Savaştan korkup kaçan Müslüman değildir!

Savaştan kaçmak, ölümden yani ahirete göç etmekten kaçmak istemektir ki, apaçık bir küfür yani şirktir. Oysa kimi ölüm, savaştan öyle bin beterdir ki, kıyasları dahi mümkün değildir. Lakin savaştan kaçan insan, dinledikleri veya öğrendiklerini gerçeğin eleğinden geçirmemesinden dolayı hayatı nefsi hezeyanlarıyla izlemekte;  kaçamadığı ölümü hesap edememesinden ötürü fani dünya uğruna şerefsizlikle yaftalanabilmektedir.  

Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız bağlılık olan İslam, yaratıcı Allah’ın dışında hiçbir güçten korkmamayı ve mücadeleden sakınmamayı emreder.  

Al-i İmran 175 ayetinde; “Eğer iman etmiş kimseler iseniz şeytan ve dostlarından korkmayın” hükmüyle imanın temel şartı ortaya konmuş, dolayısıyla iman ölçüsünün herhangi bir beşeri güçten korkulmayarak Allah’a ortak koşulmaması zapt altına alınmıştır.

İslam’ı, dünya menfaatleriyle özdeşleştirerek materyalistleştiren ve hümanistleştiren din bilginleri, Allah ayetlerine fiyat etiketi koymak suretiyle mal ve candan üstün tutarak, nefsi bir ‘barış ve kardeşlik’ gibi vahiy karşıtı bir düşünceyle devşirmişlerdir. Barış ve kardeşliği İslam’ın kriterlerine göre değil de seküler odaklı hümanite anlayışıyla inşa etmelerinden İslam, egemen bir rejim ve siyasi düzen olmaktan çıkarılmış, kültürel ve teolojisel bir ibadete dönüştürülmüştür.

Müslümanlıkla şereflenilmemenin asıl sorunu; beşere ruhen değil bedenen kucak açılmış olmasındandır. Bundan dolayı Müslümanlar bedeller ödemekte ve ödemeye devam ederek tıpkı ateşin çeliği eritmesi misali lav olup haçlı-siyonist tezgâhlarında dövülmektedirler. Dolayısıyla kendine karşı derin bir inanç taşımayan sözde Müslüman, yaratıcısı Allah’a karşıda taşımadığından nefsine mağlup olmanın zilletine mahkûm olmaktadır. .

Kuralları Allah ve Resulü yerine beşeri güçlerin koyması vahiy dışı fetvaları doğurmuş, böylece yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar her Müslüman’ın yapması zaruri olan mücadelenin önüne geçilmiştir.

Müslümanların yüce kitaplarını açıp okuyarak Allah’ın ayetlerini öğrenmekten üşenmeleri gaflet batağında boğulmalarına ve İslam adına ahkâm kesen oportünistlerin avları olmalarına sebebiyet vermiştir. Zulüm ve küfür karşısında korkularından veya nefsi çıkarlarından hiçbir şey yapmayıp ağızlarından mırıldandıkları dualarla üzerlerindeki zilleti kaldırabilecekleri hezeyanları, neden süründüklerine kanıttır. Oysa Allah, onlardan korkulmayıp savaşılmasını, böylece Müslümanların elleriyle cezalandırılmalarını, rezil edilmelerini ve galip kılınarak kalplerin ferahlatılacağını buyurmuş ama sözde Müslümanlar, sanki kendileri tanrı, Allah’ta kullarıymış gibi ölüm ve felaket korkusuyla mücadeleden kaçınmışlar; böylece yardıma kavuşabileceklerini düşünmüşlerdir.

Cihad yahut savaşın İslam’la bağdaşmadığı, zulme ve batıla karşı cengin insanlığa ve barışa karşı işlenmiş bir suç olduğu kanaatiyle Allah yolunda savaşan müminleri kınayarak teröristlikle yaftalamışlar ve Müslümanların nezdinde aşağılatmışlardır.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide 54  

Hâlbuki İslam karşıtı azgınların karşısına onurlu ve zorlu bir Müslüman toplumunun çıkmasını önlemelerinden günümüze değin ezilen, sömürülen, horlanan ve hakirliğe mahkûm kılınan yaklaşık 2 milyarlık bir toplumun sorumlusu Allah değil, vahyin emrettiği doğrultuda iman edilmemesindendir.     

Sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmekle Allah rızasının kazanılacağının vaaz edilmesinden inananlar, müşriklerin boyundurukları altına tutsak edilmiştir.

“Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?” dediler. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.” Nisa 77

Bir taraftan cennetin ebedi saadetinden bahsederler, diğer taraftan ölmemek için nasıl kaçıp saklanacaklarını hesap ederler. Madem cennet eşsiz bir hayat, neden geçici bir dünya menfaati için ahirete kavuşmaktan sakınılıyor?

İman etmiş bir Müslüman, Allah ve Resulüne savaş açmış azgınlara karşı sert davranmalıdır. Ülkesine, anasına, babasına, eşine, çocuğuna ve kardeşine hasım bir kimseye hoşgörüyle davranmayıp her türlü bedeli ödemeye göze alarak mücadele edilebiliyor ama Allah, Resulü ve İslam daha az sevgili bulunup umursanmıyor.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24   

Ölümden, işkenceden, hapsedilmekten ve makamını yitirebilecekleri korkularından Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığı satanlar, özlerinde iman etmemiş fasıklar olmalarından, aslında tıpkı ateistler gibi tekrar dirilecekleri güne yani ahirete iman etmemiş şüpheci agnostiklerdir. Eğer inandıklarını imanlarıyla kanıtlamış olsalardı; ölümden veya savaştan yahut Allah’a rağmen herhangi bir beşerden korkarlar mıydı?

Eğer ölümden ve savaştan korkuyorsanız; Allah’a, Resulüne, Kur’an’ı Kerim’e, ahirete ve tekrar dirileceğiniz güne iman eden bir Müslüman olmadığınız aşikârdır. Ancak dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler savaştan ve ölümden korkanlardır!   

“(Resulüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 16

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

Reklamlar

Vahyi olmayan devlet şeytanidir…

Batılın fışkırttığı ilkelerle beslenen politika insanları öyle sömürdü ki, adil bir yönetim olan siyaset, politikaya peşkeş çekilmek suretiyle nefse galebe çaldırılmış; böylece manipülasyonlarla hak ve adalet doğranarak altüst edilmiştir. 

Siyaset; devleti, dolayısıyla halkı yönetme erdemliği olup, insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, eşit hukuku, önce halkını sonra kendini güvene almayı; halkının değerlerini koruyup gözetmeyi, güce ve makama göre kayırmamayı; suçlulara hak ettikleri cezayı vererek toplumu mal ve can tehditlerinden korumayı; zalimlere karşı celalli, mazlumlara karşı lütufkâr olmayı, haksızlık karşısında aleyhine dahi olsa adaletle hükmetmeyi; kendinden ziyade emri altındaki toplumlar için kaygılanmayı; özü muhafaza edip yabacılaşmamayı; halkına karşı sultalaşmamayı; her şart ve koşulda vahyi referans almayı ve asla saltanata meyletmemeyi emreder. 

Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplumda ne düzen ne birlik ne güç ne adalet ne huzur ne de dirlik olur. Başta Hz. Muhammed olmak üzere tüm peygamberler en mükemmel devlet adamları olarak adaleti siyasetle başarmış; düşünce ve davranışlarıyla örnek olmuş, aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlık ve adaletsizliğe izin vermemişlerdir.

Seküler, yani vahyi reddeden laik düşünceler dini siyasetten baskı ve hileyle arındırsalar da, ruhun bedenden ayrılması misali ölü olmalarından aydınlık saçamamakta; böylece karanlık, kötülük, entrika, haksızlık ve adaletsizlikler egemen olmaktadır.

Allah, dinler arası hoşgörüye, hürriyete, tahammüle, barışa ve yardımlaşmaya hükmetmiyor da, seküler-laik düşünce mi sağlıyor?

Her ne kadar yasa yapıcı politikacılar yalancı iseler de, asıl günahkârlar seküler-laik rejimleri sindiren ve mücadele etmeyen toplumlardır. Yaratıcı’yı ve kurallarını benliksel gerekçelerden reddeden laik rejim, nefsi bir iktidarlık peşinde koşmaktan insanları felakete sürüklemekte; dolayısıyla insanlığı ve adaleti tüketen her türlü düşünce ve eylemleri kolayca etkileştirmektedir.

İslami rejim ile seküler-laik rejimler objektif kıyaslandığında görülecek odur ki; özgürlük adına yaratıcı ALLAH’a kulluk yapmaktan kaçınanların, seçilmiş insanlara yani kula kulluk yapılmasına çağdaşlık adıyla manipüle edilmiş olunmasıdır. Bu durumda ALLAH’a kulluk yapmak mı bir özgürlük yahut medeniyettir; yoksa beşere esir düşülerek kulluk yapmak mı? Sonuçta her iki tarafta yasalarıyla hüküm sahibi iseler; yaratıcı mı ya da yaratığa mı kulluk akılcılıktır? Dolayısıyla önyargısızca muhakeme edildiğinde; hak ve adaleti gözeticinin nefsin değil Allah’ın kuralları olduğu aşikârdır. 

İster kapitalist isterse sosyalist olsun seküler-laik yapılarda Allah adına değil nefis adına anayasa yapılır. Dolayısıyla toplumların istek ve düşüncelerine göre yapılan yasalar doğrudan Allah’ın indirdiği yasalara meydan okumadır. Ama buna rağmen yazılmış kader yani kabulüne yanaşılmayan ‘o kitap‘ her şart ve koşulda üstün gelmekte; seküler-laik yasaların ne düzeni ne de vaatlerini yerine getirememiş olmasından değişimi sürekli mecburiyet doğurarak hem yanlış sürdürülmekte hem de insanlar aldatılmaktadırlar.

Din dışı seküler-laik devlet düzenlerinde tanrı insandır! Çünkü hâkimiyet kayıtsız-şartsız halka yani beşere dikta edilmiştir. Toplumların Allah inancı kulakları aşıp kalplere inmediğinden söz konusu düzenler sindirilerek varlıkları sürdürebilmekte; böylece insanlar kendi kendilerine yaptıkları zulümde sınır tanımamaktadırlar.  

Vahyi hükümler siyaseti; seküler-laik hükümler politikayı üretir. İnanç ile iman ve ruh ile beden nasıl farklı kuvvetler ise, ruhu temsilen siyaset ile bedeni temsilen politika da farklıdırlar. Dolayısıyla adil olabilmesi imkânsız seküler-laik politikayla yönetilen halk öyle acımasız bir sömürüyle karşı karşıyadır ki,  diri diri toprağa gömüldüklerinim farkında bile değillerdir.   

Aslında dünya, nefsi tatmin; ahiret ise ruhu tatmin üzerine kurulmuştur. Bu sebeple nefsi tatmin için politika; ruhu tatmin için siyaset vardır.

Üstünlük ve faziletleri Allah katından değil de nefisten uman insanın şeytani düşüncelere meyletmesi, aldatılarak batıla sapmasına yegâne sebeptir.  Bu yüzden fani dünyanın nimetlerine öyle aldanmıştır ki, ne Allah’ı ne peygamberlerini ne anayasası olan kitabını ne de göç edecekleri ahiret yurdunu tanımaktadırlar.  

Tamamen nefsi olan seküler-laik politikayı güden ve uyanlar bilmelidirler ki, ahirete göç etmeleriyle birlikte Allah huzuruna ‘hain’ olarak çıkacaklardır. Öyleyse dünyada sahip olunan bir şey ölümle birlikte yitiriliyor ise, o şeyin bir övüncü ve faydası olabilir mi?  

Anlayana sivrisinek saz, anlayamayana davul zurna az bile…

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44  

“Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (ahiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Allah onlara gazabetmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar! Maide 80

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felâkete dûçar olmaması için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır. En’am 70

Nasıl bilirdiniz!

Kendini dahi bilmeyen bir insanın bir başkası tarafından bilinebilmesi mümkün değildir. Çünkü kalpte taşınan gizlilikler bilinmemektedir!

Yaratıcı Allah’tan başkasının bir insanı hatta herhangi bir canlıyı tanıyamaması, yaratıcı olmamasındandır. Her ne kadar tanınabilineceği bir bilgi birikime sahip olunsa da faraziyeden öteye gidilemeyeceği tartışılmaz bir gerçektir. Yönetip yönlendiren ve kaderi elinde bulunduran Allah, zatından başkasına bir inisiyatif hakkı tanımamış; melekler ve peygamberler dahil olmak üzere dileğinin dışında bir hürriyet vermemiştir.  

İnsanların hatta dünyanın kendisini nasıl gördüğüne çok meraklı olan insan, beşerin beğeni ve övgüsünü kazanabilmek için didinir durur ama asıl kendisini beğenmesi ve övmesi gereken yaratıcısı Allah’ı hiç mi hiç umursamaz.

Oysa bir kimse, Allah yanında makbul ve bütün insanlar ondan yüz çevirseler bile ona hiçbir zarar gelmez. Allah yanında makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi kendisine hiçbir fayda temin etmez.  

Dolayısıyla insanın diriyken hiçbir şey bilmediğinin kanıtı, ölüp musalla taşına konduğu zaman ki sualle ortadadır. Cenaze namazını kıldıran hocanın cemaate yönelttiği ‘nasıl bilirdiniz’ sorusu, hayattayken Allah ile arasındaki yaşam muhasebesini yapmamış ölünün, başkaları tarafından muhasebesi yapılarak karar merciine oturtulmalarıyla yargıya gidilmesi apaçık bir akılsızlıktır.

Dünyada iken beşere yani nefse göre iyi ya da kötü olana; öldükten sonra da beşere sorularak takdirini almaya kalkışmak, nasıl bir aklın doğrusu sayılabilir?

Kime ve neye göre doğru ve iyi; kime ve neye göre yanlış ve kötü?  

Bilinmeyen birçok şey olup önlerinde dururken, haksızlık ve adaletsizlikler kalpleri sarıp yanlışlar meşrulaşmışken; insan kendini nerede görüyor?

Bayraktarlığını şeytanın yaptığı hümanist düşünceyle insanlar ALLAH’tan öyle koparılmış ki, yaratılan insanı hatta hayvanı sevme daha üstün tutulup yaratıcı takınılmaz olmuştur. Böylece hümanizm tuzağına düşmüş her insan, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, şer ile hayrı, küfür ile imanı hatta insan ile Allah’ı harmanlayarak edindiği hümanizm açısıyla insanı hata ve kusurdan münezzeh kılarcasına tabulaştırmıştır.

Hümanizm öyle bir manipülasyondur ki, sosyal ve siyasi düzeni Allah’ın otoritesinden alıp insanlara veren din dışı seküler bir düşünce sistemidir. Diğer bir ifadeyle, Allahsız bir ‘insan sevgisi’, Allahsız bir ‘barış’ ve Allahsız bir ‘kardeşlik’ gibi şeytani argümanlarla insanı, yaratıcı Allah’tan, peygamberlerden ve vahiyden yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırarak, insanları yegâne amaç ve odak noktası haline getirmiştir.

Hümanizmin İngilizcedeki sözlük anlamı ise; en iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede yani Allah’ta değil de yaratık yani kul olan insanlarda olduğuna inanan bir düşüncedir. Dolayısıyla en hümanist ve seküler insan hakları savunucusu şeytan ise, uyan insanlar da satanisttirler. Tıpkı seküler- laikler gibi!  

Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın ya da insanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin değil madde-enerjidir. Hümanizme göre; doğaüstü varlıklar yani Allah ya da ruh gerçek değildir; yani insanlar ölümsüz ruhlara sahip değildirler ve tüm kâinatsal düzeyde, evrenin doğaüstü ve sonsuz bir yaratıcısı yani Allah’ı yoktur. Dolayısıyla yaratıcı Allah’ı, Peygamberleri ve vahyi reddeden hümanizm; doğrudan doğruya ateizme dayanmaktadır

Allah’ın kâinat ve insan üzerindeki hâkimiyetini reddeden hümanizm, Allah ve peygamber inancı taşıyan toplumlarında zaman içinde terk etmeleri gerektiğini I. Hümanist Manifesto’sun altıncı maddesiyle vurgulamış; böylece Allah ve Resul’üne olan inanç sözden öte fiiliyata geçerilmeyerek amaca ulaşılmıştır.

Zaten küresel seküler-laik düzenin hedefi hümanizm değil midir? Öyleyse bir insanı bilebilmek mümkün müdür?

“Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” Al-i İmran 77

 “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nisa 21

“Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin! Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.” Nisa 49

Kurtuluş için tek yol savaştır…

Ya şehid ol ya da gazi ki, baki hayat ahirete göç ettiğinde fani dünyanın debdebesine aldanmamış olmanın mutluluğuyla yaşa! Velev ki, ölmekten yahut öldürülmekten korkup kaçıyor isen; bil ki, kaçmanın asla faydası yoktur. Dolayısıyla her ne şartta olursa olsun yine öleceksin!

“Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” Ta-Ha 46

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.” Bakara 190

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır. “ Nisa 76

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” Enfal 65

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. “ Tevbe 14

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” Tevbe 38

(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Tevbe 41

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

“Ey iman edenler! Kafirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.” Tevbe 123

(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik..) O halde, kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!” Furkan 52

“Müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” Hucurat 15

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” Mümtehine 1

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever. “ Saff 4

“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” Mümtehine 8

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir. Maide 54

(Resûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. Ahzab 16

Şeytan yani kötü her daim zayıftır; bu sebeple ancak kötüler korkaktır! ALLAH’ın hükmeden yegâne kuvvet olmasından müminler cesur ve otomatikman güçlüdürler.   

İlim ALLAH’ı; bilim insanı yüceltir…

Dayanılan temel kaynağa göre ilim hem Allah’ı hem beşeri; bilim ise sadece beşeri irdeleyip bilmektir. Dolayısıyla ilim ve bilim, hedef itibariyle birbirinden temelden farklıdırlar.

Her ne kadar ilim ile bilim eşanlam kabul edilseler de teori ve pratikte tamamen farklıdırlar. Tıpkı ruh ve beden misali nasıl ki bedeni güden ruh ise, bilimi de güden ilimdir. Ancak ilim görünen görünmeyen her bilgiyi kapsarken; bilim yalnızca görünenle ilgilenip görünmeyeni reddeder. Bu sebeple ilim, ruhu, ruhsal varlıkları ve hisleri ön planda tutarken; bilimde ise beden, madde ve teknoloji ön plandadır.

İlim mutlaktır ama bilim değildir. Neden Kur’an’da bilimden hiç bahsedilmeyip sürekli ilmin konu edildiğini hiç düşünüldü mü?   

Yaklaşık bin yıllık bir tarihi olan bilimin olmadığı onbinlerce yıl insanoğlu ilimle hayatta kalmış ve bilmediklerini öğrenerek gerek sosyal, gerek ekonomik, gerek sağlık, gerek kültürel, gerek siyasi, gerekse askeri alanda yaşamını sürdürmüştür. Bilimsiz bir ilmin mevcudiyeti aşikâr ama ilimsiz bir bilim asla mümkün değildir.  

Aslında bilimin ne olduğu konusunda bir uzlaşmaya hiçbir zaman varılamamıştır. Hayatı kolaylaştırdığı, diğer bir ifadeyle müspet hale getirdiği iddia edilse de hayatın menfiliğini engelleyememiş; hatta teknolojisiyle beraber daha beter acı ve yıkımları getirmiştir.   

Bilim doğada meydana gelen olayların nedenlerini, birbiriyle olan bağıntılarını bulan, onları genelleştiren, kuramsallaştıran ve bu kuramsal bilgi yardımıyla sonradan meydana gelecek olayların nasıl ve ne zaman meydana geleceğini önceden tahmin eden entelektüel bir uğraş olsa da kadere etki yapamaması ve olabilecekleri lehe dönüştürememesi önemsizliğine apaçık bir kanıttır.

Bilim, insanı yaratıcı Allah’a karşı muzaffer kılabilmek için uydurulmuş nasıl bir yalan olduğunu ünlü bilim adamı I.Newton şöyle açıklamaktadır.

“Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama ben, kendimi, deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum.” I.Newton

Bilim bir cevizin kabuğu gibidir! Ancak var olanı araştırır, inceler, gözlemler, deneyler ve biraraya getirmeye çalışarak açı edinir. Öze inemediğinden bir cevizin kabuğuna benzer. İmam Gazali’nin ifade ettiği; Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyencevizin hepsini kabuk zanneder. “ misali bilim, hiçbir varlığın ruhsal alanlarına, gizlerine yani derinliklerine inemediği halde ilimle savaşır. Tıpkı mantığın duygularla ya da bedenin ruhla yahut seküler-laik düşüncenin dinle veya insanın Allah ile savaştırılması gibi!

Bilimin sihirli bir anahtar olabilmesi ancak sorunları kökten çözebilme iradesiyle orantılıdır. Ya da Allah’ın çizdiği kaderi tersyüz edebilmesiyle mümkündür. Ortaya koyduğu yasalarla ölümü durduramıyor; hastalıklara son veremiyor; açlıkları ve sakatlıkları gideremiyor; felaketleri engelleyemiyor ve birçok oluşumu dizginleyemeyip gizemi aydınlatamıyorsa bilim ancak kuramsal bir sanattır.

Oysa ne ilim yani vahiy bilimi dışlar, ne de bilim ilmi! Amaçları farklı olsa da ruh ile beden misali bir bütünün fani ve ebedi kuvvetleridirler.  

Dinsiz bir bilimin olamayacağı gerçeği karşısında bilimi dahi dinsizleştirebilen seküler düşünce, yeryüzünü mezara dönüştürürcesine bilimi içselleştirmiş, vahyi dışlayabilmiştir. Her ne kadar savaşı dinle sanılsa da doğrudan Allah’ladır. Düşüncelerine göre ilim, Allah’ın hâkimiyetini temsil etmekte; bilim ise insanların hâkimiyetini!

“Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır.” Ernest Renan

Bilim adına İslam’a karşı yaşanan savaşların amacı seküler düşüncelerin yıkılmaması ve terörle özdeşleştirdikleri cihadı yani Allah’ın hâkimiyetini manipülasyonla insanların gözünden düşürmek suretiyle alt edebilmektir.

Oysa beslendikleri kaynak ilim olan bilim adamlarının şu açıklamalarına kulak verin.     

“Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adam› düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır.” Einstein

“Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil.” G. W. Carwer

“Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyi yöneten Allah’tır.” Newton

“Uzun yaşamımda öğrendiğim tek şey var. Gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır.” Einstein

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bedende egemen olan aklı, nasıl göremiyor, onun varlığını eserlerinden anlıyorsak, görülmeyen Yüce Allah’ı da eserlerinden keşfedebiliriz.” Sokrat

“İnsan eliyle uzayda uçmak şaşırtıcı bir başarı ama uzay, kapılarının çok az bir kısmını insanlara açıyor. Bu delikten evrenin geniş esrarına bakmak, Yaratıcıya olan kesin inancımızı onaylıyor. Evreni var eden üstün bir Etkin Aklı tanımayan bir bilim adamını ve gelişen bilimi reddeden bir din adamını anlamakta güçlük çekiyorum.” W. Braun

“Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür.” Pasteur

“Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Einstein

 

“Hangi sahada olursa olsun, bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır.’İman et’. İman, bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıftır.” Max Planck

“Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor.” Einstein

“Ancak Allah’a inandığım zaman yaşadığımı anladım.” Tolstoy

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de! “ Hac 73 

BMGK’ya fahişelik yapıyorlar…

Hıristiyan ve Yahudi despotizmiyle yapılaşarak yönetilen BM, İslam’ın yani adaletin hükümranlığını yıkabilmek maksadıyla oluşturulmuş öyle bir örgüttür ki, yaklaşık dünya nüfusunun 1/3 Müslüman olan ülkeleri hegemonyaları altına alarak iğfal etmektedir.

ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’nin hükmettiği BM, başta İslam ülkeleri olmak üzere geri kalan tüm ülkelerin ağalığını hatta tanrılığını yapmaktadırlar.

Çoğulcu demokrasi ve evrensel insan hakları adına haçlı-siyonist yapılarına denge oluşturabilme amacıyla seküler düşünce çerçevesinde hümanizm maskesiyle manipüleye kalkışmış olsalar da, özleri vahiysiz yani Kur’an’sız bir dünya kurabilmek olduğu tartışılmazdır. Zaten dayatılan laikliğin asıl gayesi de o değil midir?

Hiçbir şart ve koşulda İslam’ın yani Allah’ın hâkimiyetini kabul etmeyen BM, yıllardır sürdürdükleri Müslümanlara karşı yenilgilerinin öcünü, tutsak kılmak suretiyle masada almaktadırlar.

İslam ya da Müslümanların adı ve toplumsal varlığı dahi en acımasız düşmanlıklarına bir sebeptir. Ancak kendilerine uyan ve boyundurukları altına girmeyi kabul etmiş sözde Müslüman ülkelere mesafeli yaklaşır; kullanım süreleri dolduğunda ise çöpe atarlar.

Şeytan ile yatağa girip bakire kalabilmek nasıl mümkün değil ise, BM üyesi olup BMGK’nın odalığı olmakta fahişeliğin bir kanıtıdır.

20. yüzyılın filozoflarından Jean Paul Sartre; “Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yoktur” doğru sözü, ancak mal ve can korkusuyla kendilerini satabilen fahişeleri kapsamamaktadır. Çünkü onlar, günümüzdeki BM üyesi sözde İslam ülkeleri gibi sadece zenginliğe kulak verirler!

 Müslüman toplumlara uyguladıkları vahşet ve katliamlarla bilinen BMGK, haksızlık ve adaletsizliklere öyle destek vermiş ki, Müslümanları insan değil en azılı terörist yaftalıklarından varolma hakkı tanımak istememişlerdir. Lakin tahakkümleri altındaki Müslüman toplumları yöneten hükümetler, kendilerinden çok daha alçak bir hüviyete sahiptirler.

Haksızlık ve adaletsizliklere, diğer bir ifadeyle şeytana karşı hak nasıl galebe çalınır; dik durabilmekle yani imanına fiyat etiketi koymamakla mümkündür. Onun için Allah Resul’ü; “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyurmuştur.  

Sözde insan haklarının savunuculuğunu ve demokrasinin bayraktarlığını yapan BM; neden dünyadaki zulmü engellemiyor; mal ve can kayıplarının önüne geçmiyor; yurtlarından çıkarılanlara kalkan olmuyor? Üstelik kıyılan, yakılan, aç bırakılan, katledilen, bombalanan, işgal edilen, fitnenin ayyuka çıkarıldığı ülkeler; neden hep Müslüman ülkelerdir?

Çünkü sürdürülen apaçık bir din savaşı olup, Müslüman toplumları, avenelerindeki yani BMGK’ne biat etmiş Müslüman hükümetlere vurdurmaktadırlar. 

Ancak BMGK’ne boyun eğmeyip yaratıcıları Allah’a kapanmış Müslümanlar, dinlerinin ve kardeşlerinin katledilmelerini, işkenceler altında inlemelerini, yurtlarından çıkarılmalarını, açlığa mahkûm bırakılmalarını, esaret altında yaşamalarını, rab olarak Allah’tan başkasını tanımalarını istememelerinden zalimlere karşı savaşmakta; sebep olan ülkelere karşı haklı eylemler düzenlemekte ve Müslümanlara yapılan zulümlere son verebilmek için Allah adına şehadete koşup cihad yapmaktadırlar.   Herhalde daha imanlı, şerefli, erdemli ve kutsal bir mücadele düşünülemez!

Eğer şiddete karşı şiddetle, silâha karşı silâhla karşılık verilmeyecekse; neden barış ve insan haklarıyla ilgili nutuk atan devletler ve özellikle BMGK daimi üyeleri; silâhlanmakta ve bir canlı kalmamacasına her yeri kasıp kavuracak nükleer füzeler üretmekte ve bombalamaktan haz duyabilmektedirler?

Acaba silâh, savaş, öldürme ve işgal etme BMGK ve diğer fahişe devletlere helâl de, kendilerini müdafaaya çalışan Müslüman direnişçilere mi haramdır?

Müslüman parası ve kanlarıyla beslenen BMGK’ne karşı sessiz kalan ve dünyalık çıkarları uğruna onları destekleyen İslam referanslı hükümetler, Müslüman direnişçileri teröristlikle aşağılayarak ve ebedi düşmanlarla işbirliği yaparak İslam’a karşı bloklaşıp öyle bir güç oluşturmuşlar ki, BMGK yanlarında masum kalabilmektedir.

Her ne şartta olursa olsun şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMAMAKTIR. Dolayısıyla her insan, kötülüklere yani haksızlık ve adaletsizliklere karşı mutlaka direnebilmelidir ki, hem insanlık vasfını hem de Müslümanlık şerefini kazanmış olabilsin.

Sahayı BMGK gibi şeytanlara terk etmemekle dünyada izzetle varolunabildiği gibi öldükten sonra ahirette de cennete girilebilinir. Bu temel kuralı çeşitli gerekçelerle göz ardı eden dünyasını ve ahiretini yitirmiş bir mahlûktur.

Düşünebiliyor musunuz; BM üyeliği öyle sinsi bir tutsaklıktır ki, hem üye olacaksınız hem de BMGK’de söz hakkınız olmaması bir yana acil bir toplantı çağrısı dahi yapamayacaksınız.

Budistlerin vahşetleriyle karşı karşıya olan Arakan’lı Müslümanlar için BM’ye üye yaklaşık 60’a yakın Müslüman ülkenin hiçbiri BMGK’yı acil toplantıya çağıramamış, haçlı-siyonist İngiltere’nin daimi üyeliği BMGK’ya toplantı gerçekleştirmiş. Öyleyse o Müslüman ülkelerin BM’de işi nedir? Tabii ki BMGK’nin daimi üyelerine fahişelik yaparak meşrulaştırmaktan başka bir işleri olmasa gerek!

Hayatın sadece dünyada değil ahirette de bulunması öyle yeter ki, nasıl olsa ölüneceğinden ALLAH her şart ve koşulda kâfidir.

“Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.” Ahzab 3

“Kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekîl ve destek olarak Allah yeter.” Ahzab 48

Hem şeriata karşı çık…

Hem de adalet iste!

Hukuk’un olup da adaletin olmadığı bir düzen; ruhsuz beden misali ölüdür. Seküler-laik bir hukuk, yürüyemeyen bir engellinin ayakkabıları gibidir!

Seküler-laik ve demokratik bir hukukta hâkimiyet her daim insan da, vahyi hukuk yani şeriatta ise Allah’tadır. Dolayısıyla insanın egemen olduğu hukuk siteminde adalet değil hukuki kurallar geçerli olduğundan nefse dayalı yargı hüküm sürmektedir.

Allah kurallarının hükmetmediği bir hukukta şeytani kurallar galebe çalar. Batıllığı doğuran şeytan olduğu için hakkı reddeden bir hukuk, hiçbir şart ve koşulda vicdanı huzur ve güvene kavuşturacak bir adaleti tesis edemez.

Vahiy dışı seküler-laik hukuk, kendini doğrudan beşere adadığından iddia ettiği vicdan, ruhi değil bedenidir. Her ne kadar bedenin yani maddenin bir vicdanı olamasa da, tıpkı bilim-kurgu filmlerinde yapıldığı gibi teorilerle öyle bir vicdan inşa edilmiş ki, pratikte ne hak ne de adalet sağlanabilmektedir.

Oysa adaletin başı beşer sevgisi ya da korkusu değil, Allah sevgisi ve korkusu olmalıdır.   

İslami şeriata dayalı hukuk Allah’a aşk ve tazimi, seküler hukuk ise nefsi mukim kılar. Dolayısıyla nefsi egemen kılan bir hukuk düzenin adalet anlayışı doğrudan kendi istek ve arzularıyla orantılıdır. Yakın zamandaki chp genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşü en somut kanıttır.  

Özgürlük ve demokrasi manipülasyonuyla insanlar öylesine kula kul olma haline getirilmişlerdir ki, seküler-laik hukuk gereği diriyken beşere, ölüyken Allah’a hâkimiyet tanınarak adalet lağvedilmiştir. Lakin insan, yaşadıklarını bir otokritik yapıp içinde olduğu hayat laboratuarını irdeleyebilseydi, Allah’ın mı yoksa beşerin mi muktedir bir yönetici olduğunu idrak edebilecekti.

Pranganın hangi maddeden üretildiğine bakarak rıza gösterebilen zayıf insanın neden yaratıcısı Allah’ın hukukunu değil de hilkatteki eşinin seküler-laik hukukunu seçebildiği anlaşılabilmektedir. Ama altın prangaların, demir prangalardan çok daha kötü olduklarını idrak edebilselerdi, asla seküler-laik hukuka razı olmaz; dolayısıyla kula kulluk yapmazlardı.

Hiçbir denetim Allah korkusundan daha tesirli değildir. Çünkü nefsi istek, hırs, ihtiras ve azgınlıkları yegâne hapseden Allah korkusu ve verilecek hesap tedirginliğidir. Dolayısıyla yaratıcı Allah’a iman, aşk, tazim ve korku duymayanlarda vicdan bulunmamaktadır. Bu sebeple yaratıcısı Allah’a karşı duyarlı olmayanın adalet terazisine duyarlı olabilmesi asla mümkün değildir. Seküler-laik hukukun yargısı her ne kadar vicdani bir hassasiyet taşıdığını iddia etse de, Allahsız yani şeriatsız bir vicdanın olabilmesi fıtraten imkânsızdır.  

Seküler-laik düşünce öyle bir İslam anlayışı onaylatmış ki, İslam’ı reddeden yahut alanını kısıtlayan düzenini kabul ettirerek, Müslümanları dinleri İslam’a düşman kıldırmış. Yoksa Müslüman’ın, yaratıcısı Allah’ın hukuk düzeni olan şeriata karşı çıkabilmesi mümkün müdür? Kur’an’ın hükümlerine itaatsizliği mümkün müdür? İslam’ı değil dinsizliği isteyebilmesi mümkün müdür? Yaratıcı Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslimiyetinden korkulabilinir mi? Allah ve Resulü’nün haksızlık ve adaletsizlik yapabileceği düşünülerek beşerin üstünlüğü amaç edinebilinir mi?

Hem seküler- laik hukuk’u savunacaksın, hem de adalet bekleyeceksin! Ölünün kırık kolunu tedavi etmek nasıl ölüye bir fayda getirmez ise, seküler-laik hukukta asla adaleti inşa edemez.

Yaratıcısı Allah’a değil de yarattığı kuluna tevekkül ederek boyun eğebilenin insan olamayacağı seküler-laik düzende hak ve adalet haramdır. Çünkü yaratıcısına karşı hak ve adaleti önemsemeyerek nankörlük ve hainlikte sınır tanımayan insan, nefsine sıra geldiğinde kılıçtan keskin bir psikolojiyle kendine yapılan haksızlık ve adaletsizliklerden dolayı öyle hesap sorup isyan eder ki,  sanki tanrı Allah değil de kendisiymiş gibi eksiksiz hizmet ve dileklerinin karşılanmasını bekler.

Madem yaratıcının şeriat düzenine meydan okuyarak hükümlerine göre değil de nefsi doğrultudaki seküler-laik bir düzeni meşru buluyorsun; neden haksızlık ve adaletsizliklerden şikâyet ediyorsun?

Arkadaş! Yaratıcı’nın egemen kılınmadığı seküler-laik bir düzende;;hak ve adaletin, vicdanın, siyasetin, Allah’a kulluğun, korkusunun, insanlık ölçüsünün ve imanın var olabilmesi mümkün müdür?

Ya kulluğu yani şeriatı reddettiği halde sözde ‘kul hakkı’ edebiyatı yapanlara ne demeli! Düşünülebiliniyor mu; hem şeriata karşı çıkacak hem de kul hakkını savunacak! Acaba kul hakkından maksatları, beşeriyeti Allah’tan daha üstün görmek midir?

Hani Makedonya Kralı İskender’e, ‘Bir dileğin var mı” sorusuna karşılık “gölge etme başka ihsan istemem” diyen Yunanlı filozof Diogenes, gündüz vakti eline bir fener alarak pespayelikten ve erdemsizlikten köhnemiş Atina sokaklarında “bir adam arıyorum” tellâllığı yaparak insan araması misali; acaba Allah’a kul olmuş iman sahibi bir arayışa girilse, kaç kişi bulunabilir?

Artık adaletsiz bir hukuk, ölümden farksız hale gelmiş bir mezarlıktır. Dolayısıyla ruhsuz bir bedenle övünmek ne ise, adaletsiz bir hukukla övünmek de odur!

Diriyken şeriattan kaçanlar, öldükten sonra kaçabilecekler mi?

 “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.“ Casiye 18

(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir. Enbiya 93

%d blogcu bunu beğendi: