünün mezhebi yoktu, sonradan türeyen mezheplere iman, apaçık bir fitne, Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a başkaldırı değil midir? Allah ve Resulünün hükmetmediği bir mezhep anlayışına inanmak, küfür değil midir? İşte Kur’an’a imansızlığın ilk temeli mezheplere imanla atılmış ve arkası bugünlere gelinerek vahye iman etkisizleştirilmiştir.

Allah, neden ümmi bir peygamberi seçerek elçisi yaptığını idrak edebilirsek; yalancı, iftiracı, hurafeci Kur’an düşmanlarının da amaç ve hedeflerini anlayabilirsiniz. Allah ve peygamber yerine kendilerini öne çıkararak hüküm kesen merkepler, Allah Resulü’nün ümmi oluşundaki maksadı bile öyle manipüle ediyorlar ki, şeytan dahi yanlarında masum kalabilmektedir. Peygamber Efendimizin ümmi oluş nedeni, inen vahiyle ilgili insanlar arasında bir fitne ve vesvese çıkmasını engelleyebilmek amaçlıdır. Eğer ilim sahibi olmuş olsaydı, ayetlerin vahyi değil beşerden çıkan sözler olduğu inancı hakim olur, böylece insanların kendisini Allah’ın elçisi kabul etmeleri imkansızlaşırdı.

Allah Resulünün hadisleri Kur’an’dır; sünnetleri Kur’an’dır; hayatı Kur’an’dır, siyaseti Kur’an’dır; adaleti Kur’an’dır; hükümleri Kur’an’dır; savaşları Kur’an’dır; cezaları Kur’an’dır; affı Kur’an’dır; insan sevgisi Kur’an’dır; düşmanlığı Kur’an’dır; devlet idaresi Kur’an’dır; anlaşmaları Kur’an’dır; farklı dinlere ve ırklara mahsus insanlarla ilişkileri Kur’an’dır; dolayısıyla Kur’an’ın dışında ne bir sözü ne bir nefsi ne bir ilavesi ne de bir eksiltmesi mevcuttur.

Mümine ne emredilmiş ise, mümin ona uymakla yükümlüdür. Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a itaat etmekle emrolunmuş bir mümin, Kur’an dışında hiçbir kitaba, tefsir adı altında ayetleri bozan kitaplara, hadis adı altında ayetleri hükümsüz bırakabilmek için yazılmış kitaplara ve fetvalara asla itibar etmemeli ve Allah’tan başka bir alim tanımamalıdır. Hiç kimse ama hiç kimse, peygamberler dahil olmak üzere Allah’ın üzerine tek bir söz söyleyemeye cüret edemez! Bu sebeple sanki ayet başka, hadis başkaymış gibi fitne sokan merkeplerden kaçmak, cehennemden kaçmak gibidir! Dolayısıyla amaçları indirilen gerçekleri gizlemek olan ne tefsirlere ne de Kur’an’a muvafık olmayan hadis kılıflı sözlere itibar etmeyiniz ve batıla hizmet eden dünyalık alimlere kulak asmayınız ki, imandan sonra küfür batağına saplanmaktan kurtulabilesiniz. Ki, Kur’an’ı şeytanlar indirmedi ki, ayetlerin açıklamaya yani tefsire ya da yoruma ihtiyacı bulunsun!

“İşte bu (Kur’an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.” En’am 155

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” A’raf 3

“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.” İsra 9

“İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.” Şura 52

“Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olacaktı). Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hala bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vadi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir bela gelmeye devam edecek veya o bela evlerinin yakınına inecek. Allah, vadinden asla dönmez. “ Ra’d 31

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” Al-i İmran 7

“Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” Al-i İmran 78

Laik Türkiye’de iktidar Öcalan’dır…

Ne kimin ne söylediği, ne seçimlerin kimin kazandığı, ne meclis çoğunluğunu kim elde ettiği, ne hükümeti kimin kurduğu, ne resmiyette kim iktidar olduğunun pratikte zerre kadar değer taşımadığı bir ülkede müebbet hapse mahkûm olmuş bir iblisin ağzından çıkacak sözlere kilitlenmiş millet, ancak yaratıcıları Allah’a isyan etmiş olmanın lanetsi bedelini ödemektedirler.

Düş değil gerçek! Öcalan adındaki azılı cani ve kâfir, ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakan’ı, meclisi ve hükümetinden daha itibarlı ve sözü gündem belirleyip, bir açıklaması ya yüreklere su serpiyor ya da karartarak korku ve dehşet kaplıyor ise iktidar, milletin seçtiği devlet mi, yoksa o devletin mahpus kıldığı hükümlü müdür?

Böylece iktidar olabilmek için demokrasiye, özgürlüğe, seçme ve seçilme hakkı gibi bir hukukun meşruiyetine lüzum olmadığı, ömür boyu hapis cezasına çarptırılıp mahkûmiyetini çeken bir hükümlünün dahi duvarlar arkasından özgürce seçilmiş olanlardan daha etkin, caydırıcı, yönetici, yönlendirici ve dikta edeci olabildiğini yaşayan bir millet olmak, her topluma nasip olmayan bir zillet olsa gerek!

Bu öylesine aşağılatıcı bir horluk ve hakirlik ki, “sen misin sözlerime ve buyruklarıma kulaklarını tıkayan millet” buyuran yaratıcı Allah’ın apaçık bir lanetidir. Allah’ın sözlerinden dahi etkilenmeyen bir millet, hem de cezaevinde tutuklu ve lanetli bir iblisin tesiri altında ise, o milletin ziyanı tamamdır; artık bir çıkış yolu yoktur ki, böylesine alçaltılabilmiştir.

İmralı’daki mahkûm iblis; “PKK’ya silahları bırakmak için toplanın” çağrısı yapıyor, hükümetiyle muhalefetiyle ve milletiyle ülkede sevinç ve memnuniyet uyandırarak, sanki büyük bir zafer, hatta cennet kazanılmışçasına coşkuya sürükleniyor. Oysa silahlar bırakılmamış, af dilenmemiş, tevbe edilmemiş, kayıtsız-şartsız bir barışa yanaşılmamış, yanlışlar itiraf edilmemiş, meydan okumalar sonlanmamış.

Peki, ne olmuş; PKK silahları bırakmak için toplanacakmış! Hesapsız ve pazarlıksız bir barış ise, Allah’ın da buyurduğu gibi; Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş” hükmü doğrultusunda meşrudur ama Öcalan egemenliğinde bir barış ve silah bırakma ise, bu apaçık bir yenilgi ve teslimiyettir. İnsanlık adına kalıcı bir barış, hesapsız kurulan bir barıştır ki, herhangi bir şeyi dayatma mevzubahis olamaz. Ki, Türkiye meşru bir devlet, PKK ise gayrimeşru bir terör örgütüdür.

İblis Öcalan’ın çağrısı akabinde PKK/KCK/HDP tarafından yapılan açıklamalar, ancak mecliste görüşülen “İç Güvenlik Paketi”nin geri çekilmesiyle silahların bırakılma çağrısının geçerlilik kazanacağını ortaya koyması, devlet ve milletin nasıl bir şantajla karşı karşıya olduğunu kanıtlamıştır. Hâlbuki söz konusu paket, doğrudan Kürt kökenli vatandaşların lehine olup güvenliklerini teminat altına aldığı halde; kendilerini Kürt haklarının koruyucuları ve temsilcileri gören PKK/KCK/HDP’nin pakete karşı çıkmasındaki amaç, barış değil hedeflerine ulaşana dek önlerine çıkabilecek her türlü yasayı engellemek olduğu aşikârdır.

Peki, devletin başındaki hükümet, bu şeytani tezgâhın neresinde?

PKK/HDP’nin grup başkanvekili Pervin Buldan, “hükümet ile yaptıkları görüşmede gündeme getirdikleri iç güvenlik paketinde bazı değişikliklerin yapılacağını ve parti olarak itiraz ettikleri haliyle paket çıkmayacaktır” beyanatı, hükümetinde kurgulanan tiyatronun ta içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Pervin Buldan, iç güvenlik paketinin geri çekilmesi yanı sıra 10 maddede mutabakat sağlanırsa “belki yeni Türkiye’den bahsedebiliriz” açıklaması, Türkiye’nin Öcalan ve PKK boyunduruğu altında olduğunu ispatlamaktadır.  

Dolayısıyla şartlar ne olursa olsun, egemen ya da söz sahibi kim olursa olsun; yeter ki kan akmasın, analar ağlamasın, gençler birbirlerini öldürmesin, ekonomik kayıplar olmasın düşüncesiyle silahlar susacak, teröristlerin inisiyatifi sürecek ve millet, azgınların insafına terk edilecekse, çözüm sürecini uzatarak şovu devam ettirmeye gerek yoktur.

Bırakın geçsinler, bırakın hükmetsinler, bırakın taleplerine kavuşsunlar; yeter ki kan akmasın, analar ağlamasın ve barış egemen olsun! Bunu mu istiyorlar?

Bakalım “İç Güvenlik Paketinin” akıbeti ne olacak? HDP, “iç güvenlik paketinde bazı değişikliklerin yapılacak ve parti olarak itiraz ettikleri haliyle paket çıkmayacak” diyor; KCK, “Samimiyet ve uygulama sırası AKP ’ye gelmiştir. Bunun ilk göstergesi İç Güvenlik Paketi’nin geri çekilmesi olacaktır. İç Güvenlik Paketinde ısrar, sürecin ruhuna uygun olmayan bir tutumdur.” Artık Ak Parti’nin PKK’dan mı, yoksa milletten yana mı olacağı, önümüzdeki günlerde daha da netleşecektir.

Son olarak söyleyeceğim odur ki, suçlu ne hükümet ne de muhalefettir. Suçlu ve lanetli kimdir diye soracak olursanız; onları rehber edinen milletin ta kendisidir!

Her yazımın sonunda fikirlerimin kanıtı olarak ayet zikrederdim ama iblis Öcalan, sözü geçen ve tek bir açıklaması dahi milleti düstura getiren öyle bir konumdaki, Allah’ın sözünü takacak ne hükümet ne muhalefet ne de millet olmadığından “Ayetlerimi onlara açıklamayın” hükmüne binaen, İslam’ın miladını doldurduğunu açıklayarak kendini tanrı ilan eden Öcalan’ın sözü daha etkili olacaktır.

Yukarıda Tanrı olsaydı, beni yine yanlış yola sevk edecekti. Allah da Kürtler için değildir, Kürtleri şaşırtıyor. Kürtlerin Allah’ı da onları yanlış yola sevk ediyor. Bunun için ben kendi kendimin tanrısıyım.” Sanat ve Edebiyatta Kürt Aydınlanması isimli kitabının 153. Sayfası

Lise dönemlerinde büyük felsefik bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaş verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum.”  Özgür Yaşamla Diyaloglar isimli kitabının 257. sayfası

Her insan makul bir şüphelidir!

Pişmiş kuru bir çamurdan ve şekillenmiş kara balçıktan yaratılan insan, her ne kadar kendisine lütfedilen ruh, akıl ve duygu ile yaratılanların içinde üstün bir varlık olsa da hata, kusur, yanlış ve kötülük işlemekten asla münezzeh değildir.

İnsanın yaratılış fıtratı gereği nankör, hain, zalim, cahil, zayıf, hırslı, azgın ve inkârcı olduğunu yaratıcı, birçok ayetinde bildirmiş ve nefsine olan aşırı düşkünlüğünden binbir suçu işlemeye meyilli olduğunu açıklamıştır.

İnsan; bilgisiyle, düşüncesiyle, eserleriyle, teorileriyle, keşifleriyle, devrimleriyle, zaferleriyle ve zekâsıyla övünse de bildikleri, bilmediklerinin yanında bir zerrecik dahi olmamasından cahildir ama kibrinden cehaletini kabul etmez. Zaten yaratıcısına kulluğu reddedip kula kul olmayı kabul etmesi, nasıl bir cühelâ olduğunu kanıtlamaktadır.

Her insan, suç işleme potansiyeline sahip olmasından fırsatı yakaladığında nefsinin arzuladığı suçu yapmada tereddüt etmez. Ancak yaratıcının sebatkâr kıldıkları istisnadır. Ki, kötülüğün elçisi şeytan dahi Sad Suresi 83 ayette; “Senin mutlak kudretine and olsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım” sözüyle kadersel yapıdaki yerini almıştır.

Hangi insan, güveni olmayan bir özgürlüğü talep edebilir? Hangi insan, güvenliği değil özgürlüğü isteyerek anasının, eşinin, kızının ve bir yakının tecavüze uğrayıp katledilmesini, doğranmasını ya da yakılmasını riske edebilir? Hangi insan, yolda yürürken terör saldırılarıyla parçalanmak ister? Hangi insan, hırsızların, gaspçıların, kapkaççıların ve katillerin etrafında dolaşmasını özgürlük gerekçesiyle kabullenebilir?

Yanındakinin, komşunun yahut sokaktakinin kim olduğunu bilebilir misin? En yakınındaki baban, kardeşin, eşin, evlatların ya da yakınların bile katilin, işkencecin, kumpasçın, tuzakçın veya iblisin olabiliyor ise, yabancının olmaması mümkün müdür?

Bugün mecliste çıkarılmaya çalışılan “iç güvenlik paketi” öyle bir yasadır ki, suçluları en asgariye indirerek suç işlenmeden önce yakalanmalarını sağlayacak ve böylece her an makul şüpheli olan insan, özgürlükten istifade ederek elini kolunu sallayıp düşündüğü kötülüğü eyleme dönüştüremeyecektir.

Nasıl olurda bir insan, hem kendi hem yakını hem de toplumun mal ve can güvenliğini teminat altına alabilecek bir yasaya karşı çıkabilir? Polisin her an olması, sorgu yapması, hazırda beklemesi, tehlikeyi bertaraf edebilmek için şüphelendiğine hesap sormasının özgürlükle ilişiği nedir? Mezarlarda dahi bekçiler dolaşıp ölüleri korurken, dirilerin korunmasına karşı çıkanlar şeytan olmalıdırlar ki, pakete mani olabilmek için kıyasıya mücadele verebiliyorlar.

Dolayısıyla milletinin mal, can ve ırz güvenliğine karşı çıkan CHP, HDP ve MHP, millet düşmanın değiller de nedirler? CHP ve HDP’nin düşmanlıkları tartışılmazda; MHP nasıl bir dönüşüme uğramış ki, PKK/HDP ile kötülükte yarışabilmektedir?

Seçmenleri Devlet Bahçeli’ye sormazlar mı; “Ey Bahçeli; seni koruyan hem özel hem de resmi korumaların mevcut ve yakınında nefes dahi aldırmıyorlar, kimliği bilinmeyenleri eşiğinden geçirmiyorlar ama biz suçluların insafına terk edilmiş ve her an, nereden, ne geleceği bilinmeyen bir saldırı tehdidi altındayız. Sen hangi akıl ve duyguyla iç güvenlik paketinin yasalaşmasına karşı çıkabiliyorsun? Hatta birkaç gün önce Ege Üniversitesinde öldürülen Fırat Yılmaz Çakıroğlu, senin gibi korumalarla gezmiş olsaydı, belki de ölmeyecekti! Sen kendini tanrı, bizi kulun olarak mı görüyorsun ki, senin gibi olmasa da güvenliğimizi en azamiye çıkaracak pakete muhalefet edebiliyorsun? Biz PKK mıyız ki, milletin malına ve canına zarar verecekmişiz gibi PKK/HDP’nin safında yer alabiliyorsunuz? Dinine, vatanına ve milletine bağlı ülkücü ideolojiden Apo ideolojisine mi dönüş yaptık ki, düşmanlarımız lehine mücadele veriyorsun? Yoksa sen de cennette yaşayan şeytan gibi lanetlenerek ebedi cehenneme gark olması misali ülkücü değerlerden vazgeçip PKK değerlerinin koruyucusu mu oldun?”

Türkiye gibi fitnenin, nefsin ve fırsatçılığın alabildiğine yaygın ve suç işleme potansiyelinin çok yüksek olduğu bir ülkede, “İç Güvenlik Paketi”, ruh kadar olmazsa olmaz bir mecburiyettir. Nasıl ki ruhsuz bir beden ölü ise, emniyetsiz bir özgürlükte mezarlıktır!

Polisin varlığından ve sağlayacağı güvenden fevkalade elem duyan suçlular, özgürlük ve demokrasi manipülasyonuyla eylemlerinin engellenmemesine öyle uğraşıyorlar ki, düşman oldukları halkın refaha ulaşmaması için şeytana bile pabucunu ters giydirecek mazeretler uyduruyorlar.

Kendilerini yanlıştan ve kötülükten tamamen muaf tutan yaratıklar, “biz tanrıyız, bizi kimse şüpheli göremez, polis güvenlik gerekçesiyle yanımıza yaklaşamaz, dilediğimiz gibi özgürce yaşama hakkımız var” deseler de, düşünce ve davranışlarından kötülerin en kötüsü oldukları aşikârdır. İyi olan bir şeye kim karşı çıkar, güvenliğe kim hayır der; şeytan ve adımlarını takip edenler.

Hangi lider, güvenliğinden sorumlu korumalarının uyarılarını dikkate almayarak; “özgürüm, bana ne karışıyorsun ve yapmak istediklerimi yasaklıyorsun” siteminde bulunabilir? Eğer lider dahi güvenliği için koruma polislerine harfiyen itaat edip “sen kimsin” demiyor ise, vatandaşın güvenliğini sağlamak isteyen polisten kim rahatsızlık duyabilir? Ki, en azılı suçlular dahi güvenliklerine önem verirken!

Diyorlar ki, ben masumum, suçsuzum, polisin beni makul şüpheli görmesi özgülüğüme ve gururuma hakarettir. Oysa suçlular serbestçe dolaşamayıp hapiste iseler, suç işleyenler masum, iyi, sevilen ve şüpheli olmayanlar değil midir? Nice katiller ve caniler vardır ki, işledikleri canavarlıklara kimse inanmaz, ne kadar iyi, efendi ve yardımsever oldukları söylenir. Her insan iyi olduğuna göre; kötü kimdir? Her insan şüpheli değil ise, şüpheli kimdir?

Polise ne kadar çok yetki verilirse, akıbeti mutlak olan bir acı ve dehşet yaşanmaz. Polisin eylem sonrası varlığını isteyen insan görünümündeki mahlûklar; kahırlardan, ağıtlardan ve çekilen acılardan haz duyuyorlar ki, iç güvenlik paketinin yasalaşmasına karşılar.

Bu sebeple iddia ettikleri gibi insan ne tanrıdır ne de suç işlemekten muaftır! Kim olursa olsun insan makul bir şüphelidir, aksini kimse kanıtlayamaz. Hele bozulan insandan daha korkunç bir yaratık yoktur.

“Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.” Adiyat 5

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” Ahzab 72

“Gerçekten insan, pek hırslı yaratılmıştır.” Me’aric 19

“Kahrolası insan! Ne inkârcıdır!” Abese 17

“Gerçek şu ki, insan azar.” Alak 6

“O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.” Nahl 4

“Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.“ Nisa 28

“O, (önce) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür.” Hac 66

Nereye koşuyorsun ey insan!

Hakikat ışığına körelmiş insan, karanlığı aydınlık sanarak öyle koşturuyor ki, fiziki körlerden daha karaltıda yaşadığını dahi fark edememektedir. Bilimsel olarak da gözün hem fazla ışığı hem de yıldızların çok zayıflamış ışığını aynı nitelikte görebildiği kanıtlanmıştır. Bu uyum insanın beynindeki görme merkezine ve bütün bir görme sistemine verilmiş olan uyum mekanizmalarıyla gerçekleştiği akademik olarak tespit edilmiştir. Dolayısıyla karanlığa alışmış bir insan, aydınlığa ihtiyaç duymadığından hakikat ışığına odaklanamamakta; böylece karanlıkta düşünen ve dolaşan mahlûk olmayı özümseyerek batıl yoluna devam etmektedir.

Batılın aydınlık değil karanlık bir yol olduğunu birçok ayetiyle bildiren Allah’ın doğru hükmünü bilimde, “gözün karanlıkta da aydınlık gibi görebildiğini” itiraf etmiştir.

Kimi insan karanlıkta yaşamaya alışıktır; kimi insana aydınlığı gösterdiğinde gözleri kamaştığından kaçar; kimi insan karanlıktan ok gibi çıkarak aydınlığa kavuşur; kimi insan aydınlıktayken karanlığın cazibesine kapılarak karanlığı aydınlık zanneder; kimi insan biyolojik gözle değil gönül gözü ile gördüğünden aydınlıktan çıkmaz; kimi insan hem aydınlık hem de karanlık içinde bir gölge gibi yaşar; kimi insan ise yaşadığı karanlığa ışık huzmesi sızmasıyla aydınlığa ulaştığını sanır.

Her ne kadar hak ile batıl gibi karanlıkla aydınlık eşit değilse de, karanlığı aydınlık, aydınlığı da karanlık bellemiş milyarlarca insanın var olduğu âlemde bulunmaya çalışılan ışık nedir?

Oysa ışık, her insana şah damarından daha yakın ve yanındadır ama insanın bitmek tükenmez ışık arayışı hiç sonlanmamış, kendini karanlıkta hissetmenin paranoyasından ışığı bulabilme arayışından vazgeçmemiştir.

İnsan, daha annesinin karnında üç katlı karanlık içindeyken çeşitli safhalardan geçerek doğumu ile birlikte aydınlığa kavuşuyor, ruhi karanlığa dönmemesi için yaratıcısı Allah’ın indirmiş olduğu ayetlerle hem dünya hem de ahiret hayatında aydınlıkta kalabilmesi maksadıyla yol gösteriliyor. Peki, kibirli ve gururlu insan ne yapıyor; benlik gütmeyi ve böbürlenmeyi aydınlık sanarak içine düştüğü karanlıktan uluyarak meydan okuyor.

İnsan, öyle karanlığa batmış; muhakeme yetisi, gözleri, kulakları ve kalbi mühürlenmiş ki, en basit bir sorgulamayı dahi yapamaz hale gelmiştir. Kalbindeki ışığı karartan batıl ne varsa kulaklarını kabartarak peşine düşmekte, onun doğru mu yoksa yalan mı olduğunu öğrenebilmek için gerçeğin süzgecinden dahi geçirmeye lüzum hissetmemektedir. Böylece sorgusunu ve düşüncesini engelleyen karanlık çıkmazlar, aydınlıktan daha da uzaklaşmasını sağlamaktadır.

Hâlbuki gerçeğin süzgeci, en cahil ya da ümmiyi dahi aydınlatabilecek aşikârlıktadır. Kendine yol edindiği düşünce; rehber edindiği önder; vaatlerine güvendiği beşer; dileklerini karşılayacağını umduğu lider; güce ve zenginliğe kavuşturacağını sandığı devlet; ölüme son verip sonsuz bir yaşam verebiliyor mu? Yaşamın süresi ile ilgili garanti tanıyabiliyor mu? Yaşam boyunca hiç hasta olunmayıp mutlak bir sağlık sunabiliyor mu? Öyleyse yaratıcı Allah’ın Mutlak İrade’sini aşamıyorlar ise ne işe yarıyorlar? Her insan için vazgeçilemez öncelik sağlıklı ve ölümsüz bir yaşam; nerede ve nasıl öleceğini bilmektir.

Eğer ölümle nişanlı insanın nişanını atamıyorlar ise, aydınlık diye bahsettikleri mezara çekecekleri ışık mıdır? Ölümden sonrası için bilgisi ve vaadi olmayan her düşünce batıldır, yalandır ve şeytanidir. Dolayısıyla başka bir sorguya gerek yoktur!

(Resulüm!) De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” O halde de ki: “O’nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?” De ki: “Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?” Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.” Rad 16

Artık ne dinleri ne de namusları kaldı!

Ne Allah ayetlerinde ne de Resulü hadislerinde hiçbir ırka, lisana ve millete ayrıcalık tanımamış ve o uğurda hak talep ederek mücadeleye kalkışanları, savaşanları, düşmanlık güdenleri ve yarışa girişip üstünlük taslayanları batıllıkla yaftalayıp küfürle lanetlemişlerdir.

Ki, Allah Resulü, Arap ve Arapça lisanına sahip olmasından Araplara hiçbir imtiyazlık tanımadığı gibi, Kur’an’ı Kerimi Arapça indiren Allah da Arap dilini şart koşmamıştı. Gerek ırkları, gerek lisanları ve gerekse toplum ve milletleri yaratan Allah, zatına kul olunmasından ve hükümlerine kayıtsız-şartsız itaat edilmesinden öte insanlara hiçbir yükümlülük yüklememiş, istek ve arzulara göre nefsi her ihtirası yasaklamıştır.    

“O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.” Rum 22

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hud 118

Düşünülebiliniyor mu; sanki ırkları, milletleri, lisanları kendileri yaratmışçasına benlik güdebilecek kadar şaşırmış insanlar, nefisleri için birbirleri üzerinde hak talep ederek kıyasıya tepelemekte, dolayısıyla yaratıcı Allah’a karşı gelerek savaşabilmektedirler.

Allah, şu ırktan olanlar, şu milletten olanlar, şu lisandan olanlar, şu ulustan olanları kardeş çatısı altında birleştirip dost edindirmiyor; sadece Müslümanları kardeş, can, mal ve ırzlarının birbirlerine haram olduklarını buyuruyor.

Oysa iman etmiş bir müminin Türk, Kürt, Arap, Amerika, İngiliz, Rus, Çin veya başka bir ırk ya da milletten oluşunun hiçbir önemi bulunmamakta, ancak Müslümanlıkla şereflendirildiği ve Allah indinde değere tabi tutulduğu İslam’la teminat altına alınmıştır.

Bir insan, hem İslam’ı kabul edip hem de ırkı, lisanı ya da milleti için değil savaşmak, tartışmaya dahi giremez. İslam olan bir insan için ırk, lisan, millet ve kültür, sadece değişik renkler ve desenlerde giydiği kıyafet ve yediği yemek çeşitlerinden farksızdır.

Ben bir Türk olabilirim ama iman etmiş bir Kürt ya da başka etnik kökene sahip bir insan, iman etmemiş bir Türk’le kıyaslanamayacak üstünlüktedir. İman etmemiş bir Türk düşmanım, iman etmiş bir Kürt ise dostum ve kardeşimdir!

Dolayısıyla kalbiyle iman etmiş bir Müslüman, Allah’ın koyduğu sınırların dışına çıkamaz; ırk, dil ve etnik köken sevdasına kapılıp şeytanın adımlarını takip edemez. Unutmayın, şeytan da ateşten yaratıldığını ve ırk olarak insandan üstün olduğu isyanıyla Allah’a karşı gelmesinden ebediyete kadar lanetlenmişti.

Milliyetçilik, dilcilik ve etnikçilik hevası taşıyan kimi Türkler ve Kürtler de şeytan misali lanetlenmiş olmalılar ki, büyük bir çoğunluğu İslam’ı kabul etmelerine karşın iblisin direttiği vasıflardan kendilerini alıkoyamamaktadırlar.

İslam, namus, ahlak, iffet ve erdemlik sahibi Kürtler, azılı İslam ve namus düşmanları PKK/HDP’nin ortaya çıkmasıyla öyle bir değişime uğrayarak tartışılmaz değerlerine hasım olmuşlar ki, tıpkı cennette yaşayan şeytanın ırk gütmesi sonucu cennetten kovularak ebedi cehenneme gark olan süreci yaşamaktadırlar.

Namusuna yan bakanı ya da dinine küfredeni derhal öldürebilen Kürtlere ne oldu ki, Allah’ın, meleklerin ve insanlığın lanetlediği lezbiyen, biseksüel, homoseksüel ve transseksüelleri destekler hale geldiler? PKK/HDP gibi şeytan taşeronu bir düşünceye arka çıkarak uğruna canlarını verdiği İslam’a düşman olabildiler? Okullarda dini bilgisi adlı derslere dahi şiddetle karşı çıkarak her platformda köpek sürüleri gibi uluyan PKK/HDP’lileri destekleyebilen Kürtler, Müslüman sayılabilirler mi?

İslam’ı, namusu ve ahlakı PKK/HDP uğruna satabilen Kürtler, sapıkların daha iyi şartlarda fuhuş yapabilmeleri için Çalışma Bakanlığına müracaat edebilen partilerini desteklemeleri, kendilerinin de ahlaksız sapıklar olduğunu kanıtlamaktadır. Yakın bir gelecekte evlerinin fuhuş bataklığına dönmelerini, çocuklarının lezbiyen, homoseksüel, transseksüel olmalarını sindirebilecekler mi? Özgür yaşam adına sapıkların rahat fuhuş yapabilmeleri için evlerini açacaklar mı?

Artık ahlaksızlık, sapıklık ve azgınlıkta sınır tanımayan PKK/HDP’yi destekleyen Kürtler ve Türkler, tıpkı Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Medyen halkı, Ress halkı, Tubba halkı, Lut kavminin başına gelmiş felaketleri yaşayacaklar; hüküm sürdükleri şehirlerde de tıpkı Troya, Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Pompei ve Knidos gibi geriye tek bir canlı kalmamacasına yerin binlerce fersah derinliğine gömüleceklerdir.

İman edip PKK/HDP’yi iblis bellemiş Kürt kardeşlerim istisna, geri kalanlar Lut kavmindeki lanet misali öyle bir yok oluşa sürükleneceklerdir ki, kalıntıları ya hiç ya da binlerce yıl sonra bulunacaktır.

Lut kavminin ani bir felâketle üzerlerine taş yağarak yok oluşu, Kur’an’da ve Tevrat’ta hemen hemen farksız bir şekilde anlatılır. Hatta Kur’an’da bu şehrin harabeleri ibret olarak yol üstünde görüldüğü de belirtilir. Hz İbrahim’in de yeğeni olan peygamber Hz. Lut (a.s), yerleştiği Sodom şehrinde her türlü ters ilişki yaygındı. Öyle ki, iki melek gelen felaketi haber vermek üzere Hz. Lut’un evine misafirliğe geldiğinde, halk, Hz. Lut’un kapısına dayanarak meleklerle çarpık ilişkide bulunabilmek için, kendilerine teslim edilmelerini istediler ve Hz. Lut (a.s) da onlara karşı direnerek, onlar yerine kızlarını vermeyi önerdi. Melekler, Hz. Lut’a, Sedum ve komşu şehri Gomorra’nın günahlarından dolayı Allah tarafından tamamen yok edileceğini bildirdikten sonra, Hz. Lut, iman edenleri yanına alarak Sodom’dan uzaklaştı. Ancak verilen ikazlara uymayan şehir halkı, üzerlerine yağan taşlarla tuz sütunlarına dönüşmüşlerdi.

Ey PKK/HDP’li sapıklar! Özgürlük gerekçesiyle ahlak kurallarıyla oynamayın, bilin ki öcünü çabuk alır! Tarihte yaşanmış olaylar tartışılmaz kanıtlar ise de, Allah’ın lanetlediği sapıklara da hiçbir öğüt ve delilin fayda vermeyeceği muhakkaktır.

Ey Müslümanlığı kabul etmiş Kürtler! PKK/HDP’yi rehber edinmekle nasıl bir küfür, imansızlık, şerefsizlik ve namussuzlukla karşı karşıya olduğunuzu geç kalmadan sorgulayınız ki, gelecek nesillerinizi heba etmeyiniz. İmandan sonra küfür, çok korkunç bir akıbettir. Ahirette sizlere etnik kökeniniz, diliniz, kültürünüz, gelenekleriniz ve tebaanız sorulmayacak ise, nasıl bir düşünce, inanç ve hissiyatla meydan okuyabiliyorsunuz? Şeytan nasıl insanların hasmı ise, dostu PKK/HDP’de sizlerin en azılı düşmanınızdır. Şeytan, vaatleriyle nefisleri azdırarak insanı kendisine dost edinmesi misali PKK/HDP’nin tuzağına düşerek vaatlerine kanmayın! Kananların hem dünya hem de ahirette düştükleri durumu idrak edebilecek muhakemeniz ve ayetlere iman edebilecek kalbinizde mi kalmadı?

Datça yarımadasında yaşamış Knidos Halkı da, PKK/HDP gibi ahlaksızlıkta sınır tanımamanın bedelini savaş ve depremlerle yerle bir olarak ve kalıntıları toprak altından kazılarak keşfedilmişti. Burası da PKK/HDP’nin yapmak istediği öyle bir yerdi ki, her ev bir genelev, her kadın bir fahişe, her erkek bir homoseksüel, şehvet ve sapıklığın en dorukta yaşanarak sokaklarda aleni cinsel ilişkiye girildiği, erkeklerin kadın kılığında gezdiği, akla ve hayale gelmeyecek sapkınlıkların yaşandığı bir merkezdi. Sizler de mi Knidos halkı gibi acı çekerek yok olmak istiyorsunuz? Öyleyse çocuğunuz PKK/HDP’li ise, din ve namus adına evlatlıktan reddediniz; eşleriniz PKK/HDP’li ise, Allah adına boşayınız; babalarınız ve kardeşleriniz PKK/HDP’li ise, dost ve veli edinmeyiniz; arkadaşınız yahut yakınınız PKK/HDP’li ise, derhal ilişkinizi kesiniz ki, hem dünyada hem de ahirette Allah’ın dostluğunu kazanarak yardım ve desteğine ulaşınız.

Unutmayınız ki, dünyada kalacağınız süre pek fazla değildir, belki de yazımı okumadan ahirete göç edebilirsiniz. PKK/HDP’li Allah düşmanı sapıklara meylederek şeytanla aynı akıbete duçar olmayınız. Sen Müslümansın, ne Kürt ne Türk ne de başka birisin!

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Sen ancak haçlı-siyonistlerin köpeğisin!

Haçlı-siyonist terörizminin Arap Dünyasındaki habis taşeronu Ürdün Kraliyetinin kim olduğunu biliyor musunuz?

Ürdün Kralları eşittir ihanet demektir. İslam’a, ümmete, hilafete, Mekke’ye, Medine’ye ve Müslümanlara karşı giriştikleri ihanetlerle tarihe geçmiş Ürdün Kraliyetinin hâlâ varlık sürdürebilmesi, şüphesiz Allah’ın Ürdün Halk’ına layık gördüğü lanetten başka bir şey değildir. Dolayısıyla şeytani Krallığı muhafaza eden ve Allah’ı, krallarına ortak koşan Ürdün Halk’ı asla kurtuluşa erişemeyecek, ne dünyada ne de ahirette huzur ve güven içinde kalabileceklerdir.

I.Dünya Savaşında İngilizlerle işbirliği yaparak Arap Yarımadasının kendisine verilmesi karşılığı Osmanlı Hilafet Devletine ihanet eden Ürdün’ün kurucusu ve ilk kralı Şerif Hüseyin, Arapları Osmanlıya karşı kışkırtarak öyle bir fitneye elebaşılık yapmıştı ki, İngilizler adına Müslüman Araplarla Türkleri birbirlerine kırdırmış, kâfirlerin girmesi yasak olan haram şehirler Mekke ve Medine’ye İngiliz askerlerini sokarak güvenliği sağlayan Türk askerlerini katlettirmiş ve Osmanlının Arap Yarımadasından çıkarttırarak İngilizlerin egemenliğe terk ettirmişti.

Azılı Müslüman Türk düşmanı ve şimdiki Kral Abdullah’ın büyük dedesi olan Şerif Hüseyin, İngilizleri Arap Yarımadasında hâkim kılması akabinde Yahudilere, Filistin topraklarını para karşılığı peşkeş çekmiş ve İsrail devletinin kurulmasını sağlamış bir haindi.

İngiltere’nin Mısır elçisi Henri Mikmahun, 1915’te Şerif Hüseyin’e bir teklif götürmüştü. Bu teklifte, Şerif Hüseyin’e, Arapların Osmanlılardan ayırarak bağımsız devlet kurmalarına yardımcı olması durumunda kendisine de halifelik verileceğini vaat etmiş ve halifeliği elde etmesi akabinde Filistin topraklarına Yahudilerin yerleştirilmesine ve bu topraklarda bir Yahudi devleti kurdurulmasına yardımcı olması sözünü de Şerif Hüseyin’den almıştı. Çünkü Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han, Yahudilerin Filistin topraklarında devlet kurmalarına şiddetle karşı çıkmış, hatta Siyonizm tehlikesine mani olabilmek için Filistin’in bütün topraklarını Osmanlı Hanedanının mülkü haline getirmişti.

Sultan II. Abdülhamit Han, Osmanlının çok zor günler yaşadığı dönemde, Yahudilerin Filistin’de toprak edinebilmeleri adına dudak uçurtan ve Osmanlıyı ihya edebilecek muazzam tekliflerine karşılık, kanla sulanarak vatan edinilmiş Filistin halkına ait topraklardan bir karış olsa dahi verebilmesinin mümkün olamayacağını belirterek, Yahudileri yanından kovmuştu.

Hain Şerif Hüseyin, İngilizlerin vaatlerine kanarak 10 Haziran 1916’da Osmanlılara karşı isyan başlattı. Kâfirlerin girmesi yasak olan kutsal şehirler Mekke ve Medine’yi haçlılardan koruyan Peygamber aşığı cesur Türk askerlerini arkadan vurdurarak karınlarını deştirdi ve İngiliz askerlerini girmeleri yasak olan Medine’ye sokarak, Peygamberimizin kabri başta olmak üzere tüm şehri işgal ettirdi.

Aynı yıl, İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurdurulması için gerekli şartların oluşturulmasını öngören “Sykes-Picot” anlaşması adı verilen bir anlaşma imzalandı. Zaten İngilizlerin Ortadoğu’daki Osmanlı hâkimiyetine son vermelerindeki amaç, Filistin topraklarında İsrail devleti kurdurabilmek içindi!

Çok geçmeden Şerif Hüseyin’in de muvafakat ve desteğiyle 1917’de İngiliz orduları Filistin topraklarına girdi ve Yahudilerin bu topraklara yerleştirilme işlemi hız kazanmaya başladı. 24 Temmuz 1922’de de şimdiki BM konumunda olan Milletler Cemiyeti, Filistin topraklarını resmen İngiltere’nin vesayetine verdi. Oysa o topraklar bizimdi ve apaçık bir işgaldi!

Şerif Hüseyin, Osmanlı’ya ve Filistin’e ihanet konusunda İngilizlere verdiği sözü yerine getirdi ama İngilizler ona verdikleri sözü tutmadılar. Kendisine bütün Arap yarımadasının yönetimini vermeyi vaat ettikleri halde, şimdiki Ürdün topraklarına razı ettiler ve haçlı-siyonistlerin temsilcilik görevini günümüze dek sürdürerek İslâm Âlemine sürekli ihanet ettiler.

Olaylar birbirini izledi ve 1947’de İngiliz güçlerin kademeli olarak Filistin’den çekilmesi ardından 1948’in başlarında İsrail’in kuruluşu ilân edildi. İsrail’in kurulmasıyla birlikte Filistin Halk’ı aleyhine zulüm ve savaş başladı. Bu kez Filistin Halkına ikince kez Şerif Hüseyin’in oğlu ve zamanın kralı Abdullah ihanet etti. Kral Abdullah, Filistin halkına destek amacıyla (!) İngiliz kumandan Glop Paşa’nın emrindeki ordusunu Filistin topraklarına soktu. İngiliz Glop Paşa’nın emrindeki Ürdün birlikleri Filistinlilere: “Artık biz düzenli bir ordu olarak olaylara müdahale ettik. Sizin böyle dağınık bir mücadeleye devam etmenize gerek kalmadı” diyerek, Filistinlilerin Yahudi işgalinden kurtardıkları bölgeleri ellerinden alıyor, sonra oraları tekrar Yahudilere teslim ediyorlardı. Bu sayede Yahudiler, 1948 olaylarında sınırlarını daha da genişleterek bugün yeşil hat olarak adlandırılan hattın içinde kalan bölgelerin tamamına hâkim oldular.

Kral Abdullah’ın bir suikast sonucu ölümünden sonra tahta geçen oğlu Talal deli olduğu gerekçesiyle İngilizlerin de müdahalesiyle 1952’de tahttan uzaklaştırıldı. Yerine oğlu Hüseyin geçti. Hüseyin o zaman henüz 17 yaşındaydı. Yakın tarih olduğu için, Kral Hüseyin’in de babası ve dedesi gibi Filistin ve İslâm davasına yaptığı akıl almaz ihanetleri şüphesiz hatırlıyorsunuzdur. Ve şimdiki Kral Abdullah’ta aynı amaç içinde ihanetin kalesi olma onursuz ve şerefsiz bayraktarlığını sürdürmektedir.

Ümmetin ve Müslüman milletimizin şerefi Osmanlı, hiçbir zaman dinine, kardeşine ve vatan topraklarına fiyat etiketi koymamış ve değersel hiçbir varlığını pazarlık konusu yapmamıştı. Ürdün’ün alçak kralları ise para, toprak ve saltanat uğruna her değerlerini satmışlar ve amansız düşman belledikleri Türkleri ve ümmeti hep arkadan vurmuşlardır.

Şimdiki Ürdün Kralı 2. Abdullah kalkmış; İslam Devletinin Ürdünlü hain pilotunu yakarak cezalandırması akabinde “acımasız bir savaş başlatacağını” uluyor. Ulan köpek, senin her yerin savaş olsa dahi, kendilerini Allah’a adamış cihad ehlinin karşısında durabilir misin? Büyük dedesi, dedesi ve babası nasıl haçlı-siyonistlere köpeklik yapmış bir hainse, kendisi de ihaneti devam ettiren bir köpektir!

Kanları, hayvan kanından bile daha adi ve ucuz olan kral diyor ki, “Ürdün hükümetinden bu katil gruba son darbeyi vurmasını istiyorum. Çünkü Muaz’ın kanı bu kadar ucuz değil. Hükümetin ve İslam âleminin bu olanlar karşısında birleşip, onlara gereken cezayı vermesini istiyorum. Bu yaptıkları ne İslam ile ve ne de başka hiçbir insani değerle bağdaşıyor. İslam âleminden, Ürdün’den ve koalisyondan bu teröristleri ortadan kaldırmasını istiyorum.”

Hain dedesi Şerif Hüseyin’de aynı ulumalarla Arapları provoke ederek Türklerin üzerine saldırtmış ve argüman olarak ne kullanmıştı biliyor musunuz; “Türklerin karınlarında sizin altınlarınız var.” Şimdi hain torun 2. Abdullah, sanki İslam’mış gibi İslam âlemine seslenerek, kraliyetini kurtarma peşindedir. Kulu olduğu haçlı-siyonist efendileri kendisine yetmiyor mu ki, dedesi gibi Müslümanları birbirlerine kırdırmak istiyor?

Allah’ın üzerine yemin ederim ki, kendisi de tıpkı pilotu gibi yakılarak can verecek ve Ürdün Kraliyet hanedanı ve işbirlikçilerinden bir teki geride kalmamak üzere tamamı kendi topraklarında yakılacaklardır. İdam ettikleri mücahidlerin şehadetleriyle sevinmesinler; zaten o muttakiler, Allah’a ulaşmak için geciktirilen idamlardan dolayı üzüntü duymaktaydılar. Dünyada bir kere yakılarak ölecekler ama ahirette ise hiç ölmeyip sürekli ateşin içinde kalacaklardır.

“Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.” Maide 37

Küfre son vermenin tek yolu; savaştır!

Diyalog, müzakere, uzlaşma, barış, sükûnet ve pazarlık gibi yaklaşımlar küfrü durdurmaz, bilakis arttırıp azgınlaştırarak tutsaklığı ve mağlubiyeti mukim kılar.

Ancak İslam yani Allah’ın indirdiği hükümler egemenliğinde bir barış caizdir ki, dışındakilerin tamamı şerdir, batıldır ve şeytanidir! Dolayısıyla gerekçesi ya da şartları ne olursa olsun şeytan ve dostlarıyla ne diyaloga ne uzlaşmaya ne de barışa kalkışılamaz. Çünkü şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; “yapma”dır.

628 yılında Allah Resulünün Mekkeli Müşrikler ile Medineli Müslümanların arasında yaptığı Hudeybiye Barış Antlaşması, İslami esas ve kaidelere göre düzenlenerek imzalanmıştı. Müslümanların İslami kurallar dışındaki herhangi bir barış, diyalog, uzlaşma ve ittifak arayışına girmeleri caiz değildir; çünkü Allah, batıl egemenliğindeki bir barışı Müslümanlara haram kılmıştır.

Mısır’da iman etmiş ihvanın kazandıkları iktidarlarına karşı küfrün önderi firavunlar savaş açmış, meşru hakları olan savaşla karşılık verme yerine batılın temel argümanı olan demokrasiden yana tavır koyarak öyle zillete mahkûm olmuşlar ki, adeta bir paçavra gibi atılmakla kalmayıp firavunlara iktidarlık kazandırmışlardır. Oysa demokrasi kurallarıyla iktidar olmuş, yine demokrasi adına darbeyle indirilmişlerdi. Çünkü demokrasi, nefis kavrayamasa da tamamen seküler bir düşüncedir.

Bilir misiniz; Antik Yunan filozofu Sokrates, yaşamı boyunca demokrasi için mücadele vermiş ve demokrasinin bayraktarlığını yapmıştı. Kendisi “devrim partisinin” ve demokrasinin fikir önderiydi. Anitos ve Melatos’un başkanlık yaptığı devrim partisi iktidara geldiğinde ne yaptılar biliyor musunuz; fikir önderleri Sokrates’i çok konuşmaktan, devlet dinini bozmak ve gençliğe zarar vermekten suçlayarak idam etmişlerdi. Sokrates’in tek tanrıya inanması, devletin tanrılarını tanımaması, totaliter sistemin tamamen lağvedilip her düşünce ve inancın özgür kalabileceği bir yönetim talep ediyordu. Baskı ve zorbalıklarına karşı çıktığı ve muhalefet ettiği tiranların yapmadığını iktidara kavuşturduğu fikirdaşları yapmıştı. Böylece demokrasi de kazanmış olsa, despot rejim hükümranlığını sürdürdüğünden Sokrates’in idamına karar verilmişti.

İnsana tanınan seçme ve seçilme hakkı hiçbir şey ifade etmemektedir. Önemli olan seçtiklerini güden rejim ve o rejimin korumalığını üstlenmiş şövalyelerdir. Dolayısıyla gerek rejim gerekse şövalyelerle savaşılmadığı müddetçe halkın dileklerine göre bir yönetimi sergileyebilmek mümkün değildir. Demokrasi, her ne kadar halka dayandırılmış bir çoğunluk sistemi ise de, oy vermekten öte halkın hiçbir yaptırımı bulunmamakta, egemen rejimin koyduğu sınırların dışına çıkılmasına izin verilmemektedir. Zaten rejime bağlılığını dile getirmeyen, halkın seçimine rağmen devletin başına geçememektedir.

Mısır Halk’ı da demokrasi düzmecesine aldanmış ve elde ettiği hakkı koparıp almışlardır. Batıla karşı hiçbir hak, öyle protestolarla, yürüyüşlerle, pankartlarla, mitinglerle, meydanları doldurarak bağırıp çığırtmakla elde edilemez. Edilebilmiş olsaydı; yaratıcı Allah savaşı emretmez, savaşsız çözüme hükmederdi. Çünkü akıl ve kalpleri yaratan Allah, o akıl ve kalplerde neler taşındığını yarattığı kuldan daha iyi bilmektedir. Bu sebeple Mısır’daki firavunların üstünlüğü, firavunların ve işbirlikçilerinin güçlerinden değil, kendi korkaklıklarından, zayıflıklarından ve imansızlıklarından dolayıdır!

Oysa Allah’ın tartışmasız hükmü olan; “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın” emrini yerine getirmiş olsalardı, hor ve hakir kalacak olan kendileri değil, firavunlar olacaktı! Lakin Allah’ın değil nefislerinin seslerine kulak vermelerinden gelişmeler aleyhlerine cereyan etmiş; dikilip savaşacaklarına boyun eğip tutsaklığa mahkûm olmuşlardır. Böylece savaş meydanlarında zorbalarla çarpışarak galebe çalmaktan kaçınmanın bedelini tagut mahkemelerinde aşağılanarak ödemektedirler.

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

Artık Mısır Halk’ının savaşmaktan başka bir yolları yoktur. Ya firavunların köleleri olmayı sindirecek ya da bir saniye sonrası meçhul karanlık yeryüzünde ölmeyi göze alarak şeref, hak ve adalet uğruna savaşarak, Allah huzuruna aydınlık yüzlerle çıkacaklardır.

Ülkenin her sathına dağılmış ihvan için zafer çok yakındır ama iman, cesaret ve kararlılık şarttır. Ki, Allah, yardım ve destekte bulunacağını birçok ayette vaat etmiştir. Her nerede bir firavun yakalayıp Allah adına öldürmeleri kâfidir. Öyle teknolojik silahlara, tanklara, uçaklara, füzelere de ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyaçları Allah yolunda ölecek ve öldürecek imana sahip olmalarıdır. Eğer dünya hayatını ahiret karşılığı satmaya yanaşmıyorlarsa, galip gelebilmeleri ve tutsaklıktan kurtulabilmeleri mümkün değildir. Velev ki firavunların safında babaları ve kardeşleri de olsa, Allah adına onlara merhamet duymamalı ve düşman muamelesi yapmaları kaçınılmaz olmalıdır ki, nefislerinden tamamen arındıkları ortaya çıkıp, hem Allah’ın yardımına layık olsunlar hem de umdukları zafere ulaşabilsinler.

“Ey iman edenler! Kâfirlerden (ve münafıklardan) yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.” Tevbe 123

Müslümanlar şu gerçeği çok açık bilmelidirler; kimi dinlerine fiyat etiketi koyup batıl güçler lehine fetva veren âlimler derler ki, “bireylerin ve grupların savaş ilan edemeyecekleri, devlet kararı olmaksızın yapılan cihad ya da savaş terördür.”

Peki, yaratıcımız Allah, ne buyuruyor!

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

Sıra Ermeni Soykırım iftirasının tanınmasında…

İslam imajlı hükümet, tek hedefleri Kur’an’ı ve Müslümanları yeryüzünden silmek olan haçlı-siyonist güçlerin öyle kulu olmuşlar ki, rızalarını kazanabilmek ve kendilerini memnun kılabilmek için dinlerini dahi inkâr edecek duruma gelmelerine ramak kalmıştır.

Dünyanın dört bir tarafında Müslümanlara yapılan baskı, şiddet ve soykırım derecesindeki katliam ve işgalleri yüzeysel ve cılız tepkilerle dile getirip etkin, kararlı, cesur ve caydırıcı hiçbir yaptırımda bulunmazlarken; Batı’nın dayatıp kabul ettiği oyunun içinde kukla olmakta yarışıp, gişe rekorları kırmaya çalışıyorlar.

Müslümanların İstiklali, hak ve adaleti adına emperyalist zorbalara ve zalimlere karşı mücadele veren cihad ehline cephe alarak haçlı-siyonist saflarında yer alan hükümet, küffarın isteklerini yerine getirmede sınır tanımıyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve İslam’a karşı meydan okuyucu Paris’teki haçlı-siyonist yürüyüşünde azılı Müslüman düşmanı Netenyahu ile birlikte ön safta yerini alan hükümet; şimdi de ülkemizde ilk kez Nazi rejimi tarafından işlendiği iddia edilen yahudi soykırımının 70’inci yıldönümünün anılmasını TBMM Başkanlığı başta olmak üzere Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı nezdinde resmi törenler düzenleyebiliyorlar.

“Holokost Kurbanlarını Anma Günü” adını verdikleri törenle ilgili Başbakan Davutoğlu,“Tarihin en büyük suçu olan ve 6 milyondan fazla insanın ölümüyle sonuçlanan Holokost sırasında yaşamını yitiren milyonlarca masum insanın acısını paylaşıyoruz” mesajı yayınladı.

Peki, Yahudilerin katlettiği ve hunharca kadın-çocuk demeden bağırsaklarını deştikleri Filistinli Müslümanlar, “masum insanlar” değil mi? Dünyanın hemen her yerinde haçlı-siyonistlerin hatta Budistlerin dahi boğazladıkları Müslümanlar, “masum insanlar” değil mi? Haçlı-siyonistlerin ana karnında ve kucağında katlettikleri Müslüman bebekler, “masum insanlar” değil mi? Gökten yağmur yağar gibi Müslümanların bombalarla parçalanmış organlarının yağması, “masum insanlar” olmadığından mıdır?

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve hükümet! Söyler misiniz; iktidarınız boyunca bir kez olsun, sizin organizelerine katıldığınız gibi haçlı-siyonistleri bir araya toplayıp katledilen Müslümanların anılması için tek bir girişimde bulundunuz mu? Siz de onlar gibi Müslümanları insan görmeyip, katledilenleri masum bulmuyor musunuz? İnsan kategorisinde sayılabilmek için Müslüman olmamak mı lazım? Müslümanların hıristiyan ve yahudiler kadar değeri yok mu? Peki, siz gerçekte nesiniz?

Sözde gürleyip özde sinik bir insanın güttüğü politikada attığı nutukların arasına serpiştirdiği manevi hassasiyetler zayıf yığınları etkileyebilir ama muhakeme edebilen güçlü iman sahiplerini asla!

Haçlı-siyonist odaklarına öyle teslim olunmuş ki, esaretin anlaşılmaması için ortaya konan mazeretler ve sahip olunan imaj, sağlam bedene nüfuz etmiş bir virüsün zaman içinde hayata son vermesi gibi yok edecek tehlikededir.

Barış adına her türlü zilleti mubah sayan hükümet, şer güçlerinin her emrine “eyvallah” diyerek, olası bir dalaşma ve savaştan kaçıp kurtulabileceği hezeyanıyla dini ve insani tüm değerleri tüketip bitirmekte, ileride olabilecek bir harpte savaşacak kimsenin bulunamayacağı tehdidi yaşanmaktadır.

Geçmişte askere katılmak için oğullarının cenge alınması için yalvaran ana ve babaların yerini, oğlunu askere göndermemek için çırpınan ana ve babalara ne dersiniz? Allah yolunda şehid olabilmek için küffarla savaşmaya koşan gençlerin yerini, ölmekten ya da öldürülmekten korkan gençlerin almasına ne dersiniz? Hak ile batılın, dost ile düşmanın harmanlaştırıldığı bir düzende; kim, ne için savaşıp canını versin?

Kimin dost kimin düşman olduğu kararını haçlı-siyonistlerin güdümünde alan hükümet, Müslüman Türkiye’nin en acımasız ve sinsi düşmanı PKK ile oturduğu barıştan olumlu bir sonuç elde edebilirse, sıra PKK’nın hamisi Ermenistan’a gelecek. Çok yakın bir gelecekte Ermeni Soykırım iftirasının tanınacağı kuvvetle muhtemeldir. İpin haçlı-siyonist güçlerin elinde ise, PKK gibi Ermenistan’a da “evet” denilemeyeceği mümkün müdür? Amacı her şart ve koşulda barış olan bir düşüncenin zilleti mevzubahis etmesi imkânsızdır. Çünkü para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi göze alandır.

Hükümetin barış adına aydınlık için sürdürdüğü politikanın durumu nedir bilir misiniz?

“Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.” Bakara 17

Sonunda Filistinli Müslümanları soykırım hedefiyle katleden Yahudilerin de anma yıldönümlerini resmi olarak kutladık. Artık hain Ermenilerin şerefli ve imanlı ecdadımızca soykırıma uğratıldığı iftirasını kabul etmeye ve anmaya geldi!

“Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır.” A’raf 186

Müslümanların asıl düşmanı münafıklardır!

Ama Müslüman kimlik taşımaları düşmanlıklarını öyle perdelemektedir ki, tıpkı fizikken görünemeyen şeytanın dehşetsi varlığı gibidirler. Şeytanında Allah’a inandığını ve rabbi olduğuna iman ettiğini hatırlatmak isterim!

Ya da şifa bulabilmek için güven duyulan hastaneye gidilir; iyileşmeyi beklerken öyle bir enfeksiyona kapılıp gözle görülmeyen mikroorganizmaların saldırılarına uğramak suretiyle ölümle karşılaşılır ki, şifa vereceği sanılan hastane katil olur. İşte Müslüman sanıp rabbin Allah’a karşı sadakat bekleyip hak ve adaletle hükmetmesini umduğun münafıklarda, o mikroorganizmalardan farksızdırlar.

Ezeli ve ebedi İslam düşmanı haçlı-siyonistlerin güçlü, hakim ve yenilmez oldukları zannedilir. Oysa onlar, Allah’ın ayetlerinde buyurduğu gibi o kadar zayıf, korkak, sefil ve güçsüzdürler ki, değil bir Müslüman topluma saldırmayı, sokaktaki bir Müslüman’a bile inançlarından ötürü diklenmeye cesaret edemezler.

Mimari dehasıyla barınaklar yapan bir örümceği düşünün! Uzaktan bakıldığında ağlarıyla ördüğü öyle kale kapıları inşa ederler ki, yıkılmaz sanırsın. Ancak yanına varıp üflediğiniz ya da ellerinizle dokunduğunuz zaman nasıl parçalanırlarsa, haçlı-siyonistlerin de sağlam düşünülen iktidarları öyledir. Lakin iman etmiş bir Müslüman olarak onlara dokunmaya cesaret edemeyip diz çökerek tutsaklıklarına razı olursan; Allah ne yardım eder ne zilletten kurtarır ne de karşılarında hor ve hakir kalmaktan sakındırır.

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suudi Kralının ölümünden büyük üzüntü duyduğunu dile getirerek, uzun yıllardır ABD’nin cesur bir ortağı olduğunu ifade eden övgüsü, ne anlama geliyor?

ABD önderliğindeki haçlı kuvvetlerinin Müslüman toplumlara saldırıp çocuk-kadın-yaşlı demeden katletmesi, ülkelerini işgal etmesi, yurtlarından göçe zorlaması, en ağır işkencelere uğratması, Müslüman kadınların ırzlarına geçerek hamile bırakması ve köleleştirmesidir. İsrail’in onlarca yıldır Filistinlileri katletmesi, zulmetmesi, açlığa mahkûm etmesi, aşağılamasıdır. Dünyada istiklal adına direniş gösteren her Müslüman’ı ve ülkeyi hunharca katletmesi ve işgal etmesidir. “Cihadın Hıristiyan Uygarlığı için en büyük şer” ilkesiyle Müslümanların bağımsızlık mücadelesine karşı savaştır.

Suudi Arabistan gibi münafık ülkeler, haçlı-siyonist güçlerle ortaklığa girişmeyip destek vermemiş olsalardı, tek bir Müslüman ülkesi işgal edilemez, toplu kıyımlar yaşanmaz ve tek bir Müslüman, küfrün çizmeleri altında çiğnenmezdi!

“Allah’a ve Peygambere inandık ve itaat ettik” diyenlerin, neden küfrün saflarına katılabildiklerini biliyor musunuz; inanmamış münafık olduklarından!

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

Sözlerindeki ile kalplerindeki seçimleri farklı olan münafıklara karşı savaş kaçınılmazdır. Dolayısıyla İslam Devleti’nin ve diğer mücahid grupların savaşarak cezalandırdığı hainler Müslüman değil münafık ve fasıkların ta kendileridirler. Bunların tamamını yok etmeden İslam egemenliğini sağlam bir zeminde inşa edebilmek risklidir.

Unutulmamalıdır ki, mücadelesi asıl zor olan haçlı-siyonist saflarında yer almış münafık ve fasıklardır. Müşriklerle mücadele çok kolaydır, örümceğin ağlarıyla inşa ettiği binayı yıkmaktan daha basittir. Çünkü hem yardım ve destekle ilgili Allah’ın apaçık vaadi vardır hem de münafık ve fasıklar gibi akıl karıştırıcı İslam kimliği taşımamaktadırlar.

Öncelikli düşman münafıklar olmalıdır. Kâfir imana gelir ama münafık asla! O hainliği ve nankörlüğü meslek edinmiş öyle sapmışlardır ki, Allah’ı, Resulünü ve Kur’an’ı bildiği halde nefsine uyarak şeytanı dost edinebilmiştir.

Aşırıcılık dedikleri nedir bilir misiniz; Allah’a ve hükümlerine aşk ve tazimle kayıtsız-şartsız imandır. Aşırıcılığa yani imana karşı olan sadece kâfirler mi; İslam kimliği taşıyan birçok liderde iman etmiş Müslüman olmaya karşıdırlar. Küfür ile iman ya da hak ile batıl arasında yol tutturmaya çalışan münafıklar, Allah’ın hükmettiği gibi değil kendilerinin istediği bir din anlayışının benimsenmesini isterler. Bu sebeple Allah’ın emrettiği cihadı terör olmakla aşağılayarak suçlarlar.

Ey Müslüman! Öncelikli düşmanın münafıklardır. İnandığını iddia ettiği halde Allah’ın indirdiği hükümleri gerek siyasette gerek ticarette gerekse sosyal hayatta yol edinmeyen münafıktır. Allah’ın dost olmayı yasakladığı hıristiyan, yahudi ve İslam karşıtlarını dost edinerek müttefik olanlar münafıktır. Allah yolunda savaşarak İslam’ı egemen kılmaya çalışan cihad ehlini teröristlikle suçlayan münafıktır. İmana karşı küfrün safında yer alan münafıktır. Allah’tan daha çok haçlı-siyonist güçlerden korkarak zarar görecek endişesi taşıyanlar münafıktır. Küfre karşı imanı üstün tutabilmek amacıyla cihad yapmayan yahut cihad ehlinin yanında durmayan münafıktır.

Neden kâfirlerin değil de münafıkların cehennemin en alt katına mahkûm olduklarını idrak edebildiğinizde, münafıkların kâfirlerden yetmiş kat daha tehlikeli olduklarını kavrayabilecek; böylece cihad ehlinin savaştıkları ve öldürdüklerinin Müslüman değil münafık olduklarını anlayabileceksiniz. Eğer hidayete erdirilmiş Müslümanlardan iseniz!

Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.“ Nisa 145

Madem sözün geçmiyor, BM’de işin ne?

Ya da neden sözünü geçirecek cesaret ve kararlılıkta bulunamıyorsun?

Neden emperyal güçlerin karşısında zayıf ve tutsak olduğunu biliyor musun Cumhurbaşkanı Erdoğan; kendi üzerinde bir güce izin verdiğin için! Korkmayıp savaşı göze alabilecek bir bahadırlıkta bulunabilseydin; güçlü olanın emperyalistlerin değil imanın olduğunu idrak edebilirdiniz. Peki, gücün ne olduğunu biliyor musunuz; yaratıcı Allah’a kulluk, güven ve sadakattir. Yani yoluna baş koyduğunuz ekonomi, debdebe, şatafat, övgü, nutuk ve madde değildir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, tabelası İslam İşbirliği Teşkilatında olan konferansta yaptığı konuşmada, “Dünya beşten büyüktür. Bu beşin içinde bir tane İslam ülkesi var mı? Tüm dünya bu beş üyeye teslim mi; böyle bir adalet olabilir mi? Öyleyse BM güvenlik konseyinin reforma edilmesi şarttır. Kiminle konuşuyorsam haklısın diyor ama emperyal güçlerin-egemen güçlerin söyledikleri her an geçerli oluyor. İslam İşbirliği Teşkilatı’nda 56 üyeyiz. BM’de sözümüz geçiyor mu? O zaman bu toplantıları yapmamızın bir anlamı yok. Şimdi sorarım size, biz ne işe yarıyoruz?”

Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan; siz ve adı İslam İşbirliği Teşkilatı olan 56 ülke ne işe yarıyor? Şikâyet ettiğiniz emperyal 5 ülkenin aldığı kararlara kayıtsız-şartsız itaat etmiyor musunuz? Öncelikle siz ve 56 ülke İslam mı, diğer bir ifadeyle Müslüman mısınız?

Müslüman ne korkar, ne şikâyet eder, ne çaresizlik duyar, ne yenilgi telaşı taşır, ne ölmekten ve kaybetmekten çekinir, ne kendinden daha güçlü bir beşerin varlığına inanıp diz çöker! Müslüman o dur ki, yeryüzü ve gökyüzünün tek maliki ve gücü yaratıcısı Allah’a dayanır. Dolayısıyla Allah’tan başka bir gücün olmadığı imanından göğsünü beşeri her şeye siper yapar. Siz hem Allah’a iman ettiğinizi ve Müslüman olduğunuzu iddia ediniz; hem de hak ve adalet arayışına kalkışarak uyduğunuz emperyalist güçlerden şikâyet edersiniz! Müslümanlık lafla değil icraatla şereflenilen bir ayrıcalıktır.

Beşere itaat edip yaptırımından korku duyup da, yaratıcısı ALLAH’a itaat etmeyip yaptırımından korku duymayan Müslüman olabilir mi? Beşerden elde edeceği çıkarları, ALLAH’tan edeceklerinden üstün gören Müslüman olabilir mi? ALLAH’ın indirdiği hükümlere kayıtsız-şartsız uymayıp da yorumlar getirmek suretiyle istek ve arzularına göre evirip çevirenin, sıra beşerin sözlerine geldiğinde emir addedip itiraz etmeden “baş üstü” yapması Müslümanlık mıdır? ALLAH’ın söz ve vaatlerini beşerinki kadar umursamayıp kulak arkası yapan Müslüman olabilir mi? Nefsi için ölümü, cezayı ve binbir türlü badireyi göze alıp mücadele edenin ALLAH için yapmaması, Müslümanlık mıdır? Söz, davranış ve hisleriyle dünya nimetlerini ahiret nimetlerinden daha imtiyazlı bulurcasına ekonomi kazançlarıyla sevinç ve mutluluk yaşayan Müslüman olabilir mi? Allah’ın düşman kıldığını dost edinerek safına katılan Müslüman mıdır? Cihad ehlini düşman, küfrü ehlini kendine dost yaparak safında savaşan Müslüman mıdır? Neyin doğru veya yanlış olduğunu ALLAH’ın hükümlerine göre değil de batıl güçlerin ya da nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda karan veren Müslüman mıdır? ALLAH’ın hükümlerini değil de batılın hükümlerini kendine yasa ve yol edinen Müslüman mıdır?

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan ve 56 ülke liderleri! Dünyada ebedi kalacakmış gibi ekonomik zenginliği kurtuluş için öyle bir kulp yapmışsınız ki, şikâyet ettiğiniz haksızlık ve adaletsizlikleri ekonomiyle aşabileceğiniz hezeyanlarınızdan çark etmiş olacaksınız ki, müstemlekesi olduğunuz haçlı emperyalistlere karşı güç birliği çağrısı yapmaktasınız. Peki, savaşabilecek cesaretiniz ve imanınız var mı? Kesinlikle samimi olmadığınız, emperyalizme yani küfre karşı savaşan İslam Devleti aleyhine güttüğünüz düşmanlığınızdan anlaşılmaktadır. Bir taraftan emperyalist karşıtlığından söz ederken, diğer taraftan emperyalistlere karşı savaşan Allah erlerini teröristlikle suçlamaya devam etmeniz, sizin hak ve adaletten yana değil, efendi saydığınız egemen güçlerden taraf olduğunuzu ortaya koymaktadır. Sizler, vahiyden o kadar kopuk, batıl bir İslam anlayışına ve maddeye iman etmişsiniz ki, savaş çıkabilir korkusuyla ne yapacağınızı bilmez bir telaş içindesiniz. Oysa hoşlanmadığınız ve sürekli kaçındığınız savaşı nefisiniz için bir şer kabul etseniz de, nasıl bir hayır olduğunu başta Peygamberimiz olmak üzere uğrunuza şehid düşen atalarınızdan öğrenebilmiş olsaydınız; diyalogla ve konuşmakla sefillere hükmeden BM’in daimi 5 Güvenlik Konseyi arasına alınmayı beklemezdiniz!

İslam tarihinde küfre karşı savaşarak hükmetmiş nice Fatihler arasında Faslı bir kölenin oğlu Tarik Bin Ziyad’dan bahsedeceğim.

Adı bir dağa ve Akdeniz’i Atlas Okyanusuna bağlayan boğaza (Cebel-i Tarık) verilen Endülüs fatihi ünlü komutan Tarık bin Ziyad!

Berberiler, Batı Afrika’da yaşayan göçebe küçük bir topluluktu. Kökenleri Orta Asya’ya uzanan bu topluluk, Emevi Müslümanlarının buralara yayılmalarının ardından Müslüman olmuşlardı. O dönemde Kuzey Afrika valisi Nuseyr oğlu Musa idi. İslam’ı ve adaleti hâkim kılmak ve halkına zulmeden barbarları yok etmek adına Avrupa’ya yayılmaya karar verildi ve ordunun başına da halktan bir köle olan Ziyad’ın oğlu Tarık getirildi. Tarık, yaklaşık yedi bin kişiden müteşekkil ordusunu gemilere bindirerek denizi geçip, İspanya kıyılarının güneyindeki dağın eteklerine çıktı. Cebel-i Tarık!

O dönemlerde, o bölgede kökenleri Cermen ırkına dayanan ve Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkarak, Roma’yı yağmalayan Batı Gotları (Vizigotlar) adlı barbar bir kavim hüküm sürmekteydi. Bunlar, oradaki halka ağır bir şekilde zulmetmekteydi. Tarık’ın, ordusu ile bu bölgeye geldiği haberini alan Vizigotların kral’ı Rodrik,
yaklaşık doksanbin kişilik büyük bir orduyla savunmaya geçti. Tarık’ın komutasındaki İslâm ordusu, doksanbin kişilik Vizigotlar ordusuyla karşılaştı.

Çarpışma yaklaşıyor ve gerilim yükseliyordu. İşte bu noktada Tarık, askerlerinin zoru görünce kaçmalarını önleyebilmek adına, oraya gelmek için kullandıkları tüm gemileri ateşe verdi. Askerlerine; “Artık bizim için geri dönmek olanaksızdır. Önünüz düşman, arkanız deniz ile çevrili bulunuyor. Direnmekten başka şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Kısa bir süre derde ve güçlüğe katlanmayı göze alırsanız, uzun süre rahat edersiniz. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek savaşın.”

Savaşın sekizinci günü Tarık’ın ordusu sürekli tazelenen Vizigotlar karşısında yorulmaya ve geri çekilmeye başladı. Bunun üzerine Tarık tekrar askerlerine; “Kahramanlar, nereye gidiyorsunuz? Gaflete kapılıp, nereye kaçmayı düşünüyorsunuz? Şehitlikten daha üstün bir izzet ve şeref var mıdır? Unuttunuz mu önünüz düşman ve arkanız denizdir. Bana bakınız ve ben ne yaparsam siz de onu yapınız” haykırarak, düşmana doğru atıldı.

Kendisine barbar kavmin sancağını hedef aldı. Sancağın yanındaki, kıymetli taşlarla süslü tahtında zaferinden emin bir güven içinde oturan Vizigot kralı Rodrik’i bir anda karşısında bulan Tarık, derhal hasmı olan kralı öldürdü. Bunun etkisi ile Vizigot ordusu dağıldı. Tarık, düşmanını kovalayarak Vizigotların başkenti olan Toledo kentini alarak, 350 yıllık barbar Got hâkimiyetini yıktı. Bundan sonra Batı Avrupa’da yaklaşık sekiz yüz yıl sürecek olan İslam uygarlığı dönemi başladı; böylece Müslim, gayrimüslim herkes barış, adalet, huzur ve güven içinde yaşadı.

Müslümanların İslam esası üzerine yaşaması, bağımsız olması ve lider konumuna yükselmelerine tahammül edemeyen Hıristiyan ve Yahudi dünyası, çeşitli fitneler çıkararak birlik ve beraberliği dağıtmak suretiyle Endülüs İslam Devleti’nin saçtığı aydınlığa son verip Avrupa’yı karanlığa gömdüler. Ancak Endülüs iktidarının cihadı bırakıp gücünün şımarıklığına kapılarak saltanata kayması da yıkımının tetikleyici ana sebebidir.

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan! Katledilen binlerce Müslüman’ın, bir tek Batılı kadar değer taşımadığına ve Batının tepki vermeyen insafsızlığına ve adaletsizliğine hayıflanıyorsunuz. Oysa uzun yıllardır iktidarda bulunmanıza rağmen; Batının asil, Müslümanların da köle sayıldığını idrak edemediniz mi? Asil insanlar, kölelerinin ölümleriyle ve uğradıkları zulümlerle hüzünlenmezler. En basit kanıt; İsrail’in Filistinlileri, Esed’in halkını parçalaması değil midir? Ancak Batı’nın sırtınızı okşaması kalplerindeki saklı gerçeği kavramanızı ve tarihi unutmanızı öyle engellemiş ki, Batının insanlığından, barış yanlısı olduğundan, vicdanından, haktan ve adaletten yana tavrından bahsedebiliyorsunuz. Batı kadar Müslümanları kim katletmiş ve zulmetmiş ki, İslam Devleti’nin Müslümanları öldürdüğü ithamında bulunarak; Batının, Müslümanların tek çatı altında toplanmasını engelleme maksatlı argümanını dillendirebiliyorsunuz? Nasıl ki siz, nefsiniz adına ihanet edenleri gücünüz nispetinde en ağır şekilde cezalandırarak düşman sayıyorsanız; İslam Devlet’i de, Allah ve İslam’ın egemenliği adına hain işbirlikçi münafıkları cezalandırmaktadır. Dolayısıyla onlar Müslüman değil, Allah’ın indirdiği hükümlere ihanet etmiş düşmanlardır.

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

İçinde bulunduğumuz bilim, teknoloji ve haberleşme çağı olan 21. Yüzyılda savaşın eskilerde kaldığını; diyalogla, uzlaşmayla, tartışarak ve konuşarak her sorunun üstesinden gelinebileceği düşünceniz, Allah’ın indirdiği ayetlerden ne kadar uzak olduğunuzu ispatlamakta ve sanal âlemde yaşadığınızı ortaya koymaktadır. Savaş, kin, nefret, katliam, ölüm, hak ile batıl dinlerin çatışması, nefislerin kavgası, egemenlik yarışı, kıyamete kadar sürecektir. Çünkü bu gerçek, Kur’an’la açıkça vahiy edilmiştir. Ama diyorsanız Allah anlamaz, yalan söylüyor (haşa), Kur’an ortaçağ da kaldı, günümüz yüzyılında geçerliliği yok; siz yolunuza, iman etmiş Müslümanlarda kendi yollarına!

Şimdi söyleyin bakalım! Tarık Bin Ziyad ve nice Allah erleri gibi savaşmaya cesaretiniz var mı ki, haçlı-siyonistlerin hüküm sürdüğü BM’de söz sahibi olabilesiniz? Daha onlarca yıldır İsrail’in Müslüman Filistin halkına yaptığı zulmü ve katliamları durdurabilecek bir yaptırımda bulunamamış, medeniyetin ve insanlığın mabedi gördüğünüz Batılı dostlarınızı ikna edip İsrail’i mahkûm kılmaya razı edemediniz ama BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi olmaya kalkışıyorsunuz? İsrail’in mezalimine ABD arka çıkıyor ama siz, İslam Devleti’nin hak mücadelesine düşman oluyorsunuz. Başka söze gerek var mı?

“Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?” dediler. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.” Nisa 77

“Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değillerdir.” Yusuf 103

Türkiye’deki İslam düşmanı daha şedittir!

Hem de öyledirler ki, fikir ve ifade özgürlüğü adına haçlı-siyonistlere taş çıkartacak bir sinsilikte Müslüman milletin tevhidini yontarak ne din ne namus ne de değer bırakmaktadırlar.

Türkiye’deki ALLAH, Peygamber ve Kur’an düşmanları, yabancılardan çok daha şedit ve etkilidirler. Ellerine bir fırsat geçtiklerinde Drakula’yı bile geride bırakabilecek sadistlik ve zalimlikle öyle doludurlar ki, İslam’a ve Müslümanlara karşı duydukları kin ve nefreti “bende Müslümanım” maskesiyle örtseler de saldırı ortamı bulduklarında küfürlerini bilimle, uygarlıkla, sanatla, mantıkla ve edebiyatla süsleyip, zayıf ve kompleksli Müslümanların gardlarını düşürmek suretiyle dinlerine ihanet ettirmektedirler. Ancak başlarına geleceklerden duydukları korkudan dolayı fiziki bir çatışma içine girmeye cüret edemiyor; oturdukları Batı’nın kucağından psikolojik baskı ve jakoben üsluplarıyla hükmetmeye çalışıyorlar.

15. yüzyılın ünlü şeytanı namı değer Drakula’sı Vlad Tepeş ya da Kazıklı Voyvoda nasıl Müslüman Türk düşmanı idiyse, Türkiye’deki gizli veya aşikâr İslam karşıtı azgınlarda Müslüman Türk düşmanıdırlar. Türkiye’nin Müslüman olduğu gerçeğinden o kadar rahatsızdırlar ki, dahili haçlılar olarak harici haçlılara taşeronluk yaparak “Müslüman Türkiye”’yi yıkma çabasındadırlar. Dolayısıyla içimizdeki düşmanlara hoşgörü ve müsamaha ile davranmaktan vazgeçmeyip elimine edilmedikleri müddetçe, Vlad Tepeş’ten daha acımasız olacaklarına şüphe duyulmamalıdır.

Kazıklı Voyvoda, Romanya prensiydi. Romanya’nın bağımsızlığı için savaşmış milli bir kahraman olarak hâlâ saygıyla anılmaktadır. Kazıklı Voyvoda, canavarlıklarıyla tarihe geçen, portresi bugün Innsbruck yakınlarında Ambras Müzesindeki “Canavarlar Galerisi”nde sergilenen ve sinemanın vazgeçilmez karakteri ve vampir öykülerinin de esin kaynağı Dracula’sıdır. Tıpkı Türkiye’deki amansız İslam karşıtları gibi tek düşmanı, Müslüman Türklerdi.

Asıl adı Vlad Tepeş olan Kazıklı Voyvoda’nın en sevdiği eğlencesi kazık işkencesiydi. Yemek yerken kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesini seyrederdi. Hayvanları dahi kazığa oturtur, öldürttüğü annelerin kızartılmış etlerini çocuklarına zorla yedirirdi. Bazen de annelerin memelerini kestirip yerine çocuklarının başlarını dikerdi. İnsanları doğrayarak çömlek içinde pişirirdi.

Kendisi ayrıca aşırı Katolik bir Hıristiyan’dı. Onun binlerce insanı nasıl öldürttüğünü Papanın elçisi Modrusa şöyle anlatır. Bazılarını, arabaların tekerlekleri altında kemikleri kırılıncaya kadar işkence yapar, bazılarının bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzer, bazılarını kazıklara geçirir ya da akkor halindeki kömürlerin üzerine yatırırdı. Bazılarının ise başlarını ve göbeklerini deldirir, kazıklara oturtarak kazığın ağızlarından çıkmasını sağlardı. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp, bebeklerini bu kazıkların üstüne atardı.

Kazıklara vurulmuş ve işkencelerle can vermekte olan Türklerden oluşan bir dairenin etrafında saray halkıyla yemek yemekten haz duyardı. Eline Türk esir geçtiğinde el ve ayak derilerini yüzdürür ve meydana çıkan kırmızı etlerini tuzla ovuşturduktan sonra, elem ve azabın daha da artması için keçilere yalatırdı.

Ona gönderilen Osmanlı elçileri başları açık olarak kendilerini tanıtmak istemeyince, sarıklarını başlarına çivi ile çaktırmıştı. Bir gün Türk elçileri gelip Voyvodanın huzuruna çıkınca, onu Osmanlı geleneklerine uygun şekilde baş eğerek selamladılar. Sarıklarını çıkarmamışlardı. Drakula sordu; “Büyük bir prensin önündesiniz, neden böyle davranıyorsunuz?” Osmanlı elçileri dediler ki, “Bizim ülkemizde gelenek bu şekildedir.” Bunun üzerine Drakula, “Bende geleneğinizi pekiştireceğim” diyerek elçilerin sarıklarını başlarına çivilerle bir daha çıkarılmayacak şekilde çakılmasını emretti. Ardından da “şimdi gidin padişahınıza söyleyin, sizin geleneklerinize boyun eğmem” dedi. Tabi ki elçiler şehid olduğundan mesaj yerine ulaşmamıştı.

Cihan sultanı Fatih Sultan Mehmed Han’ın bizzat katıldığı 1462 yılındaki Eflak seferi, Kazıklı Voyvoda hükümdarlığının sonu oldu. Kazıklı Voyvoda ise Macaristan’a kaçtı. Drakula, Macaristan’da 12 yıl süren tutsaklık dönemi geçirdi. 1457 yılının Ocak ayında kardeşi Radu’nun ölümü, Eflak kapılarını ona bir kez daha açtı ve 1476 yılında tahtı geri aldı. Fakat bu hükümdarlığı da uzun sürmedi ve kafası kesilerek İstanbul’a getirilmişti. Cesedi bulunamadığı için, tekrar dirilerek kendilerine zulmedeceğine inanan halk, onu vampirlikle özdeşleştirdi. Tıpkı Firavunun öldüğüne inanamayan İsrailoğulları gibi!

Müslümanlara karşı her devirde buna benzer birçok canavarlar var olmuş ve yok olmalarını sağlayan Fatih Sultan Mehmed Han gibi iyilerde dengeyi sağlamışlardır. Şeytan var olduğu sürece kötülükler ve canavarlıklar mutlaka devam edecek, Türkiye’de de kendini Allah’a, hak ve adalete adamış müminlerde batıl hiçbir etki altında kalmaksızın fitneci kâfir ve münafıklara hadlerini bildireceklerdir. Bu bir süreçtir ve kaderin akışı içinde iyilerle kötülerin yani hak ile batılın savaşı kıyamete dek sürecektir!

Dolayısıyla Türkiye’deki İslam düşmanları, Müslümanlara karşı Drakula’dan farksız bir düşünce ve duygu içinde öyle acımasız bir nefret taşımaktadırlar ki, iman sahiplerinin şehadetsi duruşlarından dolayı Drakulalıklarını eyleme dönüştürmeye cesaret edememektedirler. Yaratıcısı Allah’a, Resulüne ve dinine karşı savaş açmış bir mahlûkun insana karşı merhamet duyabilmesi, hak ve adalet güdebilmesi her ne kadar imkânsız ise de, idrak yoksunu yığınlar, inanıp güvenerek artlarına düşebilmektedirler.

Müslüman bir toplumun zaferi, ancak içindeki necasetleri temizlemekle gerçekleşir. Nasıl ki elbiseye bulaşan zerrecik bir necaset dahi namazı geçersiz kılıyor ise, adam öldürmekten daha büyük bir necaset olan fitneden arınmış bir toplum zaferlere ulaşabilir.

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

Batı, güçlü değil kibirlidir!

Hem de öyle bir kibir ki, kendini Allah’a adamış iman sahibi bir mücahid dahi sarsılmalarına kâfi gelmektedir.

Kendilerini yeryüzünün sahibi ve dokunulmaz güç sanan Batı, kibirlerinden dolayı kökü kurumuş ve ayakta durmaya zorlanan pis bir ağaç misali yıkılacak durumdadır ama yaratıcılarına ihanet eden münafıkların dayanakları yüzünden ayakta kalmaktadırlar.

Nasıl çürük bir yapı oldukları gerek 11 Eylül ABD’ye gerek Avrupa ülkelerine gerekse Paris’e yapılan cihadi saldırılarla kanıtlansa da, kibirlerinin etkisine kapılmış İslam kimlikli münafık iktidarlarca sahiplenmelerinden ötürü olmayan güçleri manipüle edilerek, sanal egemenlikleri sürdürülmüştür.

Batı, şeytanın doğrudan dostu ve adımlarını takip etmekten misyonlarını yerine getirmekte; dolayısıyla zulümde, düşmanlıkta, haksızlık ve adaletsizlikte sınır tanımayan düşünce ve davranışlarından dolayı makul karşılıyorum. Ancak Allah’a, Resulüne, Kur’an’a ve İslam’a fiyat etiketi koyarak Batı’nın hegemonyası için koşan o Müslüman kimlikler yok mu; işte asıl düşman onlardır.

Hak ile batılı bütünleştirerek alenen sözde inandıkları Allah’a ve Kur’an’a savaş açmış münafıklar, iman ehli karşısında “bizde sizdeniz, aman bize dokunmayın, bizimle savaşmayın, bizi öldürmeyin” diyerek, İslam’ı ve Müslümanlığı kimseye bırakmaz; Batı’nın boyunduruğu altına girmeyeni ve kulluğunu kabul etmeyeni bozguncu, insanlık hasmı, terörist ve İslam düşmanı ilan ederler.

Allah hükümlerini harfiyen uygulayan İslam Devleti’nin münafıkları temizleme harekâtı, İslami düzenin egemenliği ve fitnenin ortadan kalkabilmesi için şarttır. İki yol vardır; ya hak ya da batıl! Her iki yolu rehber edinen ise münafıktır, haindir, riyakârdır, böylece batıldan yetmiş kat daha zararlı ve tehlikelidir.

Münafığın taşıdığı Müslüman kimliğe kendini Allah’a ve Kur’an’a adamış cihad ehli kanmamakta, dolayısıyla öldürülmeleri ya da cezalandırılmalarıyla ilgili hükümleri yerine getirmektedirler. Hiçbir Müslüman, çok büyük bir günah ve haram olmasından dolayı asla Müslüman kardeşini öldürmez! Ama münafıkların Müslüman sayıldığı çakma İslam anlayışında öldürülmeleri suç ve günah sayılmaktadır. Bununlar beraber İslam’a düşmanlık gütmeyen, azgın olmayan ve asi davranmayan gayrimüslimlerde öldürülemez. Ancak Allah’a, Resulüne ve İslam’a saldırarak savaş açanlarla muharebe farzdır.

Allah, iman edenlere kimin Müslüman, kimin müşrik, kimin kâfir, kimin fasık ve kimin de münafık olduğunu onlarca ayetle bildirmiş; Allah’ın indirdiği ayetlere göre değil de nefsi istek ve arzular doğrultusunda inananlar sapıklıkla yaftalanmıştır.

Kibirli Batı’nın önünde kalkan olmuş her münafık düşmandır, dolayısıyla Batı’nın kalbine ulaşabilmek için münafıklarla savaş farzdır. Ne var ki, Batı’yı kollayıp koruyabilmek için münafıkların Müslüman kimliklerini öne çıkarmaları, Müslümanların Batı’yı fethetmelerini zorlaştırmakta, zamanın uzamasına ve zulümlerin devamına sebebiyet vermektedir.

Batı’yı hallaç pamuğu gibi evirip çeviren atalarımız zamanında, günümüzdeki gibi münafıklar yığını yoktu. Allah ve Resulü ne karar vermiş ise, hiçbir yorum getirmeksizin aynen itaat eder; hem zaferleri hem de şehadetleri gökyüzünde yıldızlara dönüşürdü.

Müslüman’ın Müslüman olduğuna dair en önemli kanıt nedir biliyor musunuz; dünyada yaşamayı değil ahirete ulaşabilmek için ölmeyi dilemeleridir. Batılılar gibi hayatı sevip ölümden korkup kaçan hakkıyla iman etmiş bir Müslüman olabilir mi? Hem dünya hem de ahiret dileyenler, kalplerinde şüphe ve tereddüt hastalığı taşıyanlardır!

“İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.” Bakara 200

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am 32

Dinini bir oyuncak ve eğlence yaparak dünya hayatının aldattığı Başbakan Davutoğlu’nun cihad karşıtı gösteriye katılarak haçlı-siyonistlerle aynı safta yer almasının bedeli Allah nezdinde çok dehşet vericidir. Eğer sonradan tevbeyle Allah affeder diye düşünmüş ise; Allah, Lokman Süresi 33. Ayette; Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” buyuruyor.

Batı, terörün cihad olduğunu açıkça dile getirirken, hatta cihadın hıristiyan uygarlığı için bir şer olduğu vurgusunu açıkça yaparken, gerek cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse başbakan Davutoğlu, müttefikleri gibi üstü kapalı terör sözcüğü kullanırken; neden cihad demekten çekiniyorlar? Batı, cihaddan başka bir terör tehdidi taşımazken, terör adına saflarına katılan Erdoğan ve Davutoğlu, Allah’a karşı bir savaş içinde midirler? Oysa cihad, Kur’an’a bakıldığında namazdan, oruçtan ve hacdan çok daha fazla yer almakta, Allah rızasına ve cennete kavuşmanın tek yolu olduğu vurgulanmaktadır. Cihad, küfre yani batıla karşı bir savaş ve Allah’ın emri olduğuna göre; Erdoğan ve Davutoğlu, cihad ehline terörist demekle Allah’ı da terörist ilan etmiyorlar mı? Cihad ile ilgili yüzlerce hadisi bulunan ve peygamberlik dönemini cihadla geçirmiş olan Hz. Muhammed (s.a.v)’de terörist midir?

Hatırlarsanız, 2011 yılında Norveç’te benzeri görülmemiş bir katliam gerçekleşmiş ve aralarında Türklerinde bulunduğu 92 üniversite öğrencisi genç, bir adada acımasızca öldürülmüştü. Eylemini “Avrupa’da artan Müslüman sayısına dikkat çekmek ve İslam’ın istilasından korumak“ için yaptığını açıklayan Anders Behring Breivi adlı cani ile ilgili liderler; neden terör aleyhine bir araya gelinmedi? Neden Paris’teki gibi protesto yürüyüşü düzenlemedi? Neden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu, mücahidlere karşı duydukları tepkiyi, kini ve düşmanlığı Anders Behring Breivi aleyhine göstererek Avrupa’yı ayağa kaldıramadılar? Avrupa’nın Norveç canisine gösterdiği hoşgörü ve tolerans, cinayetlerin İslam karşıtlığı adına işlemesinden miydi?

Öyle bir imansızlık aşikâr ki, Allah’ın kendilerinden razı olmasını veya kabul etmesini değil, Batı’nın kabullenmesi için uğraşanlar, kâfirden da daha aşağıdırlar. Öyle ki, artık İsrail’in köleliğini sindirmiş Filistin’in gerek El Fetih gerekse Hamas yöneticileri münafığın ta kendileridirler. Her ne kadar halkı demesem de, yöneticileri halkın seçmiş olması, halkında aynı olduklarını ortaya koyuyor ki, Allah’ın yardım ve desteğinden yoksundurlar. Şayet iman eden mümin olmuş olsalardı; Allah, kendilerini onlarca yıl yahudi mezalime layık bulmazdı!

Filistin, İslami değil ulusal bir dava güttüğünden öyle bir zillete mahkûm edilip hor ve hakirliğe terk edilmiş ki, Batı’nın hoşnutluğunu kazanabilmek için ne din ne namus ne de şerefi değer edinmişlerdir. Batı’nın tepkisiyle karşılaşmamak için cihadi tüm düşünce ve eylemlere karşı çıkmakta, cihad ehlini dışlayarak adeta düşmanlarmış gibi Batı cephesinde yer almaktadırlar.

Düşünebiliyor musunuz; terör gerekçesiyle İslam’a karşı Paris’te gerçekleştirilen haçlı yürüyüşüne Benjamin Netanyahu ile birlikte katılabilen Mahmud Abbas, İsrail’e düşman değil dost olduklarını açıkça deklare etmiştir. Oysa İsrail terörünün en dehşetli mağduru Filistinliler değil midir? Öyleyse sözde teröre karşı düzenlenen yürüyüşte, Abbas’ın Metanyahu ile aynı safta yer alması ne demektir?

Şu demektir; aslında Filistin yöneticileri, İsrail saldırılarından o kadar memnundurlar ki, her saldırıdan nemalanmakta, İslam ve mağdur sömürüsüyle dudak uçuklatıcı yardımlar almaktadırlar. Yaser Arafat’ın ölmesiyle İngiliz bankalarından çıkan astronomik hesaplarını hatırlatmak isterim. Onlar öyle acımasız, sömürücü ve mazoşistlerdir ki, nasıl olsa ölen halktan birkaç kişi diyerek, nefislerini tanrı edinmişlerdir.

Arkadaş; kibirli Batı, elerinde ne kadar silah, kasalarında ne kadar para, inisiyatiflerinde ne kadar görsel ve yazılı medya, emirlerinde ne kadar asker, işbirlikleri içinde ne kadar ülke, topraklarında ne kadar vatandaşı olursa olsun; İslam’ın fethini ve egemenliğini önleyemeyecekler, Allah’a kul olmaktan başka bir çareleri kalmayacaktır. Batı’ya arka çıkan münafıklarda aynı akıbete uğrayacaklardır.

Güç Allah’tadır ve imanın karşısında hiçbir kibir barınamaz! Çünkü iman, kibrin düşmanıdır…

“De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkârların akıbeti nice oldu, görün!” Neml 69

“Sizden önce nice (milletler hakkında) ilahi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da yalan sayanların akıbeti ne olmuş, görün!” Al-i İmran 137

“Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın gazabından koruyan da olmadı.” Mü’min 21

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” Nisa 139

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

İslam, cihad ve şehadettir!

İslam, Allah iradesi ve hükümlerine kayıtsız ve şartsız teslimiyet; şeytanın temsil ettiği haksızlık ve kötülüklere karşı mücadele; hak ve adaletin tesisi için cihad, suçlulara ceza, adaletin egemen olabilmesi için ırk, din, sınıf ve mevki ayırımı yapmaksızın hukuk önünde eşitlik, zenginin yoksulu gözetmesini emreden bir düzendir. Kötülüklerin elçisi şeytan ile iyiliklerin elçisi Peygamberlerin vahyi hükümler çerçevesinde mücadelelerini meşrulaştıran âlemşümul bir imandır.

Fitne, kötülük, haksızlık ve adaletsizliklerin ortadan kalkabilmesi için şeytanla yani batılla cihad zorunluluğu tartışılmaz bir kural olup; şeytanın kıyamete kadar misyonunu sürdürecek olmasından dolayı kötülüklere karşı mücadele için gerekli olan savaş, iyinin var olabilmesi mutlaktır. Dolayısıyla İslam, batılla yani şeytanla diyalogu reddeder ve cengi şart koşar.

“Ancak Müslümanlar kardeştir, gerisi düşmandır” hükmü gereği, Müslüman olmayanlarla kardeşlik, birlik hatta dostluk çatısı altında bütünleşmek yasaklanmış ve haram kabul edilmiştir.

Vahiy, her ne kadar açık ve seçik ortada ise de, işbirlikçi müfessirlerin yorumlarıyla budanan ayetler, kötüye karşı savaşmaktan korkanların barış, sevgi, hoşgörü ve diyalog şemsiyesi altına sığınarak ve kendilerini emniyete alabilmek amacıyla kardeşlik yakarışlarıyla dinleri ve insanlıklarına ihanet edip yaratıcıları Allah’a bir güvensizlik ve vaatlerine itimatsızlık duymaları, vahyin açıkladığı Müslüman olmadıklarına bir kanıttır.

Barış, ancak İslam egemenliğinde ise geçerlidir. Peygamberimizin müşriklerle yaptığı ilk Hudeybiye barış anlaşması, İslam hukuk devletinin egemenliği altında yapılmıştı. Vahyin temel mesajı, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar batıllarla ve işbirlikçilerle savaşmak farz kılınmıştır. Ayrıca Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve Allah’ın indirdiği hak düzeni bozmaya çalışanların nasıl cezalandırılacağı da Maide Suresi 33. Ayetinde açıkça emrolunduğu halde, Allah’ın gücünden ve yaptırımından değil de batıl güçlerden korkanların “barış ve kardeşlik” söylemleri, ancak ürkek sefillerin siperlendikleri bir örümcek kalkanıdır. Onlar barış ve kardeşlik dedikçe batıllar cesaretlenip daha da vurmakta, dolayısıyla ne yakarışları ne de teslimiyetleri bir fayda vermektedir. Müslümanların hem yaratıcı Allah’a inanıp hem de tutsaklığa razı olabilmeleri, kimin güçlü ve mutlak hükümran olduğu ikilemline neden olmakta, böylece inanıldığı gibi iman edilemediği ortaya çıkmaktadır.

İslam’ı insafsızca nefislerine peşkeş çeken fetvacılar, sözde taptıkları Allah için emredilen yolda dimdik yürümektense, kenarından kıyısından aşındırdıkları nefsi fetvalarıyla Allah’ı kandırabileceklerini sanmakla kalmayıp, iman sahiplerine de kötü rehber olarak Allah’ın yolundan alıkoymaktadırlar. Tıpkı Budistler gibi kendilerince zikir yaparak kalplerini temizleyeceklerini düşünen tasavvuf ehli, kesinlikle İslam değil nefislerine tapan gizli putperesttirler. Zikir, Kur’an’ın ta kendisi olup, Ahzab Suresi 36. Ayette buyrulduğu gibi; “kendi istek ve düşüncelerine göre değil, Allah ve Resulü’nün emrettiği hükümlere itaat etmekle emrolunmuşlardır.” Aksi takdirde sapıklığa düşmüş oldukları beyan edilmekte olup, yaptıkları ibadetlerinde hiçbir kıymeti bulunmadıkları buyrulmaktadır. Eğer her nefsin dilediği gibi Allah’a ibadet yapması meşru ise, neden Allah o kadar hükmü vahyetti ve uyulmasını şart koştu?

“Allah’ın ayetlerine karşılık az bir değeri (dünya malını ve nefsi istekleri) satın aldılar da (insanları) O’nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür.” Tevbe 9

Haramın helal, helalin haram sayılıp Allah’a isyan üzerine kurulmuş bir düzende; hangi kalp kötülüklerden temizlenebilir, Allah’ın muhabbetine bağlanabilir, Resulünün söz, hareket ve ahlakına uyabilir ve yolundan gidebilir? Öyleyse Peygamberimiz ve ardından gelen halifeler ve ashap, neden bir köşeye sinip de kalplerini kötülüklerden arındıran bir yol izlemeyerek ve batılla iş tutarak ömürlerini Allah’ın dinini egemen kılabilmek için cihad yapmak suretiyle onca meşakkati göğüsleyip binlerce şehid verdiler? Devekuşu misali kafalarını kuma gömercesine mücadeleden kaçanların ibadetlerini, Tibet’e çekilerek kalp ve zihin temizleyen Budistlerle aynı çatı altında bütünleşmeleri, inandıkları tanrılar farklıda olsa güdülen aynı tasavvufi bir yol olduğunu ortaya koymaktadır.

Acaba eşleri, çocukları, ticaretleri ve mallarına bir halel geldiğinde ne yapıyorlar? Örneğin evlerinde otururlarken, eş ve çocuklarına tahammül edilemez hakaretlerde ya da taciz ve tecavüzde bulunulsa, hiçbir tepki vermezler mi? Diyelim, vermediler. O zaman o eş ve çocukları, “sen ne korkak ve ahlaksız birisin, bize dil ve el uzatıyorlar ama kalkıp da tek bir kelime etmiyor ve savunmuyorsun, yazıklar olsun senin gibi bir veliye” demezler mi? İşte Allah, Tevbe Suresi 24. Ayette, “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler; size ALLAH’tan, RESUL’ünden ve Allah yolunda CİHAD etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”

Ayette de açıkça belirtildiği gibi, Allah yolunda cihad etmeyen, söz değil eylemle Allah’ı ve Resulünü her şeyden üstün tutmayan; ne kadar oruç tutsa da, namaz kılsa da, dehasal bir ilime sahip olsa da, hizmet etse de, vaaz yapsa da, Kur’an okusa da, hacca gitse de, zekât verse de, O BİR FASIK’tır.

Ancak ilimleriyle böbürlenerek ahkâm kesen batıl güdümündeki fetvacılar, her kesimce beğenilmek, takdir toplamak ve seküler rejime hoş görünebilmek adına dinleyenlerini tanrılarmışçasına cennete gönderirler. Oysa Allah, Ali İmran Süresi 142. Ayet gibi birçok hükmünde buyurduğu üzere; “Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden ve felaketlere karşı sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız” hükmünü açık bir buyrukla dikte etmiştir.

Kimi sakallı-cübbeli-şalvarlı, kimi takkeli, kimi metro seksüel, kimi şallı, kimi kravat ve takım elbiseli medyatikler; İslam’ın düzen kurucu, ilahi bir rejim, bir anayasa, bir hukuk, yasa yapıcı, siyasi ve cihadi bir din olduğunun altını çizmek yerine; deniz kenarındaki midye kabukları ya da daha düzgün çakıl taşları toplamak misali çocuk kandırırlarcasına hurafeleri ve seküler rejimce tehlike ihtiva etmeyen ibadetlerden bahsederler. Peki, İslam’ın hükmetmediği bir diyarda, nasıl İslami ibadetlerden bahsedip Kur’an’ı kişiselleştirebiliyorlar?

Öyle ki, Allah ve Resulüyle dalga geçercesine İslam’ın şartı beş diyerek, diğer bütün hükümleri şart olmaktan çıkarmışlardır. Ki, o beş şartın ikisi olan hac ve zekâttan fakirler istisna olup, böylece fakirler için üçtür. Çünkü laik rejim, vahye müdahale edip öyle mecbur etmektedir. Dolayısıyla diğer hükümleri çiğneyerek önemsiz bulan ve Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten sakınmayan fasıklar, günaha dalanların ta kendileridirler.

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına bela etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” Maide 49

Temel bilgiden ve İslam’ın ne olduğundan bihaber insanlar, kendilerine cennet vadeden o çokbilmişlerin ki, en iyi bilen şeytan olduğunu da göz ardı etmeden, yılda bir ay oruç, günde beşer dakikan 25 dakika namaz, bir kere hac ve anlamını bilmedikleri kelime-i şahadet ve kalp temizliğiyle cenneti müjdelerler. Madem cennet bu kadar kolay; Allah’ın dinini egemen kılabilmek için eş ve çocuklarını bir daha görmemek üzere cihad ederek bedenleri parçalanan, aç ve susuz kalan, zindanlarda işkenceler altında inleyen, bir daha gün yüzü görmeden zincirlere bağlı canlarını feda eden, doğan çocuklarına sarılamadan şehid olanlar, dünyanın zevk ve nimetlerinden istifade edemeyen ve o lezzetli doyumsuz yiyeceklerden tatmayanlar aptal mıydı?

Herkes kendince hizmet ettiğini sanarak günahlarından arınıp sevap kazandığını ve Allah nezdinde itibar edindiğini sanıyor. Oysa Newton’un bilimde kullandığı analiz türünün aynısı politika ve tarikatlar dünyasında paranın, kibrin ya da diğer saklı emellerin açığa çıkartılmasında kullanılsaydı, vahyin emrettiği İslam’da anlaşılmış olurdu.

Herkes kendince Allah rızası adına hizmet ettiği övgüsüyle günahlarından arınıp sevap kazandığını sanıyor. Kendine hak yolunu değil batılı yol edinmiş olanların sözde yaptıkları hizmet ve bağış nefisleri içindir.

“De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (bağış) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.” Tevbe 53

Ağzınız açık, uykudan mahrum bir dikkatle izlediğiniz ve cennete girişinizi garantileyen o fetvacı fasıkları hiç sorguladınız mı?

Allah’a olan imanı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laik kamuflajlı ateist bir rejimle yönetilen düzendeki İslam, tıpkı ölünün kırık kolunu tedavi etmekten farksız bir inançtır. İslam’ı yüzeysel bir sevgi, hoşgörü ve barış dini gibi iktidar ve egemenlikte hiçbir iddiası bulunmayan pasif bir inanç olarak göstermek öyle bir manipülasyondur ki, kutsallık adına hapsedip zincir vurmaktır. İslam’ı mumyalanmış bir cesede dönüştürerek müzede sergilenme çabaların dilenilen sonuca ulaşabilmesi mümkün değildir. Çünkü İslam’ın sahibi kul olan insan değil yaratıcı Allah’tır. Bu sebeple cihadı yani savaşı farz kılmış, kulluğun sadece ALLAH’a yapılması için İslam’ın bir düzen ve yasa yapıcı olduğuna hükmetmiştir.

Yaratıcıları ve ayetlerini dünyadaki geçici menfaatleri için satan din adamları ve politikacılara itibar eden, hele bir arada görünmekten yahut sıvazlanmaktan, tenlerine ya da eşyalarına dokunduklarında ve bir arada fotoğraf çektirmekten gurur duyarak arşa yükseleceklerini zannedenlerden daha zavallı kim olabilir?

Doğru yahut yanlışı nefiste arayan; hak ve adaleti eğip büken; kazanabilmek için batılı kabullenen; Allah’ın hükümlerine çıkar etiketi koyan; Allah’ın düşman, hain ve zalim dediğine hoşgörülü davranıp kardeşlik ve dostluk birlikteliği kuran kâfirin ta kendisidir. Müminin dostu, Allah’ın dostudur; müminin düşmanı, Allah’ın düşmanıdır!

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 7

İnsan, değil özgür irade…

Cüz’i bir iradesi dahi bulunmuş olsaydı, yaratıldığından itibaren derinliklerinde sakladığı yanardağ misali patlamaya ve lâvlar fışkırtmaya hazır yok edici nefsinin neler yapabileceği tahmin bile edilemezdi.

İnsan fıtratında var olan ihtiras, hırs, benlik ve kötü duyguların herhangi bir olumsuzluk halinde nasıl kızgın bir demire dönüşerek karşısındakini cezalandırmak isteyeceği dürtüsü, zayıf yaratılmasının bir sonucudur. Eğer her yapılan hata ve yanlışa karşılık verilmesine müsaade edilseydi, yeryüzünde sağlam ve canlı tek bir insan kalmazdı.

İnsan, nefsinin kustuğu kin ve nefretin esaretine kapılarak kötülük yapabilmek için sayısız girişimlerde bulunup eylemsi planlar yapar ama koruma, gözetleme, denge ve düzen gücünü elinde bulunduran Allah’ın müdahalesiyle çoğu kez muvaffak olamaz. Olsa da Allah’ın izniyle gerçekleşir. Her insanın yapmak isteyip de başaramadığı birçok olay gibi!

Önceden programlanan ruhun, zihin ve duygular aracılığı ile düşünce ve davranışları “o kitap”ça güncelleşmektedir. Hakkında yazılmış kader doğrultusunda kimilerinin kötü düşünceleri nasıl bir vahşete, sapıklığa ve canavarlığa dönüşüyorsa, kimilerininki de iyilikle emrolunduğundan sevgi, sabır, hoşgörü ve merhametle kötüye karşı dengeyi muhafaza etmektedir. Yaratıcı tarafından kontrol edilmeyen, iradeye terk edilen ve başıboş bırakılan hiçbir ruhun var olabilmesi söz konusu değildir. Zaten beden tarafından idare edilemeyen, denetlenemeyen ve yönlendirilemeyen bir hayatın nefsin inisiyatifinde olabilmesi mümkün değildir. Ancak ucube beyinler, “İnsanlar, ruhunun güzelliğini ortaya çıkarabilir” veya “ruhlarını yönlendirebilir” tezini savunurlar. Bu, nasıl bir bilim, mantık ve anlayıştır ki, biyolojik beden, ruhu kontrol edebilen ve onu yönlendirebilen bağımsız ve egemen bir güç düşünülebilmektedir. Hâlbuki ruh olmadan bedenin hiçbir değer taşımadığı mezarlarla kanıtlıdır.

Kimin doğru yolu bularak hidayete ereceğine, kiminde yanlış yola girerek sapıtacağına sadece Allah karar vermektedir. Onun içindir ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanların birçoğu bizzat yaşadığı deliller, mucizeler, öğütler ve kılavuzlara rağmen doğru yola girememiş; birçoğu da pislik ve kötülüğün cehenneminden hidayete kavuşmuştur. Nasıl?

İslam toplumunda yaşayan bir insanın laik, ateist, hıristiyan veya yahudiliği kabul etmesi; gayrimüslim toplumda yaşayan birinin de İslam’ı seçmesi gibi! Veya varlıklı olduğu halde hırsızlık yapanla, açlıktan süründüğü halde değil hırsızlık, borç dahi almaktan kaçınan kimse misali!

İnsanoğlu ne kadar reddetse de yaratılmış bir kuldur ve hakkında yazlamış olanı değiştirebilecek ne özgür ne de cüz’i bir iradeye sahip olamadığından, ancak hakkında takdir edilenle yetinmeye mecburdur. Ruh, doğrudan Mutlak İrade’ye bağlı oluşundan düşüncede beliren farklı fikirler ve kalpte oluşan duygular iradeyle gelişmemekte, lehe veya aleyhe çevrilememektedir. Ki, yaratıcı Allah dahi “o kitap”’ta yazdığı ve “bir bilgi”’ye göre düzenlediği olaylara müdahale etmemekte ve hiçbir kulunun yazgısını değiştirmemektedir. Ancak insan, yaşamdaki olası değişimini doğrudan iradeye ya da iktidar gücüne bağlayarak, değişimi kendi gerçekleştirmiş gibi öyle bir yanılgıya düşer ki, sözde makûs kaderini yendiği zaferiyle Allah’a meydan okur.

Oysa eceli gelen ölecek, zarar görmesi gereken görecek, parçalanması gereken parçalanacak, kazanması gereken kazanacak, belaya uğraması gereken uğrayacak, refaha ulaşması gereken de ulaşacaktır. Her ne kadar gerçek böyleyse de, insanların mücadeleye devam etmesi, hırsları, çabaları, keşifleri ve düşünceleri, yine kadersel yazgının bir neticesidir. Hiçbir insanın, iradesel bir başarı ya da başarısızlığı mevcut değildir. Biri yücelmesi gerektiği için yücelir, diğeri de alçalması gerektiği için alçalır. Her ışık süzmesinde çok büyük enerji gizlidir. Peki, nedir o ışık süzmesi diye soracak olursanız; ruh’tur!

Hiç düşündünüz mü; her kulun ruhu, doğrudan Allah’ın ruhundan olup, neden beden ya da madde Allah’tan değildir diye? Allah’ın beden ve maddeyi yoktan var ederek yaratması ile ruhu, kendi ruhundan göndermesindeki amaç nedir? Ruhun ölümsüz, bedenin ölümlü olması ne ifade ediyor?

Kaderin sadece bir karayazı olduğunu düşünmek, kendi kaderini kendinin belirleyebileceğine inanmak, kaderle inatlaşırcasına savaşmak, kaderin iradeyle tayin edilebileceğini sanmak, temel dayanaktan yoksun ütopik bir hezeyandır.

Beşeri hiçbir güç, ne kendisinin ne de bir başkasının kaderini çizemez ve çizileni de değiştiremez. Çünkü her canlı bir kuldur ve kaderin tutsak bir kölesidir. Kader, Yaratıcı’nın mutlak iradesi olarak hem karayı hem de akı belirler. İnsan bir tanrı ve Yaratıcı’dan daha güçlü bir varlık olamadığı için, Mutlak İrade’yi aşarak kendi, yakını, halkı veya tabiatın biyografisini çizemez.

Her düşünce, davranış ve oluşumlar kaderin akışı içinde olgunlaşmakta ve şartlar ne olursa olsun insan iradesi ne özgür ne de cüz’i hâkim olamamaktadır. Yoksa savaşı, musibeti, belayı ve ölümü isteyebilecek; canını ya da organını kaybedebilecek, zararı veya yok oluşu talep edebilecek; baskı, şiddet ve zulmü sahiplenebilecek; sefalet ve yoksulluğa razı olabilecek; sıkıntı ve hastalığı dileyebilecek; acı ve dehşetten zevk alabilecek bir insanın var olabilmesi mümkün müdür? Aslında herkes kördür; geleceği bilemediği için karanlığa doğru yürür ve ne olacağını kestiremez. Aydınlık sandığı yol cehenneme, karanlık sandığı yolun cennete çıkması, nefsine hükmeden kaderindendir.

İradesel bağlamda tarafları birbirleriyle mukayese ederek güçlü-zayıf, zengin-fakir, tembel-çalışkan, zeki-aptal, bilge-cahil, ilkel-uygar bir yaklaşımla aşağılamak ya da yüceltmek doğru değildir. Çünkü hiçbir insanın iradece üstünlüğü yahut alçaklığı mevzubahis değildir. Yaratıcı dilediğini yüceltip dilediğine alçalttığından, kulu güçlü kılabilecek hür bir irade mevcut değildir.

Dünya hayatı, tıpkı gökten indirilen bir yağmur gibidir. Su sayesinde yeryüzünün bir bölümü gürleşir, zenginleşir ve güçleşir; yoğun soğuk, kuraklık veya sıcaktan dolayı bir bölümü vasat kalır; diğer bir bölümü ise çorak yapısından verime kavuşamaz. Daha sonra oluşan bir rüzgâr, yangın, fırtına, afet, salgın, hastalık, musibet veya savaşla her şeyin savrulduğunu ve darmadağın olduğunu görürsün. Rahmet, bereket, kıtlık ve felâket nasıl ki birey, toplum ve iktidarların iradeleri ve bilgileriyle gelişmiyorsa; diğer ayrıcalık ve üstünlüklerde aynı programsal oluşumun bir sonucu olarak meydana gelmektedir.

Gücüne, teknolojisine ve iktidarına imrenilen toplumların bir sebeple çöküşleri ve sabun köpüğü misali yok oluşları, iddia edildiği gibi egemen olamadıklarından ve iradelerinden kaynaklanan imtiyazsal bir üstünlük ve bilgi taşımamalarındandır. Çünkü her şeye iktidar eden ve yöneten Yaratıcı’dır. Geçmişteki toplumların tarihlerinde ki zafer, kültür ve eserlerine müthiş önem veren günümüz insanlarının, kendilerinden çok daha güçlü ve bilgili toplumların nasıl yerle bir olduklarını kavrayamamaları, iradesel bir muhakeme yetileri olmadıklarını da kanıtlamaktadır. Tıpkı fiziksel körler gibi bakıyor, inceliyor, araştırıyor, irdeliyor ama idrak edemiyorlar. Oysa insan her şeyi duyuyor, bizzat yaşıyor ama tepki veremiyor. Tartışılmaz somut deliller karşısında gerçeklerin anlaşılamamasının sebebi nedir?

“Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?” Yunus 42

“Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın.” Neml 80

(Resulüm!) Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin.” Rum 52

(Resulüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?” Zuhruf 40

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Adil olmakla yükümlüsün!

Nefis, hak ve adalet aleyhine öyle bir zehirdir ki, çıkarlara zarar gelebilecek endişesiyle vahyi, ahlaki ve insani tüm değerleri yıkıp geçer.

Toplumları adaletsizliğe götüren sebep, güçleri ellerinde bulunduranların adil olmamalarıdır. Mazeret ne olursa olsun hiçbir gerekçe, adaletli davranmamayı haklı kılamaz. Ancak yaratıcı Allah’ı değil nefislerini “rab” edinmişler adil olmaktan kaçınır, adaleti örtbas edecek kayırımlara giderek Allah’a çalım atabileceğini sanır.

Bu öylesine bir gaflet, delalet ve ihanettir ki, apaçık Allah’ın mutlak bilgisini ve adalet anlayışını yok saymaktır. Haksız ve adaletsiz olduğu halde hak ve adalet arayana, hain ve nankör olduğu halde merhamet ve sadakat bekleyene, suçlu olduğu halde masum görünene, insafsız olduğu halde hesap sorana, yalancı olduğu halde dürüstlükten dem vurana itibar edilip güvenebilinir mi? Hâlbuki bir insan, nefsinden ötürü kötülerin en kötüsü olabileceğini düşünerek iğneyi önce kendine batırmaya asla yanaşmaz. Sebepler zincirinin bir halkası ve kul olduğu gerçeği kabul edildiği an, benlikten arınarak erdemliğe erişilmiş bir düzeye kavuşabileceği muhakkaktır. İnsan, her neyin içindeyse mutlaka onu dürten bir faktör olduğu gerçeğini unutmamalı ve masumiyet olgusuna kapılmamalıdır. İnsan, yanlıştan münezzeh bir Allah olmadığına göre günahkârdır ve masum olabilmesi de mümkün değildir.

İman etmiş bir insan, Allah’ın dilediğinden başka kendine ne zarar ne fayda verebileceğine inanır. İman etmemiş olan ise gücü, düzenbazlığı, cambazlığı ve manipülasyonlarıyla adaleti eğip bükerek kazanabileceğini düşünür. Oysa beşer nezdinde aklanmayı başarsa da Allah indinde mahkûmdur ve mahkûmiyetin en korkuncu da Allah karşısında olandır.

Bir suçlunun evrak üstünde aklanmasıyla duyduğu memnuniyetle, suçsuzun uğradığı haksızlık karşısında hissettiği hüzün arasında oluşan etki, bir gün tersine dönerek, acı çekenin hüznü, suçlunun mutluluğunu tahrip eder. İlâhî adaletin terazisi ve kaderin çarkı öylesine hassas çalışır ki, zamanı geldiğinde herkes yaptığının veya yapmadığının karşılığını mutlaka görmektedir. Ama acı ama tatlı, ama gizli ama aşikâr; bir insanın düşünce, duygu ve eylemlerin odaklandığı bir karşılığı muhakkak vardır.

İşlediği suçtan kaçarak veya saklanarak, güç ve iktidarına veya şahitlerin yardımına sığınılarak kurtulan bir suçlu, ilâhî adaletten kaçamadığı ve bir şekilde mutlaka karşılığını aldığı malûmdur. Ancak bu oluşumda öylesine ince bir ayar vardır ki, imansız kalpler bunu fark edememektedir. Bir birey, toplum veya millet; yapılan haksızlıklara şahit olduğu halde sessiz kalarak veya suçluyu kayırarak anası, babası, kardeşi, yakını, partisi veya devleti aleyhine dahi olsa adaletle davranmayıp gereken şahitliği yapmıyor, tepkiyi göstermiyor ve yaptırım uygulamıyorsa; suçu işleyen kendi olsun veya olmasın aynı sorumluluğu taşımaktadır. İşte bu yüzden başa gelen belaların bir toplumu toptan mahvetmesi, adil olunmamasındandır.

Asıl suçlu kimdir biliyor musunuz; adaletle şahitlik yapmayan ve hakkın yanında yer almayarak sevdiklerini veya iktidarlarını koruyup kollayanlardır. “Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar kötüdür.” Platon

Rüşvet ve yolsuzluk iddiasıyla 4 bakanın yargılanmasıyla ilgili öyle bir arife yaşanmaktadır ki, mümin için adaletle şahitlik yapmak, olmayan için ise nefisle hüküm verme imtihanı gerçekleşecektir.

Paralel Yapı diye adlandırılan çetenin hazırladığı tuzak, darbe ve iktidara yönelik düşmanlığı asla adil davranmaktan alıkoymamalı, her şeyi bilen ve takdir edilen Allah’a sığınılarak karara gidilmelidir. Velev ki, batıl olan anayasa mahkemesi dahi aleyhlerine olsa, yine de Allah’ın Mutlak İrade’sine güvenilmelidir. Hatta iktidarın düşmesi veya Ak Parti’nin büyük bir zarar görecek olması bile asla adaletten taviz verilmemesini şart koşmaktadır. Dolayısıyla iman etmiş bir Müslüman, kesinlikle nefsi hareket edemez.

Aleyhlerine isnat edilen suçlardan dolayı yıllarca hapiste yatmaları akabinde beraat edenler, hatta idam edilmeleri ardından suçsuz oldukları ortaya çıkan insanlar göz önüne alındığında; hiç kimseye milletvekilli, bakan ve iktidar parti üyesi olmalarından tolerans gösterilip müsamaha sağlanmamalıdır. Ortaya çıkan deliller, söz konusu bakanların tartışmasız suçlu oldukları algısı oluşturmuş, algının doğru ya da yanlış olduğu da ancak yargıyla netleştirilmelidir. Eğer bakanlar dürüst ise, sapan kimseler ne kadar güçlü, etkili ve hüküm sahibi olsalar da, Allah, zerre kadar zarar görmelerine fırsat vermez, böylece hem dünyada hem de ahirette temize çıkmalarını sağlar.

Ak Partili vekillere diyeceğim o dur ki, paralel yapı denilen şeytan dostları, Allah’tan daha güçlü ve yaptırım sahibi değillerdir. Vesveseye kapılıp zarar görebilecekleri endişesi ya da düşmanların haklı çıkacağı kaygısıyla adaletle hüküm vermekten kaçınmasınlar. Unutmamalıdırlar ki, duruşları hem Allah hem de millet nezdinde güvenirliliklerini ortaya koyacaktır. Yarın kıyamet kopacağın bilseler dahi adaletle davranmaları, imanlarının kanıtını açığa çıkaracaktır. Allah odur ki, adil olan bir kulluna asla zilletsi bir bedel ödetmemiş, hor ve hakir bırakmamıştır. Yargıya gitmekten ya da adaletle şahitlik etmekten değil, gitmemekten ya da etmemekten korkulmalıdır. Dolayısıyla Ak Partinin dört bakanıyla ilgili vereceği karar, ya iktidarda izzetle kalmalarını sürdürecek ya da yıkılmalarını tetikleyecek süreci başlatacaktır.

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135

Demokrasi, despotizmin en ileri şeklidir!

Nefislerin arzu ve istekleri için kendini adayan şeytan ne kadar iyi ise, insanın egemenliği için var olan demokrasi de o kadar iyidir.

Sekülerizm, ateizm, rasyonalizm veya pozitivizmin dogması olan demokrasi, her düşünce ve inanç sahibinin kabul edebileceği öyle sinsi bir nefistir ki, hedef ve gayesi yalnızca Allah’ın egemenliğine karşı meydan okumak olup, eşitlik ve özgürlük adına otoriter tek çare savıyla insanı dolaylı olarak mutlak irade sahibi kılar.

Oysa ne eşitlik ne de özgürlük olmadan demokrasinin var olamayacağı her ne kadar aleni ise de, anayasa, yasalar ve devletin yapmasını istediği şeyler yapıldığı sürece insanların özgür bırakıldığı bir manipülasyondur.

Hâlbuki demokrasi adına seküler yasaların koyduğu hükümler gibi Allah’ta hükümler indirmiş ve o hükümler doğrultusunda insana özgürlük verilmiştir. Ancak demokrasi, insanı egemen kılıp Allah’a kulluğu reddeden bir anlayış olmasından nefis, gerçekte olmasa da teoride egemen olma mastürbasyonuyla seküler düşünceye tav olmuştur. Eğer oy vermek, köklü bir değişime hak ve özgürlük tanısaydı, tartışmasız yasaklanırdı!  

Aslında demokrasi, despotizmlerin içinde en hileli ve en kötüsü olandır. Her ne kadar halkın tamamının fikir ve kararını yansıtan etkin bir güç olarak tanımlansa da, gerçekte plütokrasi, partizanlık ve zenginliğin iktidarıdır. Çünkü halkların neredeyse tamamına yakının yoksul, zayıf ya da orta sınıf olmaları; profesyonel politikacılar, şöhretli imtiyaz sahipleri ve zengin azınlıklarca güdülmesine sebep olmaktadır.

Halkın egemen olduğu demokratik tek bir düzen mevcut değildir ve olabilmesi de mümkün değildir. Hem yaratılış fıtratı gereği, hem yaratıcı Allah’a kul olma mahkûmiyeti, hem kadersel yazgıyı değiştirebilecek özgür bir irade bulunmaması, hem eşit haklara sahip olunamaması, hem de seçilenlere tanılan ayrıcalıkların elde edilememesinden. İnsanın övülmeyi sevmesi, kendisine iltifat eden güzel sözlü lafebelerinin tuzağına düşmelerini kolaylaştırmakta; kötüde olsalar kendilerine değer verilip başlarının okşanmasından duyulan memnuniyet dolayı sömürülmeyi barınak yapabilmektedirler. Tıpkı şeytanın fısıldadığı vesveselerle nefisleri azgınlaştırması gibi!

Demokrasi yok, otokrasi vardır! Demokrasi, ne halkındır, ne halk tarafından yapılır, ne de halk içindir. Aristo’nun,Demokrasi, despotizmin en ileri şeklidir” sözünde olduğu gibi, “Herkes fikrini söyler, kararı ben veririm. Burada demokrasi var.” Dolayısıyla yaratıcı Allah’ın değil de beşerin sözü, siyasette sözlerin en yücesi, doğrusu ve itaati kabul edilir.

İnsanlar, kimi seçeceklerine odaklanır ama seçtiklerinin hak mı yoksa batıl bir anayasa yani rejimle mi yönetileceklerine aldırış etmezler. Zaten en korkunç ve bedbaht sorunda budur! Bağlı olmakla yükümlü olunan rejim batıl yani çürük, temelsiz, bomboş, hak ve adalet sağlayamayacak, beklentileri karşılayamayacak ise; seçilen vekilin yanlışın üzerinde doğruyu inşa edebilmesi mümkün değildir. Çünkü “Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse diğerleri de yanlış gider!”

Otoriter ve ideolojik rejim ile halk yönetiminin hiçbir ortak noktası yoktur ve demokrasi, ilişilmesi kesinlikle yasak ve anayasa ile koruma altına alınmış ve despot olan temel yapıya müdahale edemez. Dolayısıyla rejim ile halkın düşünce, duygu, inanç, politika usul ve ruhları birbirlerinden tamamen ayrıdır. Böylece seçme ve seçilme hakkından öte hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır.

Demokrasi, adalet önünde öyle keskin bir kılıçtır ki, tıpkı dini engelleyebilmek için kullanılan pozitif akıl ve bilim manipülasyonuyla insanlar nasıl aldatılıyor ise, demokrasinin egemenlik iddiasıyla da insanlar öyle kandırılmaktadır. Dolayısıyla seküler düşüncenin demokrat maskeli hilesinin yegâne hedefi; Allah, Peygamber, Kur’an ve İslam’ın hâkim olmasını engellemektir. Batıl düşüncede olan halk çoğunluğunun seçimi, dinen meşru kabul edilemez. Her ne şartlarda olursa olsun her düşünce ya da din, mutlaka egemen olmak ister ve egemenliğin paylaşımına hiçbir gerekçeyle izin vermez.

Diğer bir bakışla; din dışı seküler rejimlerin demokrasiyi yani halkın iradesel seçimini bloke eden totaliterliği, halk iradesinin ve seçiminin nasıl etkisiz olduğunu ortaya koymaktadır. İslam kimlikli bir parti, lider ya da siyasetçi, halk çoğunluğunun onayını almasına rağmen halkın dilediği İslami bir düzeni kurmakta özgür değil ise, demokrasi ne işe yaramaktadır? Demokrasi, seküler düşüncenin teminatı olup, kulluğa karşı özgürlüğü pompalayan nefsi bir başkaldırıdır. Her nefsin doğru yahut yanlışlarını meşrulaştırma amaçlı demokrasi özlemi, demokrasinin batıl-şeytani olduğunu kanıtlamaktadır.

“Demokrasi, kendini hiçbir zaman olduğu gibi sunmaz. Işıkla dolu bir ortamda ortaya çıkartılmaya müsait olmayan bu sistem, umumi efkariyenin manipüle edilmesiyle amaçlarına ulaşır. Üçlü bir iktidar bağı vardır; finansal, politik ve medyatik, son ikisi ilkinin rölelerinden başka bir şey değildir.” Eddy Marsan

“Allah onu (şeytanı) lanetlemiş; o da: “Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim” demiştir. “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.” Nisa 118-119

Örtünün altında ne var?

Yaşanılan bir hayat; beraberinde ise düşünceler, hayaller, rüyalar, seraplar, planlar, teoriler ve dahası…

Acısıyla tatlısıyla yaşanılan fiziki bir dünya var; bir de üstü örtülü ruhsal bir giz var. Ancak o giz, fiziki olmadığından kimine göre aleni, kimine göre ise bir ütopya. Lakin o gizin dünyaya düşen gölgesini algılayarak idrak edebilenler ile edemeyenler arasında süren kıyasıya fikri veya fiziki çatışma, dünya var olduğundan itibaren süregelmektedir.

Biri insanı yalana; diğeri gerçeğe götüren seçimde verilen kararın doğrusu nedir? Fani mi, baki mi?

Mutlak doğruyu arayan insanların çoğu mutluluğu varsallıkta, nesnel bollukta ya da eğlencede bulur. Gize odaklananlar ise, tüm bu eğilimlerden uzak kalmayı, görüş ve itikatlarına uygun bir yaşam ortamı sağlamayı ister.

Ne gündüz ne de gece fiziki bir karanlıkta yaşamayan insanın ışık yahut aydınlık peşinde koşmasının amacı, örtünün altındaki gerçeği aramak mıdır? Oysa evreni, olayları hatta bedeni dahi fizikten ibaret sanarak yaratıcıyı ve ruhu reddeden insanın ışıktaki maksadı nedir?

Eğer insan, biyolojiden yani maddeden ibaret olduğunu sanıyor ise, huzuru maneviyatta aramasının sebebi nedir? Maneviyata inanıyor ise, ruhu reddetmesinin gereği nedir?

Bedeni görüp ruhu göremeyen insan, olayları görüp nedenlerini de göremediğinden düştüğü çıkmazdan dilediği bir düzeni oturtamamakta, kabul ettiği ama fiziki olarak kanıtlayamadığı için örtünün altındaki gizi aramaktan vazgeçmemektedir. Öyle ki, yaratıcıyı bulabilmek için ulaşabildikleri her gezegeni araştıran insan, bir taraftan pozitif bilim ve mantık adına örtünün altındakini inkâr ederken, diğer taraftan içindeki şüphe ve tereddüdü de atamamaktadır.

Oysa örtünün altındaki gerçek o kadar aleni ki, en sıradan insan hatta hayvan dahi örtünün altındaki gize sahiptir. Nasıl ki, bedenin altında ruh var ise, dünyanın altında ahiret, hayatın altında kader, beynin altında akıl, kalbin altında duygu, kablonun altında elektrik, yerkürenin altında atmosfer ve altında hava, kâinatın altında Allah!

Evren’deki maddelerin yüzde doksanın görünmez olduğunu ve bilimsel olarak “Karanlık Madde” diye tanımlandığını biliyor musunuz? Peki, nedir o örtünün altındaki gerçek?

Bu öylesine bir gerçektir ki, ölmeden önce o örtünün altındakine tumturaklı iman eden kurtuluşa, etmeyen ise ziyana kavuşacaktır.

Ne zaman ki, insan, bildiği tek şeyin hiçbir şey bilmediği gerçeğini kabullenerek aklı ve kalbiyle kulluğa razı olur; işte o zaman örtünün altında ne olduğu sorusunun yanıtını da bulur.

“Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah (her şeyi) bilir, siz ise bilemezsiniz.” Nahl 74

F. Gülen intihar edebilir!

Dünya, nefsi emellerine ulaşabilmek için çok çeşit maske takan nice binbir surata sahne olmuş ama Gülen gibisine pek rastlamamıştır. Taktığı her maskeyi hem ruhuna hem de bedenine öyle giydirmiş ki, cinsel şeytanı dahi gıpta ettirmiştir.

Öyle ki, taktığı her maskedeki kamuflaj mahareti, sahip olduğu en büyük ve önemli silahtır. Bulunduğu ortama, düşünce ve dine o kadar mükemmel uyum sağlamaktadır ki, hidayete erdirilmemiş olanlar üzerinde çok kuvvetli etki yapıp sağladığı imajın dışındaki maskelerini gizleyebilmektedir. Dolayısıyla Gülen, her düşünce ve inançta müthiş bir kamuflaj ustasıdır.

Narsisizmin kendini beğenmiş bir türü olan Gülen, her ne kadar kendini Allah’a ve insanlığa adamış bir kul, hizmet eri ve mütevaziymiş gibi gösterse de, adeta nefes alıp yürüyen bir tanrıymış hissindedir. En büyük korkusu gücünü kaybetmesi, etrafındaki herkesin kendine düşman olması ve yıkılacak kaygısı taşımasıdır. Gücünün bir sınırı yokmuş gibi öyle bir benliğe sahiptir ki, aleyhine zuhur edebilecek oluşumlara karşı düşmanlarını sindirebilecek hak ve insanlık dışı her türlü tedbiri alır, tehlike sezdiği an şantaj ve tehdit amaçlı kullanır. Kurduğu gücün emanet değil mutlak olduğu sanısıyla iradesini Mutlak İrade’nin üstünde tutarak egemenliğini korumaya çalışır.

Ne yaratıcı Allah’ın ne Resulün ne Kur’an’ın ne de başkalarının düşünce ve isteklerine asla ilgi göstermez; “en iyi ben bilirim ve benim yaptığım doğrudur” tanrısal hüviyetle kendine itaat edilmesini ister. Plan ve hedeflerine ulaşamayıp gereken ilgiyi göremeyen Gülen gibi narsistler, eriyerek çökmelerini beklemeden intihara kalkışırlar. Sıradan bir insan olmaya kesinlikle tahammülsüzdürler.

“Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” diyebilecek kadar sapıklıkta haddi aşan Gülen, Allah’a dahi saygı göstermezken, başkalarının hakkına saygı duyabilmesi mümkün müdür?

Gülen’in kişiliği öyle bozuktur ki, gerçeklerle bağdaşmasa bile daima kendisini haklı görmekte ve ancak kendisinin kanaatiyle bir şeyin doğru ya da yanlış olabileceği düşüncesine sahiptir. Dolayısıyla en gözde ve tek olma isteği, “her şey sadece kendisi için vardır ve ne olursa olsun her şeyin, kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir” hissiyatı, Gülen’in kendini tanrı görmesine sebebiyet veren kalbi hastalığından doğmaktadır.

Bu öylesine bir hastalıktır ki, kendini başkasının yerine asla koymaz, başkalarını anlamak yerine başkalarının kendisini anlamasını zorlar; çıkarı olduğu kimse yanlış ise de doğruluğuna fetva verir; başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyor ise kabulüdür, aksi halde hiçbir fikir ve hareketlere tahammül edemez. Ki, “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” düşüncesiyle Allah’ın ayetlerine bile tahammülü olmadığı aşikârdır.

Gülen gibi hastalıklılar, başkalarının zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında öfkelerine hâkim olamaz, saldırganlaşır ve öylesine acımasızlaşırlar ki, ölümden ziyade hiçbir şey kendilerini durduramaz.

Allah’ın, cennette yaşamakla mükâfatlandırdığı ve ilim ile yücelttiği şeytanın evveli, akıbeti ve ahiri idrak edilemediğinden, Gülen’in şeytandan farksız durumu okunamamakta; dolayısıyla satanistlerin şeytanı rehber edinmeleri misali gülenistler de kayıtsız-şartsız Gülen’i rehber edinebilmektedirler.

Düşünün ki, yıllardır mallarını, makamlarını ve mesailerini Gülen’e adayarak sözü uğruna her türlü cani siperhane fedakârlıkta bulunmuş cemaat, “Paralel yapı” gerekçesiyle değişik yaptırımlarla karşı karşıyalarken; Gülen, onlar için dahi kılını kıpırdatmayıp göğsünü siper etmemek suretiyle yargının karşısına çıkmaktan korkmaktadır. Oysa Gülen, ifade ettiği gibi suçsuz ve hakkaniyet içinde ise, yüzlerce insanı aileleriyle birlikte perişan edeceğine sığındığı ABD’den Türkiye’ye dönüp hesaplaşmaya gitmelidir. Ancak o, bir narsistir ve kul olarak gördüğü yığınlar için hiçbir ödünde bulunmaz.

Oysa cemaati için;“Gözü dönmüş dinsizlerin ve densizlerin tecavüzleri karşısında ölümü gülerek karşılayan Hz. Zekeriya gibi, Hz. Yahya gibi, Hz. Mesih gibi gülerek karşılayacaklar” diyen Fethullah Gülen, tanrı mı ki, cemaati gibi ölümü, yargılanmayı göze almaktan kaçınmaktadır? Kendisini Peygamberler üstü sanan Gülen, narsist kişiliğinden ötürü tanrı haletiruhiyesindedir.

Artık ziyanında son noktaya gelen Gülen, güvendiği haçlı-siyonist güçlerce de kurtulamayacak; ya doğrudan intihar edecek ya da kendini öldürterek hainliğini, münafıklığını ve küfrünü örtbas etme yolunu seçeceği kuvvetle muhtemeldir.

Allah, kendisini dolaylı olarak Rab edinmiş cemaatinin çoğunluğunu zillete mahkûm etmiş; hidayete ulaştırdıkları istisna tamamını mühürlemiş olmalı ki, ne olduğu apaçık ortadayken anlaşılmasına izin vermemektedir.

Unutma o günü ki- onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah’a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri, “Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!” demekten başka bir şey olmadı.” En’am 22-23

Dengeler her yerde aynıdır…

Ölçü, karar ve denge, kâinatın yaratılışındaki temel hususiyetlerin başında gelir. Rahman suresinin hemen başlarında arka arkaya üç yerde ‘mîzân’ yani ölçüden bahsedilmesi boşuna değildir. Her olay, her hareket, her düşünce ve her eylem, karşı bir tavır ve tepkiyle dengelenir. Böylece hiçbir güç süper ve sınırsız, iradelerde özgür ve başıboş değildir.

İyiyle kötü, doğruyla yanlış, kayıpla kazanç, gaddarlıkla merhamet, huzurla sıkıntı, güvenle korku, zenginlikle yoksulluk, yaşamla ölüm arasında oluşan değişimler, Yaratıcı’nın denetimiyle dengelenmektedir.

Bir şeyin biçim değiştirmesi, farklılaşması, artı veya ekside ivme kazanması, küçülüp büyümesi mutlak olan dengeyi tahrip etmez. Büyük bir yanmamış kömür yığınındaki kimyasal enerjiyi ölçün. Kömürü bir trenin buhar kazanında yakın. Sonra harlayan ateşteki ve hızla ilerleyen lokomotifteki enerjiyi ölçün. Enerjinin biçim değiştirdiği ve biçimlerinin birbirinden tamamen farklı göründüğü açıktır. Ama toplam miktarı hep aynıdır. Eğer büyük bir çarklı saatin içinde yaşıyorsak, bu saatin sürekli kurulması gerekir. Ama etrafınıza bir bakın! Evrendeki enerjinin azalması ve yıllar geçtikçe enerji kıtlığından dolayı cisimlerin daha az hareket etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Bu, yaşanan bir kanıttır. Newton’a göre evrenin işlemeyi sürdürmesi, Yaratıcı’nın rahatlatıcı elinin müdahale ettiğinin, bizi koruyup beslediğinin, desteklediğinin, yitirdiğimiz güçleri yenilediğinin bir kanıtıdır.

Bütün maddelerin ilk varolduğundaki toplam miktarı da aynıdır. Mesela, havada var olan oksijenin daha sonra orada olmaması onun yok olmuş olması değildir. Herhangi bir metale yapışmıştır. Çünkü soluduğumuz havada çeşitli gazlar vardır ve bu gazlardan bir kısmı metale yapışmıştır. Havayı ölçerseniz biraz hafiflemiş olduğunu, demir parçasını tartmanız halinde ise biraz ağırlaşmış olduğunu görürsünüz. Havanın yitirdiği ağırlığa tamamen eşit miktardadır.

Kimya biliminin kâşifi Fransız kimyacı Lavoisier’in bir kutu içinde yaptığı deney sonrası paslanmış bir metalin yitirilen hava kadar öncekiden daha ağır olması, gerçekte hiçbir şeyin yok olmadığı, sadece şekil değiştirdiğini ortaya çıkarmıştır. Tıpkı enerji yani ruh gibi; Yaratıcı, yarattığı evrene gerekli olan sabit miktarda madde koydu. Yıldızlar büyüyüp parladı, dağlar oluşup çarpıştı, rüzgâr ve buzlarla aşındı, metaller paslanıp dağıldı. Ama bütün bunlar olurken evrendeki toplam madde miktarı asla değişmedi, bir gramın milyonda biri kadar bile değişmedi ve sonsuza dek değişmeden kalacak. Örneğin bir şehrin ağırlığı hesaplansa, sonra bu şehir kuşatma altında kalıp binaları yıkılsa, bütün dumanlar, küller, yıkılmış surlar ve tuğlalar toplanıp tartılsa, ilk ağırlıkta bir değişim olmaz. Hiçbir şey kaybolmaz, en küçük toz zerreciğinin ağırlığı bile!

İnsanların büyük bir çoğunluğu sıradan mazbut bir hayat yaşamasına, herhangi bir belâya bulaşmak istememesine, musibetlerden korkup kaçınmasına, barış ve refah bir hayat dilemesine rağmen; yine de belânın binbir türlüsüne muhatap olabiliyor, ahlâksız ve bayağı bir yaşamla bütünleşebiliyor, en güvendiği aile bireylerinin veya arkadaşlarının kurbanı olarak ya taciz ediliyor ya en ağır ihanetlere uğrayarak hayatı kararabiliyor ya da canı dâhil tüm varlığını kaybedebiliyor. Sayısız caniliğin, vahşet, entrika, öfke ve tuzakların varolduğu bir dünyada; her türlü iyiliğin, sevginin, merhametin, yardımın, hoşgörünün ve sabrın varlığı dikkate alınırsa, bu dengeyi sağlayan sebepleri ve araçları seçenin özgür iradeler mi, yoksa Mutlak İrade mi olduğu sorgusu gerçeğin perdelerini açmaya yeterlidir.

İnsan hayatının kendi elinde olduğu ve dilediğini seçebilme hakkı bulunduğu iddiası, gerçekçilikle zerre kadar bağdaşmamaktadır. Acaba kişi, kendi yolunu kendi seçtiği için mi, kendini yok edebilecek, acı verebilecek, zarara uğratabilecek ve öldürtebilecek olayları önce plânlayıp sonra gerçekleştirmektedir? Akıl kurallarına göre hatasız ve yanlışsız tek bir insan olamayacağı kuramı dikkate alınırsa; insanoğlunun her şeyi bizzat iradesiyle yaptığı fikri doğmaktadır ki, bu da, insanın sapık bir yaratık olduğu savını ortaya koymaktadır.

Her türlü yasa, tedbir, eğitim, yaptırım ve telkinlere rağmen, yeryüzünde işlenen bu kadar acımasız olayları, haksızlık ve adaletsizlikleri, muhakeme edebildiği iddia edilen özgür bir insanın yapabilmesi mümkün müdür? Hem kendini hem de çevresini mahvedebilen insanın huzur ve güven içinde yaşamak kadar akılcı bir imkânı varken; neden acı ve dehşet dolu bir hayatı tercih etmektedir?

İnsanı bu denli kör ve özürlü bir anlayışa sevk eden akıllar rahatsızsa, egemenlikleriyle böbürlenen iktidarlar ve bilgileriyle övünen dehalar, neden suç imparatorluklarının birer üyesi olabiliyor, bunlara son veremiyor, kötülük, olumsuzluk ve aykırılıkların önüne geçemeyerek mutlak bir barışı ve refahı sağlayamıyorlar? Bu farklı akıllar arasında varolan dengesizliği bertaraf ederek normal etkileşmeyi ve iletişimi kurabilecek, hafızalardan kötüyü silip doğruyu nakşedebilecek bir keşfin ve düzenlemenin yapılabilmesi, bilimsel verilere göre mümkün değil mi?

Dönmeye devam eden kader çarkı öylesine hassas bir döngü içinde akışını sürdürmektedir ki, hiç kimse hiçbir şeyin farkında olmadan sahnedeki rolünü oynamaya ve oyuncaklarıyla oyalanmaya devam edip süresini doldurmaktadır. Bu süreç içinde birbirine bağlı ve aykırı figüranların sürdürdükleri yarışın ne zaman, nerede biteceği ve nasıl sonuçlanacağı bilinmemektedir. Her şey aniden gelişmekte, sebep ve araçlar inanılmaz bir bütünlük ve denge içinde etkileşmektedir. Çok iyi şeyler kadar çok kötü şeylerin de varolduğu bir dünyada tercih kullanabilecek hür iradeler olsaydı, hiç kimse kötüden yana seçimini yapmaz, acı, dehşet, yokluk ve felâket yaşamak istemezdi.

Bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah, aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek dengeyi sağlamaktadır. Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları, akıl ve düşünce sistemleri tamamen aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden azgınların pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerinin topraktan yaratılmasının dışında!

Her şartta denge korunmakta ve olaylar çağlara göre düzeneği içinde biçimlenmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle hava, kara ve deniz taşıtlarında meydana gelen facialar, fizik, kimya, biyoloji ve matematiğin endüstriyi oluşturmasıyla virüs, hastalık, uyuşturucu, radyasyon, atom, petrol, gaz, elektrik ve nükleer silahların üretilmesi, iletişimsel kazanımla körüklenen fitne, karmaşa ve ahlâksızlıklar çığ gibi büyüse de, aynı şekilde denge sağlayıcı oluşumlar varlığını sürdürmektedir.

İyilerle kötülerin, iman edenlerle inkâr edenlerin hak veya batıllık adına mücadeleleri, yaratılışın temel unsurudur. Bir taraftan varoluş devam ederken, diğer taraftan yok oluş sürmekte ve denge muhafaza edilmektedir.

“Ey insan! Seni yoktan yaratan, düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren (maddi ve aklı yapıda seni en üstün kılan), seni dilediği en güzel şekil ve biçimde terkip eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İnfitar 6-7-8

Güç ve tedbir!

İnsanoğlunun sahip olduğu güç ile kendine zararlı her türlü menfi oluşumu aldığı tedbirlerle engelleyebileceği güveni, kendine tapınma yani narsisizm’dir. Ki, narsisizmler, kendilerini adeta nefes alıp yürüyen yeryüzü tanrıları gibi hisseder ve hiçbir gücün kendileriyle baş edemeyeceklerini, yenemeyeceklerini ve ziyan veremeyeceklerini düşünürler.

Narsisizmlerin en büyük korkuları; güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olma paranoyalarıdır. Güçlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar, herhangi bir zarar görecekleri endişesine kapılmalarında sayısız insan öldürür, hatta Firavun misali tedbir amaçlı yeni doğmuş bebekleri dahi katlederler. Varlıklarının kendilerinin de çözemediği sorununu insan değilmiş gibi çözmeye çalışsalar da aslında durumları düpedüz deliliktir. Dış dünya ‘ben’ olmadığı için, narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz, algılayamaz; böylece korkuyla yaşar, gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve ürkek olur.

İktidarı bir güç ve kudret sanarak dilediklerini yapabileceklerini zanneden narsisizmler, bunun asla mümkün olmadığı hem dün hem bugün kanıtlanmış, yarın da farksız olmayacağı mutlaktır. Günümüz iktidarları, gerek siyasi ve askeri, gerek sosyal ve ekonomi, gerekse ilmi, kültür ve sanatta geçmiştekilerin yanında vızıltı kalabilecek kadar zayıf oldukları tartışılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla dünyadan nice Karunlar, Firavunlar, İmparatorlar, Krallar, Sultanlar ve Komutanlar gelip geçti, tapındıkları güçleriyle kendilerini kurtaramadıkları ve nasıl buharlaşarak uçup gittikleri, geride bıraktıkları paha biçilmez eserlerinden, fikirlerinden, güçlerinden, zaferlerinden ve tarihsel biyografilerinden anlaşılmaktadır.

Hz. Musa (a.s) ve Firavun ilişkisi, başka bir kanıta ihtiyaç bırakmayacak ibret, güç ve tedbirin hiçbir yaptırımı olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

Kâhinler, Firavuna, yeni doğacak bir erkek bebek tarafından öldürüleceğini bildirmeleri üzerine, Firavun, tedbir amaçlı o gün doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Askerler evleri basarak doğan bütün erkek çocukları öldürür. Ancak Hz. Musa’nın annesi, çocuğunu koruyabilmek amacıyla bir sandığa koyarak nehre terk eder. Suyun akıntısıyla Hz. Musa’yı taşıyan sandık, Firavun sarayının önünde durur. O sırada nehrin kenarında dolaşmakta olan Firavunun karısı, sandıktaki bebeği görünce çok sevinir ve saraya götürür. Firavundan saklı Hz. Musa’yı evlat edinip büyüterek yetiştirir.

O gün, doğan bütün erkek çocuklar öldürülmüş, sadece Hz. Musa sağ kalmıştı. Firavunu öldürecek olan çocuğun, karısı tarafından sarayında büyütülmesi, kaderin hiçbir güç tarafından durdurulamayacağı ve değiştirilemeyeceği gerçeğini gözler önüne seriyordu. Ayrıca, cennetle mükâfatlandırılan Firavunun karısı, bu davranış sebep kılınarak hidayete erdirilmiş ve cennete lâyık görülmüştü.

Firavunu öldürecek olan Hz. Musa için alınan inanılmaz önlemler ve işlenen katliamlar dahi Mutlak İrade’nin takdirini engelleyememişti. Kader, herkes gibi Firavunun da akıbetini belirlemiş, tüm güç ve aldığı kıyıcı tedbirlerine rağmen hakkında yazılmış olandan kaçmasına, ordusuyla birlikte Kızıldeniz de boğularak ölmesine mani olamamıştı.

Yaratıcı, olabilecekleri kâhinlere hissettirmiş ve Firavuna duyurtarak tedbir almasına fırsat tanımıştı. Peki, tedbir uğruna binlerce çocuğu katletmesi bir fayda sağlayıp takdiri önlemiş miydi? Örneklendirilen olayların tamamı yaşamın değişmez gerçekleri olup, Mutlak İrade’yi kanıtlayan somut gelişmelerdir. Bir şeyi bilmek ya da haberdar olmak; o şeyi etki altına alınıp lehte yahut aleyhte yönlendirme iradesine sahip olmak demek değildir.

Firavun, bütün çocukları öldürtmesine ve alınan tüm önlemlere karşın Hz. Musa’dan sakınamamış, muhteşem kudreti ve ordusuyla, fizikken tek bir kişi olan Hz. Musa’ya mağlup olmuştu. Herhangi bir şeyi bilmek ve ona karşı tedbir alarak fayda temin edilebileceğini sanmak, lehte hiçbir kaçışa olanak sağlamamaktadır. Aksi takdirde ne bir kayıp ne de bir ölüm gerçekleşirdi. Neticede tedbiri aldıran da tedbiri aştıran da Yaratıcı Allah’tır.

Firavun, azametli ve korkutucu ordusuyla Hz. Musa ile iman etmiş İsrailoğullarını yakaladığı bir sırada, Allah’tan gelen bir emirle Hz. Musa asasını Kızıldeniz’e vurmasıyla denizin koca bir dağ gibi yarılarak açılabilmesi; Allah’tan başka dayanılıp güvenilecek, yardım ve destek bulunacak hiçbir gücün olmadığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla emanetsi gücüne, gücüne güvenerek aldığı tedbirlere inanların hazin sonu, Firavun gibi nice narsisizmlerin akıbetleriyle aşikârdır.

Allah, rüzgâra emretti ve rüzgâr yarılan yerlerin toprağını kuruttu. Yollar arasında her bir kavim, diğerlerini görüp de helak olduklarını sanmasın diye sular pencere şeklinde yarıldı. Hz. Musa ve kavmi denizden karşıya geçmişlerdi ki, Firavun ve ordusu sahile ulaşmıştı. Denizin yarılıp İsrailoğullarının geçtiğini gören Firavun, bir anda korkuya kapılarak gözlerine inanamamış ve durarak geri dönmek istemişti. Koca deniz, nasıl olup da ortadan yarılarak ikiye bölünmüş, Hz. Musa ve kavmi karşı tarafa geçebilmişti?

Firavun, böyle bir şeyin olamayacağına inanıyor, bunun büyü veya sihir gibi bir gözbağı olabileceğini düşünüyordu. Kesinlikle karşıya geçmemeye kararlıydı. Fakat artık kaçacak yeri yoktu. Geçip geçmemesi gibi bir seçim hakkı onun özgür sandığı iradesine bağlı değildi. Mutlak İrade’nin hükmü kesin ve uygulanacaktı.

Firavun, her ne kadar denize girmek istemiyor ve korkuyorsa da, ordusuyla beraber orada boğulacağı ve öleceği daha önceden yazılmış olduğundan, bir anda dönüşüme uğrayarak fikrini değiştirip cesaretlenmiş, kumandanlarına ve askerlerine dönerek, “İsrailoğulları denize girip oradan geçmeye bizden daha lâyık değillerdir, onlar geçmişse bizde geçeriz” diyerek hepsi birden ileri atıldı.

Yaklaşık yüz elli bin kişilik süvari ordusunun tamamı deniz içinde toplanıp, ilk giren öndekiler denizden çıkmaya başlayacakları sırada Allah, denize onların üzerine kapanmasını emretti. Deniz üzerlerine kapandıktan sonra bir teki dahi kurtulamadı. Dalgalar onları bir bir altına almaya başladı. Dalgalar Firavun’un üzerine tam toplanıp boğulacağı sırada, “İsrailoğullarının iman ettiği tanrıya inanıyor ve bir tanrı olmadığımı kabul ediyorum. Artık ben de müminim” dedi. İmanın fayda vermeyeceği bir yerde iman etmesinden dolayı, bu tevbesi Yaratıcı tarafından kabul görmedi. Çünkü müşrik olarak ölmesi kaderin gereğiydi.

“Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.” Yunus 91

Hz. Musa (a.s)’in doğduğu gün, doğan erkek çocukların öldürülmesi için talimat veren Firavun, tüm çocukları öldürmesine karşın, kendisini öldürecek olan düşmanı Hz. Musa’yı öldürmeyi başaramaması, hatta sarayında kendi elleriyle besleyerek büyütmesi nasıl bir bilgi ve iradenin sonucuydu? Hz. Musa’nın tek başına Firavunu ve ordusunu yok etmesi kimin başarısıydı? Hz. Musa’nın Firavuna karşı verdiği mücadelede çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı saldırılar ve gösterdiği mucizeler, hangi aklın ve düşüncenin yapabileceği gelişmelerdi?

Onun için ne gücün ne tedbirin ne de iradenin Allah karşısında hiçbir önem taşımadığı; kim ne derse desin, karşındaki güç ne kadar korkutucu ve azametli olursa olsun, Allah dilemedikten sonra hiçbir zarar veremeyeceği; ne kadar güçsüz ve zayıf olursan ol, Allah diledikten sonra hiçbir gücün karşında duramayacağı tevhidiyle; sadece Allah’a dayan güven, vekil ve destek olarak Allah sana yeter! Hakikat üzere olanın Allah yanında olmaz mı?

“Allah’a güven. (dayanılacak) Vekil olarak Allah yeter.” Ahzab 3

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“O halde sen Allah’a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.” Neml 79

”Cennet kılıçların gölgesi altındadır”; ya rızık?

“Benim rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Dolayısıyla asıl ve Allah’ın helal kıldığı rızık, küfürle yapılan savaş sonrası elde edilen ganimetler ve cizyedir.

Yaratıcı Allah, Resulünü ne dünya nimetlerinin peşinde koşmaya, ne dünya ve hazinelerini toplamaya, ne gösterişe ve ekonomik kalkınma için batılla müttefikliğe, ne barış adına tağuta boyun eğmeye, ne indirdiği hükümlerin dışında bir yol edinmeye, ne hümanist odaklı hoşgörü ve tavize, ne huzur, güven ve refahı dünyada sahiplenmeye, ne Allah yolunda savaştan kaçınmaya, ne ayetleri sorgulamaya, ne dünyaya meyletmeye, ne de dünya menfaatlerini elde edebilme sebeplerini arama peşinde uğraşmak için göndermiştir. Aksine Allah, Resulünü kılıçla tevhidine davetçi olarak göndermiştir. Dolayısıyla hiçbir peygamber dünya için değil, ahiret için gönderilmişlerdir.

Allah, birçok ayetinde “Dileseydim herkesi iman ettirirdim” sözü, kılıçla tevhidin meşruiyetini ortaya koyan yüzlerce cihad hükmüyle kanıtlıdır.

İslam’ın ikamesine yol gösteren; Kur’an ve cihaddır! Allah Resulü; “Her kim Kur’an’ın dışına çıkar ise, boyunlarını kılıçla (cihadla) vurunuz” buyurmuştur.

Resullerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ile asıl hedeflenen gaye, gerek Allah’ın hukukuna dair gerekse de yarattıklarının hukukuna dair insanların arasında adaletin tesis edilmesidir.

Bütün kitapların tevhid uğruna indirildiği ve bütün resullerin  tevhidi gerçekleştirmek amacı ile gönderildiği Allah’ın hukuku ile kastedilen; insanların, hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin gereklerini yerine getirmeleridir. Bütün resullerin mesajlarının aslı budur. Allah, ilkinden sonuncusuna kadar indirmiş olduğu bütün kitaplarda bu yüce hakkı farz kılmıştır ki, bütün kitapların bahsettiği tek husus ihlâslı bir teslimiyetle Allah’ı tevhid etmenin sağlamlaştırılmasıdır.

Allah’ın indirmiş olduğu mesajlar, tevhidi ikame etmeye, onu tesis etmeye yönelik bir çağrı, ona davet etmeye ve bu hususta sabır göstermeye yönelik bir emir, tevhidin hâkim kılınması için cihad etmeye, O’nun uğruna  dostluk ve düşmanlık yapmaya bir teşvik içermektedir.

Allah’ın indirmiş olduğu ayetler, Allah’ı hakkıyla tevhid eden, onu ikame eden, ona yardım eden ve bu yolda cihad eden kimselere yönelik, Allah’ın hazırlamış olduğu büyük nimet ve mükâfatlardan haber verir.

Allah’ın indirmiş olduğu hükümler, Allah’a ortak koşarak tevhidin hakkını bozan kişilerden beri olmaya, şirk ve ehliyle cihad etmeye, fitne ve şirki yok etmek ve onu yeryüzünde bütünüyle kökünden kazımak için çaba göstermeye yönelik bir davettir.

Zaman zaman tevhide karşı çıkanların, tevhid ve ehliyle savaşanların kötü akıbetlerinden dolayı hissedecekleri pişmanlıktan ve Allah’ın onlar için hazırlamış olduğu korkunç  ve kalıcı azaptan haber verir.

İnsanoğlu yaratıldığından itibaren Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitapların muhtevası ve bütün resullerinin mesajları, insanoğlunun hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin hukukunu yerine getirmeyi özetler ve bu esası ana konu edinir.  Bu hak, uğruna bütün mahlûkatın yaratıldığı, kitapların indirildiği ve resullerin gönderildiği en yüce amaç ve en büyük hedeftir.

Her kim bu haktan yüz çevirir, davetçilerin ve resullerin ilkelerine uygun olarak adaletle hakkı gerçekleştirmezse, o kimseye kılıçla karşı konulur.

“Ben; kıyametin eşiğinde kılıçla gönderildim. Tâ ki şirk koşulmadan yalnızca ALLAH’a ibadet edilsin diye. Benim rızkım mızrağımın gölgesinde kılınmıştır. Zillet ve küçüklük, benim buyruğuma muhalefet edenlerin üzerine verilmiştir. Kim de bir kavme benzerse şüphesiz onlardandır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

 

Ey Müslüman maskeli münafıklar!

Münafık yaftasına her ne kadar şiddetle tepki göstersen de, neden münafık olduğun gerçeğini analiz yapmaya ne dersin?

Dille ikrar etmenin yeterli olmadığı, kalple de tasdikin kayıtsız-şartsız zorunlu olduğu İslam akidesi, imanı doğurmaktadır. Diyeceklerdir ki, kalbimle tasdik edip etmediğimi nereden bilecek; kalplerdekini bilen bir gücün mü var? İşte amel, fiiliyat ya da davranışlar; kalple tasdik edip etmediğine kanıttır!

İman, öyle bir kuvvet ve teslimiyettir ki, ne sorguya ne yoruma ne şüpheye ne kıskançlığa ne hasede ne vesveseye ne fitneye ne kışkırtıcılığa ne isyana ne korkuya ne ihtirasa ne toleransa ne keyfiyete ne inisiyatife ne nefse ne pazarlığa ne umutsuzluğa ne gelecek endişesine ne batıla ne de kayıp yahut kazanç kaygısına ödün vermez. Dolaysıyla neye iman edilmiş ise, iman ettiğin gücün kuralları dışında bir seçim hakkı bulunmamaktadır.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Allah’a, Resulüne, dini İslam’a, kitabı Kur’an’a ve indirdiği vahye iman ettim; yeryüzü ile yeryüzündekilerin, gökyüzü ile gökyüzündeki canlı-cansız her şeyin sahibi ve yöneticisi Allah’tır, O’nun izni olmaksızın ağaçtaki yaprak dahi yere düşmez, diyorsun.

Daha açık bir ifadeyle; yarattığı mahlûkatın rızkından; diriltip öldürmesinden; başa gelen hayır ve şer ne varsa tamamından; dilediğini yüceltip, dilediğini alçaltmasından; dilediğine bol rızık verip, dilediğini daraltmasından; dilediğini iktidar sahibi yapıp dilediğini tutsaklığa mahkûm kılmasından; dilediğini endamlı, sağlıklı, güzel ve noksansız, dilediğini ucube, hastalıklı, çirkin ve özürlü yaratmasından; dilediğine zafer, dilediğine yenilgi bahşetmesinden; yarattığı her canlının rızıklarını ve görevlerini paylaştırmasından; dilediğine acı, sıkıntı, korku, yoksulluk ve felaketler verip, dilediğine mutluluk, refah, zenginlik ve güven vermesinden; yarattığı canlılardan hiçbirine kader tayin hakkı vermemesinden; ne bir saniye ne de gelecekle ilgili takdir mülkiyeti tanımamasından; zihin ve kalplerde oluşturulan planların hayata geçirilmesinde irade inisiyatifi kullandırmamasından; dilediğine namütenahi imkânlar verip, dilediğini hor ve hakir bırakmasından; dilediğini hükümran, dilediğini parya kılmasından; dilediğine dünyayı, dilediğine ahireti kazandırmasından; neyin helal ve doğru yani meşru, neyin haram ve yanlış yani gayrimeşru olduğuna karar veren tek hakim güç olmasından; buyruklarının dışında hiçbir imtiyaz hakkı tanımamasından; kulluğa ve itaate haiz tek varlık Allah’tır, diyorsun…

-Diğer taraftan ise, İslam ile devleti, tıpkı ruh ile beden misali ayırarak siyaset yapman; münafıklık değil midir?

-Egemenliğin kayıtsız-şartsız milletin yani beşerin dolayısıyla insanın iradesinde olduğuna inanman ve savunman; münafıklık değil midir?

-Yaratıcı Allah’ın indirdiği hükümlere göre değil de yaratık insanın nefsi doğrultusunda yaptığı yasaları kabul edilebilir bulman ya da müşrik misali seküler yasaşar yapman; münafıklık değil midir?

-Allah’a ortak koşarcasına beşeri rakip kılarak yardım ve destek umman; münafıklık değil midir?

-Allah’a dayanıp güvenmen yerine beşere, hem de Allah’ın düşman olduğuna hükmettiği güce ümit bağlaman; münafıklık değil midir?

– Allah’ın uyarı, tehdit, yaptırım ve vaatlerine değil de beşerinkilere itibar ederek düstura kalkışman ya da beklenti içinde olman; münafıklık değil midir?

– Allah’ın, batılca sakınca teşkil etmeyecek bir hükmünü Müslümanlar lehine legalleştirme aşamasında batıl gerekçeleri mazeret göstermen; münafıklık değil midir?

– İslam’ı, batılla harmanlayarak, Yunan mitolojisindeki sentor misali yarı at yarı insan gibi bir ucubeye dönüştürmen; münafıklık değil midir?

– Hak ve tek din olan İslam’ı, diğer dinlerle diyaloga sokman, birliktelik inşa etmen, barışı İslam çatısı altında değil de batıllık egemenliğinde yahut seküler düşünce düzeyinde kabul etmen; münafıklık değil midir?

-Allah, Kur’an’da, hak ile batılı kesin hatlarla birbirinden ayırıp müşrik, kâfir, Müslüman, münafık, fasık, hiristiyan, yahudi ve putperest olarak saflara bölmüş ve sadece Müslümanların dost ve kardeş olduklarına hükmetmişken, dine ve inanca bakmaksızın insanları tek çatı altında dost ve kardeş kabul etmen; münafıklık değil midir?

-Ahirete inanıp iman ettiğini onadığın halde, dünya debdebesine meyletmen; münafıklık değil midir?

-Kur’an’daki kimi ayetlere aynen iman edip kimi ayetleri ise nefse göre ya tevil etmen ya eğip bükmen ya yorumlarla başkalaştırman ya da çıkarına ters düştüğünden gizlemeye kalkışman; münafıklık değil midir?

– Küfür güçlerince dışlanma, zayıf düşme ve yalnız bırakılma korkusuyla Allah’ın hükümlerini batıla peşkeş çekmen; münafıklık değil midir?

– Rızık, zenginlik, yücelmek, zafer, güç ve ekonomik refahın Allah’tan geldiğine inandığını kabul ettiğin halde, gücü ve itibarı Allah’ta değil de beşerde araman; münafıklık değil midir?

Tumturaklı iman etmeyeni münafıklığa, küfre hatta müşrikliğe götüren en vahim etkin sebep; güçsüz ve yoksul kalabilme paranoyasıyla Allah’ın hükümlerine itaatten uzaklaşıp batıla-şeytana boyun eğmektir.

Mekke ve Medine, Arap yarımadasının ticaret merkeziydi. Kervanların taşıdıkları mallar, bu şehirlerden bölgeye ve dünyaya pazarlanmaktaydı. Allah’ın, Mekke ve Medine’yi haram şehirleri ilan etmesi, yani Müslüman olmayanın girmelerine yasaklama getirmesiyle rızık yani ekonomi endişesiyle paniğe kapılan insanlara Allah, korkmamalarını ve kendilerine başka gelir kaynakları yaratarak zengin edeceğini müjdelemiş ve emrine itaat edilmesini şart koşmuştu. Yaratıcıları Allah’ın hükmüne iman eden yöneticiler ve Müslüman halk, topraklarından fışkıran petrol ile zengin olmuşlar; günümüzde dahi dünya ekonomisinin en güçlü ve en refah içinde yaşayan toplumları olarak yer almayı sürdürmektedirler.

Rızık, zenginlik, kalkınma ve ekonomik güç kaygısı taşıyarak küfrü beşere el pençe divan durup ayetleri satan münafık ülkeler, iman ettikleri Allah’ın hükümlerine kulak tıkamak suretiyle gücü Allah düşmanlarında aramakta, Allah’ın yardım ve desteğine güvenmemektedirler. İslami kuralların egemen olmadığı, ayet ve ayete mutabık hadislerin yasak kıldığı ticaret, ortaklık ve işbirlikleri haramdır; tıpkı karanlıkta yakılan bir mum misali elde edilen kazanç ve zenginlik her ne kadar sevindirse de, yok olmaya mahkûmdur.

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Tevbe 28

Meğerse çağrısındaki amaç paraymış!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İSEDAK toplantısındaki İslam dünyasına çağrısı bir intifada duygusu uyandırıp küfre karşı bir birliktelik algısı oluştursa da, tıpkı kürsüden vaaz eden hocaların celalli konuşmalarının ardından cemaatten para dilenerek kurtuluş vaat etmeleri misali derdinin ekonomik güç olduğu açıklamalarının sonunda ortaya çıkmıştır.

Yaptığı konuşmada İslam coğrafyası üzerinde yaşanan olaylara değinen Erdoğan, Batı’nın İslam ülkelerinin petrolü ve altınını sevdiğini ama asla kendisini sevmediğini belirterek çağrıda bulunmuş, hiç bir mezhep ayrımı yapmadan tüm İslam ülkelerinin bir köşeye çekilip yaşanan kaostan kimin kazançlı çıktığını görmesi gerektiğini ifade ederek, ancak çözüm fitilinin bu şekilde ateşlenebileceğini söyledi.

Meselenin sadece yoksulluk yani ekonomi olmadığını, İslam coğrafyasının tarihinde hiç olmadığı kadar kanla anılır hale gelmiş durumda olduğunu belirten Erdoğan, ”Hemen her gün farklı ülkelerde birkaç tane Kerbela’ya şahit oluyoruz. Her gün çocuklarımız ve kadınlarımız ölüyor. Kutsal mekânlarımız gözlerimizin önünde barbarların postalları ile çiğneniyor. “Sesimiz çıkabiliyor mu; Konuşabiliyor muyuz?” hayır!” diye konuştu.

İslam ülkelerinin yeryüzünde barışı tescil edebilecek güce sahip olduğunu ve eğer istenilirse akan kanların da durabileceğini, çocuklar ölmeyebileceğini de dile getiren Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü;  ”İstenirse Ortadoğu’daki kan durabilir. Filistin’in yalnızlığı giderilebilir. Bizim sorunumuzu dışarıdan gelen çözemez. Dışarıdan gelenler İslam coğrafyasının petrolünü, altınını seviyor, bizim iç karışıklılığımızı seviyor. Bizim ölümüzü seviyorlar. Ama inanın bizi sevmiyorlar. Buna daha ne kadar göz yumacağız. Her ne mezhepten olursa olsun tüm kardeşlerime çağrıda bulunuyorum” diye konuşmasını sürdüren Erdoğan, ”Ne olur şöyle bir kenara çekilelim ve bu kaostan ve tartışmalardan kim kazançlı çıkıyor bunu görelim. Şayet bunu görebilirsek çözümün fitilini ateşlemiş oluruz.” dedi.

Petrol, altın, elmas uğruna, bitmek bilmeyen hırs uğruna canlara hatta ve hatta çocuklara kıyanlardan olmayacaklarını da söyleyen Erdoğan, ırkçılığın da yanında olmayacaklarını belirterek;”Ama inanın hesap gününde hesap gününün sahibi karşısında hiçbir mazeret geçerli olmayacaktır. Masum çocukların elleri susanların ve katillerin üstünde olacaktır.” dedi.

Tek çıkış yolunun “birlik” olduğunu ifade eden Erdoğan, bölgedeki hiçbir meseleye çıkar nazarında bakmadıklarını ve tarihinin en talihsiz dönemini yaşayan İslam coğrafyasında çıkışın ise birlikten geçtiğini söyledi.

BM’nin çocukların akan kanına sessiz kaldığını ancak İslam İşbirliği Teşkilatı’nın buna sessiz kalamayacağını da ifade eden Erdoğan konuşmasını şöyle sürdürdü;  ”Dünya barışına daha büyük katkılar sunabiliriz. Yeryüzündeki tüm çatışmalara müdahale edebiliriz. Hamd olsun bunlara yapacak birikim ve gücümüz var; tek ihtiyacımız olan ittifaktır.”

2011 yılında tercihli ticaret sisteminin yürürlüğe girebilmesi için üye ülkelerin atacağı sadece bir kaç adımın olduğunu da söyleyen Erdoğan,  konuşmasının sonunda; “İSEDAK’ın Gayrimenkul Kıymetler ve Altın borsası noktasında da adım atması gerektiğini” ifade etti.

Pes ki, pes be arkadaş!

Hem bir taraftan meselenin “yoksulluk yani ekonomi” olmadığını vurguluyor, diğer taraftan birlik çağrısının amacını,Gayrimenkul Kıymetler ve Altın borsası” kurulması olduğunu söylüyor. Bir taraftan “hiçbir meseleye çıkar nazarında bakmadıklarını” ifade ediyor; diğer taraftan İslam’a savaş açmış Haçlı koalisyonunda yer alarak, düşmanların arzu ve isteklerini yerine getirmede sınır tanımıyor. Bir taraftan, “Hemen her gün farklı ülkelerde birkaç tane Kerbela’ya şahit oluyoruz; her gün çocuklarımız ve kadınlarımız ölüyor; kutsal mekânlarımız gözlerimizin önünde barbarların postalları ile çiğneniyor” diyor; diğer taraftan o barbarlarla ittifak kurup dost olabiliyor. Ayrıca saltanatları ve sömürüleri yıkılmasın diye cihad ehlinden korunabilmek, güç ve itibar sağlayabilmek için Haçlı Batı’yı kazançlı çıkaran, Müslümanların altın, petrol ve diğer kaynaklarını sunan kendileri değil mi? Sunmasalar Allah’ın erlerinden nasıl muhafaza olup haksızlık ve adaletsizliklerini sürdürebilecekler?

Açıklamaları ve amacı o kadar aleni ki, anlaşılabilir olabilmesi için yoruma dahi ihtiyaç bırakmamıştır.

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan! Siz, sadece dünya hayatının görünen yüzünü bilip, ahiret hayatından gafil olduğunuz o kadar aşikâr ki, kendinizi dünya hayatının geçimine ve menfaatlerine, debdebesine, ekonomik güce, çarçabuk geçecek ve sonunda yıkılacak yapılara, süslere, dünya hayatının çekiciliğine, eğlencesine, oyununa, övünülmeye kaptırmışınız. Müslümanlara ahireti gösterip dünyaya sundunuz! İslami hissiyat ve tartışılmaz değerlerini dahi manipüle edebildiğinizden, öğütlerim bir fayda vermeyecektir! Sadece tek bir şey soracağım; fani dünya için gösterdiğiniz çaba, görkem ve azamet ile ilgili Kur’an’da, Allah’ın bir hükmü var mıdır? Dünya çıkarını öven bir ayet var mıdır? Dünya menfaatlerini yücelten bir ayet var mıdır? Ama siz, iyi işler ve hizmet yapıyorsunuz değil mi?

(Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” Kehf 104

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” Hadid 20

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (afetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” Yunus 24

“Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” Al-i İmran 117

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am 32

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. “ İsra 18

“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” Ta-Ha 131

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hala buna aklınız ermeyecek mi? Şu halde, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ardından ona kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?” Kasas 60-61

(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” Tevbe 55

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.” Rad 26

“Dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.” İbrahim 3

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” Ankebut 64

“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Lokman 33

“Batsın bu dünya” isyanı apaçık bir küfürdür!

Dünyadaki adaletsizliği gerekçe göstererek, ateistler misali dünyanın batmasını dileyen Müslüman kimlikli Cumhurbaşkanı Erdoğan; sanki dünya, adaletsizliği işleyenlerinmiş gibi sabırla mücadele etmek yerine isyan etmesi, iman etmemiş olduğunun bir kanıtıdır.

“Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.” Leyl 13

Dünya için batsın temennisinde bulunabilen bir kimse, şüphesiz ahiret ve cehennem için de ‘batsın’ diyebilecek bir düşünce ve duyguya sahiptir. Çünkü dünya hayatında bir azap vardır, ahirette ise bitmek tükenmez daha şiddetli ve ebedi azaplar vardır. Dolayısıyla iyi-kötü, hak-batıl ve doğru-yanlışı yaratarak musibetin binbir türlüsünü imtihan maksatlı “o kitap”’ın da yazan Allah’ın, takdirini reddedercesine isyan edebilen bir insanın dinden yüz çeviren küfür ehli zalimlerden olduğu tartışılmazdır.

“İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki: Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.” Hac 11

Adalet ancak İslami hukukla tesis edilebilir. İslam’ın hükmetmediği gerek aile gerek ülke gerekse uluslararası seküler hukuk ve toplumlarda yargının adil olabilmesi mümkün değildir. Allah buyruklarının yer almadığı bir yargı nefsi arzu ve çıkarımları galebe çaldıracağından haksızlık ve adaletsizlikler engellemez ve önüne de geçilememektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, batıl hukuk kuralları önünde muhakemeleşmek istediği halde adalet beklemesi, tıpkı örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır.

Hem Allah’a, insanlığa, vicdana ve adalete savaş açmış batıl çarkın içinde olacaksın hem de çifte standart ve ikircikli yaklaşımlardan şikâyet ederek adaletin olmadığından dem vurup batsın bu dünya diyeceksin.

Oysa İslam’ın yani adaletin vuku bulabilmesi için hak yolda batıla karşı cesaretle savaşabilseydi, iyinin kötüye karşı zaferi kaçınılmaz olur, böylece suçun dünyada değil kendilerine fiyat etiketi koymuş korkaklar ve işbirlikçilerinde olduğunu idrak edebilirdi. Daha dünyanın ve içindekilerin kime ait olduğunu bilmeyerek lanet yağdıran bir aklın adalet feryatları, tıpkı gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumundan farksızdır.

(Resulüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” Mü’minun 84

Dünyadaki haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne önderi ABD’yi dost ve veli edinip ittifak kurmak suretiyle İslam’ın egemenliği adına savaşarak adaleti hükmetmeye çalışan İslam Devleti ve mücahidlere karşı cephe alacaksın, akabinde “adalet yok” yaygarasıyla ahkâm keseceksin!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Fok balıklarının avlanmasını küresel mesele haline getirenlerin, Suriye’de Filistin’de binlerce çocuğun kadının katledilmesine en küçük bir duyarlılık göstermediğini görüyorsunuz. Suriye’de 300 bini aşkın insan öldürüldü. Hala dünyadan ses yok. Kendileriyle görüşüyorum, ama söylediklerimle kalıyorum“ açıklamalarına öyle şaşırıyorum ki, sanki kıyasıya eleştirdiklerinin saflarında değil de hak yolundaymış! Caydırıcı hiçbir fiiliyatta bulunmayıp en azından aralarından ayrılmaya dahi cesaret edemeyerek boyun eğebilen Erdoğan’da hiçbir samimiyet bulmuyor ve ağıtlarının politik bir nemalanma olduğunu düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, müttefikleri için; bir taraftan tek hassasiyetleri petrol diyor, diğer taraftan müttefikleriyle birlik olup Müslümanların işgalinde ve katledilmesinde rol oynuyor. İfadesi doğrultusunda Erdoğan, petrol sahalarının haçlı güçlerinde kalması için koalisyonda yerini aldığı ve petrol için Müslümanların katledilmesine rıza gösterdiği anlaşılıyor. Acaba Müslüman kanı üzerine iştirak ettiği koalisyon ortakları, elde edilecek petrolden kendilerine bir pay verecekler mi? Hani, Bush, Irak işgali sırasında Erdoğan’a verdiği sözlerin hiçbir tutulmamıştı da!

Haksızlık ve adaletsizlikleri işleyen batıl güçleri kendilerine rehber ve ortak edinip küfür çatısı altında birleşmeyi hazmedebilenin ne sözlerine ne de vicdanına güvenilebilinir. Eğer gerçekten hak ve adalet arayışında olsaydı ve katledilen yüzbinlerce kadın ve çocuğa duyarlılık gösterebilseydi; dünyayı ahiret karşılığı satar, adalet adına Allah yolunda savaşır ve cihad ehline düşman değil dost olurdu.

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

Şüphesiz her şeyi gözetip koruyan, iyi ve kötü her olayı takdir eden Allah, dileseydi gerek geçmişte gerek günümüzde katledilen insanlara iliştirmezdi. Lakin dünya, ahirete geçisin imtihansı bir süreci olmasından iman edenlerle etmeyenlerin açığa çıkabilmesi maksadıyla her türlü iyiliği ya da kötülüğü sebepler ve aracılılarla meydana getirmekte, dolaysıyla hakkın batıl ile mücadelesini şart koşmuştur. Hakkı Allah yaratıp batılı başka bir tanrı yahut şeytan mı yarattı ki, küfrü bir ayırıma gidilebiliyor? Ancak görevleri sadece kulluk ve Allah’ın hükümlerini yerine getirmek olan insan, kötülüğe ve adaletsizliklere karşı koymak yerine lanetlerle “batsın bu dünya” kolaylığıyla sıvışabileceklerini ve aklanabileceklerini sanıyorlar. Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmının inkâr edenden daha berbat kim vardır?

“Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hemde) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” Bakara 85

Haksızlık, adaletsizlik ve katliamlara gözlerini kapatanlar, küfürlerinin yani saptırılmışlıklarının gereğini ifa etmektedirler. Ya iman ettiklerini iddia edenlerin gözleri açık olmalarına rağmen körlüklerine ne demeli? Nefsi çıkarları adına aslan kesilip de tüm güçlerini kullananlar, sıra hak ve adalete gelince sefil insanlar misali ağlaşıp, beşeri güçlere karşı duydukları korkulardan çığırtkanlıkla yetinirler.

Dünya, Allah’ın izniyle iyilik ve kötülüğün hüküm sürdüğü bir denge üzerinedir. Safların birbirleriyle savaşı ezelden beri devam etmekte, kendini Hakka ve adalete adamamış olanların iyiliği egemen kılmadaki korkuları, kaçışları ve ihanetleri, diz çöktükleri kötülülerin safından iyilik temennisinde bulunma gibi adi bir riyakârlığı doğurmaktadır. Bedel ödemeden bir somun ekmeğe dahi sahip olamazken; iyilik, hak ve adalet benzeri bir müşkülata kavuşabilmek mümkün müdür? Dolayısıyla geçmişte nasıl Hakk yol için canını ortaya koyarak, küfür ehlinin zalim elini sıkmayarak uzlaşmaya ve pazarlığa girmemiş iman ehli çıkmış ise, dünyadaki adaletsizliklere son verecek Müslümanlar da var olacaktır.

ABD’nin dostu ve müttefiki, İsrail’in dostu ve müttefikidir; diğer bir ifadeyle şeytanın dostu ve müttefikidir! Bu sebeple şeytan dostunun zulüm feryatları, hak ve adalet isteği, YALANIN ta kendisidir!

“Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” İsra 72

 

İman etmiş bir Müslüman olduğunu mu sanıyorsun?

Yalın inancın imanla özdeşleştirildiği İslam dünyasında amele ehemmiyet verilmemesi, Allah hükümlerine itaatsizliği doğurmakta, dolayısıyla imanla kuvvetlendirilmemiş inanç düzeyi sözden öte kalbin derinliklerine nüfuz etmediğinden hiçbir risk üstlenilmemektedir. Bu sebeple nefsin istek ve düşünlerine göre güdülen inanç, imanla kâmil olamamaktadır. Ancak Allah’ın vahiyle indirdiklerine inanabilirsen, iman kapısından içeri girebilirsin!

İman etmek, doğrudan yaratıcı Allah’ın dilemesine bağlı olduğundan ne akıl ne bilgi ne eğitim ne etkileşim ne delil ne de iradesel bir savla gerçekleşebilmektedir. Onun için Allah’a ve hükümlerine ancak hidayete erdirilmiş kullar teslim olmakta ve hiçbir sorguya, yoruma, kaygıya, hesaba ve dünya menfaatlerine meyletmeden boyun eğmektedirler.

Bir insanın inandığı halde Allah’ın buyruklarını batıla tercih edebilmesi, iman sahibi olmadığının apaçık bir kanıtıdır. Çünkü kalbindeki şüphe ve tereddüt hastalığı, fani dünyadaki fırsatları ve çıkarları yitirebileceği gibi canından, sevdiklerinden ve hürriyetinden de olabileceği evhamını tetiklemekte, inancın yeterli olacağı vesvesesiyle dünyaya sırt çevirebilecek bir iman aşırı bulunmaktadır. Bu yüzden iman kuvveti hissedilememekte, anlaşılamamakta, kavranamamakta; iman sahibi olanlar ise radikal bulunup ya terörist ya ilkel ya da meczup olmakla yaftalanmaktadırlar.

Firavun, yeryüzü halkının en azgını, Allah’tan en uzak olanı ve kendisini tanrı ilan eden bir zalimdi. Ancak Firavun’un kâfir olması, azameti, gücü, tehditleri, acımasızlığı karısını korkutup ve etkileyip iman etmesine engel olamamıştı.

Karısının Allah’a iman ettiğini öğrenen Firavun, karısını güneş altında kazıklara bağlayarak işkence yaptı. Firavun, onun yanından uzaklaşınca melekler kanatlarıyla onu gölgeler ve o, cennetteki evini görürdü. Firavun, adamlarına bulabildikleri en büyük kayayı almalarını ve karısının hâlâ Allah’a iman konusunda ısrarını sürdürmesi durumunda üzerine atmalarını, eğer sözünden dönerse onu karısı olarak tekrar kabulleneceğini emretti. Yanına geldiklerinde o, “Allah’tan başka bir tanrı tanımıyorum” sözlerini sürdürdüğü sırada gözünü göğe doğru yükseltince, kendisine cennetteki köşkü gösterildi ve Allah, onun ruhunu çekip aldıktan sonra ruhsuz cesedine kaya atıldı. Bazı seçilmişlerin acı çekmeden ölmeleri, işkence anında ruhun bedenden ayrılmasından dolayıdır. Acıyı veya mutluluğu hisseden beden değil ruhun ta kendisidir!

Peygamber eşleri hatta babaları, amcaları, hısım ve akrabaları inkâr ederek kâfir olabilirlerken; kendini tanrı ilan eden Firavun’un karısı, saltanatına rağmen iman edebiliyordu. Onun için “Üzüm birbirine baka baka kararır” sözü, gerçekle örtüşmeyen bir safsatadır.

Her kim olursa olsun, Yaratıcı’nın dilediğini hidayete erdirmesi, mutlak irade’nin açık bir tezahürüdür. Bu olay akıl, mantık, irade ve düşünce kurallarını çökerten bir ibrettir.

Peygamberler, Allah’ın varlığını ve hükümlerini açıklayıp gönderildikleri toplumları imana razı ederlerken; eşleri, çocukları, babaları veya yakınları üzerinde etkili olamıyorlardı. Diğer taraftan Firavun, halkını kendisine iman ettirirken; karısı saltanatından ve tanrıçalığından vazgeçerek Allah’a iman edebiliyor; birçok işkence, aşağılanma ve acılara maruz kalmasına karşın, takiye yapmadan ve nefsini düşünmeden Allah için canını verebiliyordu.

Hem peygamber hem de şeytan, kaderin gereği zincirsel halkanın rehbersi aracıları olup, diledikleri gibi etkileyebilme ve yönlendirebilme kudretleri bulunmamaktadır. Eğer öyle olsaydı, Allah’ın Mutlak İrade’si acze uğrar, herkes sevdiği veya nefret ettiği yakınlarını, dost ya da düşmanlarını hayır yahut şer noktasında etkileyebilir, toplumları diledikleri yönde denetim altına alabilirlerdi.

Hz. Nuh (a.s) ve Hz. Lut (a.s), peygamber olmalarına rağmen eşlerini ve çocuklarını hidayete erdirememeleri, Firavunun şeytan olmasına karşın karısını saptıramaması, Hz. Muhammed (s.av)’nin amcasını ve bazı yakınlarını, Hz. İbrahim’in babasını, Hz. İsa (a.s)’ın kavmini ve düşmanlarını, Hz. Musa (a.s)’nın birçok inanılmaz mucizelerine rağmen İsrailoğullarını ve Firavunu doğru yola iletememesi, iktidarların ya da öğretmenlerin etkileşimde ki başarısızlıkları, Mutlak İrade’nin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu ispatlamaktadır. Günümüzde dahi aileden başlayıp okula ve devlete kadar milyonlarca olaya şahit olmuyor muyuz?

Kimin doğru yolu bularak hidayete ereceğine, kiminde yanlış yola girerek sapıtacağına, “bilinmeyen bir bilgiye” göre sadece Allah karar vermektedir. Onun içindir ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanların büyük bir çoğunluğu deliller, mucizeler, tecrübeler ve kılavuzlara rağmen doğru yola girememiş; bir kısmı da küfrün cehenneminden hidayete kavuşmuştur. Tıpkı İslam toplumunda yaşayan hatta ana ve babası takva olan bir insanın laik, ateist, Budist, Hıristiyan veya Yahudiliği kabul etmesi yahut gayr-i Müslim toplumda yaşayan birinin de İslam’ı seçmesi gibi! Veya varlıklı olduğu halde hırsızlık yapan ya da evli olduğu halde zina yapan; açlıktan süründüğü halde değil hırsızlık, borç dahi almaktan kaçınan yahut bekâr olduğu halde iffetini muhafaza edebilen kimse misali!

Bu, öylesine bir sırdır ki, iman edememiş ya da hidayete kavuşamamış bir kimsenin ne aklı ne de kalbi idrake yeterlidir. Dolayısıyla “niçin” sorusu bir anlam ifade etmemekte, arayışlar şeytana götürdüğünden iman mevzubahis olamamaktadır.

İman ehlinin indirilenin dışında seçme hakkı yoktur ve asla soru sormaz, yalnızca indirilene kayıtsız-şartsız itaat eder!

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.” Enam 125

“Yoksa siz de (ey Müslümanlar), daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” Bakara 108

İnsan, neden bedel ödüyor?

Yaratıcılığa ve egemenliğe özenen insanoğlu, bu iştahının bedelini çok ağır bir biçimde ödemekte ve arzu ettiği iktidarın altında can çekişerek ezilmektedir. Büyük sorumluluk büyük güç gerektirir; hele iktidarlık ve egemenlik, mutlak güç gerektirir!

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” Ahzab 72

Kendine verilen emaneti sahiplenerek “emanete ihanet” eden insan, yaratıcısının makamına öyle göz dikmiş ki, her ne yapmış ve yapıyor ise, kendi adına yapma cüretinde bulunup haddini aşmıştır.

Hak, hukuk, adalet ve hizmet anlayışındaki “olmazsa olmaz” temel prensip, kimin adına ve kimin kurallarıyla çalışıldığı ve yasaların yapıldığıdır. İnsan merkezli resmi veya gayri resmi, tüm politik, sosyal, ekonomik ve askeri kurum ve kuruluşların amacı, Yaratıcı’yı yeryüzünden ve yönetimden silerek insanı hâkim kılma üzerine yapılaştırılmış düzenlerin Allah ile sürdürdükleri savaşlar akabinde ödedikleri bedellerdir.

İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile kâinata egemen olan kuralların aynı olduğunu itiraf etmeye mecbur kalan rasyonalist düşünce, bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin Mutlak İrade olduğu gerçeğini kuramda onaylamasa da, pratikte itiraz edememiştir. Böylece aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve özdeşler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil ruhun mutlak yaptırımından olduğu da kesinlik kazanmıştır.

İnsanoğlunun bilim ve özgür irade adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesi, dolayısıyla tüm teorilerini de yanlış temele inşa etmesine sebep olmuştur.

Newton’un günümüzde mekanik bilimin dayanağını oluşturan hareketle ilgili olan ilk buluşu, “dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe hareketsiz bir cismin hareketsiz kalacağı”’dır. Cisimler nasıl ki bir kuvvetin etkisiyle hareket ediyorsa, Yaratıcı ruhu, ruhta maddeyi yani bedeni etkileyip hareket kazandırarak programsal (kadersel) içeriğine göre fiziği üretmekte, şekillendirmekte ve yönlendirmektedir. Düzgün doğrusal hareketli bir cisim, nasıl düzgün doğrusal hareketini sürdürüyorsa, doğru yola iletilerek hidayete kavuşturulmuş bir ruhta, aynı düzgünlükte işlev kazanıp doğru yolda ilerlemektedir. Kuvvetin cisimlere kazandırdığı ivme, Yaratıcı’nın yaratıklar üzerindeki tasarrufu gibidir. Farklılıkların ve aykırılıkların oluşmasını bu kurala göre örneklendirebiliriz. Her etki, ters yönde eşit bir tepki doğurmaktadır. Buna göre, yaşamdaki olumlu veya olumsuz olaylar birbirlerini etkileyerek karşıt oluşumları doğurmakta ve böylece denge sağlanmaktadır. Bu yüzden yapılan iyi veya kötü her eylem karşılıksız kalmamakta, dolayısıyla yapan yaptığıyla kalmayıp bedelini mutlaka ödemektedir.

İnsan, ne yapmadığını değil ne yaptığını sorgulamalıdır ki, ödemeye mahkûm olduğu bedelin haklılığını idrak edebilsin. Diri olan sürekli bir şeyler yapmaktadır ancak ölüler bir şey yapamazlar. Sadece “ben” demek dahi, şeytanın ödediği bedel misali çok ağırdır. 

Kimi insan, yaptığı kötülüğü bedelini anında öder; kimi insan, yaptığı kötülüğün bedelini aylar hatta yıllar sonra öder; kimi insan ise, yaptığı kötülüğün bedelini dünyada değil ahirette öder. Sonunda bedel, mutlaka ödenir!

Ayrıca Allah’ın haram saydığı ve razı olmadığı bir şeyi zihninde ve kalbinde geçirmen dahi bedel ödemeyi müstahak kılar. Dolayısıyla düşüncelerinde ve duygularında canlandırdığın yahut hissettiğin bir şeyi Allah izin vermediğinden dolayı eyleme geçirmemiş olman, seni bedel ödemekten kurtarmaz. Bu sebeple Allah, birçok ayetinde; “kalplerinde sakladıklarını bilirim” buyurmuyor mu? Dolayısıyla kalbinde sakladığını açığa vursan da vurmasan da fark etmez!

Şeytan, hep iyilik yaptığını ve nefislerin mutluluğu için çabaladığı iddiasında bulunduğu halde lanetlenerek bedelini nasıl ebedi cehennemle ödemiş ise, sözde iyilik ve hizmet için çalıştığını söyleyen insan da aynı akıbete duçar olmaktadır.

“Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl gelirler!” Nisa 62

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” Rum 41

“De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.” Ali İmran 29

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.822 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: