Başarı ya da zafer yalnızca Allah’ındır!

Şüphesiz çöküş yahut yenilgide Allah’tandır.

Kendisine verilen bilgi, güç ve imkânlarla şımararak böbürlenen insan haddi öyle aşmış ki, yaratılmış bir kul değil adeta yaratıcı bir hüküm sahibiymiş gibi ahkâm kesmekten sakınmamaktadır.  

(Resulüm!) De ki: Mülkün (hükümranlığın) gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Al-i İmran 26  

Oysa herhangi bir beşerin hükümranlıktan zerrecik nasibi olmuş olsaydı, nefsinden dolayı tek bir insana çekirdek filizi kadar bile bir şey vermeyeceği gibi en basit bir öfkesinde sağ bırakabilmesi de söz konusu olmazdı. Lakin kontrol ve denetim tamamen Allah’ın iradesinde bulunmasından insan dilediğini yapamamakta, ancak kendisine tanınan sınırlar çerçevesinde ivme kazanabilmektedir.    

İnsan, her ne kadar aklı, zekâsı, düşüncesi, bilgisi, becerileri, gücü ve diriliğiyle nesnelerden yahut hayvanlardan farklı sanılsa da, aslında iradesel bağlamda hiçbir ayrıcalıkları yoktur.

Nasıl?

Denizde boğulmaya ramak kalmış bir kimseyi düşünün. Boğulmak üzereyken can havliyle çırpındığı ve son nefesini vermeye saliseler kalan bir insanın tam derin sulara gömüleceği sırada aniden bir tahta parçası yahut başka bir cismin ellerinin arasına tutunmasıyla ölmekten kurtulmuş olması, nasıl ve kimin iradesinin tezahürüdür? Nasıl oluyor da cansız bir nesne, bir adamın hayatını kurtarma başarısı gösterebiliyordu? O adam, neden hayatını kurtaran o cisme kurtarıcı edasıyla minnet duyup baş tacı yapmak suretiyle şükranlarını ifade etme yerine bir tekme atarak kıyıya terk edebiliyor? Ya kendisini o cisim yerine insan kurtarmış olsaydı vereceği tepki, şüphesiz ömür boyu sürecek tazimsel bir vefa olurdu. Oysa söz konusu cisim de insanın başarı olarak addedilen kurtarmayı gerçekleştirmemiş miydi? Öyleyse insan ile cismin arasındaki, birinin düşünen bir canlı diğerinin de cansız olmasının dışında ne fark vardır?

Ancak insanın diğer canlılardan üstün yaratılması, onun her şeyin üstesinden gelebilecek veya dilediğini yapabilecek bir özgür irade yanılgısını doğurmaktadır.

Dolayısıyla ister güçlü ister zayıf; ister canlı ister cansız; ister akıllı ister deli; ister kral ister köle her ne olursa olsun hüküm yaratıcının inisiyatifinde ise, yaratıcının dışındaki herhangi bir iradenin mevzubahis olabilmesi, fayda yahut zarar verebilmesi mümkün değildir.

Sebepler yani aracılara yüklenmeye çalışılan güç, güç değil düzen zinciri içinde görsel yahut göksel mazeretsi halkalardır.

İlmi, siyasi, ekonomi yahut askeri başarılar ve zaferlerinden dolayı büyütülen insanlara tazim doğrudan Allah’a bir şirktir. Dolayısıyla iman etmiş bir insan için bu öyle büyük bir tehlikedir ki, iman adına müdahale kaçınılmazdır.

Hz. Ömer (r.a), hayatı savaş meydanlarında geçip İslam topraklarını genişleterek birçok ülkeyi hilafete kazandıran ünlü komutan Halid Bin Velid (r.a)’nı neden görevinden azat etmişti biliyor musunuz; üst üste kazandığı başarı ve zaferlerden dolayı halkın kendisini arşa çıkaracak derecede çok büyütmelerinden ordunun başından almıştı.

Hz. Ömer, Hz. Halid’i Genel Kurmay Başkanlığından azletme sebebini devletin tüm valilerine gönderdiği şu tamimle bildirmişti.

“Ben, Halid’i bir öfkesinden, ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.” 

Başarı yahut zaferlerle övünmeye ve övdürmeye pek meraklı insanlar, özellikle Müslüman kimliklerden birini; “Arkadaş! Beni başarım ve zaferlerimle methediyorsunuz ama ben de sizin gibi bir insanım. Her ne kadar iktidarda olsam da size fayda veya zarar verebilecek bir güce sahip değilim. Bizi koruyup gözeten ve sahip olunan başarıları kazandıran Allah’tır. Başarı olarak addettiğimiz her ne varsa, tamamı Allah’ın bir lütfü, ihsanı ve emanetidir. Allah’ın dilediği kuvvet ve kıymetlerin hepsi irademizden değil O’nun iradesindendir. Allah’ın dilemesi dışında gerek menfi gerekse müspet olarak yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Ortaya çıkan maddi ve manevi başarı ya da eserleri benden değil Allah’tan olduğunu bilin! Dolayısıyla bana değil Allah’a teşekkür edin. Allah dilemedikten sonra bir yaprak dahi yere düşemiyorsa, beni büyüterek şirke girmeyiniz!” açıklamasına şahit oldunuz mu?

Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil.” G. W. Carwer- ABD’li ünlü bilim insanı-mucit

Başarı ve zaferin sadece Allah iradesinde olduğuna inanıp iman etmiş bir akıl sahibi asla kula kulluk yapmaz; dolayısıyla ne patronunun ne amirinin ne komutanının ne şeyhinin ya da peygamberinin ne de devlet başkanının şahsi despotizminin altında boyun eğmez. Çünkü dileklerine karşılık vererek yüceltecek, rızıklandıracak, huzur ve güven verecek yalnızca yaratıcısı Allah’tır; eğer Allah, kendisini hor ve hakir bırakacak bir alçalmışlığı ve felaketi dilemişse, sıyırarak kurtaracak kimse de yoktur.  

De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam. Cin 21-22

Ne var ki, mülkün diğer bir ifadeyle hükümranlığın sahipleriymiş gibi insanı maddi ve manevi sömüren dini, ilmi, siyasi ve askeri kimliklerin itibar görüp kurtarıcı addedildiği düşünce düzeyinde Allah ne işe yarıyor? İnsanların hatta dünyanın ipi onların elinde ise, Allah ne yapıyor?

Başarı yahut zaferleriyle övünen kimselerin neden sonra beceriksizliğe ve yenilgiye uğrayabildikleri sorgulansa; öyle sanıldığı gibi insanın dileği doğrultusunda hiçbir başarı ya da zaferinin olmadığı anlaşılabilecektir.

Malumunuz üzere; Allah, Hz. Süleyman (a.s) peygambere, hiçbir kuluna nasip etmediği öyle büyük imkânlar ve iktidar sunup yeryüzünü emrine amade etmişti ki, tüm hayvanlarla konuşabilmesinin yanı sıra göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içinde zamanın kraliçesi Melike’nin tahtını dahi binlerce kilometre uzaklıktan yanına getirtmişti. Peki, Hz. Süleyman (a.s), başarısı, ilmi ve gücünden dolayı böbürlenmiş miydi? Ya da günümüz insanlar gibi zamanın insanları, yaptığı işlerden dolayı kendisine övgüler dizmiş miydi?

“Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir. Neml 40

Güç ve irade ancak “ol” denmesiyle oluşuveren bir kudrettir; böylece başarı ve zaferinde hiçbir menfilik, acziyet ve olası bir müdahale söz konusu değildir. Üstün başarı ve zafer çığlıkları atan birinin, hiçbir şart ve koşulda mağlubiyeti mümkün olmamalı ve her daim galip gelmelidir. Peki, böyle bir beşer var mı ki, övünmeye layık olsun?

Nice bitki, ağaç ve hayvanlar vardır ki, heybetleri karşısında kelam edecek söz bulunamaz; hiç kurumayacak, yıkılmayacak ve ölmeyecek zannedilir. Oysa eceli geldiklerinde öyle devrilirler ki, ihtişamlarından geriye eserleri kalmaz ve çıkan bir rüzgârla çerçöp olup savrulurlar. İşte başarı ve zaferleriyle övünen devletler ve liderlerde öyledir!

Öyleyse nerede başarı ve zafer?  

“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece “Ol” dememizdir. Hemen oluverir.” Nahl 40

Türkiye neyin derdinde!

Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgal ve Kırım’ı ilhak etmesiyle ABD ve AB, Rusya ile tüm çıkar ilişkilerini keserek ambargo uygulayabiliyor; Türkiye ise soydaşı Türkmen ve dindaşı Suriyeli Müslümanlar vahşice kırılırken Rusya’ya karşı bırakın ambargo uygulamayı, başta doğalgazı kesme, meyve, sebze ve bilumum ticareti sekteye uğrayacak tedirginliğiyle işbirliğinin devamı için debeleniyor.   

Ey Türkiye! Batı’nın Ukrayna ile olan bağı ve yakınlığına bir bak; sonra da dön Suriye ve Türkmenlerle olan kopması imkânsız yarenliğe bir bak!

Ne görüyorsun?

Politikalarından anlaşıldığı üzere gördüğün; para her şeyi yapacak iddiadan para için yapılmayacak hiçbir şeyin olmadığı bir inanç! Dolayısıyla bir gözü dolar bir gözü Euro gören gözler yüzlere sirayet etmiş olsaydı, aynaların satılması yasaklanırdı!

Neden IŞİD’e düşmansın; Müslümanları ve masum insanları öldürmesinden değil mi? Peki, Rusya’da Müslümanları katledip masum insanları parçalamıyor mu? Öyleyse neden IŞİD terörist bir düşman da, Rusya ahbap bir dost? Bu meyanda Rusya’dan petrol almak meşru, IŞİD’den petrol almak mı gayrimeşru?  

Sınır ihlali dolayısıyla düşürülen Rus uçağı akabinde gerginleşen ve küsen Rusya’yı tekrar kazanabilmek için atılan taklalar ne için? Rusya, Suriye’yi işgal edip Türkmenleri, Suriyelileri, din kardeşlerini, çocukları, sivilleri ve insanlığı daha beter katletmesi için mi? Peki, Rusya ile sürdürülecek ekonomik ve siyasi ilişkiler, katledilen binlerce insanın malından, canından, anasından, babasından, eşinden, çocuklarından ve vatanından daha mı efdal?

Neden Esed ve IŞİD’e duyulan düşmansı yüksek tepki, Rusya’ya karşı gösterilmiyor da kaşıkçı kavgası misali yüzeysel bir menfaat dalaşması ya da ezikliği yaşanıyor?

Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin insani ve vicdani olmayıp tamamen maddi olduğu gerçeği öyle tescillendi ki, kör olana ne ayna, sağır olana da ne ses fayda sağlar.

Yeter ki para gelsin; Rusların katlettiği insanların canları cehenneme!  

Unutulmamalıdır ki, kalp boşaldıkça para hırsı artıp boşalan kalbi doldurur.

En bedbaht olanı da nedir biliyor musunuz; Rusya ambargo uygulamaya cüret edebiliyor da, Türkiye ‘aman’ diyerek menfaat ilişkileri bozulmasın diye adeta yakarabiliyor!   

Maalesef devlet başta olmak üzere halkımız öyle materyalistleşmiş ki, gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri katran kesilmiş.     

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” Araf 179

Putin, bir sokak serserisidir!

Süper güç olarak addedilen bir ülkenin başında sokak serserisinin bulunabilmesi, o devlet ve milleti için fevkalade aşağılayıcı ve trajik bir durum olma yanı sıra halkının da seviyesini kanıtlar.

Bedeni insan şeklinde ama ruhu hayvandan da daha aşağı olan Putin, insani ve vicdani hiçbir değer taşımadığından fırsattan istifade edebilme adına yıllarca katledilen Suriye Halkının yanında olmaktan ise insanlığın insan olmayan numunesi Esed gibi bir canavarın safında yer alarak tek insan bırakmamacasına kıyıma girişmesi, zaten kim olduğunu kanıtlamaktadır.

Türkmenleri acımasızca bombalamalarına karşın Türkiye’ye gözdağı verme maksadıyla bilerek savaş uçaklarını topraklarımıza göndermek suretiyle sınır ihlalinde bulunması, doğrudan Türkiye’nin tepkisini test etme maksatlıydı.

Öyle ki, esasen tamamen düşman amaçlı sınırlarımızı ihlal eden savaş uçağını göndermesi ve ihtarlara yanıt vermemesindeki amaç, uçağının düşürülüp Türkiye’yi mücrim kılarak hedeflerine kolaylıkla ulaşmaktı.

Öncesinde büyük yatırımlar, projeler ve ekonomik birliktelik vaatleriyle Türkiye’yi etkilemeye kalkışmasının ardında Suriye’deki emellerine sessiz kalınma stratejisi yatıyordu.

Yoksa Putin’in ezeli düşman, hor ve bölge için rakip gördüğü Türkiye ile dost olabilmesi mümkün değildi. Hele amansız hasmı ABD ve NATO ile aynı safta yer alan Türkiye’nin kalkınması, zenginleşmesi ve güçlenmesi gibi samimi bir işbirliği imkansızdır. Ancak öyle bir izlenim vermek suretiyle hem Suriye ve Akdeniz’deki amaçlarına ulaşmayı hem de PYD/YPG’ye destek vermek suretiyle sınırımızda bir Kürt devleti kurdurmak ve Türkiye’yi parçalamak olduğu planları dâhilindeydi.

Zaten Esed ile işbirliğinin önkoşulu, Esed’in tartışmasız düşmanı olan Erdoğan ve Ak Partinin iktidardan düşürüp cezalandırmasıydı. Dolayısıyla Esed, ne kadar Erdoğan ve Ak Parti düşmanı ise, Putin de o kadardır. Bu sebeple önce Türkmenleri yok etmeye ve bölgeyi tamamen kontrol altına almayı hedeflemiş, sınıra da PYD/PKK’yı yerleştirerek Türkiye’yi bitirmeyi düşünmüştür.  

Herkes bilmelidir ki, Rusya’nın sahip olduğu nükleer silahları her ne olursa olsun Rusya korkaktır ve asla Türkiye ile savaşa girebilecek bir cesareti yoktur. Her bir Müslüman Türk’ün sahip olduğu atom bombalarına bedel olduğunu Türklerin birçoğu inanmasa da, onlar çok iyi bilmektedir.

İşte bundan böyle Türkiye’nin Putin’e karşı göstereceği duruş; ya Rusya’yı Suriye’deki emellerinden vazgeçirip ülkesine geri göndertecek ya da Türkiye’yi Putin’in mandası altına sokmakla bırakmayacak, Esed’e de diz çöktürecektir.      

Sokak serserisi Putin’in Türkiye’ye karşı alacağı olası bir savaş kararı, daha düşünce aşamasında iken Rusya’da isyanı tetikleyecek ve Putin’nin taşlanarak layık olduğu sokak serserilerinin arasına döndürecektir.

Dolayısıyla Putin’in en büyük kozu olan nükleer silahları kullanmaya ne cesareti var ne de Rus halkı izin verir! Ki, Rusya’yı içeriden vurmak için tetikte bekleyen Müslüman gücünü ve Türkiye dostu Rusları da hatırlatmak isterim.

Her kim ne derse desin, Rusya’nın Türkiye üzerinde sanıldığı gibi bir ekonomik gücü yoktur. Asıl Türkiye’ye muhtaç olan Rusya’dır. Temelde neyi unutuyoruz biliyor musunuz; bizim ALLAH’ımız olduğunu. Buna rağmen kaygı duyulabiliniyor ise, Ruslardan ne farkımız kalır!

Şüphesiz her karanlığın bir sabahı; her müşkülâtında bir bolluğu; her şerrin de binlerce kat hayrı vardır! Ama her korkaklığın ve imansızlığın da mutlak bir zilleti vardır!

Putin bir terörist dahi olamaz. Çünkü teröristin bile bir duruşu ve onuru vardır. O öyle fırsatçı bir sokak serserisidir ki, ancak serserilerden çekinen ülkeler tehditlerine boyun eğer ve dayatmalarına kulak verir.

Madem savaş uçağının düşürülmesi, sırtından vurulmuş gibi bir ihaneti doğurdu; cesareti varsa o da bir uçağımızı düşürsün ya! Ancak Rusya Devlet Başkanı Putin, tıpkı sokak serserilerinin ruhuna sahip olduğundan onu cüret edememektedir. Nasıl ki, sokak serserisi güçlü birinden dayak yediğinde intikam alabilmek için o kişinin eşine, çocuklarına, malına, dükkânına, evine yahut aracına zarar vererek tatmin olmaya çalışırsa; Putin’de aynı serseri ruhu içinde işçilerimize, iş adamlarımıza, turistlere gibi eften püften şeylere saldırarak kendini tatmin etmeye ve Türkiye’yi eğdirmeye çalışmaktadır.  

Asıl Rusya için hazin olan nedir biliyor musunuz; bir sokak serserisini devlet başkanı olarak sindirebilmesi. Oysa Rus halkı, böyle bir serseriyi hak etmiyor!

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Zafer beden de değil ruhtadır!

Rusya gibi bedeni güçleri yaptırım sahibi tanrı gören düşünce ancak insan siluetindeki mahlûkların hezeyanlarıdır.

İnsanı insan yapanın beden değil ruh olduğu gerçeğini idrak edememişlerin düşünce ve sözlerine itibar öyle ziyandır ki,  esaret ve yenilgi için başkaca bir sebebe gerek bırakmamaktadır.        

Beşeri güçlü kılan Etkin Ruh’un mutlak varlığına iman etmemiş bedenler, her ne kadar canlı kalabilmeleri için ruhla bütünleşmiş olsalar da, Etkin Ruh’un yardım ve desteğinden mahrum olmalarından maddi güçlerin karşısında peşinen bir korku ve mağlubiyet psikolojisi içindedirler.

Bu, insanlığı hatta iman etmiş kalpleri çökerten öylesine zehirli bir hastalıktır ki, bedeni yani maddi gücü bulunanın zayıf olanı elimine edeceği önyargısını doğurduğundan doğrudan ya da dolaylı olarak kula kulluğu meşrulaştırmakta, ruhi kuvvet ve üstünlük yok sayılmaktadır.

Hâlbuki tarihte nice güçlü toplum ve devletlerin bedeni gücü olmayan zayıflarca nasıl sabun köpüğü misali yerle bir edilip dünyadan silindikleri kanıtlarla ortadadır. Dolayısıyla güçlü olan beden değil ruhtur! Velev ki, o ruh, tek bir bedende olsa dahi Etkin Ruh ile dayanışma içinde olmasından tüm dünyaya diz çöktürebilecek kudrettedir. Böylece Etkin Ruh ile vahdaniyet içinde olmayan insan ya da süper güç olarak sanılan devlet, görünüşte ne kadar güçlü olursa olsun zayıftır ve iman etmiş bir ruhun karşısında yok olmaya mahkûmdur.

Geçmişteki vatan toprağımız, sınırımız, kadim bir tarihsel ve yakinen dini ve milli bağımız olan Suriye’deki toplumların katledişlerine izleyici durumda olan Türkiye, söz konusu süper güç olarak addedilen bedeni güçlere kaygısından caydırıcı bir müdahalede bulunamamasına sebep, Etkin Ruh’a tumturaklı iman etmemiş ve dolayısıyla güvenmemiş olmasındandır.

Suriye ile bağı olmayan ABD, Rusya ve AB ülkeleri diledikleri gibi cirit atabiliyor ama Türkiye, o süper güç denilen zayıfların ya ardına takılarak emirleri doğrultusunda taşeronluk yapıyor, ya sınırlarımıza dokunmayın diyor, ya yurtlarından kaçan insanlara sığınma hakkı tanıyor, ya da katledilen dini ve milli kardeş yahut soydaşlarının kıyımlarını seyrediyor. Haydi, seküler yapısından dolayı dini olanları kabul etmiyor da, soydaşlarını da mı kendinden saymayarak ihanette sakınca görmüyor? Vatanlarını, barınaklarını ve yakınlarını terk etmek zorunda kalan insanlara sığınma hakkı vermek mi, yoksa yerlerinde kalmasını sağlamak mı insanlık ve hizmettir?

Suriye’de söz ve müdahale hakkı olması gereken tek ülke Türkiye ama Türkiye’nin dışında herkesin iddiada bulunabilmesi, Türkiye gerçeğini de kanıtlamaktadır!

Sınırımızı ihlal eden Rusya uçağını düşürmemizle birlikte Rusya’nın; “Sen kimsin ki uçağımızı düşürmeye cüret edebildin” meydan okuması ve yaptırım tehditleriyle karşılaşabilen Türkiye, bugüne kadar ki zayıf ve teslimiyetçi duruşunun bir sonucu olarak adam yerine koyulmamaktadır. Hak ve adalet adına savaştan kaçınan her toplum, barbar güdümü altında yaşamaya müstahaktır.

Hele düşürülen uçağın kimliksiz ve Rus uçağı olduğunun bilinmediği açıklaması özür niteliğinde tam bir kepazeliktir. Madem angajman kuralları gereği uçağın düşürülmesi meşru, uçağın kime ait olup olmamasının bir önemi tartışılabilir mi?   

Aman ekonomi ne olacak; ya doğalgaz kesilirse; ye enerji yatırımları durursa; ya ortak yatırımlar sekteye uğrarsa; ya meyve, sebze ya da diğer mamuller ihraç edilmezse; ya gemilerimiz limanlara sokulmazsa; ya vatandaşlar Rusya’ya giremezse; ya Rus turistler Türkiye’ye gelemezse!          

Böylece Rusya’nın rızık veren; zarar, fayda, gelişme ve kalkınma sağlayan tanrısal anlayış, mahkûmiyete götüren öyle bir zihniyettir ki, bir millet ve devlette ne din ne namus ne insanlık ne istiklal ne de şeref bıraktırır.

Oysa zalim Rusya ile olan siyasi ve ekonomi işbirliğinde Türkiye’nin tüm ilişkilerini bitirmesi kaçınılmaz olmalıydı. Dindaş ve soydaşlarını hunharca katleden Rusya’ya karşı hala Türkiye’nin “aman” diyebilmesi, Etkin Ruh’a değil bedene olan imanındandır. Ki, Rusya’nın da her açıdan Türkiye’ye ihtiyacı bulunmaktadır. Türkiye’nin ilişkilerini kesmesi durumunda Rusya’nın uğrayacağı kayıp ve düşeceği sıkıntı, Türkiye’den kat be kat daha fazladır. Rusya kibrinden dolayı kafa tutarken; Türkiye imanından hatta insanlıktan dolayı rest çekemiyor mu? Rusya ile çıkabilecek bir savaştan tedirginlik duyuyorsa, eğer o savaş yazılmış ise, gün ve saati geldiğinde mutlaka gerçekleşecek ve hiçbir güç durduramayacaktır.

Rusya, müşrik olduğundan bir pisliktir ve asla güvenilmez bir barbar olduğu tarihte yazılıdır. Nasıl ki kahraman ecdadımız Ruslar karşısında yılmayıp dimdik durabilmişler ise, biz varisleri olarak Ruslar karşısında mı sineceğiz? Bakın, Ruslarla mücadele eden bir avuç Müslüman Türkmen, Türkiye’nin davetine ve her türlü koşulları sunmasına karşın yine de kaçmamakta direnerek, “ya şehid oluruz ya da topraklarımızı koruruz” imansı duruşunda bulunabiliyor. Söyleyin bakalım; kimdir ecdadımızın gerçek varisleri?!!

İman etmiş bir ülke, asla ekonomik kayıplardan endişe duymaz. Rusya’dan alınan doğalgazın kesilecek olmasından mı tasa ediyor; korkmasın, Allah kendi lüffundan öyle kaynaklar fışkırttırır ki, bir de bakmışsınız Türkiye, dünyanın doğalgaz üreten en büyük ülkesi olmuş. Rus turistlerin getireceği gelirden mi telaş ediyor; etmesin, Allah, o gelirden binlerce kat fazlasını lütfedecek imkânları sağlar. Ama imanı olmayan kalbe tüm gerçekler ütopya gelir!

Aslında müşriklerin Mekke ve Medine şehirlerine girmelerini yasaklayan hüküm ile Allah, Müslümanlara ne vaat etmişti;  müşriklerden elde edilecek ekonomik kayıp gibi bir korku taşımamaları, Allah’ın kendi lütfundan zenginlik vereceği değil miydi? Peki, topraklardan petrol fışkırtarak Arap yarımadasına zenginlik bahşetmemiş miydi? Lakin söz ile iman ettiklerini ileri sürenler hakikatleri kavrayamazlar.

 “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir. Tevbe 28     

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan!

Çırağan Sarayı’nda düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı 5. Sağlık Bakanları Toplantısında diyorsunuz ki; “Peygamberimiz, merhamet peygamberidir, barışın timsalidir. Merhamet dini olan, sevgi dini olan, vicdan dini, dayanışma dini, ilim dini olan İslam’ın, terörle, zulümle, ölümle, cehaletle birlikte anılmasının önüne geçmek hepimizin boynunun borcudur. Şimdi mücadele zamanıdır. Eğer bu mücadeleyi hemen vermeye başlamazsak yarın hepimiz için daha karanlık olacaktır.”

Sözde İslam adına yaptığınız açıklamada küfre, batıla, zulme, azgına, kötülüğe ve şeytana karşı cihadı reddetmenizle ilgili size inen bir vahiy ve din getiren ortaklarınız mı var ki, açıkça Allah’a kulluğu hâkim kılabilmek için canlarını veren cihad ehlinin karanlık getireceğini iddia ediyorsunuz?

Sözleriniz haçlı-siyonist güçlerden nasıl korktuğunuzu öyle kanıtlıyor ki, Allah’tan daha fazla korku paranoyası içinde İslam adı altında başka bir itikada yönlendirmenizi tetikliyor.

Düşünceleriniz tamamen İslam, hak ve adalet düşmanı haçlı-siyonist güçleri kayırma ve Müslümanların direnişlerini kırma amaçlı olup, bahsettiğiniz peygamber, Müslümanların küfre karşı savaşmış, barış adına batıla asla boyun eğmemiş ve İslam’ı egemen kılabilmek için mücadele vermiş Hz. Muhammed (sav) olmadığına göre; kimdir?

İslam, Allah’ın iradesine ve hükümlerine kayıtsız-şartsız teslimiyet olduğu tartışılmaz iken; beşeri çıkarlarınız, arzu ve istekleriniz, haçlı-siyonist güdümünde verdiğiniz fetvalar, Allah ve Resulünü tanımamazlık, hükümlerini takmamazlık ve apaçık bir asilik değil midir?

Sizin dininize göre; barış, sevgi, merhamet ve vicdan, kötülerle yani şeytanla uzlaşmak ve işlediklerine razı olmak ise; neden PKK teröristleriyle savaşıyor, öldürüyor ve güvenlik güçlerinizin öldürülmesine izin veriyorsunuz?

Sizin dininize göre; beşeri menfaatleriniz için savaşmak ve öldürmek meşru da, Allah ve dini için savaşmak ve öldürmek gayrimeşru mudur?

Siz insana, Allah ve Resulünden çok daha düşkün, merhametli, adil ve vicdan sahibi misiniz ki, Allah’ın savaşın ve öldürün emrettiğine ve Hz. Peygamberin katıldığı savaşlarda bizzat öldürdüğü azgın küfür ehli lehine hümanist kesilerek öldürmeyin, cihad etmeyin, merhametli ve vicdanlı olun çağrısına cüret edebiliyorsunuz?

Allah, birçok ayetinde; “Müminleri bırakıp da kâfirlerle dayanışma içinde olmayın, dostluk yapmayın, birlik olup Müslümanlara karşı savaşmayın, arzularına uymayın, ittifak kurmayın” buyurduğu halde; cihada karşı yekvücut olduğunuz haçlı-siyonist koalisyon ortaklarınızla sürdürdüğünüz birliktelik küfür ve Allah’a isyan değil midir?

İfade ettiğiniz ilim ve karanlık, bana ünlü mason ve hümanist Lessing’in şu sözlerini hatırlattı. “İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır.” Eğer İslam ilmi, batıla esaret, tutsak bir barış, suskunluk, diz çökmek, teslimiyet, ekonomi kalkınma ve zenginleşmek ise, indirilen vahiyde ne öyle bir İslam ilmi var ne de peygamberin bir yaşamı mevcuttur. Bu sebeple dininizin Allah ve Resulünün emrettiği İslam olmadığı apaçık ortadadır.

Açıklamalarınızla tıpkı yüzyılın münafığı F. Gülen misali; “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” küfrünü dolaylı olarak savunuyorsunuz. Tıpkı cihad yerine ‘dini terör’ kelimesini kullanmanız gibi! Gülen’de Müslüman kimliği taşımasına rağmen cihad karşıtı ve küfre karşı savaşan mücahit düşmanı ve azgın kâfire çok sevgili bir dosttur.

Ne siz ne partiniz ne de Müslüman olduğunu iddia eden hiç kimse, dünyada sahip olduklarıyla övünmesin; çünkü ahiretteki karşılığı ebedi cehennemdir. Ama terörist olmakla aşağıladığınız, yasaklar koyup sürek avı başlattığınız, dışladığınız, öldürülmelerinden mutluluk duyduğunuz o cihad ehli var ya; iste onların ahiretteki karşılığı ise ebedi cennettir.      

Haçlı-siyonistlerin düşmanlarını düşman edinen sizler, lafa gelince miting meydanlarında ve ekranlarda katledilen Müslümanlar için ağıt yakar, taş üstünde taş bırakmayacağınıza dair mangalda kül bırakmamacasına antlar içer ama ezeli ve ebedi o düşmanlarla güçbirliği yaparsınız. İsrail, yıllarca Filistinli Müslümanları çocuk-kadın demeden acımasızca katlederken, Mescid-i Aksa’yı işgal edip ibadete yasaklarken; dünyanın her köşesinde Müslüman düşmanlığı esip katliamların ardı arkası kesilmezken;  neden sözde barış ve insanlık adına koalisyon ortaklarınızla tek bir yaptırıma ve önlemeye girişemiyorsuz? Ama sıra cihad ehline gelince öyle aslan ve kabadayı kesiliyorsunuz ki, haçlı-siyonist dostlarınızdan “aferin” alabilmek ve artıklarından yararlanabilmek için haçlıdan daha haçlı gibi şaha kalkışıyorsunuz. Unutmayın ki, izzet, güç, şeref, rızık, destek ve yardım sadece Allah’ın yanındadır; Allah düşmanlarının değil!

Siz cihada karşı savaş açmakla, doğrudan Allah’a, Resulüne, Kur’an’a ve İslam’a savaş açmış bulunmaktasınız. Belki inandığınız dinde meşrudur ama vahiyle gelen İslam’da öyle bir küfürdür ki, vakit gelmeden tevbe ediniz ve öncesinde iman ettiğiniz İslam’a dönünüz.    

Müslümanların akıl ve kalplerini karıştırarak, haçlı-siyonist güçlerin tahakkümü altında yaşamlarını sürdürtmek gayesiyle hem kendinizi hem de sözlerinize itibar edenleri perişan etmekten geri dönünüz. Ecdadınızla övünüyor ama ecdadınızın Allah yolunda verdiği mücadeleyi teröristlikle özdeşleştiriyorsunuz; Müslüman olmakla övünç duyduğunuzu haykırıyor ama Allah ve Resulüne meydan okuyorsunuz; inanıyor ve ibadet ediyorsunuz ama kendi istek ve arzularınıza göre seçim hakkında bulunuyorsunuz; Allah ve Hz. Muhammed diyorsunuz ama sözleriniz kulağınızı aşıp kalbinize nüfuz ederek iman dönüştüremiyorsunuz; İslam diyorsunuz ama şeriata başkaldırıyorsunuz; Allah’tan başka güç yoktur diyorsunuz ama haçlı-siyonistlerden başka bir güç tanımıyorsunuz; sözde Müslümanları öldürdükleri gerekçesiyle IŞİD cihad ehline savaş açıyorsunuz ama ecdadınız dâhil asıl Müslümanları katledenlerle birlik olup ekonomi kazanç uğruna ihanette sınır tanımıyorsunuz.

Bir bakın bakalım; IŞİD mi Müslüman katletti; yoksa müdahale edemediğiniz ABD mi, Rusya mı, İsrail mi, Fransa mı, İngiltere mi, Esed mi, İran mı, Çin mi?

Arkanızda yığılan kalabalıkların sevinç gösterilerine ve tazimlerine güvenmeyin; hele seçimleri kazanmış olmanızdan hiç gururlanmayın; haçlı-siyonistlerin methiyelerine aldanmayın; dünya için yaptığınız kalkınmalara umut bağlamayın; nefsinizin dolayısıyla şeytanın yaldızlı vesveselerine kanmayın; ayetleri eğip bükerek kendinize başka bir din edinmeye kalkışmayın; Allah’a dini İslam’ı öğretmeye çalışmayın!

Biliniz ki, Allah için; hak ve adalet için; barış için; İslam için; Müslümanlar için; insanlık için; vicdan için; huzur ve güven için; ahiret için ne siz ne de haçlı-siyonist dostlarınız cihad ehlini asla bitiremeyecek; Allah adına verdikleri mücadele kıyamete dek sürecektir! Şehid olabilmek için sıralarını bekleyen Allah’ın erlerini bir tahmin edebilseniz, tüm silahlarınızı bir araya getirmiş olsanız dahi baş edebilmeniz mümkün değildir. Ancak Allah’ı yok edebilirseniz galebe çalabilirsiniz!  

“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.” Şura 21

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

“Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz mıydı?” dediler. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.” Nisa 77

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

IŞİD’li kadın ve çocukları da öldürelim!

Diğer bir ifadeyle “Allah’tan başkasını rab edinmem; Allah’ın indirdiği hükümler dışında beşeri hiç kurala boyun eğmem; egemenlik kayıtsız-şartsız Allah’ındır; Yaratıcım Allah’a karşı asi olan düşmanımdır; fitne yok edilip kulluk yalnızca Allah’ın oluncaya kadar azgınlarla savaşırım; yasa yapıcı insan değil Allah’tır; batıl olan hiçbir dayatmayı kabullenmem; Allah’ın tek ve hak elçisi Hz. Muhammed (sav)’e inandım ve iman ettim; İslam’dan başka bir hukuk ve düzen yoktur; yolum hak ve adalettir; ancak Allah’a kulluk yapar, Allah’tan medet umarım” imanı taşıyanların tamamı IŞİD kategorisinde değerlendirildiğinden hedef, tevhid inancı taşıyan Müslümanların tamamıdır.

IŞİD mazeretiyle Müslümanlara önce baskı, şiddet ve yasak, sonra da dinsel kırıma girişilerek topyekûn lağvetmeyi düşünen haçlı-siyonist güçler ve işbirlikçi münafıklar, her Müslüman için tehdit ve acımasız Firavun’lardır.

ABD’nin eski başkanı George W. Bush’un da itiraf ettiği üzere; “Cihad, Hıristiyan uygarlığı için bir şerdir.”

Peki, cihadsız bir İslam, Kur’an inancı ve Müslümanlık olabilir mi? Zaten cihadın Allah rızası ve cennetle özdeşleştirilmesinin sebebi, yeryüzünde barışın, hak ve adaletin sağlanması, azgınlar ve sömürücülerin elimine edilmeleri, şeytana ve dostlarına karşı galibiyet elde ederek batıla-kötülüğe son verebilmek içindir. Çünkü cihad, nefis için değil Allah için yapılan tartışılmaz ve kaçınılmaz bir dengedir. 

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142   

Sakın ha merak etmeyin; Müslümanlar aleyhine bu tür tehditler gerek sözlü gerekse fiziki olarak asırlarca sürmüş, düzenledikleri sayısız haçlı seferleriyle gömmeye çalıştıkları İslam ve Müslümanların önünde hezimetlere uğrayıp diz çökmüşlerdir. Hainler olmasaydı bugünde İslam adaleti altında huzur ve güven içinde yaşanarak hak ve barış hâkim olacaktı.  

Firavun da Hz. Musa’yı tehdit görmüş ve bu yüzden o an doğan tüm erkek çocukları katletmişti ama kaderinden ne gücü ne de tedbirleriyle kaçabilmişti.

Kâhinler, Firavuna, yeni doğacak bir erkek bebek tarafından öldürüleceğini bildirmeleri üzerine; Firavun, o gün doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Askerler evleri basarak doğan bütün erkek çocukları katleder. Ancak Hz. Musa’nın annesi, çocuğunu koruyabilmek amacıyla bir sandığa koyarak nehre terk eder. Suyun akıntısıyla Hz. Musa’yı taşıyan sandık, Firavun sarayının önünde durur. O sırada nehrin kenarında dolaşmakta olan Firavunun karısı, sandıktaki bebeği görünce çok sevinir ve saraya götürür. Firavundan saklı Hz. Musa’yı evlat edinip büyüterek yetiştirir.

O gün doğan bütün erkek çocuklar öldürülmüş, sadece Hz. Musa sağ kalmıştı. Üstelik Firavunu öldürecek olan çocuğun, karısı tarafından sarayında büyütülmesi, kaderin hiçbir güç tarafından durdurulamayacağı ve değiştirilemeyeceği gerçeğinin kanıtıydı. Ayrıca cennetle mükâfatlandırılan Firavunun karısı, bu davranışı sebep kılınarak hidayete kavuşturulmuştu.

Firavunu öldürerek tanrısal saltanatına son verecek olan Hz. Musa için alınan inanılmaz önlemler ve işlenen katliamlar dahi mutlak iradenin takdirini engelleyememişti.

Kader, herkes gibi Firavunun da akıbetini belirlemiş; tüm güç ve hâkimiyetine rağmen hakkında yazılmış olandan kaçmasına, ordusuyla birlikte Kızıldeniz de boğularak ölmesine iradesi mani olamamıştı. Allah, olabilecekleri kâhinlere hissettirmiş ve Firavuna duyurtarak tedbir almasına fırsat tanımıştı. Peki, tedbir uğruna binlerce çocuğu katletmesi bir fayda sağlayıp takdiri önlemiş miydi?

Herhangi bir şeyi bilmek ve ona karşı tedbir alarak fayda temin edilebileceğini sanmanın zandan öte hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır. Kaderin mutlak hâkimiyetine engel olabilmenin imkânsızlığı her ne kadar aşikâr ise de, emanetsi güç ve bilgisine güvenen insan, özgürce aşmakta inat ve ısrarını sürdürebilmektedir. Neticede tedbiri aldıran da tedbiri aştıran da Allah’tır; tıpkı öldüreninde yaşatanın da zatı olması gibi!

Güç ve yetkileri tamamen Allah’ın tasarrufunda olan iktidarlar, nasıl bir hiçken o kudrete ulaşabilmişlerse; süreleri dolduğunda yine bir hiç olarak geldikleri ebediyete geri dönmektedirler. Çünkü “Bir”in altı sıfırdır.

Öyleyse iman etmiş bir Müslümanın Firavunların tehditlerinden, silahlarından ve güçlerinden çekinebilmesi asla mümkün değildir.

Nasıl ki, Firavun, azametli ve ürkütücü ordusuyla Hz. Musa’yı yakaladığı sırada öldüremeyip bilakis kendisi ordusuyla birlikte yok olabilmiş ise, Allah’a dayanıp güvenende asla boyun eğmez ve küfür ordusu ne kadar güçlü ve sayısı ne kadar fazla olursa olsun hezimete uğratmaktan şüphe duymaz. Yeter ki nefse değil, nefsin sahibi Allah’a dayanılıp güvenebilinsin!

Firavun’da muhteşem güç ve ordusunun Hz. Musa ile baş edememesinin sırrını nasıl çözemediyse, günümüz Firavunları da bir avuç mücahid ile baş edememelerinin sırrını çözemeyerek, neden yenemedikleri sorgusu içinde Nil denizi misali topyekûn boğulacakları anda, “biz de iman ettik” diyecekler ama iş işten geçmiş olacak.

Ahirete iman etmiş bir Müslüman ölümden değil fani dünyada yaşamaktan korkar. O, zaferi nefsi için değil Allah için hedefler; dolayısıyla emre itaat eder, takdiri Allah’a bırakarak yenmesi yahut yenilmesini ya da yaşamak veya ölecek olmasını umursamaz. Tek amacı Allah’ın hükümlerine kayıtsız-şartsız riayettir ve Allah kendisine kesinlikle mağlup olması ya da zafer kazanmamış olmasıyla ilgili hiçbir hesap sormaz.

Ne babanın evladına ne de evladın babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı “o gün” için peygamberler dahi hiç kimseden medet umma; dünyadaki gücüne ve bilgine güvenme; rabbin Allah’a öyle teslim ol ki, dünyadaki tüm haçlı-siyonist güçler sana karşı birlik olsa dahi Hz. Musa’ya lütfedilen yardım ve desteğe kavuşabilirsin. Yeter ki kalbinde şüphe ve tereddüde yer verme!

Müslümanlık gibi bir ayrıcalık ve izzetle şereflenmiş bir kul Firavunlara boyun eğmez; hiçbir tehdit, güç, baskı ve zulümlerine zerre kadar aldırış etmeyerek savaştan kaçınmaz.

Açıkça Müslümanların kadınlarını ve çocuklarını dahi öldürmeye niyetlenmiş azgınlara karşı nereye kadar “eyvallah” deyip boyun eğmeyi sürdüreceksin?

“Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84  

Demokrasi öyle sinsi bir isyan ve küfürdür ki;

Nefislerin arzu ve isteklerini yerine getirmede hizmette sınır tanımayan şeytan ne ise; insanı şımartarak azdırmak suretiyle iradesini hâkim kılma manipülasyonuyla Allah’a karşı asileştiren demokrasi de odur!

Seküler düşüncenin siyasi terminolojisi olan demokrasi, her ne kadar “halkın, halk tarafından, halk için idaresi” gibi masum bir tanımlamayla kabul sağlamış ise de, egemensel iradenin kayıtsız-şartsız beşerde olduğunu savunmasından tamamen insanı tanrılaştıran örtülü bir ateist beslemedir.  

Semavi olan hiçbir din, demokrasiyi kabul etmez! Hele İslam, Allah iradesi ve hükümleri dışında toplumun kendi arzu ve istekleri doğrultusundaki bir talebi küfür kabul eder. Kuralları koyan ve düzeni belirleyen tek hükümran olmasından dolayı alternatifleri şirk addeder. 

Gerek Hıristiyan gerekse Yahudi inancındaki, “Allah gökyüzüne yerleşmiştir, yeryüzünün yönetimi insanlara aittir” itikatları demokrasi anlayışını kucaklayabilse de, İslam’da ne doğrudan ne de dolaylı olarak kabulü mümkün değildir.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Tarih öncesi zamanlara kadar uzanan demokrasi, Eski Yunan çağında başlamış; totaliter rejimlere karşı diktatörlüğe son verebilmek maksadıyla halkların kendi kendilerini idaresi ve özgürlük iddiası kuramdan öteye geçmemiş; hatta Sokrat gibi nice demokrasi bayraktarları, iktidara gelen demokrat hükümetler tarafından idam edilebilmişlerdir.

Demokrasinin asıl düşmanı dindir; Eski Yunan’da da öyleydi bugün de! Totalitarizmden maksat, dini otoriteyi ortadan kaldırmak, geçiş sürecini halkın özgürlüğü ve kendi kendini yönetme hürriyeti olarak tanıtmalarından ikna da zorluk çekilmeyip, Komünist rejimler de dahi itibar görebilmişti. Ki, Komünistler hem halka söz hakkı tanımaz, hem de kendi idarelerinin asıl halk idaresi, yani demokrasi olduğunu iddia ederler. Oysa demokrasi anlayışının en büyük düşmanı Komünistlik olması gerekirken; Komünizmin ateist-seküler-laik ilkesi gereği demokrasinin felsefi özüyle bütünleşmesinden tek düşmanın din otoritesi olduğu zamanla açığa çıkmıştır.

“Demokrasi bir devlet biçimidir, devletin özel türlerinden biridir. Bu nedenle, her devlet gibi, insanlara karşı, örgütlü, sistemli bir zor uygulamasıdır. Bu işin bir yanı! Ama demokrasi, öte yandan yurttaşlar arasındaki eşitliğin, herkesin anayasayı yapma ve devleti yönetme hakkının eşit olduğunun biçimsel olarak kabulü anlamına gelir.” Lenin

2000 yıl gibi uzun bir süreç içinde tarihe karışan demokrasinin 20. Yüzyılda tekrar ortaya çıkartılmasının yegâne amacı dini otoriteyi yıkmaktı. Demokrasi tanımının hala çözüme kavuşturulmayıp, her kesimce tartışmanın sürdürülerek her yere çekilebilme gizemi, sinsiliğini de kanıtlamaktadır. Canisi de, hümanisti de, faşisti de, şovenisti de, sosyalisti de, kapitalisti de, teröristi de, liberali de, komünisti de, sokaktaki de, devletteki de, hıristiyanı da, yahudisi de, Müslümanı da, ateisti de demokrasiyle yanıp tutuşmaktadırlar. Yeter ki, otorite Allah da değil, insanda yani kendilerinde olsun! Lakin her birinin düşüncesi, ideolojisi, amacı ve hedefi farklı hatta birbirilerini yok etmeye hazır bir tetikte bulunmalarına rağmen birleştikleri tek çatının demokrasi olabilmesi nefsin bir zaferidir.

Zaten Cumhuriyet rejimiyle halkın kendi idarecisini seçme ve seçilme hakkı mevcuttur. Öyleyse demokrasinin gereği nedir; güya cumhuriyetinin uygulanış şekliymiş. Peki, demokrasi düşüncesinde halk, dini bir anayasa talep ederse, elde edebilme imkânına sahip midir? Kesinlikle hayır ve savaş sebebidir. Değil dini bir anayasa, tek bir dini ibarenin hatta simgenin dahi kabulü mümkün değildir. Tıpkı seçimlerde “Bismillah” söyleminin yasaklanması gibi!

Neden İslam, cumhuriyetle yönetimi kabul ediyor da demokrasiyi reddediyor? Çünkü demokrasi de üstün ve kanun yapıcı olan insan iradesidir; dolayısıyla insan iradesinden ve kararından başka hiçbir gücün, diğer bir ifadeyle Allah’ın iradesini ve hükümlerini asla kabul etmez!

Yerden yere konmayıp arşta dolaştırılan demokrasi, tamamen seküler-laik düşüncenin hileli yönlendirmesi olup, özgürlük efsanesiyle dini siyasetten ayırma güdümünü itinayla ortaya koymuş öyle aldatıcı bir düşünüştür ki, bir kapılan bir daha savuşamamaktadır. Nasıl ki yenilen bir zehre acil müdahale edilmemesi sonucu ölüm gerçekleşiyor ise, demokrasi gibi fevkalade bir yanlışı hayatına düstur edenin de kazandığı zehirden kurtulabilmesi imkânsızdır.

Demokrasinin ne özgürlükle ne halk iradesi ne seçimle ne sosyal adaletle ne bağımsızlıkla ne fırsat eşitliğiyle ne hak ve adaletle bir ilişiği vardır. Demokrasi, hüküm süren ateist köklü seküler-laik rejimi muhafaza eden ve dine karşı koruyan bir kalkandır. Dolayısıyla ne halk ne de halkın siyasi temsilci olarak seçtiği özellikle İslam kimlikli parti yahut vekiller, her ne kadar demokrasiyi farklı tanımlamalarla delmeye kalkışsalar da demokrasi, din dışı seküler anayasanın dışına çıkılmasına fırsat tanımayan özgürlük maskesi takmış bir kapandır.

Ki, en radikal demokrat ve demokrasinin teorisyenlerinden Jean Jacques Rousseau dahi, “Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiçbir zaman varolmadı ve varolmayacaktır” açıklamasıyla gerçeği dile getirebilmişti.         

Ayrıca İngilizlerin tarihe adına yazdırmış ünlü başbakanı Winston Churchill de, “Demokrasi, geriye kalanlar hariç en kötü yönetim şeklidir.”

“’Demokrasi’ ve ‘demokratik devlet’ kavramlarının kullanımı konusunda büyük bir eksiklik vardır. Bu kelimeler açıkça tanımlanmadıkça ve anlamları üzerinde uzlaşılmadıkça insanlar bu anlam karmaşası üzerinde yaşamaya devam edeceklerdir ve bu tartışmalar demagoji yapanların ve despotların işine yarayacaktır.” Alexis de Tocqueville

Hâlbuki seküler anayasanın ve yasaların koyduğu hükümler gibi Allah da hükümler indirmiş ve o hükümler doğrultusunda insana özgürlük verilmiştir. Ancak demokrasi, insanı egemen kılıp Allah’a kulluğu reddeden bir anlayış olmasından insan, gerçekte olmasa da teoride egemen olma mastürbasyonuyla seküler düşünceye ve kalkanı demokrasiye tav olmuştur. Demokrasi halka özgürlük değil, bilakis korumacılığını üstlendiği seküler-laik rejimlere despotluk yapmaktadır. Diğer bir bakışla; “Herkes fikrini söyler, kararı ben veririm. Burada demokrasi var.”

Demokrasi despotizmin en ileri şeklidir.” Aristo

Sonuç olarak; din dışı seküler-laik rejimlerin demokrasiyi yani halkın iradesel seçimini bloke eden totaliterliği, halk iradesinin ve seçiminin nasıl etkisiz olduğunu ortaya koymaktadır. İslam kimlikli bir parti ya da lider, halk çoğunluğunun onayını almasına rağmen halkın dilediği İslami bir düzeni kurmakta özgür değil ise, savundukları demokrasi ne işe yaramaktadır? Demokrasi, seküler düşüncenin teminatı olup, kulluğa karşı özgürlüğü pompalayan nefsi bir başkaldırıdır. Her nefsin doğru yahut yanlışlarını meşrulaştırma amaçlı demokrasi özlemi, demokrasinin nasıl sinsi ve batıl-şeytani olduğunu kanıtlamaktadır.

“Demokrasi, kendini hiçbir zaman olduğu gibi sunmaz. Işıkla dolu bir ortamda ortaya çıkartılmaya müsait olmayan bu sistem, umumi efkariyenin manipüle edilmesiyle amaçlarına ulaşır. “ Eddy Marsan

Ne İmralı ne Kandil ne de HDP’yi muhatap alma ki;

PKK, layık olduğu mezara girsin!

PKK’yı diri tutan ve meydan okumasını sürdürten İmralı, Kandil ve HDP’nin çözüm adına taraf alınması, neden PKK’nın sonlandırılamadığına yegâne yanıttır.  

Oysa Kürt kökenli halkın temsilcisi ve var ise sorunlarını hak ve adalet çerçevesinde çözecek olan devlettir. Lakin devlet, vazgeçilemez bu yükümlüğü üstlenme yetki ve karalılığını göstermeyip İmralı, Kandil ve HDP gibi taşeronlara havale etmiş olmasının acziyeti içinde güç ve otoritesini öyle yitirmiştir ki, PKK gibi sefil bir terör örgütünün kurguladığı tiyatroda başrol oynamakla kalmayıp, Kürtlerinde itilip kakılarak sömürülmelerine, tehditlere maruz kalmalarına ve katledilmelerine fırsat vermiştir.

Hala, çözüm sürecine devam edileceği ve şimdilik buzdolabına kaldırıldığı ne demek? Demek odur ki, PKK’yı bitirmek amacı taşınmadığıdır!  

Madem Kürt kökenli vatandaşların sorunları var; muhtarlar, kaymakamlar ve valiler ne işe yaramaktadırlar? Vatandaşlarla doğrudan diyaloga geçilip sıkıntıları samimiyetle dinlenerek, haddi aşan talepleri istisna çözüme kavuşturulmalıdır. Olmayacak olana açıkça olmaz denilerek, kamuoyu da bilgilendirilmeli; olamayacağı ile ilgili gerekçeler tevazu içinde anlatılmanın akabinde inatla ısrar edenler şiddetle ya cezalandırılmalı ya da huzur ve güveni bozmalarından tehcir edilmelidirler.  Çünkü  “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” 

Ortada çözüm süreci adında bir tiyatro var ama senaryonun konusunu bilen yok! Nedir İmralı, Kandil ve HDP ile bir türlü bitmek bilmez çözüm süreci? Nedir tartışılan; uzlaşılamayan; mutabakata varılamayan; paylaşılamayan? Nedir yıllardır süren terörün; isyanın; saldırıların; cinayetlerin; düşmanlığın sebebi? Neden açıkça ortaya konulmasından kaçınılıyor? Neden ne devlet ne de muhatap alınanlar taleplerini yahut reddediliş sebeplerini kamuoyunu aydınlatarak milletin hakemliğine başvurmuyorlar? Yapılabilecek adil bir referandum dahi onlarca yıldır bitirilemeyen sorunu ya barış ya da savaşla neticelendirecek bir alenilikte olduğu halde; ara verilmesi, durdurulması ya da buzdolabına sokulup tekrar çıkartılması nasıl bir manipülasyondur?

Devlet, otoritesi olan bağımsız bir devlet mi yoksa çözüm üretemeyen çaresiz ve aciz bir tabela mı?

Yok, İmralı’ymış; yok, Kandil’miş; yok, HDP imiş; yok, PKK imiş!

Yeter artık!   

İmralı, Kandil, HDP ve PKK gibi terörist gölgelerinin boyu devletin boyunu geçmiş ise, Türkiye’de güneş batıyor demektir.  Dolayısıyla halkını tüketen bir devlet, tükenmeye mahkûmdur!

“Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.” Sultan Yavuz Sultan Selim Han

Demokratik bir ülkede kangrenleşmiş her konunun çözüm anahtarı, doğrudan halka giderek referandum müessesini çalıştırmaktır. Ne Türkü Kürtten ya da başka bir etnik kökenden ne de Kürtü ya da bir başkasını Türkten ayırmanın mümkün olmadığı bir Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında tüm sorunlar milletin tamamını ilgilendirir. Ama derseniz ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti değil Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti; işte o zaman herkes kendi liderini önder ve kurtarıcı olarak öne çıkartmak suretiyle adına devlet kurabilme ihtirasına ve mücadelesine kapılır. Cemaat, tarikat ve mezhepler de aynı düşünce ve inanç düzeyinde şeyhlerini ya da liderlerini öne çıkarmıyorlar mı?

İmralı da, Kandil de, HDP de, PKK da devlet ve millet düşmanı olup; temsilcisi oldukları doğrudan terördür. Ne insanlık ne Kürtler ne Türkler ne de barış umurlarında değil!

Hak arayan varsa, hakkını verin. Baş kaldıran varsa, başını kesin.” Sultan II. Abdülhamid Han

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” Maide 8

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

 

Lafa esir insana, söz faydasızdır…

Kula kulluğu özgürlük, yaratıcı Allah’a kulluğu esaret kabul etmiş seküler-laik düşünce düzeyinde rehin altında olan insan, karşılığı olmayan boş lafların içinde esirdir.  

Öyle boş lafların esiridir ki, ancak yaratıcının inisiyatifinde olan işleri, olayları yahut sorunları bile bilgi ve iradesi altında toplum lehine değiştirebileceği vaadinde bulunan yalancılara umut bağlayarak tutsak olabilmektedir.

Her sözün mutlaka bir karşılığı aranır ve vardır da; ama lafın süslü, yaldızlı ve cezbedici etkenliğinden dolayı karşılık gibi bir derdi yoktur. Söz ile laf, tıpkı iman ile inanç ya da politika ile siyaset gibi farklı kuvvetlerdir. Ancak aynı sanılır! Oysa sözün amelde yani uygulamada illa dayandığı kalıcı ve yaptırımsal bir karşılığı vardır fakat laf, suni olmasından parfüm misali etkilese de bir müddet sonra uçar gider. Bu sebeple nefis, söze değil lafa aşırı ilgi duymasından kulaklarını öyle açıp güveni tetikleyerek yerleştirir ki, önce arşa çıkartıp akabinde yere çaktırır.

Söz doğru, laf ise yalandır! Onun için söz sevilmeyip sıkıcı bulunur; laf ise hayran bıraktırıp nefsi dört köşe yaptırır. Dolayısıyla kalpten çıkan söz, kalbi olamayanlara hiçbir etki yapmadığından dilden çıkan laf, kulağı aşıp kalbe inmediğinden kandırmakta ve aldatmaktadır. Çünkü işitilenin söz mü yoksa laf mı olduğu onayını doğrudan kalp teyit eder. 

Neden dini, siyasi, sosyal ilim erbabı çevresine ışık saçamıyor biliyor musunuz; sözleri kalpten değil dilden çıkmalarından kulakları aşıp kalplere inmemesindendir. Çünkü anlattığını nasıl diliyle söylüyor ise, işitende kulağıyla dinlemektedir. Oysa kalbiyle anlatsalardı ışık saçar, böylece mum gibi eriyerek tükenmeleri gerekirdi ama öyle semizlenip ışığı dahi söndüren büyüklükte kabarıp kabartıyorlar ki, yeryüzünü nefsin karanlığına gömerek esarete mahkûm kılıyorlar. 

Mehmet Akif Ersoy’un şu sözünü çok beğenirim. “Budur cihanda benim en beğendim meslek, Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

İnsanların akıl ve kalplerini sözler asla karıştıramaz ama laflar öyledir ki, bir toplumu mahvetmenin savaşsız yoludur. 

Allah’a ve dine karşı savaşan lafebelerinin en inandırıcı ve güvendirici temel argümanı nedir bilir misiniz; İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır” lafları ve üzerine inşa edilen seküler düşünce ve düzenle din sahiplerini dahi etkileyebilmeleridir. Çünkü onlarda kalben değil kulakla inanmış olmalarından batıl düzen içinde yer alabilmek için kendilerini öyle yontmuşlardır ki, ne dinleri ne de ruhları kalmıştır.

Aydınlanmak için “politika, bilim ve akıl” varken; kim din gibi bir karanlığı, geri kalmışlığı ve cehaleti kabul eder değil mi!!! Neden özellikle dinsiz bir siyaset, bilim ve akıl diye şart koşulmasını hiç sorguladınız mı? Çünkü asıl yaratıcı ve hükümranın Allah değil insan olduğu lafını egemen kılabilmek için!

Lafla insan olunabilir mi; lafla insanlar birbirlerine inanıp güvenerek bağlanabilir mi; lafla icraat yapılabilir mi; lafla sorunlar giderilebilir mi?

“İnsan yalnız sözle insandır ve yalnız sözle bağlanırız birbirimize Montaigne

Seçim arifesine girilmiş Türkiye’de, ruhunu kaybetmiş politikacıların vaatleri öyle sınırsız ki, birinin dahi olası olumsuzlukları dile getirmemesi, dillerinden çıkanın söz değil laf olduğunu kanıtlamaktadır.

Sözden dönülmez ama laftan dönülür; bu yüzden laf söyleyene “neden” diye sorulamadığından her türlü yaptırımdan muaf tutulmaktadır.  

Yaklaşık 80 milyonluk bir ülkede hiç mi felaket, vahamet, ziyan, kriz, karışıklık, tahribat, yokluk, fukaralık, salgın, savaş ve binbir türlü musibet baş göstermeyecek olsun! Sıradan bir ailede hatta sokakta yürürken dahi hiç düşünülmeyen olaylarla karşılanılıp perişanlıklar birbirini takip ederek aileler dağılırken; vaatlerde bulunanlarda nasıl mutlak bir güç ve irade var ki, menfi olabilecek kayıplardan söz etmiyorlar? Akşam zengin yatıp sabah bir somun ekmeğe muhtaç kalan ve beğenmeyip daha fazlasına sahip olabilme uğruna ellerindekileri kaybeden milyonların olduğu bir âlemde vaatlerde bulunanlar; yoksa kendilerini Allah mı sanıyorlar ki, olmasını istedikleri şeylere  “ol” demekle olduruvereceklerdir?

“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece “Ol” dememizdir. Hemen oluverir.” Nahl 40

Eğer söyledikleri laf değil söz olsaydı, lafa itibar eden insanlarda kendilerine oy vermeyeceklerdi. Dolayısıyla lafa esir olmuş insanların birde özgürlük taleplerini anlayabilmek her ne kadar imkânsız ise de, özgürlükten maksatlarının söze karşı duruşları olduğu ortaya çıkmaktadır.

“Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar.” Victor Hugo

“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.” Zümer 23

İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.” Lokman 6

“Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir.” Müddesir 38

PKK/HDP’nin IŞİD kamuflajı…

Bu gerçeği bilen devlet, hem kendine hem milletine hem de adalete ihanet ederek yalan söylüyor; manipülasyon yapıyor; gerçekleri gizliyor ve ABD güdümünde yürüttüğü soruşturmalarda gerek Diyarbakır gerek Suruç gerekse Ankara’daki saldırıların tek ve tartışmasız failin PKK/HDP olduğunu örtbas maksadıyla IŞİD’i de katarak, dolaylı bir aklamaya yelteniyor.

Ki, Suruç’taki saldırının PKK/HDP tarafından organize edilip yapıldığını PKK’lı üst düzey bir terörist itirafıyla deşifre olduğu apaçık bir kanıttır.  

IŞİD’i idrak edememiş yahut haçlılarca idrak edilememesi için düzülen hileli yönlendirmeler, muhakeme yetisi olanları her ne kadar etkilemese de, çoğulcu yığınlara tesir edebilmektedir.

IŞİD, batıla karşı sağlam zeminde kurmaya çalıştığı İslam Devleti’nin öncelikli hedefi, haçlılarla işbirliği içindeki münafık yani Müslüman kimlikli hainleri ortadan kaldırabilme amacıyla bölgesindeki işbirlikçileri temizlemektir. Bu sebeple sözde Müslümanları cezalandırması, münafık cami cemaatini bombalaması, tamamen batıl olan türbeleri yıkması ve haçlı çıkarına mücadele eden sözde Müslüman kimlikli gruplarla savaşması malumdur.

Çünkü Allah Resulünün de buyurduğu üzere; “Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir.”

IŞİD’in Türkiye’de yapmayı düşüneceği bir saldırının PKK/HDP hedeflerine değil, doğrudan esas düşman gördüğü AKP’den başkasına olamayacağı gayet açıktır. Diğer bir ifadeyle PKK/HDP’nin düzenlediği mitingleri değil, AKP mitinglerini hedef alır ve anında da üstlenir. Neden diye sorulacak olursa; AKP’nin İslam imajı, kimilerini IŞİD-AKP bağının olabileceği ihtimalini doğursa da, IŞİD nezdinde AKP, şeriata düşman, haçlı-siyonistlere dost ve müttefik olarak küfür koalisyon içinde yer almış olmasından Irak ve Suriye’de izlediği stratejiye binaen bir düşmandır ve öncelikli savaşılması gereken bir haindir!

Lakin IŞİD’in henüz uluslararası operasyonları erken bulmasından ötürü tüm gücünü ve enerjisini tumturaklı bir İslam Devleti kurmaya ayırmış, dolayısıyla sadece Türkiye’de değil tüm dünya ülkelerinde herhangi bir eylem planı içinde değildir. Meydana gelen saldırılarında, IŞİD’den bağımsız sempatizanların yaptığı yahut IŞİD namını kullanan terör ve istihbarat örgütlerince düzenlendiği aşikârdır. Çünkü sadece Müslümanların değil, sömürgeci barbarlara karşı hak ve adalet arayışında olan insanlarında katılımlarını engelleyebilmek maksadıyla propagandalarla ve getirdiği yasaklarla yetinmeyen batıl güçler, sansasyonel terörist eylemlerle de IŞİD’i basite indirgeyerek hak davasını terörizmle özdeşleştirebilme çabası içinde “insanlık ve İslam karşıtı” olarak karalamaya çalışmaktadırlar.   

IŞİD’i dikkatle okuyabilen bilir ki, hedefi batıl rejimlerdir yoksa PKK/HDP gibi terörist çapulcuların düzenledikleri mitingler değil!     

Hem Suruç hem de Ankara’daki saldırıların failleri olarak “Alagöz kardeşler”in IŞİD değil PKK/HDP’li oldukları, Suruç katliamının PKK/HDP tarafından gerçekleştirildiğini itiraf eden PKK’lılarca kesinlik kazanmıştır.

Söz konusu saldırılarla ilgili hazırlanan planlar, öyle birkaç günlük değil, uzun zaman önce hazırlanmış organizeler olmakla birlikte; intihar eylemcilerinin de öncesinde IŞİD’li oldukları istihbarat bilgilerinin sağlanması akabinde ortaya çıkarılan faillerdir. İnandırıcı olabilmesi ve her türlü şüphenin ortadan kalkabilmesi için öyle bir senaryo hazırlanılıyor ki, düşünce, davranış ve telefon konuşmaları dahil ana, baba, kardeş ve arkadaşlarına bile senaryoda yer verilmektedir. Böylece IŞİD’li oldukları algısının iyice yerleştirilmesi ardından gerçekleştirilen eylemlerin failleri tereddütsüz IŞİD olabilmektedir.

Nasıl ki, I. Dünya savaşının ünlü casusu Lawrence, Kâbe’de imamlık yapabilecek kadar takva bir âlim seviyesine ulaştırılıp Arapları, Osmanlı ile savaştırabilecek düzeyde ikna edebildi ise, aynı güçler PKK/HDP’li iblisleri de IŞİD kamuflajıyla Türkiye’de toplumsal katliamlar yaptırabilmektedirler. PKK/HDP, devlete karşı sürdürdüğü terörde asker ve polis cinayetlerini üstleniyor ama sivil katliamlarını destek yitirecekleri kaygısıyla IŞİD’e yüklüyor!

İstihbarat güçlerimiz ya bu gerçeği çözemiyor ya da bildikleri halde haçlı-siyonist güçlerin dayatmalarından dolayı gizleyerek, PKK/HDP’ye hem sosyal hem de siyasi kazanım elde ettirerek, mağduriyet payeleriyle ödüllendiriyorlar.   

Asıl en trajikomik olan ise, PKK/HDP’nin IŞİD’le birlikte terör eylemi gerçekleştirdiği iddiasıdır ki, tamamen PKK/HDP’yi mağdur duruma düşüren ve yarar sağlayan eylemlerde, IŞİD’in çıkarı nedir? Ki, dünya menfaatlerine tamamen sırt çevirip sadece Allah’ın rızasına odaklanmış IŞİD, azılı iblis PKK/HDP ile ortak bir paydada buluşabilir mi? Eğer Türkiye’ye zarar verme gibi sığ bir evham ise, tüm dünya ile savaşan IŞİD, sıradan terör eylemleriyle mi Türkiye’ye zarar verme maksatlı azılı düşmanı PKK/HDP ile ittifak kurabilecek?

“Bugün aklın var bir şey bildiğin yok; yarın akılsız neyi bileceksin.” Ömer Hayyam

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin 62

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” Bakara 9

İnsan, ALLAH olmuş ise…

Kim takar Allah’ı ve indirdiği hükümleri!

Devlet Allahsız; rejim Allahsız; siyaset Allahsız; yasalar Allahsız; bilim Allahsız; barış Allahsız; ahlak Allahsız; ekonomi Allahsız; sosyallik Allahsız; birlik Allahsız; ilişkiler Allahsız; kardeşlik ve dostluk Allahsız; din özde Allahsız!

Peki, Allah nerede?

Hıristiyan ve Yahudilerin itikatlarında Allah, dünyayı yaratmasıyla birlikte gökyüzüne yerleşmiş, yeryüzünü insanların idaresine bırakarak hiç karışmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, yeryüzü düzenini oluşturmak Allah’ın değil, insanların inisiyatifindeymiş!  Dolayısıyla yeryüzünün Allah’ı insanlardır; bilgi ve iradeleriyle özgürce yönetme salahiyetlerine sahiptirler. Aynı düşünce ve inanç düzeyini referans alan İslam bilginlerinin kimi, İbn-i Sina ve Farabi gibi özgür iradeyi savunurken, kimi de cüz-i iradeyi savunarak dolaylıda olsa Allah’ın tahtına ya Hıristiyan ve Yahudiler gibi oturmuşlar ya da ortak olabilmişlerdir.

Aslında dünyadaki seküler-laik düzenlerin tamamı Aristo felsefesine dayanır. Ki, Ariston felsefesinin Batılılar tarafından yeniden keşfedilmesini İbni Sina ve Farabi gibi İslam düşünürleri sağlamış; böylece komünizm, sosyalizm, kapitalizm, demokrasi ve diğer düşünceler türemiştir. Aristo’nun insanı Allah kılan görüşleri,İslam düşünürleri tarafından değerlendirilmiş ve Kur’an’la yoğrularak özgür yahut cüz’İ irade anlayışların doğmasını tetiklemişlerdi. Aristo, Allah’ın insan aklı olduğuna inanır! Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi ve İslam bilginleri de, dolaylı olarak aynı payda da birleşirler.

Batı, uygarlaşma adına Aristo felsefesini temel alıp, dinlerini rasyonalist bir yapıya kavuşturmak suretiyle Allah fikrindeki olumluluk ya da olumsuzlukların oynadığı rolü tahrip ederek vahyi dışlamış, rasyonalizm çerçevesinde köklü değişiklikler yaparak, yeryüzündeki egemen gücün insana ait olduğuna karar kılmışlardır. İslam bilginleri de aynı etki altında kalarak, doğrudan olmasa da dolaylı olarak Allah’ı göğün, aklı da yerin hâkimi kabul ettiler. İslam dünyasının uygar olabilmek için başkaca çaresi yoktu. Seküler laik anlayış ve düzeni kabul etmeyen İslam ülkesi, uygar sayılabilir miydi?

Batı dünyası, nasıl ki sözde “aydınlığı” yakalayabilmiş olmanın ayrıcalığıyla Allah ve din anlayışını din kitaplarının olumsuzluklarından kurtarıp akılcı bir temele dayandırarak, Allah’ı “akıl”, aklı da “Allah” olarak tanımlamışlar; seküler-laik İslam dünyası da aynı yolda ilerlemektedir.

Hıristiyan ve Yahudilerden oluşan rasyonalistler misali İslam ilahiyatçıları da, Allah’tan gelen emirleri akla ve mantığa aykırı bulup, bilgiden öte hiçbir yaptırımı olmayan akılcı ve sevgi kaynağı bir “Allah” ve hümanist düşünceli bir Peygamber oluşturarak, diledikleri düzeni kurabilecek ve egemen olabilecek tek gücün “akıl” olabileceğine inanmış ve inandırmışlardır.

Seküler-laik güdümlü düzenin ilahiyatçıları, Batılılaşma ve uygarlaşma adına tıpkı Hıristiyan ilahiyatçıları misali, İslâm da köklü bir reform yapmaya çabalamakta, dolayısıyla Allah egemenli Kur’an’ı lağvederek, aklın egemen olduğu bir İslâm’ı yaymaya çalışmaktadırlar. Zaten Allah’ı ve İslam’ı kamudan, siyasetten, sosyal hayattan ve düzenden tamamen soyutlayıp; vicdana, camiye, mezara ve eve hapsetmeleri, hukuksal boyutunu yasaklamaları, itaati zorunlu değil de tavsiye niteliğinde bir kültür seviyesine çekmeleri, hükümleri ya yorumlarla ya da o zamana ait manipülasyonlarla gizlemeleri; neden Allahsız bir düzenin olabildiğine kanıttır.

Öyleyse, yeryüzünde varolan her şeyin “varolma tarihi” ile “yok olma” tarihini insanlar mı belirlemekte; vuku bulan her olay, insanların düşünce ve iradeleriyle mi gerçekleşmektedir?

Oysa Allah’ın Mutlak İrade’sine karşı özgür yahut cüz-i iradeye inanan ve savunan bir kimse, ateist düşünceden farksız bir imansızlık ve başkaldırı içindedir!

 “Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” Nisa 53

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O’nun ilim ve kudretinin dışında kalamaz).” Nisa 126

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid 22

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” Zuhruf 32

İblisten eylemsizlik kararı…

Bak hele!

Türkiye’yi tükürüğüyle boğacak güçte olduğu ulumasıyla meydan okumuş olan iblis PKK/HDP; ölümlerin ve çatışmaların durması, silahların susması, kan akmaması, gençlerin ölmemesi, anaların ağlamaması, hiç kimsenin mal ve can kaybı vermemesi, barışın sağlanması ve ülkenin kazanması için tükürüğüyle boğacağı 75 milyonluk Türkiye’ye acıyarak ateşkes lütfünde bulunmuş.

Hem de öyle bir Türkiye sevdası içindedirler ki, geçicide olsa çatışmaları durdurmaya, ölüm ve katliamlara son vermeye, huzur ve güveni tesis etmeye, Türkiye’nin kazanmasına ve kalıcı bir barışa doğru her türlü ödünde bulunmaya hazır oldukları beyanlarıdır.

Vay be! Tükürüğüyle bile acımasız düşmanı olduğu bir milleti boğabilecek kadar mutlak bir gücü elinde bulunduran PKK/HDP, nasıl bir iblistir ki, fıtratına ve misyonuna tamamen aykırı merhamet göstererek insanlıktan ve barıştan yana tavır alabilmiş olsun; bağışlamak gibi bir erdemde bulunabilsin!

Yoksa Türkiye’nin hali nice olurdu değil mi? Artık iblis PKK/HDP’nin, tıpkı İsrail misali Nobel Barış Ödülünü almaya hak kazanacağı kaçınılmaz hal almıştır!

Oysa cehenneme girecek ele kesinlikle uzanılmaz; sözüne güvenilmez; vaatlerine inanılmaz; maskesine kanılmaz ama PKK/HDP, hidayete kavuşmuş gibi öyle bir barış, kardeşlik, birlik ve insanlık nutukları atıyor ki, sanki iblis değil adeta günahlardan arınmış muttakiler!    

(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Nisa 120

Lanetlenmesiyle beraber kötülüğün elçiliğine getirilmiş olan şeytan,  yalan ve hileleriyle milyarlarca insanı ikna etmek suretiyle saptırırken; Türkiye’nin iblisi PKK/HDP mi yaklaşık % 10’luk bir yığını ikna ederek sapkınlaştırmamış olsun!

Zaten şeytan, Allah’ın izni olmadan hiçbir Müslüman’a musallat olamaz; dolayısıyla gerek PKK/HDP gerekse PKK/CHP şeytanın musallat olduğu güruhlar hasebiyle ne doğruyu ne gerçeği ne barışı ne insanlığı ne de hakkı asla yol edinemezler. Peki, saflarında yer alabilen Müslümanlara ne demeli diye sorulacak olursa; onların Müslüman değil Müslüman kimlik taşıyan iblis dostu oldukları aşikârdır.

Hele iblis PKK/HDP’nin tehditlerinden korktukları gerekçesiyle destekleyen Kürtlere ne demeli! Hele iblisi doğru yola getirebilme düşüncesi ya da zarar verebilir kaygısıyla tehditlerinden korkarak etkin hale getiren devlete, siyasete ve halka ne demeli!    

 “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175

İnşaAllah, artık iblis PKK/HDP ile hiçbir müzakerenin ve pazarlığın yapılamayacağı, sözlerine güvenilemeyeceği, insan sıfatında değerlendirilemeyeceği, barış tuzağına düşülemeyeceği, özgürlük ve demokrasi manipülasyonuna kanılamayacağı ve sadece Türkiye’de değil insanlık adına tek birini sağ koymamak üzere dünyada yaşamalarına imkân vermemek maksadıyla topyekûn elimine edilmeleri zaruriyeti idrak edilmiştir. PKK/HDP’ye bilerek ya da bilmeyerek; kandırılarak yahut tehditle ve her ne şartlarda olursa olsun destek verenler asla masum değillerdir; bugün ellerine silah almamışlar ise de istikbalde en azılı düşmanlardır.  

Şiddet ve savaş farzdır!

Namaz, oruç ve hac gibi tartışılmaz ibadetler ve Allah’ın apaçık hükümleri olan şiddet ve savaş, iman etmiş Müslümanların asla itaatten geri duramayacakları ve nefisleri doğrultusunda itiraz edemeyecekleri farzlardır.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Nasıl ki şeytan, ateşten yaratıldığını mazeret göstererek topraktan yaratılmış Hz. Âdem’e secde edebilmesinin mümkün olamayacağını öne sürmek suretiyle Allah’ın emrine karşı gelme cüretinde bulunarak ebedi bir lanete çarpılmış ise, Allah’ın koyduğu kriterler çerçevesinde şiddet ve savaşa da karşı gelmek, şeytanın akıbetine uğramaktır.

Kötüye karşı şiddet ve savaşa seküler hümanist düşünce temelinde karşı çıkılarak, ‘özgürlük ve demokrasi’ manipülasyonuyla hak ve iyi olan ne varsa öyle doğranmış ki, “insan sevgisi, barış ve kardeşlik” gibi olumlu mesajlarla kudretin Allah otoritesinde değil insanlarda olduğu dindışı düşünceler, kötülük ve batıllığın önünde kalkan olmak suretiyle gerek sosyal gerekse siyasi açıdan kabul edilmiştir.

Bir başka deyişle insanı; Yaratıcıdan, peygamberlerden ve dinlerden yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağrılarak, insan yegâne amaç ve odak noktası haline getirilmiştir. Böylece Allah’ın hükümleriyle yaftaladığı kötüye karşı şiddet ve savaş gayrimeşru sayılmış, iyiyi tehdit eden kötüde olsa koruma altına alınmıştır. Hümanizmin İngilizcedeki sözlük anlamı; en iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de insanlarda olduğudur.

Peki, en hümanist ve seküler düzeyde insan hakları savunucusunun şeytan olduğunu biliyor muydunuz?

Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın ya da insanın kendisinden ibaret olduğuna inanır; evrenin temel materyali, zihin değil madde-enerjidir. Hümanizme göre; doğaüstü varlıklar yani Allah, melekler ya da ruh gerçek değildir; yani insan düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip değildirler; ahiret, cennet ve cehennem yoktur ve tüm evren düzeyinde, evrenin doğaüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur. Dolayısıyla Yaratıcı’yı, Mutlak İrade’yi ve vahyi reddeden hümanizm, doğrudan doğruya ateizme dayanmakta ve her ne olursa olsun fitne çıkararak yahut eylemde bulunarak kötülük yapanı ‘insan gerekçesiyle’ sahiplenmektedir.

İnsan hakları adına özgürlük ve demokrasiyle etkileştirmeye çalıştırdıkları asıl amaç, Allah’ın kötüye karşı uygulanması gereken şiddet ve savaş ile ilgili hükümleri ‘insanlık suçu’ göstererek engelleyebilmektir. Bu sebeple dine karşı düşmanlıklarını bilimsel bir maskeyle anlatarak insanları ikna ederler.  Böylece kötüde her türlü caydırıcı yaptırımlardan kurtularak, iyiyi kemirmek suretiyle bitmektedir.

İnsanı tanrılaştıran hümanizm,  İlahi yani semavi dinler yerine pagan (çok tanrılı din) inancı ve dünya görüşünü yerleştirmeyi hedeflediğinden Allah’ın değil insanın hükmettiği dinleri hâkim kılabilme çabasındadır. Hıristiyanlık ve Yahudilikte dolaylı olarak başarılı olmuş, İslam’da ise ayetleri bozamasalar da rivayetlerle Peygamberi hümanistleştirerek bayağı etkili olabilmiştir.

Türkiye’de başta CHP olmak üzere İslam karşıtlarının hümanist duruşları, her ne kadar “insan sevgisi, barış, kardeşlik, özgürlük, demokrasi, şiddet ve savaş aleyhtarlığı” gibi algı doğursa da, asıl olan Allah’ın otoriterliği ve egemenliğini önleyebilmektir. PKK/HDP gibi amansız ve azgın katillerin yanında olan partiler, gazeteciler ve aydınlara bakıldığında, tamamı hümanist düşünceyi savunan kimselerdir. Peki, Darkula Vlad Tepeş ve Karındeşen Jack’ın da hümanist olduğunu biliyor muydunuz? “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” diyen Atatürk’ün de hümanist düşüncenin bayraktarlarından olduğunu biliyor muydunuz?

Devletin dini İslam’ı ve dinsel hükümlerin yerine getirilmesini anayasadan çıkaran hümanist CHP’nin, İllüminati kuralları doğrultusunda nasıl İslam’a karşı devrimler yaptığını ve eğitim sistemini komünal bir yapıya dönüştürerek İslam’ı yok etmeye çalıştığını önce öğrenin, sonra CHP’nin ve kurduğu ateist rejimin gerçekçiliğine karar verin! Ki, halen Allah’ın adıyla olan “Bismillah” kelamı dahi yasaktır!

Ancak din karşıtı isen hümanist, çağdaş ve aydınsın; değil isen karanlıklara saplanmış insanlık düşmanı teröristsin!

Allah’ın hükmettiği ölçüde kötüye, azgına ve asiye karşı şiddet veya savaşa başvurmayan iyiliğin, huzurun, güvenin, insanlığın, hak ve adaletin gölgesine dahi kavuşamaz!

Allah mı yarattığı kula yani insana karşı daha merhametli, koruyucu, sevdalı ve haklarını düşünendir yoksa hümanistler mi? İnsanı muhafaza edebilmek için insan numunelerine karşı baskı, şiddet ve ağır yaptırımlar uygulanmaz ise, insanlık yaşayabilir mi?

Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bakara 216

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” Tahrim 9

Nah Müslümansın!

10 Nisan 1928 tarihinde yapılan değişiklikle Anayasa’nın 2 maddesinde yer alan “Türkiye Devleti’nin dini İslâm’dır” hükmü çıkarılıp Allah, Resul, Kur’an ve İslam kaldırılarak devletin ateistliği kabulüyle milletin tamamı ateist olmuş ve halen sürmektedir.

Her ne kadar kamu dışında İslam inancına izin verilmiş ise de, ateist devletin koyduğu kurallar muhtevasında bir dine serbestlik tanınmış, dolayısıyla güdümünde Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak, Allah’ın hükümleri raptı zapt altına alınmak suretiyle ateist devlet, egemenliğine tehdit gördüğü Allah’ı ve vahyi sözde dizginlemiştir.        

Oysa Kur’an’i hükümler, din ve devlet ayırımı yapmaksızın sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzeninin İslam’a göre tatbikine mecburiyet getirmiştir. Ama ateist rejim, Allah’ı, Resulünü, Kur’an’ı ve İslam’ı kutsal sayarak yerin binlerce fersah altına öyle hapsetme manipülasyonuyla ilişilmez kılmış ki, siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar” taktiksel gerekçeyle güya dini koruma altına alma hilesini Müslümanlara kabul ettirmiştir.

Peki, Allah’ın hükmü nedir?

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi (ya da batıl devletin) isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

CHP’nin kurucusu ve eski Genel Başkanı Atatürk, Allah’a ve İslam’a öyle savaş açmış ki, önce devletin dini olan İslam’ı kaldırmış; Allah adının anıldığı her sözcük, milletvekili yeminlerinde geçen “vallahi” kelimesi dahi “namusum üzerine söz veririm” diye değiştirilip anayasayla yasaklamış; 1937’de de ateizmin siyasi terminolojisi olan seküler laiklikle devletin ateistliği tamamlanmıştır.

Aslında “egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir” hükmünün asıl amacı, öncesinde Allah’a ait olan egemenliğin anayasayla ilişiğini kesmek maksatlıdır. Lakin dikta edildiği gibi egemenlik hiçbir zaman milletin olamamış, egemenliğin Atatürk ve CHP dışında hiç kimseye verilmeyerek ilkelerine yani ayetlerine dokundurulmak bir yana karşı çıkılmasına hatta eleştirilmesine dahi cüret ettirilmemiştir. Dolayısıyla her seçilen vekil, Atatürk ilke ve inkılâpları üzerine ve laiklik adına ateizme bağlı kalacağına ant içerek resmi meşruiyete hak kazanmıştır.

Diğer taraftan devlet, “Türkiye Cumhuriyeti” değil, “Atatürk ve CHP devleti”; vatandaşlar da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları değil, Atatürk ve CHP vatandaşlarıdır.  Dolayısıyla CHP ilkeleriyle kurulmuş devlet ve anayasaya bağlı her parti ve vatandaş, CHP’nin hükmü altındadır, dolaylıda olsa Atatürk ve CHP’ye kulluk yapmaktadırlar!

O günden bugüne Allah adının anılmasına duyulan kin ve nefret hiç tükenmemiş, “Bismillah” ile birlikte kalplerde saklanan ezeli düşmanlık tekrar açığa çıkabilmiştir.

Gerçi yapılmak istenen, batılılaşmakla birlikte devlet dinini Hıristiyanlaştırmaktı ama Müslüman milletin isyansı tepkisinden korkmalarından ateizmi laiklik olarak dayatmalarıyla birlikte tüm dinlere karşıymış gibi izlenim vererek din ve devleti ayırmışlar, siyaseti de kutsal saydıkları dine düşman kılmışlardır. Madem din mukaddes ise, sosyal ve ekonomik her işi yöneten, yönlendiren, refah ve güven vadeden, hak ve adalet sağlama işlevi gören siyaset pislik midir?

Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laiklik anlayışında Müslümanlık nerededir? Öyleyse laikliğe razı olmuş bir millet, Müslüman olabilir mi? Devlette laikliğe, sokakta Müslümanlığa geçit verebilecek bir Tanrı yahut din ancak Atatürk ve CHP devletinde görülebilir!   

Yaklaşık 20 yıl öncesinde Tempo Dergisiyle yaptığım röportajın ses getirilmesiyle birlikte aleyhimde kamu davası açılmış, derginin yazı işleri müdürü ve şahsımla röportaj yapan muhabir ile birlikte Bakırköy Adliyesinde hakim karşısına çıkmıştık. Hakimin sorusu üzerine savunmamı yaparken dayanağım olan Maide Süresi 33. Ayeti söyledim. Hakim büyük bir öfkeyle mahkeme salonunda ayet okuyamayacağım diye çıkıştı. Kendisine, tuvalet dışında her yerde okuyabileceğimi, buranında tuvalet değil mahkeme salonu olması hasebiyle savunmamı engelleyemeyeceğini, dolayısıyla ayet okuyabileceğimi ifade ettim. Bunun üzerine; “seni tutuklarım” dedi. Kendisine, “Allah izin vermez ise tutuklayamayacağını, velev ki tutuklanmamı dilemişse şahsım için daha hayırlı olacağı” yanıtı vermemle birlikte hışım ve kızgınlıkla bir müddet yüzüme bakmasının ardından salondan çıkmamı söyledi. Hakimin tutuklamak istemesi bir yana, davadan ceza dahi veremedi. Çünkü Allah’a tumturaklı güvenip dayanana; vekil ve destek olarak Allah yeter!  

Daha öncede defalarca açıkladığım gibi; “Türkiye’de vahye iman etmiş ve Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmeden yahut yaşayan şahsımda dahil olmak üzere tek bir Müslüman yoktur. Türkiye’deki sözde Müslümanlık, ateist devletin koyduğu kurallar doğrultusunda inanılan ve ibadet edilen bir dindir.”

İnsanlar, devlette dinsiz, sokakta dinli olmak üzere öyle bir yaman çelişki içindedirler ki, hayatta ruhlu, mezarda ruhsuz bir beden misali dinsiz devlette yürüyen Müslüman ölüler olarak, batıldan çıkıp hak yola yönelememekte; dolayısıyla heva ve heveslerin tanrı yapmalarından nefislerinin egemenliğine Allah’ı ve hükümlerini rakip tanınmak istenmemektedir. 

Türkiye, milletin egemen olduğu bir Cumhuriyet değil, Atatürk ve CHP diktatörlüğündeki müstebit bir devlettir. Bir kimsenin herhangi bir partili, düşünce ve dinde olmasının hiçbir önemi olmayıp, her kapı Atatürk ve CHP’ye açılmaktadır. CHP’nin yıllar önce inşa ettiği anayasa halen yürürlükte ise, milletin tamamı CHP’nin mahkûmiyeti altındadır!

Peki, CHP kimdir ve anayasanın temel ilkesi nedir?    

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus telakkisini ortadan kaldırmalıyız. Partiyi(CHP’yi) bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!” CHP kurucusu Atatürk

Göklerde ve yerde ne varsa, Allah’ındır, din de yalnız Allah’ındır. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Nahl 52

“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “Ne işde idiniz!” dediler. Bunlar: “Biz yeryüzünde çaresizdik” diye cevap verdiler. Melekler de: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” Nisa 97

PKK/HDP’li teröristleri ihbar ediyorum…

Ad ve adreslerini deşifre ettiğim elebaşı teröristlerle ilgili alacağım para ödülünü de, teröristlerle girdikleri mücadelede şehit düşen polis ve askerlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerine bağışlıyorum. İşte teröristler ; neredesin devlet!                             

Terörist Selahattin DEMİRTAŞ – TBMM

Terörist Figen YÜKSEKDAĞ ŞENOĞLU – TBMM

Terörist Ali Haydar KONCA – Avrupa Birliği Bakanlığı

Terörist Müslüm DOĞAN – Kalkınma Bakanlığı

Terörist Sırrı Süreyya ÖNDER – TBMM

Terörist Leyla ZANA – TBMM

Terörist Osman BAYDEMİR – TBMM

Terörist Celal DOĞAN – TBMM

Terörist Abdullah ZEYDAN – TBMM

Terörist Altan TAN  – TBMM

Terörist A. Levent TÜZEL – TBMM

Terörist Pelvin BULDAN – TBMM

Terörist Ertuğrul KÜRKÇÜ- TBMM

Terörist Mithat SANCAR – TBMM

Terörist Dengir Mir Mehmet FIRAT – TBMM

Terörist Burcu Çelik ÖZKAN – TBMM

Terörist Dilek ÖCALAN – TBMM

Terörist İdris BALUKEN – TBMM

Terörist Nimetullah ERDOĞMUŞ – TBMM

Terörist Faysal SARIYILDIZ – TBMM

Terörist Yurdusev ÖZSÖKMENLER – TBMM

Terörist Tuğba HEZER ÖZTÜRK – TBMM

Terörist Selami ÖZYAŞAR – TBMM

Terörist Remzi ÖZGÖKÇE – TBMM

Terörist Lezgin BOTAN – TBMM

Terörist Edipe ŞAHİN – TBMM

Terörist Alican ÖNLÜ – TBMM

Terörist Adem GEVERİ – TBMM

Terörist Leyla BİRLİK – TBMM

Terörist Ferhat ENCU – TBMM

Terörist Aycan İRMEZ – TBMM

Terörist Ziya ÇALIŞKAN – TBMM

Terörist Leyla GÜVEN – TBMM

Terörist İbrahim AYHAN – TBMM

Terörist Kadri YILDIRIM – TBMM

Terörist Hatice SEVİPTEKİN – TBMM

Terörist Ahmet YILDIRIM – TBMM

Terörist Çilem KÜÇÜKKELEŞ – TBMM

Terörist Mehmet Ali ASLAN – TBMM

Terörist Gülser YILDIRIM – TBMM

Terörist Erol DORA – TBMM

Terörist Enise GÜNEYLİ – TBMM

Terörist Ayhan BİLGEN – TBMM

Terörist Şafak ÖZANLİ – TBMM

Terörist Turgut ÖKER – TBMM

Terörist Sezai TEMELLİ – TBMM

Terörist Ravza KAVALÇI KAN – TBMM

Terörist Hüda KAYA – TBMM

Terörist Garo PAYLAN – TBMM

Terörist Filiz KERESTECİOĞLU – TBMM

Terörist Erdal ATAŞ – TBMM

Terörist Ali KENANOĞLU – TBMM

Terörist Kıznaz TÜRKELİ – TBMM

Terörist Mehmet Emin ADIYAMAN – TBMM

Terörist Selma IRMAK – TBMM

Terörist Nihat AKDOĞAN – TBMM

Terörist Mahmut TOĞRUL – TBMM

Terörist Seher AKÇINAR BAYAR – TBMM

Terörist Ziya PİR – TBMM

Terörist Sibel YİĞİTALP – TBMM

Terörist Nursel AYDOĞAN – TBMM

Terörist İmam TAŞÇIER – TBMM

Terörist Feleknas UCA – TBMM

Terörist Edip BERK- TBMM

Terörist Çağlar DEMİREL – TBMM

Terörist Hişyar ÖZSOY – TBMM

Terörist Mahmut Celadet GAYDALI – TBMM

Terörist Mizgin IRGAT – TBMM

Terörist Ali ATALAN – TBMM

Terörist Saadet BECEREKLİ – TBMM

Terörist Ayşe Acar BAŞARAN – TBMM

Terörist Taşkın AKTAŞ – TBMM

Terörist Hakkı Saruhan OLUÇ – TBMM

Terörist Meral Danış BEŞTAŞ – TBMM

Terörist Rıdvan TURAN – TBMM

Terörist Behçet YILDIRIM – TBMM

Terörist Berdan ÖZTÜRK – TBMM

Terörist Dirayet TAŞDEMİR – TBMM

Terörist Mehmet Emin İLHAN – TBMM

Terörist Asiye KOLÇAK – TBMM

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, (ya da siyasi olsunlar) Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize (çıkarlarınıza veya korkularınıza) uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135

Vekâletle Kurban fasıklıktır…

Allah’a yapılan kurban gibi önemli bir ibadeti çeşitli gerekçeler ortaya koyarak başında bulunmaksızın önemsizleştirenler, Allah’a karşı apaçık bir saygısızlık ve üstünlük içerisindedirler.

Kurban, namazla eşdeğer fevkalade önemli bir ibadet olup, törene iştirak edilmeksizin vekâletle yerine getirilmesi Allah’a gizli bir üstünlük koşmadır. Ekonomik durumu kurban sunmaya gücü yetmeyenlerin dahi herhangi bir kurban törenine iştirakleri tartışılmayacak ve kaçınılmayacak bir yükümlülüktür. Asıl olan maddiyat değil ihlastır.

Yeryüzünün “ilk” cinayeti ve kötülüğü olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de, takdim ettikleri “Kurban”ların Allah nezdinde kabulü yüzünden vuku bulmuş, böylece kurbanın fiziki değil fizikötesi ne kadar ehemmiyetli bir ibadet olduğu; hem olaylarla hem de ayetlerle zikredilmiştir. Kevser süresi 1. ve 2. ayetlerde; “(Ya Resulüm!) Gerçekten Biz, sana kevseri verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” emredilmiştir. Ancak dini materyalistleştiren ilahiyatçılar, kurbanı Allah’a bir saygı ibadetinden çıkarıp maddeye indirgeyerek, her zaman yapılması mümkün bir yardım manipülasyonuna dönüştürmüşlerdir. Şayet Kurban; yoksul doyurma amaçlı bir yardım, sıradan ve basit bir kasaplık ve vekâletle yerine getirilecek ehemmiyetsiz bir ibadet olsaydı; Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye kakışır mıydı? Neden oğlunun kurban edilmesi için bir vekil tayin etmedi? Ayrıca günümüzdeki gibi oğlu Hz.İsmail’i kurban etme amacı etini yoksullara dağıtmak mıydı? 

İlk insan Hz. Âdem’in yaratılması ile cennetteki şeytanın saptırılması; iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, savaş ile barış, dostluk ile düşmanlık, isyan ile sabrın temsilci ve taraftarlarını saflara ayırmıştır. Hz. Âdem’in oğulları ve yeryüzünün ilk üçüncü ve dördüncü insanları Habil ve Kabil; kardeş olmalarına, vahiyle bildirilmiş herhangi bir fitneye neden olabilecek anlaşmazlığa ve paylaşılmayacak hiçbir çıkar ve nedenleri bulunmamasına rağmen; Kabil kardeşi Habil’i öldürerek, yeryüzünün “ilk cinayet”’ini işler. Her ikisinin Allah’a şükredebilmek adına sundukları kurban; Habil’inkinin Allah tarafından kabul edilip, Kabil’inkinin “bir bilgi”’ye göre reddedilmesiyle, benlikten fışkıran ve yeryüzünü sarsacak olan düşmanlığın, isyanın, riyakârlığın, kıskançlığın ve kötülüğün temelleri atılır ve ilk emsal ürün olarak geleceğe yön verir. Bu süreç ile ilgili tefsirlerde konu edilen; Habil’in güzel, Kabil’inde çirkin olan kız kardeşleriyle evlenmelerinin doğurduğu kıskançlık yüzünden Kabil’in kurbanının kabul edilmemesiyle ilgili rivayetlerin tamamı hurafe olup, Kur’an’da bu iddiaları destekleyici hiçbir ayet ve işarete rastlanılmamaktadır.

Allah tarafından kurbanı kabul edilmeyen Kabil’in, kurbanı kabul edilen kardeşi Habil’i öldürmesi, böylece dünyadaki vahşetin, ayırımcılığın, fitnenin, benliğin, hasımlığın, alçaklığın, hasetliğin, ihanetin, felâketin, suçların ve her türlü kötülüğün başlangıcı olur. Kaderin düalite çarkı, iyiyi ve doğruyu temsilen Hz. Âdem ile kötüyü ve yanlışı temsilen şeytanın mücadelesiyle başlar, Kabil’in, Habil’i öldürmesiyle biçimlenir ve düzen, bu temel yapı üzerine inşa edilerek; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, güçlü-zayıf, mümin-kâfir, dost-düşman, hak-batıl, peygamber-şeytan savaşı tüm şiddetiyle devam eder.

Allah, neden Habil’in kurbanını kabul etmişti de, Kabil’inkini reddetmişti? Üstelik peygamber çocukları olmalarına karşın, her ikisi de taptıkları Yaratıcıları için kurban takdim etmemişler miydi?

Bir düşünün; Peygamber oğlunun elleriyle boğazladığı kurbanı dahi kabul etmeyen Allah, acaba başında bulunup törene iştiraki bile tenezzüle yanaşmayarak vekâletle kestirilen kurbanları kabul eder mi?

Hz. İbrahim, rüyasını Hz. İsmail’e anlatarak; “Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Sen ne dersin?” dedi. Çünkü peygamberlerin uykudaki rüyaları, aynı zamanda vahiy niteliğindedir. Hz. İbrahim’in rüyasını oğluna bildirmesi, ona durumunun daha kolay olması, ayrıca Allah’a ve babasına itaatte küçüklüğüne göre sabrını, sadakatini, gücünü ve azmini denemek içindi. Hz. İsmail dedi ki: “Babacığım, sana emrolunanı yap. Allah’ın sana emretmiş olduğu beni boğazlama işini yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Şüphesiz ben sabredeceğim. Bunun ecrini Allah katında bulacağımı umuyorum” dedi.

Yaratıcıları Allah’a ikisi de teslim olunca, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i alnı üzerine yatırdı ve tekbirler eşliğinde şahadet getirerek Allah’ı zikrettiler. Bu, öylesi bir imanı ve teslimiyeti sembolize ediyordu ki, İsmail, üzerindeki bembeyaz gömleğiyle babasına; “Ey babacığım! Beni kefenleyebileceğin başka elbisem yok. Bunu çıkar ki beni onunla kefenleyebilesin” dedi. Hz. İbrahim gömleği çıkarmaya çalışırken, “Ey İbrahim! Sen rüyayı gerçekleştirdin” nidası geldi. Hz. İbrahim dönüp bir de baktığında karşısında; beyaz, boynuzlu ve iri gözlü bir koç duruyordu. Allah; “Elbette Biz, ihsan edenleri böylece mükâfatlandırırız” ayetiyle, kendisine itaat edenlerden hoşlanmayacakları şeyleri ve zorlukları engelleyeceğini, işlerinde onlar için bir ferahlık ve çıkış yeri kılacağını bildirdi.

Gerek Kabil’in kardeşi Habil’i öldürerek, gerekse Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek isteyerek geleceğe ışık tutan olaylar, takdir edileceği üzere kurbanın maddi öneminden ziyade manevi yüceliğini ortaya koymakta, dolayısıyla kurbanın karın doyuran özelliğinin değil, Allah’a teslimi bir saygı olduğu kanıtlanmaktadır. Eğer aksi olsaydı; ne Kabil Habil’i öldürür ne de Hz. İbrahim oğlunu kurban ederdi. Şüphe yok ki Hz. İbrahim, canından üstün tuttuğu oğlunun etinden yararlanmayacağı gibi, yardım maksadıyla yoksullara da dağıtmayacaktı.

Sözde Yaratıcıları adına kurban kestiklerini öne süren inananların benliklerini yücelterek; ya ete odaklanmaları, ya törene sabredememeleri, ya törene iştiraki önemsememeleri, ya da yoksullara ve hayır kuruluşlarına yardım yaptıkları gerekçesiyle kibirlenerek kurbanlarının başında bulunmamaları, sözde kurban takdim ettikleri Allah’a karşı büyük bir saygısızlık, samimiyetsizlik ve hakarettir. Sanki tanrılarmışçasına böbürlenerek kutsal merasime tenezzül etmemeleri ve adlarına “vekil” atamalarının cüretkârlığı, kimin “Tanrı” olduğu sorusunu doğurmaktadır. Sanki Allah’a kemik atarcasına gösterilen akıl almaz bencillik ve saygısızlık, şüphesiz kurbanlarını da mundarlaştırmaktadır.

Kendi gibi bir insan olan politikacının, devlet adamının ya da menfaat sağlayacağını düşündüğü iş veya bir ilim adamının önünde esas duruşa geçmeyi, özen ve heyecanla hazırladıkları hediyeleri sunmayı şeref ve kazanç addedenler; neden aynı duruşu Allah’a karşı göstermiyorlar? Eğer kurbanın Allah nezdinde ki ehemmiyeti anlaşılmış olsaydı; laubali, şımarık, kibirli ve kasıntı davranışlar yerine, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme esnasında duyduğu o tarifi imkânsız aşk, arzu ve heyecan hissedilir, dolayısıyla iman açığa çıkardı. Herhalde vekâletle kurban kestirenler Hz. İbrahim (a.s)’den, Hz. Muhammed (s.a.v)’den ve peygamberlerden daha üstün olmalıdırlar ki, Allah’a sunulan ibadet odaklı hediyelerin başında dahi bulunmayı kendilerine layık görmemektedirler. Allah’a saygısı olmayanın bir başkasına duyabilmesi ve karşılıksız yardımda bulunabilmesi mümkün müdür?

Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban keseni vekil tayin edebilirsiniz ama orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdirde imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına namaz kılmış olmanız nasıl imkânsız ise; kurbanınızın da Allah nezdinde hiçbir değeri bulunmamaktadır. Yaratıcı Allah’a sunulan kurban sahibinin sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…

Kurbanınızı ya doğrudan ya da vekil aracılığıyla Allah’a takdim ettikten sonra dilerseniz tamamını yiyebilir, dilerseniz tamamını istediğiniz kuruma veya yoksula bağışlayabilirsiniz. Kurban toplayan sömürücülerden törene iştirak etmek istediğinizi şart koşmanız kaçınılmaz olmalıdır. Başka ülkelerdeki yoksullara Kurban adına yapılan yardımlar, kişinin Kurbanı değil hayrıdır. Dolayısıyla Kurbanın amacı tazimsel bir ibadettir.

Peygamberler dâhil yaratıklar içinde en muazzam ilim sahibi şeytan, ilmiyle nasıl ebedi cehenneme gark olduysa; ilmine güvendiğiniz işbirlikçi ve fırsatçı rivayetçilere güvenip ateşe girmeyiniz…

Zaten böylesi sapkın batıllıkta bulunmaları yüzünden Allah yolunda can verilecek cihad ibadetinden kaçar ve tıpkı kurban ibadetindeki mazeretleri misali cihadı terörizmle özdeşleştirirler.

Unutmamalıdır ki sen, yaratık bir kulsun. Yaratıcı’nın rızasını kazanabilmek maksadıyla sunduğun hediyeyi törene iştirak etmeksizin vekil aracılığıyla takdim edemezsin!

Cemaatle namaz kılarken nasıl vekil kıldığın imamın arkasında durma zorunluluğu var ise, kurban ibadetinde de vekil tayin ettiğin kimsenin yanında bulunma mecburiyetin vardır!   

“Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. “Andolsun seni öldüreceğim” dedi. Diğeri de “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder” dedi.” Maide 27

 “Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, İşte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” Nur 52

“Saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçacak, sonra ne ölecek ne de yaşayacak.” El Ala 10-13

“Göklerde ve yerde kimler varsa O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.” Enbiya 19

Rahmeti Apo’dan bekledikleri için;

Diriyken yolunda can veren ölülerine, “Apo rahmet etsin” duasında bulunan PKK/HDP’liler öyle insan olmayan insan numuneleridir ki, bir kısmı ateist olmasına rağmen büyük bir kısmı Allah’a inandıklarını iddia etseler de Apo adlı bir iblise iman etmiş olmalarının sapkınlığı içindedirler.

Tüm haksızlık ve adaletsizlikler yalnızca kendilerine yapılıyormuş gibi kapıldıkları aşağılık kompleksinden yaratıcı Allah yerine Apo’ya kurtarıcı olarak meyletmeleri öyle bir düşmanlık doğurdu ki, aynı vatanda birlikte yaşadıkları Türklerden daha aşağı hissetmeleri karmaşasından zillete duçar oldular. Nasıl ki her Müslüman Türkü aleyhlerine potansiyel bir düşman algılıyorlar ise, sabırları tükenen Türklerde her Kürdü potansiyel bir terörist olarak algılamaya başlamıştır.

Kökenleri itibariyle sürekli kendilerini ispat edebilme çabasıyla asilikte sınır tanımamakta ve vahşilikte hayvanlarla yarışabilmektedirler. Özgüven eksikliklerinden Kürt saplantısı öyle bozulmalarına sebep olmuş ki, korkunç yaratıklar zümresine ilhak olmuşlardır.

Her ne kadar öncesinde İslam’la şereflenerek Müslümanlık izzet ve itibarına kavuşmuşlar ise de, Kürtlük saplantıları İslam’dan koparıp Apoizm’e yöneltmiştir. Apoizm’in tanrısı Apo; “Allah ile girdiği savaşı kazandığını ve yarı tanrı olarak savaştan çıktığı” hezeyanında bulunabilen manyak bir iblistir. Dolayısıyla PKK/HDP’li Kürtlerin tamamı şeytana tapan satanistlerden farksız Apoistlerdir.

Şeytan, nasıl ki ateşten yaratıldığını gerekçe göstererek topraktan yaratılan insana karşı üstün olduğu iddiasında bulunmasının bedelini ebedi lanete çarpılarak ödemiş ise, PKK/HDP’li Kürtlerde aynı akıbete uğramışlardır.

Aşağılık komplekslerini aşabilmek için kendilerini ezeli düşman saydıkları Müslüman Türklerden üstün görme kompleksleriyle teröre başvurarak yücelebilecekleri karmaşası taşımaları sorunun esasıdır. Devletten ve toplumdan dışlanarak soyutlandıkları paranoyaları, neden canavarlaşabildiklerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla kalplerinde iblissi hastalık bulunmalarından hiçbir hoşgörü, insanlık ve kardeşlik teması fayda vermemekte; sürekli üstün duruma geçme, sahip olma ve ezme gibi benlik güdüleri kin, nefret ve düşmanlıkla özdeşleşmelerini doğurmuştur.

Özellikle Müslüman Türkleri vurgulamamdaki amaç, zaten Müslüman olmayan “ateist, solcu, komünist, fasık, münafık, seküler ve laik” haçlı Türklerin saflarında bulunmalarındandır. Bu sebeple vahye iman etmiş Müslüman Türkler, ezeli ve ebedi düşmanlarıdır.    

Şeytanın nasıl doğru yola girebilmesi mümkün değil ise, kalplerinde şeytanda olan kibir hastalığından ötürü PKK/HDP’nin de iflahı imkânsızdır. Kendilerine hiçbir tedavinin fayda sağlayabilmesi; bin yıldır süren dostluk, akrabalık, güleryüz, birlik, paylaşım, eşitlik ve iyi niyetinde yarar getirmediği ortada olup, artık hiçbir arayış çözüm getiremez.

Daha çözüm süreci adı altında başlatılan ihanetsi görüşmelere ne kadar yüksek sesle karşı çıkıp, “şeytanla işbirliği ve barış yapmanın ilk kuralı, ‘yapma’ ve Müslüman Kürtleri de iblise kaptıracaksın” çırpınışında bulunsak da, kendilerini yaratıcı yerine koyma cüretinde bulunan hükümet, ‘kimse bilmez ben bilirim’ ısrar ve inadından öyle bir zehir ekti ki, ektiğini tüm millet yemek zorunda kaldı.

Şımaran Apoist PKK/HDP, kendini dev aynasında görerek devlet içinde devlet, millet içinde millet olabilme hayaliyle kök söktürmeye kalkıştı; sadece dâhili haçlıları değil harici haçlıları ve Müslümanları dahi safına çekerek meydan okudu ve okumaya devam edebilmektedir. Haydi, cesaretleri varsa PKK olduğu aşikâr HDP’ye yaptırım uygulayabilseler ya! HDP’nin meşruiyetine son verebilseler ya! Neden yapamazlar biliyor musunuz; iplerini Allah’a değil PKK/HDP dostları haçlı-siyonistlere bağlamış olmalarından!

Seküler-laik devlette lanet içinde olmasaydı, kendini tehdit eden, açıkça savaşan ve teröristlerin önünde kalkan olan, her türlü lojistik ve silah yardımında bulunan, içeride ve dışarıda PKK’ya sahip çıkarak özgürlük direnişçileri abartısıyla öven HDP’ye verdiği meşruiyeti sonlandırabilirdi. Artık çocukların dahi kanmayacağı “soruşturma tiyatrosu” ile sürdürdükleri ninni ancak kendilerini uyutmaktadır.

Gurur ve kibirlerinden dolayı burunlarından kıl aldırmayan PKK/HDP ile değil konuşmak, ülkenin bekası için ya telef ya da tehcir etmekten başka bir çözüm yoktur. Eğer ulumalara kulak kabartır ya da hümanist takınılırsa, Türk bayrağı yerine PKK/HDP bayrağı burçlara çekilir; hutbelerde de İslam değil Apoizm yankılanır!

İnsanlık şerefini ruhta değil bedende arayan Apoistler, Apoistlikten önce Müslümanlıkla şereflenip yüceltilmiş olmalarının kıymetini bilemediklerinden öyle zelil ve hakir bir topluluğa dönüştüler ki, her şeyden aşağı oldular. Dolayısıyla PKK/HDP’li her Apoist, Müslümanların kardeşleri ve sırdaşları olamayacaklarından düşmanların ta kendileridirler!  

Apoistler için hikmetin başı nedir bilir misiniz; Apo korkusudur! Başka bir deyişle PKK/HDP’li olabilmenin ölçüsü, Apo’ya ve fikirlerine bağlılıktır.

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” Al-i İmran 118

“Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” Nisa 45

(Resulüm!) Sen, onların hidayete ermelerine çok düşkünlük göstersen de bil ki Allah, saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez. Onların yardımcıları da yoktur.” Nahl 37

“De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!” Ta-Ha 135

Deyyuslukta yapmışlar mıdır?

Yüzyılın hain münafığı Fettulah Gülen’in şeytan misali dönüşümü, Müslümanlara karşı yapılan 28 Şubat Kemalist darbesiyle cemaat mensuplarını talimatlandırdığı dehşetsi ültimatomla kanıtlıdır.

Bugün olduğu gibi “para her şeyi yapar itikadı ve para için göze almayacağı hiçbir şeyin olmayacağı” akidesiyle Fettulah Gülen ve çetesinin nasıl karanlılar içindeki bir yeraltı örgütü olduğunu öğrenin ki, ondan sonra yaygaralarındaki haklılıklarını, imanlarını, hizmetlerini, dürüstlüklerini ve samimiyetlerini yargılayın!

1- Evlerde bulunan Risale-i Nur Külliyatları kaldırılacak. Herkes, bu eserleri sivil olan akrabalarının yanına götürecek.

2- Evlerden, Hocaefendi’nin kaleme almış olduğu eserler kaldırılacak. Kuran-ı Kerim’den başka hiçbir dini kitap kalmayacak.

3- Evlerin giriş kısmına, hatta dış kapı açıldığında görülebilecek yerlere Atatürk’ün fotoğrafları asılacak. Odalarda, 10. Yıl Nutku ve İstiklal Marşı duvarlarda olacak.

4- Evlerde, görünür kısımlarda, Nutuk gibi kitaplar bulunacak.

5- İşyerine giderken Sabah, Milliyet, Cumhuriyet gibi gazeteler alınıp götürülecek ve işyerinde herkesin görebileceği yerlere bu gazeteler konacak.

6- Zaman gazetesi, Aksiyon, Sızıntı gibi dergilere başka isimler altında abone olunacak. Dergi ve gazete ücretleri yatırılacak. Fakat kesinlikle ev adresi verilmeyecek. Bu yayınlar evde bulunmayacak.

7- Telefonlar istihbarat birimleri tarafından dinlenildiğinden, telefonlarda kesinlikle dini konuşmalar yapılmayacak. Selam verilmeyecek. Hatta hayırlı sabahlar bile denilmeyecek. İyi günler, günaydın türü konuşmalar yapılacak.

8- Telefonda hizmetler hakkında konuşma yapılmayacak. Hiçbir elemanın ismi zikredilmeyecek. Adres verilmeyecek. Sohbet yapılacak evler hakkında konuşulmayacak.

9- Eğer herhangi bir evde buluşma olacak ise telefonlarda kodlu konuşulacak. Mesela ‘Bu akşam maçı nerede seyrediyoruz?’, ‘Bu akşam bizde okey oynayalım mı?’ ‘Gelirken şu isimleri de çağır’ gibi.

10- Cuma namazına üç hafta üst üste gidilmeyebilir. Bu nedenle birimlerde bulunan elemanlar üç gruba ayrılacak. Her hafta bir grup gizlice Cuma namazına gidecek. Diğer kalan iki grup birimlerinde kalacak. Birim amirlerinin gözleri önünde bulunarak dikkat çekilmeyecek. Hatta mümkünse, Cuma namazı vaktinde, Polis Evi’nde birim amirleri de çağrılarak yemekler tertiplenecek. Kurum içinde bulunan halı sahalarda yine birim amirleriyle maç yapılacak.

11- Kesinlikle hiçbir vakit namazı işyerinde kılınmayacak. Cem edilecek. Yatsı namazında evde topluca kılınacak.

12- Çöp kutularından boş bira kutuları ve içki şişeleri toplanacak. Evdeki çöpler dışarı konduğunda bu şişe ve kutulardan birkaç tanesi çöpün görünen kısımlarına konulacak.

13- İşyerinde kendi cemaatimizden başka bir grubun ya da cemaatin elemanlarının başı derde girdiğinde kesinlikle yardım edilmeyecek. Hatta görmezlikten gelinecek.

14-İşyerinde lehimizde ve aleyhimizde cereyan edilecek tüm konular anında bağlı olunan imama bildirilecek.

15- Önceden hanımlarının başları açık olup sonradan kapananlar, eşlerinin başını açacak. Eşinin başını açan her eleman eşiyle beraber birim amirlerinin görebileceği yerlere gidecek. Mesela; polis evine yemeğe veya bayramda bayramlaşmaya.

16- Önceden hanımlarının başları kapalı olsa dahi önemli yerlerde çalışanlar mutlaka eşlerinin başını açacak.

17- Akademi, kolej ve polis okulu öğrencileri hafta sonunda dershanelere gönderilmeyecek. (Dershaneden kasıt cemaatin evleri veya kendilerine ait dershaneler olsa gerek.)

18- Tüm öğrencilerle pastane ve lokal gibi yerlerde buluşulacak.

19- Tüm akademi, kolej ve polis okulu öğrencileri mutlaka bilgisayar kursuna gidecek.

20- Kurban bayramlarında hiçbir eleman kurban kesmeyecek. Deri toplama işine girmeyecek. Fakat tam bir kurban parası imama verilecek ve bu para hizmete aktarılacak. Hizmetten bu elemanlara sadece bir but gönderilecek. Böylece deri toplama işi olmayacak. Herkes kurban kesmiş olacak. Çevreye de kurban kesmedik denecek.

21- İşyerinde ve çevrede lâiklik ve Atatürkçülüğü öven konuşmalara iştirak edilecek. Dini öven konuşmaların olduğu gruplardan uzak durulacak.

22- Son alınan duyumlarda MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde çalışan tüm amir sınıfı personelin adreslerini tespit etmiş ve bu amirlerin evlerine giderek bir adres sorma bahanesi ile kapılar çalınıp hanımlarının kapalı olup olmadıklarını tespit etmektedir. Bu nedenle evlerde kadınlar başı açık duracak ve kapı çalındığında başlar açık olarak kapılar açılacaktır.

Manipülasyonda eşi enderi olmayan bu güruh öyle düzenbazdır ki, şeytan dahi yanlarında masum kalmaktadır. Himmet adına topladıkları milyarlarca doların kasası İpek-Koza şirketlerine hesap sorulmak istendiğinde mahir oldukları hileli yönlendirmelere başvurarak nerede İslam ve Türkiye düşmanı var ise devlet aleyhine kışkırtmakla kalmayıp, Atatürk fotoğraflı Türk bayraklarını dahi açtırarak, tıpkı kaçak olan evinin yıkılmasını engellemeye çalışan insanlar misali gayrimeşruluklarını örtbas edebilme basitliğini bile sindirebilmektedirler.

Para için gavatlığa dahi fetva verebilecek düzeyindeki gülenizm dininin asıl hedefi, önce Türkiye’de akabinde dünyada gülenizm dinini meşrulaştırabilmektir. Çünkü Gülen için İslam’ın ne olduğu; “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” itirafıyla kanıtlıdır. Bu sebeple İslam düşmanları Gülen çetesine arka çıkarak, Türkiye’nin İslam’dan çıkıp gülenist olabilmesi için her türlü fedakarlık ve destekte sınır tanımamaktadırlar. “Medya Özgürlüğü ve Sermaye Güvenliği” maskesiyle amaçlar gizlenmeye çalışılsa da, gerçeğin açık perdelerini kapatabilmek mümkün değildir.

Fettulah Gülen, haçlı-siyonistlerden çok daha tehlikeli amansız bir vahiy düşmanı ve eşine az rastlanabilecek bir zındıktır. Dolayısıyla Allah dışında her gücün kuludur. 

“İnsanlardan kimi vardır ki: “Allah’a inandık” der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar. Hâlbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa, mutlaka, “Doğrusu biz de sizinle beraberdik” derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?” Ankebut 10   

Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” Araf 176

“De ki: Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” Zümer 64

“Allah’ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere kulluk ediyorlar. İnkârcı da Rabbine karşı uğraşıp durmaktadır.” Furkan 55

Ey Recep Tayyip Erdoğan!

Haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmak yerine, haçlı-siyonistlerle birlik olup cihad ehline açtığınız savaşın küfrünü ve Kur’an hükümlerine karşı ihanetsi politikalarınızı eleştirmek, vahye iman etmiş Müslüman olmamın bir şiarıdır.

Lakin diyeceksiniz ki, “arkadaş, ben din dışı seküler-laik devletin cumhurbaşkanıyım; haçlı Batı’dan başka hiçbir dayanağım bulunmamakta; onlara destek vermediğim takdirde ülkemin menfaatlerini kaybederim; benim için güç ve bağımsızlık ekonomidir, kalkınmadır yani “para, para, para” dır, gerisi teferruattır; her ne kadar Müslüman ve İslam’a iman etmiş olsam da batıl düzene uymak ve ittifak kurmak zorundayım; aksi takdirde beni avlar, yardım ve destek verecek hiçbir güçte bulamam; onların dostu benim dostum, düşmanları ise düşmanım olmak mecburiyetindedir; şartlara göre Allah’ın hükümlerini uygulama inisiyatifim vardır; hele siyasette İslami kurallar değil batıl kurallar geçerlidir; zaten cihad ehli Müslümanları öldürüp ülkemiz için tehdit ve tehlikedir; gerek peygamber efendimiz gerekse ecdadımın batıla karşı yaptıkları mücadelelerini, o devrin koşulları gözetilerek ele alınmalıdır; günümüz küresel dünyasın da ise insanların dinleri, inançları ve düşünceleri ne olursa olsun kardeştirler; düzen batıl da olsa barışı bozacak hiçbir direniş meşru değildir; demokrat ve muhafazakâr anlayışım temelinde bir Müslüman’ım!!!”

ABD’ye olan kayıtsız bağlılığınız rabbinizin kimliği konusunda şüpheler doğurmuş, gökyüzünde Allah, yeryüzünde ABD ikilemini ortaya çıkarmıştır.  Saddam içinde Türkiye tehdit ve tehlike altında demiş, böylece ABD’nin Irak’ı işgal etmesinde oynadığınız rol hala hafızalardadır. Haçlılara katlettirdiğiniz onbinlerce Müslüman, işkenceler altında eşi görülmemiş zulümler,  ırzlarına geçilerek hamile bırakılan ve kocalarının gözleri önünde tecavüze uğrayan kadınlar, haçlıların zorla yedirdikleri dışkılarını yiyen ve içen Müslümanlar ve parçalanmış bir Irak gerçeği unutulmadı.

Yine Kaddafi mazeretiyle Libyalı onbinlerce Müslüman’ın haçlılarca hunharca katlinde ve parçalanmasında ABD ve NATO ile ittifak içinde değil miydiniz?

İsrail, Müslüman kardeşlerine yardım götüren 9 Müslüman Türk’ü katlediyor, siz ise tazminat adı altında paranın ardına düşerek, şehidlerin şereflerini paraya tahvil etmeye çalışıyorsunuz. Hani, diyorsunuz ya; IŞİD cihad ehli neden İsrail’e saldırmıyor? Peki, vatandaşlarınızı katleden İsrail’e karşı neden savaş açamadınız? Madem para ile katliamlar örtbas edilebiliyor; öyleyse PKK/HDP teröristleri içinde öldürdükleri her asker, polis ve vatandaş için bir tazminat miktarı belirleyip savaşmaktan vazgeçebilmeniz mümkün müdür? PKK/HDP’nin şehit ettiği 2 polis için savaş başlatmadınız mı?  

İsrail, sırf dinlerinden dolayı yıllarca katlettiği Müslümanları kıyarken, dostun ABD ve NATO’yu harekete geçiremiyorsunuz ama sıra Müslümanların katline gelince, akıl almaz bahanelere sığınarak onlardan daha beter düşman kesiliyorsunuz.  

Esed’in vahşeti Drakula Vlad Tepeş’in zalimliklerini dahi geride bırakmışken,  ahkâm kesmekten öte ne yapabildiniz? Esed’i durdurabildiniz ya da sindirebildiniz mi? Hani nerede o insanlık ve barış abidesi müttefikleriniz ABD ve NATO?  

Her şey ne kadar aleni olsa da, oluşturduğunuz algı sizi Müslümanların kurtarıcısı ve İslam âleminin önderi, yiğit savunucusu, haçlı-siyonist güçlere başkaldıran kahramanı yapabilmiştir. Sizde gülüyorsunuz değil mi?

Hakikaten siz kimsiniz Sayın Erdoğan? Hani Müslüman olduğunuz iddianızdan ve mürekkep yalamış bulunmanızdan sorum odur ki, güttüğünüz siyaset, haçlı-siyonistlerle yakın dostluğunuz ve cihad ehline karşı açtığınız savaşın meşruluğuna kanıt, Kur’an’da bir ayet var mıdır? Yahut Allah Resul’ünün bir hadisi ya da uygulaması mevcut mudur? Özellikle seçim süreçlerinde dolaylı olarak hep sizi desteklemiş ama haçlılarla aynı safta yer alarak cihad ehline açmış olduğunuz savaştan dolayı artık imanımı tehlikeye atabilecek tahammülüm kalmamıştır. Amansız Müslüman kasabı Bush ne diyor, “Hıristiyan uygarlığı için cihad büyük bir şerdir.” Sizde bir Müslüman olarak aynı düşüncede olduğunuza göre; aranızdaki fark nedir? Ki, Çin zulmünün en beterini yaşayan Doğu Türkistanlı Müslümanlar ziyaretinizle birlikte size güvenip umutla beklerken açıklamanız neydi; “Doğu Türkistan İslami Hareket bir terör örgütüdür.”     

Ama siz, türban gibi bir sorunu kaldırarak hem meclise sokmuş hem de bakan dahi yapabildiniz. Şahsım başta olmak üzere şu Müslümanlar ne kadarda nankörler! Ha, sigaraya karşı yürüttüğünüz mücadeleyi de unutmamak gerek. İşte İslam; işte Erdoğan!

Stoalı’lı filozof ve ahlak savunucusu Epictetus’un sözünü hatırladım da; ”Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilseydi, yemden baksa şey düşünenlerle alay ederlerdi.”

“ Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçim hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

”Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostları (müttefikleri) dırlar.  İçinizden kim onları dost (müttefik) edinirse şüphe yok ki, o da onlardandır. Muhakkak ki Allah o zalimleri hidayete, doğru yola iletmez.”  Maide 51

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

(Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır! Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 107

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki, bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” Nisa 139

 

Cihadla savaş, doğrudan Allah ve Resul’ünledir!

Cihadı, kendi dinleri ve uygarlıkları için büyük bir şer gören haçlı-siyonist güçler, hedeflerinde muvaffak olabilmek için İslam kimlikli iktidarları öyle satın almışlar ki, hayvanlarda dahi rastlanabilmesi mümkün olmayacak bir başkalaşıma uğratarak batılla uyum haline getirip kendilerine kul yapmışlardır.   

Allah’ın vahiyle indirdiği İslam’ı değil, Batı’nın dayattığı nefsanî kurallar dâhilindeki bir dini yol edinmelerinden Müslümanlık yerine münafıklık yahut fasıklık öyle yayılıp hâkim olmuş ki, batıla karşı hakkı egemen kılmaya çalışan direnişçi cihad ehli av haline gelmiştir. 

Geçmişte haçlı birlikleri sadece Hıristiyanlardan oluşup Müslümanlara karşı yapılırken, günümüzde sözde Müslümanlarında haçlı saflarında yer alıp Allah’ın erleriyle savaşabilmeleri, İslam’ın nasıl manipüle edildiğini ortaya koymaktadır.

Kur’an’i Müslümanlığı sapıklık; cihadı cehalet; İslam dışı; vahşilik; insanlık aleyhtarlığı; barış karşıtlığı; teröristlik; bozgunculuk; eşkıyalık; kasaplık; cehennemlik; hak ve adalet düşmanlığı olarak angaje eden İslam görünümlü dini ve siyasi çevreler, peygamberi ve rivayet ettikleri sözde hadisleri Allah ve ayetlerinin önüne geçirerek, cihad karşıtı öyle hümanist bir Allah ve peygamber algısını meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın indirdiği açık ve seçik ayetler, peygamber efendimize isnat ettikleri hurafelerle dolaylı olarak yok sayılmış, böylece cihadın ve İslami Hareketin şer olduğu fetvası verilerek, sinsice hak ile batıl özdeşleştirilebilmiştir.  

Allah yolunda küfre karşı mücadele veren IŞİD şöhretli cihad ehlinin Müslümanları katlettiği ve zulmettiği iddiasının nasıl yalan ve iftira olduğu, azgın kâfirlerden çok daha tehlikeli olan münafıklık ve fasıklığın örtbas edilebilmesi içindir. Çünkü vahiy ve cihad karşıtı batılla ittifak içindeki sözde Müslümanların tamamı münafık ve fasık olduklarından, kendilerini kamufle edebilmek için başkaca bir alternatifleri bulunmamaktadır. Ki, Allah Resulü; “Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir” buyurmuştur.          

Asıl Müslümanları katleden, dışlayan, hor ve hakir bulan, aşağılayan, sınırları içine dahi sokmayan, gördükleri yerde tutuklayan, beraberliklerini engelleyen, teröristlikle yaftalayan, yaşama hakkı tanımayan, yanlarında ve çevrelerinde görmek istemeyen, kendileri ile birlikte anılmasını hakaret sayan, gölgelerinden bile yaban eşeğin aslandan ürküp kaçması misali korkarak kaçan, şeriat düşmanlığı yapan, tehdit ve tehlike gören bizatihi kendileridirler. Ya onların istediği gibi Müslüman kimlikli münafık veya fasık olacaksın ya da katli meşru terörist bir düşman!

Bu sebeple münafık ya da fasık oluşlarından İslam düşmanlarıyla dostluk ve müttefiklik kurarak rızalarına kavuşmak suretiyle yardım ve destek görenlerin ağızlarından dökülen Allah ve Resul kelamı, Kur’an’a duydukları saygı ve iman ettiklerine dair sözleri hatta namaz kılıp oruç tutarak yaptıkları ibadetler, tıpkı Young Deneyi’ndeki yarım bardak suya sokulan kalemin kırık görüntüsü misali asla yanıltmamalıdır. Çünkü onlar, cihad ehline karşı olmakla Allah ve Resulü’ne savaş açmışlardır.

Hem ALLAH’ın indirdiği buyruklara karşı çeşitli mazeretler uydurarak, hurafelere sığınarak veya ayetleri eğip bükerek batıllığa baş koyacaklar; hem de Allah’a, Resulüne, Kur’an’a inandım ve iman ettim diyecekler!  

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

Allah’ın mutlak yardım, destek ve vekilliğine güvenmeyip uğruna yapılan cihaddan zarar görecekleri, küfrün gazabına uğrama kaygısı taşıyarak, medet umdukları batıl güçler yanında yer almak suretiyle izzet ve itibar görecekleri sanısıyla apaçık şirk koşan İslami kimlikler, asıl Müslümanların savaşması zaruri olan düşmanlardır. Haçlı-siyonist güçlerin fitnesi Müslümanlar üzerinde etki yapmaz ama münafık ve fasıkların fitneleri iman etmiş tek bir Müslüman bırakmamacasına İslam âlemini öyle tarumar eder ki, batıl güçlerin kolayca zafere ulaşmalarını sağlar ve bu sayede Müslüman toplumlar esaret altındadırlar.  Dolayısıyla cihad ehlinin sözde Müslümanları öldürdüğü yahut cezalandırdığı söylemler, onların Müslüman değil, Allah, Resulüne ve Kur’an’a ihanet etmiş münafık ve fasıklar olmalarındandır.

Unutulmamalıdır ki, vatana, devlete ve millete ihanet edenler, vatandaş olmaları dikkate alınmaksızın nasıl en ağır cezalara çarptırılıyor ve savaş meşru sayılabiliniyorsa, İslam’a ihanet edenlerinde cezaya müstahakları kaçınılmazdır. Ki, bir devlet başkanı yahut bir devlet yetkilisine yapılan hakaret veya saldırının müeyyidesi oluyor da, Allah ve Resulüne girişilenlerin karşılığı olmayacak mı?

Sözde değil özde “Sadece Allah bize yeter” diyen Müslüman’dır. Allah ile birlikte bir başkasına ya da doğrudan beşeri bir güce bel bağlayıp yeterlilik ve güven arayan ise ya müşrik ya münafık ya da fasıktır!

“Siz Allah’ın emirlerini muhafaza edin ki, Allah’da sizi muhafaza etsini” Hz. Muhammed (s.a.v)

Dolayısıyla tüm insanlar Müslümanlara zarar vermek için bir araya toplansalar dahi Allah’ın dilediğinden fazlasını yapamazlar. Akidesi, “Allah’ın dilediği ne ise o gerçekleşir. O neyi dilemediyse de gerçekleşmez” olmayanlar, Müslümanlıkla şereflenmemiş münafık ve fasıklardır!   

İslam olmanın yegâne şartı, Allah’ın dinini yani Allah’a kulluğu yeryüzünde egemen kılabilmek için batılla savaştır. Hiçbir gerekçe batıla hükümranlık hakkı tanımaz, arzu ve isteklerine boyun eğmeye geçit vermez, çizdikleri yolda gitmeye olurluluk vermez! Eğer Allah’tan daha güçlü, iradeli ve yaptırım sahibi iseler, buyurun! O zaman da İslam’ım yahut Müslüman’ım diyemezsiniz!

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (Küfre) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142

Haddini aşma başbakan!

Ecdadının kahramanlıklarıyla övünmek yerine aynı iman ve cesarete sahip ol ki, dalda yetişen meyveleri ağacın dibinde arayanlardan olmayasın! Hele ecdadının yolunda olmayıp zaferleriyle böbürlenmeye çalışman, zurna çalmaktan başka bir şey değildir. Ki, güç, hürlük ve bağımsızlık sözde değil eylemdedir.      

Ey Başbakan Davutoğlu; diyorsun ki, “1071’den bu yana Anadolu toprakları Selçuklu ve Osmanlı Devletleri de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti çizgisinde hür ve bağımsız bir milletin aziz vatanı olmuştur.”

Acaba yanlış mı duydum tereddüdüyle açıklamanızı videodan birkaç kez daha dinlediğimde “pes yahu” demekten kendimi alıkoyamadım. Takdir edersiniz ki, haddini bilmeyene bildirmek, nasıl yetime don giydirmek misali ulvi bir davranış ise, kendilerini Allah yoluna adamış Selçuklu ve Osmanlı İslam Devletlerini, haçlı-siyonist güdümündeki seküler-laik Türkiye Cumhuriyeti Devletine benzetmek, haddi aşmanın yanı sıra apaçık bir hakaret, tecavüz ve ihanettir.

Lütfen söyler misiniz; Selçuklu ve Osmanlı Müslüman Türk Devletleri, Türkiye Cumhuriyeti gibi seküler-laik rejimlerle mi yönetiliyordu yoksa İslami kuralları esas alan vahyi hükümlerle mi? Dünyaya hükmeden varlıkları boyunca haçlı Bizanslılarla dostluk ve müttefiklik yaparak koalisyon oluşturmak suretiyle İslami hareketlere karşı savaşmışlar mıydı? Gerek akınları gerek seferleri gerekse fetihleri toprak ve nefsi egemenlikleri mi yoksa İslam için miydi? Ya Allah yolunda olmak ya da ölmek düsturu doğrultusunda nerede bir küfür var ise güç ve kuvvetlerini umursamadan cenge koşan Selçuklu ve Osmanlı, hiç haçlı Bizanslılara boyun eğerek hegemonyaları altına girmişler miydi? İktidarlıklarını, mallarını ve canlarını yitirebilecek endişesiyle cihaddan kaçınmışlar mıydı? Allah’ın hükümlerine karşı nefislerini galebe çaldırarak, zerre bir çıkar gözetmiş yahut bir tereddüt duyup sinmişler miydi? Dinlerine fiyat etiketi koymak suretiyle “analar ağlamasın, gençler ölmesin, şehidler gelmesin” düşüncesiyle iblis güruhu azgınlarla uzlaşmaya kalkışmış ve toleransta bulunmuşlar mıydı? İslami hükümler dışında herhangi bir batıllığı kabullenmişler miydi? Batıl güçlerle yaptıkları barış anlaşmalarını dahi İslami hükümleri temel alarak imzalamamışlar mıydı?   

1071’de Sultan Alparslan ve cihad ehli Müslüman Türk yiğitleri tarafından fethedilen Anadolu toprakları seküler-laik bir devlet için değil İslam Devleti adına binlerce şehid verilerek anayurt edinmişti. İddia ettiğiniz gibi Anadolu, bugün hür ve bağımsız mıdır yoksa baş edemediğiniz iblis PKK/HDP terörün ve haçlı batının tahakkümü altında mıdır? Düşmana ve teröristlere karşı sıkılacak bir merminin dahi izni haçlı Batı’dan alınabiliyorsa; siz hangi hürriyetten ve bağımsızlıktan söz ediyorsunuz?

1071’de Anadolu’nun Müslüman Türklerin eline geçmesiyle cihad korkusu yaşayıp yok olabilecek endişesi taşıyan haçlı-Bizans Avrupa’nın cihaddan çekinceleri hiç bitmemiş, Osmanlı Devletinin kendilerini yerle bir edip egemenliklerine son vermesiyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti sayesinde cihad tehditlerinden kurtulmuşlar; böylece zalimliklerini, sömürülerini ve Müslüman Türklere olan düşmanlıklarını sürdürerek Anadolu üzerindeki egemenliklerini yeniden elde etmişlerdir. Ne var ki, Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin İslam karşıtı resmi politikası bugünde devam etmekte, sizin de iktidar olduğunuz hükümet, aynı kararlılıkla küfür güçlerini ardına almak suretiyle Selçuklu ve Osmanlı’nın da bayraktarlığını yaptıkları tevhid topluluğu ile savaşmaktadır.      

Ey Başbakan Davutoğu! Cihada karşı savaş açarak Haçlı-Bizans müttefiklerinizi İslam’ın hâkimiyetinden korumaya çalışan sizler mi, Selçuklu ve Osmanlı’nın yolunda olduğunuz söyleminizle “aziz vatan” vurgusu yapıyorsunuz? Vatandan, hürriyet ve bağımsızlıktan kastınız yemek, içmek ve barınmak mıdır? Selçuklu ve Osmanlı’nın sırf İslam için yüzyıllarca düşman olup savaştığı haçlı-Bizans küfrünü dost edinerek yad etmeye çalışmanız, nasıl bir riyakarlık ve sömürüdür? Unutmayın ki, onlar da sizler gibi Allah yolunda cihad etmekten ise haçlıların hükümranlıklarını kabul ederek, “önce yiyip sonra sıçmak” suretiyle canlarını feda etmez, savaşmak yerine bir elleri balda bir elleri kaymakta keyif sürerlerdi. Lakin onlar, dünyadaki bala ve kaymağa değil içinde ebedi kalacakları cennetteki bala ve kaymağa iman etmişlerdi. Ancak bilin ki, bal ile kaymağı herkes yemek ister ama her keseye uygun değildir. Çünkü bir bedeli vardır; kimi tutsaklığına razı olduğu haçlı-siyonist güçlerin artıklarını yer, kimi de Selçuklu ve Osmanlı gibi Allah’ın ikramda bulunacağı helal balı ve kaymağı yer.   

Dolayısıyla Allah yolunda cihaddan başka hiçbir amaç taşımayan, hedef gözetmeyen, nefsi arzu ve isteklere gönül kabartmayarak batıla karşı hakkı egemen kılmaya çalışan Selçuklu ve Osmanlı İslam Devletlerini kendinize benzetme haddinde bulunmamanız, “benim adım hıdır, elimden gelende budur” misali beylik çeşmesinden su içmemeniz kaçınılmaz olmalıdır ki, haddi aşmama erdemliğini yakalamış olun.

Göğe direk, denize kapak olmaya çalışarak gerçekleri ve değerleri ne gizleyebilir ne de yok edebilirsiniz! Çünkü Allah, koltuğuna hem hakkı hem de batılı alıp sırtını haçlı-siyonist güçlere dayananların yanında olmadığı gibi desteği de mevzubahis değildir! Dolayısıyla ağzınızdaki zurna gümüş hatta altın da olsa, o zurnanın çıkardığı sesler hakkın değil batılın aldatıcı sesidir!

“Benim için insanların en sevimlisi, hatalarımı hediye edendir.” Hz. Ömer (r.a)

“Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’an’la (gerçeklerle) uyarmaktan vaz mı geçelim?” Zuhruf 5 

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.“ Nisa 76

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

Peki, Allah kimdir?

İslami Hareketi terörizmle özdeşleştiren Müslüman kimlikler; dolaylı olarak Hz. Muhammed (s.a.v) başta olmak üzere Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, sahabe ve hakkı batıla karşı galebe çalabilmek için cihad yapmış mücahidleri teröristlikle suçlamaktadırlar.

Allah’ın indirdiği ve cennete giriş anahtarı olarak hükmettiği onlarca cihad ayetini terörle yaftalayabilecek kadar küfürde sınır tanımayan bedhahlar haddi o kadar aşmışlar ki, cihadı insanlığın ortak düşmanı ilan ederek, cihaddan kaynaklı tehditlere karşı müşriklerle ortak mücadeleye girişmek suretiyle Allah ve Resulüne savaş açabilmektedirler.

Üstelik barıştan, insaniyetten, haktan, adaletten, iyilikten bahseder ama batıla, şerre, şeytana, kötüye, zalime karşı direnenleri, İslam dinine zarar verdikleri ve olumsuz yönde etkiledikleriyle suçlayarak haçlı-siyonist güçlerle iş tutup ittifak kurmaktan sakınmazlar. 

Hani Allah’a, Resulü’ne, Kur’an’a iman ettiklerini söyleyip namaz kılan ve güya Allah’tan başkasını rab edinmediğini iddia edip şeytana yani batıla karşı olduklarını haykıranlar var ya; işte onlar, tağut yolunda nefsi için mücadele edenlerle Allah yolunda İslam adına savaşanları muadil tutarak batıllıklarına meşruiyet kazandırma manipülasyonuyla Müslümanlar, küfre diz çöktürülmüş ve esaretlerine sokulmuştur. Yoksa Allah’a iman ederek dayanıp güvenen bir Müslüman’ın batıla boyun eğebilmesi mümkün müdür?

Gerekçeleri ise; ülkelerin ve rejimlerin egemenlikleri, toprak bütünlüklerini korumak  “olmazsa olmaz” mücadele ilkeleriymiş! Bu sebeple aşırılıklara karşı olduklarını açıklayıp, Allah ve Resulü’nün hükümlerini inkâr ederek öyle bir benlik ve stratejik çıkar saplantısındadırlar ki, İslam’ın yani hak ve adaletin hüküm sürebilmesi için insanlığı kötülük ve kula kul olmaktan kurtaran cihadsı fetihlere düşman kesilirler.

Madem ülkelerin ve rejimlerin egemenliklerine saygı duyarak batıla razı olmayı İslami buluyorlar; neden Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, gelmiş geçmiş halifeler, İslam Devletleri ve Osmanlı, batılı yok edip hakkı egemen kılabilmek için birçok ülkeye fetihler gerçekleştirip egemenliklere son vermişti? Neden yıllarca süren savaşlarla yüz binlerce Müslüman’ı şehid vermeyerek ülkelerin ve batıl rejimlerin egemenliklerine saygı duymamak suretiyle fetihlere kalkıştılar? Bu durumda Allah Resulü terörist miydi; eşkıya mıydı; insanları katleden bir canavar mıydı?!!!

Ne var ki, haçlı-siyonist müttefikleri, özellikle Protestan papazları Peygamber Efendimizi teröristlikle yaftalamamışlar mıydı? Bu sebeple mi ayetleri inkâr edercesine cihada karşı çıkıp Allah Resulünü hümanist bir şeytana dönüştürme gayretiyle algıyı değiştirmek istiyorlar? Haydi, haçlı-siyonist emperyalist güçler için cihad bir şer de, bir Müslüman olarak sana ne oluyor ki, onlardan daha beter düşman olabiliyorsun?  

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar ve kulluk sadece Allah’ın oluncaya kadar emredilen cihadlarla Allah, kendine iman eden Müslümanlara teröristliği, eşkıyalığı ve barbarlığı hükmettiyse, Allah kimdir?

Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (Batıla) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39

Mutlak İrade’ye ve indirdiği hükümlere kayıtsız-şartsız teslimiyet olan İslam’ın sahibi Allah ve insanlara getiren Resulüllah İslam’ı bilmiyor da, seküler-laik batıl düzenlere domalmış âlim müsveddeleri mi biliyor?    

Oysa İslam’ın sahibi Allah, birçok ayetinde Kur’an’a uyulmasını açık ve seçik buyurduğu halde, Kur’an dışındaki hurafeleriyle ahkâm kesen âlimler kimdir? Bir de öyle fasıklardır ki, yaldızlı ve duygusal hitaplarla Allah Resulünün söylemediği sözleri iftira atarak, hadis diye yayıp şeytandan çok daha aşağı bir tavır içindedirler. Ki, şeytan, âlimlerin en üst mertebesindeydi; Allah’a asla ortak koşmadı ve “ben” demekten öte hiçbir eylemde bulunmamıştı.

(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.” Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22

Yalan sözlerle Allah’a iftira edenden veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa ermezler!”  Enam 21

Allah yolunda cihad eden mücahidlere karşı çıkan, kınayan, karalayan,  aleyhlerinde iftiralar düzen, küfür güçleriyle bir olup savaş açan, sözde iman ettikleri dinleri İslam’ı dünyalık bir bedel karşılığı satarak ayetleri eğip bükmek suretiyle gizleyen, hakkın değil batılın lehine saf tutanlara hiçbir Müslüman’ın asla pervası olmamalıdır. Onlara karşı herhangi bir düşünce ve duyguyla olası bir sevgi, destek, hoşgörü, dostluk yahut toleransta bulunmak, Allah’ı düşman etmek olur.       

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide 54

“Bizleri ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı;

Türk hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi bağlayan hiçbir şey kalmadı.” Şeyh Said

Osmanlı İslam Devleti’ni lağvedip yerine seküler-laik esaslı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran CHP, İslam çatısını kaldırmasıyla etnik temelli bölünme başladı. Dolayısıyla Türkler ile Kürtlerin arasındaki İslam birlikteliğinin bozulması, Şeyh Said’in de ifade ettiği gibi artık Türklerle Kürtleri bağlayan hiçbir şey kalmadığı gerçeğini günümüze kadar getirdi.

Kürt kökenli birçok okuyucumun iman ehli olmalarına mukabil bir Türk olarak PKK/HDP’ye karşı sert açıklamalarım Kürtlük hassasiyetlerini kaşıdı, aşağı yukarı birçok okuyucum;Ben Kürdüm ama savunduğum tek şey İslamiyet’tir. Hz. Ömer (r.a)`nın buyurduğu gibi bizim en büyük şerefimiz İslamiyet’tir ama ırkımı da inkâr edecek değilim. Hiç bir parti hak yolunda olmadığından desteklemiyor ve destekleyecek de değilim. Sonuçta Türk devleti de İslam olmayıp laik ve Kemalist rejiminden, Allah indinde PKK/HDP’den bir farkı bulunmamaktadır.”

Müslüman Kürtler, her ne kadar İslam karşıtı PKK/HDP gibi sosyalist ve ırkçı bir yapıya karşı iseler de, Türk devletine de İslam karşıtı seküler-laik yapısından dolayı karşıdırlar ama PKK/HDP’nin Kürt haklarını savunmasından ötürü flörtte mahsur görmemekte, dolayısıyla laik devlete karşı ehveni şer olarak kabullenmektedirler.

Eğer devletin İslami bir yapısı olsaydı, Müslüman Kürtlerden tek biri PKK/HDP’yi desteklemez ve azınlık ateistlerin dışında bir rağbet görmezlerdi.

Şahsımda Müslüman Kürtlerin kendini tanrı sayan müşrik/sapık Öcalan’ı ve ateist PKK/HDP’yi destekleyebilmelerine şaşırmış ve sürekli Müslüman Kürtlere uyarılarda ve öğütlerde bulunarak, küfür içinde olduklarını söylemiştim. Onlarda bana, “devlet ateist değil mi; diğer partiler ateist devletin güdümünde olan münafıklar değiller mi” diye yanıt verdiklerinde sükût etmekten başka çare bulamıyordum.   

Devleti İslam olmayanın milleti de İslam olamaz ama olduğunu zanneder!

Allah Resulü, 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret etmesiyle birlikte aynı yıl İslam Devletini kurmuştur. Devlet olmadan ne Allah’ın indirdiği yasalar işlerlik kazabilir ne de İslam var olabilir! Bu sebeple Peygamber Efendimiz, devletsiz bir İslam’ın olamayacağı hükmü gereği ivedilikle İslam Devleti’ni kurmuş ve vahiyle aldığı ayetlerle devletin anayasasını inşa ederek, halkın ırkı ve inancı ne olursa olsun hak ve adaletle yönetmişti.

Yıllar önce ünlü bir dergiye verdiğim röportajda; “Türkiye’de Müslüman yoktur, ben de dâhilim” açıklamasında bulunmuş, batıl yasaları içselleştirenin İslam olamayacağını vurgulamıştım. Çünkü ayetler son derece açıktı; ya hicret edeceksin ya cihad da bulunacaksın ya da İslam’dan çıkacaksın!

Aslında devletin PKK/HDP ile yaptığı savaş, tamamen ırklar arasında batıl temelli egemenlik savaşıdır. Dolayısıyla söz konusu savaş, Allah nezdinde hiçbir değer taşımamakta ve İslam’la hiçbir ilişiği bulunmamaktadır. Her iki tarafında seküler-laik yapılarından cihad ehline düşman olmaları hatta olası bir İslam Devleti’ne karşı aynı safta cephe oluşturarak müttefikleri haçlı-siyonist güçlerle birleşmeleri, İslami düzene hasımlıklarını kanıtlamaktadır. Günümüzde şahit olduğumuz gibi!    

Şeyh Said Kürt’tü ama kendini İslam Devleti inşasına adamış cihad ehli bir muttakiydi. Cihada başlamasıyla ardına düşen 80.000 Müslüman Kürdün şehid olduğu Şeyh Said, asılmadan önce bir kâğıt üzerine Arapça ne yazmıştı biliyor musunuz; “Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm İslam ve Allah içindir” yazmıştı.

Şeyh Said’in ilmik boynuna geçirildiğinde Kürtçe söylediği son söz ise; “Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Müslüman Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesin.”

Ne acıdır ki, Şeyh Said’in korktuğu gerçekleşmiş, canını verdiği İslam için torunları cenk ettiği düşmanlarından daha beter İslam düşmanı olmuşlar; Kürtçülük adına PKK/HDP gibi iblislerin ardına düşebilmişlerdir. Sanki biz Türkler, farklı mıyız?

Türkiye bir İslam Devleti olmadığından İslam maskeli din adamları, gazeteciler, iş çevreleri ve politikacıların barış adına yaptıkları tüm çaba ve gayretler boşadır. Çünkü Allah, kalpleri yumuşatıcı ve uzlaştırıcı destekte bulunmayarak kalıcı bir barışı tesis ettirmeyecektir. Her kim ne derse desin hem devlet hem de PKK/HDP, Allah ile kıyasıya savaş içindedirler; böylece Allah da onları birbirlerine musallat etmiştir. Dolayısıyla hiçbir çözüm sonuç vermeyecektir. Allah’ın yardım etmeyeceği bir çözüm, hayırla sonuçlanabilir mi?

Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“İşte bu (Kur’an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.” Enam 155

İslami harekete karşı Müslümanlık!

Hem Müslüman olmak hem de İslami harekete yani tevhide karşı olmak ne yaman çelişki!

İslam, yalnızca Allah’a kayıtsız-şartsız teslim olmak ve indirdiği hükümlere nefsi arzu ve istek katmaksızın bütünüyle boyun eğip itaat etmektir.

Ne var ki, İslam’ın özü olan anlam ve mahiyete değil de hangi kökten türediğine atıfta bulunarak manipülasyona kalkışmak suretiyle üstü örtülü iradesel ortaklık gütme demokratik ve hümanist düşünce; İslam’ın Arapçada “s-l-m” kökünden türediğini, dolayısıyla barış ve sulh anlamı taşıdığına vurgu yapar, böylece Mutlak İrade’ye mecburiyeti gizlemeye çalışır. Velev ki, doğrudan sulh ve barış ihtiva etmiş olsa dahi barışın yaratıcı Allah’tan başkası ile olabilmesi hiçbir fayda getirmeyeceği gibi, büsbütün lanet getirir. Allah ille barış içinde olmayanın beşerle barışı imkânsızdır. Çünkü beşer ile barışı ancak Allah mukim kılabilir ve koyduğu sınırlar çerçevesinde barış mümkün olabilir.  

İslami hareket ise Kur’ani olmaktır. Kur’an’ın hükmettiği ilkelerde ümmet bütünlüğü içinde Kur’an’ın evrensel değerleri doğrultusunda bir araya gelip kökeni, ırkı, milleti ve ulusu vs. ne olursa olsun her inanmış kişinin tevhid çatısı altında toplanmasıdır. Bu bağlamda, toprak, bölge, soy, kavim, dil gibi unsurların belirleyicilik ve üstünlük özellikleri yoktur; kesinlikle hiçbir imtiyaz kabul edilmemektedir. 

Bu sebeple Allah, ancak müminler kardeştir; dosttur; birbirlerinin velisi, yardımcısı, destekçisi ve sırdaşıdır buyurmaktadır. Böylece müminin mümine malını ve canını haram kılmış; nefsi hiçbir çıkar arayışı gütmeksizin kendi adı ve hükümleri egemenliğinde barış içinde yaşamalarını şart koşmuştur. Ancak batıla kaymış, batılla işbirliğine girerek kurallarını kabullenip yol edinmişler her ne kadar Müslüman kimliği taşısalar da tevhid çemberinde olmadıklarından Müslümanlıkları sözden öteye geçmemektedir.

İslami Hareket, vahyin izin vermediği herhangi bir ‘köklü dönüşüme’ geçit vermez. Batıl yönetimlerin yanı sıra İslami yönetimlerin dahi Kur’an’a aykırı yanlış ve hatalarının düzeltilmesi noktasında ıslah edicidir; diğer bir ifadeyle bozulmayı engelleyici bir kalkandır.

Sonuç olarak, İslam yahut İslami Hareketin amacı, iktidarların küfrü yani batıl güçlere ait olduğu coğrafyalarda, hâkimiyeti Allah adına ele geçirmeye çalışması, hiçbir şart ve koşulda batıla taviz vermeyip, Ku’an’ı düzen olarak hayata geçirme mücadelesidir. Dolayısıyla düzenleri ile egemenlik iddiasında bulunan beşerden yetkiyi alarak, Allah’a teslim etmesidir.   

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkara) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere İslam kimlikli liderler, Allah’ın hükümranlığı ve indirdiği hükümlerin hâkim olmaması için İslami Hareketlerin tamamına karşıdırlar; insanlığa karşı terör işledikleri gerekçesiyle batılla aynı safta birleşerek, ortak düşman kabul ederler. İslam olduğunu bildirenin İslami düzene karşı savaşabilmesi İslam olabilir mi?

Seküler demokratik düzenin tartışılmaz tek düşmanı cihaddır. Cihadı kendi egemenlikleri için “şer” bulan İslam karşıtlarının düşmanlıkları anlaşılabilir de, sözde İslam olduklarını ikrar edenlerin düşmanlıklarına ne demeli? “Cihad, hıristiyan uygarlığı için şerdir.” George W. Bush

Allah’ın Kur’an’da en çok emrettiği ve karşılığında cenneti vaat ettiği hüküm olan cihadı “aşırılık” düşünmek ne demektir biliyor musunuz; Allah’ı (haşa) teröristlikle suçlamak ve peygamberliğini cihad yaparak geçirip İslam’ı yeryüzünde hakim kılmaya çalışan Hz. Muhammed (s.a.v)’i terör örgütü kurmakla yaftalamaktır.

Kur’an hükümlerini aşırı bulurcasına sanki Peygamber Efendimiz Allah’a karşı gelmişçesine “orta yolu” tavsiye etmiş gibi hezeyanda bulunanların batılı savunma arayışları fevkalade vahimdir. Peygamber, Allah’ın hükümlerinden dışarı çıkmamış, ne vahyetmişse ona itaat edip yapmış, dolayısıyla ne bir kelime sarf etmiş ne de ilavede yahut eksiltmede bulunmuştur.

İslam, nefsi gerekçelerle savaşı ve insan öldürülmesini kabul etmeyeceği gibi en basit bir kavgaya hatta tartışmaya da izin vermez. Savaşlar, mücadeleler ve öldürülmeler, ancak Allah adına ve Allah’ın koyduğu sınırlar çerçevesinde yapılır. Dolayısıyla kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam bir kişinin öldürülmesini tüm insanlığın öldürülmesi olarak görür. Bir insanın hayat bulmasına aracı olmayı ise tüm insanlığın hayat bulmasına aracı olmak olarak görür” yaklaşımı tamamen nefis odaklı mücadeleler içindir. Ki, madem insan öldürülmesine karşı bir hümanist tavır içindeler, her bir ülkenin dünya nüfusunu ortadan kaldırabilecek silahlanmalarına ne demeli? Ancak egemenlikleri mevzubahis olunca bombalarıyla o çok düşündükleri insanları parçalarlar; sıra Allah’ın egemenliği ile ilgili cihada gelince ise hümanist kesilip ahkâmda sınır tanımazlar.

İslami harekete ve cihada şiddetle karşı çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği gibi,  ‘Biz İslamız’ veya ‘Müslümanız’ demekle Müslüman olunmuyor.”

İslam, hak ve adalet; İslami Hareket de barışı, hak ve adaleti tesis etmektir. Dolayısıyla kötünün hükmettiği bir dünyada iyinin hâkim olabilmesi için cihadsız yani savaşsız bir İslam, ancak şeytanı-batılı galebe çaldırır. Lakin batılında iyilik adına hareket ettiğini, dolayısıyla iyilik nedir diye soracak olursanız; Allah’a ve hükümlerine itaattir. Gerisi kötüdür, sömürüdür, batıldır, şeytanidir, haksızlık ve adaletsizliktir.  

Bu sebeple İslami Hareketi ve cihadı terörle özdeşleştiren Müslüman olabilir mi?

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide 54

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Şovla gerçeğin perdelerini kapatamazsınız…

Vatanda PKK/HDP hala meşruiyetini sürdürebiliyor ve bebek misali koruyup kollanmaya devam edilerek meydan okumalarına izin verilebiliyorsa; bu vatan kimindir? PKK/HDP’nin hunharca katlettikleri polis ve askerlerimiz, kimin vatanı için şehit düşmektedirler? Dağdakiler öldürürlerken, dokunulmazlığa bürünmüş kenttekilerin de polis ve askerimize karşı tehdit, hakaret ve şiddet uygulayabilmeleri, vatanın kime ve hükümran sahibinin kim olduğu sorgusunu doğurmuyor mu?

Diyarbakır- Bingöl karayolunda askeri araca saldırı düzenlenmesi sonucu şehit düşen Yozgatlı Jandarma Uzman Çavuş Mehmet Koçak’ın taziye amacıyla baba ocağına giden İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk, eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Mehmet Şanver, Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz, Yozgat Valisi Abdulkadir Yazıcı, AK Parti Yozgat milletvekilleri Abdulkadir Akgül, Yusuf Başer ve Yozgat Garnizon Komutanı Albay Selçuk Yıldırım, gözü yaşlı ve yüreği dağlı şehit eşi Dilek Koçak’ın hesap sorması sırasında kaçarcasına yanından öyle uzaklaştılar ki, devlet büyüklerinin ziyaretlerine boyun eğerek suspus olacağını zannettikleri Dilek Koçak, şehit eşine yakışır bir vakurla kükremesiyle neye uğradıklarını şaşırdılar.

Peki, Dilek Koçak ne demişti: “Nasıl bir çözüm süreci bu nasıl. Milleti oyalıyorsunuz, çözüm süreci diye. Burada millet yiyip içip keyfine bakıyor, siz biliyor musunuz Doğu da neler oluyor. Benim kocam 5 gündür evine gelmiyor, çocuklarının yüzünü görmüyor. Çözüm süreci diye oyaladınız, oyaladınız. Milletin canını yaktınız. Milletin canı yanıyor. Sonra iki gün sonra herkes keyfine bakıyor. Kocamın kanı yerde kalmasın. Millet Doğu’da dışarıya çıkmaya korkuyor. Bu nasıl bir şey, bu nasıl bir yaşam tarzı! Güneydoğu’yu alıyorlar. Askere vur emri vermiyorlar. Terör vuruyor, asker bekliyor. Eline alıyor silah gidiyor yolun ortasında bekliyor sap gibi. Askerde vursun, asker de onları öldürsün.”

Ancak onlara göre dul kalan şehit eşi Dilek Koçak, acısı olduğu için duygusal tepki gösteriyor, oysa mantıklı düşünebilseydi, ziyaretimizden dolayı el pençe dururdu.

Öyleyse göğüslerini siper eden polis ve askerlerimizde mi mantıklı değil duygusal davranmalarından ötürü intihar misali ölüme koşuyorlar?

Amansız katil PKK/HDP terörüyle katledilen polis ve askerlerimiz bir bir kabre uğurlanırlarken, dokunulmazlık sağlanan ve meşru kabul edilen PKK/HDP’li A. Zeydan isimli iblis vekil, teröristlerin polis ve askerlerimiz öldürmelerini haklı bularak,PKK, Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu güller bahçesine çevirmek için ortaya çıkmış barış ve halk hareketidir. Eğer PKK Türkiye’yi güller bahçesine çevirmek istemeseydi, PKK’nın öyle bir gücü var ki, sizi tükürüğüyle boğar.”

Peki, devlet yani hükümet, meclis ve yargı ne yapıyor! Kendisine hiçbir yaptırım uygulamamalarına göre içten içe alkışlıyorlar olsa gerek!

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin fevkalade tartışılmaz ve kaçınılmaz olan PKK/HDP’nin kapatılması ile ilgili yaptığı çağrıya Başbakan Davutoğlu ne yanıt veriyor; “İlkesel olarak, biz partilerin, kurumların değil, kim teröre bulaşmışsa, kim terörü savunmuşsa o kişilerin cezalandırılması gerektiğini düşünüyoruz.”

Söylediği söz ortada da icraata geçirecek cesareti, iradesi ve kalbi yok ki, “PKK’nın milleti tükürükle boğabileceği” dehşet hakarete fırsat verip, dinlemekle kalabiliyor! Peki, terör örgütü PKK’yı savunmayan bir HDP’li var mıdır? Tek bir terörist vekilini cezalandırabilmek maksadıyla dokunulmazlığını kaldırma girişiminde bulunup, yargılanmasını sağlayabilmek için göstermelikte olsa adım attılar mı?

Bu nasıl bir gaflet, delalet hatta ihanettir ki, HDP, PKK’dan korkuyor diyerek, HDP’yi himaye etmeye çalışıyorlar.

Polis ve askerlere uyarım odur ki; emir aldıkları devletin talimatları adil olmayıp doğrudan azgın teröristlere halel gelmemesini elem edindiğinden, PKK/HDP meşruiyeti sürdüğü müddetçe canlarını tehlikeye atıp geriye dul ve yetim bırakmasınlar. Ya kendilerine saldıran çocuk-kadın-yaşlı bakmaksızın canlarını kurtarabilmek için anında vursunlar, ya da PKK/HDP’nin hükmettiği vatan için ölüp artlarına ağıt yaktırmasınlar.  

Kim PKK/HDP’yi azmettiriyor?

Hemen dış güçler diyeceksiniz ama hiçte öyle değil!

Kötü nereden destek alırsa alsın cesaret ve eylemleri kırıcı bir yaptırımla karşı karşıya değil ise, gölgesi bile amacına ulaştırır. Dolayısıyla kötüye motivasyon kazandıran bağlı olduğu anayasa, devlet, meclis ve millettir.

Nasıl ki şeytana yaptığı kötülüklerin nedeni sorulamayıp hiçbir tartışma, müzakere, barış ve çözüm arayışına girişilemez ise, tıpkı şeytan gibi var olma nedeni şer olan PKK/HDP’de aynıdır. Heva ve hevesini rab edinmiş hiçbir azgın yoktur ki, iyilikten, hayırdan, barıştan ve vicdandan yana olabilsin! Çünkü istese de yapamaz!    

Şeytanın azgınlığa sürüklediği PKK/HDP öyle tutsaktırlar ki, şeytandan yakalarını kurtarabilmeleri imkânsızdır. Oysa her ne kadar şeytanın insanlar üzerinde mutlak bir hâkimiyeti yok ise de, şeytana uyma azgınlıklarından dolayı şeytanla özdeşleşmişlerdir.

Bu sebeple PKK/HDP’nin bir başka gücün zorlamasına, fitnesine yahut desteğine ihtiyacı yoktur; azgınlıkta had tanımayan öyle bir fıtrata sahiptirler ki, kibirleriyle ileri gittikleri azgınlıktan asla geri durmaz, dolayısıyla insan gibi tavır sergileyemezler.

Gerek devlet gerek meclis gerekse millet, PKK/HDP’ye tanıdıkları tolerans ve iyi niyetin bedelini ödemektedirler.

Görünüşte insan ama tabiatı hayvandan da daha aşağı olan PKK/HDP iblis güruhuna hüküm kazandıran iktidar ve meclisin halk için nasıl bir tehdit ve tehlike oluşturup mal ve can güvenliklerini tarumar ettiği aşikârdır. Buna rağmen halkın halen iktidara, partilere ve meclise itimat edip amansız iblislere karşı tavır alıcı yaptırımlarda bulunmaması, hak ettiği karşılığı bulduğunu ortaya koyuyor ki, böylece halkın ve devletin şerri dilemesinden ötürü PKK/HDP, dehşetsi varlığını alabildiğine sürdürebilmektedir. Onun için PKK/HDP’yi semizletip büyüterek ayakta tutmak suretiyle güçlü kılan devlet, katledilen her vatandaşının doğrudan müsebbibidir.

Şeytan gibi kötülük üzerine fıtratı görevini ifa eden PKK/HDP’yi “insanlık mı, demokrasi mi, hukuk mu, yoksa vatandaşlık mı” dersiniz, sindiren bir ülkenin huzur ve emniyete kavuşabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla asıl suçlu, katil, zalim ve azgın olan PKK/HDP değil, ona fırsat veren devlettir; meclistir; partilerdir ve halktır!

O görevini yaparken; devlet ve millet ne yapmaktadır? Daha da azgınlaşıp yurt sathında tek bir insan bırakmaması için demokrasi ve özgürlük teşvikinde bulunmaktadır!

Kim ne derse desin ve olayları nasıl analiz ederse etsin; PKK/HDP, DHKP-C ve başta medya olmak üzere provokatörleri azmettiren devlet ve millettir!

Şüphesiz milletin PKK/HDP’ye kaşı sürek avı başlatması asayişi tehdit eder ama devlet ve bağlı olunan partiler üzerinde öyle baskı kurulmalıdır ki, iblisle el sıkışan, aynı ortamı teneffüs eden, tartışma yapan, uzlaşma arayışına kalkışan, sözlerine itibar eden, birlikte görünenlere karşı çok sert yaptırımlar uygulamalıdır.  

Azgınlıkta ve insafsızlıkta sınır tanımayan PKK/HDP’yi her açıdan muhatap kabul edenlerin düşünce ve davranışlarından dolayı tehdit, şantaj, kumpas ve katliamların ardı arkası kesilmemekte, işledikleri cinayet, ihanet ve düşmanlıkları daha da artmaktadır. Cehenneme girecek elle tokalaşma ki, cennet sana haram olmasın!

Binlerce kez ifade ettiğim gibi, eşin PKK/HDP’li ise derhal boşan; çocukların PKK/HDP’li ise, derhal evlatlıktan reddet; baban PKK/HDP’li ise, veli edinme; arkadaşın PKK/HDP’li ise, ilişkine ve dostluğuna son ver; iş ortağın PKK/HDP’li ise, derhal ayrıl ki, hem dünyan hem de ahiretin kurtulsun.

Ne zaman şeytan tevbe edip doğru yola ulaşırsa, PKK/HDP’de kibrinden vazgeçip insanlığa kavuşur. Öyleyse şeytana gösterdiğin ilgi, güven, vicdan ve merhametin karşılığını hayır olarak alabilmen mümkün müdür?

Önce PKK/HDP’nin taktığı siyasi maske indirilerek meşruluğuna son verilmeli akabinde tek bir PKK/HDP’li kalmamacasına ya vatan topraklarından tecrit edilmeli ya öldürülmeleri ya da zindanlara atılarak ölüme terk edilmelidirler. Azgınla başa çıkabilecek başka bir çözüm yoktur. Öyle olmadığından yaratıcı Allah, savaşı ve ölüm cezasına hükmetmiştir.

Eğer devlet, insanlarını deşen canavarlara karşı yaptırım uygulayıcı bir cesarete ve kararlılığa sahip değil ise, o devlet zalimdir, PKK/HDP’den farksız insanlık düşmanıdır.

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33   

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Şiddeti ve terörü doğuran…

Seküler-laik ve demokratik düzenin ta kendisidir!

Yaratıcının Mutlak İrade’sini reddeden insanın hükümranlık iddiası başkaldırışları meydana getirmiş; seküler-laik düşünce düzeyinde nefsi arzu ve istekler, demokrasinin meşrulaştırılmasıyla birlikte dizginlenemez olmuştur.

Demokrasi ve özgürlük adına kötüye tanınan haklar öyle imtiyaz ve inisiyatif kazanmalarını sağlamış ki, biçerdöver araçlar misali hak ve adalet elimine edilmiş, yaptırım ve cezalar gayrimeşru sayılarak insanlık bozuma uğratılmıştır.

Şiddet, terör, fitne ve kötülükler, yaradılış fıtratının ve kadersel düzenin olmazsa olmaz kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla şeytan var olduğu müddetçe kötülüğe mani olabilmek imkânsız olsa da, kötülükle mücadele ancak şeytanı yani kötülüğü yaratan Allah’ın hükümleriyle mümkündür.

Ne var ki, Allah’a isyan esası üzerine kurulan seküler-laik ve demokratik düzenlerde nefsi galebe çaldıran teşvikler; şiddet, terör ve isyanları meşrulaştırmış, böylece yasalardan cesaretlenen kötüler, sinmek yerine daha da azgınlaşmışlardır.

Türkiye için tek tehdit ve tehlike PKK/HDP’dir. Türkiye’nin neresinde toplumsal bir şiddet, terör, katliam ve fitne var ise, ardında PKK/HDP vardır. Artık şeytanlaşmakta o kadar uzmanlaşmışlar ki, olayları manipüle etmekle kalmayıp, bizzat kendilerini dahi imhada tereddüt duymamaktadırlar.

Siyasi haklar kazanmadan önce terör eylemlerini üstlenmekte sınır tanımayıp hiçbir beis görmezlerken, sözde terörden arınmış Türkiye partisi oldukları algısına bir halel gelmemesi için IŞİD’i kullanmak suretiyle aklanmaya kalkışmaktadırlar.

Şanlıurfa’nın Suruç ilçesindeki sosyalistlere karşı yapılan saldırının tartışılmaz sorumlusu PKK/HDP’dir. Evet, söz konusu saldırı her ne kadar Türkiye’ye karşı tertiplenmiş bir provokasyon olsa da, bundan yararlanacak ve kendilerine güç katacak PKK/HDP’den başkası değildir. Irak ve Suriye’de İslam Devleti kurabilme adına birçok cephede savaşan IŞİD’in Türkiye’de herhangi bir eyleme kalkışması öyle trajikomik bir düşüncedir ki, hayvanlar dahi gülüp geçer.

Zaten saldırı sonrası haçlı terörist Demirtaş ne dedi; En önemli konu, artık halkımız kendi güvenliğini almak durumunda. Tüm il ve ilçe teşkilatlarımız kendi güvenlik tedbirlerini almalıdırlar.” Daha açık bir ifadeyle diyor ki, Türkiye Cumhuriyeti devletine güvenmiyoruz, devlet biziz; bundan böyle kendi güvenliğimizi kendimiz sağlayarak yan bakanın karnını deşeriz.

Dolayısıyla önce altyapısını hazırlayıp akabinde bağımsız olabilme iddiasını meşrulaştıracak adımları atan PKK/HDP, devlet içinde devlet olabilme yolunda hızla ilerlemektedir. Lakin Başbakan Davutoğlu, gözleri olmasına rağmen öyle kör, kulakları olmasına karşın öyle sağır, kalbi olmasına rağmen öyle duyarsız ve aklı olmasına karşın öyle muhakeme yetisinden yoksun ki, İlk olarak bulgular canlı bomba ve DEAŞ’ı gösteriyor” açıklamasını yaparak, PKK/HDP’yi örtbas etmeye çalışıyor. Sonra da;Olayın oluş seyri açık bir terör olayı ve büyük ihtimalle canlı bomla ile gerçekleşen vahşice, lanet ettiğimiz, sadece lanet etmekle kalmayıp sorumluların bulunup cezalandırılması iradesine sahip olduğumuz bir terör olayıyla karşı karşıyayız.”

Hem PKK/HDP’yi meşru gör, hem de teröristleri bulup cezalandırma iradesine sahip olduğunu iddia et! Kusura bakmasın ama “nah cezalandırabilir!”   

Bakınız birde ne çağrıda bulunuyor;Bütün parti liderlerine gün bugündür diyorum. Şimdi dört genel başkanın da bir araya gelerek ortak bir deklarasyona imza atmamız lazım. Ben bunu yapmaya hazırım. Hangi terör örgütü Türkiye’yi hedef almışsa işte meydan bu meydandır.”

Başbakan Davutoğlu, Türkiye’nin değil de başka bir ülkenin başbakanı mı yoksa PKK/HDP‘yı müsamaha eden bir anlayış içinde midir?  Yahu arkadaş; Türkiye’yi hedef alan PKK/HDP’den başka bir terör örgütü mü var ki, terör örgütü arıyor? PKK/HDP’nin siyasi genel başkanını imzalayacağı deklarasyon için davet etmesi, konunun terör olmadığı ya da PKK/HDP’yi aklayabilmek amacı taşıdığı apaçık ortadadır.

Güya biri Türkiye’yi karıştırmak için düğmeye basmış; yahu sizden başka Türkiye’yi karıştıran kimse mi var ki, birileri düğmeye basmış olsun! Ki, Allah’tan başka kimde öylesine bir irade var ki, dilediği gibi bir mutlakıyet gösterebilmiş olsun!  

Sağlık gerekçesiyle sigara kullanımına bile yasaklar getirerek azmettirici her türlü yaptırımlar uygulayan devlet, PKK/HDP gibi bir düşmana demokrasi gerekçesiyle siyaset yapma hakkı tanıyarak, % 13 gibi bir destek almasını sağlayıp güç haline getirebilmiştir. Dolayısıyla şiddeti ve terörü meşrulaştıran bir devletin şiddet ve teröre karşı duruşu inandırıcı mıdır? Ya da zina yahut alkolü serbestleştiren devletin zina veya alkolden şikâyet edebilmesi mümkün müdür?

Aşikâr olan tek gerçek; devletin PKK/HDP ile çatışmaktan kaçındığıdır. Sokaklara yayılabilecek terörün yol açacağı karışıklıktan sakınan devlet, terörü kabullenmiş bir psikolojiyle boyun eğmiş durumdadır. Oysa millet, insanlık, hak ve adalet adına yapacağı mücadele yarın kıyamet koparacak olsa dahi asla kaygı duymamalıdır.

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” Şura 30

Mülkün sahibi kimdir?

Kimine göre yaratıcı Allah; kimine göre devlet; kimine göre millet; kimine göre sultalaştırılmış lider, kral, sultan; kimine göre de ulu ve kurtarıcı kabul ettiği dini, askeri yahut siyasi önder.

 “(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” Al-i İmran 26

Mülk, hükümranlıktır. Yaratıcı olarak tek tanrıya inanmış Hıristiyanlık, Yahudilik ve Deistlik de gökyüzünün mülkiyetini Allah’a; yeryüzünün mülkiyetini de beşere paylaştırmış düşünce ve din düzeyinde, Allah’ın Mutlak İrade’sine kayıtsız-şartsız iman olan İslam’a inanmış Müslüman toplumlarda “demokrasi” yani millet iradesi üstünlüğünü gütmelerinden birbirlerinden pek farklı değillerdir.

Oysa göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin mülkiyeti yalnızca Allah’a aittir. O dilediğini yaratır; dilediğini diriltip öldürür; dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları bahşeder; dilediğine zenginlik, dilediğine fakirlik; dilediğine sağlık, dilediğine hastalık; dilediğine güç ve zafer, dilediğine zayıflık ve yenilgi; dilediğini en yüksek makamlara,  dilediğini ise sokaklarda süründürür; dilediğine refah ve bolluk, dilediğini beterin en beteriyle yaşatır ve Allah her şeye tam manasıyla kadirdir. Diğer bir ifadeyle, istediğini istediği gibi yapmaya gücü yetendir. Çünkü Allah, “el-Aziz” ismi azamiyle mağlup olabilmesi mümkün olmayan mutlak galiptir.

“Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyle kadirdir.” Maide 40

Hükümranlıktan nasiplenmiş gibi irade iddiasında bulunanlar, her şeyi çok iyi bilebiliyorlar mı; her şeyi görebiliyorlar mı; her şeyi işitebiliyorlar mı; zihin ve kalpte gizlenenleri okuyabiliyorlar mı; daima rahatlık ve kolaylık verebiliyorlar mı; her şeyin içyüzünde gizli olanlardan haberdarlar mı; hadiseleri tayin ve tespit edebiliyor ve menfi olanları lehlerine çevirebiliyorlar mı; istediğini istediği gibi yapmaya güçleri yetebiliyor mu; en ince işlerin bütün inceliklerini bilebiliyorlar mı; başlarına gelebilecek musibetleri engelleyebiliyorlar mı; idaresi altındaki her şeyi kollayıp koruyabiliyorlar mı; dileklere karşılık verebiliyorlar mı; olumsuzlukların meydana gelmesine mani olabiliyorlar mı; yoksulluğu, suçları, zararları, felaketleri, acı ve elem veren her şeyi ortadan kaldırabiliyorlar mı; can bağışlayıp hayat ve sağlık verebiliyorlar mı; ihtiyaçları ve sıkıntıları giderebiliyorlar mı; her zaman ve her yerde hazır ve nazırlar mı; her an olup biten her şeye tedbir alıp idare edebiliyorlar mı?   

“Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” Nisa 53

Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ın yönetimi ve iktidarı altında ise, beşerin herhangi bir iradesinin, Allah’ın izni ve dilemesi olmaksızın inisiyatif gösterebilmesinin imkânsızlığı yaşanılan hayatın apaçık bir kanıtıdır.

Öyleyse beşere yüklenen hükümranlık iddiası şirkin ve aldatmanın ta kendisidir.

Sözde Müslüman Türkiye’de mülkün yani hükümranlığın sahibi Atatürk ise, Allah kimdir? Ki, mahkeme salonlarında dahi Atatürk’ün portresi altında, “Adalet mülkün temelidir” anlayışıyla hüküm verilmektedir. Nasıl bir satanistliktir ki, hüküm sahibi Atatürk’e bağlılıkla suçlu suçsuzdan ayrılarak adalet yerini bulacakmış! Yine TBMM’de, Atatürk’ün portesi altında; “Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir” itikadıyla yönetim mevcuttur. Milletin Atatürk ile özdeşleştirildiği bir düşünce düzeyinde egemenlik, dolaylı olarak milletindir denmiştir. Oysa bahsi konu olan egemenlik yine Atatürk’ündür. Atatürk üzerine yeminlerin edildiği, mozolesine varılıp karşısında rükûa varılarak nefeslerin tutulup tazimde bulunulduğu ve tekmil getirildiği Atatürk yanında Allah nerdedir? “o olmasaydı biz de olmazdık” imanı Atatürk’ü yaratıcı bir tanrı seviyesine öyle konumlandırmıştır ki, Türkiye’nin Müslüman bir ülke değil putperest Kemalist bir ülke olduğunu kanıtlamıştır.

Asıl mesele ölüp gitmiş Atatürk değil, mesele yıllardır ölü olan Atatürk’ü mülkün yani hükümranlığın sahibi kılan küfür yani batıl anlayışın sürmesi ve yanlışa sessiz kalan Müslüman kimlikli dini ve siyasi güruhun hiç oralı olmayıp tepkisiz kalabilmeleridir.

Ne İslam’ı be arkadaş! İslam, manası itibariyle Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslimiyet ve hükümlerine itaattir ama İslam olduğunu ileri sürenler, Atatürk hükümranlığına boyun eğip ilkelerini yol edinerek riayette tereddüt duymayan öyle putperest münafıklardır ki, az ve geçici bedel karşılığı yaftalandıkları fiyat etiketleriyle imansızlıklarını ortaya koymaktadırlar.

Onların nefsi istek ve arzularına göre inandıkları İslam nedir biliyor musunuz; tıpkı kerhanedeki fahişenin ezan okunduğu zaman fuhşa ara vermesi, namaz vakitlerinde namaz kılması ya da iftarı açması akabinde fuhşa, alkole, binbir türlü suça devam etmesi gibidir. Nasıl ki fahişe gelirini yitirmemek için ibadetle fuhşu ayrı konumlandıran bir inancı sürdürüyorsa, onlar da makamlarını, kazançlarını ve çıkarlarını kaybetmemek için hak ile batılı yani imanla küfrü bir arada götürmektedirler.        

İslam’dan ahkâm keserek toplumun karşısına Müslüman maskesiyle çıkmak suretiyle fetva veren din adamlarıyla nasip dağıtan politikacılar öyle pespaye, yalancı, satılmış, ikiyüzlü ve namussuzlardır ki, biri de çıkıp hükümran sahibi Allah’tır; değil Atatürk, yaratılmış hiçbir beşer hükmedemez; Allah’tan başka hiç kimsenin iradesi üstün değildir, seçimi ve ilkeleri geçersizdir cüretinde bulunamıyor. Dolayısıyla asıl tehlikeli, sahtekâr, düşman ve asi olanlar da, halkın karşısına çıkarak İslam adına masal anlatan hurafecilerdir. Bunlar kafalarını toprağa gömüp bedenleri açıkta olan devekuşu gibidirler. Sürekli geçmişteki iman sahiplerinin takvaları, amelleri yahut kahramanlıklarından bahsedip, kendilerinin küfür içindeki hallerini ve korkaklıklarını dile getirmeye yanaşmazlar. Kimsede sen nesin, batılı-küfrü kötülüyorsun ama küfürle mücadele etmediğin gibi birde sindiriyorsun, o zatların sana faydası yok, herkes kendi ameliyle haşrolunacaktır, Allah’ın değil Atatürk’ün hükümranlığına boyun eğen sen değil misin demiyor!     

“Millet İradesi” üstünlüğü devasa bir yalan ve Allah’ın mutlak hükümranlığına ortak olabilme tecavüzüdür. Ki, “millet iradesi” olabilmiş olsaydı, öncelikle yaratıcısına karşı kendini asileştiren batıl düzeni alaşağı eder ve sömürücülerin canavarsı dişlerinin arasında öğütülmeye razı gelmezlerdi. Demek ki, haksızlık ve adaletsizlikleri dileyen milletin iradesiymiş ki,  bela ve musibetlerden sakınılamamaktadır.

Aidiyeti içinde olduğum milletin iradesi Atatürk’ün hükümranlığını kabul etse dahi, bir Müslüman olarak ne o iradeye tanıyıp saygı duyarım, ne o iradeye meşruiyet kazandıran dini ve siyasi anlayışı takarım, ne de Türkiye’yi önüme serseler Allah’ın hükümranlığını peşkeş çekerim. Allah olduğu için var isem, Allah’tan başkası yoktur.      

Bir de, “helal kazanç, helal gıda, helal kesim, faizsiz bankacılık, İslam’a hizmet” vesaire gibi sömürülere ne demeli! Haram yapıda helal!    

(Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır? Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 107

“Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor.” Mü’minun 88

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Kemalist CHP, dinsiz değildir!

CHP, İslami hükümlere göre kâfir sayılabilir ama Atatürk’ün ilkelerine iman etmelerinden batıl olan Kemalist dinini rehber edinmiş putperestlerdir.

Deniz Baykal adlı eski genel başkanlarının TBMM başkanlığına aday gösterilmesiyle başlayan “dinsiz CHP” tartışmasına tüm partilerin katılımıyla CHP’yi aklayabilme yarışı, kendilerinin de kıyıdan-köşeden Kemalist dinini koruma amacı taşıdıklarını ortaya çıkarmıştır. Sonuç itibariyle birçoğu İslam yahut başka bir dine mensup olduklarını iddia etseler de, Kemalist dini hükümleri doğrultusunda milleti yönetmekte hatta Atatürk ilkelerine bağlılık konusunda yemin etmektedirler.  

Öyleyse CHP nedir diye sorulacak olursa; “NAMUSSUZ”’dur. Çünkü namussuz olduklarını, partilerini kurma aşamalarında bizzat kendileri deklare etmişlerdir.  

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi (CHP’yi) bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!” Atatürk

Bu sebeple evli ve çocuklu olan partisinin milletvekili olan Nesrin Baytok adlı bayanı baştan çıkararak ırzına geçmek suretiyle zina yapabilmiş evli ve torun sahibi Deniz Baykal’ı sindirmekle kalmayıp, TBMM Başkanlığına dahi aday yapabilmişlerdir.  

Müslüman milletimizin aşamadığı en korkunç tuzak nedir biliyor musunuz; İslam ve namus gibi paha biçilmez ve ebedi yüksek kıymetlere sahip olmayanlara duyulan güvendir. Şeytan, nasıl kötülüklerini ince ve sezilmez yollardan işliyor veya işletiyor ise, din ve namusa sahipmiş gibi görünenlerde toplumu öyle zehirlemektedirler.  

CHP’nin İslam ve namus düşmanlığı her ne kadar aleni ise de, politik çıkarlara, seküler-Kemalist rejime bir halel gelmemesi adına İslam ve namus maskesi takmış derunilerde arka çıkarak, milletin gözlerine bağladıkları bağı daha da milleştirmektedirler.  

Aradan yaklaşık 100 yıl geçmiş, İslam ve namuslu sanılan onlarca vekil, parti, lider ve iktidar değişmesine rağmen halen CHP ilkesine mahkûm Türkiye’de milletin yüksek değerleri ne anayasada ne de devlette itibar kazanabilmiş ama manipüle edilen kimi retler ılımlı halde getirildiğinden eski Türkiye-yeni Türkiye illüzyonu başarılı olmuştur.

Aslında CHP ne ise, diğer partiler de aynıdır. Söylem farklı olsa da gidilen yol aynıdır. Atatürk ilke ve inkılâpları yani CHP’nin kurduğu düzen!      

Sekülerizm yani laikliğin din karşıtlığı, sadece Allah’ın diniyle ilgilidir. Çünkü Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden bir anlayışı kapsadığından, insanın kurduğu dini kabul eder, Allah’ınkine diğer bir ifadeyle vahiyle gönderilene ise düşmandır. Bu sebeple vahiyle indirilen İslam kabul görmeyip, din bilginlerinin verdikleri fetvalar ve kestikleri ahkamlar baz alınarak, laik ve Kemalist düşünceyle örtüştürülen neo-İslam, kendilerince zararsız görülmektedir.      

Bilir misiniz; eski Yunanlılar, işlerine geldikçe ve zorda kaldıklarında somut doğa olaylarına bakarlardı. Bunu yaparlarken de, hani neredeyse yaptıklarından utanırlardı. Onlara göre, edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen sanal bilgiydi. Evrensel gerçekler ve günlük olaylarla ilgili somut bilgiler, onların gözünde “ikinci sınıf” bilgiydi. Bugünde aynıdır. Her olay ve işte bilimsel kanıt aramak ne demektir; beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen sözde gerçeklerdir. Ayrıca neden vahiy doğrudan ölçü alınmıyor da, illaki bir tefsire, yoruma, açıklamalara, beyin hücresini çalıştıran âlimlere yahut doğrulayıcı bilgilere ihtiyaç şart koşuluyor? Kur’an ve Kur’an’a aykırı yahut muhalif tek söz söyleyen Resulü yetmiyor mu?

Netice itibariyle CHP, fizikken iktidara gelemiyor ise de, ruhen iktidardır ve 100 yıldır ilkeleriyle Türkiye’ye hükmetmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin dini Kemalizm, tanrısı da Atatürk’tür. Başta İslam olmak üzere diğer dinlerin hiçbir bağlayıcılığı ve hükmü bulunmadığından çeşni olmaktan öteye gidememektedir. Adı, şanı ve gücü ne olursa olsun her parti, CHP ilkelerinin hegemonyası altında taşerondur.

Yaratıcı Allah, iman etmiş bir Müslüman olarak bana; “sadece Kur’an’ uy”, Atatürk yahut bir başkasının ilkelerine uyma diye emretmiş ve ben de uyuyor hatta uyacağıma dair bir de yemin ediyorsam, kâfir olmaz mıyım?  Peki, Atatürk’ün değil de Allah’ın ilkelerine uyarak siyaset yapan bir lider ya da parti mevcut mudur? Öyleyse diğerlerinin CHP’den farkı nedir?

Kimse boş yere debelenmesin!

“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” Enam 153

“İşte bu (Kur’an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.” Enam 155

(Resulüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.” Ali İmran 64

Gücün kanıtı savaş…

Zayıflığın kanıtı ise barıştır!

Savaşı bilmeyen barışı bilemez, dolayısıyla savaş istemeyen barıştan da yana değildir; bu sebeple savaşa öyle koşulmalıdır ki, insanlık onur ve şerefi, hak ve adalet için batılın yani şerrin hükmü altında olmayan bir barış gelebilsin.  

İnsanoğlu yaratıldığından itibaren savaştan asla kaçamamış, büyük bir çoğunluğu barış adını verdiği korkaklığının doğurduğu zilletsi tutsaklığı kazanç saymasından savaşma cüretini göstermek yerine katledilip yok olmaktan kurtulamamıştır.

Var olabilmek için ruh ile beden nasıl ayrılamaz bir bütün ise, barış ile savaşta öyledir. Barış isteyebilecek kadar savaşa hazır olmayanın barıştan kastı adil bir hak gütmek, tartışılmaz değerlerini üstün kılmak yahut bağımsızlık değil, nefsinin keyfiyeti için güçlünün müstemlekesi altında kalmaya razı olmaktır.

Bir toplumun savaşı isteyip istememesinin bağlayıcı iradesel hiçbir yaptırımı yoktur. Çünkü dünyaya gelmekle birlikte başlayan savaşı durdurabilmek mümkün değildir. Ancak kötülük tamamen engellenir, nefisler dizginlenir, hırslar bastırılır, azgın benliklere zincir vurulabilir ve Allah’ın hükmettiği Kur’an anayasa olursa; değil savaş, en adi suçlar dahi ortadan kalkar.

Ne var ki, hak ile batılın üstünlük adına kıyasıya mücadele ettiği bir dünyada kıyamete kadar savaş bitmeyecek ve iyinin barışa kavuşabilmesi için savaş, tıpkı su ve gıda misali kaçınılmaz bulunabilinirse, barış ve insanlığa ulaşılabilecektir.

Savaş, oruçtan farksızdır; peki barış nedir diye soracak olursanız, oruç ardından açılan iftar gibidir!

Yaratıcı Allah’ın, hem Tevrat hem İncil hem de Kur’an’ı Kerim’de savaşı emreden hüküBuyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm. mleri dikkate alındığında, kötülüğün yani batıllığın savaşsız önlenemeyeceğini ortaya koymaktadır. Yoksa merhamet sahibi Allah, yarattığı kullarının ölmelerini, öldürülmelerini yahut mahvı perişan olmalarını ister mi? Lakin doğrunun, iyiliğin, hak ve adaletin hâkim olabilmesi ve cennet gibi bir âlemin hak edilebilmesi için şeytana yani batıllığa karşı savaşı zaruri kılmıştır.

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

“Cennet, kılıçların gölgesi altındadır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Kendisi için insanı yaratan Allah’a karşı nefsi hiçbir düşünce, duygu, davranış ve amele izin ve kıymet verilmemiştir. Velev ki, yaşamı boyunca ne kadar iyilik ve insaniyet için yararlı işler yapmış olsa da! Kimin adına, kimin rızasını kazanmak ve memnun edebilmek için!

Ancak ve ancak Allah için verilen canlar, yapılan savaşlar, çekilen eziyetler, gösterilen sabırlar, hizmetler ve yardımlar ziyadesiyle karşılık bulup mükâfata duçar olur. Aksi takdir de vatan, millet, devlet, ulus, ganimet, toprak, ırk ve beşer gibi şeyler batıldır ve Allah nezdinde hiçbir değere tabi tutulmayacağı gibi büsbütün küfre götürmektedir. Dolayısıyla Allah adına olmayan değerlerin tamamı şeytan yani nefis adınadır.

Dünyanın birçok yerinde hor ve hakir davranılan sözde Müslüman toplumların zulüm altında yaşadıkları yakarışı, iman etmiş mümine yaraşır bir sürünme ve alçalma değildir. Müslüman’ın var olabilmek için savaşmaktan başka hiçbir çaresi ve yolu da yoktur. Bu sebeple zulme uğrayanlar ve batılın ayakları altında ezilenler Müslüman değillerdir.

Güya rab olarak iman ettikleri Allah’a karşı öyle güvensizlik içindedirler ki, Allah’tan başka güçlere hatta kendilerine zulmeden, fitneye boğan, savaş açan batıl kuvvetlerden dahi medet umarak dilenebilen Müslüman olabilir mi? Sonra da Allah’tan yardım ve destek beklemek bambaşka trajedi! Dolayısıyla Allah’ın hükümleri apaçık ortadayken, hayvanlardan da daha aşağı mahlûklar gibi itilip kakılacaklar ya da zalimlerin zulümlerine ve esaretlerine sessiz kalacaklarına savaşsalar ya! Ama iman, kulağı aşıp da kalbe inmemiş ise, cesur olabilmeleri ve savaşabilmeleri mümkün değildir.     

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

Allah’tan daha güçlü bir varlık olmadığına göre; nasıl olurda Müslüman, batıl güçlerden korkabilir ve savaşmaktan kaçınabilir? Önemli olan galibiyet ya da mağlubiyet değil, Allah’ın emrettiği vazifeyi yerine getirmektir. Ki, şehadete ve ahirete nasıl iman etmişler ki, sanki başka bir sebepten ölmeyip dünyada kalacaklarmış gibi münafıklıkta sınır tanımıyorlar. Dolayısıyla Müslüman sanılan o toplumların dostu Allah değil, şeytan olduğu ortaya çıkıyor ki, korkudan boyun eğebiliyorlar.     

“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175

“Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” Ta-Ha 42

Müslümanlıkla şereflendirilmiş iman ehli, haksızlık ve adaletsizliklere karşı batılın gücü, kuvveti, etkisi, silahı ve sayısı ne olursa olsun tereddüt etmeksizin göğsünü siper etmekte zerre kadar tereddüt duymaz; Müslüman kimlik taşıyan maskeliler ise çeşitli gerekçe ve bahanelere sığınarak, kökü olmayan pis bir ağaç misali zillet içinde ayakta durmaya çalışır.   

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142

Türkiye’deki gibi; “analar ağlamasın, gençler ölmesin” devlet politikası, iyi ile kötüyü eşdeğer ve kardeş tutan hümanist güdümlü öyle pespaye, aciz ve teslimiyetçi bir anlayıştır ki, artık o devletin ziyanını engelleyebilecek bir çözüm kalmamıştır. Ki, bu yüzden PKK/HDP denen iblis güruhu meydan okumuyor mu? İçerisindeki teröre caydırıcı olamayan devlet, yabancı düşmanlarına karşı yaptırım uygulayabilir mi?  

Herkesin dini kendine ama…

Yaratıcı ve hüküm koyucu Allah olduğu için her insan, Allah’ın indirdiği buyruklar altındaki rejimle yaşamlarını idame ettirme zorunluluğundadır.

Her düşünce ve düzen bir dindir. İslam, hak din olup; geri kalanı batıl dinler olmasından bireysel inançların dışında devlet düzenleri kayıtsız-şartsız Allah’ın koyduğu esaslar üzerine yapılandırılmalıdır ki, diğer canlılardan ayrıcalıklı ve üstün yaratılan insanoğlu, yaraşık olduğu saygınlığa, hak ve adalete kavuşabilsin!

İslam için egemenlik mücadelesi her ne kadar Allah adına ise de, aslında insanı insan yapan değerlerin hükmetmesi yönünden doğrudan insan menfaatinedir. Yoksa Allah gibi mutlak bir gücün yarattığı kuldan yardım ve destek beklentisi akla ziyandır. Allah, yaratıp halife kıldığı insanın, insani liyakate müstahak olabilmesi için kanun ve nizamını şart koşmakta, dolayısıyla kötülüğe yani batıla karşı iyiliği yani hakkı mecbur tutarak nefsi seçimleri yasaklamaktadır.

Batıllık nedir; doğrudan fitnedir. Fitnenin ortadan kaldırılıp hakkın egemenliği içinde batılla savaş, olmazsa olmaz bir yükümlülüktür. Ki Allah, bu sebeple cihadı yani savaşı imanla özdeşleştirmiş ve fitnenin yayılıp insanlığı zehirlememesi için fitneye, batıla veya kötülüğe karşı muharebeyi emretmiştir.  

 “Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39  

Yeryüzü ile gökyüzüne hükmeden iktidar sahibinin, yasa yapıcı ve buyruklarının kayıtsız-şartsız sorgulanmaması, tartışılmaması ve itaat edilmesi gerekenin Allah olduğuna inanıp da kendi istek ve arzularına göre iman edip batılı kendilerine yol edinerek İslam kimliği taşıyan öyle münafıklar, hainler vardır ki, fitnenin elebaşlıları olmalarına rağmen İslam’ın fetva verici bayraktarları olarak ortada dolaşırlar. Allah’a ve hükümlerine iman da ne sorgu ne şüphe ve tereddüt ne niçin ne de yorum vardır. Peygamberlere dahi soru sorulması yasaklanarak teslimsi vazife şart koşulmuştur.

“Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” Bakara 108

Öyle ki, küfre karşı imanı galebe çalabilmek için cihad eden müminleri katil ve terörist olmakla yaftalayıp kendileri gibi batılla işbirliği içinde bulunmamalarından tekfir etmekle kalmayarak, topyekûn düşman edinen o münafık hainler, dini ve siyasi arenada söz sahibi olmalarından İslam’ın egemen gelmesine bariyer olmakta; böylece içine düştükleri fitnelerle Müslümanlarında zihin ve kalplerini iğfal etmeleri suretiyle kendileri gibi küfür zindanına mahkûm kılmaktadırlar.

“Onlardan öylesi de var ki: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri (ve münafıkları) mutlaka kuşatacaktır.” Tevbe 49

Müslümanlık şerefi ancak Allah ve Resulünün hükümlerine uymakla elde edilen bir ayrıcalık, üstünlük ve ebediliktir. Eğer bir kısmına uyar bir kısmına uymamak gibi bir seçim hakkı tanınsaydı; hem Allah ile birlikte insanlarda tanrı olma hakkı kazanır hem de Allah’ın mutlak egemenliği acze uğrardı. Ki, din başka siyaset başka düşüncesiyle hareket ederek Allah’ın hükümlerini siyasetten yani devlet yönetiminden dışlamak, sapıklığın en şedididir.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Müslüman, yaratıcısı rabbinin indirdiği anayasadan ve düzenden başka hiçbir yasayı ve düşünceyi kabul etmez, O’nun ilkelerinden başka bir ilkeyi de rehber edinemez! Müslüman olmanın asıl amaç ve gayesi, Allah’a ve buyruklarına sorgulamadan boyun eğmek ve dünyanın her bir yerinde hâkim olabilmesi için küfre yani batıla karşı ölene dek cihad etmektir.

Sözde Müslüman ama özde batılla işbirliği içinde olanlar Müslüman olmadıklarından azgın kâfirlerden farksız bir düşmandırlar. Hani, diyorlar ya; cihad ehli için, “Müslümanları öldürüyorlar” diye! Müslümanın kim olduğunu açıkça ortaya koyan vahye mi; yoksa heva ve heveslerini İslam edinmiş münafıklar mı doğruyu söylemektedir? Dolayısıyla Allah’ın şeriat düzenine her kim karşı ise, onunla savaş farzdır ve o, nefsinin razı olduğu kimi ibadetleri yerine getirmiş olsa da asla Müslüman değildir!   

Vahiyle indirilen dinim bana; vahyi yok sayıp hurafelere ve batıla kanarak inandığın din ise sanadır. Ben miyim Müslüman yoksa sen misinin kanıtı Kur’an’dır. Cihadı kendi batıl uygarlıkları için şer gören küfür cephesiyle mutabık olan sapıtmış bir fasık değil de nedir? Batıl uygarlığı adına cihada düşman Müslüman kimlikler, kafirlerden daha azgın ve tehlikelidirler.  

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Artık, “sizi kıçımla…

ya da organımla değil başımla yönetiyorum” fikri öyle muteber hale gelmiş ki; özgürlük, demokrasi ve çağdaşlık gerekçesiyle millet, kör-sağır ve dilsizmişçesine hiçbir tepki vermez olmuştur.

Öyle ki, sapkın ve çarpık ilişkileri aleni olanlara dahi meşruiyet sağlanmış, böylece toplumsal ahlak hassasiyeti ortadan kaldırılarak nefse özgü bireysel ahlak anlayışı doğrusu ve yanlışıyla ivme kazanıp önüne geçilemeyen cinayetler baş göstermiştir.

Ruhsuz beden misali dinsiz bir devlet ve meclisin sözde dinli vekil ve yöneticileri, yürüyen ölülerden farksız öyle gölge konumdadırlar ki, idaresi altındaki halka ne örnek ne de yörünge olabilmekte, yansımadan öte bir varlık ortaya koyamamaktadırlar.

Laik ve Atatürkçü düşünce düzeyinde özgürlüklerde sınır olmaması, dini ve ahlaki kuralların çiğnenmesine ya da yok sayılmasına yegâne sebeptir. Bu sebeple vekillerin sekülerizm üzerine ettikleri yeminlerinde de din ve ahlak mefhumları bulunmamasından milletin değerleri sokakta ve vicdanlarda kalıp, kamuda itibar görmemektedir.

Dinden, vicdandan ve ahlaktan arındırılmış namus ve şeref diriye değil, sanki ölüye biçimlenmiş gibi hiçbir karşılığı doğmamaktadır. Namus ve şeref nedir; kime karşı ve neye göre ihtimam taşır; toplumda ölçüsü aranır mı; kişiye özel bir davranış olarak telakki edilebilir mi; bir parti genel başkanının, partisinden evli ve çocuklu bir bayan milletvekilli ile gayrimeşru zina yapması, o üzerine yemin edilen namus ve şeref kavramı mıdır?

Namus ve şerefleri üzerine yemin eden vekillerin seçeceği başkan adayları arasında din dışı namus ve şeref kitabını yazıp cümle âleme kanıtlayan CHP eski genel başkanı Deniz Baykal!

TBMM Başkan adayı Deniz Baykal, önce sekreterliğini yaptırdığı ve daha sonra partisinden vekil olarak seçtirdiği Nesrin Baytok adlı evli ve çocuk sahibi kadınla cinsel ilişkisi yaşayıp ihanetsi zinasının kamuoyuna deşifresiyle bir daha değil siyaset arenasında, hayâsızlığından sokakta bile dolaşması mümkün değilken; hem partisinden ihraç edilmemesi hem Antalyalılar tarafından tekrar milletvekili seçilmesi hem yaşı itibariyle TBMM’nin geçici başkanlığını üstlenmesiyle kalmayıp başkanlığa aday olabilmesi hem de izzet ve itibar duymayı sürdürebilmesi, Türkiye’nin hayâsızlıktan yani ahlaksızlıktan çöktüğünü ortaya koymaktadır.  

“Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çöker.” Cicero 

Düşünün ki, Deniz Baykal denen parti lideri evli, çocukları ve torunları var; partilisinin namus ve şerefinden sorumlu olduğu halde ne yapıyor; evli olan kadın vekilinin iffetine, kocasına, çocuğuna ve ailesine aldırış etmeksizin emanete hıyanet ederek ırzına geçiyor; yakalanmasıyla birlikte kişi haklarının özelliğini ve gizliliğini mazeret kılarak, güya kendisine yapılmış tertip, tuzak yahut kumpas yaygarasıyla sütten çıkmış ak kaşık misali pirüpak çıkıveriyor. İşte Allah’ın ve hükümlerinin yasak kılındığı seküler-laik ve Kemalist TBMM Başkanlığı için böylesi bir pirüpak Deniz Baykal’dan başkası yaraşmaz.

Meclisin ve politikanın içine düştüğü fevkalade ahlak çöküntüsünün daha da idrak edilebilmesi için milyonlarca insanın desteğini alan CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal’ın ortaya çıkan porno kasetinin birincisini satın almaya hazır olduğuma dair beyanat dahi vermiştim.  

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Davutoğlu ve Bahçeli’nin tecrübelerine, bilgeliğine ve politikadaki kaşarlığına özen gösterip güven duyduğu Deniz Baykal, ahlaksızlığın en pespayeliğini ortaya koymuş bir nefis düşkünüdür. Hani, tilkinin tavuk kümesini iyi tanımasından dolayı bekçi yapılabileceği mantığı ne ise, sanırım Deniz Baykal’ın aranılan faktör olması da o mantıktır.

“Namus görünmez bir cevherdir; çok kere ona sahip olmayanlar, sahipmiş gibi görünürler.” William Shakespeare

Gerek rejim gerek politika gerekse meclisin, milletin dini ve ahlaki değerlerine zıt düşünce ve görüşleri her ne kadar korkunç bir çatışmaya mahal verebilecek tehlike taşısa da, maskelilerin dini ve ahlaki sözleri, güttükleri politika gerçeğinin örtbas ettiğinden yanardağın durağanlığı sürmektedir. Oysa sözdeki değil kalpteki namus ve şerefine hayati önem veren Müslüman milletimiz, en basit bir dedikodu yahut şüphe yüzünden birbirlerinin canına dahi kastedebilmektedirler. Lakin politikacılar açısından ne namus ne şeref ne de iffet, abartılacak kadar cevher değillerdir!     

Deniz Baykal örneği apaçık ortadayken; TBMM başkanı bir lezbiyen, bir gay, biseksüel ya da transseksüel olsa daha makul!

Zaten özgürlük ve demokrasi gerekçesiyle LBGT sapkınlığını savunan CHP ve PKK/HDP, namussuzluğun, şerefsizliğin, ahlaksızlığın, iffetsizliğin ve asiliğin bayraktarı değiller midir?     

Şu çok açık bir gerçektir ki, halkın seçtiği ve kendisine vekil edindirerek TBMM’ne göndermek suretiyle yönetme hakkı tanıdığı kimseler, din ve ahlak duyguları zayıf ya da olmayanlardır. Öyle olmasaydı din ve ahlak, ettikleri yeminlerinden dışlanır ve ahlaksızlıkları deşifre olanlar barındırıl mıydı?

“Hayâsız olan, emanete hıyanet eder, hain olur, merhamet duygusu kalmaz, dinden uzaklaşır, lanete uğrar, şeytan gibi olur.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Bir yemin; 550 kâfir…

Zaten kâfir olanlar için bir sorun yok ama Müslümanların TBMM üyesi olabilmek için küfrü imana tercih ederek kâfir olabilmeleri fevkalade vahimdir!

Üzerine Allah adı anılmayarak kesilen hayvanların dahi etini yemek büyük bir günah ve haramken; laik ve Atatürkçü bir siyasette Allah adının anıldığı yemin büyük bir suç ise, o ülke hayra mı yoksa şerre mi koşmaktadır?   

Devletin varlığı ve bağımsızlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yaralanılmasının; laiklik, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalınarak sağlanacağı konusunda namus ve şeref üzerine and içilme neyin işaretidir?

Geçmiş toplumlarda da azgınlıkta sınır tanımayarak Allah’a ve peygamberlerine meydan okuyanlar ne derdi; “Eğer doğru sözlüysen, bize gökten azap indir.” Vadeleri gelenlere azap müstahak olunca, içlerinden biri ya da eşsiz güzellikteki, zenginlikteki ve kalkınmışlıktaki ülkeleri geriye kalmış mıydı?

 “Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” Hac 47

Söz konusu ant içildiğinden beri hiçbir Müslüman ya da başka bir dine sahip kişi itiraz edip de, “Yahu ben Müslüman’ım, rabbim Allah, ilkem İslam, siyasetim peygamberim Hz. Muhammed (s.a.v)’in güttüğü devlet düzeni; anayasam Kur’an’ı Kerim” diyebilme cüretinde bulunamamıştır. Politikacıların yanı sıra tek bir din adamı da ortaya çıkıp, “ettiğiniz yeminler Allah’a ortak koşmadır, küfürdür, isyandır” diyebilmişler midir?

Ateistleri ve Kemalistleri ilgilendiren bağlılık yeminini Müslümanlara yahut başka din mensuplarına dayatan totaliter rejim mi kabahatli yoksa dinlerine milletvekilliği karşılığı fiyat etiketi koyabilen satılmışlar mıdır?

Hem Müslümanlığı kabul ettiğine söz verip hem de Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenler var ya; tevbe ederek tekrar Müslümanlıkla şereflenebileceklerini ve Allah’a ortak koşmalarının affedileceğini zannederler. Şeytanın en büyük hilesi, “Allah nasıl olsa affeder” aldatmacası değil midir?

 “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” Al-i İmran 77

Oysa kendini rab edinen Firavunun karısı, halkının nezdinde dokunulmaz bir tanrıça olmasına rağmen aldatma bahanesiyle bir anlık olsa dahi Allah’a olan imandan vazgeçmeyerek firavuna, “rabbim sensin” dememesi üzerine; kızgın çöl güneşinin altından kazıklara bağlanmak suretiyle günlerce işkence görmüş ve sonunda bedenine büyük bir kaya atılarak şehid olmayı seçerek ebedi kurtuluşa ulaşmıştı. Peki, Müslüman olduklarına ahkam kesen dini ve siyasi adamlar, neden aynı ihlasla davranamayıp ahrete iman edemiyorlar. Şüphesiz Allah ve Resulünün değil nefisleri doğrultusundaki itikatlarından dolayıdır!  

Gel görün ki;  Firavunun karısı kadar bile ihtişama, güce ve saltanata sahip olmayan nefis Müslümanları, basit bir vekil yahut taşeronsu bir iktidar olabilmek için Allah’ı ve dinleri İslam’ı öyle satıyorlar ki, pazarda dahi böylesi hoyrat bir alışverişe rastlanamaz.    

Laikliğe, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalmak namus ve şerefin ölçüsü olmuş; İslam’a, Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a bağlılık namussuzluk ve şerefsizlik olmuştur.

İslam yerine Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden din dışı laikliği, Allah ilkeleri yerine hüküm olarak Atatürk ilke ve inkılâplarını yol edinmiş bir milletin ziyanı tamamdır. Ancak o millet öyle bir serap içindedir ki, nasıl bir felaketin arifesinde olduğunu dahi hissedememektedir.

Şerrin aleni olarak hüküm sürdüğü bir devlet, meclis, hükümet ve dolayısıyla millette hayırdan, iyilikten, güzellikten, doğrudan bahsedebilmek mümkün değildir.

Hakkı çiğneyip batılı yol edinmek suretiyle bir araya gelen 550 vekil, yaklaşık 80 milyon insana öyle hizmet vereceklermiş ki, yerde değil arşta yaşatacak sorunsuz bir yönetim ve bir irade ortaya koyacaklarmış. Şeytan da milyarlarca insana hizmet etmiyor mu?

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 73   

Nasıl Müslümanlarız ki…

Bedenlerimizin gömülecek olmasından kaygı duyabiliyoruz. Ahirete iman ettiğimizi beyan edip cenneti diliyoruz ama gitmemek ve dünyada daha çok kalabilmek için her türlü çareye başvuruyoruz. Öyle ki, dinsel ve bilimsel sömürücülere bel bağlayarak ömrü uzatabilmek için her sese kulak kabartıp Allah’a şirk koşarcasına eceli değiştirebileceğimizi düşünüyoruz.

Oysa doğarken ölümle nişanlanmayı kabul ederek dünyaya gelmemiş miydik? İslam’la şereflenirken dünyanın fani, ahiretin baki olduğuna muvaffak etmemiş miydik? Hayrın da şerrin de sahibi ve tek bilen rabbimiz ALLAH diyerek söz vermemiş miydik? ALLAH’tan başka mutlak bir gücün bulunmadığına iman ettiğimiz halde beşerden hele de batıl güçlerden medet ummakla ihanet etmedik mi?

Ölme, yaralanma, hapsedilme, kaybetme veya en ağır cezalara çarptırılma korkaklığıyla hak yolda mücadeleden kaçarak apaçık bir riyakârlıkta bulunmadık mı? İnsana dayanıp güvenerek Allah’a ortak koşmadık mı? Batıl güçlere boyun eğerek rabbimiz Allah’a asi gelmedik mi? Ebedi ahiret hayatına inanmış görünerek yalan dünyaya meyletmedik mi? Dünyada bir gün daha fazla kalabilmek için ahiret yurdunu satmadık mı? Allah’a kul olma yerine nefsimizi iktidar kılabilme uğruna koşturup durmadık mı? Allah’ın indirdiklerini değil beşerin isteklerini anayasa yaparak rehber edinmedik mi?

Kur’an dışı seküler-laik düzeni kabul ederek Allah’a meydan okumadık mı? Allah’ın helal ve haramlarına değil beşeri yasaların serbest ve yasaklarına uymadık mı? Hak ile değil batıl güçlerle ittifak kurmadık mı? Sözle inandık ama amelde inkârcıların yoluna girmedik mi? Tek hak din İslam olmasına rağmen diğer dinleri de hak kabul etmedik mi? Hadis adı altında Allah Resulüne iftiralar düzerek Kur’an’a muhalif kılmadık mı? Dini ve siyasi liderleri kurtarıcı ve hidayet verici olarak arşa çıkartıp Allah’ın tahtına yerleştirmedik mi? Allah’ın değil beşerin övgü ve rızasını kazanabilmek için çabalamadık mı? İslam’ı egemen kılabilmek için küfre karşı savaşanları terörist; İslam’a karşı savaşanlarla özgürlük ve demokrasi adına müttefik olup öncü yapmak suretiyle saflarına katılmadık mı?

Şehadetin ayrıcalığını ve yüceliğini ikrar ediyoruz ama şehid olmamak için binbir türlü gerekçeye sığınarak kaytarmıyor muyuz? İndirdiği ayetlerin herkesin anlayabilmesi için açık ve seçik olduğunu Allah bildirmesine rağmen, yorumlarla bozarak seküler düzene peşkeş çekmiyor muyuz? Allah’ın Resulüne vahiyle gönderdiği İslam yerine hümanist bir İslam yapılandırarak nefsimizi tanrılaştırmıyor muyuz? Allah’tan utanmak yerine kuldan utanmayı önemsemiyor muyuz? Allah hakkını değil kul hakkını değere almıyor muyuz? İşlediğimiz herhangi bir yasak ve suçta kuldan çekindiğimiz kadar Allah’tan sakınıyor muyuz? Kula hizmet ettiğimiz ölçüde Allah’a hizmet ediyor muyuz?

Allah ve Resulünün üzerine bir söz ve hüküm olmayacağına göre; İslam’ı siyasetten yani devlet düzeninden kopararak hatta düşman kılarak batıla sapmak Müslümanlık mıdır? Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın yahut erkek, o işi kendi arzu ve isteklerine göre seçebiliyorsa Müslümanlık mıdır? Allah, batıl düşünce ve düzenleri reddettiği halde batıl bir rejime rıza göstermek Müslümanlık mıdır? Özgürlük ve demokrasi adına ahlaki kuralları çiğnemek; düşünce ve ifade hürriyeti adına Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a hakarette sessiz kalmak Müslümanlık mıdır? İman ile küfür arasında, diğer bir ifadeyle hak ile batıl arasında yol tutmak Müslümanlık mıdır? Nefis, herhangi bir saldırıya uğradığında yahut bir halel geldiğinde kavga, cinayet ve gücünün üstünde her türlü mücadele verildiği halde Allah’a, Resulüne ve dini İslam’a saldırı olduğunda sessiz kalınması Müslümanlık mıdır? Çıkar uğruna Allah’ın hükümlerine aldırış etmemecesine dinine fiyat etiketi koymak Müslümanlık mıdır? Tıpkı cünüpken namaz kılmak misali batıl hukukla Hak’ka hizmet etme düşüncesi Müslümanlık mıdır?

Allah ve Resulünün kitabı Kur’an’a göre değil de “ne şiş yansın ne de kebap” misali hem hak hem de batılın karşılıklı olarak her iki tarafın da zarar görmemesi için tutulan orta yol Müslümanlık mıdır? Allah’tan korkar hatta daha ziyadesiyle insandan ya da seküler devletten korkmak Müslümanlık mıdır? İnanıldığı gibi iman veya amel etmemek Müslümanlık mıdır? Müslümanlığın ölçüsünü Allah değil de insanların hükmetmesi Müslümanlık mıdır?

 “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.” Bakara 8

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tağut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” Nisa 60

“Ey Resul! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyle “inandık” diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, ve sana gelmeyen kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah’a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.” Maide 41

“”Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

“İnsanlardan kimi vardır ki: “Allah’a inandık” der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa, mutlaka, “Doğrusu biz de sizinle beraberdik” derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?” Ankebut 10

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Tek devlet yedi eyalet…

Yoktur barış, huzur, güven, asayiş, özgürlük hatta demokrasi için başka bir çözüm!

Türkiye’deki laik ve Atatürkçü rejimin zorba, baskıcı, totaliter ve despot bir müstebitlikte olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Düşünce ve inancının gereği yasalara sahip olmayan toplumların dayatmayla karşı karşıya kaldıkları esaret, tıpkı kapalı bir kaptaki basınç karşısında kinetik enerjinin artmasıyla meydana gelen infilak misali patlamaya sebep olur.

Defalarca ziyaret ettiğim yaklaşık 120 ülke arasında 28 milyon nüfusa sahip Malezya’da halkın %55‘i Malay, %25’i Çinli, %10’u Hint ve geriye kalan %10’luk kesimse diğer etnik köken ve dini inanca sahiptir. Ülkede resmi din İslam’dır ve Müslüman olan halkın çoğu Malay kökene sahip, az bir kısmı ise Hint’tir. Budizm, Çinli halk tarafından benimsenen din iken Hindu dini de Müslüman olmayan Hintlerin inancıdır. Hıristiyanlık da yaygın olan dinler arasındadır. Malezya federal anayasal monarşiye dayalı parlamenter demokrasi sistemiyle yönetilmektedir. 11’i Batı Malezya, 2’si Doğu Malezya’da olmak üzere toplam 13 eyaleti vardır. Her eyaletin kendi anayasası, kendi meclisi vardır. Meclisi oluşturan üyeler halk tarafından seçim yoluyla belirlenir.

Malezya’nın siyasi partileri, sultanlardan hatta devlet başkanı Kral’dan dahi daha çok önem arz eder. En önemli siyasi parti, Malezya’nın bağımsızlığından bile önce kurulan, halkın geneline hitap edip desteğini alan, İslamiyet’in önemini vurgulayan fakat yine de batı etkisinden kurtulamayan United Malay National Organization(UMNO); muhalefette ise, 1980 yılında kurulan, İslam’ı siyasetin dar bir çerçevesine sığdırılamayacağını tüm hayata homojen bir şekilde yayılması gerektiğini savunan, kamusal ve toplumsal her alanda İslamileştirme çalışmaları başlatan parti Malezya İslam Partisi(PAS)’dır. Bu partinin galip geldiği eyaletler ise Şeriat yasalarıyla yönetilir.

Öyle ki, Tayland sınırında yer alan ve şeriatla yönetilen Kelantan eyaletini ticari maksatla ziyaret etmiş, nüfusunun çoğunluğu Tay ve Çin etnik köken ve Budist olmasına rağmen yönetimdeki İslam Partisi (PAS)’ın hak ve adaletinden dolayı tercih edilip şeriat yasalarını kabul etmiş olmaları çok dikkatimi çekmişti. Hiç kimseye ne etnik ne dini ne de düşünce, inanç ve yaşam biçimlerinden ötürü baskı uygulanmaması, muhakeme edebilen halkın şeriat rejimini iktidara taşımıştı. Özellikle Budist kadınların şeriat rejiminden duydukları memnuniyeti; “eşlerimiz geç saatlere kadar içki içip sarhoş olamıyorlar, barlar ve gece kulüpleri olmadığından kadınlarla eğlenip bizi aldatmıyorlar, kumar oynayamıyorlar, zina yapabilecek bir teşvikin olmamasından sapkın ve gayrimeşru ilişkilere giremiyorlar” gibi memnuniyetleri, şeriatın sadece Müslümanlar için değil gayrimüslimler içinde vazgeçilmez bir rejim olduğunu ortaya koymaktaydı.

Herkim hangi eyaletin anayasasını ve yönetimini beğenip düşünce ve inancıyla özdeşleştiriyor ise, oraya yerleşerek özgürlüğüne kavuşuyor; dolayısıyla olası isyanların ya da başkaldırışların önüne geçiliyor. Bu sebeple terörün, kaosun, asiliğin, etnik ve dini çatışmaların olmadığı bir yer olan Malezya benzeri bir eyalet sistemini getirmemekteki ısrar ve inat; Türkiye’yi güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatarak parçalanmaya ya da yok oluşa mı götürüyor?

Unutulmamalıdır ki, halkın haykırışını beşeri hiçbir güç durduramaz! Fiziki engelleme ruhsal patlamaya asla çare değildir! Suyun akışını önledikçe nasıl sel oluyorsa, ruhi baskılarda felaketleri doğurur. Etnik, dini, düşünce ve ideolojide birbirine tamamen zıt Türkiye milleti, eyaletlere bölünmek suretiyle diledikleri anayasalarla hürriyete kavuşturulmalıdır. Sekülerizmden yani laiklikten yana olanlar; LBGTİ’den yana olanlar; Türkçülükten yana olanlar; Kürtçülükten yana olanlar; sosyalizmden yana olanlar; Atatürkçülükten yana olanlar; İslam’dan yani şeriattan yana olanlar, seçimle kazandıkları eyaletlerde diledikleri rejimi kurabilmelidirler.

Düşünebiliyor musunuz; yaratıcı Allah’a iman etmiş bir Müslüman’a laikliğe, Atatürk ilke ve inkılâpları üzerine ant içtirerek zoraki bağlılık yemini yaptırmak suretiyle küfre ve ihanete mecbur bırakacaksın, sonrada özgürlükten söz edeceksiniz. Yahut bir ateiste Allah’ın hükümleri üzerine bağlılığı dikte ettireceksin, sonrada özgürlükten söz edeceksin!

Eğer insanların düşünce, ifade, din veya rejim seçme hakkı var ise, tanrı misali egemen “benim” diklenmesiyle esaret altına alamazsın! Dolayısıyla metazoriye kalkışan her rejim ya da devlet, karşılığında özgürlük için mücadele veren insanların haklarını meşru kılar.

Nasıl bir zorbalık, hainlik ve acımasızlıktır ki, laisizmi ve Atatürkçülüğü kabul etmeyen halkını ülkesinden kovarak; “beğenmiyorsan git başka yerde yaşa” diyebiliyor. Oysa o halk ve ecdadı, içinde yaşadığı ülkesi için can vermedi mi; geriye sayısız dul ve yetim bırakmadı mı; binbir türlü cefa ve yokluk çekmedi mi; ülkesi için yaşamından vazgeçmedi mi; düşmandan kaçmayıp kovalamadı mı; ülkesi için her türlü fedakârlığa göğüs germedi mi?

Türkiye, özgülük ve demokrasi maskesi takmış totaliter bir rejime sahip öyle bir devlettir ki, ne düşüneceğini, neye inanacağını, hangi kimlik veya etnisiteya sahip olacağını, kime inanıp ilkesine kayıtsız-şartsız bağlı olacağını, neyin doğru yahut yanlış olduğunu dikte eden buyurgan bir ceberutluk içindedir. Neden Türkiye, federal anayasal cumhuriyete dayalı parlamenter demokrasi sistemiyle yönetilmesin!

Eyalet sistemi ayırıcı değil aksine bütünleştirici, barış ve sükûnet getiricidir. Egemenlik çatışması ve savaşını durdurabilecek tek çözüm olan eyalet sistemi her kesimi huzur ve güvene kavuşturacak yegâne çıkar yoldur.

Yaratıcı Allah dahi mutlak hükümran sahibi olmasına rağmen zorlamaya yasak getirmişken, sen kim oluyorsun ki cüret edebiliyorsun? Bilin ki, her rejim, her ilke, her düşünce ya batıl ya da hak bir dindir. Çünkü din; itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere, kurallara ve prensiplere kayıtsız bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din, her ne kadar tanrısal ve kutsal bir terimmiş gibi algılansa da, gerçekte sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal, siyasal ve idaresel her anlayış ve sistem bir dindir.

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” Bakara 256

(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” Yunus 99

Halâ mı diretiyorsun Ak Parti!

Bir musibet bin nasihatten evladır ama Ak Parti’nin PKK/HDP iblisiyle giriştiği çözüm sürecindeki ısrarına devam edeceği beyanı, tuttuğu yanlış yolda yitirdiği iktidarlığından dahi ders çıkarmadığını ortaya koymaktadır.

Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralının “yapma” gerçeğiyle ilgili binlerce nasihat almasına rağmen kulaklarını tıkayarak hayati yanlışta inat etmesi, azılı katil ve düşman PKK/HDP’yi o kadar güçlendirerek yayılmasına ve Müslüman Kürtleri dahi baştan çıkarıp saflarına yönelmesine sebebiyet vermiş ki, artık PKK/HDP’nin hedefindeki bağımsız bir devlet kurmasına ramak kalmıştır.   

Arkadaş; çözüm sürecindeki maksat nedir? Kürt kökenli insanların hakları ise, Türklerden farklı bir haksızlığa mı sahiplerdir ki, bilerce Kürdü katleden iblis, temsilcileri kabul edilerek barış sağlanmaya çalışılıyor? Ya da Kürtlerin gerçekten sorunları var ise, neden terörist düşman muhatap alınarak çözüme kalkışılıyor?

Kürtler, hem PKK/HDP hem de devlet tarafından öyle kullanılmış haldedirler ki, top misali oynanıp durulmakla kalmayıp baskı, tehdit ve korku içinde yaşayarak ya öldürülmekte ya işkencelere maruz kalmakta ya da zindanlara atılmaktadırlar. Devletten yana olsalar karşılarında PKK, PKK’dan yana alsalar karşılarında devlet arasına sıkışmış bir toplum için güvence kimdir? Peki, sorumlu PKK/HDP midir? Şüphesiz devletin ta kendisidir! Çünkü devlet, vatandaşının mal, can, huzur, güven ve asayişinden sorumludur. Kürtleri, hem PKK/HDP denen iblisin inisiyatifine bırakacaksın hem de kalkıp devletin güçlü olduğu edebiyatı yapacaksın.  

Devletin savaşarak yok etmesi gereken teröristlerle mücadele etmekten korktuğu tartışılmazdır. Hiç kimse ama hiç kimse, hayvanlar dahi Kürt haklarının bahanesine inanmamaktadır.

Madem askeri ve polis gücün, yıllardır devlet içinde devlet kurmaya çalışarak onbinlerce vatandaşı öldüren; yurtlarından süren; baskı, işkence ve tehditleriyle yaşamdan bezdiren; otorite kendileriymiş gibi hüküm veren bir terör örgütünü elimine edemiyor; o devletin, askerin ve polisin gücü ne işe yarıyor?

Neymiş efendim; “tek bayrak, tek devlet, tek vatan, tek millet”! Peki, PKK/HDP’de aynı amaç uğruna terör yapmıyor mu? Öyleyse götürülmeye çalışılan çözüm sürecinde bir mutabakat sağlanabilinir mi? Geçmişte nasıl vatan topraklarımızı masa başında vererek haçlı güçlerinden kurtulma politikası yürütmüş isek, bugünde aynı yolu izlemekte olduğumuza şüphe kalmamıştır. Peki, haçlılardan kurtulabildik mi; öyleyse PKK/HDP’den de kurtulabilmemiz mümkün değildir. Çünkü onlardaki öç ve nefret, haçlılardan daha beterdir! Öyleyse savaşmaktan başka çare var mı; savaş olmadan barış tesis edilebilir mi? Mutlaka bir tarafın pes etmesi gerekir ki, müsabaka son bulup kucaklaşabilinsin!  

Kaçtıkça kovalanan politikalar PKK’yı söz sahibi kılmış, hedeflerine ulaşma cesareti ve kararlılığı vermiştir. Devletin PKK teröründen çekinir psikolojisi sadece Kürtleri değil Türkleri dahi öyle etkilemiş ki, PKK/HDP’ye destek verme zorunluluğunu doğurmuştur. İşte seçim sonuçları, barajı aşmaması durumunda PKK’nın sıraladığı tehditlerin bir neticesidir.  

Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, hak yolunda yapılan savaşlar Allah indinde meşru ama seküler düşüncede nasıl gayrimeşru ise; batıl yoldakilerde Allah nezdinde gayrimeşru olmakla beraber sekülerizm’de meşrudur. Çünkü iyi ve kötü saflar, birbirilerine yüklenen misyonlarının gereğini yapmaktadırlar. Seküler düzenlerde söz sahibi nefis olduğu için, her nefsin güttüğü mücadelede meşrudur.

PKK/HDP, mücadelesini meşru kabul ediyor ise, devlet, gayrimeşru demek yerine egemenliğinin gereği saf dışı bırakma mecburiyeti vardır. Yoksa İmralı, Kandil ve HDP’li hainlerle yaptığı pazarlıklar hiçbir çözüme ulaştırmaz ve bilfiil acziyeti ortaya koyar. kEğer bir devlet, mahkûm ettiği azılı bir iblis olan Öcalan’ın mesajına halkını kilitlendirebiliyorsa, o devlet, PKK’nın güdümümdeki bir devlettir! Dolayısıyla halk devlete güvenmediğinden PKK’ya boyun eğmekte ve PKK’da gücüne güç katmaktadır.

Ak Parti iktidarı ekonomide, dış dünyada, din ve namusta etkili olmuştur ama devlet olamamıştır. PKK/HDP iblis güruhunu şımartarak meşruiyet kazandırmasından Müslüman Kürtleri dahi küfre götüren tercihe sebep olmuştur. Yabancı zalimlere karşı gösterdiği duruşu, dâhili zalim PKK/HDP’ye karşı cüretkâr davranamamış, savaşmak yerine barış bahanesiyle teslim olmayı yeğlemiştir. Belki sesi çıkmış ama eli oynayamamıştır; gürültü koparmış ama sindirememiştir; suçlamış ama suçluya yaptırım uygulayamamıştır; egemen bir devletim demiş ama milleti ikna edememiştir; var olmuş ama gölgeden öteye geçememiştir; silahsız hainlere aslan kesilmiş ama silahlı hainler karşısında koyun olmuştur; millet iradesi demiş ama milletinin mal ve can güvenliğini koruyamamıştır; yasalar çıkarmış ama PKK/HDP’ye kaşı asayişi sağlayamamıştır; Batı’nın teröristine karşı gösterdiği duyarlılığı ve cengâverliği, milletinin teröristine gösterememiştir; ana ve babasının aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik yapmak yerine millet indinde suçlu olan bakanlarını kayırarak yargılanmalarını engelleyip vicdanları ve adaleti doğramıştır!

Hz Ömer (r.a) der ki; “Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir.”

Halâ mı hata ve yanlışlarında direnmeye devam edeceksin ey Cumhurbaşkanı Erdoğan, ey Ak Parti!

“Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O’na döndürüleceksiniz.” Hud 34

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135

Asıl kaybeden Ak Parti değil Türkiye’dir…

Hem de öyle bedbaht bir kayıpla inişe geçilecektir ki, o hor görülen sığınmacılara imrenir hale gelinecektir. Bakalım, Ak Parti intikamı ne getirecek, ne götürecektir?

Daha iyi bir iktidar, daha fazla rahatlık, daha fazla gelir, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi hırsı öyle öç alacaktır ki, bulduğu bir somun ekmeğe, bir bardak suya, bedenini kapatacak bir çapula ve yatacak bir barınağa sabredenler gibi nasıl tahammül edilecektir? Acaba yarın sabah kalkıldığında inanılan hangi vaatler tutulup cepler yahut kasalar para dolacak, yoksullar zenginleşecek, işsizler çalışacak ve alışverişte sınır tanınmayacaktır!

Yalancıların artlarına düşerek şükretmek yerine asileşerek düzenlerini bozanlar, o yalancıların yakalarına yapışarak aş, iş ve güven istediklerinde alabilecekler mi? Yoksa şeytan gibi bana inanmayıp peşime düşmeseydiniz mi diyecekler?

(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.” Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22  

Asıl sorun nedir biliyor musunuz;  beşeri tanrılaştırmış öylesine bir rejime, inanç ve düşünce düzeyine sahibiz ki; kalkındırıp düşürenin,  yüceltip alçaltanın, fayda verip zarara uğratanın, yönetip yönlendirenin, zenginleştirip fakirleştirenin, galip kılıp yenilgiye duçar edenin beşeri güç ve irade olduğu itikadından Mutlak İrade’nin hiç mi hiç değere alınmaması ve yaptırımın göz ardı hatta inkâr edilmesindendir.

Oysa Mutlak İrade dilediğinde nasıl ümmi bir peygamberine dünyayı iman ettirmiş ise, bir oduna dahi düşmanına boyun eğdirip dünyaya hükmettirir. Sorun O’nun güç, irade ve kudretini tanımak ve yaratılmış hiçbir kulu ortak koşmamaktır.  Bu sebeple birinin yerine diğerine umut bağlanarak nefsin öyle tuzağına düşülüyor ki, önce ekonomi altüst olacak akabinde tetikte bekleyen PKK/HDP başta olmak üzere parçalanma baş göstererek Irak ve Suriye benzeri bir iç savaş kaçınılmaz olacaktır.

Şu gerçek bilinmelidir ki, yaratıcı Allah’ın dinine yüzlerce yıl hizmet etmiş Müslüman Türk milleti, ihanet eden diğer milletler gibi bir kısım musibetlerle bırakılmayacak, geçmiş azgın toplumlar misali topyekûn helak edilerek tarihe gömülecektir.

Vahyin dışında her düşüncenin kendi nefsi için mücadele ettiği bir Türkiye’de, herkesin değerlerine nankörlük ve ihanet ettiği öyle bir toplum türemiş ki, küfür imana galebe çalınarak Müslüman sanılan Kürtler dahi kâfir çıkıvermişlerdir.

Allah, Peygamber, İslam, namus, ahlak ve vicdanın azılı düşmanı PKK/ HDP gibi iblis bir güruhu, sırf aidiyet uğruna dinini ve namusunu peşkeş çekebilen Kürtler, Müslüman, ahlaklı ya da muhakeme eden insanlar olabilir mi? Sapıklıkla müstahak kılınmış PKK/HDP’ye arka çıkan Kürtler, katillerini dahi destekleyebilecek kadar şuurlarını yitirebilmişler ise, onlara her türlü musibet farz olmuştur! Sanırım Allah ile girdiği savaştan galip çıktığı absürtlüğünde bulunan ve kendini yarı tanrı ilan eden iblis Öcalan’a güvenmektedirler!      

Peki, Türkler farklı mı?

Al birini vur öbürüne!

Unutulmamalıdır ki, Allah’ın indirdiği ayetleri yalan sayarak nefisleri doğrultusunda kendilerine yasa yapıp batıl düzen kuran toplumlar, önce şımartılıp kibirlendirilir, sonra da yavaş yavaş helak edilirler.

“Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz.” A’raf 182

Ne mutlu İslam’dan başka bir kimlik, rejim, düzen ve hüküm tanımayana!  

Ne kadar kaybettim diye kahrolsan, üzülsen ya da kazandım diye sevinip zafer naraları atsanız hatta iktidardaki partiyi düşürdüm diye mutluluktan uçsanız da, son herkes için aynı olacaktır. Ne iyisi veya kötüsü ne de zalimi veya masumu ayırt edilmeden tepetaklak olacak; ahirette yüzü gülenler ve kapkara kesilenler ayrılacaktır.

“Nice memleketler var ki biz onları helak ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.” A’raf 4

“Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helake müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.” İsra 16

“Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Hâlbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.” Ta-ha 128

Muhalefet değil düşmanlar…

Muhalefetin tek cephe oluşturarak bir bütünlük içinde hükümete yani devlete saldırması, iktidar olma yarışından öte Türkiye’ye bir savaştır.

Bilinmeyen gerçek nedir biliyor musunuz; hükümetin devlet olduğudur. Gelişmiş hiçbir ülkede devlet ile hükümet ayrı tutulmaz. Dolayısıyla hükümet hem devletin hem de milletin ta kendisidir. Tıpkı ruh ile beden misali devlet ve hükümet arasına sokulan nifak ile oluşturulmaya çalışılan farklı yargı, gerek devletin gerekse milletin çöküşünü hatta ölümünü getirir. Her ne kadar teoride hükümet meclisin güdümünde olsa da, meclisin çoğunluğu hükümeti seçmiş olmasından iktidar, hükümet yani devlettir.

Muhalefetin iktidar olabilme hırsıyla halkın ve meclisin seçtiği hükümete karşı olan kin ve nefreti öyle had tanımaz olmuş ki, geçmişte haçlılarca binlerce saldırıya uğramış Müslüman milletimiz, aynı taarruzla bir karşı karşıyadır. Aslında hedef hükümetteki Ak Parti gibi algılansa da doğrudan o partiyi hükümet yapan meclis ve millettir; dolayısıyla milletin sahip olduğu vatandır, ülkedir!

Muhalefetin sağlıklı bir siyaseti değil de zehirli bir politikayı tercih etmesi, amacının vatan ve milletin bekası yerine azgın ve hırslı nefisleri egemen kılabilmektir. Böylesi çılgın bir ikbalin iyilik ve fayda getirebilmesi de asla mümkün değildir.

Seçmenler muhakeme yetisinden beri ahmaklar mıdır ki, başlarına getirdikleri hükümetin iyi ya da kötü, doğru yahut yanlış, faydalı veya zararlı olduğuna karar verici kanaate sahip değillermiş gibi muhalefet, “parçala, böl, yut” haçlı taktiğinin taşeronluğunu özgürlük ve demokrasi maskesiyle yapabilmektedir. Zaten vatana göz dikerek yüzyıllardır Müslüman Türkleri Anadolu da yok etmek yahut Asya steplerine sürebilmek için fırsat kollayan haçlılara lejyonerlik yapan muhalefet, saldırılarında sınır tanımayarak dost değil düşman olduklarını kanıtlamaktadırlar.

Aslında o kadar sığ, aciz, tutsak, korkak, haçlıların artığı ve direktifleriyle beslenmeye alışmışlar ki, dünyaya hükmetmiş Müslüman Türk milletine asla layık olamayacak pespaye bir psikolojidedirler. Bağımsızlığın ve gücün şiarı nedir bilir misiniz; dost, kardeş yahut insanlık adına adalet temelinde dünyanın en ücra köşesinde dahi olsa siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal yardımda bulunabilmektir. Haçlı güçleri gizli yahut aleni yardımları hatta işgalleri meşru; Türkiye hükümeti bulunduğunda ise gayrimeşru sayan muhalefet, Türkiye’yi efendileri haçlılara jurnallemek suretiyle yaptırım uygulamaları için adeta yalvarıyorlar. Peki, olası bir yaptırımda zarar görecek Ak Parti mi, yoksa Türkiye midir?

Kalplerinde zerre kadar din, namus, vatan ve millet sevgisi olmayan muhalefet, vaatleriyle halkı kalkındırmak bir yana, yedikleri bir somun ekmeği, barındıkları evlerini, çalıştıkları işlerini bile kaybettirerek vatan dahi bırakmayacaklardır ama Ak Parti hasımlığı, maalesef halkımızın gerçeği idrak etmelerini perdelemektedir.

Seküler rejime dayanmasından dolayı Ak Partiye karşıtlığımı cümle alem bilir. Lakin içinde yaşadığım vatanımın daha beter olmaması, ezanların susmaması, camilerin kapatılmaması, din ve namusun ortadan kaldırılmaması, ahlaksızlıkların diz boyu artmaması ve sapıklığın her haneyi kuşatmaması için duyduğum kaygıdan dolayı haçlılaşmış muhalefete karşıyım. Ki, ecdadımızın kanlarını dökerek bize emanet bıraktığı Türkiye, nefislerine yenik düşenlere bırakılamaz!

Gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse Ak Parti, her ne kadar hata ve yanlış yapmış olsa da eleştiri veya suçlamalar, vatan ve millet bütünlüğünü riske sokacak düşmansı bir hoyratlıkta olmamalı; yaptıkları güzel işler kabullenilip, eksiklik ve hatalarını giderici bir siyaset yol edinmelidir. Şüphe yok ki ne Erdoğan ne de Ak Partililer hata ve yanlıştan münezzeh Allah değillerdir; dolayısıyla yaratılmış kul olmalarından şikâyetlere mevzu düşünce ve harekette bulunuş olmaları kaçınılmazdır. Her kul gibi onlarda nefis taşımaktadır. İdarede önemli olan şahsiyet değil bağlı olduğu temel fikir ve ilkedir. Esasen İslam’ı hassasiyetlerinden ve ecdadı Osmanlı’yı rehber edinmiş olmalarından saldırılara muhatap olmuyorlar mı? Yoksa yaptıkları yatırımlardan ve ses çıkaran bir Türkiye oluşturmalarından ötürü halkın % 90 oyunu almaları kaçınılmazdı.

Acaba muhalefet, hata ve yanlıştan arınmış tanrı mıdırlar ki, mutlak vaatler sıralayarak daha iyi, daha dürüst, daha adil, daha hakkaniyetli ve sorunların üstesinden gelebileceklerini iddia ediyorlar? Türkiye’ye uluslararası arenada imtiyaz kazandırabilecek Kılıçdaroğlu mu; Bahçeli mi? Yahut ahkâm kesenler içinde bir diğeri mi? Evet, Erdoğan ve Davutoğlu’da ecdada yakışır ve Müslüman Türk milletini şan ve şerefle temsil edebilecek bir liyakate, cesarete ve kararlılığa sahip değiller ama bugün için onlardan daha iyisi yoktur.

Daha muhalefetteyken güçlünün yanında alacaklarını ve mazlumu savunmayarak zalimlerin inisiyatifine bırakacaklarını ortaya koyan Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, milletin zayıfını, fakir ve yoksulunu mu zenginlerle eşdeğer tutacaklar? Yüzyılın zalim kasabı Esed ile işbirliği yapacaklarını deklare eden CHP ve MHP değil miydi? Haksızlık karşısında susan, kardeşine ve komşuna el uzatmayan bir hükümet, tarihimize ve milletimizin şerefine ihanet yapmış olmayacak da izzet mi kazandırmış olacak?

Asıl dehşet verici olan ise, insanların kendilerine fiyat etiketi koyarak yaşamlarını beden ve maddeden ibaret görmeleri; insan olarak kendilerinden başkalarını saymamalarıdır!

İstiklalleri adına ömürleri zalim barbarlarla mücadelelerle geçirerek hayatlarını feda eden ecdadın yerini öyle hainler almış ki, ne din ne insanlık ne şeref ne namus ne de muktedir olmak umurlarında değildir. Varsa yoksa “bana” diyerek, sırtlanlar gibi parçalamayı amaç edinmiş yığınlara Türkiye’yi teslim etmek, apaçık bir kıyamettir.

İşte böylesi bir muhalefet, Ak Parti hükümetini öyle alternatifsiz bırakmaktadır ki, adeta din, vatan ve millet savunma duygusunu depreştirmiş; tüm hata ve yanlışlarına rağmen din, ahlak, vatan ve milletin tarumar olmaması adına İstiklalsi bir duruşu mecbur bırakmıştır.

Arkadaş; birbirlerine rakip ve zıt ilkeli partilerin bir araya gelip sadece Ak Partiyi vurarak birbirlerine ilişmemeleri nasıl olağan karşılanır?

Artık normal bir seçimin olmayıp münafığın, fasığın, kâfirin, hainin ve düşmanın bir araya gelerek Ak Partiye karşı oluşturdukları cephe, geçmişteki haçlı ittifakının bir benzeri olması hasebiyle İstiklal şuurunu doğurmuş; seküler rejime karşı olan şahsım dahi kabullenmediğim Ak Parti lehine oy kullanmayı düşünür hale gelmiştir. Her ne kadar problemleri meydana getiren rejimle problemleri çözebilmek imkânsız ise de, “Allah yeter” diyoruz.

Aklı, gözleri, kulakları ve kalbi olduğu halde insan öylesine ahmaktır ki, ne istediğini değil ama ne istemediğini çok iyi bilen bir düşünce ve davranış içindedir. Bizzat tecrübe edindiği hayat laboratuarında Mutlak İrade’nin güdümü altında yaşam sürdüğünü tadar ama ‘ben’ iddiasıyla kibir içinde böbürlenmekten vazgeçmez.

“Siyasi bir zafer, işlerinizin iyi gitmesi, hastalığınızın geçmesi, uzaktaki bir arkadaşınızın veya sevdiğinizin geri dönmesi veya son derece dış dünya ile ilgili bir olay moralinizi düzeltir ve sizi güzel günlerin beklediğini zannedersiniz. Buna inanmayın, asla öyle olmaz. Size kendinizden başka hiçbir şey huzur ve mutluluk getiremez.” Emerson

“Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın gazabından koruyan da olmadı.” Mü’min 21

CHP, PKK/HDP’ye oy vermek haramdır…

İhanettir, mazoşistliktir, sapıklıktır, zalimliktir, vicdansızlıktır, dinsizliktir, namussuzluktur; Allah’a, insanlığa, mahlûkata, vatana, yere ve göğe hainliktir, nankörlüktür!

Ya diğerleri!

Seküler yani batıl rejime dayalı tüm partiler; ancak kimi kötünün iyisi, kimi de iyinin kötüsü olması hasebiyle tercihte mecburiyet doğursa da hiçbiri iyi değildir. Çünkü iyi olabilmeleri için Allah’ın yardım ve desteği açısından indirdikleriyle hükmetme zorunlulukları vardır. Dolayısıyla kötünün iyisi ya da iyinin kötüsü, her an değişkenlik gösterebilecek esneklikten dolayı tumturaklı güven teşkil etmemektedirler.

Batıl rejimlerde iyinin iyisi olamaz ama kötünün kötüsü o kadar mevcuttur ki, şeytanın nefisleri arşa çıkarmasından iyi sanılması gibi kötünün kötüleri de iyi bir algı oluşturarak iyilik hamisi kesilebilmektedirler.

Heva ve heveslerini tanrı edinmiş CHP ve PKK/HDP gibi maskelilerin iyi olduklarına dair açı o kadar ürkütücü ki, milyonlarca yığının umut bağlayabilmesi tehdit ve kıyametsi felaketi işaret etse de muhakeme edilememektedir. Çünkü nefsi arzu ve istekler hem aklın hem de kalbin algılayışını engeller.

CHP ve PKK/HDP’nin ahlak kurallarına açtıkları savaşın nasıl bir bedelle ödeneceğinin idrakinde olmayan yığınlar, sadece kendilerini değil fırsat verenleri de kasıp kuşatarak darmadağın edecektir. Ne var ki, demokrasi ve özgürlük gerekçesiyle meşrulaşan ahlaksızlık öyle bir sapıklığa yol açmış ki, beterin daha beterini merak edenlere yanıt olacak vahamettedir.

“Sakın ahlak kurallarını çiğnemeyin, çünkü öcünü çabuk alır.” Tolstoy

Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük taleplerinin amacı nedir biliyor musunuz; dinsizlik, namussuzluk, asilik ve ahlaksızlıktır. Bu anlayış öylesine bir zehirdir ki, kendi gibi ahlaksız olmayanlara karşı müdahaleyi de meşru kılan anarşiyi doğurmaktadır. Bu sebeple ahlaksızların, ahlakı mihenk edinmiş insanlara saldırmaları, hakaretleri, baskıları ve şiddetleri, daha fazla özgürlük adına yapılmaktadır.

Fitnenin adam öldürmekten çok daha büyük bir suç ve günah olduğu yaşamda, muhakeme yetisi olabilen bir insanın CHP ve PKK/HDP’yi tercih edebilmesi imkânsızdır. Hangi ebeveyn, oğlunun bir erkek sevgili olmasını ya da erkekle evlilik yapmasını hazmedebilir; hangi ebeveyn, kızının dilediği erkekle yahut hemcinsi ile ilişkisine hoşgörüde bulunabilir; hangi evlat, babasının veya kardeşinin homoseksüel, transseksüel ya da biseksüel olmasına rıza gösterebilir; hangi eş, karısı yahut kocasının dans adına bir yabancıyla sürtüşmesine ya da tatmin olabilmesi için seks yapmasına onay verebilir; hangi aile, ensest ilişkiyi veya evladının asi bir terörist olmasını kabullenebilir?

İşte CHP ve PKK/HDP, özgürlük gerekçesiyle LBGT’cilerin ve teröristlerin temsilcileri olarak Türkiye’nin hem ahlaki yapısını hem de asayişini öyle biçmeye hazırlardır ki, muhalefetteyken yaptıkları tahribatı olası bir hükümet olmaları durumunda faziletin ve güvenliğin zerresini bırakmayacaklardır.

Ekonomiden, geçimden, barıştan, hukuktan, huzur ve güvenden daha önce ahlak gelir! Ahlakını yitirmiş nice zengin toplumlar vardı ki, eserleri toprağın binlerce metre altından kazılarak gün yüzüne çıkarılmıştır. Ahlaki kurallara özgürlük bahanesiyle karşı çıkılmasının nedeni, İslam’ın ahlaki bir temel üzerine oturmasındandır. Dolayısıyla gizli yahut aleni İslam’ı sindiremeyenlerin ahlaktan yana olmaları ve savunabilmeleri asla mümkün değildir.

Velev ki CHP ya da PKK/HDP, vaatlerinin tamamını yerine getirmiş; tek bir hane hatta sokakta bir yoksul bırakmamacasına zengin yapmış; insanların her türlü dileklerini karşılamış; ifade ettikleri gibi seçmenlerini hatta ülkeyi refahlıkta uçurmuş olsalar dahi kötü ahlaklı sapıklar olmalarından yaptıkları hiçbir iyilik fayda vermez. Onlar öyle bir kötü ahlaka sahiptirler ki, tıpkı parçalanmış bir testiye benzer. Dolayısıyla ne yamanır, ne de eskisi gibi toprak olur. Unutulmamalıdır ki, onların yapılarındaki temel, dinsizlik, namussuzluk ve ahlaksızlık üzerine atılmıştır.

“Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çöker.” Cicero

CHP ve PKK/HDP’yi destekleyenler ya insanlıktan ya da Müslümanlıktan çıkmışlardır ki, ailelerini, çocuklarını ve nesillerini tarumar edip çerçöp haline getirecek ahlak düşmanlarına sahip çıkabilmektedirler. Nasıl bir dehşetin içinde olduklarını bir kestirebilseler; değil oy vermek, eşleri destekliyorsa derhal boşamaları, babaları destekliyorsa veli edinmemeleri, kardeşleri veya çocukları destekliyorsa reddetmeleri kaçınılmazdır. Ancak geçmişteki toplumların başlarına gelenleri acı ve dehşet içinde tatmaya başladıklarında, artık geri dönüşleri olmayacak, ne pişmanlıkları ne de tevbeleri bir işe yaramayacaktır. Bilinmelidir ki, ahlak bakımından düşmüş olan CHP ve PKK/HDP’ye namuslu bir hayat vermeye kalkmak, ölüleri dirilmekten daha zordur!

Din ve ahlak duyguları zayıf ya da olmayanlar kimdir bilir misiniz; insani ve cinsi şeytanlardır. Dolayısıyla şeytandan iyilik beklemek, devenin iğne deliğinden geçeceğini ummak gibidir.

İslam ve insanlık adına ahlaksızlıkla mücadele, her Müslüman’ın asla savsaklayamayacağı bir münazaadır ki, bedeli hapis değil ölüm dahi olsa ödün verilmemelidir.

“Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).” Nuh 27

“Ey iman edenler! Eğer küfrü (dinsizliği ve ahlaksızlığı) imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Bize öyle bir zincir vurulmuş ki…

Ayasofya’yı dahi camiye dönüştüremiyoruz.

Peki, kimdir bize zincir vuran?

Beşeri güçler değil Allah’tır! Beşeri güçlerin mutlak bir iradesi olmuş olsaydı; ne İstanbul’u fethedebilir, ne bir avuç zayıf toplulukken haçlı dünyasına diz çöktürebilir ne de dünyaya hükmeden bir imparatorluk haline gelebilirdik.

Nereden nereye!

Nice güçlü toplulukların yüzyıllarca akınlar düzenleyip surları aşarak hedeflerine ulaşamadığı İstanbul’un fethini Allah, karadan gemiler yüzdürerek Müslüman Türk milletine nasip etmek suretiyle şereflendirmiş, lakin Müslüman o Türk milletinin soyunu taşıyanların Allah’a ihanet edip dinine hasmı olmasının akabinde fethin ruhu Ayasofya’ya önce kilit vurdurmuş ve bir daha zatına ibadet edilememesi için açılmasına izin vermeyerek zillete mahkûm kılmıştır.

Allah Resulü dahi yüzyıllar öncesinde İstanbul’un önemine işaret ederek, Kostantiniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” hadisi şerifiyle müjdeyi vermişti.  

İşte Allah’ın lütfettiği o güzel komutan ve göğüsleri iman aşkıyla dolu o güzel askerlerin şehadet amaçları, İstanbul’u batıllığın merkezi ve Ayasofya’nın da müze yapılması için değildi! İstanbul’u fethetmekteki kasıt, batıllıktan kurtarıp hakkı hâkim kılmak değil miydi?

Nefislerine göre kendilerine İslam adı verdikleri din edinenlerin binbir müşkülatla elde edilen Ayasofya’yı dahi ibadete açamamaları, uğradıkları lanetin pençesinden başka bir şey değildir. Selüler rejime boyun eğerek dinsiz siyaset yapanlar; ne ALLAH’ın lanetini, ne peygamberlerin lanetlerini, ne meleklerin lanetlerini, ne Fatih Sultan Mehmed ve Ayasofya uğruna şehid düşen güzel askerlerin lanetlerini, ne de gelmiş geçmiş bütün Müslümanların lanetlerini umursarlar. Onlar, badana ile gözleri boyayan ve sonunda yerlebir olacak eserleriyle zafer nutukları çeken ve Fetih Şölenleriyle Ayasofya gerçeğini örtbas eden sihirbazlardır.

Ayasofya, sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin hatta İslam âleminin namusudur. Namusunu peşkeş çeken bir kadının evine getirdiği para ve kazandığı mallar, övgüler yahut başarılar ne ise, hükümet ve muhalefet partilerinde yaptığı odur!

İnsanı Müslüman yapan ve yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet daha vardır. Tereddüt etmeden dini ve namusu uğruna canını feda edebilecek kadar Allah’a bağlı olmaktır.

ALLAH’tan değil kuldan çıkar beklentisi içinde olanlar dünyaya meyletmiş öyle sefil mahlûklardır ki; ne hak ve adaletle şahitlik yapar, ne cesaretle tartışılmaz olan haklarını arar, ne de iman ettikleri değerlerine sahip çıkarlar. Nerede bir batıllık ya da eğrilik var ise, onu hak yahut düzgünmüş gibi pazarlarlar.

Konusu Ayasofya olmayanların Fetih Şöleni adı altında kutladıkları İstanbul’un fethi nedir biliyor musunuz; doğrudan gösterişli bir cenaze merasimiyle nemalanmaktır. Peki, o cenaze merasiminde Ayasofya var mıdır? Haçlı dünyası neye izin veriyorsa onu yapan tutsaklar, Ayasofya’yı mevzubahis yapabilirler mi?

Yıllar önce yazmış olduğum “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda demiştim ki, seküler yani din dışı rejimi meşrulaştıracak ve dinsiz siyaseti rehber edinenlere asla destek vermem. Velev ki kullanacağım oy, rahmetli babamı mezardan çıkaracak bir etkiye sebep olacak olsa dahi yine de vermem. Çünkü babamın mezardan çıkışı hayır değil şer olacaktır.

Dinsiz bir düzende dini yaşamak, tıpkı tabutun yahut mezarın üstüne bırakılan çiçekler gibidir! Bir müddet sonra o çiçekler canlılıklarını yitirip nasıl çerçöp oluyorlar ise, kendilerini İslam sananlarda öyle çerçöp olup münafıklaşmaktadırlar.

Kimileri soruyor; nedir Ayasofya’yı camiye dönüştürememekteki korku, iktidarsızlık ve acziyet? Herkes haçlı güçleri sanır ama Allah’tır. Neden mi; layık değilsin ki, Ayasofya’yı fethettirerek zatına ibadet amacıyla cami yaptıran Allah, açılmasına izin versin!

Ayasofya’nın açılışı Türkiye ve İslam dünyası için bir rahmet kapısı ama Allah, o kapıyı öyle bir tutmuş ki, 13 yıldır iktidarda olan hükümet ve milyonlar dahi o kapıyı açamamaktadır. Layık ol ki, rahmete ve izzete kavuşasın!

“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu O’ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir.” Fatır 2

“Bu dünyada arkalarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.” Kasas 42  

Dinsiz siyaset, ruhsuz beden gibidir!

Dolayısıyla beden nasıl çürüyerek cüruf halini alıyorsa,  siyasette yozlaştırılarak politika haline geliyor. 

Sözde yaratıcı Allah’a ve dinine lütfedercesine tanıdıkları kutsallık payesiyle siyaset ve dünya işlerini vahiyden öyle hileyle dışlamışlar ki, gökyüzünde Allah’ı, yeryüzünde de beşeri egemen kılarak, kendilerini yeryüzü tanrısı yapmışlardır. Lakin düştükleri ikilem çukurunda debelenmekten sakınamamışlar; başarılarını iradelerine, başarısızlıklarını da doğa yahut Allah’a yükleyerek acizliklerini ikrar etmekten de kaçınamamışlardır.    

Oysa Allah, yarattığı kâinat, dünya ve tüm canlılar için hükümler koymuş, cin ve insan dışında her şey zatına boyun eğdiği halde onlar, “ben” diyerek asi olmuşlardır.  

Dini siyasetten ayırmanın amacı, Allah’a olan kulluğu doğrudan reddetmektir; diğer bir ifadeyle Allah’ın karşısında “ben” de varım demektir. Yani Allah’a karşı açılan bir egemenlik savaşıdır.

Ruhsuz bir bedenin ölümünü engelleyemeyerek yenilmeleri gibi dinsiz bir siyasette de düzen tutturamayak çerçöp olduklarını istemeseler de kabul ediyorlar ama nefislerinin ısrar ve inatlarından Allah’ın mutlak hükümranlığına teslim olmamak için cambazlıkta sınır tanımıyorlar.  

Dini vicdana, aklı da siyasete bağlama manipülasyonunda toplumları ikna eden seküler merkezli tüm düşünceler,  gerek vicdan gerekse aklı birbirinden bağımsız etkin güçler olarak tanımlayarak, aklı, kişinin özgür iradesiyle özdeşleştirmişlerdir. Hâlbuki akıl ve vicdan, ruhun direktifinde etkileşim gösterdiklerinden yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildirici kalp ve zihinden üreyen kuvvetlerdir. Neden kalpten üreyen bilgiler ruhun öz malı olabiliyor da, zihinden üreyenler bedenin iradesinden kaynaklanıyor sorusunun sorgulanmaması yanlışı meşrulaştırmıştır. Eğer beden, beyin veya diğer organlar akıl ve irade için mutlak bir güç ise,  neden ruhun bedenden ayrılmasıyla akıl muhafaza edilemiyor? Her ne kadar akıl ya da mantık ön plana çıkarılmaya ve sürekli duygu ya da vicdana karşı üstün getirilmeye çalışılsa da, aklı ve kalbi güden ruhtur. Dolayısıyla vicdanı ruhla bütünleştirip de aklı ayrı tutmak mümkün değildir.

Yaratıcın “Etkin Ruh”u, nasıl kâinata ve bedenlere hayatiyet kazandıran ruhları güdüyor ise, Etkin Akıl ya da Etkin Duygu da, kulsal akıl ve duygulara hükmediyor. Bu sebeple ne akıl ne düşünce ne duygu ne de irade; iddia edildiği gibi özgür ve mutlak değil, Yaratıcının etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Hiçbir teorinin bu gerçeği değiştiremediği yaşamsal kanıtlarla ortadadır.

İnsan aklı ve duyguların özü; bilmek ve hissetmek ise de, insan her zaman biliyor ve hissediyor yahut bildiğini veya hissettiğini yapıyor demek değildir. Dolayısıyla insanın bilebilmeye veya hissetmeye yetili olması, mümkün olmaktan öte iradesel hiçbir şey ifade etmemekte ve yaptırımı bulunmamaktadır.

İşte gerçek ile yalanı ortaya koyan doğrular denizi, din ve siyaset ayırımıyla ilgili öne sürülen düzmeceleri kanıtlamakta, böylece din ile siyasetin birbirlerine zıt ve düşman değil bir bütün olduğunu ispatlamaktadır. Diyeceksiniz ki, ruh ile bedeni ayrı ve bağımsız kuvvetler hatta ruhu tamamen reddedip bedeni mutlak kılmaya çalışan düşünce, neden din ile siyaseti savaştırmasın?

Peki, sürekli tartışılan, itiraz edilen, dayatılan ve savaşılan din ve siyasetin anlamını biliyor muyuz?

Din; itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere, kurallara ve prensiplere kayıtsız bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din, her ne kadar tanrısal ve kutsal bir terimmiş gibi algılansa da, gerçekte sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal, siyasal ve idaresel her anlayış ve sistem bir dindir.   

Siyaset; devlet yönetmedir. İnsanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, asayiş ve düzeni sağlayan; etnik ve dini, ekonomik ve sosyal yapısı ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp birbirinden ayrıcalıklı ve üstün tutmayarak ceza ve mükâfatta eşit muamelede taviz vermeyen ve idaresi altındaki toplumun bağlı olduğu düşünce temeline göre yasalar yapandır. Yani siyaset, kısacası yaşamın bütünü, gıdası, suyu ve nefesidir.

Şimdi kendimize bir soralım; dini siyasetten ayırabilmek mümkün müdür? Din kutsal da, siyaset kutsal değil midir? Siyasetin amacı insanlığa hizmet olduğuna göre; siyaseti kutsal bulmayan bir düşünce şeytani değil midir?

Ancak siyaset gibi ulvi bir devlet ve millet yönetimini nefse odaklatarak materyalistleştirip dinden kopararak politiğe dönüştürmeleri, neden din ile siyaseti düşman kıldıklarına açık bir yanıttır.

Dolayısıyla dinsiz siyaset tamamen batıldır, nefsidir, şeytanidir! Yaratıcı Allah’ın değil nefsin egemenliğini talep edenlerin şer için yarıştıkları düzende hayra ulaşabilmek imkânsızdır. Bu sebeple siyasetin değil politikanın at başı olduğu âlemde riyakârlık, hilekârlık, yalancılık, sömürücülük, aldatıcılık, sahtekârlık, şirk, haksızlık ve adaletsizlikler meşrulaşmıştır.

Egemenlik ya Allah’ındır ya da beşerindir. Gökyüzünde Allah, yeryüzünde beşer gibi bir taht paylaşımı ancak iblislerin bir hezeyanıdır. Dinsiz yani Allahsız bir siyaset olamaz; sadece insanın egemen olmaya çalıştığı yeryüzünde, aldatıcılığın merkezi politika var olabilir. Eğer ruhsuz bir beden hayatiyet kazanamıyorsa, dinsiz bir siyasette hayatiyet kazanamaz!   

Ey Müslüman! Dinsiz siyaseti savunan her kimse biliniz ki, o, şeytanın sözcüsü hatta ta kendisidir. Ondan kötülükten başka hiçbir gelmez; neden mi; çünkü o, rabbin Allah’a karşı egemenlik yarışına girerek savaş açmış bir zalim ve Allah’ın lanetine uğramış bir yalancıdır. Oysa sen, Allah’a iman ederek yardım ve desteğine muhtaç bir itikattasın. Bu durumda Allah’ın düşmanını dost edinerek ve destek vererek aleyhine delil vermenin getireceği felaketinde farkındasındır. Unutma ki, dünyada her neye sahip olmak istiyorsan, verebilecek Mutlak İrade yalnızca Allah’tır! Dolayısıyla aldatıcılardan medet umarak, içinde az bir süre kalacağın dünyanı harap etmekle kalmayıp, ebedi ahiret hayatını da mahvedeceksin!   

(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.” Enbiya 93

“Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” Bakara 170

 

Şeytan da vaatlerde bulunmuştu…

İlk insan Âdem’i cennetten kovdurarak cız çıplak dünyaya mahkûm kıldırtan şeytan; aklını karıştırdığı Âdem’e ne vaatte bulunmuştu?

“Derken şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Âdem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?”” Ta-Ha 120

Peki, şeytanın vaadine inanan Âdem, sonu gelmez bir saltanata mı yoksa hor ve hakirliğe mi kavuşmuştu?

Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı.” Ta-Ha 121

İnsan için aydınlatıcı deliller Âdem’in yaratılışıyla birlikte apaçık ortadayken, hâlâ ezeli düşmanı şeytana güvenmekteki ısrar ve inadı, şüphesiz nefsini doyurabilme hırsından başka bir şey değildir. Oysa nefsini ne kadar beslese de baş edemeyeceği idraki içinde olmayan insan, sonunda şeytanın kölesi olmaktan sakınamayarak elebaşı dostlarının vaatlerine inanıp ümitlenmekte, dolayısıyla yaşamlarını cehenneme dönüştürmektedirler.

Oysa beterin daha beteri olduğu gerçeğini düşünmek yahut hesap etmekten asla yana olmayan insan, kendi kendini aldatan mahlûk yaftasıyla aşağılanmıştır.

Şeytanın elebaşı dostları olan politikacıların sağanak halindeki vaatlerine inanabilen toplumlar, ancak hak ettiklerine kavuşmaktadırlar. Sanki mutlak bir iradeye ve kudrete sahiplermiş gibi öyle kesin sözler vermektedirler ki, adeta Âdem’i cennetten indiren şeytanla yarışmaktadırlar.

Basit bir muhakeme dahi nasıl şeytan misali yalancı olduklarını ve art niyet taşıdıklarını ortaya koysalar da gözleri, kulakları ve kalpleri mühürlenmiş yığınlar kavramama acziyeti içindedirler.

Hâlbuki vaatte bulunanın da kendi gibi yaratılmış bir insan olduğunu; akılları denetleyebilecek etkin bir akla ve duyguları kontrol altına alabilecek etkin bir ruha sahip olmadığını; kalplerde saklananları bilemeyeceğini; çıkabilecek menfi olaylar üzerinde etkileşim sağlayıp bertaraf edemeyeceğini; olası musibetleri durduramayacağını; sözün mutlak karşılığının sadece iktidar olacağı ülke ile yeterli olmayıp tüm kâinata hükmetme zorunluluğu taşıdığını, Çin’de kanat çırpan bir kelebeğin Karayipler de fırtınaları tetikleyebildiği dahi sorgulanmamaktadır.

Mutlak vaat, mutlak güç gerektirir; mutlak güçte mutlak irade; mutlak irade de her şeyi gözeten, bilen, duyan ve etkisi altından bulunduran yaratıcı bir tanrı olmayı zorunlu kılar. “Türkiye’yi cennete çevireceğim; açlığı, yoksulluğu, fakir fukaralığı bitireceğim; barışı getirip savaşlara son vereceğim; her türlü olumsuzluğu gidereceğim” gibi vaatlerde bulunmaya cüret edebilen bir politikacı, şeytan gibi aldatıcı değil de nedir?  

Şeytanı şeytan yapan özellik nedir bilir misiniz; yaygara çıkarıp akılları karıştırmaktır. Yaygara çıkarıp akılları karıştırıcı vaatlerle heva ve hevesleri peşinde dörtnala koşan politikacıların ne halkla ne insanlıkla ne de ülke menfaatleriyle ilgili zerre bir kaygıları vardır. Onlar için varsa yoksa tanrılaştırdıkları benlikleridir. Onlarsız ülke bir cehennem, halk sağılan parya, vatan işgal altında, herkes hırsız bir kendileri dürüst, ekonomik ve sosyal sorunlar onlarsız çözülemez, milletin kalkınıp huzur ve güvene kavuşabilmesi söz konusu değil, kendilerine oy vermeyen insanlar mazoşist, başkaları hain ve düşman kendileri namuslu ve dost…

Sokaktaki insan söz verip vaatte bulunarak birinden bir şey alsa dolandırıcılıkla yargılanıp yaptırıma çarptırılır değil mi? Ne var ki, politikacılar böylesi bir müeyyideden muaftırlar. Asıl yalancı, dolandırıcı, hilekâr ve sahtekâr kendileri olmalarına ve verdikleri sözleri yerine getirmemelerine rağmen cezalandırılmamalarının sebebi seküler hukuktur.

Vaatleriyle yalancılıkları ve dolandırıcılıkları aşikâr olanlara kulak vererek destekleyenlerde onlar gibidirler. Çünkü onlar da yağmadan bir pay kapabilme uğruna bile bile aldatıcılıkta tüm hünerlerini sergileyebilmekte ve kendilerine güvenenleri iğfal ederek zillete ve ızdıraplara sürüklemektedirler.

Yaratıcısı ve sahip olduklarını veren Allah’ına nankör olanın kendi gibi kul olana nankörlük yapmaması mümkün değildir. Dolayısıyla yaratıcısı Allah’a asi olanın hilkatteki eşine merhametli ve adaletli davranabilmesi imkânsızdır.

Düşmanıma dahi haksızlık yapılmış olsa adalet adına savunmam, Rabbimin bir hükmüdür. Her ne kadar Ak Partili olmasam ve ALLAH’ın hükümleri gereği seküler rejimi meşrulaştıracak oy kullanmayacak olsam da, Ak Parti’ye karşı ittifak kurmuş tüm partileri haçlılardan farksız buluyor; din, namus, vatan ve millet düşmanı addediyorum. Şeytan misali yaygara çıkarak akılları karıştıran muhalif lider ve partiler, Türkiye’nin apaçık hasmıdırlar. Oysa muhalefet yıkıcı, yakıcı ve kışkırtıcı değil, milleti lehine yapıcı, barışçı ve eksiklikleri giderici bir siyaset yapmalıdır ki, vatan ve millet, düşmanları sevindirici bir kaosa gitmesin! Ama dâhili düşmanlar harici düşmanlardan o kadar daha şedit ki, Türkiye’yi ortadan kaldırabilmek için savaş vermektedirler.

Milletin yarıdan fazlasının 12 yıldır iktidara taşıdığı Ak Parti’yi ülkeyi batırmış, işgal etmiş, yağmalamış, hazineyi boşaltmış, halkı açlığa mahkûm etmiş, hırsızlık yapmış, namusu ve ahlakı ortadan kaldırmış, ekonomik ve sosyal çöküntüye uğratmış, hiç kimsede dayanma gücü bırakmamış, haksızlık ve adaletsizlikte sınır tanımamış, ülkenin itibarını dibe vurdurmuş, krizler doğurmuş ve iflas ettirmiş gibi hayasızca ve düşmanca saldırıların amacı nedir biliyor musunuz; yıllardır iktidara gelemeyenlerin açlık ve susuzlukları, milletin maneviyata doğru kilitlenmeleridir.

Ulan, madem Ak Parti’ye oy verenler aptal da siz akıllısınız; hepiniz iktidara geldiğiniz halde neden tekrar seçilemediniz ve aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi erken seçimlere giderek iktidarları terk ettiniz? Eğer Ak Parti, iddialarda bulunduğunuz gibi kötülerin en kötüsü, ülkeyi hortumlamış, uluslararası itibar ve güvenini yitirmiş, sözünün hiçbir etkisi kalmamış ve ülkeye hiçbir hizmet yapmamış ise, oy veren millet mazoşist midir ki, Ak Parti’den vazgeçmeyip sizlere güvenmiyor? Sizleri bir kere deneyip iktidara taşıması akabinde pişman olup bir daha yüzünüze bakmayan millet, aynı millet değil midir? Milletin desteği olmadan Ak Parti iktidar olamayacağına göre; yoksa düşman, hain ve hırsızlıkla suçladığınız millet midir?

Dolayısıyla insanoğlunun Hz. Âdem ile başlayan yaratılma sürecinde başlayan şeytanın aldatması günümüz çağında da devam etmekte; insansı iblisler, cinsi şeytandan geri kalmayarak azgın nefisleri uğruna yaşadıkları vatanlarını geçmiş milletlerde olduğu gibi tarih sayfalarına gömmeye çalışmaktadırlar.

Ey arkadaş! Hiçbir nefis yoktur ki, her şeye sahip olmak istemesin; hatta dünyaya sahip olup elde edebilecek bir şey bulamayınca inanılmaz sapıklıklara ve bunalıma girip intihar dahi etmeye kalkışmasın. Çünkü nefis doymak bilmez bir açlıktadır. Türkiye’de en yoksulun yerinde olabilmek için dünyada milyonların olduğunu unutmamalıyız. Nefislerimizin aşırı arzu ve ihtiraslarından dolayı ne kadar sömürücü, yalancı, dolandırıcı ve aldatıcı var ise, kendimize musallat ediyor; sonrada aldatıldık diyerek beterin daha beterini yaşamaya müstahak oluyoruz. Sizlere fütursuzca vaatlerde bulunup cennet sözü verenlerin bir saniye sonrası için dahi hayatta kalabilecek garantileri yok iken; nasıl umutlanıp güvenebilirsiniz?

Bir gün Makedonya Kralı İskender, Asya seferinden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki, İskender’i çok etkileyip hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.

Şimdi inandığınız o sefil politikacılara sorun; ey yalancı, İskender dahi neredeyse dünyayı fethedebilmek için sayısız zaferler kazanmış bir bilge olmasına rağmen yoksul bir kasaba topluluğunun bile isteklerini gerçekleştirememişken, konuşmaktan öte hiçbir meziyetiniz olmayan siz, “bana ne verebilirsin ki, yapacağım, edeceğim, sözüm söz” vaatlerinde bulunabiliyorsun?

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” En’am 112

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin 62

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (güvendikleriniz) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 73

“O kaseti olan biridir ve şu an esaret altındadır!”

Yaratıcı Allah’a iftirada sınır tanımayan azgınlar, hilkatteki eşlerine attıkları iftiralardan sakınırlar mı?

İnsan, nefisinin güdümüne girerek haddi o kadar aşmış ki, sanki kendi temizmiş gibi ne vahyi ne de ahlaki hiçbir kural tanımaksızın günah işlenmekte ve pespayelikte yarışılabilmektedir.

Meral Akşener adlı bir vekille ilgili günlerdir süren iddiayı serinkanlılıkla irdelediğimde dinden, şereften ve namustan kopuk insan müsveddelerinin tanrı edindikleri nefisleriyle insanlığı zehirleyerek nemalanmaya kalkışabilme alçaklığı kimilerini memnun etse de insanlığın çöküşünü ortaya koymaktadır.

A Haber adlı kanalda Cemil Barlas denen bir programcı; “Meral Akşener’in de mi kaseti var, nasıl ele geçirdiler?” diye danışıklı bir soru soruyor. Gülen Münafık Çetesinin itirafçısı Latif Erdoğan adlı gazetecide; “Cemil Bey’in dediği çok önemli. O kaseti olan biridir ve şu an esaret altındadır” cevabını veriyor. Peki, kaseti gördü mü; kasette ne olduğunu biliyor mu? Velev ki kasette iddia edilenler doğru ise, bir Müslüman kardeşinin ayıbını deşifre etmek haram değil mi? Hata ve yanlış yapmayan tek varlık yaratıcı Allah olduğuna göre; o kişinin mahremiyetiyle ilgili olası yapmış olduğu bir yanlışı ortaya dökmek çok büyük bir günah değil midir?

Ki, iddia edildiği gibi yapılmış bir yanlışlın hiçbir kanıtı yokken atılan iftira sadece muhatap kişiye değil insanlığa karşı işlenmiş öyle bir suçtur ki, bağışlanabilmesi mümkün değildir.

İster iftiraya uğramış ünlü bir milletvekili, ister sokaktaki bir insan, isterse şöhreti kötü olan biri olsun iftira, Allah’a, dine ve insanlığa karşı işlenmiş en korkunç suçlardan biridir.

Tevbe etmeden itirafçı olan Latif Erdoğan’ın dini, namusu, iffeti, ahlakı, hakkı ve adaleti düşünebilmesi, elem edinebilmesi ve günahtan korkabilmesi asla mümkün değildir.

Bir topluma duyulan kin ve düşmanlık, gerekçesi ne olursa olsun insanı adil davranmamaya, iftiralarda bulunmamaya, iffeti karalamamaya, haksızlık yapmamaya götürmemelidir ki, insanlık zehirlenmesin! Gerek kana A, gerekse eski gülenperest Latif Erdoğan’ın yüzyılın münafığı F. Gülen’i karalayabilmek maksadıyla sığındıkları iftira kampanyasına namuslu insanları katkı malzemesi olarak kullanmaları iblisliğin ta kendisidir.

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” Maide 8

Her ne açıdan bakılırsa bakılsın Meral Akşener’le ilgili iddia Allah nezdinde öylesine büyük bir günah ve suçtur ki, ancak Allah’ın sapıklar zümresine ilhak ettiği günahkârlar böyle bir cürümü işleyebilirler. Hem Müslüman bir kardeşinin günahını açığa çıkarmak; hem söz konusu iddianın doğru olabilmesi yani yalan ve iddia edilen kasetin montaj olmadığına dair dört şahit getirmek; hem iftiraya yeltenmek; hem adil davranmamak; hem de iftirayı dilden dile yayarak aktarmak lanetinin ta kendisidir.

Dolayısıyla gerek A haber kanalı gerekse Latif Erdoğan adlı günahkârın bundan böyle hiçbir şahitlikleri kabul edilmemeli ve sözlerine itibar edilmemelidir. Artık Kanal A ve Latif Erdoğan’ın gevelemeyi bırakıp ya iddialarını kanıtlayacaklar ya da yalancı ve iftiracı olarak damgalanmaktan kurtulamayacaklar ya da iftira attıklarını itiraf ederek topluma şırınga ettikleri zehri panzehire dönüştüreceklerdir.

Nefisleri galebe çalıp din, namus, şeref ve adalet tanımayanlar şeytanın değil de Allah’ın dostu olabilmeleri mümkün müdür?

“Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.” Nur 4

“Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur!” Nur 13-14-15

Hayat bedende değil ruhtadır!

Nedir insana hayatiyet kazandıran “Ruh”? Düşünce ve duyguları beden mi üretiyor? Eğer canlı, ruhla varlık kazanıyor ve hayatiyet elde ediyorsa; ruhu beden mi kontrol ediyor, yoksa ruh mu bedeni? Bedenin görülemeyen ve dokunulamayan ruhu kontrol veya idare edebilme kudreti olabilir mi?

Ruhsuz bir beden yahut madde, fiziki hiçbir anlam ifade etmediği halde, neden ruhun genetik yapısı ve DNA’sı incelenemiyor, programsal bilgileri çözülemiyor; dolayısıyla geleceği ve ne yapacağı keşfedilemiyor? Neden akıl, sahip olduğu bilgi ve zekâsı ile davranışları kontrol edemiyor? Neden bir kısmı çok bilgiliyken sapkın, cani, yoksul veya hakir; bir kısmı ümmiyken dürüst, erdemli, zengin veya iktidar olabiliyor?

Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziksel özellik taşısa da, onları olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, cisimlerin enerjisiz hareket edemeyeceği temel kural ilkesinden dolayı muhakkaktır. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh; bedeni, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamı kolaylaştıran bilimin üremesine etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.

Ruh olmadan hiçbir aklın, bilginin, düşüncenin, duyu ve duyguların oluşamayacağı ve biyolojik organların fonksiyonel bir faaliyet gösteremeyeceği tartışılmaması dahi gereken somut bir gerçektir. Eğer insana hayatiyet verip yöneten ve yönlendiren akıl yahut beyin ise, neden ruh vücuttan ayrılınca uyku veya ölüm gerçekleşiyor, keşif ve olaylar rastgele, tesadüf veya içgüdüsel tanımlamalarla bilinçsiz bir gelişimin mutlak etkisinden bahsediliyor? Dolayısıyla dahiler, bilinçsizliklerinden dolayı mı farklılıkları meydana getiriyorlar? Ayrıca Etkin Akıl olmadan, insan aklı olabilir mi?

Ruh fikrinin maddî evren veya dünya fikri olduğu iddiası, anlaşılmaz bir çelişkidir. Çünkü ruh, Yaratıcı’nın özünden kaynaklanan, ilişkiyi sağlayan, maddeye hayatiyet, bilgi ve eylem kazandıran “olmazsa olmaz” enerjisel bir varlıktır. Seküleristlerin tanrı olarak kabul ettiği akıl, soyut olmasından dolayı Allah’ı çağrıştırdığı gerekçesiyle sonradan beyin olarak bilimsel literatürde yerini almış, böylece vahiy ve ruhsal yolla edinilen ve kadersel inanç konusu olan bilgiye zıt düşen tabii bilgiyi belirtmek için kullanılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, her şey “ilk”e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda varolan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler; fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

İnsan olsun hayvan olsun; yapabildikleri, ulaşabildikleri ve sahip olabildikleri şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği önyargısız bir gözlemlemeyle irdelendiğinde, ruhsal gerçek kavranabilecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.

İnsanoğlunun yaratıcının kulluğunu kabul etmemek maksadıyla bilim adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesidir. Beyni ve ürettiği iddia edilen aklı, yaratıcı bir güçmüş gibi algılayarak ruhtan soyutlayan pozitif bilim, duyguların da kendine özgü bir önsezi olduğu hezeyanıyla inanılmaz bir paradoks yaşamaktadır. Onun için duygusal davranışlar aşağılanarak mantık ve irade yüceltilmekte, böylece hatasız, güçlü ve egemen olunabileceği düşünülmektedir.

Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton’un evrene bakış açısı; “Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyini yöneten Allah’tır.”

Odun ile beden arasındaki fark nedir bilir misiniz; birinin ruhsuz diğerinin ruhlu olmasıdır. Ancak odun, odun olmadan ağaç iken nasıl canlı ise ki o canlılığı kazandıran yine ruhtur; böylece insanı da insan yapan beden değil ruhtur.

Alan Turing, yazılım ile donanım arasındaki farkı tanımlarken, “beden-ruh” ayırımından faydalanmıştır. Çoğu bilgisayar kullanıcısı da aynı biçimde düşünür, çünkü “ölü” bir maddeyi yahut bedeni fiziksel yapaya kavuşturarak canlandıran canlının kontrol edici mutlak güç fikri, hemen kavranabilecek bir kanıttır. Meselâ, televizyon reklâmlarında fısıldayan cezp edici sesler ile ekranda görünen fiziki bedenler arasındaki fark nedir?

Ruhun iradesel bir müdahaleye karşı etkilenme olasılığı imkânsızdır. Çünkü ruh, Allah’ın mutlak bilgisinde, denetiminde ve idaresindedir. Ne zaman ki bilim, bedene hayatiyet kazandıracak ruhu yaratır; o zaman denetimi ve idareyi ele geçirip Allah’ın mutlak egemenliğine son verir.

Bilim adamlarının, tıpkı politikacılar gibi yaratıcı kimliklerini muhafaza edebilmek adına çözmeyi başaramadıkları ruh yerine maddeye yani bedene yoğunlaşmaları, bilimin fiziksel niteliğine aykırıdır. Ruhu göremeyen, dokunamayan ve içeriğini bilemeyen bir bilim, ruhla ilgili teoriler ve analizler gerçekleştirebiliyor ise, o bilimin nasıl yalan ve aldatmaca olduğu da tartışılmazdır.

Ruhun görevini maddeye ve fiziğe adapte ederek içlek deneyler ve gözlemsel metotlarla bilimsel nitelikli çözümler sunmak, aleni bir aldatmaca ve falcılıktır. Yaratıcı’nın varlık ve insan üstündeki malûm hâkimiyetini acze uğratabilmek ve egemen bir güç oldukları varsayımını kuvvetlendirebilmek adına ne kadar gayret sarf etseler de, hiçbir sonuca ulaşamadıkları alenidir. Şüphe yok ki bu çabalar, kadersel kurgunun nefsi sürümüdür.

Ki, aldatıcılıkta politikacılarla yarışan bilim adamları, bilinçli ve kabul edilebilir davranışları beyin gücüne, bilinçsiz ve anormal davranışları ise doğuştan ve doğal olarak süregelen ruh bozukluğuna yorumlayarak müthiş bir çelişki batağında debelenmektedirler. Peki, neye ve kime göre bilinçli veya bilinçsiz düşünce ve davranışlar meşrulaştırılıyor? Oysa ruhu ve ruhsal olan her şeyi reddeden pozitif bilim, içinden çıkamadığı çözümsüzlüğü ruhsal bozukluk olarak aşamaya çalışır. Zaten ruhu da, sadece şiir, hastalık ve bozuklukta dillendirip inkârlarını ve başarısızlıklarını örtbas etmeye kalkışırlar. Hâlbuki ne hasta ne de bozuk bir ruh vardır; yalnızca her insana göre programlanmış şeytani ya da rahmani, diğer bir ifadeyle hak ya da batıl ruhlar vardır.

Bilinmesi gereken gerçek; düşünen, hisseden, kavrayan, gören, duyan, hareket ettiren, canlandıran iman yahut inkâr eden sadece ruhtur; geri kalan başta beden ve madde olmak üzere her şey boştur. Unutulmamalıdır ki, her şeyi bilen, gören, gözeten ve hükmeden yaratıcı Allah; bedensel, maddesel ya da fiziksel değil ruhsaldır.

Dolayısıyla ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların, organların ve fiziğin herhangi bir işlevi yoktur. Öyle olmuş olsaydı, bilim insan yaratır, farklılıkları ortadan kaldırır ve ölümsüzlüğü mukim kılardı.

“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan ütlediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” Hicr 29

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra 85

“Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 9

Şeytanın Kürtçe karşılığı PKK/HDP…

Türkçe karşılığı CHP; vahyi karşılığı ise, seküler-laik rejim ve düzenleri kabullenen ve itaat edenlerin tamamıdır. Dolayısıyla nasıl ki gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gidiyor ise, vahiy dışı bir rejimden doğru bir gidişat ne beklenir ne de umulabilir.

Müslüman Türkiye’de PKK/HDP doğrudan; CHP dolaylı olarak Allah’a, Resulüne, Kur’an’a ve ahlaka savaş açıp vahyi ve insanı insan yapan vicdani ve erdemsi değerleri yok etmeye çalışırlarken; diğerleri de din ve ahlak dışı rejime tutsaklıklarından izlemekten öte dürüst ve adil bir siyaset ve tavır ortaya koyamamaktadırlar.

Karanlıkla aydınlık, körle gören ne kadar aşikâr ise; doğru ile yanlış, hak ile batıl o kadar alenidir. Ancak nefsi çıkarların ve kazanımların uğruna yanlışı kabullenip doğruymuş gibi sunarsan, topluma öyle bir zehir kazandırırsın ki; o zehir, şifa veren bir devaymışçasına kitlelerce rağbet görür. Böylece yanlış yolda olana meşruiyet sağlar, doğru yolda olanı yanlış bataklığına sürükler.

Oysa toplumları peşlerinden sürükleyenler, hak ve adaletle şahitlik ederek hiçbir etki altında kalmaksızın ve menfaat gütmeksizin doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmelidirler. Ne var ki, neyin doğru yahut yanlış olduğuna hükmeden yaratıcı Allah’ın olması, seküler-laik rejime aykırılık teşkil etmekte; bu sebeple rejime dayalı varlık gösteren dini-siyasi kişi ve kuruluşlar münafıkça davrandıklarından belanın binbir türlüsüne bir millet layık olabilmektedir.

Cin ile insan, şeytan ile peygamber, hak ile batıl, şer ile hayır, kötü ile iyi, karanlıkla ile aydınlık ve doğru ile yanlışı kim yaratmışsa; neyin ne olduğu ile ilgili yargı ve hükümde O’na mahsustur. Nefsin inisiyatifindeki herhangi bir seçim öyle bir bozgunculuk ve felakettir ki, her nefsin arzu ve isteklerine yerine getirebilmek adına doğru ne varsa silinip süpürülmektedir.

Bedenin içindeki egemen olan ruhu idrak edemeyen, her şeyi beden ve maddeden ibaret sanır. Bedene ve maddeye fiziksel kabiliyet kazandıran ruhun gücünü bilmeyen, sahnenin önünden etkilenip arkasındaki gerçeği görmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü nefis için her şey görüntü demektir. Dolayısıyla insan, görünmeyenlere değil görünenlere ilgi duyduğundan nefsin kapanına düşmektedir.

Düşünün; gerçeği yalandan, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilen muhakeme yetisine sahip bir insan, kendini mahvı perişan edecek şeytanı kucaklayabilir ve rab misali ardına takılabilir mi? Öyleyse PKK/HDP’nin ruhsal değil görünen bir şeytan olduğu gerçeği apaçık ortadayken; insanların hele de Müslümanların akın akın peşinden gitmeleri insan değil insan görünüşündeki sapkın mahlûklar olduğunu kanıtlamaktadır.

Ancak PKK/HDP gibi azılı şeytanı meşrulaştıran seküler doğmalı demokrasi anlayışı olup, Müslüman millete nüfus etmesi ve musallat olması el birliğiyle sağlanmıştır. Şeytanla girişilen bir çözüm arayışı, uzlaşma ve barışının tesis edilebilmesi mümkün değildir ama ruhlarına ve kalplerine fiyat etiketi koyanlar iblisi Türkiye’nin başına bela kılmışlardır. Hem de öyle bir bela ki, musluklardan kan akıtma hayalleri taşıyan şedit bir bela!

Şeytana hak ve hukuk tanıyan bir millete Allah’ın yardım ve desteği vaki olabilir mi? Nerede bir karışıklık, bozgunculuk, terör, eşkıyalık, kötülük, kaos ve infial var ise, orada insansı şeytan ya PKK/HDP ya da CHP vardır! Peki, diğerleri farklı mı diye soracak olursanız; bilin ki tamamı İslam dışı seküler rejimin paryalarıdırlar. Böylesi apaçık kanıtlara rağmen toplum gerçeği idrak edememekte ısrar ve inadını sürdürebiliyorsa, Allah da dileklerini yerine getirerek layık oldukları perişanlığı nasip etmektedir.

Bir kimsenin kalbinde ne sakladığı beşer tarafından bilinemez ise de, konuşma tarzı, o kimsenin kalbinde ne taşıdığını ortaya koymakta ve okuyabilenler için kim olduğu kolayca tanınabilinmektedir. Ancak bunun için gönül gözünün bilici gücüne inanmak ve kalbin imanla kuşatılması gerek!

Kimilerinin melek zannettiği soyut şeytan, ateşten yaratılmış bir cindir; kötülüğün, şerrin, batılın ve karanlığın elçisi olarak hem cinleri hem de insanları baştan çıkarmak maksadıyla vazifelidir. Lakin insansı şeytan, cinsi şeytandan daha azgın bir felakettir. Dolayısıyla yaratıcı Allah, gerek cinsi gerekse insansı şeytanları başta peygamberler olmak üzere iman etmiş Müslümanlara düşman kılmış ve gerekçesi ne olursa olsun dost edinilmesini kesinlikle yasaklayarak, işbirliği içinde olunmasını, tolerans gösterilmesini ve müsamaha duyulmasını gayrimeşru saymıştır.

Bakın; Allah, Felak Süresinde, “karanlığın şerrinden sabahın Rabbine sığınırım” buyurmuştur. Neden biliyor musunuz; şeytanın ve dostlarının karanlık olmalarındandır. Dolayısıyla PKK/HDP karanlıktır ama nefislerini rab edinmişler, karanlığı aydınlık sanmalarından iblisin destekçileridirler.

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” En’am 112

Dürüst ve adil sadece ALLAH’tır!

Düşünce ve davranışların dürüst ve adil olabilmesi için mutlak bir akla, mutlak bir iradeye veya mutlak bir yaptırım gücüne sahip olunma zorunluluğu vardır. Etki altında kalabilen her nefis, zaaflarından ötürü dürüst ve adil olamaz.

Peygamberler dâhil yaratılan her insanın hata ve yanlıştan münezzeh olamaması ve Allah’ın sebatkâr kılmaması durumunda nefse meyledilebileceklerini ayetlerle sabit kılmıştır.

Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” İsra 74-75

Yaratılan hiçbir kulun masumiyeti söz konusu değildir. Çünkü nefsi arzu ve istekler, masumiyeti yok eden zaaflardır.

Bir insan istemediği bir şeyi yapıp sonradan nefret ederek pişman olabiliyor ve keşkelerle hayıflanabiliyor ise, nefsin güdümünde olmasındandır. Yoksa hiçbir nefis yoktur ki, kendine zarar veren, eleme götüren ve hüsrana sürükleyen hiçbir işin içinde olmasın ve elleriyle kendini mahvı perişan etmesin!

Yaratıcıyı değil nefsini rehber edinmiş bir insanın dürüst ve adil olabilmesi mümkün değildir. Çünkü nefis, yalnızca kendi iyiliği için çalışıp doyması akabinde yahut zarar gelebilir kaygısından dolayı kalan artığını başkalarına bir lütufmuş gibi verir. Dolayısıyla hiçbir insan temiz olmayıp, temize çıkabilmesi de Allah’ın dileğine bağlıdır.

“Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin! Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.” Nisa 49

İnsanın dürüst ve adilliği kendinden değil de hep başkalarından beklemesi, nasıl nefsinin esaretinde olduğuna apaçık bir kanıttır. Ancak bilmez ki, kendi dürüst ve adil olunca başkalarını umursamayacağını ve hiç kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini!

İlk tanıdığım kimselere karşı önyargısız davranıp dürüst ve adil olduklarını telakki etmem, başta ailem olmak üzere yakınlarımın tepkisine yol açar. Oysa derim ki, Allah’a güveniyorum onlara değil; “ben doğru ve adil olduktan sonra art niyetli sapan bir kimsenin zarar verebilmesi mümkün değildir.” Velev ki bir zararı dokunmuşsa, onu da şer değil hayır bellerim!

Dürüstlük ve adaletten verilebilecek zerrecik bir taviz, tıpkı gözle görülemeyen mikrobun dev bir vücudu ele geçirip kemirmesinden farksızdır. Nasıl ki tedavi edilmeyen bir hastalık tüm bedeni kaplayıp ölümüne yol açıyor ise, batılla inşa edilen bir düzene de şeytan musallat olur; dolayısıyla dürüst ve adil tek bir insan bulunamaz.

Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst ve adil bir kimsenin yapabileceği tek yorum; kul olduğu kabulüyle asıl hesap verilecek olan merciin Allah olduğu, her yapılan işten Allah’ın haberdar olduğu, insandan değil Allah’tan sakınılma endişesidir.

Nefislerin azarak tanrılaştığı bir dünyada suçların sağanak haline dönüşmesi, olması gereken mutlak bir sonuçtur. Kimin suçlu veya masum, kimin dürüst veya yalancı, kimin adil yahut zalim, kimin dost ya da düşman olduğu sözle bilinememekte; kalplerde saklı olanlar sonuçlar akabinde ortaya çıkmaktadır. Yapılan hiçbir şey silinemez; politikacılar yahut iktidarlar çıkarları doğrultusunda uzlaşma adına geçmişte yapılanları unutmaya veya silmeye kalkışırlar ama hiçte öyle olmaz. Yanardağların sönmüş olması nasıl yanılgıya neden olup her an patlayarak kızgın lâvlar fışkırtıyor ise, köz halinde kalplerde saklanan duygularda patlamaya hazırdır. Nefsin ağır bastığı tüm beraberlikler çatlamaya ve yıkılmaya mahkûm olduğundan, çok daha vahim sonuçları da katlayarak beraberinde getirebilmektedir.

İlişkilerin müspet yönde ilerleyerek dostluğa dönüşmesi veya bozularak düşmanlığa neden olmasını sağlayan sebepler, insan akliyatı ve iradesiyle meydana gelen gelişmeler değildir. Nefsin egemen olduğu dostluk ve beraberliklere asla güvenmemeli ve çıkarsal aldatıcılığına asla kapılmamalıdır. Çünkü bu tür ilişkilerde dürüstlük ve adalet değil, çıkar ön plandadır! Vahiysel kurallarla batıl kuralların inandırıcılığı, kalıcılığı, etki ve tepkisi, ateş ile su gibidir! Mükâfat beklediğin veya sığındığın güç, sonuçları etkileyen ve dönüşümü sağlayan mutlak egemen bir güç olmalıdır ki, umutların yeşerebilsin ve olaylar lehine dönüşebilsin.

Yeryüzünde vuku bulan hiçbir şeyin gizli kalmayacağı bilinciyle saklamak istenilen şeyin fani yahut ebedi âlemde bir gün mutlaka ortaya çıkabileceği hesap edilmelidir. Çünkü beşer, herhangi bir şeyi gizleme özgürlüğüne ve iradesine sahip değildir. Bu sebeple beşeri değil yaratıcıyı muhatap alan insan, dürüst ve adil olur. Lakin nefsi düşünce düzeyinde böyle bir insanın bulunabilmesi imkânsızlaştığından, Allah’tan başka dürüst ve adil yoktur.

İnsan, nefsinden ötürü haindir, yalancıdır, nankördür ve aldatıcıdır. Sözüyle etrafına parıltılar saçar, davranışlarıyla da lavlar fışkırtır. Ne zaman ki insan, söze değil amele odaklanır, işte o zaman hak ettiği müspet kaderi yaşar!

“Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein

“Allah’a güven. Vekil olarak Allah yeter.” Ahzab 3

Kahrolası insan! Ne inkârcıdır (haindir)!” Abese 17

“Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür (yalancıdır).” Adiyat 6

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Politikacılar tıpkı fahişeler gibidir…

Dikkat edin siyasiler demiyorum, yılan değiştirir gibi deri değiştiren; vahiy, hak ve adalet tanımayıp ruhlarına fiyat etiketi koymuş oportünist çıkarcılardan söz ediyorum.

Oysa siyaset öyle ulvi bir görevdir ki, yaratıcısı Allah’ın hükümlerinden başkasına itaat etmez; nefsi arzu ve isteklere göre karar almaz; hak ve adaletten şaşmaz; merkezine insanı değil Allah’ı alır; hesap sorucunun insan değil Allah olduğu sorumluluğuyla hareket eder; beşeri hiçbir gücün etkisi ve hegemonyası altında bulunmaz; nefsi, lideri veya partisinin çıkarları için değil Allah için mücadele eder; doğru veya yanlışı yaratıcının ilkeleri üzerine tasdik eder; batılı haktan üstün tutmaz; adalet karşıtlarının sultalaşmasına fırsat tanımaz; hak ve adalete ancak Allah’ın ipine sarılmakla ulaşılabileceğini bilir; kendisi ya da diğer nefisler için değil yaratıcı Allah için hizmette sınır tanımaz; dünyanın neresinde zulme mazhar olmuş tek bir insan olsa bile din, dil, ırk ayırımı yapmaksızın çıkarı değil Allah için yardıma koşar. Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplum kurak ve vahşi bir çöl gibidir. Başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere tüm peygamberler siyasiydi ve ümmetlerini kendilerine indirilen vahiyle yöneterek; kulluktan, hak ve adaletten bir nebze olsun ayrılmamışlardı.

Politikacılar ise, kendilerini tanrı yerine konumlandırarak iknada her türlü metodu binbir takla atmak ve yapamayacaklarını vaat etmek suretiyle önce cezp eder, akabinde ne izzet ne itibar ne şeref bırakarak, kalplerdeki değerleri de söküp atmak suretiyle ruhsuz beden misali toplumlar oluştururlar. Seni emmekle yetinmez, yedi ceddin ecdadına ve tarihine de fiyat biçerek, uzlaşma adına yok pahasına satarlar. Dolayısıyla politikacılar, hak ve adaletten farklı çıkarlara sahip kimselerdir.

“Bir adam politikacı olur olmaz onun dalavere yapması için her şey hazırlanmıştır. Politikacı derisini değiştiren bir yılana benzer. O halkın temsilcisi olmadan önce siyasal güce karşı koymaya daima hazır birisiydi. Şimdi ise güç kendi eline geçince bütün sorunları kendi çıkarı doğrultusunda görür ve değerlendirir.” Alain

Devletler kanunla değil, ahlakla yönetilir. Kanunla ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamadıklarından politika türemiş, böylece politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların, sokak serserilerinin ve teröristlerin ruhundan fazla olmayıp, amaçları her zaman kendi özel avantajlarını arttırmak ve bunun içinde ellerindeki güçleri kullanmaktır.

Bir fahişenin ahlaki yozlaşması ne ise, politikacıların siyaseti yozlaştırmaları da odur! Dolayısıyla politika, fahişelikten daha kötüdür. Fahişelik bir tek bireyin ahlakının bozulması, oysa politika, tüm toplumun ahlakını yok etmesidir.

Fahişeler için hedef zengindir ve para tükendiğinde terk eder ama politikacılar için zengin olsun fakir olsun önemli değil oy gerekli olduğundan ölene dek asla terk etmezler. Hatta güçleri el verse önce mezara sonra ruhların toplandığı berzaha dahi giderek oy isteyebilirler. Bir fahişe ile ilişkiye girildiğinde kapılan hastalıktan tedavi sonucu sağlığa kavuşulabilir ama politikacılar, ölümcül bir virüs misali öldürmeden yakanızı bırakmaz.

Ahlaksızlık piyasanın ana merkezi olan politika, sömürünün merkezidir. Tamamen vicdanları paçavraya çevirip merhamet duygusunu ortadan kaldıran çıkarcı ve fırsatçı materyalist gaddarlıkları insani değerleri biçmekte, dolayısıyla önce güldürüp sonra kahrettirmektedir. Şehvetin doruğa çıkıp anlık tatmin için erkek veya kadın fahişenin getirebileceği felaket nasıl hesaplanamıyor ise, politikacılarla girilen ilişki daha beterini doğurmaktadır.

“Savaş alanında korkaklık gösteren bir generali kurşunla öldürürsünüz. Halkın ahlakını bozan politikacılar için ne ceza önerirsiniz?” Lord Acton

Politikacıların kurumsal varlığı yanında en alttan en üst düzeye kadar destekçilerinin de zamanla kalpleri taşa dönüşmekte, sömürgeci efendilerinin adamı olabilmek, ceplerini doldurabilmek ve mevkilerini yükseltebilmek maksadıyla masumiyet maskeleriyle en acımasız avcıdan daha zalim tuzaklarla insanları girdaba çekmektedirler.

Her ne kadar politika sistemi siyasetin işleyebilmesi için vazgeçilemez bir olgu olarak değerlendirilse de, vicdandan soyutlanmış olmalarından yarar değil zarar getirerek insanlığı iğfal etmektedirler. Seküler düşünce temelinde varlık göstermeleri bencilleşmelerine ve kendilerinden başkasına kaygılanmamalarına neden olmaktadır. Politika değil de siyaset odaklı iddiaları tamamen aldatma olup, tıpkı gönül rızasıyla zina yapanların kendilerini meşrulaştırma gayretlerinden farksızdır.

Oysa İslam, seküler politikanın aksine hak ve adalete ehemmiyet vermekte, maddeyi değil maneviyatı yüceltici hükümler getirerek nefsin galebe çalmadığı bir düzeni vurgulamaktadır. Çünkü heva ve hevese göre her türlü düşünce ve davranışı yasaklamıştır. Bu sebeple İslamsal itikad, mükâfatı insandan değil Allah’tan bekleyen bir inanç olmasından nefsi talep ve hırsları kökten reddetmiştir.

Allah için yaratılmış bir insanın Allah’tan başkası için var olabilmesi mümkün değildir. Şeytanın “ben” demesi, nasıl cennetten kovulup ebedi cehenneme atılmasına neden olmuş ise, Allah’a isyan üzerine kurulmuş seküler politika sistemi de benlik güden sömürücü anlayışından cehennemin dünyadaki kapısıdır. İnsaniyeti çökerten, Allah’ın verdiği lütfu, emaneti ve ihsanı kendinden bilerek haksızlık ve zalimlikte sınır tanımamaya götüren bir benlik, şüphesiz şeytanidir.

Siyaset açıklık ve adalet; politika ise oyunculuk ve dalaverelik üzerine kuruludur. Yaratıcı Allah’ın bildiğini oyunlarıyla gizlemeye çalışan politikacılar, er geç deşifre olsalar da yeniden itibar kazanabiliyorlarsa, insanların nasıl zehirlendiğini ortaya koymaktadır. Çünkü politikacıların gayesi, bütün ışıkları söndürüp dünyayı kara bulutlarla kaplayıp idraki engelleyebilmektir.

“Açıklık politikayı temizleyecek unsurlardan birisidir. Hiçbir şey açıklık kadar politikadaki kötü uygulamaları kontrol edemez. Evinin çevresindeki duvarın etrafına bir delik açmaya çalışan bir İrlandalı’ya ne yaptığı sorulduğunda İrlanda’lı şöyle cevap vermiş: Bodrum’daki karanlığın dışarı çıkması için uğraşıyorum… Galiba, bizim şimdi yapmamız gereken de budur.” Woodrow Wilson

Seküler politik kurallar hakkında ne kadar düşünülse, yanlışlar bertaraf edilmeye çalışılsa, defaten yeniden düzenlenmeler getirilse de; ne iyi bir oyun, ne iyi oyuncular, ne de iyi kurallar bir fayda sağlamaz. Temeli kötü olan bir şeyden iyi bir sonuç çıkarılamaz.

Politikacı çıkarlarını ve seçimleri; siyasetçi ise hakkı ve adaleti düşünür! Dolayısıyla oyunbaz olan politikacılar lehine kullanacağınız oy, ana yahut babalarınızı mezardan çıkaracak bir gücü doğuracak olsa dahi destek verme. Çünkü onların mezardan çıkışı hayır değil şer getirecektir!

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” En’am 70

Türkiye, gizli bir Hıristiyan ülkesidir!

Her ne kadar literatürde laik-seküler siyasi bir rejim ve tarihinden ötürü İslam imajı taşısa da; her açıdan Hıristiyanlığın güdümünde bir ülkedir.

Dini yönden doğrudan Hıristiyanlığı kabul etmemiş olması, siyasi ve hukuki gerçeği manipüle etmede başarılı olsa da; cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyenin cevizin hepsini kabuk zannetmesi gibi Türkiye, İslam sanılmaktadır. Ancak Hıristiyanlığın kendine tehdit bulmadığı ölçülerde İslami şiarların yerine getirilmesine bireysel izin vermesi İslam algısı oluşturmaktadır.

Hıristiyan olmak, sadece Hıristiyan dinini kabul etmek demek değildir; Hıristiyanların arzularına uymak, isteklerini yerine getirmek, siyasetini ve hukukunu baz almak, tanrısal bir etki ve güçleri varmış gibi boyun eğmek, hoşnut kılabilmek için vahyi ve kazanılmış haklarından feragat etmek, barış adı altında esaretlerine razı olmak, rızaları olmaksızın karar alamamak, dost edinmek ve inanç temellerinde ittifak kurmaktır.

Hıristiyan âlemi, geçmişteki Haçlı seferberliğinden farksız bir araya gelmiş; güdümündeki Türkiye Cumhuriyeti Devletinden aldıkları destekle kendilerine tek tehlikeli gördükleri Müslüman Türklerin olası şahlanışlarını önleyebilmek için baskı üzerine baskı kurmaya çalışarak mahkûm etmeye kalkışmaktadırlar. Devleti ve siyaseti mahkûm etmeleri yeterli olmamakta, Müslüman milleti mahkûm kılamamalarının korkusu yüzünden devlete şantaj ve tehditler sürdürmektedirler.

Türkiye’nin Hıristiyan değil Müslüman olduğunun ölçüsü nedir biliyor musunuz; Ayasofya’nın cami olarak tekrar ibadete açılmasıdır. Ayasofya, Hıristiyanların dayatması doğrultusunda müze olarak kalmayı sürdürdüğü müddetçe, değil Çamlıca’da yapılan Cami, Türkiye’nin her köşesine cami yapılsa ve minarelerinden ezan okunsa dahi hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü Ayasofya kapalı durduğu müddetçe, Fatih Sultan Mehmet Han’ın laneti devam etmektedir.

Hiçbir gücün fethetmeyi başaramadığı, uğruna yüz binlerce şehit düştüğü Bizans’ın merkezi İstanbul’u fethederek milletimize, Müslümanlara ve tüm dünya insanlığına hak ve şeref kazandırarak zulmü bitirip dünyadaki barış ve adaleti sağlayan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin İslam’ın simgesi olan Ayasofya Kilisesini Camiye dönüştürmesi, tıpkı Kâbe’nin putlardan arındırılıp Müslümanların kıbleleri haline dönüştürülmesinden farksızdır. Nasıl ki Kâbe’nin dönüştürülmesi kıyametsi bir felaket ise, Ayasofya’nın da müzeye dönüştürülmesi öyle bir felakettir.

Hz. Fatih Sultan Mehmed Hanın Ayasofya Vakfiyesinde yer alan vasiyetinde; “İşte bu benim Ayasofya vakfiyem; dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse, onu iptal veya tecile koşarsa, fasit veya fasık teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisinin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek mütevelli hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse; ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar! Bu sebeple bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allah’ın, Peygamberin, meleklerin bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin, onların haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, Allah’ın azabı onlaradır. ALLAH İŞİTENDİR, BİLENDİR.”

Camisiz bir Ayasofya, İstanbulsuz bir Türkiye ve İslamsız da bir Türklük olamayınca göre; nasıl bir ihanet milletimizin kanını dökerek hak ettiği zafer sembolü Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarabilmiş ve gelen iktidarlarda tekrar camiye dönüştürmesinden kaçınabilmişlerdir? 1934 yılındaki iktidar, nasıl Hıristiyanların hegemonyası altında ise; günümüzdeki iktidarda öyledir!

Fatih Sultan Mehmed Han ve şehit askerlerinin laneti, kılcal damarlarımıza kadar öyle işlemiş ki, meşru hakkımız olan Ayasofya’yı camiye dahi çevirmeye güç yetirememektedir.

Kalplerindeki Hıristiyan korkusu, Allah korkusundan öyle aşırı ki, uğruna yüzbinlerce şehidin düştüğü Ayasofya’yı Hıristiyanların inisiyatifine terk edebilmektedirler. Düşünün ki, Fatih Sultan Mehmed ve askerleri, İstanbul’u fetheder etmez ilk cuma namazını Ayasofya’da kılmış ve Ayasofya’nın peygamberimizin fetih ile ilgili müjdesiyle İslâm’ın siyasi bir yüreği olduğu idrakiyle sırf Ayasofya’ya cami yapabilmek için İstanbul’u fethettiğini tüm dünya bilmekteydi.

Ayasofya cami olamadıktan sonra, Türkiye’nin Hıristiyan değil İslam ülkesi olabilmesi mümkün müdür? Ayasofya’yı cami yapamayan bir millet, Hıristiyan değil Müslüman sayılabilir mi?

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” Bakara 114

Vahye değil dine itibar var!

Vahiysiz bir din, ruhsuz bir beden misali ölüdür. Dolayısıyla vahiysiz din, dinsiz siyaseti meşrulaştırmasından seküler düşünce ve yapılar masumlaştırılmıştır.

Vahyin hükmettiği din, ne siyasetten koparılabilir ne de ayrı tutulabilir. Onun için önce vahiy yani Allah’ın sözleri arka plana itilerek, hatta tamamen dışlanarak beşeri düşünce ve akideler din yapılmış; böylece nefis ahkamlı düşünce ve hükümler, gerek dini gerekse din dışı düzenlerde uzlaştırıcı temel düstur olmuştur.

Teistler, deistler ve ateistlerin birleştikleri ortak payda hümanizmdir. Birbirlerine mütenakız görüşlerin hümanistlik çatısı altındaki “kardeşlik” hilesi insanı seküler temelde evrenselleştirmeye, diğer bir ifadeyle tanrısallaştırmaya götüren bir yönlendirmeyi üstün kılmış; vahyi tüm hükümler yıkılmış ve beşerden başka hiçbir değerin bulunmadığı anlayışa mutabakatı ve mecburiyeti doğurmuştur. Ortak çıkardaki amaç, Allah’ın hükümlerine yani vahye karşı birleşik bir güç oluşturarak etkisiz bırakmaktır.

Öyle ki, yaratıcı Allah’a, peygamberlere ve kitaplara verilen kutsallık payesiyle vahyi, vicdanlara yahut âlimlerin inisiyatiflerine hapsetmişler; yeryüzü yönetiminden, siyasetten ve dünya işlerinden dışlama güdümüyle nefislerin razı olabilecekleri dinler türetilmiştir.       

Oysa vahiy, her alanda referans alınıp yaşamın olmazsa olmazı olarak müminlerin üzerine farz kılmış ama kavram ve yorum manipülasyonlarıyla akıllar öyle karıştırılmış ki, hüküm koyanın Allah değil ilim erbapları olduğu inancı kalplere nüfuz etmiştir.

Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslimiyet olan İslam’ı, insan iradesine bağlılık haline getirerek hümanistleştiren sekülerizm, İslam’ı da doğrayarak Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerden faksız bir inanca yöneltmiştir.

Din ve seküler düşünce düzeyinde karar verme yetkisinin insana bağlanması, hak ile batıl cepheleşmesini ortadan kaldırmış; böylece demokrasi anlayışıyla taraflar ittifak kurabilmişlerdir. Yoksa vahyin hükmettiği bir din anlayışında gerçek ile yalan uzlaşabilir, birbirlerine zıt ve düşman düşünceler aynı hedefe kilitlenebilirler mi?

Vahye iman etmiş bir mümin için düzenin egemeni Allah; dine iman etmiş biri için egemen âlim; sekülerizme iman etmiş biri için egemen beşerdir.

Vahyin değil dinlerin hükmettiği bir akide, ancak kurak bir çöl gibidir. Vahiy ile din, Mutlak İrade ile özgür yahut cüz’i irade, iman ile inanç arasında karmaşa yaşayan insan, uçsuz bucaksız bir çölün ortasında serap görendir.

Vahiy olmadan din ya da bilim, ruh olmadan fizik, yaratıcı olmadan yaratık var olamaz. Her türlü düşünce ve bilgileri meydana getiren vahiydir. Dolayısıyla dini ve bilimi de vahiy yarattığına göre; yaratığın Yaratıcı’dan daha bilge, aydınlatıcı, güçlü ve dilediğini yapabilecek bir kudreti olabilmesi mümkün müdür? Ahkâmlarına inanılıp güvenebilinir mi? O halde gerek dinsel gerek bilimsel gerekse siyasal üstünlük gütme arayışları, ısrarları ve inatları, apaçık bir yalan ve aldatmadır.

Gerek dinli gerekse dinsiz insanın, vahiy gerçeğini ya kısmen ya da tamamen reddetmesi veya kendi arzu ve isteklerine göre yorumlayıp dinsel yahut bilimsel bir açı edinmeye kalkışarak evrensel doğru elde etmeye çalışması asla gerçekleşemez. Gerçekleşebilmesi için insanın kendini yaratma ve düzene hükmetme zorunluluğu vardır.

“OL” emriyle kim var edebiliyor ve dilediğini başarabiliyor ise, tek söz ve kudret sahibi O’dur.

“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece “Ol” dememizdir. Hemen oluverir.” Nahl 40

ŞEHİDLİK!

Şehidlik, fani dünyayı ahiret karşılığı satarak, Allah yolunda canını feda eden Müslümanlardır. Allah, zatı için hiçbir elem, kaygı ve korku taşımadan canını ortaya koyarak uğruna ölenleri öyle bir mertebeyle şereflendirmiştir ki, ölü değil diri olduklarını müjdeleyerek rızıklara mazhar kılmıştır.

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” Al-i İmran 169-170

Peygamberler akabinde en üstün rütbede olan şehidler, derece itibariyle evliyalardan, velilerden, sıddıklardan ve âlimlerden ne kadar üstün oldukları ayetlerle de kanıtlıdır.

Şehidlik tamamen vahyi bir ayrıcalık olup, mutlaka ama mutlaka Allah yolunda savaşarak ölmekle elde edilen bir yüceliktir. Bunun dışındaki şehitlik iddiaları batıldır ve Allah nezdinde hiçbir değer taşımamaktadır.

Şehidlik ameline nasip olmuş bir Müslüman, karşılaştığı mükâfat sonrası tekrar dünyaya dönse, hiç durmak istemeyerek yine şehadete koşar. Öyle ki, şehidlerin önceki günah ve kusurları bütünüyle Allah tarafından affedilir; varsa başkalarına herhangi bir kul hakları, şehidden razı olmaları adına onlarında günahları sevaba çevrilir.

Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen seküler-laik devletlerde şehidlik mevzubahis değildir. Çünkü şehadet ölüm sonrası bir mükâfat olduğundan, söz konusu devletlerin verebileceği hiçbir şeyleri yoktur. Sadece devletleri tarafından şehitlikle liyakate kavuşmaları dünyalık olup, ölüm sonrası için hiçbir karşılığı bulunmamaktadır.

Türkiye gibi seküler-laik devletlerin vahyi bir kavram olan şehidliği kullanabiliyor olabilmeleri, din dışı rejimlerine ne kadar aykırı olsa da; devlet, vatan ve millet uğruna mücadeleye sürükleyecek motivasyon için başka bir argümanları bulunmamalarındadır. Önemli olan öldükten sonra neyin verileceğidir; yoksa dünyadan ayrıldıktan sonra altından anıtın dikilse, her yere adın verilip methiyeler düzülse ne yazar!

Profesyonel veya vatani görevini yapmakta olan askerlerden görev başında herhangi bir şekilde yaşamını yitirenler; herhangi bir terörist saldırı sonucu katledilen seküler devlet görevlileri, devlet nezdinde şehit olabilirler ama Allah indinde asla şehid değillerdir.

Öyle ki, ölen ya da öldürülenlerin Müslüman olup olmadığı dahi aranmayarak, şehitlikle yüceltilirler. Dolayısıyla seküler-laik rejimin tüzük ve yasalarıyla düzenlenmiş şehitlik nitelendirilmesinin İslami bir karşılığı yoktur. Lakin devlet, ölüm sonrası için Allah’ın verdiği mükâfatı vermeye kudreti bulunmasa da, ölenlere bir faydası ve ebedi ahiret hayat için bir yararı olmasa da, yakınlarına tazminat ve maddi yardımla manipülasyona başvurmaktadır.

Şehidlik gibi bir şeref o kadar ayağı düşürüldü ki, basın şehitleri, devrim şehitleri, solcu şekitler ve PKK şehitleri gibi sapkın iltifatlar, uğurlarına öleceklere isteklendirme kazandırmak içindir. Ölmeye koşan sapıklar da sormuyorlar ki, arkadaş, öldükten sonra bana ne vaat ediyorsun?

Peygamber Efendimize isnat edilen öyle sözde hadisler var ki, seküler-laik yapıların şehitlik kavramını doğramalarından farksızdır.

Allah yolunda öldürülmenin dışında şehidlik olamaz ama oluyormuş:

Rivayet odur ki, Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiş:

“Rasulullah (s.a.v), sahabelere:

−‘Sizler kendi aranızda kimi şehit sayıyorsunuz?’ demiş.

Sahabeler:

−Ey Allah’ın Rasulü! Allah yolunda öldürülen kimse şehittir, dediler. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuş:

−‘Şüphesiz o zaman ümmetimin şehitleri az olur.’

1) Taun (Veba) hastalığından ölen şehittir.

2) Suda boğularak ölen şehittir.

3) Zatu’l-Cenb (karaciğer zarı iltihaplanması) hastalığından ölen şehittir.

4) Karın hastalığından ölen şehittir.

5) Yangında ölen şehittir.

6) Yıkıntı altında kalarak ölen şehittir.

7) Karnındaki cenin sebebi ile ölen kadın da şehittir. ’

8) Haksız yere öldürülende şehittir.

Buhari 5759, Malik 232, 233, Ebu Davud 3111, Müslim 1914/164 Nesei 1846, İbni Mace 2803, İbn Hibban Sahih ve Mevarid 1616, Hakim 1/352, Ahmed 5/446

Şehidlik gibi eşsiz bir ameli, dilediği kullarına münhasır kılan Allah mıdır yoksa Allah Resulü müdür?

Şehidliğin ayrıcalığı nedir bilir misiniz; dünya nimetlerinden yani nefsi istek ve arzularından tamamen vazgeçip Allah’ın hükmettiği yola koşarak can vermektir. Ki, Allah yolunda ömrü savaş meydanlarında geçmiş, vücudunun hiçbir yeri yoktur ki ok ve kılıç yarası almamış olan gazi Hz. Halid Bin Velid (r.a), şehid olamadığından dolayı yatakta canını verirken nasıl üzüldüğünü ve ağladığını bir bilseniz, yukarıda sözde hadis diye ortaya konan şehitler komedisine inanmazdınız.

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, büyük kazançtır.” Tevbe 111

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” Ahzab 23

“Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.” Nisa 95

İnsan öyle zorba ve zalimdir ki…

Hem vuruyor hem de vurduğunu tasvip edercesine seyrediyor!

Ne devletler ne de o devletleri meydana getiren milletler ‘dur’ demiyorsa; zorba ve zalim kimdir?

Vahşetler karşısında gönülleri buram buram yanmayan; yüreklere kor düşmeyen; merhamet ve vicdan ateşiyle erimeyen; feryatlarıyla kulakları sağır yaparcasına yeryüzünü inletmeyen; parçalanan çocuk ve annelerin görüntüleri gözlere mil indirmiyor; haksızlık ve adaletsizliklere karşı direnmeyerek başların konmasından kaçınılan; insanlığa karşı küfrü galebe çaldıran; çıkarlar paha edinerek insanlığa fiyat etiketi koyduran seküler-laik düzende devletler gibi halklar da zorba ve zalimdir.

Herkesin çıkarı uğruna koştuğu dünyada hak ve adalet öyle nefsileşmiş ki, bireyselleştirilen doğru ve yanlışlar ya da gerçek ve yalanlar demokrasi adına meşrulaştırılmak suretiyle zalim halklar zorba devletleri türetmiştir. Böylece kabul edilmiş yanlışlık, zehir olarak salgınlaşmıştır.

Dünyadaki haksızlık ve adaletsizliğin sebebi nefistir. Doymak bilmez nefis öyle şükürsüz ve sabırsız bir azgındır ki, bencillikle özdeşleşmesinden kendinden bir başkasını keder edinmemekle kalmayıp ölüleri bile sömürebilen bir çıkar sendromuna kapılmıştır. Ruhun gizemini çözemeyen ve bir benzerini yaratamayan insan, acizliğini örtbas edebilmek için ruhu reddetmek suretiyle kendini bedenden ibaret saymış; böylece hâkimiyeti yani kaderi eline geçirebileceği ütopyasıyla insandan daha üstün bir ruhun olduğunu ya doğrudan ya da kısmen inkâr edebilmiş ama düşündekini yahut teorisindekini pratiğe geçirememiştir.

Yaratıcı Allah’ın ruhsal ve kendinin bedeni oluşu üstün olduğu kanısını doğurmuş, iddia ettiği ütopik hakimiyetine halel gelmemesi adına ruhsal ne varsa reddetme yolunu seçerek, fani çıkarı için zorbalık ve zalimlikte sınır tanımamıştır.   

Artık din dışı seküler-laik insanoğlu öyle maskelidir ki, vicdan manipülasyonuyla gözlerinden dökülen yaşlar ve çıkardığı iniltiler tıpkı attıkları kahkahadan farksızdır. Kahkaha atıldığında gözlerden nasıl yaş geldiği ve gök kubbe düşercesine nasıl gürültü kopardığı unutulmamalıdır.

Her insanın, ailenin, toplumun, milletin ve devletin bencillikle özdeşleştiği seküler-laik düzende menfaat tartışılmaz bir ilke olmuş; eğitim dâhil resmi ya da tüzel yapılar bu esas üzerine kurularak insanlık biçilmiştir. Dolayısıyla insanlığın olmadığı bir âlemde insaniyet aramak ancak ölünün kırık kolunu ya da başka bir organını tedavi etmek gibidir.

Kirli bir ırmağın temizlenebilmesi için nasıl deniz gerekli ise; insanoğlunun da temizlenebilmesi için İslam yani Kur’an mecburidir. Ancak Allah’ın vahiyle gönderdiği hükümler lüzumsuz; kendimden sorumluyum; bana ne başkasından; Kur’an’i buyrukların siyasetle yani devlet düzeniyle hiçbir ilişiği yoktur düşüncesini sindirmek ne demektir bilir misiniz; tıpkı kirli ırmağın sadece çevresini değil yaydığı pislikle salgınlara neden olması gibidir.      

Heva ve hevesini tanrı edinmiş insan; hırsının, benliğinin, korkusunun ve kibrinin peşine öyle düşmüş ki, nefsi arzu ve isteklerinin dışında hiçbir şeyi elem ve keder edinmemiştir. Ama hümanist kesilmiş ve savunduğu hümanizmi de kendinden başkası için düşünmemiştir. Bu sebeple zorbalığı da zalimliği de hümanistlik adına işlemiş; seküler-laik asiliğiyle özgürlük ve demokrasi çeşnisini de masalara koymuştur. 

Adaletsiz bir ülke ancak mezbahadır. Dolayısıyla mezbahada masumiyet aranamayacağından devlet ve milletlerden hiçbiri masum değildirler.

Ancak yaratıcı, yarattığı kulları için kural koyma haddi, bilgisi, iradesi ve yetkisine sahiptir. Kulun kula kural koyma aşırılığı apaçık bir cinayettir. Bu sebeple yaratıcısına karşı cinayet işlemede hiçbir mahsur görmeyen insanın hilkatteki eşi için vicdan duyabilmesi mümkün değildir.     

Adaletsizlik, nasıl adaletin hükmedilmesiyle yıkılır ise; zorbalık ve zalimlikte insanlıkla yıkılır!

İnsan olmanın kuralları açıkça yaratıcı Allah’ın indirdiği Kur’an’da belirtilmiş; dolayısıyla beden sahibi olmakla insan olunamayacağının altı çizilmiştir.  

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. “ A’raf 179 

“Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâla ibret almayacak mısınız? Casiye 13

“Yalan sözlerle Allah’a iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa ermezler!” En’am 21

Başbakan Ahmet Davutoğlu bir ajan mıydı?

Kimin kim olduğunu değil, ne olduğunu muhakeme edebilirsek; bedeni ve taşıdığı liyakatlerinin etkisinde kalmaksızın ruhuna odaklanmak suretiyle derinliğine inebiliriz.   

Evet, Gönül Gözü!

“Gerçeklik yalnız akılla değil gönül gözü ile de görülür, gönül gözünün de kavrayıcı, bilici bir gücü vardır. Olayı gördüler de nedeni görmediler.” Pascal

Allah’ı duyamayan ne hakkı ne batılı ne doğruyu ne yanlışı ne iyiyi ne kötüyü ne dostu ne de düşmanını duyabilir! Çünkü bir şeyi idrak edebilmek için maddi göz, kulak, beyin veya kalp değil, gönül gözü muktedirdir.

Eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun öncesi ile sonrası arasında olan derinsi değişikliğini ve güttüğü politikaları sürekli eleştirmiş; Batı’ya olan mensubiyeti şüphe doğurmuştu.  

Oysa yıllar öncesinden tanıdığım Davutoğlu, İslami kurallardan zerre kadar taviz vermeyen ve her fırsatta haçlı-siyonistlere karşı çıkıp Kur’an’ın, Müslümanların ve Türkiye’nin hâkimiyetini savunan biriydi!

Özellikle Almanya başbakanı ve AB’nin hamisi Merkel ile öyle bir ilişki kurmuştu ki, neredeyse yiyip içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Hele Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde Merkel’in Türkiye’ye sunduğu dostluk mesajları, öncesinde Türkiye’nin AB girişine muhalif tutumunu değiştirmiş olması, sık sık Türkiye ziyaretleri, başta sığınmacılar olmak üzere verdiği vaatler, yapılan anlaşmalar, taahhütler; Davutuoğlu’nun başbakanlıktan azliyle düşmanlığa dönüşmüş ve Ermeni Soykırımı gibi yalan bir tasarıyı meclisinden geçirmesiyle başlayıp teröristlere sahip çıkan icraatlarıyla hasımsı gardını alabilmiştir.

Mustafa Kemal ve Atatürk muammasını hatırlamış; tanıdığım Davutoğlu’nun yerine Alman ajanı bir başka Davutoğlu mu geldiği sorgusuna kapılmış bulunmaktayım.  

Öyle ya; özellikle Çanakkale muharebesinin mağlubu İngilizlerin Atatürk’ü sevmeleri ve Atatürk’ün de; “İngilizler beni sever”  ifadesi ne kadar mantıklı ise, Türkiye’ye düşman Merkel’in de Davutoğlu’nu sevmesi o kadar mantıklıdır.

2009 yılında Mustafa Kemal ve Atatürk’ü konu aldığım yazı serisinde ortaya koyduğum kanıtların halen aksi belgelenememiş ve Davutoğlu olayı ile benzerlik içermesi, İngiliz Atatürk gibi Alman Davutoğlu’nu da irdelemeyi mecbur bırakmıştır.

Çanakkale zaferinin gazisi Mustafa Kemal; “Kanuni esas Kuran’ı azimünşandı” dedi ama Atatürk aksini yaparak Kur’an’a nasıl savaş açmış ise, Davutoğlu’da öncesinde “Kanuni esas Kuran’ı azimünşandı” derken, Kuran hükümlerini ayaklar altına almakla kalmayıp Müslüman Türk milletini Almanya’nın odalığına soyundurmaya kalkıştı.  

Müslüman Türk milleti ışığın yerine hep gölgelerin peşine düşmelerinden hâkimiyetlerini haçlı-siyonist çapulculara kaptırmanın ezikliğiyle hayali gerçek sanmış; yalanı, ihaneti ve dublörü ayırt edemeyerek özünden yani zafer ve insanlığından kopmuştur.  

Neden Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi gibi zannettiği, umut ve övgülerle başa getirdiği Davutoğlu’nu azletmişti? 

Yanıt halen sır olsa da spekülatif söylentiler asla doğruyu içermemektedir.

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur. Mümtehine 1

İlgilenenlerin bilgisine Mustafa Kemal ve Atatürk ile ilgili iki yazım;

https://sadoglu.wordpress.com/2009/08/31/ataturk-mustafa-kemal%E2%80%99in-dubloruydu%E2%80%A6/

https://sadoglu.wordpress.com/2013/06/13/ataturk-ile-ingilizler-arasindaki-bag-neydi/

“Geleceğin yüzkarası olacaktır.”

Ancak seküler-laik çevreler, o yüzkarasını öyle parlatıp arkasına düşmüşler ki, maymundan geldiklerini kabul edebilecek kadar alçalmakta sınır tanımamışlardır.  

Oysa yeryüzünün halifeleri olarak yaratılmışlardı!

“İnsan, kendini bir yaratıcının müdahalesine layık görecek kadar küstahtır.” C. Darwin

Evrim teorisi olan materyalist-Darwinist ütopyasının maymuncusu Charles Darwin, gençliğinde çok başarısız ve öğretmenleri tarafından “aptal” olmakla aşağılanan bir öğrenciydi. Dindar, saygın ve ünlü bir hekim olan babası, oğlu Darwin’in çok iyi ve dindar yetişebilmesi için çok çabalamış, her türlü özveriyi ve fedakârlığı yapmasına rağmen, istediği sonuca ulaşamamıştı. Artık onunla başa çıkamayacağını anlayan baba; “Seni anlaşılan ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin kendin ve ailen için yüz karası olacaktır” diyerek, Darwin’i evlatlıktan reddetmişti.

Darwin, teorisi gereği neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinlerine ayak uyduramadı; çevre koşullarının etkisinde kalamayarak kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı?

Tüm çağların sözde sayılı bilim adamlarından biri kabul edilen Charles Darwin, hayvanlara özellikle de böceklere derin ilgi duymuş ve çocukluğundan itibaren aldığı dini, sosyal ve kültürel eğitimi dışlayarak tersine çok farklı bir yapılanmaya meyletmişti. Her türlü girişimlere, terapilere, öğütlere, babasının ve çevresinin baskılarına karşın düşünce ve davranışlarının önüne geçilemedi; eğitimcileriyle sürekli çatışarak okuldan atıldı. Ancak babası umudunu yitirmemiş ve din adamı olmasını teşvik ederek, zorla papaz okuluna göndermişti.

Ne var ki kilisede kalmaya hiç eğilimi yoktu ve kaderi kendisini hayvanlar âlemine çekip yaratıcısını inkâra itmiş, özünün maymun olduğu inancına götürmüştü.

Neydi kendisini etkileyen ve başka mecralara yönlendiren güç? Neden iddia ettiği “Doğal Seleksiyon”’nun gereği çevresiyle bütünleşemiyordu?

İnkâr ettiği yaratıcısı ve hakkında yazılmış olan kader, kendisine öyle bir kapı açmıştı ki, Kraliyete ait bir araştırma gemisinde masraflarını kendisi karşılamak koşuluyla genç yaşta uzun süreli bir seyahate çıkmıştı. Darwin, beş yıl süren yoğun bir araştırmayla dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler topladı, gözlemsel bilgiler edindi ve notlar aldı.

Doğa, herkes gibi onun için de tükenmez bir laboratuardı. Zaten somut olan her türlü delil ve bilgiler, gerçek dünyanın kendisi değil midir? Gözlem yoluyla değişik türlerin nasıl oluştuğu konusuna yoğunlaşmış, kimi türlerin uyum sürmesini, kimi türlerin ise uyumsuzluğa düşmesini çevresel koşullara yorumlayarak, tamamen kendiliğinden oluşan amaçsız, ruhsuz, başıboş fiziksel bir materyalist dünyanın varlığına inanmış; dolayısıyla her şeyin bir ilkten geldiğini yani yaratıcıyı reddetmişti. Hâlbuki edindiği bilgiler, şahit olduğu gerçekler ve gözlemlediği olaylar, yaratıcısız bir varlığı değil, mutlak bir yaratıcıyı destekleyici kanıtlarla doluydu.

“Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Einstein

Ayrıca insan DNA’sının şifresini çözen ve dünyanın en önemli genetik uzmanlarından olan Dr. Francis Collins, 30 yıl öncesine kadar ateist bir Darwinistken, bilim laboratuarında Allah’ı hissettiğini ve inandığını açıklamıştı. “Allah’ın var olduğuna dair rasyonel bir temel var ve bilimsel gelişmeler insanı Allah’a daha da yakınlaştırıyor. Laboratuarda çalışırken Allah’ı hissetim. Kesinlikle bizden daha büyük bir güç var ve ben O’na inanıyorum. DNA’nın şifresini çözmek beni Allah’a daha da yakınlaştırdı. Hastalıktan kırılan insanlar gördüm. Bilim onlardan ümidini kesmişti. Ama mucizevi olarak hayata döndüklerini gördüm. Bu da Allah’ın işidir.” 

Çok güçlü bir Allah inancı olan ünlü TIP dâhisi Pasteur, Darwin’in evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle meslektaşı akademisyenlerin pek çok sözlü saldırısına uğramış ve bilim çevrelerin yaptırımlarıyla karşılaşarak, önü kesilmek ve üniversiteden atılmak istenmişti. Bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur, doğa bilimcisi Darwin’in aksine, “Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcının eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür” tespiti ve gerçeği keşfedilmenin başarısıyla keşiflere imza atmıştır. 

Evrim teorisi, Darwin’i her ne kadar tatmin etmiyor ve kâinattaki olaylar hipoteziyle çatışıyorsa da ısrarını sürdürmekten vazgeçmiyor, doğal seleksiyonla ilgili “Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz” diyebiliyordu. Arı ve karıncaların koloniler halinde yaşayarak davranışlarının kendi teorik mekanizmasıyla örtüşmemeleri Darwin’i şaşırtmış ve “Ne söyleyebiliriz ki?” itirafında bırakmıştı. Ayrıca arılar için, “Arıyı, büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?” sorgusu ve çözümsüzlüğü, mutlak iradenin ve ruhsal bilgilendirilmenin anlaşılmasına yeterli bir ipucuydu. Çünkü farklılıkların, aykırılıkların, dönüşüm ve değişimlerin doğuşu, sevk ve idaresi; sahipsiz, programsız, ruhsuz ve yaratıcısız olamazdı. Çünkü gökyüzündeki programsal dengenin yeryüzünde de bulunması gerekti. Evrimin doğa ve çevre koşullarına göre değiştiği iddiası, onların da aynı biçimde değiştiği gerçeğini göz ardı etmemeliydi. O zaman kimin kimi değiştirdiği, yönettiği, yönlendirdiği ve etkilediği sorusu doğuyordu ki Darwin, ailesine, eğiticilerine ve çevresine karşı çıkarak bambaşka biri olabilmişti.

Türlerin sabit olmayıp sürekli değişkenliği, verimlilikleri ve kabiliyetleri, bu değişimi sağlayan egemen gücün kimliğini açıklamaya mecbur bırakıyordu. Canlılar için yaşamı, güçleri doğrultusunda iradeleriyle var olma ya da yok olma savaşı olarak değerlendirmek, temel dayanaktan yoksun hayalî bir anlayıştır. Hangi canlı iradesiyle kaybetmek veya yok olmak ister? Güçlülerin zayıfları yok ettiği teorisi, gerçek yaşamla örtüşmemektedir. Gözle görülmeyen bir virüsün, zayıf ve kuvvetsiz bir sineğin, arı veya karıncanın, ya da sıradan bir insanın dahi nasıl tehlikeli olabildiği ve en güçlü varlıkları nasıl yok edebildiği yaşanılan gerçeklerdir. Tarihteki yıkılmaz sanılan koca imparatorlukların nasıl bir avuç insanla silindiği de unutulmamalıdır. Sadece her şeye hükmeden mutlak güce sahip yaratıcı gibi bir varlığın diğerlerini yok edebileceği doğrudur.

Darwin, Malthus’un düşüncelerinden yola çıkarak, ayıklanma metoduyla gereksiz veya yararsız canlılardan kurtulmayı çevre uyumuyla özdeşleşmiştir. Teorisine göre, “Çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalır. Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir.” Bu düşünce, 19.yy. acımasız kapitalizminin “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganını ve düzenini doğurmuştur. Ancak hiç kimse ne dilediğini yapabilmiş, ne de varmak istediği yerde kalıcı olabilmiştir. Seleksiyon, tabii şartlara en iyi uyabilen canlıların üreyip kalması, zayıf canlıların yok olmasıdır. Bu teoriyle, her an değişkenlik gösteren çevrenin canlılar üzerinde etki veya tepki doğuran sebeplerin nasıl olgunlaşıp yönlendiği, zayıfların güçlü, güçlülerin zayıf düşebildiği bir düzenekte, evrimin hangi temel fiziksel dayanağa göre itici bir güç olarak ilerlemeyi sağladığı pozitif bilimce kanıtlanamamıştır.,

İnsanoğlunun maymundan türediğini savunan Darwin, M.Ö. 6.yy da evrimden ilk söz eden İyonyalı filozoflarla aynı paralelde düşünüyordu. Onlar da canlıların sudan oluştuğunu ve atalarının da balık olduğunu, bugünkü formlarına evrimleşerek ulaştıklarına inandılar. Kendileri gibi insani bir yüce yaratılmışlığı değil de hayvanları değer alarak nasıl oluşabildiklerini çözümlemeye çalıştılar. Ancak hiçbir hayvanı evrimleştiremedikleri gibi, evrimleşen bir hayvana da asla şahit olamadılar.

Darwin de Buffon gibi, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştikleri görüşündeydi. Ama nasıl?!?

Örneğin bilim adamlarınca hâlâ çözülemeyen ve büyük bir sır olarak kalmaya devam eden “Monark Kelebekleri”’nin inanılmaz yaşamları, Darwin’in evrim teorisini yerle bir etmektedirler.

Monark kelebekleri, sonbahar döneminde gerçekleştirdikleri hayranlık uyandırıcı göçle bilinirler. Milyonlarca kelebek sonbaharla birlikte tam 3200 kilometrelik yolculuk için havalanmaya hazırdırlar. Göç, akıl almaz bir biçimde, tam sonbaharda gecenin gündüze eşitlendiği gecede başlar. Kanada’dan havalanan bu dev kelebek bulutunun hedefi Meksika’dır. Bu ülkeler arası yolculukta izlenen rota son derece hassas programlanmıştır. Kelebekler, Meksika’da her defasında hep aynı dağların yamaçlarını bulur ve kışı buradaki volkanik kayalarla kaplı arazide geçirirler. Burada Aralık’tan Mart’a kadar 4 ay boyunca hiçbir şey yemezler. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken yalnızca su içerler. İlkbaharda açmaya başlayan çiçekler Monarklar için önemlidir. 4 aylık bir bekleyişten sonra ilk defa kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerler. Mart sonunda yola koyulmadan önce çiftleşirler. Tam gece ile gündüzün eşitlendiği gün koloni tekrar geldiği yere dönmek üzere kuzeye uçmaya başlar. Bu durum pozitivist bilim adamlarınca büyük bir merak konusudur. Kelebek gibi küçük bir canlı nasıl olup da 3200 kilometre gibi uzun bir mesafeyi havada kat edebilmekte, yön bulabilmekte, milyarlarca defa kanat çırptığı bu yolculuk için enerji depolayabilmektedir? Dahası, milyonlarca kelebek nasıl olup da aynı anda bu kararı verebilmektedirler? Bilim adamları için asıl bilmeceyi ise, kelebek nesilleri hakkında bilinenler oluşturuyor. Bir senede dört ya da beş nesil Monark Kelebeği yaşar. Sonbahar göçünü bu nesillerden sadece bir kuşak gerçekleştirir. Bu neslin ömrü diğerlerininkinden çok daha uzundur. Diğer nesiller ortalama 6 hafta yaşadıkları halde göç eden nesil 6 ay kadar daha uzun yaşayabilmektedir. Böylece göç eden nesiller her sene yenilenmiş olur. Bir diğer deyişle, göçe hazırlanan nesil bu yolculuğa ilk kez çıkmakta, 3200 kilometre uzaktaki bölge, ya da geçilecek yollar hakkında ‘hiçbir şey’ bilmemektedirler. Bir göç nesli, bir önceki sene göç neslin, torunlarının torunlarıdır. Bu kelebekler nasıl olup da hiçbir bilgileri, haritaları ve yön belirleme pusulaları olmadan bu ‘bilinmeyen’ yolculuğu başarabilmektedirler?

Öyleyse Darwin, neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinleriyle çevre koşullarının etkisinde kalmadı ve kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı? Neden tüm gayret ve baskılara rağmen hekim veya papaz olamadı, dindar bir babanın ve çevrenin üyesi iken, nasıl soy kütüğünü hayvana endeksleyerek ateist oldu ve insanken nasıl maymundan türediğine inanabildi? Madem insanı etkileyen doğa ve çevresel şartlar ise, çevresinde örneği olmayan böyle bir inançla nasıl özdeşleşebildi? Düşünen, konuşan ve üreten insanları değil de; neden maymunları ata ve öz edinebildi?

Darwin, “geri ırk” olarak aşağıladığı Müslüman Türk Milleti için aynen şunları söylemişti. “Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri, ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün, Avrupa’nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağılayıcı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini görüyorum.”

Günümüzde dahi Batı’nın bu düşüncesi hiç değişmemiş ve durağan yanardağ misali patlamaya hazır bekleyişi sönmemiştir. Ne acıdır ki Türk Devleti, politikacıları, yazarları ve sözde bilim adamları, sırf Allah inancını ve İslam’ı yok edebilmek için lâiklikleri gereği yıllardır Darwin teorisini bir öğreti olarak okullara sokarak yıkıcı katkılarda bulunmuş; ateist, imansız, vicdansız, hain ve terörist insanların çoğalmasının sorumlusu olmuşlardır. Din Bilgisi dersinde öğrencilere yaratıcının Allah olduğu öğretilirken, bir sonraki felsefe dersinde ise insanların maymundan türediğini öğretebilmiş, Allah ve kitabı Kur’an, laiklik ve çağdaşlık adına büyük bir tehlike kabul edilerek kamuda ve okullarda ya yasaklanmış ya da sindirilmiştir.

İşte itimat edilen ve örnek alınan beyinlerin, nasıl akılsız ve muhakemeden yoksun birer kümbet oldukları açıkça anlaşılabilmektedir. Eğer beyinlerinin fiziksel varlıkları iddia ettikleri gibi doğruyu yanlıştan ayırabilen bir etkinlikte olabilseydi; hayvanlardan daha aşağı niteliğe sahip bir dünya ve doğal seleksiyona dayalı medeniyetler oluşurdu. Bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah, aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek dengeyi sağlamaktadır. Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden politikacılar ve pozitivist eğiticilerin pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerinin topraktan yaratılmasının dışında!

Zekâ, her şeyin içyüzünü anlamak ister. Ancak gözlemlerini hep “dışarıdan” yaparak, içeri sızmayı, bir manada duyguları ve sezgiyi işin içine katmayı kendisi için eksiklik ve zayıflık sayar. Tıpkı duygulara karşı mantık kompleksi gibi! İşte böylesi gerçekten kaçan benlikçi materyalist zekâların ortaya koydukları düşünce ve teorilerin hiçbir temel dayanakları yoktur ve sonunda ya itiraf ederler, ya kaçıp saklanacak bir yer ararlar ya da yandaşlarınca saf ve masum insanları zehirlemeye devam ederler. Sıkıştıklarında içgüdüye sığınır ama kendilerinin bilinç dışı bir hali olarak kabul ederler. İçgüdü ile zekânın, aynı bir başlangıcın iki ayrı yönde gelişimi olarak görülmesi, bunlardan birinde başlangıçtaki unsurların kendi içinde kalması, diğerinde dışa taşarak maddeyi kullanmaya yöneldiğidir. Tıpkı mantık ile duygu misali içgüdü ile zekâ arasındaki bu çatışma, zekânın içgüdüyü önüne katıp sürme imkânından yoksun bulunduğunu ve bir bakıma, bir araya gelmeleri ihtimalinin olmadığını gösterir. Paranoya bir ikilem içinde paradoks yaşamaları, mutlak iradece nasıl mühürlendiklerinin apaçık kanıtıdır.

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekanı bilir. (Bunların)  hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz’da)  dır. Hud 6

“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.” Hud 56 

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” Enam 116

ALLAH mı, insan mı?

Yahut yaratıcı mı, yaratık mı?  

Vahiy, türlerin olduğu gibi “o kitap”ça programlanarak yaratıldığını kanıtlar, seküler bilim ise ilkel hücrelerden başlanarak evrimleşildiğini ve türlerin kendiliğinden, diğer türlerden meydana geldiğini iddia eder.

Pozitivizm etkisindeki gerek din, gerekse bilim adamlarının yaşamla örtüşmeyen teoloji ve teorileri zihinleri karıştırmakta, aklı ürettiği sanılan sinir kütlesi fiziki beyin ile dirimsel enerjinin ta kendisi olan ruh harmanlanarak, Allah ya inkâr edilmekte ya da iradesine sınırlamalar getirilmektedir.

Yaratıcısız bir yaratığın olamayacağı temel kaidesiyle ruhsuz bir bedenin, beynin, hücrelerin, kalbin, gözlerin, kulakların, burnun ve dilin hiçbir koşulda işlev göremeyeceği her ne kadar aşikârsa ise de maddi dünyadaki yanılgılar fiziki bir yaratıcı ihtiyacını doğurmakta, dolayısıyla “yaratık insan” yüceltilerek özgür veya cüz’i irade savıyla tanrılaştırılmaktadır.

Din ve bilim adına gerçeği perdeleyen hurafe ve faraziyelerin egemen baskısı vahyi, Etkin Aklı ve Mutlak İradeyi örselemekte, yaşamın evrensel gerçekleriyle bütünleşmeyen dayanıksız fikirler insanoğlunu sarsmaktadır. Hiçbir şey bilmediği halde çok şey bildiğini sanarak bağımsızlığını ve egemenliğini ilan eden iradesiz insan gerçeğini Einstein şöyle özetler; “Uzun yaşamımda öğrendiğim tek şey var. Gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır.”

Seküler-laik yani pozitivist bilim ve siyaset, insanoğlunun en büyük yalanıdır.

Akıl, zekâ ve düşüncenin beynin iradesince varolduğu iddiasında bulunan seküleristler, yapısı ve işleyişi bilim için hala sır olmakta devam eden beyni, “Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan” gibi metafizik varlıkların inkârında araç ederek, aslında farkında olmadan soyut olan aklı da reddederler. İnsanı tamamen maddi bir varlıktan ibaret görenler; beyne, göze, kulağa, buruna, dile, hücrelere ve tüm organlara hayat verip işleyişlerini sağlayan ruhu her ne kadar refüze etmeye çalışsalar da, ruhun bedenden ayrılmasıyla gerçekleşen ölümü teorilerince izah edemezler.,

Maddeye fiziksel özellik kazandıran enerjiyi yok sayabilecek kadar cehalette ısrar edenlerin, birde bilim adına ahkâm keserek canlının biyolojik yapısına odaklanıp, yaratıcının da aynı maddi hücrelere sahip olma zorunluluğuna vurgu yapmaları ve akıl sahibi olunabilmesi için mutlaka beyine sahip olma mecburiyetini dile getirmeleri bilimsel bir fecaattir.

Yaratıcının ruhundan üreyerek ve Etkin Aklından bilgilenerek yaratılan ve donatılan insan aklının somut olan hücresel maddelere bağımlı olduğu ve fizyolojik yoldan etkileştiği düşüncesi öylesi korkunç bir mantığın ürünüdür ki, duyguya ve imana muhalif geliştirdikleri ve de sözde hiç yanlarından eksik etmeyerek yol gösterici olarak benimsedikleri “Mantık” teorileri kendilerini gerçeklerden koparmakta ve sanal âleme tutsak kılmaktadır. Buna rağmen bilim adına savundukları trajikomik düşünceleriyle de fiziğin sancaktarlığını metafiziğe kaptırmamaya çalışarak, ilahsal enerjisiz yani ruhsuz bir dünyanın varlığını kanıtlamaya çabalamaktadırlar. Seküler-laik-demokrat bazlı düşüncelerin mantık hilesiyle müminlerle tartışmaya girerek uyguladıkları baskılarla haklı çıkabilme arayışları, şüphesiz gerçeğin açık perdelerini kapatmaya yetmemekte ve Yaratıcının Mutlak İrade’si engellenememektedir.  

Yaratıcı, her türlü bilgi, düşünce, anlayış ve davranışları insanoğlu bedenen yaratılmadan önce dilediği gibi paylaştırarak ruhlara nüfuz etmiş ve bu temel esasa göre dünyanın formasyonunu, maddenin, fiziğin ve olayların vuku bulmasını iradesince güncelleştirmiştir. Ruhsal akliyat, düşüncelerin, duygu ve fiziki oluşumların; bireysel, toplumsal ve evrensel fıtrata denk görsellik ve güncellik kazanabilmesi amacıyla vahiyle bildirdiği iyi veya kötü, doğru veya yanlış şeyler için peygamberi, şeytanı, ruhu, bedeni ve maddeyi aracı kılmış, yol gösterici ilmiyle de perçinlemiştir. Böylece faydalı veya zararlı tüm düşünce, fiiliyat ve unsurların hudutlarını çizmiş ve buna bağlı kâinatsal bir düzen konumlandırarak soyut veya somut tüm olayları ezelde yaratmıştır.

İyi ve kötüyü temsilen Peygamber ve şeytan özüne bağlı şekillenen düşünce, davranış ve keşiflerin gelişerek düzen içinde varlık kazanması ve mücadelesi, varoluş ve yokoluş amacına uygun biçimlenmektedir. Düşsel ve davranışsal uygulamaların hiçbiri beyinsel, öğretisel, araştırısal, rasgelesel, gözlemsel veya iradesel etkiyle gerçekleşmemekte, ancak kusursuz ve her şeyin birbirine denk gidişatından öyle sanılmaktadır.

Her şey “ilk”e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda varolan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler, fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

Ruh, bünyesinde barındırdığı zihinsel ve duygusal oluşumları programı doğrultusunda güncelleştirerek, durağan maddeye fiziksel işlev kazandıran bilgiyi ve eylemi gütmektedir. Bireysel, toplumsal ve evrensel olaylar, “o kitap”’ta yazılan mutlak düzeneğe göre etkileşerek gelişmekte ve yaratıksal hiçbir katkıya veya müdahaleye izin verilmemektedir. Rahmani veya şeytani her düşünce ve davranış, Mutlak irade’ce önceden takdir edilmiş “bir bilgi”’ye göre olgunlaşarak gelişmekte ve kadersel düzen kendi mecrasında akışına devam etmektedir.

İnsanların dine veya bilime olan güvenleri iradesel değil kaderseldir. Zaten din ile bilimi, tıpkı ruh ile beden gibi birbirinden ayırmak bir ölümdür. Einstein, bu gerçeği şu sözleriyle özetlemektedir. “Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır.”  Ya da;Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Yahut G. W. Carwer’ın ifade ettiği; “Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil.”

Düşünce ile davranışın, inanç ile imanın, mantık ile duygunun çoğunlukla örtüşmeyerek çatışması ve sürekli değişkenlik göstererek paradoksal sonuçlar doğurması, insanoğlunun özgür olamayışından ve dilediğini yapabilecek iradesel bir gücü bulunmayışındandır. Bu sebeple din ile bilimi ya da Allah ile insanı düşman kutuplara ayırarak birbirine kırdırmakta ve akıl almaz bir kavgaya sürüklemektedirler. 

Vahiysel din psikolojisinde; bir insan, yaşamı boyunca elde ettiği olumlu veya olumsuz her türlü oluşumun Yaratıcı’dan geldiğine inanarak ya şükreder ya da sabreder. İnancı gereği Allah’ın izni ve iradesi olmadan herhangi bir şeyi başarma veya yenilgisine olanak olmadığını düşünür. Çünkü her iş O’nun dilemesiyle gerçekleşir. Beyin psikolojisinde ise bilim, üstün ve özgür aklın zekâ seviyesine göre eğitsel, içgüdüsel, kalıtsal ve rasgelesel kendiliğinden oluşan bilgileri işleyip muhakeme etmesiyle ortaya çıkardığı bağımsız yargılar olarak kabul eder. Aklın, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran bağımsız bir güç olduğu varsayımıyla insanın egemenleşmesine neden olan özgür irade; dilenileni yapabilen, kaderini yazabilen ve seçme hakkı bulunabilen mutlak bir güç olarak tanımlanır, dolayısıyla ilahi kadere meydan okunur.

Din, bilim ve siyaset öyle egemenlik ve irade savaşı içindeki bir karmaşa ve tutarsızlık içinde sürdürülür ki, Mutlak İrade, özgür irade ve cüz’i irade konusu aralıksız tartışılır, birbirine hükmeden veya dışlayan yorumlarla çelişkili düşünceler, anlayışlar, dinler, felsefeler, idoller ve tanrılar üretilir. Aslında herkesin içinde yaşadığı gerçek dünya, tektir. Bu sebeple Etkin Akıl ve Mutlak İrade gerçeğine kayıtsız inananlar, bu tür anlamsız, dayanaksız ve sonuç getirmez saçma tartışmalara itibar etmez, ancak inandıkları “o kitap”ın takdir ettiği zaman ve mekân dâhilinde gereğini yaparlar. Neticede hidayete erdirenin de saptırtanın da, yüceltenin de alçaltanın da Yaratıcı olduğu içyüzü aleni ve her şey O’nun dilemesi ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği ortadayken, tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceği ve getirmediği de açıktır.

Yaratıcıya kayıtsız teslim olanlarla, özgür veya cüz’i iradeye inananların fikirsel mücadeleleri, yaşamı yönlendiren ruhi ve fiziki kanıtlar dikkate alınmaksızın düşler deryasında devam eder, hayat ise tartışmaların ötesinde programlandığı doğrultuda devam eder. İşbirliği içindeki Tanrı referanslı deist rasyonalistler ile kökten inkâr eden ateistler, tanrısal kimliklerinden dolayı Müslümanları durmaksızın aşağılar, iktidar olmamaları için taciz, baskı, şiddet ve savaşa başvururlar. Fiziksel veya duygusal iyi-kötü, doğru-yanlış her şeyi tecrübe edinerek gören, duyan, hisseden, tadan ve idrak edebilen insanoğlu, nasıl oluyor da farklı düşüncelere, anlayışlara, dinlere, keşiflere ve değerlere sahip olabiliyor, çatışabiliyor veya ani dönüşümlere zemin hazırlayan sebeplerle başkalaşabiliyorlar?

Şu tartışılmaz bir gerçektir ki her ne dine, inanca ve düşünceye sahip olunursa olunsun, özgür veya cüz’i irade felsefesiyle rasyonellik, laiklik ve demokrasi adına insanı egemen kılacak anayasal düzenlemeleri meşru sayan ulus veya bireylerin tamamı bilinçli veya bilinçsiz, açık veya gizli ateisttir. Büyük bir çoğunluğu her ne kadar Allah’ın varlığına ve dinlerine inandıklarını iddia etseler de bağlı oldukları anlayışlar vahyi değil ateist köklüdür. Bundan dolayı Müslümanlara karşı besledikleri kin ve öfke ile giriştikleri savaş, esasen Yaratıcı Allah’adır.

Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler gibi ateistlerde “özgür irade”yi, Müslümanlar da “cüz’i irade” ve “külli irade” ikilemiyle yaşamla ve Kur’an’la örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, ‘Mutlak irade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: “İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?” Bu yüzden vahiysel dinin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm kaynaklı rasyonalizm ve pozitivizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin “ne olduğu” arayışında, her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de mantık denen bir anlayışa sığınırlar.,

İlâhiyatçılar öyle bir paradoks içindedirler ki, bazen “İnsan özgürdür, yaptığından o sorumludur” diyor, bazen de “Allah özgürdür, her şeyi O kontrol eder” diyorlar! Hangisi doğru; Allah mı, insan mı?!? Bilimciler de yöneten ve yönlendirenin beyin olduğunu söylerler ama kayıplara ve olumsuzluklara kanıtlayıcı hiçbir cevap veremezler. Hangisi doğru; Allah mı, insan mı?

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (bir şeyi dilemenize izin vermesi) sayesinde (o şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah âlimdir, hâkimdir.” İnsan 29 

“Onun dilemesi hariç, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler.” Bakara 255

“Oku ve öğren! İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin erkemdir (en cömerttir).” El-Alak 3.4.5      

“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup, hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu ondan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir.” Fatır 2

“Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” A’raf 178

“Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, «Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım» diye benden kesin söz çıkmıştır. “ Secde 13 

“Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâla ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

Siyaset yok politika var!

Vahiy yok din var; ruh yok beden var; Allah yok beşer var; insan yok mahlûk var; ahiret yok dünya var; kulluk yok özgürlük var!

Siyasetin olmadığı seküler-laik dünyada kaosun diplomatik sembolü politika, erdemliği dışlayıp ahlâksızlığı yani insansızlığı çağdaşlaştırmıştır. Her geçen gün hızla çoğalan karakoncolos alaşımlı çok çirkin korkutucu bedensi kütüklerin rehberlikleri ve önderlikleri kitleleri doludizgin etkilemeye devam etmiş; dolayısıyla vahiy dışı eğitsel ve idaresel süreç, üstün insanı alçak yaratıklara dönüştürmüştür.

Bundan dolayı doğrudan ve kulluktan kaçılıp yalana ve köleliğe koşulmuş; anormal düşünce, davranış ve tercihler dengeleri altüst ederek sömürü, vahşet, ayırımcılık, haksızlık ve adaletsizlikler galebe çaldırılmıştır. İnsanı insan yapan ölmek ya da olmak yerine, insanı insanlıktan çıkaran korkunç yalancılık, fesatçılık, fırsatçılık ve riyacılık insaniyeti yiyip bitirmiş; böylece insan görünümündeki sinsi yaratıklara duyulan ilgi ve teveccüh kötüyü daha da derinleştirmiştir.

Tecrübe, yenilen kazıkların, çekilen sıkıntı ve eziyetlerin kaçınılmaz bileşkesi olmasına rağmen yine de yanlışlıkta ısrar edilebilmiş; vahyi, siyaseti, ruhu, aklı, onuru, dürüstlüğü ve vicdanı imha eden gelişmelerin dolaylı savunucuları olunabilmiştir. Avlanmaktan ve kendi kendini aşağılattırmaktan inanılmaz haz duyan insanoğlu öyle mahlûklaşmış ki, kadersel mührün sapıksal tüm argümanlarını taşıyarak hayvandan da daha aşağı olduğunu ortaya koymuştur.

Yaratıcıya ve adil kurallarına karşı girişilen egemenlik savaşı, lanetin devasa boyutunu kanıtlamış; mücadele etmektense ya korkuya ya da az bir bedele teslim olunarak adalet bombalanabilmiştir.

Oysa bilinmelidir ki, biri, kulu yani beşeriyeti diğeri de yaratıcıyı yani ALLAH’ı temsil eden laiklik ile vahiy, nasıl taban tabana zıt ve birbirlerine düşman fikirler ise, aslında laiklik ile demokrasi de öyledir ve sıcak gündem bunun apaçık bir kanıtıdır.

Özgürlük, kulluğa karşı nasıl bir kılıç olarak kullanılıp iman sahipleri manipüle ediliyor ise, demokrasi de millet seçimi ya da iradesi olan amacından saptırılıp Allah’a karşı bir galibiyet yani hâkimiyet olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla her şart ve koşulda gerek özgürlük gerekse demokrasi halk için olduğu iddiasında bulunulsa da, aslında doğrudan Allah ve kulluğa karşı bir üstünlük güdüsüdür.

Gerçi dönen çark görünebiliyor, işitilebiliyor ama kavranılamıyor. Zaten sorun görünen ya da işitilende değil, muhakeme yani idrak edilememesindedir. Esasen İslam inancı taşıyanların hem içeride hem de dışarıda kuşatılıp işgal edilerek iktidardan uzaklaştırma amacının Allah, resulü ve hükümleri olduğu aşikârdır.  

Özellikle Türkiye’nin İslam ile bütünleşmesi ve Türk milletinin Müslüman olmasına dâhili ve harici haçlı-siyonistler öyle tepkilidirler ki, balonsu egemenlikleri sona erecek kaygılarından fevkalade kindardırlar.

Madem özgürlük ve demokrasi; millet isteği ya da iradesinden korkulabilinir mi? Ama o millet, Müslüman ve Allah’ın kurallarına bağlı ise, her türlü baskı, yasak, tehdit, savaş, zulmü, darbe veya istilayı mubah sayılır. Niçin; özgürlük ve demokrasi için! Öyleyse laiklik, özgürlük ve demokrasinin politikadaki bilimsel karşıtlığı doğrudan tevhiddir!

Yaratıcı Allah’a imanı çağdışı; beşere imanı ise çağdaşlık bellemiş İslam karşıtları, farklı kulvarlarda olmuş olsalar da beslenip güdüldükleri odak aynıdır. Peki, o odak nedir diye sorulacak olursa; Kur’an ifadesiyle şeytandır; tağuttur; zorbalıktır yani kötülüktür!

Seküler-laik politikalarıyla Allah’ı ve insanlığı doğramaya çalışan hilekâr jakobenler, ne kalplerdeki imanı; ne inen vahyi; ne adil olan siyaseti; ne bedeni var eden ruhu; ne yaratıcı ALLAH’ı; ne kulluğu; ne de ahireti söküp atamazlar. Çünkü zihin ve kalplere hükmeden; birini diğerine musallat kılan; dilediğine dilediği kadar fırsat veren; yeryüzündeki iktidarları paylaştıran; takdiri kendisinde bulunduran; yönetip yönlendiren Allah olduğu için!

Ancak Kur’an’ın hükmettiği bir diyarda siyaset yani adalet vardır! Dolayısıyla İslam olmadığı yerde ne siyaset ne de adalet mümkündür. Neden; İslam, kayıtsız-şartsız Allah’ın Mutlak İradesi olduğu için!

Sadece adalet benim olsun! Çünkü insan için gerekli tek şey adalettir!    

“Ey İman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135 

İnsan değil, hayvan hatta daha da aşağılar…

Hiçbir gerçek hatta mucize bile aydınlanmalarına imkân tanımayıp idraklerini açamamasından dolayı insan olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü konuştukları dili bilmek; gördükleri göze, işittikleri kulağa ve taşıdıkları kalbe sahip olmak gerekir.

Öyleyse insan görünüşteki mahlûkları insan seviyesinde değerlendirerek muhatap almak beterin en beteridir.  

İnsanoğlunun en vahim yanlışı, ruha değil bedene itibar etmesidir. Ruh ahireti, beden dünyayı temsil ettiğinden ruhun dışlanarak bedene hâkimiyet tanınmış olması beşeri egemenleştiren öyle bir felakettir ki, engellenemeyen musibetler, olaylar ve ölüm, beşerin iddia ettiği gibi egemen olmadığını hatta bir saniye sonra başına ne geleceğini bilmemesinden anlık bile hâkimiyetini imkânsız kılmaktadır.  

Karşılığı aranmayan lafların âlemdeki değeri insanlığı öyle yitirtmiş ki, artık vahiy, hak ve adalet değil, ağızlardan dökülen laflar muteber hale gelerek heyecan, umut ve güven doğurmuştur. 

Ne kadar berbat, bezmiş ve yıkılmış bir psikolojide olsalar da, laf kendilerini öyle dinginleştirmektedir ki, sanki sorunları çözmüşler ve sıkıntılardan kurtulmuşlar gibi rahata kavuşurlar. Oysa lafın etkisi bitince altından kalkamadıkları badireler ve elemler tekrar nükseder ve laf, tıpkı soğuktan donarak ölmek üzere olan bir insanın uykusunun gelmesi ve uyumasıyla beraber ölümün gerçekleşmesi misali bitkisel hayata sokarcasına hayvandan daha aşağı bir hilkate dönüşürler.

İnsan, neden karşılığı olan sözlere değil de laflara itibar eder? Neden yaratıcısına değil de kuluna güvenir? 

Karşılığı olan sözler, yaratıcı Allah’ın sözleri; karşılıksız olanlar ise Allah’a karşı benlik güdenlerin lafları! “Ben” diye böbürlenerek kulluğu doğrudan yahut kısmen veya dolaylı olarak reddeden insanın tek başına Allah’ın sözüne itibar edebilmesi mümkün değildir. Onun için gerek vahiy gerek iman gerek namus gerekse şerefi nefsi doğrulara ya da yanlışlara göre kabullenir; Allah’ın sözleri ya inkâr edilir ya da mazeretlerle savsaklanır!

Amele değil lafa çok itibar edildiği hatta laf yarışında galebe çalanın üstün kılındığı dünyada her nefis mükemmeli arar. Oysa sözün doğrusu ve mükemmeli Allah’ındır ama benliği hoşnut etmediğinden ‘laf’ gibi muteber sayılmaz. Çünkü insanın tamamen özgür kalma ve egemen olma iddiası bulunduğu için kul olmayı sindiremez. Dolayısıyla ne dilediği bir özgürlüğe kavuşur ne de mükemmelliğe!

İnsan, kendini yaratamadıktan sonra özgür olamayacağı gibi egemen ve mükemmelliğe de erişemez. Bu sebeple dünyada mükemmellik yoktur. Dualite yani ikilik vardır; yaratıcı-yaratılan, iyi-kötü, karanlık-aydınlık misali! Dünyada mükemmele yaklaşım olabilir mi diye sorulacak olursa, yaratıcı Allah’a kayıtsız-şartsız itaat ve hiçbir gerekçeye sığınmayacak bir aşktır ki, o’da ahirete götürüp cennete kavuşturur. 

İnsanın bozulması ve onurunu yitirmesinin nedeni, sözle yani vahiyle değil, lafla yani söylentilerle amel etmesi ve kendine yol edinmesindendir. Söz ile laf arasındaki fark, tıpkı ruh ile beden gibidir. Nasıl ki beden fani ise lafta fanidir. Allah söz, insan laf söyler! Dolayısıyla muhakeme edebilen insan, bakiye değil faniye inanabilir mi?

Kaynağını vahiyden almayan politikacı ve din adamları, yeryüzünün en tehlikeli lafebeleridirler ki, toplumların zihin ve kalplerini iğfal ederek insanda değer ne varsa silip süpürürler. Dolayısıyla insanı insan yapan vahiy, hak ve adalet mücadelesi yok olur.

Böylece asıl kaçınılması ve sakınılması gereken düşmanlar, kişi ya da toplumun hem dünyasını hem de ahiretini perişan eden seküler-laik yani batıl odaklı politikacılar ve din adamlarıdır. Onun için lafa değil söze yani vahye odaklanılabilinirse, her iki âlemde de korku yaşanmayacaktır.

Yaşam ve ölümdeki mananın derinliğini bilmeyenlerin lafları tükenmez ama bilen, Allah’ın sözlerinden öte konuşmaya cesaret edemez. Hayatının nerede ve nasıl başladığı ya da nerede ve nasıl sona erdiğine değil, ikisi arasında neler yapıldığı ve olayları kimin tetikleyip takdire ulaştırdığı sorgulamaya başladığın an, yalanlardan uzaklaşıp gerçeğin açık perdelerine ulaşılabilecektir. Çünkü laftan söze geçiş, batıldan hakka geçiştir!

İnsanın politikacı ve din adamlarının hazırladıkları tuzağa düşmelerindeki en büyük handikap nedir biliyor musunuz; işittiklerini gerçeğin eleğinden geçirebilecek idrakleri olmamalarıdır. Bilgileri demiyorum; çünkü her insan, teorik olarak yaşadığı olaylardan dolayı yalanla gerçeği ayırabilecek bir tecrübeye ve muhakeme yetisine sahiptir. Ama insan değil ise mümkün değildir. Lafı yani abartıyı kabul edip, sözü yani gerçeği dışlaması, aradığı ‘neden’  sorusuna açık bir yanıttır.

“Hayatımızda işlediğimiz hataların çoğu, düşünmemiz gereken yerde hissetmekten, hissetmemiz gereken yerde düşünmekten ileri gelmektedir.” John Colbins

Yeryüzüne halife olarak indirilen insanın söze değil lafa saygı duyup güvenmesi, halifelik sıfatını da kaybedip düşünemeyen ve kavrayamayan bir mahlûk olmasına sebebiyet vermiştir. Vahiysizlikten daha sert yatak, daha keskin soğuk, cehennemsi yaşam ve daha acı bir sefalet yoktur!   

Bu sebeple vahyin, dinin, imanın, doğrunun, yanlışın, namusun ve şerefin ne olduğu sözden değil laftan öğrenildiğinden, insan da ne din ne iman ne namus ne şeref ne de hak ve adalet kalmış; böylece bozulan insan, yaratıkların en korkuncu olarak dünyada peydahlanmıştır.

Oysa doğruluk ve adalet bakımından kimin sözü tamamlanmış ise, O’na itibar gerçeğin ta kendisidir.

“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler. Enam 115-116

Dik dur; sakın ha çalışma!

FETÖ gibi haçlı-siyonist düşmanların Türkiye’deki emeli PKK/HDP’nin üzerine hak ve adalet adına giden devletin olası vesveselere karşı atabileceği bir geri adım milleti öyle hüsrana uğratır ki, beterin daha beterini müstahak kılar.

Türkiye’ye karşı düşmanlıkları tartışılmaz olan PKK/HDP’li azgınların demokrasi ve hukuk manipülasyonlarıyla kendilerini aklama maksatlı söylemleri aldatmamalı; haçlı-siyonist efendilerinin destekleri yıldırmamalı; Kürt kökenli kardeşlerimiz ile olan bağları sindirmemeli; silahlı tehditleri kararlılıktan vazgeçirmemelidir.

Müslüman tek bir Türk kalmamacasına ya Anadolu da yok etmek ya da Asya steplerine geri sürebilmek için ezelden beri çabalayan haçlı-siyonist güçlerin PKK/HDP’ye yaptıkları hamilik sürecinde sözde Kürt mücadelesi umurlarında değildir. Onların varsa yoksa yegâne düşmanları Müslüman Türkiye olup, PKK/HDP’de tetikçileridir.

Yoksa haçlı-siyonist’lerin Türkiye gibi kadim ve köklü bir ülkeyi değil de devlet dahi olmayan terör örgütlerinin yanlarında yer alabilmeleri mümkün müdür? Düşünün; Türkiye’den elde ettikleri çıkarların hangisini terör örgütlerinden sağlayabilirler?

Yıllarca sürdürdükleri hainlik ve kıyımlarıyla Türkiye’nin en şedit düşmanları olan PKK/HDP’lilerin gözaltına alınıp tutuklanmaları, bir milletim millet; bir devletin devlet olabilmesi için tek çaredir. Hatta idam edilmeleri çözümün ta kendisidir!

Milletini değil de başkalarını elem edinen yapılar çökmeye mahkûmdur. Çünkü varlığını sağlayan, idame ettiren ve uğruna can veren millettir.

Uluyan kalabalıkların ulumalarına kulak kabartıp korku odaklı çeşitli mazeretlerle esneklik göstererek hak ve adaletten dönenin ayakta kalabilmesi söz konusu değildir.

Gerek emniyetteki göz altılarında gerekse çıkarıldıkları yargıda savunma amaçlı ifade vermekten kaçan beşer görünümündeki insani şeytanların ifadelerine zaten gerek yoktur. Yıllardır yaptıkları açıklamalar kim oldukları, kime hizmet ettikleri, kimlerin tetikçiliğini yaptıkları ve hedeflerinin ne olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla ihaneti, demokrasi ve hukuk alaşımlı hiçbir harç sıvayamaz!

“Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde  düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. Maide 33

%d blogcu bunu beğendi: