Laik Türkiye’de iktidar Öcalan’dır…

Ne kimin ne söylediği, ne seçimlerin kimin kazandığı, ne meclis çoğunluğunu kim elde ettiği, ne hükümeti kimin kurduğu, ne resmiyette kim iktidar olduğunun pratikte zerre kadar değer taşımadığı bir ülkede müebbet hapse mahkûm olmuş bir iblisin ağzından çıkacak sözlere kilitlenmiş millet, ancak yaratıcıları Allah’a isyan etmiş olmanın lanetsi bedelini ödemektedirler.

Düş değil gerçek! Öcalan adındaki azılı cani ve kâfir, ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakan’ı, meclisi ve hükümetinden daha itibarlı ve sözü gündem belirleyip, bir açıklaması ya yüreklere su serpiyor ya da karartarak korku ve dehşet kaplıyor ise iktidar, milletin seçtiği devlet mi, yoksa o devletin mahpus kıldığı hükümlü müdür?

Böylece iktidar olabilmek için demokrasiye, özgürlüğe, seçme ve seçilme hakkı gibi bir hukukun meşruiyetine lüzum olmadığı, ömür boyu hapis cezasına çarptırılıp mahkûmiyetini çeken bir hükümlünün dahi duvarlar arkasından özgürce seçilmiş olanlardan daha etkin, caydırıcı, yönetici, yönlendirici ve dikta edeci olabildiğini yaşayan bir millet olmak, her topluma nasip olmayan bir zillet olsa gerek!

Bu öylesine aşağılatıcı bir horluk ve hakirlik ki, “sen misin sözlerime ve buyruklarıma kulaklarını tıkayan millet” buyuran yaratıcı Allah’ın apaçık bir lanetidir. Allah’ın sözlerinden dahi etkilenmeyen bir millet, hem de cezaevinde tutuklu ve lanetli bir iblisin tesiri altında ise, o milletin ziyanı tamamdır; artık bir çıkış yolu yoktur ki, böylesine alçaltılabilmiştir.

İmralı’daki mahkûm iblis; “PKK’ya silahları bırakmak için toplanın” çağrısı yapıyor, hükümetiyle muhalefetiyle ve milletiyle ülkede sevinç ve memnuniyet uyandırarak, sanki büyük bir zafer, hatta cennet kazanılmışçasına coşkuya sürükleniyor. Oysa silahlar bırakılmamış, af dilenmemiş, tevbe edilmemiş, kayıtsız-şartsız bir barışa yanaşılmamış, yanlışlar itiraf edilmemiş, meydan okumalar sonlanmamış.

Peki, ne olmuş; PKK silahları bırakmak için toplanacakmış! Hesapsız ve pazarlıksız bir barış ise, Allah’ın da buyurduğu gibi; Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş” hükmü doğrultusunda meşrudur ama Öcalan egemenliğinde bir barış ve silah bırakma ise, bu apaçık bir yenilgi ve teslimiyettir. İnsanlık adına kalıcı bir barış, hesapsız kurulan bir barıştır ki, herhangi bir şeyi dayatma mevzubahis olamaz. Ki, Türkiye meşru bir devlet, PKK ise gayrimeşru bir terör örgütüdür.

İblis Öcalan’ın çağrısı akabinde PKK/KCK/HDP tarafından yapılan açıklamalar, ancak mecliste görüşülen “İç Güvenlik Paketi”nin geri çekilmesiyle silahların bırakılma çağrısının geçerlilik kazanacağını ortaya koyması, devlet ve milletin nasıl bir şantajla karşı karşıya olduğunu kanıtlamıştır. Hâlbuki söz konusu paket, doğrudan Kürt kökenli vatandaşların lehine olup güvenliklerini teminat altına aldığı halde; kendilerini Kürt haklarının koruyucuları ve temsilcileri gören PKK/KCK/HDP’nin pakete karşı çıkmasındaki amaç, barış değil hedeflerine ulaşana dek önlerine çıkabilecek her türlü yasayı engellemek olduğu aşikârdır.

Peki, devletin başındaki hükümet, bu şeytani tezgâhın neresinde?

PKK/HDP’nin grup başkanvekili Pervin Buldan, “hükümet ile yaptıkları görüşmede gündeme getirdikleri iç güvenlik paketinde bazı değişikliklerin yapılacağını ve parti olarak itiraz ettikleri haliyle paket çıkmayacaktır” beyanatı, hükümetinde kurgulanan tiyatronun ta içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Pervin Buldan, iç güvenlik paketinin geri çekilmesi yanı sıra 10 maddede mutabakat sağlanırsa “belki yeni Türkiye’den bahsedebiliriz” açıklaması, Türkiye’nin Öcalan ve PKK boyunduruğu altında olduğunu ispatlamaktadır.  

Dolayısıyla şartlar ne olursa olsun, egemen ya da söz sahibi kim olursa olsun; yeter ki kan akmasın, analar ağlamasın, gençler birbirlerini öldürmesin, ekonomik kayıplar olmasın düşüncesiyle silahlar susacak, teröristlerin inisiyatifi sürecek ve millet, azgınların insafına terk edilecekse, çözüm sürecini uzatarak şovu devam ettirmeye gerek yoktur.

Bırakın geçsinler, bırakın hükmetsinler, bırakın taleplerine kavuşsunlar; yeter ki kan akmasın, analar ağlamasın ve barış egemen olsun! Bunu mu istiyorlar?

Bakalım “İç Güvenlik Paketinin” akıbeti ne olacak? HDP, “iç güvenlik paketinde bazı değişikliklerin yapılacak ve parti olarak itiraz ettikleri haliyle paket çıkmayacak” diyor; KCK, “Samimiyet ve uygulama sırası AKP ’ye gelmiştir. Bunun ilk göstergesi İç Güvenlik Paketi’nin geri çekilmesi olacaktır. İç Güvenlik Paketinde ısrar, sürecin ruhuna uygun olmayan bir tutumdur.” Artık Ak Parti’nin PKK’dan mı, yoksa milletten yana mı olacağı, önümüzdeki günlerde daha da netleşecektir.

Son olarak söyleyeceğim odur ki, suçlu ne hükümet ne de muhalefettir. Suçlu ve lanetli kimdir diye soracak olursanız; onları rehber edinen milletin ta kendisidir!

Her yazımın sonunda fikirlerimin kanıtı olarak ayet zikrederdim ama iblis Öcalan, sözü geçen ve tek bir açıklaması dahi milleti düstura getiren öyle bir konumdaki, Allah’ın sözünü takacak ne hükümet ne muhalefet ne de millet olmadığından “Ayetlerimi onlara açıklamayın” hükmüne binaen, İslam’ın miladını doldurduğunu açıklayarak kendini tanrı ilan eden Öcalan’ın sözü daha etkili olacaktır.

Yukarıda Tanrı olsaydı, beni yine yanlış yola sevk edecekti. Allah da Kürtler için değildir, Kürtleri şaşırtıyor. Kürtlerin Allah’ı da onları yanlış yola sevk ediyor. Bunun için ben kendi kendimin tanrısıyım.” Sanat ve Edebiyatta Kürt Aydınlanması isimli kitabının 153. Sayfası

Lise dönemlerinde büyük felsefik bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaş verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum.”  Özgür Yaşamla Diyaloglar isimli kitabının 257. sayfası

Her insan makul bir şüphelidir!

Pişmiş kuru bir çamurdan ve şekillenmiş kara balçıktan yaratılan insan, her ne kadar kendisine lütfedilen ruh, akıl ve duygu ile yaratılanların içinde üstün bir varlık olsa da hata, kusur, yanlış ve kötülük işlemekten asla münezzeh değildir.

İnsanın yaratılış fıtratı gereği nankör, hain, zalim, cahil, zayıf, hırslı, azgın ve inkârcı olduğunu yaratıcı, birçok ayetinde bildirmiş ve nefsine olan aşırı düşkünlüğünden binbir suçu işlemeye meyilli olduğunu açıklamıştır.

İnsan; bilgisiyle, düşüncesiyle, eserleriyle, teorileriyle, keşifleriyle, devrimleriyle, zaferleriyle ve zekâsıyla övünse de bildikleri, bilmediklerinin yanında bir zerrecik dahi olmamasından cahildir ama kibrinden cehaletini kabul etmez. Zaten yaratıcısına kulluğu reddedip kula kul olmayı kabul etmesi, nasıl bir cühelâ olduğunu kanıtlamaktadır.

Her insan, suç işleme potansiyeline sahip olmasından fırsatı yakaladığında nefsinin arzuladığı suçu yapmada tereddüt etmez. Ancak yaratıcının sebatkâr kıldıkları istisnadır. Ki, kötülüğün elçisi şeytan dahi Sad Suresi 83 ayette; “Senin mutlak kudretine and olsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım” sözüyle kadersel yapıdaki yerini almıştır.

Hangi insan, güveni olmayan bir özgürlüğü talep edebilir? Hangi insan, güvenliği değil özgürlüğü isteyerek anasının, eşinin, kızının ve bir yakının tecavüze uğrayıp katledilmesini, doğranmasını ya da yakılmasını riske edebilir? Hangi insan, yolda yürürken terör saldırılarıyla parçalanmak ister? Hangi insan, hırsızların, gaspçıların, kapkaççıların ve katillerin etrafında dolaşmasını özgürlük gerekçesiyle kabullenebilir?

Yanındakinin, komşunun yahut sokaktakinin kim olduğunu bilebilir misin? En yakınındaki baban, kardeşin, eşin, evlatların ya da yakınların bile katilin, işkencecin, kumpasçın, tuzakçın veya iblisin olabiliyor ise, yabancının olmaması mümkün müdür?

Bugün mecliste çıkarılmaya çalışılan “iç güvenlik paketi” öyle bir yasadır ki, suçluları en asgariye indirerek suç işlenmeden önce yakalanmalarını sağlayacak ve böylece her an makul şüpheli olan insan, özgürlükten istifade ederek elini kolunu sallayıp düşündüğü kötülüğü eyleme dönüştüremeyecektir.

Nasıl olurda bir insan, hem kendi hem yakını hem de toplumun mal ve can güvenliğini teminat altına alabilecek bir yasaya karşı çıkabilir? Polisin her an olması, sorgu yapması, hazırda beklemesi, tehlikeyi bertaraf edebilmek için şüphelendiğine hesap sormasının özgürlükle ilişiği nedir? Mezarlarda dahi bekçiler dolaşıp ölüleri korurken, dirilerin korunmasına karşı çıkanlar şeytan olmalıdırlar ki, pakete mani olabilmek için kıyasıya mücadele verebiliyorlar.

Dolayısıyla milletinin mal, can ve ırz güvenliğine karşı çıkan CHP, HDP ve MHP, millet düşmanın değiller de nedirler? CHP ve HDP’nin düşmanlıkları tartışılmazda; MHP nasıl bir dönüşüme uğramış ki, PKK/HDP ile kötülükte yarışabilmektedir?

Seçmenleri Devlet Bahçeli’ye sormazlar mı; “Ey Bahçeli; seni koruyan hem özel hem de resmi korumaların mevcut ve yakınında nefes dahi aldırmıyorlar, kimliği bilinmeyenleri eşiğinden geçirmiyorlar ama biz suçluların insafına terk edilmiş ve her an, nereden, ne geleceği bilinmeyen bir saldırı tehdidi altındayız. Sen hangi akıl ve duyguyla iç güvenlik paketinin yasalaşmasına karşı çıkabiliyorsun? Hatta birkaç gün önce Ege Üniversitesinde öldürülen Fırat Yılmaz Çakıroğlu, senin gibi korumalarla gezmiş olsaydı, belki de ölmeyecekti! Sen kendini tanrı, bizi kulun olarak mı görüyorsun ki, senin gibi olmasa da güvenliğimizi en azamiye çıkaracak pakete muhalefet edebiliyorsun? Biz PKK mıyız ki, milletin malına ve canına zarar verecekmişiz gibi PKK/HDP’nin safında yer alabiliyorsunuz? Dinine, vatanına ve milletine bağlı ülkücü ideolojiden Apo ideolojisine mi dönüş yaptık ki, düşmanlarımız lehine mücadele veriyorsun? Yoksa sen de cennette yaşayan şeytan gibi lanetlenerek ebedi cehenneme gark olması misali ülkücü değerlerden vazgeçip PKK değerlerinin koruyucusu mu oldun?”

Türkiye gibi fitnenin, nefsin ve fırsatçılığın alabildiğine yaygın ve suç işleme potansiyelinin çok yüksek olduğu bir ülkede, “İç Güvenlik Paketi”, ruh kadar olmazsa olmaz bir mecburiyettir. Nasıl ki ruhsuz bir beden ölü ise, emniyetsiz bir özgürlükte mezarlıktır!

Polisin varlığından ve sağlayacağı güvenden fevkalade elem duyan suçlular, özgürlük ve demokrasi manipülasyonuyla eylemlerinin engellenmemesine öyle uğraşıyorlar ki, düşman oldukları halkın refaha ulaşmaması için şeytana bile pabucunu ters giydirecek mazeretler uyduruyorlar.

Kendilerini yanlıştan ve kötülükten tamamen muaf tutan yaratıklar, “biz tanrıyız, bizi kimse şüpheli göremez, polis güvenlik gerekçesiyle yanımıza yaklaşamaz, dilediğimiz gibi özgürce yaşama hakkımız var” deseler de, düşünce ve davranışlarından kötülerin en kötüsü oldukları aşikârdır. İyi olan bir şeye kim karşı çıkar, güvenliğe kim hayır der; şeytan ve adımlarını takip edenler.

Hangi lider, güvenliğinden sorumlu korumalarının uyarılarını dikkate almayarak; “özgürüm, bana ne karışıyorsun ve yapmak istediklerimi yasaklıyorsun” siteminde bulunabilir? Eğer lider dahi güvenliği için koruma polislerine harfiyen itaat edip “sen kimsin” demiyor ise, vatandaşın güvenliğini sağlamak isteyen polisten kim rahatsızlık duyabilir? Ki, en azılı suçlular dahi güvenliklerine önem verirken!

Diyorlar ki, ben masumum, suçsuzum, polisin beni makul şüpheli görmesi özgülüğüme ve gururuma hakarettir. Oysa suçlular serbestçe dolaşamayıp hapiste iseler, suç işleyenler masum, iyi, sevilen ve şüpheli olmayanlar değil midir? Nice katiller ve caniler vardır ki, işledikleri canavarlıklara kimse inanmaz, ne kadar iyi, efendi ve yardımsever oldukları söylenir. Her insan iyi olduğuna göre; kötü kimdir? Her insan şüpheli değil ise, şüpheli kimdir?

Polise ne kadar çok yetki verilirse, akıbeti mutlak olan bir acı ve dehşet yaşanmaz. Polisin eylem sonrası varlığını isteyen insan görünümündeki mahlûklar; kahırlardan, ağıtlardan ve çekilen acılardan haz duyuyorlar ki, iç güvenlik paketinin yasalaşmasına karşılar.

Bu sebeple iddia ettikleri gibi insan ne tanrıdır ne de suç işlemekten muaftır! Kim olursa olsun insan makul bir şüphelidir, aksini kimse kanıtlayamaz. Hele bozulan insandan daha korkunç bir yaratık yoktur.

“Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.” Adiyat 5

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” Ahzab 72

“Gerçekten insan, pek hırslı yaratılmıştır.” Me’aric 19

“Kahrolası insan! Ne inkârcıdır!” Abese 17

“Gerçek şu ki, insan azar.” Alak 6

“O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.” Nahl 4

“Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.“ Nisa 28

“O, (önce) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür.” Hac 66

Nereye koşuyorsun ey insan!

Hakikat ışığına körelmiş insan, karanlığı aydınlık sanarak öyle koşturuyor ki, fiziki körlerden daha karaltıda yaşadığını dahi fark edememektedir. Bilimsel olarak da gözün hem fazla ışığı hem de yıldızların çok zayıflamış ışığını aynı nitelikte görebildiği kanıtlanmıştır. Bu uyum insanın beynindeki görme merkezine ve bütün bir görme sistemine verilmiş olan uyum mekanizmalarıyla gerçekleştiği akademik olarak tespit edilmiştir. Dolayısıyla karanlığa alışmış bir insan, aydınlığa ihtiyaç duymadığından hakikat ışığına odaklanamamakta; böylece karanlıkta düşünen ve dolaşan mahlûk olmayı özümseyerek batıl yoluna devam etmektedir.

Batılın aydınlık değil karanlık bir yol olduğunu birçok ayetiyle bildiren Allah’ın doğru hükmünü bilimde, “gözün karanlıkta da aydınlık gibi görebildiğini” itiraf etmiştir.

Kimi insan karanlıkta yaşamaya alışıktır; kimi insana aydınlığı gösterdiğinde gözleri kamaştığından kaçar; kimi insan karanlıktan ok gibi çıkarak aydınlığa kavuşur; kimi insan aydınlıktayken karanlığın cazibesine kapılarak karanlığı aydınlık zanneder; kimi insan biyolojik gözle değil gönül gözü ile gördüğünden aydınlıktan çıkmaz; kimi insan hem aydınlık hem de karanlık içinde bir gölge gibi yaşar; kimi insan ise yaşadığı karanlığa ışık huzmesi sızmasıyla aydınlığa ulaştığını sanır.

Her ne kadar hak ile batıl gibi karanlıkla aydınlık eşit değilse de, karanlığı aydınlık, aydınlığı da karanlık bellemiş milyarlarca insanın var olduğu âlemde bulunmaya çalışılan ışık nedir?

Oysa ışık, her insana şah damarından daha yakın ve yanındadır ama insanın bitmek tükenmez ışık arayışı hiç sonlanmamış, kendini karanlıkta hissetmenin paranoyasından ışığı bulabilme arayışından vazgeçmemiştir.

İnsan, daha annesinin karnında üç katlı karanlık içindeyken çeşitli safhalardan geçerek doğumu ile birlikte aydınlığa kavuşuyor, ruhi karanlığa dönmemesi için yaratıcısı Allah’ın indirmiş olduğu ayetlerle hem dünya hem de ahiret hayatında aydınlıkta kalabilmesi maksadıyla yol gösteriliyor. Peki, kibirli ve gururlu insan ne yapıyor; benlik gütmeyi ve böbürlenmeyi aydınlık sanarak içine düştüğü karanlıktan uluyarak meydan okuyor.

İnsan, öyle karanlığa batmış; muhakeme yetisi, gözleri, kulakları ve kalbi mühürlenmiş ki, en basit bir sorgulamayı dahi yapamaz hale gelmiştir. Kalbindeki ışığı karartan batıl ne varsa kulaklarını kabartarak peşine düşmekte, onun doğru mu yoksa yalan mı olduğunu öğrenebilmek için gerçeğin süzgecinden dahi geçirmeye lüzum hissetmemektedir. Böylece sorgusunu ve düşüncesini engelleyen karanlık çıkmazlar, aydınlıktan daha da uzaklaşmasını sağlamaktadır.

Hâlbuki gerçeğin süzgeci, en cahil ya da ümmiyi dahi aydınlatabilecek aşikârlıktadır. Kendine yol edindiği düşünce; rehber edindiği önder; vaatlerine güvendiği beşer; dileklerini karşılayacağını umduğu lider; güce ve zenginliğe kavuşturacağını sandığı devlet; ölüme son verip sonsuz bir yaşam verebiliyor mu? Yaşamın süresi ile ilgili garanti tanıyabiliyor mu? Yaşam boyunca hiç hasta olunmayıp mutlak bir sağlık sunabiliyor mu? Öyleyse yaratıcı Allah’ın Mutlak İrade’sini aşamıyorlar ise ne işe yarıyorlar? Her insan için vazgeçilemez öncelik sağlıklı ve ölümsüz bir yaşam; nerede ve nasıl öleceğini bilmektir.

Eğer ölümle nişanlı insanın nişanını atamıyorlar ise, aydınlık diye bahsettikleri mezara çekecekleri ışık mıdır? Ölümden sonrası için bilgisi ve vaadi olmayan her düşünce batıldır, yalandır ve şeytanidir. Dolayısıyla başka bir sorguya gerek yoktur!

(Resulüm!) De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” O halde de ki: “O’nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?” De ki: “Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?” Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.” Rad 16

Artık ne dinleri ne de namusları kaldı!

Ne Allah ayetlerinde ne de Resulü hadislerinde hiçbir ırka, lisana ve millete ayrıcalık tanımamış ve o uğurda hak talep ederek mücadeleye kalkışanları, savaşanları, düşmanlık güdenleri ve yarışa girişip üstünlük taslayanları batıllıkla yaftalayıp küfürle lanetlemişlerdir.

Ki, Allah Resulü, Arap ve Arapça lisanına sahip olmasından Araplara hiçbir imtiyazlık tanımadığı gibi, Kur’an’ı Kerimi Arapça indiren Allah da Arap dilini şart koşmamıştı. Gerek ırkları, gerek lisanları ve gerekse toplum ve milletleri yaratan Allah, zatına kul olunmasından ve hükümlerine kayıtsız-şartsız itaat edilmesinden öte insanlara hiçbir yükümlülük yüklememiş, istek ve arzulara göre nefsi her ihtirası yasaklamıştır.    

“O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.” Rum 22

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hud 118

Düşünülebiliniyor mu; sanki ırkları, milletleri, lisanları kendileri yaratmışçasına benlik güdebilecek kadar şaşırmış insanlar, nefisleri için birbirleri üzerinde hak talep ederek kıyasıya tepelemekte, dolayısıyla yaratıcı Allah’a karşı gelerek savaşabilmektedirler.

Allah, şu ırktan olanlar, şu milletten olanlar, şu lisandan olanlar, şu ulustan olanları kardeş çatısı altında birleştirip dost edindirmiyor; sadece Müslümanları kardeş, can, mal ve ırzlarının birbirlerine haram olduklarını buyuruyor.

Oysa iman etmiş bir müminin Türk, Kürt, Arap, Amerika, İngiliz, Rus, Çin veya başka bir ırk ya da milletten oluşunun hiçbir önemi bulunmamakta, ancak Müslümanlıkla şereflendirildiği ve Allah indinde değere tabi tutulduğu İslam’la teminat altına alınmıştır.

Bir insan, hem İslam’ı kabul edip hem de ırkı, lisanı ya da milleti için değil savaşmak, tartışmaya dahi giremez. İslam olan bir insan için ırk, lisan, millet ve kültür, sadece değişik renkler ve desenlerde giydiği kıyafet ve yediği yemek çeşitlerinden farksızdır.

Ben bir Türk olabilirim ama iman etmiş bir Kürt ya da başka etnik kökene sahip bir insan, iman etmemiş bir Türk’le kıyaslanamayacak üstünlüktedir. İman etmemiş bir Türk düşmanım, iman etmiş bir Kürt ise dostum ve kardeşimdir!

Dolayısıyla kalbiyle iman etmiş bir Müslüman, Allah’ın koyduğu sınırların dışına çıkamaz; ırk, dil ve etnik köken sevdasına kapılıp şeytanın adımlarını takip edemez. Unutmayın, şeytan da ateşten yaratıldığını ve ırk olarak insandan üstün olduğu isyanıyla Allah’a karşı gelmesinden ebediyete kadar lanetlenmişti.

Milliyetçilik, dilcilik ve etnikçilik hevası taşıyan kimi Türkler ve Kürtler de şeytan misali lanetlenmiş olmalılar ki, büyük bir çoğunluğu İslam’ı kabul etmelerine karşın iblisin direttiği vasıflardan kendilerini alıkoyamamaktadırlar.

İslam, namus, ahlak, iffet ve erdemlik sahibi Kürtler, azılı İslam ve namus düşmanları PKK/HDP’nin ortaya çıkmasıyla öyle bir değişime uğrayarak tartışılmaz değerlerine hasım olmuşlar ki, tıpkı cennette yaşayan şeytanın ırk gütmesi sonucu cennetten kovularak ebedi cehenneme gark olan süreci yaşamaktadırlar.

Namusuna yan bakanı ya da dinine küfredeni derhal öldürebilen Kürtlere ne oldu ki, Allah’ın, meleklerin ve insanlığın lanetlediği lezbiyen, biseksüel, homoseksüel ve transseksüelleri destekler hale geldiler? PKK/HDP gibi şeytan taşeronu bir düşünceye arka çıkarak uğruna canlarını verdiği İslam’a düşman olabildiler? Okullarda dini bilgisi adlı derslere dahi şiddetle karşı çıkarak her platformda köpek sürüleri gibi uluyan PKK/HDP’lileri destekleyebilen Kürtler, Müslüman sayılabilirler mi?

İslam’ı, namusu ve ahlakı PKK/HDP uğruna satabilen Kürtler, sapıkların daha iyi şartlarda fuhuş yapabilmeleri için Çalışma Bakanlığına müracaat edebilen partilerini desteklemeleri, kendilerinin de ahlaksız sapıklar olduğunu kanıtlamaktadır. Yakın bir gelecekte evlerinin fuhuş bataklığına dönmelerini, çocuklarının lezbiyen, homoseksüel, transseksüel olmalarını sindirebilecekler mi? Özgür yaşam adına sapıkların rahat fuhuş yapabilmeleri için evlerini açacaklar mı?

Artık ahlaksızlık, sapıklık ve azgınlıkta sınır tanımayan PKK/HDP’yi destekleyen Kürtler ve Türkler, tıpkı Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Medyen halkı, Ress halkı, Tubba halkı, Lut kavminin başına gelmiş felaketleri yaşayacaklar; hüküm sürdükleri şehirlerde de tıpkı Troya, Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Pompei ve Knidos gibi geriye tek bir canlı kalmamacasına yerin binlerce fersah derinliğine gömüleceklerdir.

İman edip PKK/HDP’yi iblis bellemiş Kürt kardeşlerim istisna, geri kalanlar Lut kavmindeki lanet misali öyle bir yok oluşa sürükleneceklerdir ki, kalıntıları ya hiç ya da binlerce yıl sonra bulunacaktır.

Lut kavminin ani bir felâketle üzerlerine taş yağarak yok oluşu, Kur’an’da ve Tevrat’ta hemen hemen farksız bir şekilde anlatılır. Hatta Kur’an’da bu şehrin harabeleri ibret olarak yol üstünde görüldüğü de belirtilir. Hz İbrahim’in de yeğeni olan peygamber Hz. Lut (a.s), yerleştiği Sodom şehrinde her türlü ters ilişki yaygındı. Öyle ki, iki melek gelen felaketi haber vermek üzere Hz. Lut’un evine misafirliğe geldiğinde, halk, Hz. Lut’un kapısına dayanarak meleklerle çarpık ilişkide bulunabilmek için, kendilerine teslim edilmelerini istediler ve Hz. Lut (a.s) da onlara karşı direnerek, onlar yerine kızlarını vermeyi önerdi. Melekler, Hz. Lut’a, Sedum ve komşu şehri Gomorra’nın günahlarından dolayı Allah tarafından tamamen yok edileceğini bildirdikten sonra, Hz. Lut, iman edenleri yanına alarak Sodom’dan uzaklaştı. Ancak verilen ikazlara uymayan şehir halkı, üzerlerine yağan taşlarla tuz sütunlarına dönüşmüşlerdi.

Ey PKK/HDP’li sapıklar! Özgürlük gerekçesiyle ahlak kurallarıyla oynamayın, bilin ki öcünü çabuk alır! Tarihte yaşanmış olaylar tartışılmaz kanıtlar ise de, Allah’ın lanetlediği sapıklara da hiçbir öğüt ve delilin fayda vermeyeceği muhakkaktır.

Ey Müslümanlığı kabul etmiş Kürtler! PKK/HDP’yi rehber edinmekle nasıl bir küfür, imansızlık, şerefsizlik ve namussuzlukla karşı karşıya olduğunuzu geç kalmadan sorgulayınız ki, gelecek nesillerinizi heba etmeyiniz. İmandan sonra küfür, çok korkunç bir akıbettir. Ahirette sizlere etnik kökeniniz, diliniz, kültürünüz, gelenekleriniz ve tebaanız sorulmayacak ise, nasıl bir düşünce, inanç ve hissiyatla meydan okuyabiliyorsunuz? Şeytan nasıl insanların hasmı ise, dostu PKK/HDP’de sizlerin en azılı düşmanınızdır. Şeytan, vaatleriyle nefisleri azdırarak insanı kendisine dost edinmesi misali PKK/HDP’nin tuzağına düşerek vaatlerine kanmayın! Kananların hem dünya hem de ahirette düştükleri durumu idrak edebilecek muhakemeniz ve ayetlere iman edebilecek kalbinizde mi kalmadı?

Datça yarımadasında yaşamış Knidos Halkı da, PKK/HDP gibi ahlaksızlıkta sınır tanımamanın bedelini savaş ve depremlerle yerle bir olarak ve kalıntıları toprak altından kazılarak keşfedilmişti. Burası da PKK/HDP’nin yapmak istediği öyle bir yerdi ki, her ev bir genelev, her kadın bir fahişe, her erkek bir homoseksüel, şehvet ve sapıklığın en dorukta yaşanarak sokaklarda aleni cinsel ilişkiye girildiği, erkeklerin kadın kılığında gezdiği, akla ve hayale gelmeyecek sapkınlıkların yaşandığı bir merkezdi. Sizler de mi Knidos halkı gibi acı çekerek yok olmak istiyorsunuz? Öyleyse çocuğunuz PKK/HDP’li ise, din ve namus adına evlatlıktan reddediniz; eşleriniz PKK/HDP’li ise, Allah adına boşayınız; babalarınız ve kardeşleriniz PKK/HDP’li ise, dost ve veli edinmeyiniz; arkadaşınız yahut yakınınız PKK/HDP’li ise, derhal ilişkinizi kesiniz ki, hem dünyada hem de ahirette Allah’ın dostluğunu kazanarak yardım ve desteğine ulaşınız.

Unutmayınız ki, dünyada kalacağınız süre pek fazla değildir, belki de yazımı okumadan ahirete göç edebilirsiniz. PKK/HDP’li Allah düşmanı sapıklara meylederek şeytanla aynı akıbete duçar olmayınız. Sen Müslümansın, ne Kürt ne Türk ne de başka birisin!

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Sen ancak haçlı-siyonistlerin köpeğisin!

Haçlı-siyonist terörizminin Arap Dünyasındaki habis taşeronu Ürdün Kraliyetinin kim olduğunu biliyor musunuz?

Ürdün Kralları eşittir ihanet demektir. İslam’a, ümmete, hilafete, Mekke’ye, Medine’ye ve Müslümanlara karşı giriştikleri ihanetlerle tarihe geçmiş Ürdün Kraliyetinin hâlâ varlık sürdürebilmesi, şüphesiz Allah’ın Ürdün Halk’ına layık gördüğü lanetten başka bir şey değildir. Dolayısıyla şeytani Krallığı muhafaza eden ve Allah’ı, krallarına ortak koşan Ürdün Halk’ı asla kurtuluşa erişemeyecek, ne dünyada ne de ahirette huzur ve güven içinde kalabileceklerdir.

I.Dünya Savaşında İngilizlerle işbirliği yaparak Arap Yarımadasının kendisine verilmesi karşılığı Osmanlı Hilafet Devletine ihanet eden Ürdün’ün kurucusu ve ilk kralı Şerif Hüseyin, Arapları Osmanlıya karşı kışkırtarak öyle bir fitneye elebaşılık yapmıştı ki, İngilizler adına Müslüman Araplarla Türkleri birbirlerine kırdırmış, kâfirlerin girmesi yasak olan haram şehirler Mekke ve Medine’ye İngiliz askerlerini sokarak güvenliği sağlayan Türk askerlerini katlettirmiş ve Osmanlının Arap Yarımadasından çıkarttırarak İngilizlerin egemenliğe terk ettirmişti.

Azılı Müslüman Türk düşmanı ve şimdiki Kral Abdullah’ın büyük dedesi olan Şerif Hüseyin, İngilizleri Arap Yarımadasında hâkim kılması akabinde Yahudilere, Filistin topraklarını para karşılığı peşkeş çekmiş ve İsrail devletinin kurulmasını sağlamış bir haindi.

İngiltere’nin Mısır elçisi Henri Mikmahun, 1915’te Şerif Hüseyin’e bir teklif götürmüştü. Bu teklifte, Şerif Hüseyin’e, Arapların Osmanlılardan ayırarak bağımsız devlet kurmalarına yardımcı olması durumunda kendisine de halifelik verileceğini vaat etmiş ve halifeliği elde etmesi akabinde Filistin topraklarına Yahudilerin yerleştirilmesine ve bu topraklarda bir Yahudi devleti kurdurulmasına yardımcı olması sözünü de Şerif Hüseyin’den almıştı. Çünkü Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han, Yahudilerin Filistin topraklarında devlet kurmalarına şiddetle karşı çıkmış, hatta Siyonizm tehlikesine mani olabilmek için Filistin’in bütün topraklarını Osmanlı Hanedanının mülkü haline getirmişti.

Sultan II. Abdülhamit Han, Osmanlının çok zor günler yaşadığı dönemde, Yahudilerin Filistin’de toprak edinebilmeleri adına dudak uçurtan ve Osmanlıyı ihya edebilecek muazzam tekliflerine karşılık, kanla sulanarak vatan edinilmiş Filistin halkına ait topraklardan bir karış olsa dahi verebilmesinin mümkün olamayacağını belirterek, Yahudileri yanından kovmuştu.

Hain Şerif Hüseyin, İngilizlerin vaatlerine kanarak 10 Haziran 1916’da Osmanlılara karşı isyan başlattı. Kâfirlerin girmesi yasak olan kutsal şehirler Mekke ve Medine’yi haçlılardan koruyan Peygamber aşığı cesur Türk askerlerini arkadan vurdurarak karınlarını deştirdi ve İngiliz askerlerini girmeleri yasak olan Medine’ye sokarak, Peygamberimizin kabri başta olmak üzere tüm şehri işgal ettirdi.

Aynı yıl, İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurdurulması için gerekli şartların oluşturulmasını öngören “Sykes-Picot” anlaşması adı verilen bir anlaşma imzalandı. Zaten İngilizlerin Ortadoğu’daki Osmanlı hâkimiyetine son vermelerindeki amaç, Filistin topraklarında İsrail devleti kurdurabilmek içindi!

Çok geçmeden Şerif Hüseyin’in de muvafakat ve desteğiyle 1917’de İngiliz orduları Filistin topraklarına girdi ve Yahudilerin bu topraklara yerleştirilme işlemi hız kazanmaya başladı. 24 Temmuz 1922’de de şimdiki BM konumunda olan Milletler Cemiyeti, Filistin topraklarını resmen İngiltere’nin vesayetine verdi. Oysa o topraklar bizimdi ve apaçık bir işgaldi!

Şerif Hüseyin, Osmanlı’ya ve Filistin’e ihanet konusunda İngilizlere verdiği sözü yerine getirdi ama İngilizler ona verdikleri sözü tutmadılar. Kendisine bütün Arap yarımadasının yönetimini vermeyi vaat ettikleri halde, şimdiki Ürdün topraklarına razı ettiler ve haçlı-siyonistlerin temsilcilik görevini günümüze dek sürdürerek İslâm Âlemine sürekli ihanet ettiler.

Olaylar birbirini izledi ve 1947’de İngiliz güçlerin kademeli olarak Filistin’den çekilmesi ardından 1948’in başlarında İsrail’in kuruluşu ilân edildi. İsrail’in kurulmasıyla birlikte Filistin Halk’ı aleyhine zulüm ve savaş başladı. Bu kez Filistin Halkına ikince kez Şerif Hüseyin’in oğlu ve zamanın kralı Abdullah ihanet etti. Kral Abdullah, Filistin halkına destek amacıyla (!) İngiliz kumandan Glop Paşa’nın emrindeki ordusunu Filistin topraklarına soktu. İngiliz Glop Paşa’nın emrindeki Ürdün birlikleri Filistinlilere: “Artık biz düzenli bir ordu olarak olaylara müdahale ettik. Sizin böyle dağınık bir mücadeleye devam etmenize gerek kalmadı” diyerek, Filistinlilerin Yahudi işgalinden kurtardıkları bölgeleri ellerinden alıyor, sonra oraları tekrar Yahudilere teslim ediyorlardı. Bu sayede Yahudiler, 1948 olaylarında sınırlarını daha da genişleterek bugün yeşil hat olarak adlandırılan hattın içinde kalan bölgelerin tamamına hâkim oldular.

Kral Abdullah’ın bir suikast sonucu ölümünden sonra tahta geçen oğlu Talal deli olduğu gerekçesiyle İngilizlerin de müdahalesiyle 1952’de tahttan uzaklaştırıldı. Yerine oğlu Hüseyin geçti. Hüseyin o zaman henüz 17 yaşındaydı. Yakın tarih olduğu için, Kral Hüseyin’in de babası ve dedesi gibi Filistin ve İslâm davasına yaptığı akıl almaz ihanetleri şüphesiz hatırlıyorsunuzdur. Ve şimdiki Kral Abdullah’ta aynı amaç içinde ihanetin kalesi olma onursuz ve şerefsiz bayraktarlığını sürdürmektedir.

Ümmetin ve Müslüman milletimizin şerefi Osmanlı, hiçbir zaman dinine, kardeşine ve vatan topraklarına fiyat etiketi koymamış ve değersel hiçbir varlığını pazarlık konusu yapmamıştı. Ürdün’ün alçak kralları ise para, toprak ve saltanat uğruna her değerlerini satmışlar ve amansız düşman belledikleri Türkleri ve ümmeti hep arkadan vurmuşlardır.

Şimdiki Ürdün Kralı 2. Abdullah kalkmış; İslam Devletinin Ürdünlü hain pilotunu yakarak cezalandırması akabinde “acımasız bir savaş başlatacağını” uluyor. Ulan köpek, senin her yerin savaş olsa dahi, kendilerini Allah’a adamış cihad ehlinin karşısında durabilir misin? Büyük dedesi, dedesi ve babası nasıl haçlı-siyonistlere köpeklik yapmış bir hainse, kendisi de ihaneti devam ettiren bir köpektir!

Kanları, hayvan kanından bile daha adi ve ucuz olan kral diyor ki, “Ürdün hükümetinden bu katil gruba son darbeyi vurmasını istiyorum. Çünkü Muaz’ın kanı bu kadar ucuz değil. Hükümetin ve İslam âleminin bu olanlar karşısında birleşip, onlara gereken cezayı vermesini istiyorum. Bu yaptıkları ne İslam ile ve ne de başka hiçbir insani değerle bağdaşıyor. İslam âleminden, Ürdün’den ve koalisyondan bu teröristleri ortadan kaldırmasını istiyorum.”

Hain dedesi Şerif Hüseyin’de aynı ulumalarla Arapları provoke ederek Türklerin üzerine saldırtmış ve argüman olarak ne kullanmıştı biliyor musunuz; “Türklerin karınlarında sizin altınlarınız var.” Şimdi hain torun 2. Abdullah, sanki İslam’mış gibi İslam âlemine seslenerek, kraliyetini kurtarma peşindedir. Kulu olduğu haçlı-siyonist efendileri kendisine yetmiyor mu ki, dedesi gibi Müslümanları birbirlerine kırdırmak istiyor?

Allah’ın üzerine yemin ederim ki, kendisi de tıpkı pilotu gibi yakılarak can verecek ve Ürdün Kraliyet hanedanı ve işbirlikçilerinden bir teki geride kalmamak üzere tamamı kendi topraklarında yakılacaklardır. İdam ettikleri mücahidlerin şehadetleriyle sevinmesinler; zaten o muttakiler, Allah’a ulaşmak için geciktirilen idamlardan dolayı üzüntü duymaktaydılar. Dünyada bir kere yakılarak ölecekler ama ahirette ise hiç ölmeyip sürekli ateşin içinde kalacaklardır.

“Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.” Maide 37

Küfre son vermenin tek yolu; savaştır!

Diyalog, müzakere, uzlaşma, barış, sükûnet ve pazarlık gibi yaklaşımlar küfrü durdurmaz, bilakis arttırıp azgınlaştırarak tutsaklığı ve mağlubiyeti mukim kılar.

Ancak İslam yani Allah’ın indirdiği hükümler egemenliğinde bir barış caizdir ki, dışındakilerin tamamı şerdir, batıldır ve şeytanidir! Dolayısıyla gerekçesi ya da şartları ne olursa olsun şeytan ve dostlarıyla ne diyaloga ne uzlaşmaya ne de barışa kalkışılamaz. Çünkü şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; “yapma”dır.

628 yılında Allah Resulünün Mekkeli Müşrikler ile Medineli Müslümanların arasında yaptığı Hudeybiye Barış Antlaşması, İslami esas ve kaidelere göre düzenlenerek imzalanmıştı. Müslümanların İslami kurallar dışındaki herhangi bir barış, diyalog, uzlaşma ve ittifak arayışına girmeleri caiz değildir; çünkü Allah, batıl egemenliğindeki bir barışı Müslümanlara haram kılmıştır.

Mısır’da iman etmiş ihvanın kazandıkları iktidarlarına karşı küfrün önderi firavunlar savaş açmış, meşru hakları olan savaşla karşılık verme yerine batılın temel argümanı olan demokrasiden yana tavır koyarak öyle zillete mahkûm olmuşlar ki, adeta bir paçavra gibi atılmakla kalmayıp firavunlara iktidarlık kazandırmışlardır. Oysa demokrasi kurallarıyla iktidar olmuş, yine demokrasi adına darbeyle indirilmişlerdi. Çünkü demokrasi, nefis kavrayamasa da tamamen seküler bir düşüncedir.

Bilir misiniz; Antik Yunan filozofu Sokrates, yaşamı boyunca demokrasi için mücadele vermiş ve demokrasinin bayraktarlığını yapmıştı. Kendisi “devrim partisinin” ve demokrasinin fikir önderiydi. Anitos ve Melatos’un başkanlık yaptığı devrim partisi iktidara geldiğinde ne yaptılar biliyor musunuz; fikir önderleri Sokrates’i çok konuşmaktan, devlet dinini bozmak ve gençliğe zarar vermekten suçlayarak idam etmişlerdi. Sokrates’in tek tanrıya inanması, devletin tanrılarını tanımaması, totaliter sistemin tamamen lağvedilip her düşünce ve inancın özgür kalabileceği bir yönetim talep ediyordu. Baskı ve zorbalıklarına karşı çıktığı ve muhalefet ettiği tiranların yapmadığını iktidara kavuşturduğu fikirdaşları yapmıştı. Böylece demokrasi de kazanmış olsa, despot rejim hükümranlığını sürdürdüğünden Sokrates’in idamına karar verilmişti.

İnsana tanınan seçme ve seçilme hakkı hiçbir şey ifade etmemektedir. Önemli olan seçtiklerini güden rejim ve o rejimin korumalığını üstlenmiş şövalyelerdir. Dolayısıyla gerek rejim gerekse şövalyelerle savaşılmadığı müddetçe halkın dileklerine göre bir yönetimi sergileyebilmek mümkün değildir. Demokrasi, her ne kadar halka dayandırılmış bir çoğunluk sistemi ise de, oy vermekten öte halkın hiçbir yaptırımı bulunmamakta, egemen rejimin koyduğu sınırların dışına çıkılmasına izin verilmemektedir. Zaten rejime bağlılığını dile getirmeyen, halkın seçimine rağmen devletin başına geçememektedir.

Mısır Halk’ı da demokrasi düzmecesine aldanmış ve elde ettiği hakkı koparıp almışlardır. Batıla karşı hiçbir hak, öyle protestolarla, yürüyüşlerle, pankartlarla, mitinglerle, meydanları doldurarak bağırıp çığırtmakla elde edilemez. Edilebilmiş olsaydı; yaratıcı Allah savaşı emretmez, savaşsız çözüme hükmederdi. Çünkü akıl ve kalpleri yaratan Allah, o akıl ve kalplerde neler taşındığını yarattığı kuldan daha iyi bilmektedir. Bu sebeple Mısır’daki firavunların üstünlüğü, firavunların ve işbirlikçilerinin güçlerinden değil, kendi korkaklıklarından, zayıflıklarından ve imansızlıklarından dolayıdır!

Oysa Allah’ın tartışmasız hükmü olan; “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın” emrini yerine getirmiş olsalardı, hor ve hakir kalacak olan kendileri değil, firavunlar olacaktı! Lakin Allah’ın değil nefislerinin seslerine kulak vermelerinden gelişmeler aleyhlerine cereyan etmiş; dikilip savaşacaklarına boyun eğip tutsaklığa mahkûm olmuşlardır. Böylece savaş meydanlarında zorbalarla çarpışarak galebe çalmaktan kaçınmanın bedelini tagut mahkemelerinde aşağılanarak ödemektedirler.

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

Artık Mısır Halk’ının savaşmaktan başka bir yolları yoktur. Ya firavunların köleleri olmayı sindirecek ya da bir saniye sonrası meçhul karanlık yeryüzünde ölmeyi göze alarak şeref, hak ve adalet uğruna savaşarak, Allah huzuruna aydınlık yüzlerle çıkacaklardır.

Ülkenin her sathına dağılmış ihvan için zafer çok yakındır ama iman, cesaret ve kararlılık şarttır. Ki, Allah, yardım ve destekte bulunacağını birçok ayette vaat etmiştir. Her nerede bir firavun yakalayıp Allah adına öldürmeleri kâfidir. Öyle teknolojik silahlara, tanklara, uçaklara, füzelere de ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyaçları Allah yolunda ölecek ve öldürecek imana sahip olmalarıdır. Eğer dünya hayatını ahiret karşılığı satmaya yanaşmıyorlarsa, galip gelebilmeleri ve tutsaklıktan kurtulabilmeleri mümkün değildir. Velev ki firavunların safında babaları ve kardeşleri de olsa, Allah adına onlara merhamet duymamalı ve düşman muamelesi yapmaları kaçınılmaz olmalıdır ki, nefislerinden tamamen arındıkları ortaya çıkıp, hem Allah’ın yardımına layık olsunlar hem de umdukları zafere ulaşabilsinler.

“Ey iman edenler! Kâfirlerden (ve münafıklardan) yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.” Tevbe 123

Müslümanlar şu gerçeği çok açık bilmelidirler; kimi dinlerine fiyat etiketi koyup batıl güçler lehine fetva veren âlimler derler ki, “bireylerin ve grupların savaş ilan edemeyecekleri, devlet kararı olmaksızın yapılan cihad ya da savaş terördür.”

Peki, yaratıcımız Allah, ne buyuruyor!

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

Sıra Ermeni Soykırım iftirasının tanınmasında…

İslam imajlı hükümet, tek hedefleri Kur’an’ı ve Müslümanları yeryüzünden silmek olan haçlı-siyonist güçlerin öyle kulu olmuşlar ki, rızalarını kazanabilmek ve kendilerini memnun kılabilmek için dinlerini dahi inkâr edecek duruma gelmelerine ramak kalmıştır.

Dünyanın dört bir tarafında Müslümanlara yapılan baskı, şiddet ve soykırım derecesindeki katliam ve işgalleri yüzeysel ve cılız tepkilerle dile getirip etkin, kararlı, cesur ve caydırıcı hiçbir yaptırımda bulunmazlarken; Batı’nın dayatıp kabul ettiği oyunun içinde kukla olmakta yarışıp, gişe rekorları kırmaya çalışıyorlar.

Müslümanların İstiklali, hak ve adaleti adına emperyalist zorbalara ve zalimlere karşı mücadele veren cihad ehline cephe alarak haçlı-siyonist saflarında yer alan hükümet, küffarın isteklerini yerine getirmede sınır tanımıyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve İslam’a karşı meydan okuyucu Paris’teki haçlı-siyonist yürüyüşünde azılı Müslüman düşmanı Netenyahu ile birlikte ön safta yerini alan hükümet; şimdi de ülkemizde ilk kez Nazi rejimi tarafından işlendiği iddia edilen yahudi soykırımının 70’inci yıldönümünün anılmasını TBMM Başkanlığı başta olmak üzere Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı nezdinde resmi törenler düzenleyebiliyorlar.

“Holokost Kurbanlarını Anma Günü” adını verdikleri törenle ilgili Başbakan Davutoğlu,“Tarihin en büyük suçu olan ve 6 milyondan fazla insanın ölümüyle sonuçlanan Holokost sırasında yaşamını yitiren milyonlarca masum insanın acısını paylaşıyoruz” mesajı yayınladı.

Peki, Yahudilerin katlettiği ve hunharca kadın-çocuk demeden bağırsaklarını deştikleri Filistinli Müslümanlar, “masum insanlar” değil mi? Dünyanın hemen her yerinde haçlı-siyonistlerin hatta Budistlerin dahi boğazladıkları Müslümanlar, “masum insanlar” değil mi? Haçlı-siyonistlerin ana karnında ve kucağında katlettikleri Müslüman bebekler, “masum insanlar” değil mi? Gökten yağmur yağar gibi Müslümanların bombalarla parçalanmış organlarının yağması, “masum insanlar” olmadığından mıdır?

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve hükümet! Söyler misiniz; iktidarınız boyunca bir kez olsun, sizin organizelerine katıldığınız gibi haçlı-siyonistleri bir araya toplayıp katledilen Müslümanların anılması için tek bir girişimde bulundunuz mu? Siz de onlar gibi Müslümanları insan görmeyip, katledilenleri masum bulmuyor musunuz? İnsan kategorisinde sayılabilmek için Müslüman olmamak mı lazım? Müslümanların hıristiyan ve yahudiler kadar değeri yok mu? Peki, siz gerçekte nesiniz?

Sözde gürleyip özde sinik bir insanın güttüğü politikada attığı nutukların arasına serpiştirdiği manevi hassasiyetler zayıf yığınları etkileyebilir ama muhakeme edebilen güçlü iman sahiplerini asla!

Haçlı-siyonist odaklarına öyle teslim olunmuş ki, esaretin anlaşılmaması için ortaya konan mazeretler ve sahip olunan imaj, sağlam bedene nüfuz etmiş bir virüsün zaman içinde hayata son vermesi gibi yok edecek tehlikededir.

Barış adına her türlü zilleti mubah sayan hükümet, şer güçlerinin her emrine “eyvallah” diyerek, olası bir dalaşma ve savaştan kaçıp kurtulabileceği hezeyanıyla dini ve insani tüm değerleri tüketip bitirmekte, ileride olabilecek bir harpte savaşacak kimsenin bulunamayacağı tehdidi yaşanmaktadır.

Geçmişte askere katılmak için oğullarının cenge alınması için yalvaran ana ve babaların yerini, oğlunu askere göndermemek için çırpınan ana ve babalara ne dersiniz? Allah yolunda şehid olabilmek için küffarla savaşmaya koşan gençlerin yerini, ölmekten ya da öldürülmekten korkan gençlerin almasına ne dersiniz? Hak ile batılın, dost ile düşmanın harmanlaştırıldığı bir düzende; kim, ne için savaşıp canını versin?

Kimin dost kimin düşman olduğu kararını haçlı-siyonistlerin güdümünde alan hükümet, Müslüman Türkiye’nin en acımasız ve sinsi düşmanı PKK ile oturduğu barıştan olumlu bir sonuç elde edebilirse, sıra PKK’nın hamisi Ermenistan’a gelecek. Çok yakın bir gelecekte Ermeni Soykırım iftirasının tanınacağı kuvvetle muhtemeldir. İpin haçlı-siyonist güçlerin elinde ise, PKK gibi Ermenistan’a da “evet” denilemeyeceği mümkün müdür? Amacı her şart ve koşulda barış olan bir düşüncenin zilleti mevzubahis etmesi imkânsızdır. Çünkü para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi göze alandır.

Hükümetin barış adına aydınlık için sürdürdüğü politikanın durumu nedir bilir misiniz?

“Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.” Bakara 17

Sonunda Filistinli Müslümanları soykırım hedefiyle katleden Yahudilerin de anma yıldönümlerini resmi olarak kutladık. Artık hain Ermenilerin şerefli ve imanlı ecdadımızca soykırıma uğratıldığı iftirasını kabul etmeye ve anmaya geldi!

“Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır.” A’raf 186

Müslümanların asıl düşmanı münafıklardır!

Ama Müslüman kimlik taşımaları düşmanlıklarını öyle perdelemektedir ki, tıpkı fizikken görünemeyen şeytanın dehşetsi varlığı gibidirler. Şeytanında Allah’a inandığını ve rabbi olduğuna iman ettiğini hatırlatmak isterim!

Ya da şifa bulabilmek için güven duyulan hastaneye gidilir; iyileşmeyi beklerken öyle bir enfeksiyona kapılıp gözle görülmeyen mikroorganizmaların saldırılarına uğramak suretiyle ölümle karşılaşılır ki, şifa vereceği sanılan hastane katil olur. İşte Müslüman sanıp rabbin Allah’a karşı sadakat bekleyip hak ve adaletle hükmetmesini umduğun münafıklarda, o mikroorganizmalardan farksızdırlar.

Ezeli ve ebedi İslam düşmanı haçlı-siyonistlerin güçlü, hakim ve yenilmez oldukları zannedilir. Oysa onlar, Allah’ın ayetlerinde buyurduğu gibi o kadar zayıf, korkak, sefil ve güçsüzdürler ki, değil bir Müslüman topluma saldırmayı, sokaktaki bir Müslüman’a bile inançlarından ötürü diklenmeye cesaret edemezler.

Mimari dehasıyla barınaklar yapan bir örümceği düşünün! Uzaktan bakıldığında ağlarıyla ördüğü öyle kale kapıları inşa ederler ki, yıkılmaz sanırsın. Ancak yanına varıp üflediğiniz ya da ellerinizle dokunduğunuz zaman nasıl parçalanırlarsa, haçlı-siyonistlerin de sağlam düşünülen iktidarları öyledir. Lakin iman etmiş bir Müslüman olarak onlara dokunmaya cesaret edemeyip diz çökerek tutsaklıklarına razı olursan; Allah ne yardım eder ne zilletten kurtarır ne de karşılarında hor ve hakir kalmaktan sakındırır.

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suudi Kralının ölümünden büyük üzüntü duyduğunu dile getirerek, uzun yıllardır ABD’nin cesur bir ortağı olduğunu ifade eden övgüsü, ne anlama geliyor?

ABD önderliğindeki haçlı kuvvetlerinin Müslüman toplumlara saldırıp çocuk-kadın-yaşlı demeden katletmesi, ülkelerini işgal etmesi, yurtlarından göçe zorlaması, en ağır işkencelere uğratması, Müslüman kadınların ırzlarına geçerek hamile bırakması ve köleleştirmesidir. İsrail’in onlarca yıldır Filistinlileri katletmesi, zulmetmesi, açlığa mahkûm etmesi, aşağılamasıdır. Dünyada istiklal adına direniş gösteren her Müslüman’ı ve ülkeyi hunharca katletmesi ve işgal etmesidir. “Cihadın Hıristiyan Uygarlığı için en büyük şer” ilkesiyle Müslümanların bağımsızlık mücadelesine karşı savaştır.

Suudi Arabistan gibi münafık ülkeler, haçlı-siyonist güçlerle ortaklığa girişmeyip destek vermemiş olsalardı, tek bir Müslüman ülkesi işgal edilemez, toplu kıyımlar yaşanmaz ve tek bir Müslüman, küfrün çizmeleri altında çiğnenmezdi!

“Allah’a ve Peygambere inandık ve itaat ettik” diyenlerin, neden küfrün saflarına katılabildiklerini biliyor musunuz; inanmamış münafık olduklarından!

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

Sözlerindeki ile kalplerindeki seçimleri farklı olan münafıklara karşı savaş kaçınılmazdır. Dolayısıyla İslam Devleti’nin ve diğer mücahid grupların savaşarak cezalandırdığı hainler Müslüman değil münafık ve fasıkların ta kendileridirler. Bunların tamamını yok etmeden İslam egemenliğini sağlam bir zeminde inşa edebilmek risklidir.

Unutulmamalıdır ki, mücadelesi asıl zor olan haçlı-siyonist saflarında yer almış münafık ve fasıklardır. Müşriklerle mücadele çok kolaydır, örümceğin ağlarıyla inşa ettiği binayı yıkmaktan daha basittir. Çünkü hem yardım ve destekle ilgili Allah’ın apaçık vaadi vardır hem de münafık ve fasıklar gibi akıl karıştırıcı İslam kimliği taşımamaktadırlar.

Öncelikli düşman münafıklar olmalıdır. Kâfir imana gelir ama münafık asla! O hainliği ve nankörlüğü meslek edinmiş öyle sapmışlardır ki, Allah’ı, Resulünü ve Kur’an’ı bildiği halde nefsine uyarak şeytanı dost edinebilmiştir.

Aşırıcılık dedikleri nedir bilir misiniz; Allah’a ve hükümlerine aşk ve tazimle kayıtsız-şartsız imandır. Aşırıcılığa yani imana karşı olan sadece kâfirler mi; İslam kimliği taşıyan birçok liderde iman etmiş Müslüman olmaya karşıdırlar. Küfür ile iman ya da hak ile batıl arasında yol tutturmaya çalışan münafıklar, Allah’ın hükmettiği gibi değil kendilerinin istediği bir din anlayışının benimsenmesini isterler. Bu sebeple Allah’ın emrettiği cihadı terör olmakla aşağılayarak suçlarlar.

Ey Müslüman! Öncelikli düşmanın münafıklardır. İnandığını iddia ettiği halde Allah’ın indirdiği hükümleri gerek siyasette gerek ticarette gerekse sosyal hayatta yol edinmeyen münafıktır. Allah’ın dost olmayı yasakladığı hıristiyan, yahudi ve İslam karşıtlarını dost edinerek müttefik olanlar münafıktır. Allah yolunda savaşarak İslam’ı egemen kılmaya çalışan cihad ehlini teröristlikle suçlayan münafıktır. İmana karşı küfrün safında yer alan münafıktır. Allah’tan daha çok haçlı-siyonist güçlerden korkarak zarar görecek endişesi taşıyanlar münafıktır. Küfre karşı imanı üstün tutabilmek amacıyla cihad yapmayan yahut cihad ehlinin yanında durmayan münafıktır.

Neden kâfirlerin değil de münafıkların cehennemin en alt katına mahkûm olduklarını idrak edebildiğinizde, münafıkların kâfirlerden yetmiş kat daha tehlikeli olduklarını kavrayabilecek; böylece cihad ehlinin savaştıkları ve öldürdüklerinin Müslüman değil münafık olduklarını anlayabileceksiniz. Eğer hidayete erdirilmiş Müslümanlardan iseniz!

Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.“ Nisa 145

Madem sözün geçmiyor, BM’de işin ne?

Ya da neden sözünü geçirecek cesaret ve kararlılıkta bulunamıyorsun?

Neden emperyal güçlerin karşısında zayıf ve tutsak olduğunu biliyor musun Cumhurbaşkanı Erdoğan; kendi üzerinde bir güce izin verdiğin için! Korkmayıp savaşı göze alabilecek bir bahadırlıkta bulunabilseydin; güçlü olanın emperyalistlerin değil imanın olduğunu idrak edebilirdiniz. Peki, gücün ne olduğunu biliyor musunuz; yaratıcı Allah’a kulluk, güven ve sadakattir. Yani yoluna baş koyduğunuz ekonomi, debdebe, şatafat, övgü, nutuk ve madde değildir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, tabelası İslam İşbirliği Teşkilatında olan konferansta yaptığı konuşmada, “Dünya beşten büyüktür. Bu beşin içinde bir tane İslam ülkesi var mı? Tüm dünya bu beş üyeye teslim mi; böyle bir adalet olabilir mi? Öyleyse BM güvenlik konseyinin reforma edilmesi şarttır. Kiminle konuşuyorsam haklısın diyor ama emperyal güçlerin-egemen güçlerin söyledikleri her an geçerli oluyor. İslam İşbirliği Teşkilatı’nda 56 üyeyiz. BM’de sözümüz geçiyor mu? O zaman bu toplantıları yapmamızın bir anlamı yok. Şimdi sorarım size, biz ne işe yarıyoruz?”

Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan; siz ve adı İslam İşbirliği Teşkilatı olan 56 ülke ne işe yarıyor? Şikâyet ettiğiniz emperyal 5 ülkenin aldığı kararlara kayıtsız-şartsız itaat etmiyor musunuz? Öncelikle siz ve 56 ülke İslam mı, diğer bir ifadeyle Müslüman mısınız?

Müslüman ne korkar, ne şikâyet eder, ne çaresizlik duyar, ne yenilgi telaşı taşır, ne ölmekten ve kaybetmekten çekinir, ne kendinden daha güçlü bir beşerin varlığına inanıp diz çöker! Müslüman o dur ki, yeryüzü ve gökyüzünün tek maliki ve gücü yaratıcısı Allah’a dayanır. Dolayısıyla Allah’tan başka bir gücün olmadığı imanından göğsünü beşeri her şeye siper yapar. Siz hem Allah’a iman ettiğinizi ve Müslüman olduğunuzu iddia ediniz; hem de hak ve adalet arayışına kalkışarak uyduğunuz emperyalist güçlerden şikâyet edersiniz! Müslümanlık lafla değil icraatla şereflenilen bir ayrıcalıktır.

Beşere itaat edip yaptırımından korku duyup da, yaratıcısı ALLAH’a itaat etmeyip yaptırımından korku duymayan Müslüman olabilir mi? Beşerden elde edeceği çıkarları, ALLAH’tan edeceklerinden üstün gören Müslüman olabilir mi? ALLAH’ın indirdiği hükümlere kayıtsız-şartsız uymayıp da yorumlar getirmek suretiyle istek ve arzularına göre evirip çevirenin, sıra beşerin sözlerine geldiğinde emir addedip itiraz etmeden “baş üstü” yapması Müslümanlık mıdır? ALLAH’ın söz ve vaatlerini beşerinki kadar umursamayıp kulak arkası yapan Müslüman olabilir mi? Nefsi için ölümü, cezayı ve binbir türlü badireyi göze alıp mücadele edenin ALLAH için yapmaması, Müslümanlık mıdır? Söz, davranış ve hisleriyle dünya nimetlerini ahiret nimetlerinden daha imtiyazlı bulurcasına ekonomi kazançlarıyla sevinç ve mutluluk yaşayan Müslüman olabilir mi? Allah’ın düşman kıldığını dost edinerek safına katılan Müslüman mıdır? Cihad ehlini düşman, küfrü ehlini kendine dost yaparak safında savaşan Müslüman mıdır? Neyin doğru veya yanlış olduğunu ALLAH’ın hükümlerine göre değil de batıl güçlerin ya da nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda karan veren Müslüman mıdır? ALLAH’ın hükümlerini değil de batılın hükümlerini kendine yasa ve yol edinen Müslüman mıdır?

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan ve 56 ülke liderleri! Dünyada ebedi kalacakmış gibi ekonomik zenginliği kurtuluş için öyle bir kulp yapmışsınız ki, şikâyet ettiğiniz haksızlık ve adaletsizlikleri ekonomiyle aşabileceğiniz hezeyanlarınızdan çark etmiş olacaksınız ki, müstemlekesi olduğunuz haçlı emperyalistlere karşı güç birliği çağrısı yapmaktasınız. Peki, savaşabilecek cesaretiniz ve imanınız var mı? Kesinlikle samimi olmadığınız, emperyalizme yani küfre karşı savaşan İslam Devleti aleyhine güttüğünüz düşmanlığınızdan anlaşılmaktadır. Bir taraftan emperyalist karşıtlığından söz ederken, diğer taraftan emperyalistlere karşı savaşan Allah erlerini teröristlikle suçlamaya devam etmeniz, sizin hak ve adaletten yana değil, efendi saydığınız egemen güçlerden taraf olduğunuzu ortaya koymaktadır. Sizler, vahiyden o kadar kopuk, batıl bir İslam anlayışına ve maddeye iman etmişsiniz ki, savaş çıkabilir korkusuyla ne yapacağınızı bilmez bir telaş içindesiniz. Oysa hoşlanmadığınız ve sürekli kaçındığınız savaşı nefisiniz için bir şer kabul etseniz de, nasıl bir hayır olduğunu başta Peygamberimiz olmak üzere uğrunuza şehid düşen atalarınızdan öğrenebilmiş olsaydınız; diyalogla ve konuşmakla sefillere hükmeden BM’in daimi 5 Güvenlik Konseyi arasına alınmayı beklemezdiniz!

İslam tarihinde küfre karşı savaşarak hükmetmiş nice Fatihler arasında Faslı bir kölenin oğlu Tarik Bin Ziyad’dan bahsedeceğim.

Adı bir dağa ve Akdeniz’i Atlas Okyanusuna bağlayan boğaza (Cebel-i Tarık) verilen Endülüs fatihi ünlü komutan Tarık bin Ziyad!

Berberiler, Batı Afrika’da yaşayan göçebe küçük bir topluluktu. Kökenleri Orta Asya’ya uzanan bu topluluk, Emevi Müslümanlarının buralara yayılmalarının ardından Müslüman olmuşlardı. O dönemde Kuzey Afrika valisi Nuseyr oğlu Musa idi. İslam’ı ve adaleti hâkim kılmak ve halkına zulmeden barbarları yok etmek adına Avrupa’ya yayılmaya karar verildi ve ordunun başına da halktan bir köle olan Ziyad’ın oğlu Tarık getirildi. Tarık, yaklaşık yedi bin kişiden müteşekkil ordusunu gemilere bindirerek denizi geçip, İspanya kıyılarının güneyindeki dağın eteklerine çıktı. Cebel-i Tarık!

O dönemlerde, o bölgede kökenleri Cermen ırkına dayanan ve Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkarak, Roma’yı yağmalayan Batı Gotları (Vizigotlar) adlı barbar bir kavim hüküm sürmekteydi. Bunlar, oradaki halka ağır bir şekilde zulmetmekteydi. Tarık’ın, ordusu ile bu bölgeye geldiği haberini alan Vizigotların kral’ı Rodrik,
yaklaşık doksanbin kişilik büyük bir orduyla savunmaya geçti. Tarık’ın komutasındaki İslâm ordusu, doksanbin kişilik Vizigotlar ordusuyla karşılaştı.

Çarpışma yaklaşıyor ve gerilim yükseliyordu. İşte bu noktada Tarık, askerlerinin zoru görünce kaçmalarını önleyebilmek adına, oraya gelmek için kullandıkları tüm gemileri ateşe verdi. Askerlerine; “Artık bizim için geri dönmek olanaksızdır. Önünüz düşman, arkanız deniz ile çevrili bulunuyor. Direnmekten başka şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Kısa bir süre derde ve güçlüğe katlanmayı göze alırsanız, uzun süre rahat edersiniz. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek savaşın.”

Savaşın sekizinci günü Tarık’ın ordusu sürekli tazelenen Vizigotlar karşısında yorulmaya ve geri çekilmeye başladı. Bunun üzerine Tarık tekrar askerlerine; “Kahramanlar, nereye gidiyorsunuz? Gaflete kapılıp, nereye kaçmayı düşünüyorsunuz? Şehitlikten daha üstün bir izzet ve şeref var mıdır? Unuttunuz mu önünüz düşman ve arkanız denizdir. Bana bakınız ve ben ne yaparsam siz de onu yapınız” haykırarak, düşmana doğru atıldı.

Kendisine barbar kavmin sancağını hedef aldı. Sancağın yanındaki, kıymetli taşlarla süslü tahtında zaferinden emin bir güven içinde oturan Vizigot kralı Rodrik’i bir anda karşısında bulan Tarık, derhal hasmı olan kralı öldürdü. Bunun etkisi ile Vizigot ordusu dağıldı. Tarık, düşmanını kovalayarak Vizigotların başkenti olan Toledo kentini alarak, 350 yıllık barbar Got hâkimiyetini yıktı. Bundan sonra Batı Avrupa’da yaklaşık sekiz yüz yıl sürecek olan İslam uygarlığı dönemi başladı; böylece Müslim, gayrimüslim herkes barış, adalet, huzur ve güven içinde yaşadı.

Müslümanların İslam esası üzerine yaşaması, bağımsız olması ve lider konumuna yükselmelerine tahammül edemeyen Hıristiyan ve Yahudi dünyası, çeşitli fitneler çıkararak birlik ve beraberliği dağıtmak suretiyle Endülüs İslam Devleti’nin saçtığı aydınlığa son verip Avrupa’yı karanlığa gömdüler. Ancak Endülüs iktidarının cihadı bırakıp gücünün şımarıklığına kapılarak saltanata kayması da yıkımının tetikleyici ana sebebidir.

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan! Katledilen binlerce Müslüman’ın, bir tek Batılı kadar değer taşımadığına ve Batının tepki vermeyen insafsızlığına ve adaletsizliğine hayıflanıyorsunuz. Oysa uzun yıllardır iktidarda bulunmanıza rağmen; Batının asil, Müslümanların da köle sayıldığını idrak edemediniz mi? Asil insanlar, kölelerinin ölümleriyle ve uğradıkları zulümlerle hüzünlenmezler. En basit kanıt; İsrail’in Filistinlileri, Esed’in halkını parçalaması değil midir? Ancak Batı’nın sırtınızı okşaması kalplerindeki saklı gerçeği kavramanızı ve tarihi unutmanızı öyle engellemiş ki, Batının insanlığından, barış yanlısı olduğundan, vicdanından, haktan ve adaletten yana tavrından bahsedebiliyorsunuz. Batı kadar Müslümanları kim katletmiş ve zulmetmiş ki, İslam Devleti’nin Müslümanları öldürdüğü ithamında bulunarak; Batının, Müslümanların tek çatı altında toplanmasını engelleme maksatlı argümanını dillendirebiliyorsunuz? Nasıl ki siz, nefsiniz adına ihanet edenleri gücünüz nispetinde en ağır şekilde cezalandırarak düşman sayıyorsanız; İslam Devlet’i de, Allah ve İslam’ın egemenliği adına hain işbirlikçi münafıkları cezalandırmaktadır. Dolayısıyla onlar Müslüman değil, Allah’ın indirdiği hükümlere ihanet etmiş düşmanlardır.

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

İçinde bulunduğumuz bilim, teknoloji ve haberleşme çağı olan 21. Yüzyılda savaşın eskilerde kaldığını; diyalogla, uzlaşmayla, tartışarak ve konuşarak her sorunun üstesinden gelinebileceği düşünceniz, Allah’ın indirdiği ayetlerden ne kadar uzak olduğunuzu ispatlamakta ve sanal âlemde yaşadığınızı ortaya koymaktadır. Savaş, kin, nefret, katliam, ölüm, hak ile batıl dinlerin çatışması, nefislerin kavgası, egemenlik yarışı, kıyamete kadar sürecektir. Çünkü bu gerçek, Kur’an’la açıkça vahiy edilmiştir. Ama diyorsanız Allah anlamaz, yalan söylüyor (haşa), Kur’an ortaçağ da kaldı, günümüz yüzyılında geçerliliği yok; siz yolunuza, iman etmiş Müslümanlarda kendi yollarına!

Şimdi söyleyin bakalım! Tarık Bin Ziyad ve nice Allah erleri gibi savaşmaya cesaretiniz var mı ki, haçlı-siyonistlerin hüküm sürdüğü BM’de söz sahibi olabilesiniz? Daha onlarca yıldır İsrail’in Müslüman Filistin halkına yaptığı zulmü ve katliamları durdurabilecek bir yaptırımda bulunamamış, medeniyetin ve insanlığın mabedi gördüğünüz Batılı dostlarınızı ikna edip İsrail’i mahkûm kılmaya razı edemediniz ama BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi olmaya kalkışıyorsunuz? İsrail’in mezalimine ABD arka çıkıyor ama siz, İslam Devleti’nin hak mücadelesine düşman oluyorsunuz. Başka söze gerek var mı?

“Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?” dediler. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.” Nisa 77

“Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değillerdir.” Yusuf 103

Türkiye’deki İslam düşmanı daha şedittir!

Hem de öyledirler ki, fikir ve ifade özgürlüğü adına haçlı-siyonistlere taş çıkartacak bir sinsilikte Müslüman milletin tevhidini yontarak ne din ne namus ne de değer bırakmaktadırlar.

Türkiye’deki ALLAH, Peygamber ve Kur’an düşmanları, yabancılardan çok daha şedit ve etkilidirler. Ellerine bir fırsat geçtiklerinde Drakula’yı bile geride bırakabilecek sadistlik ve zalimlikle öyle doludurlar ki, İslam’a ve Müslümanlara karşı duydukları kin ve nefreti “bende Müslümanım” maskesiyle örtseler de saldırı ortamı bulduklarında küfürlerini bilimle, uygarlıkla, sanatla, mantıkla ve edebiyatla süsleyip, zayıf ve kompleksli Müslümanların gardlarını düşürmek suretiyle dinlerine ihanet ettirmektedirler. Ancak başlarına geleceklerden duydukları korkudan dolayı fiziki bir çatışma içine girmeye cüret edemiyor; oturdukları Batı’nın kucağından psikolojik baskı ve jakoben üsluplarıyla hükmetmeye çalışıyorlar.

15. yüzyılın ünlü şeytanı namı değer Drakula’sı Vlad Tepeş ya da Kazıklı Voyvoda nasıl Müslüman Türk düşmanı idiyse, Türkiye’deki gizli veya aşikâr İslam karşıtı azgınlarda Müslüman Türk düşmanıdırlar. Türkiye’nin Müslüman olduğu gerçeğinden o kadar rahatsızdırlar ki, dahili haçlılar olarak harici haçlılara taşeronluk yaparak “Müslüman Türkiye”’yi yıkma çabasındadırlar. Dolayısıyla içimizdeki düşmanlara hoşgörü ve müsamaha ile davranmaktan vazgeçmeyip elimine edilmedikleri müddetçe, Vlad Tepeş’ten daha acımasız olacaklarına şüphe duyulmamalıdır.

Kazıklı Voyvoda, Romanya prensiydi. Romanya’nın bağımsızlığı için savaşmış milli bir kahraman olarak hâlâ saygıyla anılmaktadır. Kazıklı Voyvoda, canavarlıklarıyla tarihe geçen, portresi bugün Innsbruck yakınlarında Ambras Müzesindeki “Canavarlar Galerisi”nde sergilenen ve sinemanın vazgeçilmez karakteri ve vampir öykülerinin de esin kaynağı Dracula’sıdır. Tıpkı Türkiye’deki amansız İslam karşıtları gibi tek düşmanı, Müslüman Türklerdi.

Asıl adı Vlad Tepeş olan Kazıklı Voyvoda’nın en sevdiği eğlencesi kazık işkencesiydi. Yemek yerken kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesini seyrederdi. Hayvanları dahi kazığa oturtur, öldürttüğü annelerin kızartılmış etlerini çocuklarına zorla yedirirdi. Bazen de annelerin memelerini kestirip yerine çocuklarının başlarını dikerdi. İnsanları doğrayarak çömlek içinde pişirirdi.

Kendisi ayrıca aşırı Katolik bir Hıristiyan’dı. Onun binlerce insanı nasıl öldürttüğünü Papanın elçisi Modrusa şöyle anlatır. Bazılarını, arabaların tekerlekleri altında kemikleri kırılıncaya kadar işkence yapar, bazılarının bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzer, bazılarını kazıklara geçirir ya da akkor halindeki kömürlerin üzerine yatırırdı. Bazılarının ise başlarını ve göbeklerini deldirir, kazıklara oturtarak kazığın ağızlarından çıkmasını sağlardı. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp, bebeklerini bu kazıkların üstüne atardı.

Kazıklara vurulmuş ve işkencelerle can vermekte olan Türklerden oluşan bir dairenin etrafında saray halkıyla yemek yemekten haz duyardı. Eline Türk esir geçtiğinde el ve ayak derilerini yüzdürür ve meydana çıkan kırmızı etlerini tuzla ovuşturduktan sonra, elem ve azabın daha da artması için keçilere yalatırdı.

Ona gönderilen Osmanlı elçileri başları açık olarak kendilerini tanıtmak istemeyince, sarıklarını başlarına çivi ile çaktırmıştı. Bir gün Türk elçileri gelip Voyvodanın huzuruna çıkınca, onu Osmanlı geleneklerine uygun şekilde baş eğerek selamladılar. Sarıklarını çıkarmamışlardı. Drakula sordu; “Büyük bir prensin önündesiniz, neden böyle davranıyorsunuz?” Osmanlı elçileri dediler ki, “Bizim ülkemizde gelenek bu şekildedir.” Bunun üzerine Drakula, “Bende geleneğinizi pekiştireceğim” diyerek elçilerin sarıklarını başlarına çivilerle bir daha çıkarılmayacak şekilde çakılmasını emretti. Ardından da “şimdi gidin padişahınıza söyleyin, sizin geleneklerinize boyun eğmem” dedi. Tabi ki elçiler şehid olduğundan mesaj yerine ulaşmamıştı.

Cihan sultanı Fatih Sultan Mehmed Han’ın bizzat katıldığı 1462 yılındaki Eflak seferi, Kazıklı Voyvoda hükümdarlığının sonu oldu. Kazıklı Voyvoda ise Macaristan’a kaçtı. Drakula, Macaristan’da 12 yıl süren tutsaklık dönemi geçirdi. 1457 yılının Ocak ayında kardeşi Radu’nun ölümü, Eflak kapılarını ona bir kez daha açtı ve 1476 yılında tahtı geri aldı. Fakat bu hükümdarlığı da uzun sürmedi ve kafası kesilerek İstanbul’a getirilmişti. Cesedi bulunamadığı için, tekrar dirilerek kendilerine zulmedeceğine inanan halk, onu vampirlikle özdeşleştirdi. Tıpkı Firavunun öldüğüne inanamayan İsrailoğulları gibi!

Müslümanlara karşı her devirde buna benzer birçok canavarlar var olmuş ve yok olmalarını sağlayan Fatih Sultan Mehmed Han gibi iyilerde dengeyi sağlamışlardır. Şeytan var olduğu sürece kötülükler ve canavarlıklar mutlaka devam edecek, Türkiye’de de kendini Allah’a, hak ve adalete adamış müminlerde batıl hiçbir etki altında kalmaksızın fitneci kâfir ve münafıklara hadlerini bildireceklerdir. Bu bir süreçtir ve kaderin akışı içinde iyilerle kötülerin yani hak ile batılın savaşı kıyamete dek sürecektir!

Dolayısıyla Türkiye’deki İslam düşmanları, Müslümanlara karşı Drakula’dan farksız bir düşünce ve duygu içinde öyle acımasız bir nefret taşımaktadırlar ki, iman sahiplerinin şehadetsi duruşlarından dolayı Drakulalıklarını eyleme dönüştürmeye cesaret edememektedirler. Yaratıcısı Allah’a, Resulüne ve dinine karşı savaş açmış bir mahlûkun insana karşı merhamet duyabilmesi, hak ve adalet güdebilmesi her ne kadar imkânsız ise de, idrak yoksunu yığınlar, inanıp güvenerek artlarına düşebilmektedirler.

Müslüman bir toplumun zaferi, ancak içindeki necasetleri temizlemekle gerçekleşir. Nasıl ki elbiseye bulaşan zerrecik bir necaset dahi namazı geçersiz kılıyor ise, adam öldürmekten daha büyük bir necaset olan fitneden arınmış bir toplum zaferlere ulaşabilir.

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

Batı, güçlü değil kibirlidir!

Hem de öyle bir kibir ki, kendini Allah’a adamış iman sahibi bir mücahid dahi sarsılmalarına kâfi gelmektedir.

Kendilerini yeryüzünün sahibi ve dokunulmaz güç sanan Batı, kibirlerinden dolayı kökü kurumuş ve ayakta durmaya zorlanan pis bir ağaç misali yıkılacak durumdadır ama yaratıcılarına ihanet eden münafıkların dayanakları yüzünden ayakta kalmaktadırlar.

Nasıl çürük bir yapı oldukları gerek 11 Eylül ABD’ye gerek Avrupa ülkelerine gerekse Paris’e yapılan cihadi saldırılarla kanıtlansa da, kibirlerinin etkisine kapılmış İslam kimlikli münafık iktidarlarca sahiplenmelerinden ötürü olmayan güçleri manipüle edilerek, sanal egemenlikleri sürdürülmüştür.

Batı, şeytanın doğrudan dostu ve adımlarını takip etmekten misyonlarını yerine getirmekte; dolayısıyla zulümde, düşmanlıkta, haksızlık ve adaletsizlikte sınır tanımayan düşünce ve davranışlarından dolayı makul karşılıyorum. Ancak Allah’a, Resulüne, Kur’an’a ve İslam’a fiyat etiketi koyarak Batı’nın hegemonyası için koşan o Müslüman kimlikler yok mu; işte asıl düşman onlardır.

Hak ile batılı bütünleştirerek alenen sözde inandıkları Allah’a ve Kur’an’a savaş açmış münafıklar, iman ehli karşısında “bizde sizdeniz, aman bize dokunmayın, bizimle savaşmayın, bizi öldürmeyin” diyerek, İslam’ı ve Müslümanlığı kimseye bırakmaz; Batı’nın boyunduruğu altına girmeyeni ve kulluğunu kabul etmeyeni bozguncu, insanlık hasmı, terörist ve İslam düşmanı ilan ederler.

Allah hükümlerini harfiyen uygulayan İslam Devleti’nin münafıkları temizleme harekâtı, İslami düzenin egemenliği ve fitnenin ortadan kalkabilmesi için şarttır. İki yol vardır; ya hak ya da batıl! Her iki yolu rehber edinen ise münafıktır, haindir, riyakârdır, böylece batıldan yetmiş kat daha zararlı ve tehlikelidir.

Münafığın taşıdığı Müslüman kimliğe kendini Allah’a ve Kur’an’a adamış cihad ehli kanmamakta, dolayısıyla öldürülmeleri ya da cezalandırılmalarıyla ilgili hükümleri yerine getirmektedirler. Hiçbir Müslüman, çok büyük bir günah ve haram olmasından dolayı asla Müslüman kardeşini öldürmez! Ama münafıkların Müslüman sayıldığı çakma İslam anlayışında öldürülmeleri suç ve günah sayılmaktadır. Bununlar beraber İslam’a düşmanlık gütmeyen, azgın olmayan ve asi davranmayan gayrimüslimlerde öldürülemez. Ancak Allah’a, Resulüne ve İslam’a saldırarak savaş açanlarla muharebe farzdır.

Allah, iman edenlere kimin Müslüman, kimin müşrik, kimin kâfir, kimin fasık ve kimin de münafık olduğunu onlarca ayetle bildirmiş; Allah’ın indirdiği ayetlere göre değil de nefsi istek ve arzular doğrultusunda inananlar sapıklıkla yaftalanmıştır.

Kibirli Batı’nın önünde kalkan olmuş her münafık düşmandır, dolayısıyla Batı’nın kalbine ulaşabilmek için münafıklarla savaş farzdır. Ne var ki, Batı’yı kollayıp koruyabilmek için münafıkların Müslüman kimliklerini öne çıkarmaları, Müslümanların Batı’yı fethetmelerini zorlaştırmakta, zamanın uzamasına ve zulümlerin devamına sebebiyet vermektedir.

Batı’yı hallaç pamuğu gibi evirip çeviren atalarımız zamanında, günümüzdeki gibi münafıklar yığını yoktu. Allah ve Resulü ne karar vermiş ise, hiçbir yorum getirmeksizin aynen itaat eder; hem zaferleri hem de şehadetleri gökyüzünde yıldızlara dönüşürdü.

Müslüman’ın Müslüman olduğuna dair en önemli kanıt nedir biliyor musunuz; dünyada yaşamayı değil ahirete ulaşabilmek için ölmeyi dilemeleridir. Batılılar gibi hayatı sevip ölümden korkup kaçan hakkıyla iman etmiş bir Müslüman olabilir mi? Hem dünya hem de ahiret dileyenler, kalplerinde şüphe ve tereddüt hastalığı taşıyanlardır!

“İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.” Bakara 200

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am 32

Dinini bir oyuncak ve eğlence yaparak dünya hayatının aldattığı Başbakan Davutoğlu’nun cihad karşıtı gösteriye katılarak haçlı-siyonistlerle aynı safta yer almasının bedeli Allah nezdinde çok dehşet vericidir. Eğer sonradan tevbeyle Allah affeder diye düşünmüş ise; Allah, Lokman Süresi 33. Ayette; Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” buyuruyor.

Batı, terörün cihad olduğunu açıkça dile getirirken, hatta cihadın hıristiyan uygarlığı için bir şer olduğu vurgusunu açıkça yaparken, gerek cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse başbakan Davutoğlu, müttefikleri gibi üstü kapalı terör sözcüğü kullanırken; neden cihad demekten çekiniyorlar? Batı, cihaddan başka bir terör tehdidi taşımazken, terör adına saflarına katılan Erdoğan ve Davutoğlu, Allah’a karşı bir savaş içinde midirler? Oysa cihad, Kur’an’a bakıldığında namazdan, oruçtan ve hacdan çok daha fazla yer almakta, Allah rızasına ve cennete kavuşmanın tek yolu olduğu vurgulanmaktadır. Cihad, küfre yani batıla karşı bir savaş ve Allah’ın emri olduğuna göre; Erdoğan ve Davutoğlu, cihad ehline terörist demekle Allah’ı da terörist ilan etmiyorlar mı? Cihad ile ilgili yüzlerce hadisi bulunan ve peygamberlik dönemini cihadla geçirmiş olan Hz. Muhammed (s.a.v)’de terörist midir?

Hatırlarsanız, 2011 yılında Norveç’te benzeri görülmemiş bir katliam gerçekleşmiş ve aralarında Türklerinde bulunduğu 92 üniversite öğrencisi genç, bir adada acımasızca öldürülmüştü. Eylemini “Avrupa’da artan Müslüman sayısına dikkat çekmek ve İslam’ın istilasından korumak“ için yaptığını açıklayan Anders Behring Breivi adlı cani ile ilgili liderler; neden terör aleyhine bir araya gelinmedi? Neden Paris’teki gibi protesto yürüyüşü düzenlemedi? Neden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu, mücahidlere karşı duydukları tepkiyi, kini ve düşmanlığı Anders Behring Breivi aleyhine göstererek Avrupa’yı ayağa kaldıramadılar? Avrupa’nın Norveç canisine gösterdiği hoşgörü ve tolerans, cinayetlerin İslam karşıtlığı adına işlemesinden miydi?

Öyle bir imansızlık aşikâr ki, Allah’ın kendilerinden razı olmasını veya kabul etmesini değil, Batı’nın kabullenmesi için uğraşanlar, kâfirden da daha aşağıdırlar. Öyle ki, artık İsrail’in köleliğini sindirmiş Filistin’in gerek El Fetih gerekse Hamas yöneticileri münafığın ta kendileridirler. Her ne kadar halkı demesem de, yöneticileri halkın seçmiş olması, halkında aynı olduklarını ortaya koyuyor ki, Allah’ın yardım ve desteğinden yoksundurlar. Şayet iman eden mümin olmuş olsalardı; Allah, kendilerini onlarca yıl yahudi mezalime layık bulmazdı!

Filistin, İslami değil ulusal bir dava güttüğünden öyle bir zillete mahkûm edilip hor ve hakirliğe terk edilmiş ki, Batı’nın hoşnutluğunu kazanabilmek için ne din ne namus ne de şerefi değer edinmişlerdir. Batı’nın tepkisiyle karşılaşmamak için cihadi tüm düşünce ve eylemlere karşı çıkmakta, cihad ehlini dışlayarak adeta düşmanlarmış gibi Batı cephesinde yer almaktadırlar.

Düşünebiliyor musunuz; terör gerekçesiyle İslam’a karşı Paris’te gerçekleştirilen haçlı yürüyüşüne Benjamin Netanyahu ile birlikte katılabilen Mahmud Abbas, İsrail’e düşman değil dost olduklarını açıkça deklare etmiştir. Oysa İsrail terörünün en dehşetli mağduru Filistinliler değil midir? Öyleyse sözde teröre karşı düzenlenen yürüyüşte, Abbas’ın Metanyahu ile aynı safta yer alması ne demektir?

Şu demektir; aslında Filistin yöneticileri, İsrail saldırılarından o kadar memnundurlar ki, her saldırıdan nemalanmakta, İslam ve mağdur sömürüsüyle dudak uçuklatıcı yardımlar almaktadırlar. Yaser Arafat’ın ölmesiyle İngiliz bankalarından çıkan astronomik hesaplarını hatırlatmak isterim. Onlar öyle acımasız, sömürücü ve mazoşistlerdir ki, nasıl olsa ölen halktan birkaç kişi diyerek, nefislerini tanrı edinmişlerdir.

Arkadaş; kibirli Batı, elerinde ne kadar silah, kasalarında ne kadar para, inisiyatiflerinde ne kadar görsel ve yazılı medya, emirlerinde ne kadar asker, işbirlikleri içinde ne kadar ülke, topraklarında ne kadar vatandaşı olursa olsun; İslam’ın fethini ve egemenliğini önleyemeyecekler, Allah’a kul olmaktan başka bir çareleri kalmayacaktır. Batı’ya arka çıkan münafıklarda aynı akıbete uğrayacaklardır.

Güç Allah’tadır ve imanın karşısında hiçbir kibir barınamaz! Çünkü iman, kibrin düşmanıdır…

“De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkârların akıbeti nice oldu, görün!” Neml 69

“Sizden önce nice (milletler hakkında) ilahi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da yalan sayanların akıbeti ne olmuş, görün!” Al-i İmran 137

“Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın gazabından koruyan da olmadı.” Mü’min 21

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” Nisa 139

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

İslam, cihad ve şehadettir!

İslam, Allah iradesi ve hükümlerine kayıtsız ve şartsız teslimiyet; şeytanın temsil ettiği haksızlık ve kötülüklere karşı mücadele; hak ve adaletin tesisi için cihad, suçlulara ceza, adaletin egemen olabilmesi için ırk, din, sınıf ve mevki ayırımı yapmaksızın hukuk önünde eşitlik, zenginin yoksulu gözetmesini emreden bir düzendir. Kötülüklerin elçisi şeytan ile iyiliklerin elçisi Peygamberlerin vahyi hükümler çerçevesinde mücadelelerini meşrulaştıran âlemşümul bir imandır.

Fitne, kötülük, haksızlık ve adaletsizliklerin ortadan kalkabilmesi için şeytanla yani batılla cihad zorunluluğu tartışılmaz bir kural olup; şeytanın kıyamete kadar misyonunu sürdürecek olmasından dolayı kötülüklere karşı mücadele için gerekli olan savaş, iyinin var olabilmesi mutlaktır. Dolayısıyla İslam, batılla yani şeytanla diyalogu reddeder ve cengi şart koşar.

“Ancak Müslümanlar kardeştir, gerisi düşmandır” hükmü gereği, Müslüman olmayanlarla kardeşlik, birlik hatta dostluk çatısı altında bütünleşmek yasaklanmış ve haram kabul edilmiştir.

Vahiy, her ne kadar açık ve seçik ortada ise de, işbirlikçi müfessirlerin yorumlarıyla budanan ayetler, kötüye karşı savaşmaktan korkanların barış, sevgi, hoşgörü ve diyalog şemsiyesi altına sığınarak ve kendilerini emniyete alabilmek amacıyla kardeşlik yakarışlarıyla dinleri ve insanlıklarına ihanet edip yaratıcıları Allah’a bir güvensizlik ve vaatlerine itimatsızlık duymaları, vahyin açıkladığı Müslüman olmadıklarına bir kanıttır.

Barış, ancak İslam egemenliğinde ise geçerlidir. Peygamberimizin müşriklerle yaptığı ilk Hudeybiye barış anlaşması, İslam hukuk devletinin egemenliği altında yapılmıştı. Vahyin temel mesajı, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar batıllarla ve işbirlikçilerle savaşmak farz kılınmıştır. Ayrıca Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve Allah’ın indirdiği hak düzeni bozmaya çalışanların nasıl cezalandırılacağı da Maide Suresi 33. Ayetinde açıkça emrolunduğu halde, Allah’ın gücünden ve yaptırımından değil de batıl güçlerden korkanların “barış ve kardeşlik” söylemleri, ancak ürkek sefillerin siperlendikleri bir örümcek kalkanıdır. Onlar barış ve kardeşlik dedikçe batıllar cesaretlenip daha da vurmakta, dolayısıyla ne yakarışları ne de teslimiyetleri bir fayda vermektedir. Müslümanların hem yaratıcı Allah’a inanıp hem de tutsaklığa razı olabilmeleri, kimin güçlü ve mutlak hükümran olduğu ikilemline neden olmakta, böylece inanıldığı gibi iman edilemediği ortaya çıkmaktadır.

İslam’ı insafsızca nefislerine peşkeş çeken fetvacılar, sözde taptıkları Allah için emredilen yolda dimdik yürümektense, kenarından kıyısından aşındırdıkları nefsi fetvalarıyla Allah’ı kandırabileceklerini sanmakla kalmayıp, iman sahiplerine de kötü rehber olarak Allah’ın yolundan alıkoymaktadırlar. Tıpkı Budistler gibi kendilerince zikir yaparak kalplerini temizleyeceklerini düşünen tasavvuf ehli, kesinlikle İslam değil nefislerine tapan gizli putperesttirler. Zikir, Kur’an’ın ta kendisi olup, Ahzab Suresi 36. Ayette buyrulduğu gibi; “kendi istek ve düşüncelerine göre değil, Allah ve Resulü’nün emrettiği hükümlere itaat etmekle emrolunmuşlardır.” Aksi takdirde sapıklığa düşmüş oldukları beyan edilmekte olup, yaptıkları ibadetlerinde hiçbir kıymeti bulunmadıkları buyrulmaktadır. Eğer her nefsin dilediği gibi Allah’a ibadet yapması meşru ise, neden Allah o kadar hükmü vahyetti ve uyulmasını şart koştu?

“Allah’ın ayetlerine karşılık az bir değeri (dünya malını ve nefsi istekleri) satın aldılar da (insanları) O’nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür.” Tevbe 9

Haramın helal, helalin haram sayılıp Allah’a isyan üzerine kurulmuş bir düzende; hangi kalp kötülüklerden temizlenebilir, Allah’ın muhabbetine bağlanabilir, Resulünün söz, hareket ve ahlakına uyabilir ve yolundan gidebilir? Öyleyse Peygamberimiz ve ardından gelen halifeler ve ashap, neden bir köşeye sinip de kalplerini kötülüklerden arındıran bir yol izlemeyerek ve batılla iş tutarak ömürlerini Allah’ın dinini egemen kılabilmek için cihad yapmak suretiyle onca meşakkati göğüsleyip binlerce şehid verdiler? Devekuşu misali kafalarını kuma gömercesine mücadeleden kaçanların ibadetlerini, Tibet’e çekilerek kalp ve zihin temizleyen Budistlerle aynı çatı altında bütünleşmeleri, inandıkları tanrılar farklıda olsa güdülen aynı tasavvufi bir yol olduğunu ortaya koymaktadır.

Acaba eşleri, çocukları, ticaretleri ve mallarına bir halel geldiğinde ne yapıyorlar? Örneğin evlerinde otururlarken, eş ve çocuklarına tahammül edilemez hakaretlerde ya da taciz ve tecavüzde bulunulsa, hiçbir tepki vermezler mi? Diyelim, vermediler. O zaman o eş ve çocukları, “sen ne korkak ve ahlaksız birisin, bize dil ve el uzatıyorlar ama kalkıp da tek bir kelime etmiyor ve savunmuyorsun, yazıklar olsun senin gibi bir veliye” demezler mi? İşte Allah, Tevbe Suresi 24. Ayette, “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler; size ALLAH’tan, RESUL’ünden ve Allah yolunda CİHAD etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”

Ayette de açıkça belirtildiği gibi, Allah yolunda cihad etmeyen, söz değil eylemle Allah’ı ve Resulünü her şeyden üstün tutmayan; ne kadar oruç tutsa da, namaz kılsa da, dehasal bir ilime sahip olsa da, hizmet etse de, vaaz yapsa da, Kur’an okusa da, hacca gitse de, zekât verse de, O BİR FASIK’tır.

Ancak ilimleriyle böbürlenerek ahkâm kesen batıl güdümündeki fetvacılar, her kesimce beğenilmek, takdir toplamak ve seküler rejime hoş görünebilmek adına dinleyenlerini tanrılarmışçasına cennete gönderirler. Oysa Allah, Ali İmran Süresi 142. Ayet gibi birçok hükmünde buyurduğu üzere; “Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden ve felaketlere karşı sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız” hükmünü açık bir buyrukla dikte etmiştir.

Kimi sakallı-cübbeli-şalvarlı, kimi takkeli, kimi metro seksüel, kimi şallı, kimi kravat ve takım elbiseli medyatikler; İslam’ın düzen kurucu, ilahi bir rejim, bir anayasa, bir hukuk, yasa yapıcı, siyasi ve cihadi bir din olduğunun altını çizmek yerine; deniz kenarındaki midye kabukları ya da daha düzgün çakıl taşları toplamak misali çocuk kandırırlarcasına hurafeleri ve seküler rejimce tehlike ihtiva etmeyen ibadetlerden bahsederler. Peki, İslam’ın hükmetmediği bir diyarda, nasıl İslami ibadetlerden bahsedip Kur’an’ı kişiselleştirebiliyorlar?

Öyle ki, Allah ve Resulüyle dalga geçercesine İslam’ın şartı beş diyerek, diğer bütün hükümleri şart olmaktan çıkarmışlardır. Ki, o beş şartın ikisi olan hac ve zekâttan fakirler istisna olup, böylece fakirler için üçtür. Çünkü laik rejim, vahye müdahale edip öyle mecbur etmektedir. Dolayısıyla diğer hükümleri çiğneyerek önemsiz bulan ve Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten sakınmayan fasıklar, günaha dalanların ta kendileridirler.

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına bela etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” Maide 49

Temel bilgiden ve İslam’ın ne olduğundan bihaber insanlar, kendilerine cennet vadeden o çokbilmişlerin ki, en iyi bilen şeytan olduğunu da göz ardı etmeden, yılda bir ay oruç, günde beşer dakikan 25 dakika namaz, bir kere hac ve anlamını bilmedikleri kelime-i şahadet ve kalp temizliğiyle cenneti müjdelerler. Madem cennet bu kadar kolay; Allah’ın dinini egemen kılabilmek için eş ve çocuklarını bir daha görmemek üzere cihad ederek bedenleri parçalanan, aç ve susuz kalan, zindanlarda işkenceler altında inleyen, bir daha gün yüzü görmeden zincirlere bağlı canlarını feda eden, doğan çocuklarına sarılamadan şehid olanlar, dünyanın zevk ve nimetlerinden istifade edemeyen ve o lezzetli doyumsuz yiyeceklerden tatmayanlar aptal mıydı?

Herkes kendince hizmet ettiğini sanarak günahlarından arınıp sevap kazandığını ve Allah nezdinde itibar edindiğini sanıyor. Oysa Newton’un bilimde kullandığı analiz türünün aynısı politika ve tarikatlar dünyasında paranın, kibrin ya da diğer saklı emellerin açığa çıkartılmasında kullanılsaydı, vahyin emrettiği İslam’da anlaşılmış olurdu.

Herkes kendince Allah rızası adına hizmet ettiği övgüsüyle günahlarından arınıp sevap kazandığını sanıyor. Kendine hak yolunu değil batılı yol edinmiş olanların sözde yaptıkları hizmet ve bağış nefisleri içindir.

“De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (bağış) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.” Tevbe 53

Ağzınız açık, uykudan mahrum bir dikkatle izlediğiniz ve cennete girişinizi garantileyen o fetvacı fasıkları hiç sorguladınız mı?

Allah’a olan imanı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laik kamuflajlı ateist bir rejimle yönetilen düzendeki İslam, tıpkı ölünün kırık kolunu tedavi etmekten farksız bir inançtır. İslam’ı yüzeysel bir sevgi, hoşgörü ve barış dini gibi iktidar ve egemenlikte hiçbir iddiası bulunmayan pasif bir inanç olarak göstermek öyle bir manipülasyondur ki, kutsallık adına hapsedip zincir vurmaktır. İslam’ı mumyalanmış bir cesede dönüştürerek müzede sergilenme çabaların dilenilen sonuca ulaşabilmesi mümkün değildir. Çünkü İslam’ın sahibi kul olan insan değil yaratıcı Allah’tır. Bu sebeple cihadı yani savaşı farz kılmış, kulluğun sadece ALLAH’a yapılması için İslam’ın bir düzen ve yasa yapıcı olduğuna hükmetmiştir.

Yaratıcıları ve ayetlerini dünyadaki geçici menfaatleri için satan din adamları ve politikacılara itibar eden, hele bir arada görünmekten yahut sıvazlanmaktan, tenlerine ya da eşyalarına dokunduklarında ve bir arada fotoğraf çektirmekten gurur duyarak arşa yükseleceklerini zannedenlerden daha zavallı kim olabilir?

Doğru yahut yanlışı nefiste arayan; hak ve adaleti eğip büken; kazanabilmek için batılı kabullenen; Allah’ın hükümlerine çıkar etiketi koyan; Allah’ın düşman, hain ve zalim dediğine hoşgörülü davranıp kardeşlik ve dostluk birlikteliği kuran kâfirin ta kendisidir. Müminin dostu, Allah’ın dostudur; müminin düşmanı, Allah’ın düşmanıdır!

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 7

İnsan, değil özgür irade…

Cüz’i bir iradesi dahi bulunmuş olsaydı, yaratıldığından itibaren derinliklerinde sakladığı yanardağ misali patlamaya ve lâvlar fışkırtmaya hazır yok edici nefsinin neler yapabileceği tahmin bile edilemezdi.

İnsan fıtratında var olan ihtiras, hırs, benlik ve kötü duyguların herhangi bir olumsuzluk halinde nasıl kızgın bir demire dönüşerek karşısındakini cezalandırmak isteyeceği dürtüsü, zayıf yaratılmasının bir sonucudur. Eğer her yapılan hata ve yanlışa karşılık verilmesine müsaade edilseydi, yeryüzünde sağlam ve canlı tek bir insan kalmazdı.

İnsan, nefsinin kustuğu kin ve nefretin esaretine kapılarak kötülük yapabilmek için sayısız girişimlerde bulunup eylemsi planlar yapar ama koruma, gözetleme, denge ve düzen gücünü elinde bulunduran Allah’ın müdahalesiyle çoğu kez muvaffak olamaz. Olsa da Allah’ın izniyle gerçekleşir. Her insanın yapmak isteyip de başaramadığı birçok olay gibi!

Önceden programlanan ruhun, zihin ve duygular aracılığı ile düşünce ve davranışları “o kitap”ça güncelleşmektedir. Hakkında yazılmış kader doğrultusunda kimilerinin kötü düşünceleri nasıl bir vahşete, sapıklığa ve canavarlığa dönüşüyorsa, kimilerininki de iyilikle emrolunduğundan sevgi, sabır, hoşgörü ve merhametle kötüye karşı dengeyi muhafaza etmektedir. Yaratıcı tarafından kontrol edilmeyen, iradeye terk edilen ve başıboş bırakılan hiçbir ruhun var olabilmesi söz konusu değildir. Zaten beden tarafından idare edilemeyen, denetlenemeyen ve yönlendirilemeyen bir hayatın nefsin inisiyatifinde olabilmesi mümkün değildir. Ancak ucube beyinler, “İnsanlar, ruhunun güzelliğini ortaya çıkarabilir” veya “ruhlarını yönlendirebilir” tezini savunurlar. Bu, nasıl bir bilim, mantık ve anlayıştır ki, biyolojik beden, ruhu kontrol edebilen ve onu yönlendirebilen bağımsız ve egemen bir güç düşünülebilmektedir. Hâlbuki ruh olmadan bedenin hiçbir değer taşımadığı mezarlarla kanıtlıdır.

Kimin doğru yolu bularak hidayete ereceğine, kiminde yanlış yola girerek sapıtacağına sadece Allah karar vermektedir. Onun içindir ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanların birçoğu bizzat yaşadığı deliller, mucizeler, öğütler ve kılavuzlara rağmen doğru yola girememiş; birçoğu da pislik ve kötülüğün cehenneminden hidayete kavuşmuştur. Nasıl?

İslam toplumunda yaşayan bir insanın laik, ateist, hıristiyan veya yahudiliği kabul etmesi; gayrimüslim toplumda yaşayan birinin de İslam’ı seçmesi gibi! Veya varlıklı olduğu halde hırsızlık yapanla, açlıktan süründüğü halde değil hırsızlık, borç dahi almaktan kaçınan kimse misali!

İnsanoğlu ne kadar reddetse de yaratılmış bir kuldur ve hakkında yazlamış olanı değiştirebilecek ne özgür ne de cüz’i bir iradeye sahip olamadığından, ancak hakkında takdir edilenle yetinmeye mecburdur. Ruh, doğrudan Mutlak İrade’ye bağlı oluşundan düşüncede beliren farklı fikirler ve kalpte oluşan duygular iradeyle gelişmemekte, lehe veya aleyhe çevrilememektedir. Ki, yaratıcı Allah dahi “o kitap”’ta yazdığı ve “bir bilgi”’ye göre düzenlediği olaylara müdahale etmemekte ve hiçbir kulunun yazgısını değiştirmemektedir. Ancak insan, yaşamdaki olası değişimini doğrudan iradeye ya da iktidar gücüne bağlayarak, değişimi kendi gerçekleştirmiş gibi öyle bir yanılgıya düşer ki, sözde makûs kaderini yendiği zaferiyle Allah’a meydan okur.

Oysa eceli gelen ölecek, zarar görmesi gereken görecek, parçalanması gereken parçalanacak, kazanması gereken kazanacak, belaya uğraması gereken uğrayacak, refaha ulaşması gereken de ulaşacaktır. Her ne kadar gerçek böyleyse de, insanların mücadeleye devam etmesi, hırsları, çabaları, keşifleri ve düşünceleri, yine kadersel yazgının bir neticesidir. Hiçbir insanın, iradesel bir başarı ya da başarısızlığı mevcut değildir. Biri yücelmesi gerektiği için yücelir, diğeri de alçalması gerektiği için alçalır. Her ışık süzmesinde çok büyük enerji gizlidir. Peki, nedir o ışık süzmesi diye soracak olursanız; ruh’tur!

Hiç düşündünüz mü; her kulun ruhu, doğrudan Allah’ın ruhundan olup, neden beden ya da madde Allah’tan değildir diye? Allah’ın beden ve maddeyi yoktan var ederek yaratması ile ruhu, kendi ruhundan göndermesindeki amaç nedir? Ruhun ölümsüz, bedenin ölümlü olması ne ifade ediyor?

Kaderin sadece bir karayazı olduğunu düşünmek, kendi kaderini kendinin belirleyebileceğine inanmak, kaderle inatlaşırcasına savaşmak, kaderin iradeyle tayin edilebileceğini sanmak, temel dayanaktan yoksun ütopik bir hezeyandır.

Beşeri hiçbir güç, ne kendisinin ne de bir başkasının kaderini çizemez ve çizileni de değiştiremez. Çünkü her canlı bir kuldur ve kaderin tutsak bir kölesidir. Kader, Yaratıcı’nın mutlak iradesi olarak hem karayı hem de akı belirler. İnsan bir tanrı ve Yaratıcı’dan daha güçlü bir varlık olamadığı için, Mutlak İrade’yi aşarak kendi, yakını, halkı veya tabiatın biyografisini çizemez.

Her düşünce, davranış ve oluşumlar kaderin akışı içinde olgunlaşmakta ve şartlar ne olursa olsun insan iradesi ne özgür ne de cüz’i hâkim olamamaktadır. Yoksa savaşı, musibeti, belayı ve ölümü isteyebilecek; canını ya da organını kaybedebilecek, zararı veya yok oluşu talep edebilecek; baskı, şiddet ve zulmü sahiplenebilecek; sefalet ve yoksulluğa razı olabilecek; sıkıntı ve hastalığı dileyebilecek; acı ve dehşetten zevk alabilecek bir insanın var olabilmesi mümkün müdür? Aslında herkes kördür; geleceği bilemediği için karanlığa doğru yürür ve ne olacağını kestiremez. Aydınlık sandığı yol cehenneme, karanlık sandığı yolun cennete çıkması, nefsine hükmeden kaderindendir.

İradesel bağlamda tarafları birbirleriyle mukayese ederek güçlü-zayıf, zengin-fakir, tembel-çalışkan, zeki-aptal, bilge-cahil, ilkel-uygar bir yaklaşımla aşağılamak ya da yüceltmek doğru değildir. Çünkü hiçbir insanın iradece üstünlüğü yahut alçaklığı mevzubahis değildir. Yaratıcı dilediğini yüceltip dilediğine alçalttığından, kulu güçlü kılabilecek hür bir irade mevcut değildir.

Dünya hayatı, tıpkı gökten indirilen bir yağmur gibidir. Su sayesinde yeryüzünün bir bölümü gürleşir, zenginleşir ve güçleşir; yoğun soğuk, kuraklık veya sıcaktan dolayı bir bölümü vasat kalır; diğer bir bölümü ise çorak yapısından verime kavuşamaz. Daha sonra oluşan bir rüzgâr, yangın, fırtına, afet, salgın, hastalık, musibet veya savaşla her şeyin savrulduğunu ve darmadağın olduğunu görürsün. Rahmet, bereket, kıtlık ve felâket nasıl ki birey, toplum ve iktidarların iradeleri ve bilgileriyle gelişmiyorsa; diğer ayrıcalık ve üstünlüklerde aynı programsal oluşumun bir sonucu olarak meydana gelmektedir.

Gücüne, teknolojisine ve iktidarına imrenilen toplumların bir sebeple çöküşleri ve sabun köpüğü misali yok oluşları, iddia edildiği gibi egemen olamadıklarından ve iradelerinden kaynaklanan imtiyazsal bir üstünlük ve bilgi taşımamalarındandır. Çünkü her şeye iktidar eden ve yöneten Yaratıcı’dır. Geçmişteki toplumların tarihlerinde ki zafer, kültür ve eserlerine müthiş önem veren günümüz insanlarının, kendilerinden çok daha güçlü ve bilgili toplumların nasıl yerle bir olduklarını kavrayamamaları, iradesel bir muhakeme yetileri olmadıklarını da kanıtlamaktadır. Tıpkı fiziksel körler gibi bakıyor, inceliyor, araştırıyor, irdeliyor ama idrak edemiyorlar. Oysa insan her şeyi duyuyor, bizzat yaşıyor ama tepki veremiyor. Tartışılmaz somut deliller karşısında gerçeklerin anlaşılamamasının sebebi nedir?

“Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?” Yunus 42

“Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın.” Neml 80

(Resulüm!) Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin.” Rum 52

(Resulüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?” Zuhruf 40

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Adil olmakla yükümlüsün!

Nefis, hak ve adalet aleyhine öyle bir zehirdir ki, çıkarlara zarar gelebilecek endişesiyle vahyi, ahlaki ve insani tüm değerleri yıkıp geçer.

Toplumları adaletsizliğe götüren sebep, güçleri ellerinde bulunduranların adil olmamalarıdır. Mazeret ne olursa olsun hiçbir gerekçe, adaletli davranmamayı haklı kılamaz. Ancak yaratıcı Allah’ı değil nefislerini “rab” edinmişler adil olmaktan kaçınır, adaleti örtbas edecek kayırımlara giderek Allah’a çalım atabileceğini sanır.

Bu öylesine bir gaflet, delalet ve ihanettir ki, apaçık Allah’ın mutlak bilgisini ve adalet anlayışını yok saymaktır. Haksız ve adaletsiz olduğu halde hak ve adalet arayana, hain ve nankör olduğu halde merhamet ve sadakat bekleyene, suçlu olduğu halde masum görünene, insafsız olduğu halde hesap sorana, yalancı olduğu halde dürüstlükten dem vurana itibar edilip güvenebilinir mi? Hâlbuki bir insan, nefsinden ötürü kötülerin en kötüsü olabileceğini düşünerek iğneyi önce kendine batırmaya asla yanaşmaz. Sebepler zincirinin bir halkası ve kul olduğu gerçeği kabul edildiği an, benlikten arınarak erdemliğe erişilmiş bir düzeye kavuşabileceği muhakkaktır. İnsan, her neyin içindeyse mutlaka onu dürten bir faktör olduğu gerçeğini unutmamalı ve masumiyet olgusuna kapılmamalıdır. İnsan, yanlıştan münezzeh bir Allah olmadığına göre günahkârdır ve masum olabilmesi de mümkün değildir.

İman etmiş bir insan, Allah’ın dilediğinden başka kendine ne zarar ne fayda verebileceğine inanır. İman etmemiş olan ise gücü, düzenbazlığı, cambazlığı ve manipülasyonlarıyla adaleti eğip bükerek kazanabileceğini düşünür. Oysa beşer nezdinde aklanmayı başarsa da Allah indinde mahkûmdur ve mahkûmiyetin en korkuncu da Allah karşısında olandır.

Bir suçlunun evrak üstünde aklanmasıyla duyduğu memnuniyetle, suçsuzun uğradığı haksızlık karşısında hissettiği hüzün arasında oluşan etki, bir gün tersine dönerek, acı çekenin hüznü, suçlunun mutluluğunu tahrip eder. İlâhî adaletin terazisi ve kaderin çarkı öylesine hassas çalışır ki, zamanı geldiğinde herkes yaptığının veya yapmadığının karşılığını mutlaka görmektedir. Ama acı ama tatlı, ama gizli ama aşikâr; bir insanın düşünce, duygu ve eylemlerin odaklandığı bir karşılığı muhakkak vardır.

İşlediği suçtan kaçarak veya saklanarak, güç ve iktidarına veya şahitlerin yardımına sığınılarak kurtulan bir suçlu, ilâhî adaletten kaçamadığı ve bir şekilde mutlaka karşılığını aldığı malûmdur. Ancak bu oluşumda öylesine ince bir ayar vardır ki, imansız kalpler bunu fark edememektedir. Bir birey, toplum veya millet; yapılan haksızlıklara şahit olduğu halde sessiz kalarak veya suçluyu kayırarak anası, babası, kardeşi, yakını, partisi veya devleti aleyhine dahi olsa adaletle davranmayıp gereken şahitliği yapmıyor, tepkiyi göstermiyor ve yaptırım uygulamıyorsa; suçu işleyen kendi olsun veya olmasın aynı sorumluluğu taşımaktadır. İşte bu yüzden başa gelen belaların bir toplumu toptan mahvetmesi, adil olunmamasındandır.

Asıl suçlu kimdir biliyor musunuz; adaletle şahitlik yapmayan ve hakkın yanında yer almayarak sevdiklerini veya iktidarlarını koruyup kollayanlardır. “Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar kötüdür.” Platon

Rüşvet ve yolsuzluk iddiasıyla 4 bakanın yargılanmasıyla ilgili öyle bir arife yaşanmaktadır ki, mümin için adaletle şahitlik yapmak, olmayan için ise nefisle hüküm verme imtihanı gerçekleşecektir.

Paralel Yapı diye adlandırılan çetenin hazırladığı tuzak, darbe ve iktidara yönelik düşmanlığı asla adil davranmaktan alıkoymamalı, her şeyi bilen ve takdir edilen Allah’a sığınılarak karara gidilmelidir. Velev ki, batıl olan anayasa mahkemesi dahi aleyhlerine olsa, yine de Allah’ın Mutlak İrade’sine güvenilmelidir. Hatta iktidarın düşmesi veya Ak Parti’nin büyük bir zarar görecek olması bile asla adaletten taviz verilmemesini şart koşmaktadır. Dolayısıyla iman etmiş bir Müslüman, kesinlikle nefsi hareket edemez.

Aleyhlerine isnat edilen suçlardan dolayı yıllarca hapiste yatmaları akabinde beraat edenler, hatta idam edilmeleri ardından suçsuz oldukları ortaya çıkan insanlar göz önüne alındığında; hiç kimseye milletvekilli, bakan ve iktidar parti üyesi olmalarından tolerans gösterilip müsamaha sağlanmamalıdır. Ortaya çıkan deliller, söz konusu bakanların tartışmasız suçlu oldukları algısı oluşturmuş, algının doğru ya da yanlış olduğu da ancak yargıyla netleştirilmelidir. Eğer bakanlar dürüst ise, sapan kimseler ne kadar güçlü, etkili ve hüküm sahibi olsalar da, Allah, zerre kadar zarar görmelerine fırsat vermez, böylece hem dünyada hem de ahirette temize çıkmalarını sağlar.

Ak Partili vekillere diyeceğim o dur ki, paralel yapı denilen şeytan dostları, Allah’tan daha güçlü ve yaptırım sahibi değillerdir. Vesveseye kapılıp zarar görebilecekleri endişesi ya da düşmanların haklı çıkacağı kaygısıyla adaletle hüküm vermekten kaçınmasınlar. Unutmamalıdırlar ki, duruşları hem Allah hem de millet nezdinde güvenirliliklerini ortaya koyacaktır. Yarın kıyamet kopacağın bilseler dahi adaletle davranmaları, imanlarının kanıtını açığa çıkaracaktır. Allah odur ki, adil olan bir kulluna asla zilletsi bir bedel ödetmemiş, hor ve hakir bırakmamıştır. Yargıya gitmekten ya da adaletle şahitlik etmekten değil, gitmemekten ya da etmemekten korkulmalıdır. Dolayısıyla Ak Partinin dört bakanıyla ilgili vereceği karar, ya iktidarda izzetle kalmalarını sürdürecek ya da yıkılmalarını tetikleyecek süreci başlatacaktır.

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa 135

Demokrasi, despotizmin en ileri şeklidir!

Nefislerin arzu ve istekleri için kendini adayan şeytan ne kadar iyi ise, insanın egemenliği için var olan demokrasi de o kadar iyidir.

Sekülerizm, ateizm, rasyonalizm veya pozitivizmin dogması olan demokrasi, her düşünce ve inanç sahibinin kabul edebileceği öyle sinsi bir nefistir ki, hedef ve gayesi yalnızca Allah’ın egemenliğine karşı meydan okumak olup, eşitlik ve özgürlük adına otoriter tek çare savıyla insanı dolaylı olarak mutlak irade sahibi kılar.

Oysa ne eşitlik ne de özgürlük olmadan demokrasinin var olamayacağı her ne kadar aleni ise de, anayasa, yasalar ve devletin yapmasını istediği şeyler yapıldığı sürece insanların özgür bırakıldığı bir manipülasyondur.

Hâlbuki demokrasi adına seküler yasaların koyduğu hükümler gibi Allah’ta hükümler indirmiş ve o hükümler doğrultusunda insana özgürlük verilmiştir. Ancak demokrasi, insanı egemen kılıp Allah’a kulluğu reddeden bir anlayış olmasından nefis, gerçekte olmasa da teoride egemen olma mastürbasyonuyla seküler düşünceye tav olmuştur. Eğer oy vermek, köklü bir değişime hak ve özgürlük tanısaydı, tartışmasız yasaklanırdı!  

Aslında demokrasi, despotizmlerin içinde en hileli ve en kötüsü olandır. Her ne kadar halkın tamamının fikir ve kararını yansıtan etkin bir güç olarak tanımlansa da, gerçekte plütokrasi, partizanlık ve zenginliğin iktidarıdır. Çünkü halkların neredeyse tamamına yakının yoksul, zayıf ya da orta sınıf olmaları; profesyonel politikacılar, şöhretli imtiyaz sahipleri ve zengin azınlıklarca güdülmesine sebep olmaktadır.

Halkın egemen olduğu demokratik tek bir düzen mevcut değildir ve olabilmesi de mümkün değildir. Hem yaratılış fıtratı gereği, hem yaratıcı Allah’a kul olma mahkûmiyeti, hem kadersel yazgıyı değiştirebilecek özgür bir irade bulunmaması, hem eşit haklara sahip olunamaması, hem de seçilenlere tanılan ayrıcalıkların elde edilememesinden. İnsanın övülmeyi sevmesi, kendisine iltifat eden güzel sözlü lafebelerinin tuzağına düşmelerini kolaylaştırmakta; kötüde olsalar kendilerine değer verilip başlarının okşanmasından duyulan memnuniyet dolayı sömürülmeyi barınak yapabilmektedirler. Tıpkı şeytanın fısıldadığı vesveselerle nefisleri azgınlaştırması gibi!

Demokrasi yok, otokrasi vardır! Demokrasi, ne halkındır, ne halk tarafından yapılır, ne de halk içindir. Aristo’nun,Demokrasi, despotizmin en ileri şeklidir” sözünde olduğu gibi, “Herkes fikrini söyler, kararı ben veririm. Burada demokrasi var.” Dolayısıyla yaratıcı Allah’ın değil de beşerin sözü, siyasette sözlerin en yücesi, doğrusu ve itaati kabul edilir.

İnsanlar, kimi seçeceklerine odaklanır ama seçtiklerinin hak mı yoksa batıl bir anayasa yani rejimle mi yönetileceklerine aldırış etmezler. Zaten en korkunç ve bedbaht sorunda budur! Bağlı olmakla yükümlü olunan rejim batıl yani çürük, temelsiz, bomboş, hak ve adalet sağlayamayacak, beklentileri karşılayamayacak ise; seçilen vekilin yanlışın üzerinde doğruyu inşa edebilmesi mümkün değildir. Çünkü “Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse diğerleri de yanlış gider!”

Otoriter ve ideolojik rejim ile halk yönetiminin hiçbir ortak noktası yoktur ve demokrasi, ilişilmesi kesinlikle yasak ve anayasa ile koruma altına alınmış ve despot olan temel yapıya müdahale edemez. Dolayısıyla rejim ile halkın düşünce, duygu, inanç, politika usul ve ruhları birbirlerinden tamamen ayrıdır. Böylece seçme ve seçilme hakkından öte hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır.

Demokrasi, adalet önünde öyle keskin bir kılıçtır ki, tıpkı dini engelleyebilmek için kullanılan pozitif akıl ve bilim manipülasyonuyla insanlar nasıl aldatılıyor ise, demokrasinin egemenlik iddiasıyla da insanlar öyle kandırılmaktadır. Dolayısıyla seküler düşüncenin demokrat maskeli hilesinin yegâne hedefi; Allah, Peygamber, Kur’an ve İslam’ın hâkim olmasını engellemektir. Batıl düşüncede olan halk çoğunluğunun seçimi, dinen meşru kabul edilemez. Her ne şartlarda olursa olsun her düşünce ya da din, mutlaka egemen olmak ister ve egemenliğin paylaşımına hiçbir gerekçeyle izin vermez.

Diğer bir bakışla; din dışı seküler rejimlerin demokrasiyi yani halkın iradesel seçimini bloke eden totaliterliği, halk iradesinin ve seçiminin nasıl etkisiz olduğunu ortaya koymaktadır. İslam kimlikli bir parti, lider ya da siyasetçi, halk çoğunluğunun onayını almasına rağmen halkın dilediği İslami bir düzeni kurmakta özgür değil ise, demokrasi ne işe yaramaktadır? Demokrasi, seküler düşüncenin teminatı olup, kulluğa karşı özgürlüğü pompalayan nefsi bir başkaldırıdır. Her nefsin doğru yahut yanlışlarını meşrulaştırma amaçlı demokrasi özlemi, demokrasinin batıl-şeytani olduğunu kanıtlamaktadır.

“Demokrasi, kendini hiçbir zaman olduğu gibi sunmaz. Işıkla dolu bir ortamda ortaya çıkartılmaya müsait olmayan bu sistem, umumi efkariyenin manipüle edilmesiyle amaçlarına ulaşır. Üçlü bir iktidar bağı vardır; finansal, politik ve medyatik, son ikisi ilkinin rölelerinden başka bir şey değildir.” Eddy Marsan

“Allah onu (şeytanı) lanetlemiş; o da: “Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim” demiştir. “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.” Nisa 118-119

Örtünün altında ne var?

Yaşanılan bir hayat; beraberinde ise düşünceler, hayaller, rüyalar, seraplar, planlar, teoriler ve dahası…

Acısıyla tatlısıyla yaşanılan fiziki bir dünya var; bir de üstü örtülü ruhsal bir giz var. Ancak o giz, fiziki olmadığından kimine göre aleni, kimine göre ise bir ütopya. Lakin o gizin dünyaya düşen gölgesini algılayarak idrak edebilenler ile edemeyenler arasında süren kıyasıya fikri veya fiziki çatışma, dünya var olduğundan itibaren süregelmektedir.

Biri insanı yalana; diğeri gerçeğe götüren seçimde verilen kararın doğrusu nedir? Fani mi, baki mi?

Mutlak doğruyu arayan insanların çoğu mutluluğu varsallıkta, nesnel bollukta ya da eğlencede bulur. Gize odaklananlar ise, tüm bu eğilimlerden uzak kalmayı, görüş ve itikatlarına uygun bir yaşam ortamı sağlamayı ister.

Ne gündüz ne de gece fiziki bir karanlıkta yaşamayan insanın ışık yahut aydınlık peşinde koşmasının amacı, örtünün altındaki gerçeği aramak mıdır? Oysa evreni, olayları hatta bedeni dahi fizikten ibaret sanarak yaratıcıyı ve ruhu reddeden insanın ışıktaki maksadı nedir?

Eğer insan, biyolojiden yani maddeden ibaret olduğunu sanıyor ise, huzuru maneviyatta aramasının sebebi nedir? Maneviyata inanıyor ise, ruhu reddetmesinin gereği nedir?

Bedeni görüp ruhu göremeyen insan, olayları görüp nedenlerini de göremediğinden düştüğü çıkmazdan dilediği bir düzeni oturtamamakta, kabul ettiği ama fiziki olarak kanıtlayamadığı için örtünün altındaki gizi aramaktan vazgeçmemektedir. Öyle ki, yaratıcıyı bulabilmek için ulaşabildikleri her gezegeni araştıran insan, bir taraftan pozitif bilim ve mantık adına örtünün altındakini inkâr ederken, diğer taraftan içindeki şüphe ve tereddüdü de atamamaktadır.

Oysa örtünün altındaki gerçek o kadar aleni ki, en sıradan insan hatta hayvan dahi örtünün altındaki gize sahiptir. Nasıl ki, bedenin altında ruh var ise, dünyanın altında ahiret, hayatın altında kader, beynin altında akıl, kalbin altında duygu, kablonun altında elektrik, yerkürenin altında atmosfer ve altında hava, kâinatın altında Allah!

Evren’deki maddelerin yüzde doksanın görünmez olduğunu ve bilimsel olarak “Karanlık Madde” diye tanımlandığını biliyor musunuz? Peki, nedir o örtünün altındaki gerçek?

Bu öylesine bir gerçektir ki, ölmeden önce o örtünün altındakine tumturaklı iman eden kurtuluşa, etmeyen ise ziyana kavuşacaktır.

Ne zaman ki, insan, bildiği tek şeyin hiçbir şey bilmediği gerçeğini kabullenerek aklı ve kalbiyle kulluğa razı olur; işte o zaman örtünün altında ne olduğu sorusunun yanıtını da bulur.

“Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah (her şeyi) bilir, siz ise bilemezsiniz.” Nahl 74

F. Gülen intihar edebilir!

Dünya, nefsi emellerine ulaşabilmek için çok çeşit maske takan nice binbir surata sahne olmuş ama Gülen gibisine pek rastlamamıştır. Taktığı her maskeyi hem ruhuna hem de bedenine öyle giydirmiş ki, cinsel şeytanı dahi gıpta ettirmiştir.

Öyle ki, taktığı her maskedeki kamuflaj mahareti, sahip olduğu en büyük ve önemli silahtır. Bulunduğu ortama, düşünce ve dine o kadar mükemmel uyum sağlamaktadır ki, hidayete erdirilmemiş olanlar üzerinde çok kuvvetli etki yapıp sağladığı imajın dışındaki maskelerini gizleyebilmektedir. Dolayısıyla Gülen, her düşünce ve inançta müthiş bir kamuflaj ustasıdır.

Narsisizmin kendini beğenmiş bir türü olan Gülen, her ne kadar kendini Allah’a ve insanlığa adamış bir kul, hizmet eri ve mütevaziymiş gibi gösterse de, adeta nefes alıp yürüyen bir tanrıymış hissindedir. En büyük korkusu gücünü kaybetmesi, etrafındaki herkesin kendine düşman olması ve yıkılacak kaygısı taşımasıdır. Gücünün bir sınırı yokmuş gibi öyle bir benliğe sahiptir ki, aleyhine zuhur edebilecek oluşumlara karşı düşmanlarını sindirebilecek hak ve insanlık dışı her türlü tedbiri alır, tehlike sezdiği an şantaj ve tehdit amaçlı kullanır. Kurduğu gücün emanet değil mutlak olduğu sanısıyla iradesini Mutlak İrade’nin üstünde tutarak egemenliğini korumaya çalışır.

Ne yaratıcı Allah’ın ne Resulün ne Kur’an’ın ne de başkalarının düşünce ve isteklerine asla ilgi göstermez; “en iyi ben bilirim ve benim yaptığım doğrudur” tanrısal hüviyetle kendine itaat edilmesini ister. Plan ve hedeflerine ulaşamayıp gereken ilgiyi göremeyen Gülen gibi narsistler, eriyerek çökmelerini beklemeden intihara kalkışırlar. Sıradan bir insan olmaya kesinlikle tahammülsüzdürler.

“Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” diyebilecek kadar sapıklıkta haddi aşan Gülen, Allah’a dahi saygı göstermezken, başkalarının hakkına saygı duyabilmesi mümkün müdür?

Gülen’in kişiliği öyle bozuktur ki, gerçeklerle bağdaşmasa bile daima kendisini haklı görmekte ve ancak kendisinin kanaatiyle bir şeyin doğru ya da yanlış olabileceği düşüncesine sahiptir. Dolayısıyla en gözde ve tek olma isteği, “her şey sadece kendisi için vardır ve ne olursa olsun her şeyin, kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir” hissiyatı, Gülen’in kendini tanrı görmesine sebebiyet veren kalbi hastalığından doğmaktadır.

Bu öylesine bir hastalıktır ki, kendini başkasının yerine asla koymaz, başkalarını anlamak yerine başkalarının kendisini anlamasını zorlar; çıkarı olduğu kimse yanlış ise de doğruluğuna fetva verir; başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyor ise kabulüdür, aksi halde hiçbir fikir ve hareketlere tahammül edemez. Ki, “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” düşüncesiyle Allah’ın ayetlerine bile tahammülü olmadığı aşikârdır.

Gülen gibi hastalıklılar, başkalarının zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında öfkelerine hâkim olamaz, saldırganlaşır ve öylesine acımasızlaşırlar ki, ölümden ziyade hiçbir şey kendilerini durduramaz.

Allah’ın, cennette yaşamakla mükâfatlandırdığı ve ilim ile yücelttiği şeytanın evveli, akıbeti ve ahiri idrak edilemediğinden, Gülen’in şeytandan farksız durumu okunamamakta; dolayısıyla satanistlerin şeytanı rehber edinmeleri misali gülenistler de kayıtsız-şartsız Gülen’i rehber edinebilmektedirler.

Düşünün ki, yıllardır mallarını, makamlarını ve mesailerini Gülen’e adayarak sözü uğruna her türlü cani siperhane fedakârlıkta bulunmuş cemaat, “Paralel yapı” gerekçesiyle değişik yaptırımlarla karşı karşıyalarken; Gülen, onlar için dahi kılını kıpırdatmayıp göğsünü siper etmemek suretiyle yargının karşısına çıkmaktan korkmaktadır. Oysa Gülen, ifade ettiği gibi suçsuz ve hakkaniyet içinde ise, yüzlerce insanı aileleriyle birlikte perişan edeceğine sığındığı ABD’den Türkiye’ye dönüp hesaplaşmaya gitmelidir. Ancak o, bir narsistir ve kul olarak gördüğü yığınlar için hiçbir ödünde bulunmaz.

Oysa cemaati için;“Gözü dönmüş dinsizlerin ve densizlerin tecavüzleri karşısında ölümü gülerek karşılayan Hz. Zekeriya gibi, Hz. Yahya gibi, Hz. Mesih gibi gülerek karşılayacaklar” diyen Fethullah Gülen, tanrı mı ki, cemaati gibi ölümü, yargılanmayı göze almaktan kaçınmaktadır? Kendisini Peygamberler üstü sanan Gülen, narsist kişiliğinden ötürü tanrı haletiruhiyesindedir.

Artık ziyanında son noktaya gelen Gülen, güvendiği haçlı-siyonist güçlerce de kurtulamayacak; ya doğrudan intihar edecek ya da kendini öldürterek hainliğini, münafıklığını ve küfrünü örtbas etme yolunu seçeceği kuvvetle muhtemeldir.

Allah, kendisini dolaylı olarak Rab edinmiş cemaatinin çoğunluğunu zillete mahkûm etmiş; hidayete ulaştırdıkları istisna tamamını mühürlemiş olmalı ki, ne olduğu apaçık ortadayken anlaşılmasına izin vermemektedir.

Unutma o günü ki- onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah’a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri, “Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!” demekten başka bir şey olmadı.” En’am 22-23

Dengeler her yerde aynıdır…

Ölçü, karar ve denge, kâinatın yaratılışındaki temel hususiyetlerin başında gelir. Rahman suresinin hemen başlarında arka arkaya üç yerde ‘mîzân’ yani ölçüden bahsedilmesi boşuna değildir. Her olay, her hareket, her düşünce ve her eylem, karşı bir tavır ve tepkiyle dengelenir. Böylece hiçbir güç süper ve sınırsız, iradelerde özgür ve başıboş değildir.

İyiyle kötü, doğruyla yanlış, kayıpla kazanç, gaddarlıkla merhamet, huzurla sıkıntı, güvenle korku, zenginlikle yoksulluk, yaşamla ölüm arasında oluşan değişimler, Yaratıcı’nın denetimiyle dengelenmektedir.

Bir şeyin biçim değiştirmesi, farklılaşması, artı veya ekside ivme kazanması, küçülüp büyümesi mutlak olan dengeyi tahrip etmez. Büyük bir yanmamış kömür yığınındaki kimyasal enerjiyi ölçün. Kömürü bir trenin buhar kazanında yakın. Sonra harlayan ateşteki ve hızla ilerleyen lokomotifteki enerjiyi ölçün. Enerjinin biçim değiştirdiği ve biçimlerinin birbirinden tamamen farklı göründüğü açıktır. Ama toplam miktarı hep aynıdır. Eğer büyük bir çarklı saatin içinde yaşıyorsak, bu saatin sürekli kurulması gerekir. Ama etrafınıza bir bakın! Evrendeki enerjinin azalması ve yıllar geçtikçe enerji kıtlığından dolayı cisimlerin daha az hareket etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Bu, yaşanan bir kanıttır. Newton’a göre evrenin işlemeyi sürdürmesi, Yaratıcı’nın rahatlatıcı elinin müdahale ettiğinin, bizi koruyup beslediğinin, desteklediğinin, yitirdiğimiz güçleri yenilediğinin bir kanıtıdır.

Bütün maddelerin ilk varolduğundaki toplam miktarı da aynıdır. Mesela, havada var olan oksijenin daha sonra orada olmaması onun yok olmuş olması değildir. Herhangi bir metale yapışmıştır. Çünkü soluduğumuz havada çeşitli gazlar vardır ve bu gazlardan bir kısmı metale yapışmıştır. Havayı ölçerseniz biraz hafiflemiş olduğunu, demir parçasını tartmanız halinde ise biraz ağırlaşmış olduğunu görürsünüz. Havanın yitirdiği ağırlığa tamamen eşit miktardadır.

Kimya biliminin kâşifi Fransız kimyacı Lavoisier’in bir kutu içinde yaptığı deney sonrası paslanmış bir metalin yitirilen hava kadar öncekiden daha ağır olması, gerçekte hiçbir şeyin yok olmadığı, sadece şekil değiştirdiğini ortaya çıkarmıştır. Tıpkı enerji yani ruh gibi; Yaratıcı, yarattığı evrene gerekli olan sabit miktarda madde koydu. Yıldızlar büyüyüp parladı, dağlar oluşup çarpıştı, rüzgâr ve buzlarla aşındı, metaller paslanıp dağıldı. Ama bütün bunlar olurken evrendeki toplam madde miktarı asla değişmedi, bir gramın milyonda biri kadar bile değişmedi ve sonsuza dek değişmeden kalacak. Örneğin bir şehrin ağırlığı hesaplansa, sonra bu şehir kuşatma altında kalıp binaları yıkılsa, bütün dumanlar, küller, yıkılmış surlar ve tuğlalar toplanıp tartılsa, ilk ağırlıkta bir değişim olmaz. Hiçbir şey kaybolmaz, en küçük toz zerreciğinin ağırlığı bile!

İnsanların büyük bir çoğunluğu sıradan mazbut bir hayat yaşamasına, herhangi bir belâya bulaşmak istememesine, musibetlerden korkup kaçınmasına, barış ve refah bir hayat dilemesine rağmen; yine de belânın binbir türlüsüne muhatap olabiliyor, ahlâksız ve bayağı bir yaşamla bütünleşebiliyor, en güvendiği aile bireylerinin veya arkadaşlarının kurbanı olarak ya taciz ediliyor ya en ağır ihanetlere uğrayarak hayatı kararabiliyor ya da canı dâhil tüm varlığını kaybedebiliyor. Sayısız caniliğin, vahşet, entrika, öfke ve tuzakların varolduğu bir dünyada; her türlü iyiliğin, sevginin, merhametin, yardımın, hoşgörünün ve sabrın varlığı dikkate alınırsa, bu dengeyi sağlayan sebepleri ve araçları seçenin özgür iradeler mi, yoksa Mutlak İrade mi olduğu sorgusu gerçeğin perdelerini açmaya yeterlidir.

İnsan hayatının kendi elinde olduğu ve dilediğini seçebilme hakkı bulunduğu iddiası, gerçekçilikle zerre kadar bağdaşmamaktadır. Acaba kişi, kendi yolunu kendi seçtiği için mi, kendini yok edebilecek, acı verebilecek, zarara uğratabilecek ve öldürtebilecek olayları önce plânlayıp sonra gerçekleştirmektedir? Akıl kurallarına göre hatasız ve yanlışsız tek bir insan olamayacağı kuramı dikkate alınırsa; insanoğlunun her şeyi bizzat iradesiyle yaptığı fikri doğmaktadır ki, bu da, insanın sapık bir yaratık olduğu savını ortaya koymaktadır.

Her türlü yasa, tedbir, eğitim, yaptırım ve telkinlere rağmen, yeryüzünde işlenen bu kadar acımasız olayları, haksızlık ve adaletsizlikleri, muhakeme edebildiği iddia edilen özgür bir insanın yapabilmesi mümkün müdür? Hem kendini hem de çevresini mahvedebilen insanın huzur ve güven içinde yaşamak kadar akılcı bir imkânı varken; neden acı ve dehşet dolu bir hayatı tercih etmektedir?

İnsanı bu denli kör ve özürlü bir anlayışa sevk eden akıllar rahatsızsa, egemenlikleriyle böbürlenen iktidarlar ve bilgileriyle övünen dehalar, neden suç imparatorluklarının birer üyesi olabiliyor, bunlara son veremiyor, kötülük, olumsuzluk ve aykırılıkların önüne geçemeyerek mutlak bir barışı ve refahı sağlayamıyorlar? Bu farklı akıllar arasında varolan dengesizliği bertaraf ederek normal etkileşmeyi ve iletişimi kurabilecek, hafızalardan kötüyü silip doğruyu nakşedebilecek bir keşfin ve düzenlemenin yapılabilmesi, bilimsel verilere göre mümkün değil mi?

Dönmeye devam eden kader çarkı öylesine hassas bir döngü içinde akışını sürdürmektedir ki, hiç kimse hiçbir şeyin farkında olmadan sahnedeki rolünü oynamaya ve oyuncaklarıyla oyalanmaya devam edip süresini doldurmaktadır. Bu süreç içinde birbirine bağlı ve aykırı figüranların sürdürdükleri yarışın ne zaman, nerede biteceği ve nasıl sonuçlanacağı bilinmemektedir. Her şey aniden gelişmekte, sebep ve araçlar inanılmaz bir bütünlük ve denge içinde etkileşmektedir. Çok iyi şeyler kadar çok kötü şeylerin de varolduğu bir dünyada tercih kullanabilecek hür iradeler olsaydı, hiç kimse kötüden yana seçimini yapmaz, acı, dehşet, yokluk ve felâket yaşamak istemezdi.

Bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah, aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek dengeyi sağlamaktadır. Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları, akıl ve düşünce sistemleri tamamen aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden azgınların pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerinin topraktan yaratılmasının dışında!

Her şartta denge korunmakta ve olaylar çağlara göre düzeneği içinde biçimlenmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle hava, kara ve deniz taşıtlarında meydana gelen facialar, fizik, kimya, biyoloji ve matematiğin endüstriyi oluşturmasıyla virüs, hastalık, uyuşturucu, radyasyon, atom, petrol, gaz, elektrik ve nükleer silahların üretilmesi, iletişimsel kazanımla körüklenen fitne, karmaşa ve ahlâksızlıklar çığ gibi büyüse de, aynı şekilde denge sağlayıcı oluşumlar varlığını sürdürmektedir.

İyilerle kötülerin, iman edenlerle inkâr edenlerin hak veya batıllık adına mücadeleleri, yaratılışın temel unsurudur. Bir taraftan varoluş devam ederken, diğer taraftan yok oluş sürmekte ve denge muhafaza edilmektedir.

“Ey insan! Seni yoktan yaratan, düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren (maddi ve aklı yapıda seni en üstün kılan), seni dilediği en güzel şekil ve biçimde terkip eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İnfitar 6-7-8

Güç ve tedbir!

İnsanoğlunun sahip olduğu güç ile kendine zararlı her türlü menfi oluşumu aldığı tedbirlerle engelleyebileceği güveni, kendine tapınma yani narsisizm’dir. Ki, narsisizmler, kendilerini adeta nefes alıp yürüyen yeryüzü tanrıları gibi hisseder ve hiçbir gücün kendileriyle baş edemeyeceklerini, yenemeyeceklerini ve ziyan veremeyeceklerini düşünürler.

Narsisizmlerin en büyük korkuları; güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olma paranoyalarıdır. Güçlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar, herhangi bir zarar görecekleri endişesine kapılmalarında sayısız insan öldürür, hatta Firavun misali tedbir amaçlı yeni doğmuş bebekleri dahi katlederler. Varlıklarının kendilerinin de çözemediği sorununu insan değilmiş gibi çözmeye çalışsalar da aslında durumları düpedüz deliliktir. Dış dünya ‘ben’ olmadığı için, narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz, algılayamaz; böylece korkuyla yaşar, gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve ürkek olur.

İktidarı bir güç ve kudret sanarak dilediklerini yapabileceklerini zanneden narsisizmler, bunun asla mümkün olmadığı hem dün hem bugün kanıtlanmış, yarın da farksız olmayacağı mutlaktır. Günümüz iktidarları, gerek siyasi ve askeri, gerek sosyal ve ekonomi, gerekse ilmi, kültür ve sanatta geçmiştekilerin yanında vızıltı kalabilecek kadar zayıf oldukları tartışılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla dünyadan nice Karunlar, Firavunlar, İmparatorlar, Krallar, Sultanlar ve Komutanlar gelip geçti, tapındıkları güçleriyle kendilerini kurtaramadıkları ve nasıl buharlaşarak uçup gittikleri, geride bıraktıkları paha biçilmez eserlerinden, fikirlerinden, güçlerinden, zaferlerinden ve tarihsel biyografilerinden anlaşılmaktadır.

Hz. Musa (a.s) ve Firavun ilişkisi, başka bir kanıta ihtiyaç bırakmayacak ibret, güç ve tedbirin hiçbir yaptırımı olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

Kâhinler, Firavuna, yeni doğacak bir erkek bebek tarafından öldürüleceğini bildirmeleri üzerine, Firavun, tedbir amaçlı o gün doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Askerler evleri basarak doğan bütün erkek çocukları öldürür. Ancak Hz. Musa’nın annesi, çocuğunu koruyabilmek amacıyla bir sandığa koyarak nehre terk eder. Suyun akıntısıyla Hz. Musa’yı taşıyan sandık, Firavun sarayının önünde durur. O sırada nehrin kenarında dolaşmakta olan Firavunun karısı, sandıktaki bebeği görünce çok sevinir ve saraya götürür. Firavundan saklı Hz. Musa’yı evlat edinip büyüterek yetiştirir.

O gün, doğan bütün erkek çocuklar öldürülmüş, sadece Hz. Musa sağ kalmıştı. Firavunu öldürecek olan çocuğun, karısı tarafından sarayında büyütülmesi, kaderin hiçbir güç tarafından durdurulamayacağı ve değiştirilemeyeceği gerçeğini gözler önüne seriyordu. Ayrıca, cennetle mükâfatlandırılan Firavunun karısı, bu davranış sebep kılınarak hidayete erdirilmiş ve cennete lâyık görülmüştü.

Firavunu öldürecek olan Hz. Musa için alınan inanılmaz önlemler ve işlenen katliamlar dahi Mutlak İrade’nin takdirini engelleyememişti. Kader, herkes gibi Firavunun da akıbetini belirlemiş, tüm güç ve aldığı kıyıcı tedbirlerine rağmen hakkında yazılmış olandan kaçmasına, ordusuyla birlikte Kızıldeniz de boğularak ölmesine mani olamamıştı.

Yaratıcı, olabilecekleri kâhinlere hissettirmiş ve Firavuna duyurtarak tedbir almasına fırsat tanımıştı. Peki, tedbir uğruna binlerce çocuğu katletmesi bir fayda sağlayıp takdiri önlemiş miydi? Örneklendirilen olayların tamamı yaşamın değişmez gerçekleri olup, Mutlak İrade’yi kanıtlayan somut gelişmelerdir. Bir şeyi bilmek ya da haberdar olmak; o şeyi etki altına alınıp lehte yahut aleyhte yönlendirme iradesine sahip olmak demek değildir.

Firavun, bütün çocukları öldürtmesine ve alınan tüm önlemlere karşın Hz. Musa’dan sakınamamış, muhteşem kudreti ve ordusuyla, fizikken tek bir kişi olan Hz. Musa’ya mağlup olmuştu. Herhangi bir şeyi bilmek ve ona karşı tedbir alarak fayda temin edilebileceğini sanmak, lehte hiçbir kaçışa olanak sağlamamaktadır. Aksi takdirde ne bir kayıp ne de bir ölüm gerçekleşirdi. Neticede tedbiri aldıran da tedbiri aştıran da Yaratıcı Allah’tır.

Firavun, azametli ve korkutucu ordusuyla Hz. Musa ile iman etmiş İsrailoğullarını yakaladığı bir sırada, Allah’tan gelen bir emirle Hz. Musa asasını Kızıldeniz’e vurmasıyla denizin koca bir dağ gibi yarılarak açılabilmesi; Allah’tan başka dayanılıp güvenilecek, yardım ve destek bulunacak hiçbir gücün olmadığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla emanetsi gücüne, gücüne güvenerek aldığı tedbirlere inanların hazin sonu, Firavun gibi nice narsisizmlerin akıbetleriyle aşikârdır.

Allah, rüzgâra emretti ve rüzgâr yarılan yerlerin toprağını kuruttu. Yollar arasında her bir kavim, diğerlerini görüp de helak olduklarını sanmasın diye sular pencere şeklinde yarıldı. Hz. Musa ve kavmi denizden karşıya geçmişlerdi ki, Firavun ve ordusu sahile ulaşmıştı. Denizin yarılıp İsrailoğullarının geçtiğini gören Firavun, bir anda korkuya kapılarak gözlerine inanamamış ve durarak geri dönmek istemişti. Koca deniz, nasıl olup da ortadan yarılarak ikiye bölünmüş, Hz. Musa ve kavmi karşı tarafa geçebilmişti?

Firavun, böyle bir şeyin olamayacağına inanıyor, bunun büyü veya sihir gibi bir gözbağı olabileceğini düşünüyordu. Kesinlikle karşıya geçmemeye kararlıydı. Fakat artık kaçacak yeri yoktu. Geçip geçmemesi gibi bir seçim hakkı onun özgür sandığı iradesine bağlı değildi. Mutlak İrade’nin hükmü kesin ve uygulanacaktı.

Firavun, her ne kadar denize girmek istemiyor ve korkuyorsa da, ordusuyla beraber orada boğulacağı ve öleceği daha önceden yazılmış olduğundan, bir anda dönüşüme uğrayarak fikrini değiştirip cesaretlenmiş, kumandanlarına ve askerlerine dönerek, “İsrailoğulları denize girip oradan geçmeye bizden daha lâyık değillerdir, onlar geçmişse bizde geçeriz” diyerek hepsi birden ileri atıldı.

Yaklaşık yüz elli bin kişilik süvari ordusunun tamamı deniz içinde toplanıp, ilk giren öndekiler denizden çıkmaya başlayacakları sırada Allah, denize onların üzerine kapanmasını emretti. Deniz üzerlerine kapandıktan sonra bir teki dahi kurtulamadı. Dalgalar onları bir bir altına almaya başladı. Dalgalar Firavun’un üzerine tam toplanıp boğulacağı sırada, “İsrailoğullarının iman ettiği tanrıya inanıyor ve bir tanrı olmadığımı kabul ediyorum. Artık ben de müminim” dedi. İmanın fayda vermeyeceği bir yerde iman etmesinden dolayı, bu tevbesi Yaratıcı tarafından kabul görmedi. Çünkü müşrik olarak ölmesi kaderin gereğiydi.

“Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.” Yunus 91

Hz. Musa (a.s)’in doğduğu gün, doğan erkek çocukların öldürülmesi için talimat veren Firavun, tüm çocukları öldürmesine karşın, kendisini öldürecek olan düşmanı Hz. Musa’yı öldürmeyi başaramaması, hatta sarayında kendi elleriyle besleyerek büyütmesi nasıl bir bilgi ve iradenin sonucuydu? Hz. Musa’nın tek başına Firavunu ve ordusunu yok etmesi kimin başarısıydı? Hz. Musa’nın Firavuna karşı verdiği mücadelede çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı saldırılar ve gösterdiği mucizeler, hangi aklın ve düşüncenin yapabileceği gelişmelerdi?

Onun için ne gücün ne tedbirin ne de iradenin Allah karşısında hiçbir önem taşımadığı; kim ne derse desin, karşındaki güç ne kadar korkutucu ve azametli olursa olsun, Allah dilemedikten sonra hiçbir zarar veremeyeceği; ne kadar güçsüz ve zayıf olursan ol, Allah diledikten sonra hiçbir gücün karşında duramayacağı tevhidiyle; sadece Allah’a dayan güven, vekil ve destek olarak Allah sana yeter! Hakikat üzere olanın Allah yanında olmaz mı?

“Allah’a güven. (dayanılacak) Vekil olarak Allah yeter.” Ahzab 3

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“O halde sen Allah’a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.” Neml 79

”Cennet kılıçların gölgesi altındadır”; ya rızık?

“Benim rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Dolayısıyla asıl ve Allah’ın helal kıldığı rızık, küfürle yapılan savaş sonrası elde edilen ganimetler ve cizyedir.

Yaratıcı Allah, Resulünü ne dünya nimetlerinin peşinde koşmaya, ne dünya ve hazinelerini toplamaya, ne gösterişe ve ekonomik kalkınma için batılla müttefikliğe, ne barış adına tağuta boyun eğmeye, ne indirdiği hükümlerin dışında bir yol edinmeye, ne hümanist odaklı hoşgörü ve tavize, ne huzur, güven ve refahı dünyada sahiplenmeye, ne Allah yolunda savaştan kaçınmaya, ne ayetleri sorgulamaya, ne dünyaya meyletmeye, ne de dünya menfaatlerini elde edebilme sebeplerini arama peşinde uğraşmak için göndermiştir. Aksine Allah, Resulünü kılıçla tevhidine davetçi olarak göndermiştir. Dolayısıyla hiçbir peygamber dünya için değil, ahiret için gönderilmişlerdir.

Allah, birçok ayetinde “Dileseydim herkesi iman ettirirdim” sözü, kılıçla tevhidin meşruiyetini ortaya koyan yüzlerce cihad hükmüyle kanıtlıdır.

İslam’ın ikamesine yol gösteren; Kur’an ve cihaddır! Allah Resulü; “Her kim Kur’an’ın dışına çıkar ise, boyunlarını kılıçla (cihadla) vurunuz” buyurmuştur.

Resullerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ile asıl hedeflenen gaye, gerek Allah’ın hukukuna dair gerekse de yarattıklarının hukukuna dair insanların arasında adaletin tesis edilmesidir.

Bütün kitapların tevhid uğruna indirildiği ve bütün resullerin  tevhidi gerçekleştirmek amacı ile gönderildiği Allah’ın hukuku ile kastedilen; insanların, hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin gereklerini yerine getirmeleridir. Bütün resullerin mesajlarının aslı budur. Allah, ilkinden sonuncusuna kadar indirmiş olduğu bütün kitaplarda bu yüce hakkı farz kılmıştır ki, bütün kitapların bahsettiği tek husus ihlâslı bir teslimiyetle Allah’ı tevhid etmenin sağlamlaştırılmasıdır.

Allah’ın indirmiş olduğu mesajlar, tevhidi ikame etmeye, onu tesis etmeye yönelik bir çağrı, ona davet etmeye ve bu hususta sabır göstermeye yönelik bir emir, tevhidin hâkim kılınması için cihad etmeye, O’nun uğruna  dostluk ve düşmanlık yapmaya bir teşvik içermektedir.

Allah’ın indirmiş olduğu ayetler, Allah’ı hakkıyla tevhid eden, onu ikame eden, ona yardım eden ve bu yolda cihad eden kimselere yönelik, Allah’ın hazırlamış olduğu büyük nimet ve mükâfatlardan haber verir.

Allah’ın indirmiş olduğu hükümler, Allah’a ortak koşarak tevhidin hakkını bozan kişilerden beri olmaya, şirk ve ehliyle cihad etmeye, fitne ve şirki yok etmek ve onu yeryüzünde bütünüyle kökünden kazımak için çaba göstermeye yönelik bir davettir.

Zaman zaman tevhide karşı çıkanların, tevhid ve ehliyle savaşanların kötü akıbetlerinden dolayı hissedecekleri pişmanlıktan ve Allah’ın onlar için hazırlamış olduğu korkunç  ve kalıcı azaptan haber verir.

İnsanoğlu yaratıldığından itibaren Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitapların muhtevası ve bütün resullerinin mesajları, insanoğlunun hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin hukukunu yerine getirmeyi özetler ve bu esası ana konu edinir.  Bu hak, uğruna bütün mahlûkatın yaratıldığı, kitapların indirildiği ve resullerin gönderildiği en yüce amaç ve en büyük hedeftir.

Her kim bu haktan yüz çevirir, davetçilerin ve resullerin ilkelerine uygun olarak adaletle hakkı gerçekleştirmezse, o kimseye kılıçla karşı konulur.

“Ben; kıyametin eşiğinde kılıçla gönderildim. Tâ ki şirk koşulmadan yalnızca ALLAH’a ibadet edilsin diye. Benim rızkım mızrağımın gölgesinde kılınmıştır. Zillet ve küçüklük, benim buyruğuma muhalefet edenlerin üzerine verilmiştir. Kim de bir kavme benzerse şüphesiz onlardandır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

 

Ey Müslüman maskeli münafıklar!

Münafık yaftasına her ne kadar şiddetle tepki göstersen de, neden münafık olduğun gerçeğini analiz yapmaya ne dersin?

Dille ikrar etmenin yeterli olmadığı, kalple de tasdikin kayıtsız-şartsız zorunlu olduğu İslam akidesi, imanı doğurmaktadır. Diyeceklerdir ki, kalbimle tasdik edip etmediğimi nereden bilecek; kalplerdekini bilen bir gücün mü var? İşte amel, fiiliyat ya da davranışlar; kalple tasdik edip etmediğine kanıttır!

İman, öyle bir kuvvet ve teslimiyettir ki, ne sorguya ne yoruma ne şüpheye ne kıskançlığa ne hasede ne vesveseye ne fitneye ne kışkırtıcılığa ne isyana ne korkuya ne ihtirasa ne toleransa ne keyfiyete ne inisiyatife ne nefse ne pazarlığa ne umutsuzluğa ne gelecek endişesine ne batıla ne de kayıp yahut kazanç kaygısına ödün vermez. Dolaysıyla neye iman edilmiş ise, iman ettiğin gücün kuralları dışında bir seçim hakkı bulunmamaktadır.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Allah’a, Resulüne, dini İslam’a, kitabı Kur’an’a ve indirdiği vahye iman ettim; yeryüzü ile yeryüzündekilerin, gökyüzü ile gökyüzündeki canlı-cansız her şeyin sahibi ve yöneticisi Allah’tır, O’nun izni olmaksızın ağaçtaki yaprak dahi yere düşmez, diyorsun.

Daha açık bir ifadeyle; yarattığı mahlûkatın rızkından; diriltip öldürmesinden; başa gelen hayır ve şer ne varsa tamamından; dilediğini yüceltip, dilediğini alçaltmasından; dilediğine bol rızık verip, dilediğini daraltmasından; dilediğini iktidar sahibi yapıp dilediğini tutsaklığa mahkûm kılmasından; dilediğini endamlı, sağlıklı, güzel ve noksansız, dilediğini ucube, hastalıklı, çirkin ve özürlü yaratmasından; dilediğine zafer, dilediğine yenilgi bahşetmesinden; yarattığı her canlının rızıklarını ve görevlerini paylaştırmasından; dilediğine acı, sıkıntı, korku, yoksulluk ve felaketler verip, dilediğine mutluluk, refah, zenginlik ve güven vermesinden; yarattığı canlılardan hiçbirine kader tayin hakkı vermemesinden; ne bir saniye ne de gelecekle ilgili takdir mülkiyeti tanımamasından; zihin ve kalplerde oluşturulan planların hayata geçirilmesinde irade inisiyatifi kullandırmamasından; dilediğine namütenahi imkânlar verip, dilediğini hor ve hakir bırakmasından; dilediğini hükümran, dilediğini parya kılmasından; dilediğine dünyayı, dilediğine ahireti kazandırmasından; neyin helal ve doğru yani meşru, neyin haram ve yanlış yani gayrimeşru olduğuna karar veren tek hakim güç olmasından; buyruklarının dışında hiçbir imtiyaz hakkı tanımamasından; kulluğa ve itaate haiz tek varlık Allah’tır, diyorsun…

-Diğer taraftan ise, İslam ile devleti, tıpkı ruh ile beden misali ayırarak siyaset yapman; münafıklık değil midir?

-Egemenliğin kayıtsız-şartsız milletin yani beşerin dolayısıyla insanın iradesinde olduğuna inanman ve savunman; münafıklık değil midir?

-Yaratıcı Allah’ın indirdiği hükümlere göre değil de yaratık insanın nefsi doğrultusunda yaptığı yasaları kabul edilebilir bulman ya da müşrik misali seküler yasaşar yapman; münafıklık değil midir?

-Allah’a ortak koşarcasına beşeri rakip kılarak yardım ve destek umman; münafıklık değil midir?

-Allah’a dayanıp güvenmen yerine beşere, hem de Allah’ın düşman olduğuna hükmettiği güce ümit bağlaman; münafıklık değil midir?

- Allah’ın uyarı, tehdit, yaptırım ve vaatlerine değil de beşerinkilere itibar ederek düstura kalkışman ya da beklenti içinde olman; münafıklık değil midir?

- Allah’ın, batılca sakınca teşkil etmeyecek bir hükmünü Müslümanlar lehine legalleştirme aşamasında batıl gerekçeleri mazeret göstermen; münafıklık değil midir?

- İslam’ı, batılla harmanlayarak, Yunan mitolojisindeki sentor misali yarı at yarı insan gibi bir ucubeye dönüştürmen; münafıklık değil midir?

- Hak ve tek din olan İslam’ı, diğer dinlerle diyaloga sokman, birliktelik inşa etmen, barışı İslam çatısı altında değil de batıllık egemenliğinde yahut seküler düşünce düzeyinde kabul etmen; münafıklık değil midir?

-Allah, Kur’an’da, hak ile batılı kesin hatlarla birbirinden ayırıp müşrik, kâfir, Müslüman, münafık, fasık, hiristiyan, yahudi ve putperest olarak saflara bölmüş ve sadece Müslümanların dost ve kardeş olduklarına hükmetmişken, dine ve inanca bakmaksızın insanları tek çatı altında dost ve kardeş kabul etmen; münafıklık değil midir?

-Ahirete inanıp iman ettiğini onadığın halde, dünya debdebesine meyletmen; münafıklık değil midir?

-Kur’an’daki kimi ayetlere aynen iman edip kimi ayetleri ise nefse göre ya tevil etmen ya eğip bükmen ya yorumlarla başkalaştırman ya da çıkarına ters düştüğünden gizlemeye kalkışman; münafıklık değil midir?

- Küfür güçlerince dışlanma, zayıf düşme ve yalnız bırakılma korkusuyla Allah’ın hükümlerini batıla peşkeş çekmen; münafıklık değil midir?

- Rızık, zenginlik, yücelmek, zafer, güç ve ekonomik refahın Allah’tan geldiğine inandığını kabul ettiğin halde, gücü ve itibarı Allah’ta değil de beşerde araman; münafıklık değil midir?

Tumturaklı iman etmeyeni münafıklığa, küfre hatta müşrikliğe götüren en vahim etkin sebep; güçsüz ve yoksul kalabilme paranoyasıyla Allah’ın hükümlerine itaatten uzaklaşıp batıla-şeytana boyun eğmektir.

Mekke ve Medine, Arap yarımadasının ticaret merkeziydi. Kervanların taşıdıkları mallar, bu şehirlerden bölgeye ve dünyaya pazarlanmaktaydı. Allah’ın, Mekke ve Medine’yi haram şehirleri ilan etmesi, yani Müslüman olmayanın girmelerine yasaklama getirmesiyle rızık yani ekonomi endişesiyle paniğe kapılan insanlara Allah, korkmamalarını ve kendilerine başka gelir kaynakları yaratarak zengin edeceğini müjdelemiş ve emrine itaat edilmesini şart koşmuştu. Yaratıcıları Allah’ın hükmüne iman eden yöneticiler ve Müslüman halk, topraklarından fışkıran petrol ile zengin olmuşlar; günümüzde dahi dünya ekonomisinin en güçlü ve en refah içinde yaşayan toplumları olarak yer almayı sürdürmektedirler.

Rızık, zenginlik, kalkınma ve ekonomik güç kaygısı taşıyarak küfrü beşere el pençe divan durup ayetleri satan münafık ülkeler, iman ettikleri Allah’ın hükümlerine kulak tıkamak suretiyle gücü Allah düşmanlarında aramakta, Allah’ın yardım ve desteğine güvenmemektedirler. İslami kuralların egemen olmadığı, ayet ve ayete mutabık hadislerin yasak kıldığı ticaret, ortaklık ve işbirlikleri haramdır; tıpkı karanlıkta yakılan bir mum misali elde edilen kazanç ve zenginlik her ne kadar sevindirse de, yok olmaya mahkûmdur.

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Tevbe 28

Meğerse çağrısındaki amaç paraymış!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İSEDAK toplantısındaki İslam dünyasına çağrısı bir intifada duygusu uyandırıp küfre karşı bir birliktelik algısı oluştursa da, tıpkı kürsüden vaaz eden hocaların celalli konuşmalarının ardından cemaatten para dilenerek kurtuluş vaat etmeleri misali derdinin ekonomik güç olduğu açıklamalarının sonunda ortaya çıkmıştır.

Yaptığı konuşmada İslam coğrafyası üzerinde yaşanan olaylara değinen Erdoğan, Batı’nın İslam ülkelerinin petrolü ve altınını sevdiğini ama asla kendisini sevmediğini belirterek çağrıda bulunmuş, hiç bir mezhep ayrımı yapmadan tüm İslam ülkelerinin bir köşeye çekilip yaşanan kaostan kimin kazançlı çıktığını görmesi gerektiğini ifade ederek, ancak çözüm fitilinin bu şekilde ateşlenebileceğini söyledi.

Meselenin sadece yoksulluk yani ekonomi olmadığını, İslam coğrafyasının tarihinde hiç olmadığı kadar kanla anılır hale gelmiş durumda olduğunu belirten Erdoğan, ”Hemen her gün farklı ülkelerde birkaç tane Kerbela’ya şahit oluyoruz. Her gün çocuklarımız ve kadınlarımız ölüyor. Kutsal mekânlarımız gözlerimizin önünde barbarların postalları ile çiğneniyor. “Sesimiz çıkabiliyor mu; Konuşabiliyor muyuz?” hayır!” diye konuştu.

İslam ülkelerinin yeryüzünde barışı tescil edebilecek güce sahip olduğunu ve eğer istenilirse akan kanların da durabileceğini, çocuklar ölmeyebileceğini de dile getiren Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü;  ”İstenirse Ortadoğu’daki kan durabilir. Filistin’in yalnızlığı giderilebilir. Bizim sorunumuzu dışarıdan gelen çözemez. Dışarıdan gelenler İslam coğrafyasının petrolünü, altınını seviyor, bizim iç karışıklılığımızı seviyor. Bizim ölümüzü seviyorlar. Ama inanın bizi sevmiyorlar. Buna daha ne kadar göz yumacağız. Her ne mezhepten olursa olsun tüm kardeşlerime çağrıda bulunuyorum” diye konuşmasını sürdüren Erdoğan, ”Ne olur şöyle bir kenara çekilelim ve bu kaostan ve tartışmalardan kim kazançlı çıkıyor bunu görelim. Şayet bunu görebilirsek çözümün fitilini ateşlemiş oluruz.” dedi.

Petrol, altın, elmas uğruna, bitmek bilmeyen hırs uğruna canlara hatta ve hatta çocuklara kıyanlardan olmayacaklarını da söyleyen Erdoğan, ırkçılığın da yanında olmayacaklarını belirterek;”Ama inanın hesap gününde hesap gününün sahibi karşısında hiçbir mazeret geçerli olmayacaktır. Masum çocukların elleri susanların ve katillerin üstünde olacaktır.” dedi.

Tek çıkış yolunun “birlik” olduğunu ifade eden Erdoğan, bölgedeki hiçbir meseleye çıkar nazarında bakmadıklarını ve tarihinin en talihsiz dönemini yaşayan İslam coğrafyasında çıkışın ise birlikten geçtiğini söyledi.

BM’nin çocukların akan kanına sessiz kaldığını ancak İslam İşbirliği Teşkilatı’nın buna sessiz kalamayacağını da ifade eden Erdoğan konuşmasını şöyle sürdürdü;  ”Dünya barışına daha büyük katkılar sunabiliriz. Yeryüzündeki tüm çatışmalara müdahale edebiliriz. Hamd olsun bunlara yapacak birikim ve gücümüz var; tek ihtiyacımız olan ittifaktır.”

2011 yılında tercihli ticaret sisteminin yürürlüğe girebilmesi için üye ülkelerin atacağı sadece bir kaç adımın olduğunu da söyleyen Erdoğan,  konuşmasının sonunda; “İSEDAK’ın Gayrimenkul Kıymetler ve Altın borsası noktasında da adım atması gerektiğini” ifade etti.

Pes ki, pes be arkadaş!

Hem bir taraftan meselenin “yoksulluk yani ekonomi” olmadığını vurguluyor, diğer taraftan birlik çağrısının amacını,Gayrimenkul Kıymetler ve Altın borsası” kurulması olduğunu söylüyor. Bir taraftan “hiçbir meseleye çıkar nazarında bakmadıklarını” ifade ediyor; diğer taraftan İslam’a savaş açmış Haçlı koalisyonunda yer alarak, düşmanların arzu ve isteklerini yerine getirmede sınır tanımıyor. Bir taraftan, “Hemen her gün farklı ülkelerde birkaç tane Kerbela’ya şahit oluyoruz; her gün çocuklarımız ve kadınlarımız ölüyor; kutsal mekânlarımız gözlerimizin önünde barbarların postalları ile çiğneniyor” diyor; diğer taraftan o barbarlarla ittifak kurup dost olabiliyor. Ayrıca saltanatları ve sömürüleri yıkılmasın diye cihad ehlinden korunabilmek, güç ve itibar sağlayabilmek için Haçlı Batı’yı kazançlı çıkaran, Müslümanların altın, petrol ve diğer kaynaklarını sunan kendileri değil mi? Sunmasalar Allah’ın erlerinden nasıl muhafaza olup haksızlık ve adaletsizliklerini sürdürebilecekler?

Açıklamaları ve amacı o kadar aleni ki, anlaşılabilir olabilmesi için yoruma dahi ihtiyaç bırakmamıştır.

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan! Siz, sadece dünya hayatının görünen yüzünü bilip, ahiret hayatından gafil olduğunuz o kadar aşikâr ki, kendinizi dünya hayatının geçimine ve menfaatlerine, debdebesine, ekonomik güce, çarçabuk geçecek ve sonunda yıkılacak yapılara, süslere, dünya hayatının çekiciliğine, eğlencesine, oyununa, övünülmeye kaptırmışınız. Müslümanlara ahireti gösterip dünyaya sundunuz! İslami hissiyat ve tartışılmaz değerlerini dahi manipüle edebildiğinizden, öğütlerim bir fayda vermeyecektir! Sadece tek bir şey soracağım; fani dünya için gösterdiğiniz çaba, görkem ve azamet ile ilgili Kur’an’da, Allah’ın bir hükmü var mıdır? Dünya çıkarını öven bir ayet var mıdır? Dünya menfaatlerini yücelten bir ayet var mıdır? Ama siz, iyi işler ve hizmet yapıyorsunuz değil mi?

(Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” Kehf 104

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” Hadid 20

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (afetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” Yunus 24

“Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” Al-i İmran 117

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am 32

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. “ İsra 18

“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” Ta-Ha 131

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hala buna aklınız ermeyecek mi? Şu halde, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ardından ona kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?” Kasas 60-61

(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” Tevbe 55

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.” Rad 26

“Dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.” İbrahim 3

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” Ankebut 64

“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Lokman 33

“Batsın bu dünya” isyanı apaçık bir küfürdür!

Dünyadaki adaletsizliği gerekçe göstererek, ateistler misali dünyanın batmasını dileyen Müslüman kimlikli Cumhurbaşkanı Erdoğan; sanki dünya, adaletsizliği işleyenlerinmiş gibi sabırla mücadele etmek yerine isyan etmesi, iman etmemiş olduğunun bir kanıtıdır.

“Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.” Leyl 13

Dünya için batsın temennisinde bulunabilen bir kimse, şüphesiz ahiret ve cehennem için de ‘batsın’ diyebilecek bir düşünce ve duyguya sahiptir. Çünkü dünya hayatında bir azap vardır, ahirette ise bitmek tükenmez daha şiddetli ve ebedi azaplar vardır. Dolayısıyla iyi-kötü, hak-batıl ve doğru-yanlışı yaratarak musibetin binbir türlüsünü imtihan maksatlı “o kitap”’ın da yazan Allah’ın, takdirini reddedercesine isyan edebilen bir insanın dinden yüz çeviren küfür ehli zalimlerden olduğu tartışılmazdır.

“İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki: Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.” Hac 11

Adalet ancak İslami hukukla tesis edilebilir. İslam’ın hükmetmediği gerek aile gerek ülke gerekse uluslararası seküler hukuk ve toplumlarda yargının adil olabilmesi mümkün değildir. Allah buyruklarının yer almadığı bir yargı nefsi arzu ve çıkarımları galebe çaldıracağından haksızlık ve adaletsizlikler engellemez ve önüne de geçilememektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, batıl hukuk kuralları önünde muhakemeleşmek istediği halde adalet beklemesi, tıpkı örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır.

Hem Allah’a, insanlığa, vicdana ve adalete savaş açmış batıl çarkın içinde olacaksın hem de çifte standart ve ikircikli yaklaşımlardan şikâyet ederek adaletin olmadığından dem vurup batsın bu dünya diyeceksin.

Oysa İslam’ın yani adaletin vuku bulabilmesi için hak yolda batıla karşı cesaretle savaşabilseydi, iyinin kötüye karşı zaferi kaçınılmaz olur, böylece suçun dünyada değil kendilerine fiyat etiketi koymuş korkaklar ve işbirlikçilerinde olduğunu idrak edebilirdi. Daha dünyanın ve içindekilerin kime ait olduğunu bilmeyerek lanet yağdıran bir aklın adalet feryatları, tıpkı gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumundan farksızdır.

(Resulüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” Mü’minun 84

Dünyadaki haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne önderi ABD’yi dost ve veli edinip ittifak kurmak suretiyle İslam’ın egemenliği adına savaşarak adaleti hükmetmeye çalışan İslam Devleti ve mücahidlere karşı cephe alacaksın, akabinde “adalet yok” yaygarasıyla ahkâm keseceksin!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Fok balıklarının avlanmasını küresel mesele haline getirenlerin, Suriye’de Filistin’de binlerce çocuğun kadının katledilmesine en küçük bir duyarlılık göstermediğini görüyorsunuz. Suriye’de 300 bini aşkın insan öldürüldü. Hala dünyadan ses yok. Kendileriyle görüşüyorum, ama söylediklerimle kalıyorum“ açıklamalarına öyle şaşırıyorum ki, sanki kıyasıya eleştirdiklerinin saflarında değil de hak yolundaymış! Caydırıcı hiçbir fiiliyatta bulunmayıp en azından aralarından ayrılmaya dahi cesaret edemeyerek boyun eğebilen Erdoğan’da hiçbir samimiyet bulmuyor ve ağıtlarının politik bir nemalanma olduğunu düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, müttefikleri için; bir taraftan tek hassasiyetleri petrol diyor, diğer taraftan müttefikleriyle birlik olup Müslümanların işgalinde ve katledilmesinde rol oynuyor. İfadesi doğrultusunda Erdoğan, petrol sahalarının haçlı güçlerinde kalması için koalisyonda yerini aldığı ve petrol için Müslümanların katledilmesine rıza gösterdiği anlaşılıyor. Acaba Müslüman kanı üzerine iştirak ettiği koalisyon ortakları, elde edilecek petrolden kendilerine bir pay verecekler mi? Hani, Bush, Irak işgali sırasında Erdoğan’a verdiği sözlerin hiçbir tutulmamıştı da!

Haksızlık ve adaletsizlikleri işleyen batıl güçleri kendilerine rehber ve ortak edinip küfür çatısı altında birleşmeyi hazmedebilenin ne sözlerine ne de vicdanına güvenilebilinir. Eğer gerçekten hak ve adalet arayışında olsaydı ve katledilen yüzbinlerce kadın ve çocuğa duyarlılık gösterebilseydi; dünyayı ahiret karşılığı satar, adalet adına Allah yolunda savaşır ve cihad ehline düşman değil dost olurdu.

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

Şüphesiz her şeyi gözetip koruyan, iyi ve kötü her olayı takdir eden Allah, dileseydi gerek geçmişte gerek günümüzde katledilen insanlara iliştirmezdi. Lakin dünya, ahirete geçisin imtihansı bir süreci olmasından iman edenlerle etmeyenlerin açığa çıkabilmesi maksadıyla her türlü iyiliği ya da kötülüğü sebepler ve aracılılarla meydana getirmekte, dolaysıyla hakkın batıl ile mücadelesini şart koşmuştur. Hakkı Allah yaratıp batılı başka bir tanrı yahut şeytan mı yarattı ki, küfrü bir ayırıma gidilebiliyor? Ancak görevleri sadece kulluk ve Allah’ın hükümlerini yerine getirmek olan insan, kötülüğe ve adaletsizliklere karşı koymak yerine lanetlerle “batsın bu dünya” kolaylığıyla sıvışabileceklerini ve aklanabileceklerini sanıyorlar. Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmının inkâr edenden daha berbat kim vardır?

“Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hemde) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” Bakara 85

Haksızlık, adaletsizlik ve katliamlara gözlerini kapatanlar, küfürlerinin yani saptırılmışlıklarının gereğini ifa etmektedirler. Ya iman ettiklerini iddia edenlerin gözleri açık olmalarına rağmen körlüklerine ne demeli? Nefsi çıkarları adına aslan kesilip de tüm güçlerini kullananlar, sıra hak ve adalete gelince sefil insanlar misali ağlaşıp, beşeri güçlere karşı duydukları korkulardan çığırtkanlıkla yetinirler.

Dünya, Allah’ın izniyle iyilik ve kötülüğün hüküm sürdüğü bir denge üzerinedir. Safların birbirleriyle savaşı ezelden beri devam etmekte, kendini Hakka ve adalete adamamış olanların iyiliği egemen kılmadaki korkuları, kaçışları ve ihanetleri, diz çöktükleri kötülülerin safından iyilik temennisinde bulunma gibi adi bir riyakârlığı doğurmaktadır. Bedel ödemeden bir somun ekmeğe dahi sahip olamazken; iyilik, hak ve adalet benzeri bir müşkülata kavuşabilmek mümkün müdür? Dolayısıyla geçmişte nasıl Hakk yol için canını ortaya koyarak, küfür ehlinin zalim elini sıkmayarak uzlaşmaya ve pazarlığa girmemiş iman ehli çıkmış ise, dünyadaki adaletsizliklere son verecek Müslümanlar da var olacaktır.

ABD’nin dostu ve müttefiki, İsrail’in dostu ve müttefikidir; diğer bir ifadeyle şeytanın dostu ve müttefikidir! Bu sebeple şeytan dostunun zulüm feryatları, hak ve adalet isteği, YALANIN ta kendisidir!

“Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” İsra 72

 

İman etmiş bir Müslüman olduğunu mu sanıyorsun?

Yalın inancın imanla özdeşleştirildiği İslam dünyasında amele ehemmiyet verilmemesi, Allah hükümlerine itaatsizliği doğurmakta, dolayısıyla imanla kuvvetlendirilmemiş inanç düzeyi sözden öte kalbin derinliklerine nüfuz etmediğinden hiçbir risk üstlenilmemektedir. Bu sebeple nefsin istek ve düşünlerine göre güdülen inanç, imanla kâmil olamamaktadır. Ancak Allah’ın vahiyle indirdiklerine inanabilirsen, iman kapısından içeri girebilirsin!

İman etmek, doğrudan yaratıcı Allah’ın dilemesine bağlı olduğundan ne akıl ne bilgi ne eğitim ne etkileşim ne delil ne de iradesel bir savla gerçekleşebilmektedir. Onun için Allah’a ve hükümlerine ancak hidayete erdirilmiş kullar teslim olmakta ve hiçbir sorguya, yoruma, kaygıya, hesaba ve dünya menfaatlerine meyletmeden boyun eğmektedirler.

Bir insanın inandığı halde Allah’ın buyruklarını batıla tercih edebilmesi, iman sahibi olmadığının apaçık bir kanıtıdır. Çünkü kalbindeki şüphe ve tereddüt hastalığı, fani dünyadaki fırsatları ve çıkarları yitirebileceği gibi canından, sevdiklerinden ve hürriyetinden de olabileceği evhamını tetiklemekte, inancın yeterli olacağı vesvesesiyle dünyaya sırt çevirebilecek bir iman aşırı bulunmaktadır. Bu yüzden iman kuvveti hissedilememekte, anlaşılamamakta, kavranamamakta; iman sahibi olanlar ise radikal bulunup ya terörist ya ilkel ya da meczup olmakla yaftalanmaktadırlar.

Firavun, yeryüzü halkının en azgını, Allah’tan en uzak olanı ve kendisini tanrı ilan eden bir zalimdi. Ancak Firavun’un kâfir olması, azameti, gücü, tehditleri, acımasızlığı karısını korkutup ve etkileyip iman etmesine engel olamamıştı.

Karısının Allah’a iman ettiğini öğrenen Firavun, karısını güneş altında kazıklara bağlayarak işkence yaptı. Firavun, onun yanından uzaklaşınca melekler kanatlarıyla onu gölgeler ve o, cennetteki evini görürdü. Firavun, adamlarına bulabildikleri en büyük kayayı almalarını ve karısının hâlâ Allah’a iman konusunda ısrarını sürdürmesi durumunda üzerine atmalarını, eğer sözünden dönerse onu karısı olarak tekrar kabulleneceğini emretti. Yanına geldiklerinde o, “Allah’tan başka bir tanrı tanımıyorum” sözlerini sürdürdüğü sırada gözünü göğe doğru yükseltince, kendisine cennetteki köşkü gösterildi ve Allah, onun ruhunu çekip aldıktan sonra ruhsuz cesedine kaya atıldı. Bazı seçilmişlerin acı çekmeden ölmeleri, işkence anında ruhun bedenden ayrılmasından dolayıdır. Acıyı veya mutluluğu hisseden beden değil ruhun ta kendisidir!

Peygamber eşleri hatta babaları, amcaları, hısım ve akrabaları inkâr ederek kâfir olabilirlerken; kendini tanrı ilan eden Firavun’un karısı, saltanatına rağmen iman edebiliyordu. Onun için “Üzüm birbirine baka baka kararır” sözü, gerçekle örtüşmeyen bir safsatadır.

Her kim olursa olsun, Yaratıcı’nın dilediğini hidayete erdirmesi, mutlak irade’nin açık bir tezahürüdür. Bu olay akıl, mantık, irade ve düşünce kurallarını çökerten bir ibrettir.

Peygamberler, Allah’ın varlığını ve hükümlerini açıklayıp gönderildikleri toplumları imana razı ederlerken; eşleri, çocukları, babaları veya yakınları üzerinde etkili olamıyorlardı. Diğer taraftan Firavun, halkını kendisine iman ettirirken; karısı saltanatından ve tanrıçalığından vazgeçerek Allah’a iman edebiliyor; birçok işkence, aşağılanma ve acılara maruz kalmasına karşın, takiye yapmadan ve nefsini düşünmeden Allah için canını verebiliyordu.

Hem peygamber hem de şeytan, kaderin gereği zincirsel halkanın rehbersi aracıları olup, diledikleri gibi etkileyebilme ve yönlendirebilme kudretleri bulunmamaktadır. Eğer öyle olsaydı, Allah’ın Mutlak İrade’si acze uğrar, herkes sevdiği veya nefret ettiği yakınlarını, dost ya da düşmanlarını hayır yahut şer noktasında etkileyebilir, toplumları diledikleri yönde denetim altına alabilirlerdi.

Hz. Nuh (a.s) ve Hz. Lut (a.s), peygamber olmalarına rağmen eşlerini ve çocuklarını hidayete erdirememeleri, Firavunun şeytan olmasına karşın karısını saptıramaması, Hz. Muhammed (s.av)’nin amcasını ve bazı yakınlarını, Hz. İbrahim’in babasını, Hz. İsa (a.s)’ın kavmini ve düşmanlarını, Hz. Musa (a.s)’nın birçok inanılmaz mucizelerine rağmen İsrailoğullarını ve Firavunu doğru yola iletememesi, iktidarların ya da öğretmenlerin etkileşimde ki başarısızlıkları, Mutlak İrade’nin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu ispatlamaktadır. Günümüzde dahi aileden başlayıp okula ve devlete kadar milyonlarca olaya şahit olmuyor muyuz?

Kimin doğru yolu bularak hidayete ereceğine, kiminde yanlış yola girerek sapıtacağına, “bilinmeyen bir bilgiye” göre sadece Allah karar vermektedir. Onun içindir ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanların büyük bir çoğunluğu deliller, mucizeler, tecrübeler ve kılavuzlara rağmen doğru yola girememiş; bir kısmı da küfrün cehenneminden hidayete kavuşmuştur. Tıpkı İslam toplumunda yaşayan hatta ana ve babası takva olan bir insanın laik, ateist, Budist, Hıristiyan veya Yahudiliği kabul etmesi yahut gayr-i Müslim toplumda yaşayan birinin de İslam’ı seçmesi gibi! Veya varlıklı olduğu halde hırsızlık yapan ya da evli olduğu halde zina yapan; açlıktan süründüğü halde değil hırsızlık, borç dahi almaktan kaçınan yahut bekâr olduğu halde iffetini muhafaza edebilen kimse misali!

Bu, öylesine bir sırdır ki, iman edememiş ya da hidayete kavuşamamış bir kimsenin ne aklı ne de kalbi idrake yeterlidir. Dolayısıyla “niçin” sorusu bir anlam ifade etmemekte, arayışlar şeytana götürdüğünden iman mevzubahis olamamaktadır.

İman ehlinin indirilenin dışında seçme hakkı yoktur ve asla soru sormaz, yalnızca indirilene kayıtsız-şartsız itaat eder!

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.” Enam 125

“Yoksa siz de (ey Müslümanlar), daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” Bakara 108

İnsan, neden bedel ödüyor?

Yaratıcılığa ve egemenliğe özenen insanoğlu, bu iştahının bedelini çok ağır bir biçimde ödemekte ve arzu ettiği iktidarın altında can çekişerek ezilmektedir. Büyük sorumluluk büyük güç gerektirir; hele iktidarlık ve egemenlik, mutlak güç gerektirir!

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” Ahzab 72

Kendine verilen emaneti sahiplenerek “emanete ihanet” eden insan, yaratıcısının makamına öyle göz dikmiş ki, her ne yapmış ve yapıyor ise, kendi adına yapma cüretinde bulunup haddini aşmıştır.

Hak, hukuk, adalet ve hizmet anlayışındaki “olmazsa olmaz” temel prensip, kimin adına ve kimin kurallarıyla çalışıldığı ve yasaların yapıldığıdır. İnsan merkezli resmi veya gayri resmi, tüm politik, sosyal, ekonomik ve askeri kurum ve kuruluşların amacı, Yaratıcı’yı yeryüzünden ve yönetimden silerek insanı hâkim kılma üzerine yapılaştırılmış düzenlerin Allah ile sürdürdükleri savaşlar akabinde ödedikleri bedellerdir.

İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile kâinata egemen olan kuralların aynı olduğunu itiraf etmeye mecbur kalan rasyonalist düşünce, bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin Mutlak İrade olduğu gerçeğini kuramda onaylamasa da, pratikte itiraz edememiştir. Böylece aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve özdeşler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil ruhun mutlak yaptırımından olduğu da kesinlik kazanmıştır.

İnsanoğlunun bilim ve özgür irade adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesi, dolayısıyla tüm teorilerini de yanlış temele inşa etmesine sebep olmuştur.

Newton’un günümüzde mekanik bilimin dayanağını oluşturan hareketle ilgili olan ilk buluşu, “dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe hareketsiz bir cismin hareketsiz kalacağı”’dır. Cisimler nasıl ki bir kuvvetin etkisiyle hareket ediyorsa, Yaratıcı ruhu, ruhta maddeyi yani bedeni etkileyip hareket kazandırarak programsal (kadersel) içeriğine göre fiziği üretmekte, şekillendirmekte ve yönlendirmektedir. Düzgün doğrusal hareketli bir cisim, nasıl düzgün doğrusal hareketini sürdürüyorsa, doğru yola iletilerek hidayete kavuşturulmuş bir ruhta, aynı düzgünlükte işlev kazanıp doğru yolda ilerlemektedir. Kuvvetin cisimlere kazandırdığı ivme, Yaratıcı’nın yaratıklar üzerindeki tasarrufu gibidir. Farklılıkların ve aykırılıkların oluşmasını bu kurala göre örneklendirebiliriz. Her etki, ters yönde eşit bir tepki doğurmaktadır. Buna göre, yaşamdaki olumlu veya olumsuz olaylar birbirlerini etkileyerek karşıt oluşumları doğurmakta ve böylece denge sağlanmaktadır. Bu yüzden yapılan iyi veya kötü her eylem karşılıksız kalmamakta, dolayısıyla yapan yaptığıyla kalmayıp bedelini mutlaka ödemektedir.

İnsan, ne yapmadığını değil ne yaptığını sorgulamalıdır ki, ödemeye mahkûm olduğu bedelin haklılığını idrak edebilsin. Diri olan sürekli bir şeyler yapmaktadır ancak ölüler bir şey yapamazlar. Sadece “ben” demek dahi, şeytanın ödediği bedel misali çok ağırdır. 

Kimi insan, yaptığı kötülüğü bedelini anında öder; kimi insan, yaptığı kötülüğün bedelini aylar hatta yıllar sonra öder; kimi insan ise, yaptığı kötülüğün bedelini dünyada değil ahirette öder. Sonunda bedel, mutlaka ödenir!

Ayrıca Allah’ın haram saydığı ve razı olmadığı bir şeyi zihninde ve kalbinde geçirmen dahi bedel ödemeyi müstahak kılar. Dolayısıyla düşüncelerinde ve duygularında canlandırdığın yahut hissettiğin bir şeyi Allah izin vermediğinden dolayı eyleme geçirmemiş olman, seni bedel ödemekten kurtarmaz. Bu sebeple Allah, birçok ayetinde; “kalplerinde sakladıklarını bilirim” buyurmuyor mu? Dolayısıyla kalbinde sakladığını açığa vursan da vurmasan da fark etmez!

Şeytan, hep iyilik yaptığını ve nefislerin mutluluğu için çabaladığı iddiasında bulunduğu halde lanetlenerek bedelini nasıl ebedi cehennemle ödemiş ise, sözde iyilik ve hizmet için çalıştığını söyleyen insan da aynı akıbete duçar olmaktadır.

“Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl gelirler!” Nisa 62

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” Rum 41

“De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.” Ali İmran 29

Görünüşe önem veren insan;

İmanı olmayandır!

İsrafın Allah tarafından haram kılınmasının esas maksadı, şeytanı temsil eden benliğin böbürlenmesini, kibirlenmesini, gururlanmasını ve nefsini üstün görmesini tetikleyen görselliğin debdebe için kullanılması ve fani dünya için süslenilip ahiretin önemsizleştirilmesidir.

Uygarlığın doğuşu olarak nitelendirilen Helenistik dönem, görünüş ve aldatmaların ilk merkezidir. İnsanın temel oluşumunda, ruhunda, fıtratında, karşılaştığı musibetlerde, rızkında, ölümünde, kaderinde ve yaşam sürecinde ilerleme kaydedemeyen krallar, debdebeye önem vererek; insanların gözlerini boyamak, etkilemek ve güçlerini pekiştirebilmek için, öncelikle mimarlık alanında yenilikler yaptılar. Bu şekilde büyük binalar yapılmaya başlandı ve şehirciliğe önem verilerek nefisler etkilenip benlikler okşandı. Ululuk ve egemenlik duygusu uyandırabilmek amacıyla süslemeye aşırı önem verildi. Gösteriş, lüks ve konfor merakıyla mekânlar değiştirildi; mozaikler, mermer sütunlar, süslü mobilyalar ve biblo gibi eşyalar kullanılmaya başlandı. Ancak her şey; tıpkı bakımlı, nadide ve şehvetsel vücutların leşe dönüşmesi misali çeşitli felaketlerle yerle bir oldu ve tanrısal gösterişler kısa sürdü.

Krallar, mutlak bir güçte olduklarını kanıtlayabilmek adına ihtişama, azamete ve gösterişe olağanüstü önem verip insanları etkilemeye çalıştılar. Bu gösterişin namı ve gücü, o gün nasıl bir uygarlık idiyse, bugün de aynıdır. Değişen sadece aksesuar, süs, materyal ve makyajın cinsi, tasarımı ve teknolojik boyasıdır. İşte güç, ilerleme ve çağdaş olarak övünülen ve insanların etkilenmesine çalışılan olgu, gerçekte kalıcılığı olmayan illüzyonlardır. Maddeyi işlersin ama yoktan varedemezsen mutlak olamazsın.

Mümkün olan bir şey, başlı başına bir şeyi yoktan var edemez. Çünkü o, kendinin malik olmadığı bir şeyi kendi dışındaki şeylere verme imkânına sahip değildir. Nasıl ki, sıfırdan pozitif bir sayı türetmek mümkün değilse, mümkün olmayan bir şeyden de yeni bir şey meydana getirmek mümkün değildir. Bunun için muhakkak harici bir sebebe ihtiyaç vardır ve ancak o sebeple etlenip varlık kazanabilir. Bu harici sebep kendiliğinden mevcut değilse, elbette bir başkasına ihtiyaç duyacaktır. Ve bu sebepler zinciri neticede bütün sebeplerin ana sebebi durumunda olan bir sebebin varlığını zaruri kılacaktır. Dolayısıyla aracı sebepleri etkin ve yaratıcı bir güç olarak addetmek, insanoğlunun düştüğü en korkunç yanlış ve tuzaktır.

Makedonya kralı İskender, çıktığı seferden geri dönerken yolu üzerinde bir kasabadan geçiyordu. Halk, İskender ve ordusunu ihtişamla karşılayıp övgü dolu sözlerle tazimde bulunuyorlardı. Bu sırada İskender’in gözü, üstü başı yırtık bir pejmürdeye takıldı ve o, ne İskender’i ne de ordusunu umursamıyor, alaylı ve acınası ifadelerle izliyordu. Bunun üzerine İskender, atını duvarın dibine çömelmiş olan pejmürdeye sürdü ve dedi ki; “sen kimsin ki, dünyanın kralı bana ve orduma saygı göstermiyor ve yokmuşuz gibi bir tavır sergiliyorsun?” Pejmürde, istifini bozmadan başını kaldırarak İskender’e doğru; “Ya İskender! Senin gibi burada bir kral ve benim gibi de herkesin itip kaktığı ve artıklarla beslenen bir pejmürde vardı. Zaman geldi ikisi de öldü. Kralın cenaze töreni, yaşamındaki gibi günlerce süren muhteşem törenlerle altından yapılmış bir mezara gömülürken, benim gibi sefil pejmürdede hayvanmış gibi bir çukura atılmak suretiyle üstü kapatıldı. Merakımı yenemeyerek bir gece ikisinin de mezarını açıp, mezardaki hallerini öğrenmek istedim. Mezarlarını açtığımda hangisinin kral hangisinin pejmürde olduğunu tanıyamadım.”

Çok süs ve debdebe, gerçeği gizlemek amaçlıdır. Oysa insana şah damarından daha yakın olan, ne düşündüğünü, hissettiğini, yaptığını ve kalbinde sakladıklarını bilip gören Allah’tan gerçeği saklayabilmek mümkün değil ise, hilkatteki eşinden gerçeği saklaman ya da açığa vurman ne fayda yahut zarar temin eder? Sonuçta faydayı da zararı da sağlayan yaratıcı Allah olduğuna göre; hakkındaki takdir edilmişi, önem verdiğin süs ve debdebeyle aşabilecek misin?

Dolayısıyla kul, kendini başka bir kula beğendirebilmek ve övgüsünü kazanabilmek için servetler harcamak suretiyle kula kulluk yapmaya çalışır ama yaratıcısı ALLAH’ın kendisini beğenip beğenmemesini umursamaz.

(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” Tevbe 55

“Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” Al-i İmran 117

Allah dilediğini takdir ediyorsa, ne gelir elden!

Hiçbir sorguya kalkışmaksızın Mutak İrade’sine kayıtsız-şartsız itaat ve teslimiyet!

Ameli olmayan bir düşünce ve bilgi ya da imanı olmayan bir inanç ve ibadet sahiplerinin durumu; tıpkı üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer. Nasıl ki sağanak bir yağmurda toprak kaybolarak kaya ortaya çıkmakta ise, amelsiz ve imansız bir ilim ve inanç da öyle ortaya çıkmasından kazanılan hiçbir şeye sahip olunamamakta ve çelişkiler furyasında ne ilim ne de inanç sebatkâr kalmaktadır.

Her şeyde didinerek çırpınan insan, nefsinin isteği doğrultusunda hep bir şeyleri değiştirmeye, sahip olmaya, ilerlemeye, daha çok elde etmeye çabalar. Eğer yol kat edebilmişse ‘ben’ der, aksi tezahür etmişse ‘kader’ ya da “şansızlık” der. Diğer bir ifadeyle; ömrünü yaratıcı ile savaş yaparak geçirir; böylece özgür yahut cüz’i iradesine güvenen insan ile Mutlak İrade arasında üstünlük savaşı sürdürülür.

Hıristiyan ve Yahudiler, yeryüzünün yönetimi ve egemenliği insanda olduğuna inançlarından dolayı ateistler misali doğrudan “özgür irade”yi; Müslümanlar ise, “cüz’i irade” ve “külli irade” ikilemiyle yaratıcının tahtına yani Mutlak İrade’sine ortak olmaya kalkışırlar.

İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Yaratıcı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?

Allah’ın dilemesi dışında bir yaprak dahi yere düşemiyor ise; Müslümanların “cüz’i irade” savı çelişki değil midir?

Yaratıcı; her türlü düşünce, bilgi, anlayış ve davranışları insanoğlu bedenen yaratılmadan önce dilediği gibi paylaştırarak ruhlara nakşetmiş ve bu temel esasa dayalı dünyanın biçimlenmesini, maddenin, fiziğin ve olayların vuku bulmasını iradesince programlayıp eylemleştirmiştir.

Ruhsal akliyat, duygu ve fiziki oluşumların bireysel, toplumsal ve evrensel fıtrata denk görsellik ve güncellik kazanabilmesi amacıyla vahiyle bildirdiği iyi veya kötü, doğru veya yanlış yollar için; peygamberi, şeytanı, ruhu, bedeni ve maddeyi aracı kılmıştır. Böylece faydalı veya zararlı tüm düşünce, fiiliyat ve unsurların hudutları çizilmiş ve buna bağlı kâinatsal bir düzen konumlandırarak soyut veya somut tüm olayları ezelde yaratmıştır.

Peygamber ve şeytan özüne bağlı şekillenen düşünce, duygu ve davranışların düzen içinde varlık kazanması ve mücadelesi, varoluş ve yok oluş amacına uygun biçimlenmiştir. Düşsel ve fiziksel uygulamaların hiçbiri beyinsel, öğretisel, araştırısal, rastgelesel, gözlemsel veya iradesel etkiyle gerçekleşmemekte, ancak öyle sanılmaktadır. Her şey “ilk”e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda var olan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler; fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

Ruh, bünyesinde barındırdığı zihinsel ve duygusal oluşumları programı doğrultusunda hayata geçirerek durağan bedene fiziksel işlev kazandırmaktadır. Bireysel, toplumsal ve evrensel olaylar, “o kitap”’ta yazılan mutlak düzeneğe göre etkileşerek gelişmekte ve yaratıksal hiçbir katkı veya müdahaleye izin verilmemektedir.

İyi veya kötü her düşünce ve eylem, Mutlak İrade’ce önceden takdir edilmiş “bir bilgi”’ye göre olgunlaşarak etkileşmekte ve kadersel düzen, programı mecrasında akışına devam etmektedir. İnsanların vahye, akla veya fiziğe olan güvenleri iradesel değil tamamen kaderseldir.

Düşünce ile davranışın, inanç ile imanın, mantık ile duygunun çoğunlukla örtüşmeyerek çatışması ve sürekli değişkenlik göstererek zıt sonuçlar doğurması, insanoğlunun özgür olamayışından ve dilediğini yapabilecek iradesel bir gücü bulunmayışındandır.

Vahiysel din psikolojisinde; bir insan, yaşamı boyunca başına gelen olumlu veya olumsuz her türlü oluşumun Yaratıcı’dan geldiğine inanarak ya şükreder ya da sabreder. İmanı gereği Allah’ın izni ve iradesi olmadan herhangi bir şeyi başarma veya kaybetmesine olanak olmadığını düşünür ve yaşadığı hayatta bir kanıttır. Çünkü her iş, O’nun dilemesiyle gerçekleşmektedir.

Seküler beyin psikolojisinde ise, bilim, üstün ve özgür aklın zekâ seviyesine göre eğitsel, içgüdüsel, kalıtsal, rastgelesel yani tesadüfen kendiliğinden oluşan bilgileri işleyip muhakeme etmesiyle ortaya çıkardığı bağımsız yargılar olarak kabul edilir. Aklın, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran bağımsız bir güç olduğu varsayımıyla insanın egemenleşme ütopyasına neden olan özgür irade, dilenileni yapabilen, olumsuzlukları bertaraf edebilen, tedbirleriyle savabilen, kaderini yazabilen ve seçme hakkı olabilen mutlak bir güç olarak tanımlanır ama pratikte kanıtlanamaz.

Egemenlik ve irade savaşı öylesi bir karmaşa ve tutarsızlık içinde sürer ki, Mutlak İrade, Özgür İrade ve Cüz’i İrade konusu aralıksız tartışılır, birbirine hükmeden veya dışlayan yorumlarla paradoksal anlayışlar, dinler, mezhepler ve tanrılar üretilir. Aslında herkesin içinde yaşadığı gerçek dünya tektir. Bu sebeple Mutlak İrade gerçeğine kayıtsız iman edenler, bu tür anlamsız, dayanaksız, kanıtsız ve sonuç getirmez tartışmalara itibar etmezler.

Neticede hidayete erdirenin de saptırtanın da Yaratıcı olduğu içyüzü aleniyken ve her şey O’nun dilemesi ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği ortadayken, tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceği hatta zarar vereceği de aşikârdır.

“O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” Nisa 140

Yaratıcı’ya kayıtsız-şartsız teslim olanlarla, özgür veya cüz’i iradeyi savunanların fikirsel mücadeleleri; yaşamı yönlendiren ruhi ve fiziki kanıtlar dikkate alınmaksızın laflar deryasında devam eder. Zihinsel ve kalpsel ya da fiziksel veya duygusal iyi-kötü, doğru-yanlış her şeyi tecrübe edinerek gören, duyan, tadan ve hisseden insanoğlu; nasıl oluyor da farklı düşüncelere, anlayışlara, dinlere, keşiflere ve değerlere sahip olabiliyor, çatışabiliyor veya ani dönüşümlere zemin hazırlayan sebeplerle değişebiliyor?

Şu tartışılmaz bir gerçektir ki, her ne dine, inanca ve düşünceye sahip olunursa olunsun özgür veya cüz’i irade savıyla kulu doğrudan ya da dolaylı olarak egemen kılan her türlü anlayış batıldır. İnsanların büyük bir çoğunluğu her ne kadar Yaratıcı’nın varlığına ve dinlerine inandıklarını iddia etseler de, güttükleri ve rehber edindikleri yolun ateist köklü olduğunun bilincinde değillerdir. Kim ne derse desin, irade iddiası gizli bir ateistliktir.

Sözle fiil, mantıkla duygu, gerçekle kuram, düşünceyle irade, inançla iman arasındaki dengesizlik, aykırılık, denetimsizlik ve çatışma; beyinsel fiziki iktidarı sarsmakta, zihinsel ve bedensel özgür anlayış ve iradenin yıkımına neden olmaktadır. Başarı ya da başarısızlık, iyilik ya da kötülük, doğruluk ya da yanlışlık, özgürlük ya da kölelik, yönetim ya da yönlendirme de sorumlu olan egemen güç ya daima Allah’tır, ya da daima insandır.

Eğer Allah, zatına ortak koşulmasını kesinlikle yasaklamış ve bağışlanmaz bir suç olarak kabul etmiş ise, özgür yahut cüz’i irade anlayışı apaçık bir yanlışlık hatta bir küfürdür.

“Sizler ancak Rabbimizin dilemesi sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan 30

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Mehdi ve Dabbe’tül Arz…

Kur’an’da bildirilmemiş Mehdi ile Kur’an’da haber verilmiş Dabbe’tül Arz adlı canlıya olan İslam âleminin ilgileri; Kur’an dışı efsane, hurafe ve uydurulmuş sözde hadislere nasıl rağbet edildiğini ve Kur’an’dan çıkılarak sapıklığa düşüldüğünü kanıtlamaktadır.

Allah Resulü, kendisine vahiyle bildirilip haber verilmemiş hiçbir konuda herhangi bir sözü mümkün değilse de, Mehdi misali birçok konuda zatına isnat edilen yalan ve iftiralarla anıldığı ve reverans gösterildiği malumdur. Bu sebeple; “Bana nispet edilen sözü Kur’an ile karşılaştırınız, Kitabullah’a muvafık ise benimdir, ben söylemişimdir” buyurarak müminleri uyarmıştır.

Herkes Mehdi’nin çıkacağı abartısını bilir ama kimse “Dabbe’tül Arzın” çıkacağı konusunda bihaberdir. Çünkü müminlere Kur’an bilgisi değil hurafeler öğretilmektedir.

Efsaneye göre; ahir zamanda Mehdi adında bir insan çıkacakmış, dünyayı kötülüklerden arındırıp insanoğlunun hidayete ulaşmasına vesile olacakmış, yeryüzünde iman etmemiş hiç kimse kalmayacakmış ve İslam’ın dünyaya hâkim olmasını gerçekleştirecekmiş. İfade edilen Mehdi’nin peygamberler üstü bir varlık hatta Allah olduğu üstü kapalı olarak anlatılır. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e dahi verilmeyen güç ve yetkinin, Allah’a ortak koşarcasına Mehdi denen insana yaraşık görülmesi apaçık bir küfürdür.

(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” Kasas 56

Peki, mitolojik kahraman Mehdi efsanesi nereye dayanmaktadır?

Günümüz itibariyle Mehdi inancı, Şiiliğin iman esaslarındadır. Tarihsel olarak ise, kökeni Mecusilik gibi Fars inançlarına dayanmasıyla birlikte yahudi-hıristiyan geleneğindeki “Mesih” öğretisi de sapkınlığı tetiklemiştir. Mecusi inancı çok eskiye dayandığı için, Mesih inancını geliştiren yahudilerin de, Babil sürgünü zamanında dönemin etkin dini Mazdeizm’in tesiri altında kalmışlardır. Dolayısıyla nereden ve hangi açıdan bakılsa da, Mehdi inancı bir küfürdür ve İslam’a sokulmak istenen ortak koşucu bir zehirdir. Unutulmamalıdır ki, yönetip yönlendiren ve Mutlak İradesi’yle dilediğini yapan Allah’tır, seçtiği veya seçeceği araçların hiçbir önemi, yaptırımı ve etkinliği bulunmamaktadır. O, ‘ol’ derse her şey olur, bu sebeple aracıların iradelerince hiçbir müeyyideleri yoktur!

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

Aslında Mehdi denen sapkın inancın küfür olduğu apaçık ortada ama kör, sağır ve mühürlü olanlar kavrayamamaktadırlar. Ki, onlar, Mehdi’nin geleceğini bekleyerek kurtulacakları umudu içinde şeytana kendilerini öyle kul edinmişlerdir ki, güya iman ettikleri Allah yokmuş, kurtarıcı yahut kötülükleri engelleyici değilmiş gibi tanrıları Mehdi’nin kendilerini kayıracağı ütopyasına kapılmışlardır. Kime karşı; haksızlık ve adaletsizlik yapan (hâşâ) Allah’a karşı olmalı ki, Allah’tan başka bir hidayet verici ve kurtarıcı beklemektedirler.

Mehdilik inancındaki deccal ve süfyan gibi mitlerin çıkacağı iddialarının tamamı yalan ve hurafedir. Mehdi mi arıyorsun; kim Allah’ın hükümlerini yeryüzünde hâkim kılabilmek için küfre karşı cihad yapıyor ise, işte Mehdi o ve onlardır. Deccal ve süfyan mı arıyorsun; her kim Allah ve Resulüne karşı savaşıp hükümlerine itaat etmeyerek asilikte sınır tanımıyor ise, işte deccal ya da süfyan o ve onlardır. Ama derdin yahut amacın başkaysa, sakın ha merak etme, yakında ona da kavuşursun hatta şeytanın temsilcisi olmandan o’sundur.

“O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” Neml 82

O mahlûkun ne ve nasıl olduğunu Allah bildirmemiştir. Lakin Allah Resulüne isnat edilen rivayetlere göre Dabbe’tül Arz:

Ahir zamanda insanların fesadı ve Allah’ın emirlerini terk ederek vahyi değiştirdikleri sırada bir canlı çıkarılacak. Bu canlının adı “Dabbe’tül Arz” olup, uzak bir çöldeki toprağın altından çıkacak. Dabbe’tül Arz, çöldeki bir yarıktan kısrağın koşması misali çıkacak; üç günde üçte biri dahi çıkmış olmayacaktır. İnsanlarla konuşacak; herkes onu işitecek; hamile kadınlar günleri dolmadan önce doğuracak; tatlı sular tuzlu sulara dönüşecek; dostlar birbirlerine düşman olacak; hikmet yıkılacak ve ilim kaldırılacaktır. Yeryüzü, kendisini takip eden şeyle konuşacak. İşte o zamanda insanlar, erişemeyecekleri şeyleri umup; nail olamayacakları şeyleri isteyeceklerdir. O öyle bir canlıdır ki, iki boynuzunun arası, bir atlı için bir fersahlık yoldur. Onun tavuk telekleri gibi telekleri, sarı tüyleri, tırnağı ve sakalı vardır. Soylu bir atın koşması gibi üç gün çıkmaya devam edecek de, henüz üçte biri bile çıkmış olmayacaktır. Onun başı öküz başı, gözü domuz gözü, kulağı fil kulağı, boynuzu dağ keçisi boynuzu, boynu devekuşu boynu, göğsü aslan göğsü, rengi kaplan rengi, böğrü kedi böğrü, kuyruğu koç kuyruğu, ayakları deve ayakları gibidir. Her iki mafsal arası iki kulaçtır. Onunla beraber Hz. Musa (s.a)’ın asası ve Hz. Süleyman (a.s)’ın yüzüğü de çıkacaktır. Hiçbir mümin bırakmaksızın yüzlerine Hz. Musa’nın asasıyla dokunacak ve onların yüzünde beyaz bir nokta oluşacak, bu nokta yayılıp sonunda bütün yüzü bembeyaz kılacaktır. Hiçbir kâfir bırakmayıp yüzlerine Hz. Süleyman’ın yüzüğü ile dokunacak ve siyah bir nokta oluşacak, bu nokta yayılıp bütün yüzünü simsiyah kılacaktır. O kadar ki, insanlar çarşılarda, “Ey mümin şu kaça; ey kâfir şu kaça” diye alışveriş yapacaklar. Hatta bir aile, sofralarının başına oturduklarında, kimin mümin kimin kâfir olduğunu bilip tanıyacaktır. Sonra Dabbe’tül Arz onlara; “Ey filanca kişi, sana müjdeler olsun, sen cennet ehlindensin; ey filanca kâfir, sen cehennem ehlindensin” diyecektir. İşte Allah, ayetinde; “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman yerden bir canlı çıkarılır ki, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyleyerek konuşur.”

Hidayete eriştiren de yoldan çıkaran da Allah’tır; İyilik ve kötülük elçileri olarak Peygamberleri ve şeytanı yaratmasıyla birlikte kıyamete kadar ne iyiliği ne de kötülüğü temsilen başka bir elçi göndermeyecektir. Dolayısıyla Mehdi de, decaal da, süfyan da yalandır, hurafedir ve iman edenleri Kur’an’dan uzaklaştırıp sapkınlığa odaklatmaktır.

Gerçek olan Kur’an’la bildirilen Dabbet’ül Arz’dır ama ondan bahsetmek sapmışların işine gelmemektedir. Çünkü Dabbe’tül arz ne hidayet verici ne kurtarıcı ne zulmedici ne de saptırıcıdır. O, yaratıcının takdiriyle iman ya da küfür yoluna girmiş olanları deşifre etmekle görevlidir. Dolayısıyla Mehdi inancı taşıyanların akıbetleri o kadar vahimdir ki, Dabbe’tül Arz, Hz. Süleyman’ın yüzüğü il yüzlerine vurarak, oluşacak siyah noktanın tüm yüzlerini simsiyah hale getirmesiyle kâfir damgası yiyecekleri muhakkaktır. Budistler de Buda’nın uykuda olduğunu ve bir gün uyanıp kendilerini kurtaracağına inanırlar. Kimden?!!!

“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben Allah’ın hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. O’ndan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve ümmi (okuma-yazma bilmeyen) peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah’a ve O’nun sözlerine inanıp iman etmiştir. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.” Araf 158

Ne din kaldı ne iman ne de namus ama…

Tükenmek bilmeyen laf, yeter oldu insana!

Karşılığı aranmayan lafların âlemdeki değeri, din ve namus önemini öyle yitirtmiş ki, artık vahiy, hak ve adalet değil ağızlardan dökülen laflar muteber hale gelerek heyecan, umut ve güven doğurmuştur.

İnsan ne kadar berbat, bezmiş ve yıkılmış bir psikolojide olsa da, laf kendisini öyle dinginleştirir ki, sanki sorunları çözülmüş gibi rahata kavuşur. Oysa lafın etkisi bitince altından kalkamadığı badireler ve sıkıntılar tekrar nükseder ve laf, tıpkı soğuktan donarak ölmek üzere olan bir insanın uykusunun gelmesi ve uyumasıyla beraber ölümünün gerçekleşmesi misali bitkisel hayata girer.

İnsan, neden karşılığı olan sözlere değil de laflara itibar eder?

Karşılığı olan sözler, yaratıcı Allah’ın sözleri; karşılıksız olanlar ise Allah’a karşı “ben” diyen insanların lafları! “Ben” diye böbürlenerek kulluğu doğrudan yahut kısmen veya dolaylı olarak reddeden insanın tek başına Allah’ın sözüne itibar edebilmesi mümkün değildir. Onun için gerek din gerek iman gerek namus gerekse şerefi nefsi doğrulara ya da yanlışlara göre kabullenir; Allah’ın sözleri ya inkâr edilir ya da mazeretlerle savsaklanır.

Amele değil lafa çok itibar edildiği hatta laf yarışında galebe çalanın üstün kılındığı dünyada her nefis mükemmeli arar. Oysa sözün doğrusu ve mükemmeli Allah’ındır ama benliği hoşnut etmediğinden ‘laf’ gibi muteber sayılmaz. Çünkü insanın tamamen özgür kalma iddiası bulunduğu için kul olmayı sindiremez. Dolayısıyla ne dilediği bir özgürlüğe kavuşur ne de mükemmelliğe! İnsan, kendini yaratamadıktan sonra özgür olamayacağı gibi mükemmelliğe de erişemez. Bu sebeple dünyada mükemmellik yoktur. Dualite yani ikilik vardır; iyi-kötü, karanlık-aydınlık misali! Dünyada mükemmele yaklaşım olabilir mi diye sorulacak olursa, yaratıcı Allah’a kayıtsız-şartsız itaat ve hiçbir gerekçeye sığınmayacak bir aşktır ki, o’da ahirete götürüp cennete kavuşturur.

İnsanın bozulması ve onurunu yitirmesinin nedeni, sözle değil lafla amel etmesi ve kendine yol edinmesindendir. Söz ile laf arasındaki fark, tıpkı ruh ile beden gibidir. Nasıl ki beden fani ise lafta fanidir. Allah söz, insan laf söyler! Dolayısıyla muhakeme edebilen insan, bakiye değil faniye inanabilir mi?

Kaynağını vahiyden almayan politikacı ve din adamları, yeryüzünün en tehlikeli lafebeleridirler ki, toplumların zihin ve kalplerini iğfal ederek insanda değer ne varsa silip süpürürler. Dolayısıyla insanı insan yapan din, namus, şeref, hak ve adalet mücadelesi yok olur.

Böylece asıl kaçınılması ve sakınılması gereken düşmanlar, kişi ya da toplumun hem dünyasını hem de ahiretini perişan eden siyasi ve din adamlarıdır. Onun için lafa değil söze odaklanılabilinirse, her iki âlemde de korku yaşanmayacaktır.

Yaşam ve ölümdeki mananın derinliğini bilmeyenlerin lafları tükenmez ama bilen, Allah’ın sözlerinden öte konuşmaya cesaret edemez. Hayatının nerede ve nasıl başladığı ya da nerede ve nasıl sona erdiğine değil, ikisi arasında neler yaptığını sorgulamaya başladığın an, yalanlardan uzaklaşıp gerçeğin açık perdelerine ulaşma ihtimalin doğmuştur. Laftan söze geçiş, batıldan hakka geçiştir!

İnsanın politikacı ve din adamlarının hazırladıkları tuzağa düşmelerindeki en büyük handikap nedir biliyor musunuz; işittiklerini gerçeğin eleğinden geçirebilecek idrakleri olmamalarıdır. Bilgileri demiyorum; çünkü her insan, yaşadığı olaylardan dolayı yalanla gerçeği ayırabilecek bir tecrübeye ve muhakeme yetisine sahiptir. Lakin lafı yani abartıyı kabul edip, sözü yani gerçeği dışlaması, aradığı ‘neden’ sorusuna açık bir yanıttır.

“Hayatımızda işlediğimiz hataların çoğu, düşünmemiz gereken yerde hissetmekten, hissetmemiz gereken yerde düşünmekten ileri gelmektedir.” John Colbins

Yeryüzüne halife olarak indirilen insanın söze değil lafa saygı duyup güvenmesi, halifelik sıfatını da kaybedip düşünemeyen ve kavrayamayan bir mahlûk olmasına sebebiyet vermiştir. Dinsizlikten, imansızlıktan, şerefsizlikten daha sert yatak, daha keskin soğuk, daha acı sefalet yoktur.

Bu sebeple dinin, imanın, namusun ve şerefin ne olduğu sözden değil laftan öğrenildiğinden, insan da ne din ne iman ne namus ne şeref ne de hak ve adalet kalmış; böylece bozulan insan, yaratıkların en korkuncu olarak dünyada peydahlanmıştır.

Oysa doğruluk ve adalet bakımından kimin sözü tamamlanmış ise, O’na itibar gerçeğin ta kendisidir.

“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” Enam 115-116

Başarı; Kazanç; Zenginlik; Sağlık; Şöhret; İktidar; Zafer!

Nefis başka ne istesin ki?

Ah birde, sahip olduklarını muhafaza edebilse; ölümüne dek hiç kaybetmese; ölümü durdurup elindekileri bırakmasa; diriyken kimse yanına yaklaşamayıp gıpta ile izlenirken, ölümüyle birlikte bir çukura atılmasıyla etrafında haşereden başka kimsenin kalmamasını önleyebilse…

Makedonya Kralı İskender, bir gün seferden dönerken yolu üzerinde bulunan bir yarım adaya uğramış. Ada halkı öylesine akıllı, zeki, bilgili ve meziyet sahibiymiş ki, İskender’in hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender, onlara, “Dileyin benden ne dilersiniz” demiş. Ada halkı, İskender’in yüzüne bakarak, “Ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” yanıtında bulunmuşlar. İskender de “Ben, dünyaya egemen ve önümde diz çöktüren büyük Kralım, dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip tek hükümdarım!” diyerek, büyük bir üstünlük ve azamet içinde böbürlenmiş.

İnsanlar, “Peki, senden üç şey isteyeceğiz; ilki, bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sormuşlar. İskender, “Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizinkini nasıl engelleyebilirim?” cevabını vermiş. İnsanlar, ikinci talepte bulunarak; “Bize belli bir süre yaşama garantisi verebilir misin, ecelimizi teminat altına alabilir misin?” İskender, bu soruya da hiddetlenerek, “Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl sağlayabilirim?” diye yanıtlamış. Ve üçüncü olarak, “Peki senden son şey isteyeceğiz. Yaşamımız boyunca hiç hasta olmayıp sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” İskender iyice hiddetlenerek, “Bunlar nasıl istekler ki, hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz!”

Bunun üzerine insanlar; “Öyleyse ya İskender; madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘Dileyin benden ne dilersiniz, dünyayı boyunduruğu altında bulunduran, her şeye gücü yeten ve isteklere karşılık verebilen’ olarak kendini tanrılaştırıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün yiyecek, içecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, onları her halükarda azda, zorda olsa temin edebilmekteyiz, ecelimiz gelmediği ve hayatta kaldığımız sürece zaruri ihtiyaçlara bir şekilde ulaşabilmekteyiz.”

İskender, duydukları bu gerçekler karşısında sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesiyle bir hiç olduğunu anlamanın ezikliği ve acziyeti içinde boynu bükük oradan uzaklaşmış.

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) dır.” Hud 6

İnsanoğlunun gerçekler karşısındaki inanılmaz tavrı, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz bir ceset gibidir. Geçici ve sürekliliği olmayan ve de benliğini azdıran makam, başarı, kazanç, zenginlik, şöhret, iktidar ve zaferlere karşı müthiş zaafı ve aleyhindeki oluşumları önleyememe dayanıksızlığı, akılsal ve mantıksal teorileri darmadağın yapmaktadır.

Teoride tarif edilen zihinsel fonksiyonların ve iddia edilen özgür iradenin olması gereken yaptırımıyla eylem aşamasındaki aykırılığına bir açıklama ve çözüm getirilememekte; mantıkla duyguların, özgür irade ile kaderin çatışması ne giderilebilmekte ne de düşünülen ve dilenilen bilimsel savlar gerçekleştirilebilmektedir.

İnsanoğlunun mutlak bir egemenliğe, fayda veya zarar sağlamasına, dilediğini yapabilecek özgür bir iradeye kavuşamaması, ne kadar karşı çıksa da kulluğunun bir sonucudur. Yaratıcıya karşı güdülen benlik, şeytanın misyonu gereği kadersel dürtüden kaynaklanmaktadır. Meleklere ve peygamberlere dahi verilmeyen iradesel başarı, kazanım, zafer ve iktidar gücünü insanoğlunun sahiplenmek isteyerek hâkimiyet kurma hırs ve ihtirası, nefsinin tanrılaştırma kışkırtmasındandır. Yaratıcıyı değil de hilkatteki eşlerini güçlü ve egemen kabul edebilmeleri, şeytani bir sapmadır.

İnsanın başarısı, şöhreti, ilmi, zaferi ve gücü ne olursa olsun, sahip olduğu iktidarı kendi yaratmadığı ve meydana getirmediği için muhafaza edememekte, yaratılan canlı veya cansız her varlık gibi belirlenmiş süresi dolduğunda geldiği hiçliğe geri dönmektedir. O süre zarfında ister bir karınca ya da aslan, ister bir köle yahut kral, ister bir yoksul veya zengin, ister bir çakıl taşı ya da koca bir dağ, ister küçücük bir örgüt ya da dünyanın en güçlü devleti olsun, her şey gibi sonunda yok olmaya mahkûmdur. Geçici emanetsel bir başarı, zafer, zenginlik veya iktidarlık, şeytanın aldatmada kullandığı en önemli nefsi araçlardır.

Makedonya Kralı İskender, muhteşem hazinelere sahip ve dünyayı titreten Pers Kralı Darius’u yenilgiye uğratmasıyla, kralın savaş meydanından kaçarken kendi askerleri tarafından ihanete uğrayarak yaralanması akabinde ölümüne ramak kalmışken söylediği son söz; “Yaşadığım gibi şanıma lâyık bir biçimde ölemediğime ve bir pislikmiş gibi güvendiğim askerlerim tarafından öldürüldüğüme kahrediyorum.”

Yaşarken sahip olduklarını bilgi ve iradesi ile elde ettiğini sanan, neden ölürken başaramıyor?

“Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok. Yarın, akılsız neyi bileceksin.” Ömer Hayyam

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahımızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

Tebliğ mi; cihad mı?

Vahyin indirilip ayetlerin tamamlanmasıyla birlikte tebliğ sona ermiş; Allah Resulü, halifeler ve İslam Devletleri cihadı birinci yükümlülük kabul ederek, hem İslam varlığının kıyamete kadar muhafazası için küfre karşı savaşmışlar hem de fitne kalmayıncaya ve kulluk sadece Allah’ın oluncaya kadar silahlı mücadeleyi yerine getirme hükmüne itaat etmişlerdir.

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

Peygamberimiz (s.a.v), Kuran’ı tebliğ ederken, müşriklerin atalarından kendilerine miras kalan sapkın dinlerini tamamen değiştirmiş ve bu nedenle onların baskı ve karşı koymalarıyla zulüm görmüştür. Ancak o Allah’ın emrine uyarak; onların baskı, tehdit, saldırı, alay ve savaş açmalarına hiçbir zaman aldırış etmemiştir.

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” Maide 67

Allah Resulüne her zorbalığı yapmışlar ama hiçbir zaman şantaja başvuramamışlardır. Çünkü şantaja sebep olabilecek ne tek bir gizliliği ne de Allah’tan korkmayıp insandan saklı bir sözü ve davranışı vardı. O tebliği, Allah’tan inen vahye sadık kılarak ifa etmiş, nefsi yahut başkalarının iktidarsal arzu ve isteklerine göre yorumlayarak eğip bükmemiş, emirleri sorgulamamış ve bizzat örnek olmak suretiyle etkili olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Hz. Peygamber, müşriklerin İslam’ı kabul etmemelerinden dolayı aşırı derecede üzülüyor ve akıbetlerinden dolayı ıstırap çekiyordu. Bunun üzerine Allah, kendisini teskin etmek maksadıyla hidayet vericinin zatından başkasının olamayacağını bildiren ayeti vahyederek üzülmemesini buyurmuştu.

(Resulüm!) Onlar iman etmiyor diye neredeyse kendine kıyacaksın! Biz dilesek, onların üzerine gökten öyle bir mucize indiririz ki, ona boyunları eğilip kalır.”” Şuara 3-4

Allah Resulü, tüm insanlığa ve cinlere gönderilen bir elçi olma hasebiyle Allah’ın buyruklarını duyurmuş, İslam Devletini kurmuş ve karşı gelen toplumlara savaş açarak, 23 yıllık peygamberlik hayatının büyük bir bölümünü hem savaş meydanlarında geçirmiş hem de İslam ordularına başkomutanlık yapmıştı. Vefatından sonra gelen halifelerde, İslam topraklarını devasa genişleterek, cihad yolundan asla ayrılmamışlardı.

Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73

Resulullah, eğer günümüzdeki tebliğ anlayışıyla yeryüzünde yaşayan tüm insanlara İslam’ın duyurulması ve imana gelmeleriyle ilgili Allah’tan bir vahiy almış olsaydı; ne cihad yapar ne de küfre karşı ordularını harekete geçirerek onbinlerce şehid verirdi. Ancak Allah, kendisine küfre karşı savaşı emretmiş ve davette bulunduğu ülkelerden menfi yanıt alması üzerine fethi buyurmuştur. İnsanların besini hak ve adalettir. Dolayısıyla İslam’dan başka bir düşünce hak ve adaleti tesis edemeyeceğinden İslami rejim ya da yönetim, insanoğlunun olmazsa olmaz besinidir. Lakin şeytan ve dostları, hak ve adalete karşı olmalarından sömürdükleri toplumlara şeriatı, özgürlük hasmı gibi dayatır; Allah’a kulluk yapılacağına, nefsi azdıran süslü sözlerle kendilerine kulluğu kılarlar.

Cihad, doğrudan Allah’ın tek rab ve kulluğun sadece Allah’a mahsus olduğunun bir savaşıdır. Allah’a kayıtsız-şartsız kulluğu kabul edenler ile etmeyenlerin arasındaki savaş, dünya yaratıldığından itibaren başlamış ve kıyamete kadar sürecektir.

Bu sebeple cihad yanlısı ve Allah yolunda savaş yapmayan kesinlikle Müslüman değildir. Cihada karşı olan asla Allah’ın rızasını kazanmaz ve hak yolunda olanlarla beraber olamaz! Eğer Allah Resulü, peygamberlik hayatı boyunca küfre karşı cihad yaparak meydanlara inmiş ise, sen kimsin ki cihadı İslam karşıtlığı bir canilik, teröristlik veya şer olarak aşağılayabiliyorsun? Allah Resulü, küfürle ittifaka girip cihad ehline karşı savaştı mı? Çıkar hesaplarıyla iğrenç pazarlıklara girişip Allah’ın hükümlerini müşriklere peşkeş çekti mi? Allah hükümleri veya İslami kuralların dışında batıl dayatmalı tek bir anlaşma imzaladı mı? Ekonomik kayıp, anaların ağlamaması, çocukların babasız ve eşlerin dul kalması, insanların ölmesi, savaşların doğuracağı sıkıntılardan dolayı bir çekince taşıdı mı? Düşmanlarından ve yaptığı cihadlardan dolayı kendisinin, eşlerinin, çocuklarının ve halkının başına bela gelebilecek kaygısı duydu mu? Azılı ve güçlü müşriklere karşı tedirginlik duyarak, dayatmalarına ya da tekliflerine boyun eğdi mi? Rabbine teslim olmasından ötürü herhangi bir yenilgi korkusu hissetti mi? Senin ilmin, huzurun, güvenin, takvalığın, insan sevgin, merhametin, affın ve adalet anlayışın Peygamber Efendimizden ve diğer nice peygamberlerden daha üstün mü ki, onların amellerini kınayabiliyor ve insanlık dışı addedebiliyorsun? Düşünce ve davranışınla rabbinin Allah, dininin İslam, kitabının Kur’an ve Peygamberinin Hz. Muhammed (s.a.v) olmadığını ikrar ettiğinin farkında mısın?

Münafıklar öyle bozuk mahlûklardır ki, nefisleri için karşısındakilere binbir türlü kötülük planlar yapar hatta canlı canlı derisini dahi yüzmeyi düşünürler ama sıra Allah için öldürmeye ve ölmeye gelince, bir anda hümanist kesilir, barışçıl olurlar. Hani, mücahidlerin küfür ehlinin kafalarını kesmelerini, asmalarını, kurşuna dizmelerini ve öldürmelerini şiddetle suçlayanlar ve teröristlikle yaftalayanlar; iman ettikleri Hz. Muhammed (s.a.v) içinde aynısı düşünüyorlar mı? Çünkü Allah Resulü de kafa kesti ve öldürdü! Hem Allah’ın Resulüne muhalefet ediyorlar hem de onun yolunda olduklarını iddia ederek dillerinden düşürmüyorlar.

Vay yalancılara; vay riyakârlara; vay fasıklara; vay münafıklara!

“Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.” Bakara 244

“Allah’a ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Saff 11

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir. “ Nisa 84

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. “ Enfal 65

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” Tevbe 38

“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” Muhammed 31

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. “ Maide 35

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bakara 216

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. “ Tevbe 111

Çözüm ortağı ihanet etti ama…

Cumhurbaşkanı ve hükümet, sanki hainler tarafından efsunlaştırılmışlar gibi,” her ne pahasına olursa olsun elimizi, bedenimizi, canımızı ortaya koyduk, son nefesimize kadar PKK ile kurulacak kardeşliğimiz için mücadele edeceğiz” inat ve ısrarlarını sürdürebilmektedirler.

İnsanda sürükleyici güce sahip öylesine bir benlik, bir inat ve itiraz duygusu vardır ki, bu duygunun tesirine kapılmasından karşısındakinin haklı olduğunu bildiği halde bir türlü kabul etmez ve nefsine mağlup olur. Sadece kendisine mi zarar verir; idaresi altındaki herkese! Ancak inatçı duygusuna karşı koymak suretiyle nefsine hâkim olmak suretiyle gururunu yenebilir ve gerçeği kabullenerek yanlışın ve felaketin doğmasını önleyebilir.

Küfrü, hainliği, zorbalığı ve vicdansızlığı meslek edinmiş görünüşte insan ama ruhen insan olmayan PKK adlı iblisle barış adına çözüm süreci başlatıyor, umutla her şey yolunda gidiyor derken hatta “anaların gözyaşları durdu, dağlar tepeler güvenli hale geldi, şehit cenazelerinden kurtulduk” başarısıyla övünüyorken, öyle yıkıcı bir şamar yiyorsun ki, o şamarın altında sadece kendilerini değil 77 milyonluk milleti ezdirebilen bir düşüncenin sağlıklı değil hastalıklı olduğu tartışılmazdır.

En büyük felaket olan gururunu yenemeyerek, “elimizi, bedenimizi ve canımızı ortaya koyduk, son nefesimize kadar iblisle ortaklığımızı pekiştirmek için mücadelemizi sürdüreceğiz” kararlılığını fütursuzca sürdürebilen, hata ve yanlıştan dönme erdemliğini gösteremeyen bir iktidarın ıslah olabilmesi ve doğru yola gelebilmesi mümkün değildir.

Neden biliyor musunuz?

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

Peygamber ile şeytan, hak ile batıl, doğru ile yanlış, gerçek ile yalanın ortak bir akılda buluşabilmesi her ne kadar imkânsız ise de, benlikleri arşı aşmış nefisler için öyle olasıdır ki, bir günü zararsız, huzur ve güven içinde geçirebilmek için istikbalini hoyratça riske sokabilir hatta bitirebilecek girişimleri başarı olarak süsler.

Düşünün; köklü sorun yaşadığınız bir terör örgütü ile barış adına bir çözüm sürecine giriyorsunuz. Siz, ülkenizin menfaatleri uğruna hem terör örgütünün sözde temsil ettiği vatandaşlarınız hatırına hem de insanlarınıza bir halel gelmemesi adına barış eli uzatıyor ama o, taleplerinden zerre adım geri atmayarak istediklerinin yerine getirilmesi için tehdit ve şantajlarla dayatmada bulunmaya devam ediyor ve yerine getirilmediği takdirde işgale cesaret edip ülkeyi biçiyor. Yani fıtratının gereğini yapıyor! Öyleyse barış ve çözüm süreci nerede kaldı?

Haydi, başta iblis ABD olmak üzere haçlı kuvvetlerine eğiliyorsun da, PKK gibi bir terör örgütü de neyin nesi? Şer koalisyonuna katılarak İslam Devleti’ne savaş açabildin de, PKK ve YPG için perde arkası mücadele vermen neyin nesi?

Arkadaş; terör örgütüne karşı bir teslimiyet yaşandığı o kadar aleni ki, adına barış, çözüm süreci veya ne derseniz deyin, gerçeğin açık perdelerini örtemezsiniz.

Siz konuşuyor, tartışıyor, gürlüyor, böbürleniyor ve nutuklar atıyorsunuz ama PKK yapıyor! Sen düşündüğünü ya da söylediğini eyleme geçiremiyorsun ama PKK söylediğinden daha fazlasını eyleme dönüştürebiliyor ise; iktidar kimdir?

Artık başka söze gerek yoktur!

“Budur cihanda benim en beğendiğim meslek. Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Mehmet Akif Ersoy

Apo’yu destekleyen Kürtler kâfirdir!

Her ne maksatlı olursa olsun işbirliği içinde bulunan Müslüman kimlikler de fasıktır; doğrudan savaşmak yerine ekonomi kaygılardan çözüm adına küfürle kardeş olabilme amacıyla uzatılan eller, şeytan elidirler. Dolayısıyla şeytan ve dostlarıyla barış adına işbirliği yapmanın ilk kuralı; “YAPMA”’dır.

Terör örgütü PKK’nın ele başısı Öcalan’ın İslam dinine, diğer dinlere, Peygamberimize ve Allah’a bakışı örgütün küfrünü açıkça ortaya koymaktadır.

“HRİSTİYANLIK VE YAHUDİLİK İSLAM’DAN ÜSTÜNDÜR”

Gençliğinde dine yakın olan, okuduğu bir kitaptan sonra Marksist eğilimler gösteren ve Evrimin sıkı savunucuları arasına giren Öcalan’ın Fırat Haber Ajansı’nda yayınlanan son avukat görüşmelerindeki görüşleri yine zihinlerde soru işaretleri oluşturdu.

Öcalan, İslam Dini, Muhammed peygamber (s.a.v) ve Kur’an hakkında AİHM’de yaptığı ve kitap haline getirilen “Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru Özgür İnsan Savunması” adlı yayında, İslam’a ve Kuran’a ağır hakaretler yağdırıyor. “Allah, Arabistan tasarımıdır” değerlendirmesinde bulunan ve “Bir Arabistan yarımadası tasarımı olarak Allah, yaklaşık M.Ö 2000lerde bir ideolojik kimlik olarak bütün Semitik kabilelerin zihninde yer edinmektedir” diyen Öcalan, “Ayette geçer; Ebabil kuşlarının Habeş ordusunu attığı taşlarla perişan etme öyküsü, aslında kabile güçlerinin at ve kılıçla savaşmalarının dinsel anlatımıdır” iddiasında bulunuyor.

Öcalan, Allah’ın 99 isminin, Sümerlerin tarihsel gelişmeye temel katkıları olarak gösterdiği “yazının icadı”, “matematik ve takvim”, “devlet kurumu”, “yasalar”, “şehircilik” “tapınak”, “kutsal aile”, “yazılı edebiyat” gibi kavramlardan ileri geldiğini öne sürüyor.

“Adem ile Havva’nın yaşamı” gibi olayları ütopya olarak nitelendiren Öcalan, “İlk ütopya ve destanlar Sümer kaynaklıdır, Cennet ütopyası Adem ile Havva’nın yaşamı, cennetten kovulması, ilk Habil-Kabil kardeş kavgası ve Gılgamışın yarı tanrı-insan kişilikli destanı yazılı olarak günümüze kadar ulaşmışlardır” sözlerini sarf ediyor.

Öcalan’ın ibadet ve camilere ilişkin iddiaları da insanı dehşete düşürecek şekilde ifadelerle dopdolu olarak karşımıza çıkıyor.

Farz olan namazın aslında tiyatro olduğunu belirten Öcalan, “Arabistan’da halen kıble denilen namazda yön anlayışı tanrıçaya bağlılığın bir izini teşkil etmektedir” diyerek, tam bir vahşet halini alan kurban yerine parasıyla yoksullara ve daha hayırlı işlere fon oluşturmanın yararlı olacağını, orucun sınırlı olarak ve nefsi terbiye amacıyla uygulanması gerektiğini, tüm ibadet uygulamalarının çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesinin gerektiğini düşünüyor!

Müşrik Öcalan, AİHM savunmasında fitne niteliği taşıyan ifadeleriyle Peygamberimiz Muhammed (sav) ve eşi Hatice annemize dil uzatmayı da ihmal etmiyor.

“Hatice olmadan Muhammed’in peygamberleşmesi mümkün görünmemektedir. Yaşça Muhammed’den büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Kadını hor gören ve kız çocuklarını diri diri ölüme terk edecek kadar erkek egemenlikli Mekke toplumunda Hatice’nin ciddi bir tehlike teşkil edeceği açıktır. Kendi başına bu azgın toplumla baş edemeyeceğine göre Muhammed’le ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır. Ölünceye kadar Muhammed’in başka kadınla evlenmemesi saygının ötesinde Hatice’nin maddi ve manevi gücüyle bağlantılıdır.” sözleriyle düşüncelerini dile getiren Öcalan, Kuran-ı Kerime de hakaretler yağdırıyor.

İslam dinine karşı olan dehşet verici açıklamalarının ardından Öcalan bu kez de görüşme notlarında Marks ve Hegel hayranı olduğunu, Musevilik ve Hıristiyanlığı İslam’dan üstün tuttuğunu, İslam’ın Kürtleri ezdiğini ileri sürüyor.

“Aslında Paskalya dolayısıyla Süryanilere ilişkin bir mesaj vermeyi düşünüyordum. Sadece Süryanilerle ilgili de değil, bütün Hıristiyanlara ilişkin bir mesaj vermek istiyordum. Ben Hıristiyanlık üzerinde epeyce duruyorum, araştırmalarım var. İslam ile Hıristiyanlığı ve Yahudiliği kıyaslıyorum. Hıristiyanlığa bazı haksızlıklar yapıldığını da düşünüyorum. Süryaniler, Doğu Hıristiyanlığını temsil ediyor, doğuya aittir. Batı Hıristiyanlığı özel olarak Doğu Hıristiyanlığını anlamalıdır” sözleri ise son fikirlerinden sadece bazıları.

Her zaman değişik fikirler öne sürdüğü bilinen ve tutarsız değerlendirmeleriyle gündemde kalabilmek için çaba sarf eden Öcalan’ın, bu kez de yine aynı amaç için kürek çektiği düşünülüyor. Ama boşuna kürek çektiğini hesaba katmadığı da bir gerçek!

“ALLAH HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİM”

Öcalan, “Sanat ve Edebiyatta Kürt Aydınlanması” isimli kitabının 153. sayfasında şunları söylüyor: “Yukarıda Tanrı olsaydı, beni yine yanlış yola sevk edecekti. Allah da Kürtler için değildir, Kürtleri şaşırtıyor. Kürtlerin Allah’ı da onları yanlış yola sevk ediyor. Bunun için ben kendi kendimin tanrısıyım.”

Bir başka kitabında ise kendini yarı tanrı ilan ediyor! “Özgür Yaşamla Diyaloglar” isimli kitabının 257. sayfasında ise şöyle anlatıyor: “Lise dönemlerinde büyük felsefi bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaş verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum.”

“Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa” kitabının 1. cildinin 204. sayfasında da PKK elebaşı Öcalan, “Tek tanrılı din ideolojileri, baştan sona siyaset ideolojileridir. Dini söylem, Allah, peygamber ve melek gibi kavramlar dönemin siyasi literatürüdür” diyor.

NAMAZA “TİYATRO” DİYOR!

Abdullah Öcalan, söz konusu kitabın 313. sayfasında da şunları söylüyor: “Allah bir nevi ortaçağın feodal manifestosudur, temel yasası ve bildirgesidir.” Öcalan, kitabın 354. sayfasında ise “Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur” ifadelerini kullanıyor.

ALLAH’A VE PEYGAMBERİMİZE HAKARET!

“Benim de bazı saplantılarım oldu. Tanrı saplantısından tutalım, başka saplantılara kadar, birçok saplantı… Bak doğru, bazı arkadaşlar tutkulardan, saplantılardan bahsediyorlar. Benimkini anlatsam dehşete kapılırsınız… Tanrıyı aşabilir miyim, aşamaz mıyım? Benim bir özelliğim de süreçleri zayıf yaşamam. Bu tanrıdan kopuş, aslında nedir? Tanrıdan, ideolojiden kopulmalıdır. Ben Allah’ımla yıllarca uğraşmış adamım. Allah’ımla delicesine pençeleştim.”

Kaynak, “Parti önderliğinin Kasım-1991 çözümlemeleri” isimli PKK yayını.

“DİN, KADINI KISITLAR, BİZİM DİN İLE İLİŞKİMİZ YOKTUR”

Öcalan, 13 Eylül 1998 günü Şam’da 60-65 kadar teröriste hitaben yaptığı konuşmasında, dini kökenli aile yapısının kadın özgürlüğünü kısıtladığını, kadınların din yüzünden hareket edemez duruma geldiğini, halkın emperyalist yapısı olan İslam’ı terk ettiği gün mücadelelerinin daha da güçleneceğini belirtir. Öcalan, sosyalist ahlakın topluma egemen olmasını istediği konuşmasına şunları da söyler:

“Kızlarımız, kadınlarımız, annelerimiz çocukça ve ahmakça hareket ediyor. Onlar, Kürdistan’ın çağdışı toplum etkilerini taşıyor. Düşmanın toplumumuza empoze etmiş olduğu karanlık toplumsal özellikleri değer yargısı olarak anlıyor. Kadınlarımız, açıkça söylüyorum dinin etkisinde kalarak pasifleşmiştir. Bu nedenle de kadın militanlarımız gittikçe azalmaktadır. Sadece kızlarımızı değil erkeklerimizi de engellemek istemektedirler. PKK’ya katılırsan hakkımı helal etmem demektedir. Ne hakkı var, aptal kadın! Bırak oğlunu, bırak kızını gelsin. Kadınlarımız, analarımız Kürdistan davasına ihanet etmiştir! Bizim din ile ilişkimiz yok. Halkımız tanrıdan, ideolojiden kopmalıdır! Ben çok uğraştım sonunda tanrıdan koptum. Tanrıyı aştım! Böylece Abdullah Öcalan olabildim. İslam kadınımıza bir şey vermemiştir. Bunun yerine sosyalist ahlakı koyacağız!”

“BİZ OLMAZSAK GÜNEYDOĞU’YA ŞERİAT GELİR”

Avukatları ile yaptığı bir görüşmede o günlerde yapılan operasyonlarda örgütün çok can kaybı verdiği bilgisi kendisine verilir. Öcalan’ın cevabı çok ilginçtir:

“TSK neden bu kadar sert davranıyor, anlamak zor, zira biz olmasak Güneydoğu’ya şeriat gelirdi. Ölümü bir türlü kabul etmeyen insanın Cennet ve öbür dünya tasarımı da mutluluk içgüdüsünün hayal âleminde tatmin olmasıdır…”

“DİN ADAMLARI KÜRTLERİ UYUŞTURUYOR”

“Din adamlarının ve imamların temel görevi İslamiyetin yüceliğini, Allah’ın yolu olduğunu her gün tekrarlasalar da, sosyal gerçekliğe ve milli gerçekliğe muazzam bir şovenist dayatmadır. Tarih bunun engin çabalarıyla doludur. Kürtlerdeki Din Adamlarının da görevi bundan öteye değildir…”

“Hatice olmadan Muhammed”in peygamberleşmesi mümkün görülmemektedir. Bu yönüyle Hatice üstü örtülü de olsa Meryem’in çok üstünde bir etkiye sahip ve tanrıça kadın kültürünü temsil etmek durumundadır. Muhammed’i Mekke toplumunda ilk destekleyenin Hatice olduğu açıktır. Yaşça da Muhammed”den büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Hatice kendi başına bu azgın toplumda baş edemeyeceğine göre, Muhammed”le ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır. Muhammed, Hira dağında ‘ideolojik ve devrimci yoğunlaşmayı yaşadı!”

“Muhammed”e daha sonra ilk inanacak olan, amcaoğlu çocuk Ali ile kölesi durumundaki Zeyd”dir. Ali’nin grubun devrimci niteliğini açıkça göstermektedir. Ali’nin şahsında da köleliği bağışlamakta ve devrimle ortadan kaldırılmaktadır. Aslında bu ilk üçlüde olsa gerçekleştirilmektedir. Hatice ile ilk kişi ile kadın devrimi, Ali ile kabile devrimi ve Zeyd ile köleliğe karşı devrim yapılmaktadır. Ortak bir komin yaşamı oluşturdukları içinde yaşamlarına devrimci bir tarz hâkim olmaktadır. Grubun bu temelde büyümesi ideolojik manifestoyu kaçınılmaz kılacaktır. Muhammed’in Peygamber olmadan önce uzun süre Hira dağına çekilmesi, ideolojik yoğunlaşma sürecidir.”

“İSLAM, KÜRTLÜĞE İHANET EDİYOR!”

İslam’ın tüm ırkları birleştiriciliğinin ve sağladığı huzurun güzelliğini kafir Öcalan bakın nasıl yorumluyor:

“Tarihin önemli kesitlerinden İslamiyet’in gerçeğimizle teması, devrimci özü ve adaleti temsil etme temelinde değil, tam tersine gerçeğimizin imhası, eşitsizliğe ve adaletsizliğe yol açması temelinde olmuştur. Daha doğrusu İslamiyet’in Kürdistan koşullarına girişi, devrimci yandan ziyade emperyalist yanı ağır basan biçimde olmuştur. İdeolojik ve hem de ekonomik, sosyal ve siyasal düzeylerdeki İslami yayılma, Kürt milli ve sosyal gerçekliğine çok az yer verir. Bu öğelerin önemli bir bölümünü silip süpürmüştür. Bunun da en başta gelen sorumlusu, Kürt egemen işbirlikçi tabakasıdır. Hala da günümüzdeki o işbirlikçi tabakaya baktığımızda kraldan daha çok kralcı, İslamcı, Türkçü veya bilmem neci kesimleri bu tarihi nedenden dolayıdır.”

Sonuç olarak; Allah ile verdiği savaşı kazandığını; kimi sözünde tanrı, kimi sözünde ise yarı tanrı olduğunu uluyan kâfir Öcalan; tanrılığına rağmen ömür boyu mahkûm olduğu hücresinden çıkamamaktadır. Peki, Müslüman referanslı Ak Parti hükümetini güdebilmesi, hükümetin de Müslüman olmadığına bir kanıttır.

Ne o, Kurban sunduğunuzu mu sanıyorsunuz?

Allah’a sunulacak hediyeyi çeşitli gerekçeler ortaya koyarak yoksulu doyurabilmek maksadıyla et dağıtmaktan ibaret görerek kurban törenine iştirak etmeyenler, Allah’a karşı apaçık bir saygısızlık, azamet ve üstünlük içerisindedirler.

Kurban, namazla eşdeğer fevkalade önemli bir ibadet olup, törene iştirak edilmeksizin vekâletle yerine getirilmesi, Allah’a gizli bir şirktir. Ekonomik durumu kurban sunmaya gücü elverişli olmayanların dahi herhangi bir kurban törenine iştirakleri, aynı sevabı kazanmalarına neden olur. Kurbanın özü maddiyat değil imani saygı ve teslimiyettir.

Yeryüzünün “ilk” cinayeti ve kötülüğü olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de, takdim ettikleri “Kurban”ların Allah nezdinde kabulü yüzünden vuku bulmuş, böylece kurbanın fiziki değil fizikötesi ne kadar ehemmiyetli bir ibadet olduğu; hem olaylarla hem de ayetlerle zikredilmiştir.

Gerçekten Biz, sana kevseri verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” Kevser 1-2

Ancak vahyi materyalistleştiren ilahiyatçılar, kurbanı Allah’a bir saygı ibadetinden çıkarıp maddeye indirgeyerek, her zaman yapılabilen bir yardım manipülasyonuna dönüştürmüşlerdir. Şayet Kurban; yoksul doyurma amaçlı bir yardım, sıradan ve basit bir kasaplık ve vekâletle yerine getirilebilen ehemmiyetsiz bir ibadet olsaydı; Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye kakışır mıydı? Neden oğlunun kurban edilmesi için bir vekil tayin etmedi? Ayrıca günümüzdeki gibi oğlu Hz. İsmail’i kurban etme amacı etini yoksullara dağıtmak mıydı?

İlk insan Hz. Âdem’in yaratılması ile cennetteki şeytanın saptırılması; iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, küfür ile iman, dostluk ile düşmanlık, isyan ile sabrı temsil edilmesi ve safların ayrılmasıdır. Hz. Âdem’in oğulları ve yeryüzünün ilk üçüncü ve dördüncü insanları Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek, yeryüzünün “ilk cinayet”’ini işler. Her ikisinin Allah’a şükredebilmek adına sundukları kurban; Habil’inkinin Allah tarafından kabul edilip, Kabil’inkinin bilinmeyen “bir bilgi”’ye göre reddedilmesiyle, benlikten fışkıran ve yeryüzünü sarsacak olan düşmanlığın, inkârın, küfrün, isyanın, riyakârlığın, kıskançlığın ve kötülüğün temelleri atılır ve ilk emsal ürün olarak geleceğe yön verir.

Allah tarafından kurbanı kabul edilmeyen Kabil’in, kurbanı kabul edilen kardeşi Habil’i öldürmesi, böylece dünyadaki vahşetin, ayırımcılığın, fitnenin, benliğin, hasımlığın, alçaklığın, hasetliğin, ihanetin, felâketin, suçların ve her türlü kötülüğün başlangıcı olur. Kaderin düalite çarkı, iyiyi ve doğruyu temsilen Hz. Âdem ile kötüyü ve yanlışı temsilen şeytanın mücadelesiyle başlar, Kabil’in, Habil’i öldürmesiyle biçimlenir ve düzen, bu temel yapı üzerine inşa edilerek; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, güçlü-zayıf, mümin-kâfir, dost-düşman, peygamber-şeytan savaşı tüm şiddetiyle devam eder.

Allah, neden Habil’in kurbanını kabul etmişti de, Kabil’inkini reddetmişti? Üstelik peygamber çocukları olmalarına rağmen her ikisi de taptıkları yaratıcıları Allah için kurban takdim etmemişler miydi?

Bir düşünün; Peygamber oğlunun elleriyle boğazladığı kurbanı dahi kabul etmeyen Allah, acaba başında bulunup törene iştiraki bile tenezzüle yanaşmayarak vekâletle kestirenlerin kurbanları kabul eder mi?

Hz. İbrahim, rüyasını Hz. İsmail’e anlatarak; “Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Sen ne dersin?” dedi. Çünkü peygamberlerin uykudaki rüyaları, aynı zamanda vahiy niteliğindedir. Hz. İbrahim’in rüyasını oğluna bildirmesi, ona durumunun daha kolay olması, ayrıca Allah’a ve babasına itaatte küçüklüğüne göre sabrını, sadakatini, gücünü ve azmini denemek içindi. Hz. İsmail dedi ki: “Babacığım, sana emrolunanı yap. Allah’ın sana emretmiş olduğu beni boğazlama işini yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Şüphesiz ben sabredeceğim. Bunun ecrini Allah katında bulacağımı umuyorum” dedi.

Yaratıcıları Allah’a ikisi de teslim olunca, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i alnı üzerine yatırdı ve tekbirler eşliğinde şahadet getirerek Allah’ı zikrettiler. Bu, öylesi bir imanı ve teslimiyeti sembolize ediyordu ki, İsmail, üzerindeki bembeyaz gömleğiyle babasına; “Ey babacığım! Beni kefenleyebileceğin başka elbisem yok. Bunu çıkar ki beni onunla kefenleyebilesin” dedi. Hz. İbrahim gömleği çıkarmaya çalışırken, “Ey İbrahim! Sen rüyayı gerçekleştirdin” nidası geldi. Hz. İbrahim dönüp bir de baktığında karşısında; beyaz, boynuzlu ve iri gözlü bir koç duruyordu. Allah; “Elbette Biz, ihsan edenleri böylece mükâfatlandırırız” ayetiyle, kendisine itaat edenlerden hoşlanmayacakları şeyleri ve zorlukları engelleyeceğini, işlerinde onlar için bir ferahlık ve çıkış yeri kılacağını bildirdi.

Gerek Kabil’in kardeşi Habil’i öldürerek, gerekse Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek isteyerek geleceğe ışık tutan olaylar, takdir edileceği üzere kurbanın maddi öneminden ziyade manevi yüceliğini ortaya koymakta, dolayısıyla kurbanın karın doyuran özelliğinin değil, Allah’a teslimi bir saygı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer aksi olsaydı; ne Kabil Habil’i öldürür ne de Hz. İbrahim oğlunu kurban ederdi. Şüphe yok ki Hz. İbrahim, canından üstün tuttuğu oğlunun etinden yararlanmayacağı gibi, yardım maksadıyla yoksullara da dağıtmayacaktı.

Sözde Yaratıcıları adına kurban kestiklerini öne süren inananların benliklerini yücelterek; ya ete odaklanmaları, ya törene sabredememeleri, ya törene iştiraki önemsememeleri, ya da yoksullara ve hayır kuruluşlarına yardım yaptıkları gerekçesiyle kurbanlarının başında bulunmamaları; sözde kurban takdim ettikleri Allah’a karşı büyük bir saygısızlık, gizli bir kibir ve hakarettir. Sanki tanrılarmışçasına böbürlenerek kutsal merasime tenezzül etmemeleri ve adlarına “vekil” atamalarının cüretkârlığı, kimin “Allah” olduğu sorusunu doğurmaktadır. Sanki Allah’a kemik atarcasına gösterilen akıl almaz bencillik ve saygısızlık, şüphesiz kurbanlarını da mundarlaştırmaktadır.

Kendi gibi bir insan olan politikacının, devlet adamının ya da menfaat sağlayacağını düşündüğü iş veya bir ilim adamının önünde esas duruşa geçmeyi, özen ve heyecanla hazırladıkları hediyeleri sunmayı şeref ve kazanç addedenler; neden aynı duruşu Allah’a karşı göstermiyorlar? Eğer kurbanın Allah nezdinde ki ehemmiyeti anlaşılmış olunsaydı; laubali, şımarık ve kasıntı davranışlar yerine, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme esnasında duyduğu o tarifi imkânsız aşk, arzu ve heyecan hissedilir; dolayısıyla iman, amelle açığa çıkardı. Herhalde vekâletle kurban kestirenler Hz. İbrahim (a.s)’den, Hz. Muhammed (s.a.v)’den ve diğer peygamberlerden daha üstün olmalıdırlar ki, Allah’a sunulan hediyelerin başında dahi bulunmayı kendilerine layık görmemektedirler.

Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban kesen birini vekil tayin edebilirsiniz ama orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdirde imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına namaz kılmış olmanız nasıl imkânsız ise; kurbanınızın da Allah nezdinde hiçbir değeri bulunmamaktadır. Yaratıcı Allah’a sunulan kurban sahibinin sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…

Kurbanınızı ya doğrudan ya da vekil aracılığıyla Allah’a takdim ettikten sonra dilerseniz tamamını yiyebilir, dilerseniz tamamını istediğiniz kuruma veya yoksula bağışlayabilirsiniz. Kurbanın amacı yardım değil, yaratıcı Allah’a bir tazimdir.

Unutmamalıdır ki sen, yaratık bir kulsun. Yaratıcı’nın rızasını kazanabilmek maksadıyla sunduğun hediyeyi törene iştirak etmeksizin vekil aracılığıyla takdim edemezsin! Cemaatle namaz kılarken nasıl vekil kıldığın imamın arkasında durma zorunluluğu var ise, kurban ibadetinde de bulunma mecburiyetin vardır.

“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, İşte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” Nur. 52

“Saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçacak, sonra ne ölecek ne de yaşayacak.” El Ala. 10-13

Artık iman düştü, münafıklık göründü!

Ne diyordu Cumhurbaşkanı Erdoğan; “İslam Devleti bir terör örgütüdür; sessiz kalamayız; İslam ile yakından uzaktan bir ilgileri bulunmamaktadır.”

Peki, ne diyor ABD’nin cumhuriyetçi senatörü Michelle Bachman; “İslam Devleti’ne karşı yapılan savaş, esasında İslam’a karşı yapılan bir savaştır.”

İslam karşıtı düşünceleriyle tanınan İsrail dostu ABD’li senatör Michelle Bachmann, “İslam adına ölmenin kendilerini cennete götüreceğine inanan radikal bir ideolojiye tabi olan cihadcılarla karşı karşıyayız. Bu ilahi bir savaştır. Yapmamız gereken şey İslami cihadı yok etmektir. Malesef Başkan Obama, yanlış bir reçete ortaya koydu. Cihadı beraberinde getiren dürtüyü bile kabul edemiyor. Evet Başkan, bu İslam ile ilgilidir. Ben şuna inanıyorum; eğer ortada bu büyüklükte bir şer varsa bunu ciddiye almalısın, buna karşı savaş ilan etmelisin, bunun etrafında dolanmamalısın. Tıpkı İslam Devleti’nin ABD’ye savaş ilan ettiği gibi. Onun liderini öldür, onun yöneticilerini öldür, onun ordusunu öldür, ta ki onlar beyaz bayrağı çekip teslim olana kadar. Savaş böyle kazanılır.”

Böylelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, Ak Parti ve diğer İslam kimlikli ülke iktidarlarının içinde yer aldığı haçlı koalisyonun İslam’a karşı savaştıklarını haftalarca haykırmama rağmen IŞİD’çi bir terörist olmakla itham edilmiş ve birçok ithamlarla karşı karşıya kalmıştım. Ancak ABD’li senatör Michelle Bachman’ın da aynı gerçeği dile getirmesi, şahsımı tekfir edenlere kapak olsun. Oysa bas bar bağırdım, ALLAH, Resulü ve hükümleri dedim!

Artık söze gerek kalmamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak Parti hükümeti ile birlikte ABD ve Vatikan güdümünde olan diğer Arap ülkelerinin de İslam’a karşı savaştıkları ABD’li senatörce de teyid edilmiştir.

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan; siz ne kadar haçlı ittifakında yer alarak İslam Devleti’ne karşı savaşmaya hazır olsanız da, Müslüman askerlerimiz asla dinlerine ve kardeşlerine karşı savaşmayacaktır. Unutmayınız ki, Müslümanlar ALLAH’ın kuludurlar, ne sizin ne ABD’nin ne Vatikan’ın ne de haçlıların kulluğunu kabul etmezler. Müslümanlık öyle bir cesaret, kararlılık, itikad, izzet ve şereftir ki; hapsedilmeyi, ölümü ve binbir türlü felaketi göze alır ama yaratıcısı Allah’a ortak koşarcasına İslam’a karşı savaşmayı ve haçlılara ittifak kurmayı asla sindiremezler. Onlar fani dünyaya değil ahirete iman etmiş olmalarından, bir saniye sonrası meçhul dünyaları için ebedi kalacakları ahiret hayatlarına fiyat etiketi koymazlar. Unutmayınız ki, Müslümanlık sözle karşılık bulsaydı, kimse şahadete koşmaz ve sizler gibi dünyevi çıkarlar peşine düşerlerdi.

Diyorsunuz ki; “İslam Devleti konusunda farklı bir yol haritası hazırlıyoruz.” Temennim o dur ki, hazırladığınız yol haritasının yanlıştan ve küfürden dönen bir tövbe olmasıdır. Hâlâ batılı rehber edinmiş bir yol haritası ise, bilin ki, Allah’ın yol haritası sizi çepeçevre kuşatacak ve o yolda haçlı müttefiklerinizle birlikte darmadağın olacaksınız.

Diyorsunuz ki; “Başbakan iken şöyle diyordu, şimdi böyle diyor’ filan gibi yazanlar çizenler var. O kadar anlarsınız. Sizin sırtınızda küfe yok. Rahatsınız. Ama bizim sırtımızda küfe var. Sorumluluk var. Onlarda böyle bir sorumluluk yok. Biz bu sorumluluğun idraki içindeyiz.” Keşke müminler ifade ettiğiniz gibi rahat olup kolayca cenneti kazanan bir sorumsuzluk taşısalardı. Ancak Allah, her kuluna sorumluluk yüklemiş, kimilerini yönetici kılarak, sırtlarına daha ağır yüklü küfeler koymuştur. Herhalde mürekkep yalamış olmanızdan, sorumluluk ya da küfe yüklemediği tek bir kulunun olmadığı idraki içindesinizdir. Lakin o küfelerin ağır gelmemesi için de hükümler indirmiş ve uyanları, sırat köprüsünden kolayca geçirtmesi misali küfelerini kuş tüyü ağırlığında hafifleştirerek, sabırla üstesinden getirtmiştir. Ama Allah’ı, Resulünü ve ayetleri değil de batılı rehber edinmişseniz, sorumluluklar ve sırtınızdaki küfeler size öyle ağır gelir ki, nefsiniz kabararak kendinizi başkalarından üstün, ayrıcalıklı ve başarılı bulur, övülmek ve alkışlanmaksızın geçirdiğiniz her saniye gururunuzu alçaltır. Çünkü o küfede Allah’a hizmet yok, nefse vardır! Acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kur’an’dan başka bir şeyle mi sorumlu tutulacağını düşünmektedir; iblis ABD liderliğine katılmayı sorumluluk olarak mı telakki etmektedir? Ya da haçlı safında durmasıyla mı sorumluluğu yerine getirmiş olacak ve sırtındaki küfe hafiflenecektir?

Diyorsunuz ki; “Çözüm sürecini mutlaka nihayete erdireceğiz.” Pkk ile giriştiğiniz çözüm sürecini nihayete erdirebilmenizin ön koşulu, öncelikle pkk’nın tövbe edip yanlışını ikrarla ıslah olduğunu kanıtlamasıyla başlar. Hâlâ azgınlıkta devam eden ve meydan okumasını sürdürerek tehdit ve şantajlarında sınır tanımayarak saldıran ve katleden pkk’yı, nasıl yola getirip kalıcı bir barışı tesis edebileceksiniz? Siz her şeyi ekonomiden ibaret gördüğünüzden, ekonomiyle üstesinden gelebileceğiniz düşüncesi ütopyadır. Bedeni ekonomi olarak ele alırsak, ruhu ne yapacaksınız? İnancı parayla satın alabilir misiniz? Canını inandığı değerler uğruna gözünü kırpmadan feda edebilen bir insana dünyayı verseniz, asla geri adım attıramazsınız. Ancak gözleri paradan başka bir şey görmeyen münafıklar istisna! Ekonomi, hiçbir zaman toplumsal huzurun ve güvenin teminatı olmamıştır. Materyalistlerde etkili olabilir ama ideolojilerde asla! Eğer çözümü Allah ve Resulünün hükümlerine göre değil de, batıl düşünce düzeyinde gerçekleştirmeye çalışıyorsanız, bilin ki şeytan size hayır değil şer getirir. Bu sebeple giriştiğiniz çözüm süreci hüsranla neticelenecek ve eskisinden çok daha beter tahribata yol açacaktır.

Siz çiziyor, konuşuyor ve planlıyorsunuz ama Allah yapıyor ve hiçbir beşer, yaptıklarının önüne geçemiyor ise, varlığınızın ve bildiklerinizin yaptırım değeri nedir?

Platon’la bir öğrencisi arasında geçen tartışma, nasıl bir yaptırımı olduklarını ortaya koymaktadır. Öğrenci, matematik dersinin sonunda, “Peki hocam” demiş, “İyi, güzel ama bütün bunların yararı?” Sonra eklemiş, “Ne gibi sonuçlar çıkar bundan?” Platon köpürmüş, kölelerinden birini çağırmış, “Bu öğrenciye bu hafta harçlığını vermeyeceksin” demiş. Sonra da öğrenciye dönüp, “Gördün mü? Matematik dersinin böyle de sonuçları da olabiliyor” demiş.

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3

“Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.” Şura 47

İman ile küfür arasında bir yapı ve kimlik…

Evinde Müslüman, dışarıda fasık ya da sözleri iman ehli, ameli ise küfür ehli maskelileri okuyabilmek çok zordur. Bulunduğu ortama göre maske değiştirmede maharetli kimseleri çözebilmek, ancak dünya menfaatlerinden tamamen arınıp ahiret hayatına odaklanmakla mümkündür.

Asıl tehlikeli olan kimdir biliyor musunuz; fiziki maskeli değil ruhsal maskelidir.

Bir insan, Allah’a, Resulüne ve Kur’an’ a iman ettim, Müslüman’ım ikrarından sonra arzu, istek ve düşüncesine göre tavır alabilir mi; hükümleri nefsi menfaatlerine göre yorumlayabilir ve birini kabul edip diğerlerini savsaklayabilir ya da yapmamakta direnebilir mi; Allah’ın yasak kıldığı küfür cephesiyle ittifak olup cihad ehline savaş açabilir mi; Allah’ın onlarca ayetinde apaçık emrettiği cihadı inkar edebilir mi; cihad ehlini terörizmle suçlayabilir mi; İslam ile siyaseti birbirinden ayırabilir mi; Allah’ın indirdikleriyle değil de Allah’ı ve tek dini İslam’ın buyruklarını reddeden seküler-laik yasalara boyun eğebilir mi; Allah’ın düşman kıldığını dost ve müttefik kılarak taleplerine uyabilir mi; hak din İslam’ı diğer batıl dinlerle özdeşleştirebilir mi?

İslam kimlikli Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, Ak Partiyi kurup iktidara gelmekle abd’nin süregelen boyundurukluğunu aynen kabul ederek, ilk icraatı, İslam karşıtı abd ve haçlı müttefiklerine Irak’ı işgal ettirerek darmadağın ettirmiş; yüzbinlerce insanın kıyılmasına, işkenceler altında ezilmelerine ve yurtlarında sürülmesine sebep olacak süreci tekrar gözden geçirelim ki, günümüzü daha bilinçli okuyabilme fırsatı yakalayalım.

Öncelikle şu gerçeğin altını çizeyim ki, gerek Fettulah Gülen gerekse Recep Tayyip Erdoğan’ın düne kadar süren müttefikliklerinin ve abd nezdinde ki değerlerinin altında yatan; birinin dini diğerinin de siyasi olarak “cihad” karşıtı oluşlarıdır. İslam kimliği taşımış olmaları, cihad karşıtlığında önemli etki yapacağı düşüncesiyle her ikisi de, Batı’nın tartışılmaz ortaklarıdır. İslam’dan yani cihaddan korunabilmek için hem Gülen hem de Erdoğan, haçlıların vazgeçemeyeceği paydaşlarıdırlar. Cihad karşıtı bir kimse, Müslüman olabilir mi?

Abd’nin Irak’ı işgal etmesinde en önemli rolü Recep Tayyip Erdoğan oynamıştı. Abd’ye kayıtsız destek ve güvence vererek umutlandırmış ve savaş kararı almasına teşvikte bulunmuştu. Aslında abd, Kuzey Cephesi olmaksızın işgale kesinlikle karşıydı. Her ne kadar Kuzey Cephesindeki müttefiki Kürtler ise de, onların tetikçilikten öte bir etkileri bulunmamaktaydı. Yalnızca Güneyden olabilecek bir saldırının netice vermeyeceğini, büyük kayıplara neden olabileceğini düşünüyor ve başarıya ulaşabilmesi için hazırlıklarını Türkiye’den açılacak olan Kuzey cephesine göre yapıyordu. Türkiye’deki darbecilere karşı sırtını abd’ye yaslayan Erdoğan, yeni iktidara gelmesiyle önüne çıkacak sorunları aşabilmek maksadıyla abd’nin her isteğine “eyvallah” diyor, bu sebeple abd’ye sözler veriyordu. Dâhili şeytanlardan kaçmaya çalışırken büyük şeytanın tuzağına öyle düşmüştü ki, kıyamete kadar da yakasını kurtaramayacağı anlaşılmaktadır. Hatırlaranız yüzyılın münafığı Gülen’de, “Askerden gelecek baskılara karşı sırtımızı abd’ye dayamalıyız” demişti. Onlar göre Allah, sadece sözden ibarettir. Abd varken Allah’ta (haşa) kimmiş!

Erdoğan’ın sözüne güvenen Bush, tüm hazırlıklarını yaparak Türkiye’ye yığınak yapmış ve savaş kararını dünyaya açıklayarak pozisyonu almıştı. Abd’nin Irak’ı işgali adına Erdoğan, meclisten geçirmeyi düşündüğü tezkere ile ilgili milletvekillerine yaptığı baskı ve telkinlere rağmen, TBMM’den veto kararı çıkması, abd’nin ihanete uğrayarak çok acı bir darbe almasına neden olmuş ve abd’nin tepkisi, demokratik ve özgür irade söylemleriyle giderilmeye çalışılmıştı. Oysa bu haksız ve acımasız harami işgale Müslüman Türk halkı kesinlikle karşıydı. Erdoğan, öyle inanılmaz bir konuma girmişti ki, hem müttefiki abd’yi hem de din kardeşi ve komşusu Irak’ı kazıkladı, dolayısıyla portünist bir politika gütmüştü.

Artık abd’nin geri dönüşü imkânsız bir psikolojiyle imajını ve caydırıcı gücünü kaybetmemek adına her türlü riski göğüsleyerek Güneyden saldırıya mecbur kaldı. Türkiye, her ne kadar görünüşte savaşa katılmamış olsa da, Erdoğan, savaş arifesi ve sonrasında teşvikkâr rollüne devam etmiş, abd’nin Türkiye’deki üslerini kullanıma izin vererek, her türlü lojistik destek ile misyonunu sürdürmüştü. Hıristiyan bir ülkenin bir İslam ülkesine açtığı savaşta, mutlaka müttefik bir İslam ülkesinin ortaklığına ihtiyaç varsa da, Türkiye dışındaki bir İslam ya da Arap ülkesinin muteberliği kabul edilmemektedir.

Aksi takdirde gizli sürdürülen din savaşı açığa çıkar ve çıkabilecek dinler arası küresel bir savaşa zemin hazırlar. Yoksa abd, İngiltere ve Batılı ülkeler yetmez mi? Bush’u cesaretlendirerek teşvik eden ve destek veren Recep Tayyip Erdoğan’dı. Neden?

Hıristiyan dünyası ile bütünleşerek her şartta güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtlamak; hem güç, hem övgü, hem de ihtiyacı olan ekonomik ve siyasi yardım ve desteği alabilmek! Ayrıca, Kemalistlerin baskısından kurtulabilmek için Batının desteğine ihtiyaç duymuş, dolayısıyla Kemalist olmaktansa münafık olmayı tercih eden bir mantıkla hareket etmişti.

Ne acıdır ki, Müslüman imajlı Erdoğan, herkesin sadece kendi çıkarı için çalıştığı seküler dünyanın canavarlarına karşı dudak bükemedi, aşırı ilgi ve vaat edilen ancak alamadığı paraya mağlup oldu. Kuvvetini ve aklını satma yerine, dinine, imanına ve kardeşi Irak halkına fiyat etiketi koydu. Uluyan abd ve İngiltere’nin başını çektiği haçlı canilerine kulaklarını tıkayamadı ve dimdik dikilip karşı koyamadı. Sonuç olarak, Müslüman Irak halkının can, mal, din, ırz ve namuslarını gözü dönmüş şeytanlara teslim etti.

İşte bugünde İslam Devleti’ne karşı oluşturulan haçlı koalisyonunda yerini almakta, geçici dünya menfaati için Allah’a ve ahiret gününe savaş açmaktadır. Oysa kalbindeki Allah korkusu ve edineceği kazanç, haçlı korkusu ve edineceğini düşündüğü menfaatlerden daha fazla olsaydı, ne böylesi bir zillete mahkûm olur ne de ebedi ahiretini yitirebilecek riske girerdi.

Ancak Erdoğan ve Ak Parti’nin haçlılara vereceği tam destek, ne Allah’ı ne de yolunda cihad eden mücahidlere hiçbir zarar veremez ve üstün gelmelerini sağlayamaz. Allah’ın ayetlerini dünyadaki sözde menfaatleri karşılığı satan Müslüman kimlikler bilmelidirler ki, küfrü imana tercih etmelerinin bedelini nefisleri örtbas etse de, mutlaka karşılığını ödeyeceklerdir. Ama bu fani dünyada ama baki ahirette!

Asıl fasık kimdir biliyor musunuz; mümin kardeşlerini haçlılara kırdırandır!

Ey Ak Partililer! Önce şu soruyu bir yanıtlayın ama dille değil kalben, düşüncenizle değil amelinizle. Sizler Allah’a mı kulluk yapıyorsunuz, yoksa lideriniz Recep Tayyip Erdoğan’a mı? Neden liderinizin yanlış yolda olduğunu haykırmıyorsunuz? Yaratıcınız Allah’ın ayetlerini eğip bükerek nefsinize göre yorulmanızı meşru addediyor ama liderinizin ise hata ve yanlışlarını dillendirmeye çekiniyorsunuz! Tanrınız kim?

Sizler Allah ve Resulüne iman etmiş müminlersiniz değil mi; hükümetleriniz boyunca İslam’a ve Müslümanlara çok hizmet ettiniz değil mi; özellikle başörtüsü yasağı gibi nice engelleri kaldırdınız, baskıları önlediniz ve insanlara özgürlükler kazandırarak hürriyet sahibi kıldınız değil mi; ekonomide çığırlar açarak projelerinizle nam saldınız değil mi; eserlerinizden söz ettirip Türkiye’nin gücünü kanıtladınız değil mi; dünyanın neresinde bir mazlum var ise sahip çıkarak haklarını aradınız değil mi; toplumsal barışa önem vererek çözüm adına ne badireleri üstlendiniz değil mi; her şey halk için diyerek hizmetkârlıkta sınır tanımayarak fedakârlıklarda bulundunuz değil mi; hafızam elvermediğinden hatırlayamadığım daha çok şeyler yaptınız değil mi?
Hani sizler Müslümansınız, Allah ve Resulünün hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlısınız ya; peki Allah için ne yaptınız; ilahınız Allah’ın dinini yeryüzünde egemen kılabilmek için ne yaptınız; Allah’ın haram kıldığını haram, helal kıldığını helal sayan yasalar getirdiniz mi; Allah ve Resulünün hükümlerine mi uydunuz, yoksa Recep Tayyip Erdoğan ya da abd’nin hükümlerine mi; batılı reddedip Hakk’ı rehber edindiniz mi; hükümet olduğunuz süre zarfında gerek içeride gerekse dışarıda bir kez olsun Allah ve Resulünün hükümlerine göre bir karar alabildiniz mi; Allah’a güvenip abd ve haçlı müttefiklerine karşı durabildiniz mi; Müslüman mazlumlar lehine müttefik ve dost olduğunuz hıristiyan ve yahudi güçlerini harekete geçirebildiniz mi; Allah’ın birçok ayetinde müttefikliklerini ve dostluklarını haram kıldıkları küfür cephesiyle ittifaklıklarınızı sürdürmediniz mi; elinizde Allah’tan inen bir delil mi var ki,haçlılarla birleşip cihad ehlini yok etmeniz hükmediliyor; Allah’ın değil onların düşman kıldıklarını düşman, dost kıldıklarını dost yapmadınız mı; Allah’ın kanun ve nizamı olan şeriatı reddetmediniz mi; ecdadınız haçlı koalisyonlarına karşı canlarını vermişken, sizler haçlı koalisyonuna katılarak Allah’ın düzeni için cihad eden mücahidlere karşı savaş açmadınız mı; bir kez olsun hak ve adalet adına haçlı müttefiklerinizi seferber edebildiniz mi; onların her harekâtına “emredersiniz” diyerek peşlerine düşmediniz mi; Allah, dünya hayatı bir oyun, oyuncak, aldatma ve övünme yeri, nezdinde hiçbir değer taşımadığını buyurduğu halde, dünya menfaatleri için değil ahiret hayatı için koşturduğunuzu iddia edebilir misiniz; Allah’ı değil de abd’yi tanrı edinircesine mücahidleri vurmak ya da vurdurmak ahiret için midir; Alllah ve Resulünün hükümlerine göre değil kendi istek ve düşünceleriniz doğrultusunda İslam maskesiyle bir din üretmediniz mi? Eğer sizler Müslüman iseniz, Kur’an hükümleri kimleredir?

“Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir.” Hz.Ömer (r.a)

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. “ Ahzab 36

Ey Yahudi eşeği!

Amerika ve müttefikleri, bu mesele sandığınızdan daha büyük ve daha vahimdir, artık yeni bir çağdayız, bu çağda bir İslam Devleti var. Bu devletin askerleri köle değil, liderlerdir. Bu askerler yenilgi nedir bilmezler, girdikleri savaşın sonucu daha başından bellidir.

Bu savaş sizin son savaşınız olacak, daha önce olduğu gibi gene yenileceksiniz. Ancak bu sefer siz bize değil, biz size baskın vereceğiz. Roma’yı fethedecek, haç’ı kıracağiz….

Sonra Şeyh Adnani, İstanbul’un Roma’dan önce fethedileceğine dair hadis okuyor.

Öyleyse ordularınızı seferber edin, planlar yapın, vurun ve bizi yok edin. Bunlar size fayda sağlamayacak ve yenileceksiniz. Ordularınızı en modern silahlarla donatın. Ajan ve köpeklerinizi silahlandırın. Bakın ki bütün zırhlılarınız, silahlarınız bizim elimizde.

Obama! Sen Yahudilerin eşeğisin, pisliğin birisin! Bütün yapabildiğin bu mu!? Amerika ve müttefikleri bu kadar mı zayıfladı?

Ey Yahudi eşeği! Savaşın havadan kazanılmayacağını bilmiyor musun? Sahaya inmeye gücün yetmiyor mu? Kendini Bush’tan daha zeki mi sanıyorsun. Hayır, sen Bush’tan daha aptalsın. 4 sene önce Irak’tan çekildiğini söyledin, biz ise sana yalancı olduğunu ve geri geleceğini söyledik. Ajanların sana fayda sağlamayacak. Askerlerin buraya eskisinden de fazla sayıda gelecekler. Eğer sen gelmezsen biz oraya geleceğiz.

Ey Yahudi eşeği! Amerika’nın başka bir savaşa sürüklenmeyeceğini söyledin. Hayır, bu savaşa girecek, ülkeni felaket ve yıkıma götüreceksin. Obama! “Amerika’nın elleri uzundur istediği yere ulaşır” demiştin. Öyleyse bil ki bizim de kılıcımız keskindir, elleri ve boyunları keser.

Ekonomileriniz çökecek, gördüğünüz her Müslüman’dan korkacak, kendi yatak odanızda bile rahat olmayacaksınız. Amerika bu savaşa ilk girdiğinde Erbil ve Bağdad’da kendi menfaatlerini koruduğunu iddia etti. Sonra işin vahametini anlayıp yalanı açığa çıkınca Suriye Müslümanları için timsah gözyaşları dökmeye başladı. Onları desteklemeyi ve teröristlerden korumayı vaat etti. Aynı zamanda Nusayrilerin Müslümanlara zulmünü seyretmeye devam ettiler.

Şam’da yıllardır süren açlık ve savaştan insani duyguları kabarmayan, düşen varil bombalarına gözünü kapayan, kimyasal silahlarla öldürülen kadın ve çocukları dert edinmeyen Amerika bir anda insanileşti. Müslümanların haklarını savunan, intikamlarını alan bir devletin öldürdüğü birkaç yüz Rafızi askerine ağlamaya başladılar. Medyaları; İslam Devleti’ni barbar hariciler, kendilerini ise modern olarak tanıttı.

Sünnetsiz moruk Kerry bile İslam fakihi kesildi. Amerika ve müttefikleri Yahudi’nin muhafızı Rafızi-Safevi ordusu ve Irak’taki köpeklerinin güçleri çökmeye başlayınca çılgına döndü. Nusayrilerin fareler gibi kaçtıklarını, koyun sürüleri gibi güdülüp boğazlandıklarını görünce tehdidin boyutunu fark edip dehşete düştüler. Birbirlerine gözyaşları içinde çağrılar yapıp Yahudi’yi kurtarın, Yahudi’yi kurtarın demeye başladılar.

İran’ın da sünnetsiz moruk Kerry “İslam Devleti’ne karşı savaşta İran da rol oynayacak” deyince Büyük Şeytan’la işbirliği ortaya çıktı.

Ey Irak Ehli Sünneti! Geçmişten ders alın ve bilin ki Rafızilerin çözümü ancak boyunlarını kesmektir. Bu işin başka çaresi yoktur.

Ey Şam halkı! Sizin için de hakikatler gün be gün netleşmektedir. Irak’ta halkımızın başına gelenlerden ders alın. Haçlılar bugün Suriyeli muhalifleri Ürdün’de eğittikleri gibi geçmişte de Irak Safevi ordusunu Ürdün’de eğiterek kurmuşlardı. Bu ordunun ise Irak halkına 10 yıl boyunca zillet ve aşağılanmadan başka getirdiği bir şey olmadı. Ey Akıl sahipleri, ders alın.

Bitirmeden önce Mısır Sina’da ki Yahudi bekçilerine cesur operasyonlar yapan mücahid kardeşlerimizi övmek istiyoruz.

Yolları patlayıcılarla kaplayın, Firavun’un üslerine saldırın, evlerini basın, kafalarını kesin. Bir an güvende hissetmemelerini sağlayın!

Ve Libya’daki muvahhid kardeşlerimiz! Ne zamana kadar bölünmüş kalacaksınız? Artık dostu düşmanı bilip birleşme zamanı gelmedi mi?

Tunus’taki kardeşlerimiz! Mısır’daki mücahidlerin yolunu takip edin. Ve Yemen’dekiler!.. Husiler Sana’ya girdi ancak derilerini kızartacak bombalı araçların patladığını göremedik. Yemen’de Husilerden intikam alacak kimse yok mudur?

“İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor! Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” Muhammed 38

Kafkaslar, Horasan, Avrupa ve dünyanın her yerinde Hilafeti destekleyen mücahidler. Devletiniz yeni bir haçlı saldırısı ile karşı karşıyadır. Devletinizi savunmak için ne yapacaksınız? Neden iki ayrı kamptasınız? İslam Devleti mücahidlerini savunun!

Son olarak Kürt kardeşlerimize bir mesaj var. Kürtlerle savaşımız etnik değil, dini bir savaştır! Onlarla Kürt oldukları için savaşmıyoruz. Aksine Kürtlerin içindeki kâfirlerle, haçlılar ve yahudilerin müttefikleriyle savaşıyoruz.

Müslüman Kürtler nerde olursa olsun kardeşimizdir. İslam Devleti ordularında çok sayıda Kürt savaşçı vardır. Kâfir Kürtlerle savaşarak Müslüman Kürtleri onların baskı ve zulmünden kurtarmak istiyoruz.

Şeyh Ebu Muhammed el Adnani
İslam Devleti resmi sözcüsü

Recep Tayyip Erdoğan ve Ak Parti…

Yorumsuz!

Esselamu aleykum ve rahmetullah

Türk Modeli ve Erdoğan tecrübesi… Bu tecrübe, Müslümanların, pozitif hukuka dayalı sistemlerde siyasete katılmasının doğru olduğunu gösteren başarılı bir tecrübe midir?

Kardeşlerim, bu konuşma; Erdoğan’ı seviyor muyum yoksa ondan nefret mi ediyorum diye görmek isteyen duygusal kişilere yönelik değil. Bu sadece, ümmetin durumunu ıslah etmek isteyen bazılarının örnek aldığı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin metodunu tartışmak içindir.

Tartışmamızı maddeler halinde yapacağız:

İlk olarak: Türkiye tecrübesi başarılı mı?

Cevaplamadan önce şunu söyleyelim: Bu soruyu soran başarıdan neyi kastediyor?
Eğer başarıdan kastettiği, yaşam standardının ekonomik olarak yükseltilmesi ise bunun Erdoğan ve partisinin gölgesinde gerçekleştiğinden şüphe yok. Ki bu; Budist, dinsiz ve Hıristiyanların liderliğinde Japonya, Çin ve Almanya’da da gerçekleşmiştir.

O halde iktisadi refah, metodun doğruluğuna delil teşkil etmiyor. Bununla beraber metottaki eksiklikleri ispat etmek için, bu refahı inkâr etmeye çalışmamızı da gerek yok, çünkü bu ikisi arasında bir ilişki olması şart değil.

Eğer başarıdan kasıt, kamu malları ve Müslüman kadının başını örtme hakkı gibi bazı hakların sahiplerine geri verilmesi ise, evet… Erdoğan ve partisi bunu gerçekleştirmiştir. Aynı şeyi Hıristiyan ve dinsiz liderler de Avrupa’da gerçekleştirmiştir. Mesela engizisyon mahkemeleriyle yıllarca yaşamış Endülüs’te bugün ibadetlerini aleni olarak yapabilen Müslümanlar var.

O halde bazı dini hürriyetlerin verilmesi de metodun doğruluğunu göstermiyor. Bununla beraber bu hürriyetlerin faydasını inkâr etmek ve metottaki yanlışları ispat etmek için değerini düşürmek hakkımız olmadığı gibi yine başlangıçta bu metoda bağlanmak ya da ona mecbur olmak da hakkımız değil.

Kardeşlerim, ikinci olarak: Erdoğan’ın yaptığı icraatlardan bazıları, Allah Teâlâ’nın herhangi bir projenin ilerlemesi için vesile kıldığı unsurların bir neticesidir. Bu proje İslami olsun veya olmasın veya bu vesileleri Müslümanlar ya da diğerleri yerine getirsin durum aynıdır. Bu vesilelerden bazıları ise; Müslümanların ihtiyaç duyduğu Yerbilimleri’nde uzmanlık, yönetim, planlama, sıkı çalışma yine kişisel liderlik özelliklerinden, dürüstlük, doğruluk, müsamaha, dirayet, alnın ak olması ve diğer başka özelliklerdir.

Mevcut pozitif sistemlere katılmanın haram olduğunu ifade etmek, Türkiye tecrübesinde bu bahsedilen güzel unsurların bulunduğunu inkâr etmemiz demek değildir. Bununla beraber Türkiye tecrübesinin icraatlarının hepsini, siyasete katılmaya dayandırmak da gerekmez. Yani çıkarımımız şöyle olmamalı: “Erdoğan’ın partisinin “başarı” sebebi demokrasiyi benimsemeleridir.” Aksine şöyle olmalıdır: “ Demokrasiyi benimseyen bu parti herhangi bir proje için gerekli olan faydalı vesileleri kullandı, öyleyse İslami bir projede de, zaten sebeplere sarılmayı emreden Allah’u Teâlâ’nın emrine icabet ederek, bu vesileleri kullanmak gerekir.

Kardeşlerim, üçüncü olarak: Müslümanlar olarak bizler, dünyada bir vazife için bulunduğumuza iman ediyoruz ve bu yüzden de başarıyı, inandığımıza inanmayanların tanımladığı gibi tanımlamıyoruz. Bizler başarıyı, Allah Teâlâ’nın şu ayetinde tanımladığı gibi tanımlıyoruz: “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak «İşittik ve itaat ettik» demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Her kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” Nur-51-52

Kurtuluş ve zafer ancak, Allah’a ve Resulü’ne mutlak itaatle ve ümmetin ilerlemesi, ıslahı ve değişimi yolunda onları tam olarak hakem kılmakla olur. O halde Türkiye tecrübesi başarılı mı değil mi bilmemiz için, bu şartlar bu tecrübede tahakkuk etmiş mi etmemiş mi buna bakmalıyız.

Adalet ve Kalkınma Parti’si Türkiye’deki yönetim sistemine katıldı ve bu uğurda da devletin laikliğini muhafaza edeceğine dair teminatlar verdi. Aslında en doğrusu o, devleti laikleştirdi. Çünkü Türkiye devleti, askerin yönetimi altındayken fiili olarak laik değildi. Aksine özellikle İslam’a düşman ve başörtüsü gibi, Müslümanların kişisel dini şiarlarını uygulamalarına engel durumundaydı. Erdoğan hükümeti İslam’a; Türkiye’deki diğer dinler gibi muamele etmek ve Müslümanlara kişisel dini şiarlarını uygulamalarına izin vermek üzere geldi. Yani devletin yasalarına aykırı olmayan kişisel dini şiarları yasaklamaksızın, dini devletten ayırarak, laikliği asıl mefhumuyla tahakkuk ettirmek üzere geldi. Ve bunda da Müslümanlara nefes aldıran bir durum vardı.

Fakat bu ne İslami ne de İslamî’ye benzer bir durumdur. Aksine bu; otoritenin tamamını Allah’a ait kılmaktan sapmanın şekillerinden bir şekil olarak tamamen laik bir durumdur. Erdoğan, askeri yönetimden daha az baskı içeren şer-i olmayan bu durumu sağlamlaştırıyor, onu benimsiyor, yayıyor ve ideal ve nihai bir hedef gibi halkları ona teşvik ediyor.

Bunu, Ocak olaylarından sonra, Kahire’de yaptığı konuşmasında şöyle ifade etmişti: “Türkiye demokratik ve laik bir hukuk devleti olarak, laiklik ilkesini uyguluyor ve bütün dinlere eşit mesafede duruyor.” Ve yine Mısırda anayasayı yazmakla görevli olanları, bütün dinlere aynı mesafede duran bir anayasa yapmaya teşvik etti. Yani Allah’ın buyruk ve hak olan dinini, beşerin buyruğu ve batıl-münharif dinleri gibi yapmak…

Yine benzer bir vurguyu İslam Ortak Pazar’ı kongresindeki bir açıklamasında da yapmış ve “Hangi proje dini veya etnik bir esas üzereyse başarısızlığa mahkûmdur” demişti. Erdoğan gerçek laikliği hiçbir zorlama olmadan, gönüllü olarak yayıyor, yine o ve partisi cüzî menfaatler için şirk içeren batıl şeyleri onaylıyor ve yasama yetkisini Allah dışında, insana ait kılan hükme iştirak ediyor… Yani şu kuralı reddeden hükme… : “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak «İşittik ve itaat ettik» demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”

Erdoğan’ın değiştirme alanı davranışsaldır, değer odaklı değil. Yani o, devletin temel değeri olan “ Laikliğe” dokunmuyor. Ve bilinen bir şeydir ki değerler, siyasi sistemin en derininde yer alır ve onların değiştirilmesi, sistemin gerçekten değiştirilmesi anlamına gelir. Ancak Erdoğan şeriatı; sistemi değiştirecek ve ardından uluslar arası sistemin çıkarlarına etki etmeye neden olacak, tam bir değerler manzumesi olarak benimsemedi.

İşte bu da Amerika Stratejik Planlama Merkezleri’nin çok iyi anladığı bir şey. Şöyle ki RAND( düşünce kuruluşu), Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından desteklenen ( The Rise of Political Islam in Turkey-) yani “ Türkiye’de Siyasal İslam’ın Tırmanışı” başlıklı araştırmasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Türkiye’de şeriatı ikame etmeye çalışmadığını yazdı. Bu da Batı’nın; Asya’nın veya Afrika’nın en uzaklarında, fakir bir devlette bile olsa uluslararası oyunun kurallarından kaçmaya çalışan hiçbir örneğe tahammül edemezken ve Afganistan, Somali ve Mali’de olduğu gibi hemen çökertmeye çabalarken; Türkiye gibi etkili bir devlette bu örneği nasıl kabul ettiğini açıklıyor.

Erdoğan sadece en önemli ilkelerden vazgeçmedi. Aksine icraatlarında dahi şeriattan ayrılan bir yol izledi. Türkiye’deki İktisadi refahın bir kısmı; zikrettiğimiz gibi dürüstlük, yolsuzlukla mücadele ve iyi yönetimin sonucudur. Ama bu refah, fasit Kapitalist sistem üzerine kurulmuştur. Yani bu refah, Erdoğan hükümetinin krediyle aldığı faizli borçlara, İslam’daki şirketleşme şartlarına uymayan ve Türkiye sahillerini çıplak turizme kiralama gibi de hiçbir yasaktan imtina etmeyen gayri şer-î anlaşmalara dayanıyor.

Yine birçoğunun bilmediği şey şu ki Türkiye İMF’e olan borçlarını kapatmasaydı Türkiye’nin toplam borcu (Public Dept Management Report)’ göre 367,343 milyar dolara ( yani yaklaşık 367 milyar dolar) ulaşmıştı. Ki bu rakam Adalet ve Kalkınma hükümetinin öncesinden kat kat fazladır. Ancak Kapitalist ölçekle Türkiye ekonomisi başarılı sayılıyor. Çünkü ekonomik kalkınma ve gayri safi milli hasıla bu borçlar ve bunun neticesindeki faizlerle beraber yürüyor. Güçlü bir ekonomi ama tamamıyla kapitalizmin temellerine dayanmış bir durumda…

O halde bu açıklamaya göre de Erdoğan ve partisi başarılı değil. Çünkü fürular (dallar-ayrıntılar) için asılları (temelleri) zayii ediyor. Onu başarılı kabul etmek, Rasulullah’a Mekke’deki Dar’un Nedve’ye katılması ve Kureyş’i bulunduğu hal üzere onaylaması teklif edilseydi, ona tabi olan mustazafları rahatlatmak karşılığında bunu kabul ederdi demeyi gerektirir ki, Rasulullah’ı bundan tenzih ederiz.

Bazılarının zannettiği gibi bizim sorunumuz; Erdoğan’ın hala bazı bozukluklara son vermemesi ya da dini tam olarak ikame etme mertebesine ulaşmamış olması değil. Sorunumuz; onun metodunun, yasama yetkisini Allah’a ait kılmak, bu esas üzere ikame olmamış her nizamdan çekilmek ve hatta onu değiştirmek için çabalamak gibi başlangıçta dinin en önemli kaidelerini bozuyor olması. Yine onun araçları da, İslam’a muhalif olan kapitalist sisteme bağlı bir durumdadır.

Kardeşlerim, hakikat şu ki bu sözleri, yüreğinde tevhidin değeri çok yüce olanlar sadece idrak edeceklerdir. Ama kimi de ekonomik refah ve Müslümanların şahsi işlerinin kolaylaştırılması fitneye düşürdüyse o kimse bunları; yasamada ve hayatın her alanında Allah’ın emrine başvurarak Allah’ı birlemeyi kurban etme karşılığında, mazeret görecektir.

Dördüncü olarak: “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sağladığı hürriyetler ve ekonomik kuvvet, Allah’ın dinini ikame etmek için bir ön adımdır” denilecektir.

Bu soruya şu yaklaşımlarla cevap verilebilir:

İlk olarak: Bizler itaatle ve güzel bir şekilde tabi olmakla mükellefiz, haram yolla da olsa iktidar için çabalamakla değil. Allah Teala buyuruyor ki “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir.” Nur-55

Bizler “iman edenler ve salih amellerde bulunanlar” dan olmakla ve bunun dışında da iktidar için hiçbir yasak vesile kullanmamakla görevliyiz. İşte o zaman iktidar Allah tarafından temin edilmiştir. Tabi ki -Allah tarafından- bu muktedir kılınma, sadece cüzî bazı dini hürriyetlerle değil, aksine ülkenin uluslar arası sisteme kulluktan kurtulacağı bir iktidardır.

Yani Türkiye’nin; Kapitalist ekonomiye rehin kalmadığı,“ teröre” karşı savaşta Afganistan’ı işgal eden NATO’ya ortak olmadığı bir iktidar… Yine Batı Planlama Merkezleri’nin laiklik ve demokrasiyle uyumlu, ılımlı İslam’a model olarak görmediği, desteklenmesi ve “radikal” İslam’ın büyümesinin engellenmesi için Müslüman halkalara örnek olarak sunmadığı bir iktidar. Tıpkı “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Tırmanışı” adlı araştırmada zikredildiği gibi…

İktidar; bu iktidarda olan Müslümanların; mustazaflara – Suriye’de olduğu gibi – gerçekten destek olmaya çabalamasıyla olur. Yıllar geçerken, sınırın diğer tarafında Müslümanların katledilmesiyle değil.

Yine gerçek iktidarda, Marmaris’teki gibi çıplak plajlar, İsrail diye isimlendirilen devletle medya açıklamalarına rağmen samimi ekonomik alakalar da görmeyiz.

İkinci olarak; Erdoğan’ın gerçekleştirdiği şeyin, Allah’ın (vâd ettiği) iktidara belli bir oranla da olsa gerçekten zemin oluşturacağını farz etsek bile, bu onun demokratik yönteminin doğru olduğunu göstermez. Ebu Talip’in Rasulullah’a destek olması, davetini yaymaya imkân vermesi, müşriklerin eziyetlerini ondan savması. Bu; Ebu Talip’in içinde bulunduğu şirkin doğru olduğu anlamına mı gelir? Ya da Rasulullah amcasını şirki üzere kalmaya ve müşriklerin amcasını putlarına secde ederken görerek kabul edip de böylece kendini saklayacak bir perde olmaya mı çağırdı? Yoksa hayatının son lahzasına kadar onu İslam’a mı çağırdı?

Eğer Rasulullah amcasının şirki üzere kalmasının daveti için daha faydalı olduğuna inansaydı, onun İslam’a girmesi talebinden vaz mı geçerdi? Rasulullah buyurdu ki: “ Allah bu dini facir kimse eliyle veya değersiz kavimlerle de destekler.”

Bu örnek; Erdoğan’ı facir ya da başka bir vasıfla vasıflandırmak ya da Ebu Talib’i, İslam’a bağlı olduğunu beyan eden Erdoğan’la bir tutmak için değil. Bu sadece şu kaideye işaret etmek için: Bir şeyde güzel sonuçların olması, tutulan yolun doğru olduğu anlamına gelmez.

Üçüncü olarak kardeşlerim: Bazı şeylere belli ölçüde sevinebiliriz, ama şer-î olarak, ona sebep olan şeyleri kabul edemeyiz. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişi, Müslümanların nefes almasına ve açıktan İslam’a düşman olan makamlara engel olmaya neden oldu. Bu neticelere; tertemiz bir davet ve gelecekte gerçek bir iktidara ortam hazırlamada rolü olabilir diye belli bir oranda seviniyoruz. Ama bu; partinin pozitif hukuka (dayalı sisteme) katılmasını onaylamak ve ona bu konuda yardımcı olmak demek değildir.

Son olarak kardeşlerim, birileri “ Erdoğan, Müslümanların diğer idarecilerinden daha iyi değil mi?” diye sorabilir.

Erdoğan için zikrettiğimiz bu olumsuzluklara, biliyoruz ki diğer Müslüman toplumların İdarecileri; hıyanet, apaçık ajanlık, zillet, açık zulüm, fesat, dinle savaş gibi başka olumsuzlukları da eklediler. Bu yüzden de biz Erdoğan’a hidayet için dua ederken bunlara helak olmaları için dua ediyoruz.

Lakin biz Türkiye modelinden bahsediyoruz. Çünkü insanlar bununla fitneye düştüler; İslam’a ulaşmak için bir merhale saydıkları İslam’a muhalif olan metoduna, dilleri ve gönülleri razı oldu, böylece de akideleri kirlendi.

Yine onlardan bazıları; Erdoğan’ın metodunu, demokrasisini ve laikliğini, Asil olan İslam nizamına göre “bu zamana daha uygun”, “alternatif” ve “nihai bir hedef” olarak kabul ettiler!

O’ndan bahsediyoruz çünkü O, bu kimselere, Allah’ın ve Resulü’nün buyruğundan ayrılan yolları, ıslah için kullanma gibi boş bir umut veriyor.

Allah’tan bu kimselere, Erdoğan’a ve partisine hidayet etmesini diliyoruz.

Vesselamu aleykum ve rahmetullah

Dr. İyad Kunaybi

Şeytan kime musallat olur?

Kim kötülüğün, şerrin, felaketin, ızdırabın, acının, dehşetin, sıkıntının, belânın ve zulmün kendisine musallat olmasını ister ki? Nefis öyle bir tıynettir ki, şeytana tapan satanistler dahi arzulamaz!

Öyleyse şeytanın musallat olması iradesinden mi, insanın dileğinden mi, Allah’ın takdirinden mi yoksa başıboşluğundan rastgele midir?

Şeytan, lakırdıdan öte hiçbir uğraşısı olmayanların yegâne ve vazgeçilmez dostudur. Onun için şeytan, hayalperest ve boş insana musallat olur.

Etrafınızda gördüğünüz bilgeler, analistler, stratejisiler, teorisyenler, yorumcular, komplocular, senaristler, gazeteciler, kurgucular, gaypçılar, falcılar, astrologlar ve bilinmeyenle ilgili ufkun ötesini gördüğünü iddia edenlerin neredeyse tamamı şeytanın hizmet eridirler. Birçoğunun iknadaki argümanları, olasılığa dayalı tahminleri ve zan odaklı istihbarat bilgileridir. Yeter ki bir ateş böceğinin yansıttığı yanıp sönen ışık misali bir foto görmesinler; öyle içini doldurmaya koyulurlar ki, uydurduklarına kendileri dahi inanır ve muhakemeden yoksun insanlara da inandırırlar.

Gerçeğin karşısında duran gerçeğin açık perdeleriyle ilgilenmez, örtünün altındaki gizeme hedeflenir, şeytandan aldıkları vesveseyle yetenekleri seviyesinde çizer dururlar. Üretenler bir yana, bir de artıklarla beslenenler vardır ki, kulaklarına bir fısıltı kaçmaya dursun!

Öylesine haksızlık, adaletsizlik, acımasızlık ve sömürünün hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz ki, seküler düzenin egemen tanrısı olarak ABD’yi kabulle; din, siyaset, ekonomi ve askeri kararlar ABD merkezli alınmakta, dolayısıyla ABD boyunduruğu kuşatmasıyla cihad ehli hariç tüm dünya etkisi altına girmektedir. ABD’nin dost ya da düşman edindiği dost ve düşman bellenmekte; önce ABD çıkarları, sonra arta kalanlar paylaşılmaktadır.

Sayıları az, silahları yetersiz, imkânları kısıtlı ama imanları kâinatı sallayacak etkideki Irak Şam İslam Devleti’nin ortaya çıkmasıyla yürekleri korku kaplayan seküler dünya, ne yapacaklarını bilemez bir panikle tavşanın farlar karşısında kaskatı kesilmesi misali birbirlerine sığınarak, cihaddan nasıl kurtulacakları arayışıyla çırpınıp durmaktadırlar.

Ne var ki, seküler dünyanın ittifak kurup oluşturduğu cephe karşısında Müslümanlarında Irak Şam İslam Devleti’nin safında birleşmemeleri için öyle yalan ve iftiralar düzdüler ki, neredeyse IŞİD’i İslam, insanlık, cani ve ahlak düşmanı yaptılar.

IŞİD’i ABD, İngiliz ve İsrail’in müşterek kurduğu bir yapı; lideri Ebu Bekir Bağdadi’nin Tel Aviv doğumlu bir yahudi asıllı ve asıl adının da Simon Eliot olduğu; kimileri CIA tarafından yetiştirilmiş bir CIA ajanı, kimileri MOSSAD ajanı, kimileri de M 16 ajanı olduğu gibi nice yaftalar!

Aklıma, Aziz Nesin’in başına ödül koyduğum gün, benim içinde CIA ajanı ve MIT ajanı olduğum yalanını yayan Refah Partisi, Fettulah Gülen, hatta İsmailağa cemaati öyle korkmuşlardı ki, rahmetli babamın üzerinde baskı kurarak açıklamamı ve koyduğum ödülü geri almam konusunda nasıl entrikalar çevirdikleri hiç unutamıyorum. Müslümanların desteklememesi için IŞİD’e atılan iftiraların aynısıyla karşılaşmıştım. Allah ve İslam adına yaptığım davranışımdan kendileri zarar görebilecek endişesiyle alçaklığa kalkışan Müslüman maskeli münafıklar, Allah’ın ayetlerine şeytan ayetleri denilirken ve ülke kaosa girip, Sivas olaylarıyla birlikte yok edici bir iç savaşa ramak kalmışken ne yapmışlardı? Ayetlere küfredilirken inlerine çekilip sinmek suretiyle, “aman bizlere bulaşılmasın” diyerek titrememişler miydi?

Velev ki, Ebu Bekir Bağdadi’nin yahudi asıllı; ana ve babasını da yahudi; haydi Tel Aviv de doğduğunu da kabul edelim; haydi ABD, İngiltere ve İsrail’in kurduğu bir örgüt olduğunu da kabul edelim; haydi CIA, MOSSAD ve M 16 ajanı olduğunu da kabul edelim; haydi senaryo aşamasında açıklamadıklarını da söylemiş varsayarak geçmişinde insan olmadığını da kabul edelim.

Eğer bugün Allah’ın dinini egemen kılabilmek ve küfre karşı cihad yaparak İslam’ı ve Müslümanları şerefli kılmaya çalışıyor ise, Allah nezdin de sen mi değerlisin yoksa o mu? Örneğin Allah’ın aslanı ve kılıcı övgüsü kazanmış Hz. Halid Bin Velid (r.a), peygamber efendimize ve İslam ordularına karşı savaşmamış mıydı, Müslümanları öldürmemiş miydi? O zaman müşrik olması, aleyhine bir delil olabilir miydi? İslam adına yüzlerce savaşa katılarak vücudunun herhangi bir yerine ok ve kılıç yarası almamış olan Başkomutan Halid Bin Velid, İslam öncesiyle yargılanabilinir, Müslüman olmadığı iddia edilebilir mi? Veya IŞİD saflarında cihad eden hıristiyanlıktan İslam’a geçmiş Müslümanlara, gayrimüslim denilebilinir mi?

Ya da öncesinde iman edip cennette yaşayan şeytan, ebedi lanetlenmesi akabinde sonsuza dek cehenneme gark olmasını; öncesini referans alıp “cennet ehliydi, sevgi ve saygı duymak” gerekir, bakışı getirebilinir mi?

Her ne kadar çabalasalar da, cihad ehlini yermeye kalkışsalar da, fitne yaymakta sınır tanımasalar da, rüşvet, makam ve fidye verseler de, yalan ve iftiraları kâinat boyu sıralasalar da, şeytan fısıltılarıyla amel etseler de, Lawrence’in İslam kılığına girmesi misali fetvalar yayınsalar da, firavunun büyücüleri misali gözbağında bulunsalar da, iman ehlini etkileyemeyecekler ve Allah yolundaki cihaddan saptırıp döndüremeyeceklerdir.

(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.” Hicr 38-39

 

Ey Arap ülkelerinin iman ehilleri!

İslam’ı kabul etmiş Müslümanlar olarak, Allah için yaratılmış ve Allah’tan başkasına kulluğunuzun küfür olduğu itikadınızla, belirlenmiş süre içinde kalacağınız dünya hayatını ebedi ahiret yurduna karşılık etiketlendirmeyeceğiniz bir imana sahipsiniz.

Lakin imanınızın gereği gibi amel etmekten kaçınıyor, küfrü imana tercih ederek batılla ittifaka girişip müminlere karşı savaş açan iktidarlarınıza karşı cihada kalkışmıyorsunuz.

Oysa iman etmiş Müslümanlar olarak varlık sebebiniz, yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya ve kulluk sadece Allah’ın oluncaya kadar küfür cephesiyle savaşmanızdır.

İslam maskeli krallarınız, sultanlarınız, emirleriniz, şeyhleriniz ve devlet erkânı hem Allah’a hem Resulüne hem de Allah’ın indirdiği hak düzene apaçık ihanet ederek küfür cephesiyle cihad ehline karşı koalisyon oluşturduğu halde, sizler hiçbir şey olmamışçasına yerlerinize çakılmış bulunmaktasınız.

Hâlbuki Allah üzerinize savaşı farz kılmış, Allah adına hain yöneticilerinizi iktidardan uzaklaştırıp batıl çukurlarına gömmenizi emretmiştir.

Ancak görülüyor ki, üzerinizdeki ölü toprağı dünya menfaatlerini ahiretten üstün tutmanızı sağlamış, dolayısıyla kendi istek ve düşüncelerinize göre yaptığınız ibadetlerle ahireti kazanabileceğinizi sanmaktasınız.

Bakın, yıllardır kardeşlerinizi deşen, yurtlarını işgal ederek vatanlarından çıkaran, İslam âleminin ve Kur’an’ın ezeli düşmanı olan İsrail başbakanı Netanyahu ne diyor; “Sunni Arap ülkeleri İsrail’in düşmanı değil artık müttefikidir. İslami terörizm, Ortadoğu’da yeni bir ortaklık oluşturdu. Irak Şam İslam Devleti örgütüne karşı ABD Başkanı Barack Obama’nın mücadele çağrısına tam destek veriyoruz. Hamas, El Kaide, El Nusra, IŞİD, Boko Haram ve Hizbullah gibi örgütler aynı zehirli ağacın dallarıdır.”

İşte sizin iktidarlarınız ya da krallıklarınız, iblis ABD ve İsrail’i müttefik yaparak, İslam’ı, Kur’an’ı Kerim’i dolaylı da olsa ‘zehirli ağaç’ olarak kabullenmişler ki, birleşerek mücahidlere karşı koalisyon kurabilmişlerdir. Öyleyse Suudi Arabistan, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’nın, İsrail’den ne farkları var? İsrail’de İslam’a düşman, onlar da!

Bugün Allah için haykırmayacak ya da ayaklanmayacaksınız da, ne zaman Allah’a karşı kulluğunuzu kanıtlayacaksınız?

Unutmayınız ki, Allah’ın verdikleri ve verecekleri yanında krallarınızın, sultanlarınızın, emirlerinizin, şeyhlerinizin ve iktidarlarınızın verdikleri ve verecekleri bir hiçtir.

Onun için onlardan değil Rabbiniz Allah’tan korkun! Onlardan elde etmeyi düşündüğünüz menfaatlere değil Allah’tan edineceklerinize odaklanın! Dünyadaki saltanat uğruna küfürsel ihanete razı olup cehennemi kucaklayacağınıza; şahadete koşarak ebedi cenneti kazanın! Şeytanın nefislerinize nüfuz edip aldatması akabinde nasıl bir felaketi sizlerin beklediğini kritik yapın ki, krallarınız ve iktidarlarınız adına yüklendiğiniz meşakkatin dehşetini idrak edin!

İmanınız Allah’a ise, Allah için canınızı vermekten kaçınamazsınız. Haçlı-siyonist koalisyonuna iştirak etmiş hain krallarınıza, emirlerinize ve iktidarlarınıza karşı öyle sert savaşın ve hak ettikleri dehlizlere gönderin ki, Allah, ellerinizle yaptığınız mücadeleden dolayı sizleri ve müminleri galebe çaldırsın; böylece küfrün tutsaklığından kurtarsın.

Biliniz ki, asıl düşman ne ABD ne de İsrail’dir. Asıl düşman kimdir biliyor musunuz; Peygamber Efendimiz (s.a.v)’nin buyurduğu üzere; “Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir” hadisine istinaden; Suudi Arabistan başta olmak üzere Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’dır.

Bugün iblis ABD ve işbirlikçi hain iktidarlarınızdan korkup, gelecek günden hiç tasa duymuyorsunuz? Yoksa “o gün” ABD ve krallarınızın sizleri koruyacağını ve kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Yoksa sadakatle bağlandığınız kulsal itaatinizden dolayı; “dünyada iken beni hiç bırakmadınız; sadakatle bağlı kaldınız; saltanatımızı ayakta tuttunuz; sözlerime boyun eğip cihad ehline karşı siper oldunuz; tüm haksızlık ve adaletsizliklerimize arka çıkarak mazlumları ve kendilerini Allah’a adayan müminleri ezip geçmemize tepki duymadınız; zalimlerle birlik olmamızdan ve Allah’ın hükümlerine uymamamızdan hesabını sormadınız; bizi ilahınız ALLAH ile eş değer tutarak sorgusuzca öyle bağrınıza bastınız ki, Allah’ın gazabına karşı bugün kendimizi kalkan yapıyoruz” diyerek, günahlarınızı ve cezalarınızı üstleneceklerini ve cehennemden kurtaracaklarını mı düşünüyorsunuz?

Bir Allah’ın hükümlerine bakın; bir peygamberinizin yaptıklarına bakın; bir devletinizin küfrüne bakın; bir kendinize bakın; sonra alacağınız karar, ya iman ya da küfür seviyenizle eşdeğer olacaktır.

Ey Suudi Arabistan, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’lı iman ehilleri; Rabbinize, hükümlerine ve müminlere savaş açmış münafık iktidarlarınıza karşı savaşın; alaşağı edin; babanız yahut kardeşleriniz dahi küfür safında yer almış ise, Allah adına öldürün, hapsedin, ülkelerinizden sürün; onlar düşmandır!

İktidarlarınızın İslam olmadığı, küfre yani batıla karşı savaşan cihad ehlinden duydukları korkularıyla ortadadır. Kâfirlerden daha şedit bir psikolojiyle mücahidlerden korkarak küfre sığınan bir iktidar, İslam olabilir mi? Çünkü onların amacı hak değil batıldır. Sizleri sömürerek saltanatlarına bir halel gelmemesi adına taşıdıkları evham ve tedirginlik, dünyadaki haklarınızı gasp ettikleri gibi ahretlerinizi de helak edici bir ihanet içindedirler. İmani değerlerinize karşı savaş açmış iktidarlarınız karşısında sinip Allah uğruna mücadele etmezseniz, akıbetinizin ne olacağı ayetlerle bildirilmiştir. Allah için savaşmayana Allah, merhamet eder ya da bağışlayıcı bir lütufta bulunur mu?

Devleti için savaşmayan hain kılınarak idamı meşru oluyor da, Allah için savaşmayan ne olur?

Dünya, küfürle imanın savaştığı bir yer; ahiret ise barış, huzur ve güven yeridir. Dolayısıyla dünyada iken Allah için, haksızlık ve adaletsizlik için savaşmayıp susan müminler, sadece “Allah’a ve ahiret gününe inandık” demeleriyle kurtulamayacak ve içinde ebedi kalacakları cehennemde barış içinde azap göreceklerdir. Orada ne tartışacak ne çatışacak ne benlik, kibir ve egemenlik güdecek; ne ölecek ne de istirahata çekilebilineceklerdir.

Bir saniye sonrası garantisi olmayan yaşam ve saltanatınız için ahiret hayatınızı satmayınız. Allah’a ihanet eden iktidarlarınıza karşı öyle dik durunuz ve yerle bir ediniz ki, iman ettiğiniz Allah, sizleri mükâfatlarla karşılasın.

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin (ve münafıkların) gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir. “ Nisa 84

Türkiye, korkunç bir tuzak içinde…

Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin bağımsızlık, mazlum, ümmet, hak ve adalet adına sesini yükseltip İsrail ve Batı’ya meydan okuyucu siyaseti, Obama’nın; “Ortadoğu’daki politik çizginizi NATO ve ABD eksenine çekmenizi bekliyoruz” uyarısıyla karşılık buldu.

Zaten Batı’ya karşı haksızlıklara hesap sorucu dik duruşundan hem içeride hem de dışarıdaki İslam âleminin, ezilen ve sömürülen toplumların övgüsü, desteği ve umutlarına mazhar olan Erdoğan, bugüne kadar dengeye dayalı hak ile batılı idare edebilme stratejisi, batıla karşı savaşan mücahidlerden dolayı öyle bir yol ayırımını doğurdu ki, “Ya bizdensin, ya da karşımızdasın” restine muhatap oldu.

Erdoğan ve Ak Parti, Irak Şam İslam Devleti’ne karşı kurulan koalisyonda yer alırsa batıl; almaz ise hak eksenini tercih ettiği deklaresiyle safını belirlemekle yüz yüzedir. Dolayısıyla batılı tercih ederse dostu ABD, hak yolunu seçerse dostu Allah olacaktır.

Türkiye diyor ki, “49 vatandaşım IŞİD’in elinde, sizinle birlikte hareket edersem vatandaşlarımın kelleleri Türkiye’ye gönderildiğinde halkıma ne derim”; ABD’de diyor ki; “Bizim iki vatandaşımızın kelleleri kopartıldı, bana ne senin 49 vatandaşından, topunuz bir ABD’li etmez.”

Cihadı hıristiyan ve yahudi uygarlığı için en önemli tehdit bulan ABD ve batılı müttefikler, Türkiye olmaksızın cihadı kıramayacaklarını; Türkiye’ye bel bağlamış İslam âleminin de cüretkârlıklarını ve biraraya gelmelerini önleyemeyecekleri panikliklerinden, özellikle Türkiye’ye cennet vaat edip cehenneme gönderebilme planı içindedirler.

Türkiye’nin İslam dünyasındaki yükselişinden ve itibar kazanmasından fevkalade rahatsız olan Suudi Arabistan, tıpkı Mısır’da olduğu gibi Türkiye aleyhine ABD ile girdiği gizli ittifaktan Irak Şam İslam Devleti’nin önüne sürerek mahvı perişan edebilme peşindedir. Saltanatını yitirebilecek korkusuyla ihanet ve fasıklıkta sınır tanımayan sömürgeci Suudi Arabistan’ın cihad ehlinden çekinceleri, Batı ülkelerinden çok daha fazladır.

Mesele IŞİD değil, doğrudan Türkiye’nin parlayan gücünü ve etkisel duruşunu kırmaktır. Düne kadar kendilerine tutsak kıldıkları ve boyunduruklarından çıkarmadıkları Türkiye’nin Erdoğan iktidarıyla birlikte öze dönüş süreci haçlıları endişeye sevk etmiş, geçmişte yaşananların ve egemenliğin tekrar Müslümanlara geçerek tarihin tekerrür edecek olması kaygıyı arttırmıştır. IŞİD bir mazerettir; asıl düşman bağımsız Türkiye’dir!

Obama, ifade ettiği gibi Türkiye ile birlikte Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’ün koalisyona iştiraklerini istemesi tamamen manipülasyon olup, asıl hedef Türkiye’yi saflarına katarak İslam aleminden koparmaktır. Zaten Ürdün, ABD’nin Ortadoğu’daki emir eri olmasına rağmen adının dâhil edilmesinden paniğe kapılmış; Başbakan en- Nasur, diğer ülkelerin içişlerine karışmayacaklarını ifade ederek, Irak Şam İslam Devleti’ne karşı oluşturulan koalisyona katılmayacaklarını açıklamıştır. Ülkesinde çıkabilecek isyana karşı krallığını yitirme korkusuyla karşı karşıya olan Suudi Arabistan, efendisi ABD’nin gölgesinde kalarak, yükü Türkiye’nin üzerine atma arayışındadır. Gerçi Birleşik Arap Emirlikleri bir devlet olmayıp, fahişelerden farksız süs, eğlence ve gösteri merkezidir.

Türkiye, Katar kadar onurlu, imanlı, cesur, hak ve adalet taraftarı olamayacak mı?

Türkiye, yaratıcısı Allah’a dayanıp güvenerek duruşunu açıkça ortaya koymalı, olası ekonomik zararlardan endişe duymayarak hak ve adaletin yanında yer almalıdır. Bilmelidir ki, Allah’ın gazabı, ABD’nin planladığı zararlardan çok daha vahim ve ürkütücüdür. Zaten Allah dilemedikçe, ne zarar ne de fayda verme gücüne hiçbir beşer sahip değildir.

Ya muhalefet partilerine ne demeli! En basit bir olayda dahi “Türkiye yıkıldı, bitti” gibi ulumalardan geri durmayan muhalefet, Türkiye’ye düşmanlar mıdır ki, haçlı koalisyonunu desteklercesine sessiz kalarak saflarında yer almaktadırlar? Erdoğan ve Ak Parti hükümetinin çöküşüyle ellerinde bir ülke kalacaklarını mı sanıyorlar? 49 vatandaşımızın başlarının kesilmesini fırsat kollayıp, Ak Parti iktidarının yerine geçmeyi mi düşünüyorlar? Türkiye’ye karşı kurulan tuzağı elem edinmeyecek kadar hain, düşman ve şerefsizler midir?

Haydi, Allah’ın kulluğunu kabul etmiş Erdoğan ve Davutoğlu! Rabbiniz varken ABD, Avrupa ve NATO kimlerdir ki, onlara boyun eğerek Rabbinizi düşman kılacaksınız? Onların dayatmalarına, arzu ve isteklerine uymayın; tuzaklarına düşmeyin; size güvenen insanlara ihanet etmeyin; Allah’ın verecekleri yanında onlardan bekledikleriniz bir hiçtir; Rabbinizin karşısına ortak koşmuş bir zillette çıkmayın; eğer Türkiye hassasiyetiniz vahyi duyarlılığınızdan fazla olsa bile, istiklal için canlarını feda etmiş ecdadınıza nankörlük ve hainlik etmeyin; Allah’a, vicdana ve adalete karşı direnerek savaşan kim muzaffer olmuş ki, batılın yanında yer alarak zafer kazanabilesiniz; dâhili düşmanlara karşı gösterdiğiniz dik duruşu onlara karşı da gösterin ki, Türkiye’nin hiçbir hasımca ele geçirilemeyeceğini kanıtlayınız!

Türkiye’nin bağımsız bir ülke değil, ABD ve NATO güdümünde müstemleke bir ülke olduğu, Obama’nın, “Ortadoğu’daki politik çizginizi NATO ve ABD eksenine çekmenizi bekliyoruz uyarısıyla alenileşmiştir.

Bağımsızlığa, sömürüye, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı intifada mı, yoksa köleliğe mi devam?

“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.” Hud 56

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

Obama-Erdoğan görüşmesindeki başlık; yahudi karşıtlığı…

Ancak Müslümanlar insan ve İslam, din sayılmadığından ABD ve Avrupa’yı saran İslamofobi tehlikesine hiç değinilmemesi ne anlama geliyor?

NATO zirvesine katılan liderlerin önceden belirlenmiş konular üzerinde müzakeresi yapılırken, Obama’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 1,5 saat süren özel görüşmesinde antisemitizm üzerinde durulup vurgu yapılması ve Erdoğan’ın yahudi karşıtlığından daha korkunç boyutta tehlike içeren Müslüman karşıtlığını dile getirmemesini nasıl okumalıyız?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile başkan Obama’nın Galler’deki NATO Zirvesi’nde görüşmesi sonrası Beyaz Saray’ın açıklaması, Türkiye’ye apaçık bir uyarı ve Müslüman milletin İsrail’e karşı tutumundan bir had bildirmedir.

İki lider 1,5 saat görüşüyor ve Beyaz Saray’ın açıklamasında öne çıkan başlık; antisemitizm, bağımsızlıkları için direnen ve sömürgeciliğe, haksızlık ve adaletsizliğe son vermek maksadıyla mücadele eden mücahidler oluyor.

Görüşmeye katılan ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Caitlin Hayden adına yapılan açıklamada, başta IŞİD, Suriye ve Irak konularında en iyi nasıl işbirliği konularının ele alındığı, yabancı uyruklu militanların Suriye ve Irak’a giriş çıkışlarının daha sıkı denetlenmesi; “antisemitizme karşı, hoşgörülü ve kucaklayıcı toplum yapılandırmasının öneminin ele alındığı” belirtildi.

Ne var ki, cumhurbaşkanı Erdoğan, Galler dönüşü gazetecilere yaptığı açıklamalarda bu konudan hiç bahsetmemesi ise fevkalade vahimdir. Beyaz Saray, birkaç satırdan ibaret verdiği mesajda “antisemitizme” vurgu yapıyor ama Erdoğan gizliyor. Şayet İslam âlemi ve milletimizde uyaracağı tepkiden dolayı Müslüman karşıtlığını değil de yahudi karşıtlığı üzerinde mutabakata vardığı görüşmeden rahatsızlık duymuş ise; neden Davos’taki “one minute” çıkışını Galler’de yapmaya cesaret edemedi? Yoksa Müslümanlar, hoşgörüye ve batılılarca kucaklanmaya layık değiller midir?

Çocuğunu dövüp de babasına laf edemeyen bir konuma düşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ikna edici bir açıklama yapmalıdır. Onun için Erdoğan’ın ABD başkanlarıyla görüşmesini sakıncalı buluyor ve başkalaşmasından dolayı önüne geçilmesinde ısrar ediyorum. Sanki öncedekileri farklı mıydı? Sonuçta ABD’ye karşı dik duramayarak hak ve adaleti savunamayan bir lider, ailesine meydan okuyan bir babadan farksızdır.

Başka bir trajikomik olay ise, yüzyılın fasığı Fettulah Gülen’in ya iade edilmesi ya da ABD dışına atılmasıyla ilgili talep! Arkadaş, siz Fettulah Gülen misyonunun hıristiyan ve yahudi uygarlığını tehdit eden “cihad”’ı önlemek maksadıyla çalıştırılan bir naip olduğunu hâlâ anlamıyor musunuz? Sizler nasıl bir cahilsiniz ki, Gülen’in gerek hıristiyan gerekse yahudi âlemince Türkiye’den çok daha ehemmiyetli olduğunu bilemiyorsunuz? Siz ancak Gülen’in sınır dışı edilmesini veya Türkiye’ye iadesini belki rüyanızda görürsünüz. Cihadı engelleyebilmek için, “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” diyebilecek kadar İslam’dan çıkmayı göze almış bir müşriki, ne ABD ne de Vatikan gözden çıkarmaz. ABD tutsağında olan Türkiye, ABD ve İsrail’in aleyhinde olan hiçbir şeyi kabul ettiremez.

Peygamberleri öldüren yahudiler; ihaneti, zalimliği, kin ve nefreti öyle meslek edinmiş lanetlilerdir ki, biz Müslüman Türklere olan düşmanlıkları sürmektedir.

Yahudilerin kutsal kitabı ve aynı zamanda hukuk sistemi olan Talmud’da, Türkler maymuna benzetilmektedir. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir.”

Haham Sofer şöyle der: “Osmanlı imparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilâhlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yoldan öldürülmeleri doğrudur.”

Hıristiyan dünyasını kendine köle kılarak emrinde bulunduran yahudiler, Müslümanları, iktidarları hariç tutsak yapamadıklarından ABD önderliğinde kıymaya çalışmaktadır.

Yahudilerin, Filistinli Müslümanlara; neden acımasız ve canavarsı duygular beslediğini, çocuk-kadın demeden katlettiğini biliyor musunuz?

Haham Sofer, Müslüman ve Hıristiyanları, Eski Ahit’te adı geçen Amalek kabilesine benzetir. Eski Ahit’te, Amalekler hakkında verilen hüküm şu idi. “Orduların Rabbi şöyle der: Amalek’in İsrail’e yaptığını, Mısır’dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amalek’i vur, onların her şeylerini tamamen yok et, onları esirgeme, erkekten kadına, çocuktan emzikli olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yahudilere karşı tavrı, “beni kureyza” hadisesi ile aşikâr olup, hiçbir Müslüman, herhangi bir yahudi’ye ne hoşgörüde bulanabilir ne de kucaklayabilir. Aksi takdirde Resule karşı gelmiş olur ki, İslam’dan çıkıp kâfir olur.

“Müslümanlar, Yahudilerle harp etmedikçe kıyamet kopmayacak. Harp olacak ve Müslümanlar onları yenip öldürecekler. Öyle ki, Yahudiler ağaç ve taşların arkasına saklanacaklar, o ağaç ve taşlar konuşarak, ‘Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.’ diyecek. Sadece Garkad ağacı haber vermeyecek, çünkü bu ağaç, onların ağacıdır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Dinler arası diyalogun son çaresi futbol mu?

Peki, futbolun ve maçın dinle ne ilişiği vardır? Kur’an’daki hiçbir ayette yer almayan futbol, İncil ya da Tevrat’ta barış için bahsediliyor mu? Eğer amaç, kucaklaştırma, bütünleştirme, seviştirme ve İslam’ın bağlayıcı hükümlerinden soyutlandırmak ise, seks daha etkin bir araç değil midir?

Artık ne yapacaklarını iyice şaşırmış Vatikan, “Barış için Dinler Arası Maç” tertip ederek, futbolun birleştirici özelliği ve etkisine dikkat çeken Papa Franciscus; “Barış için maç, dinler arasındaki işbirliğini göstermek için sembolik bir jest. Benim arzum farklı dinlerden oyuncuları ve antrenörleri bir arada görmek” açıklamasında bulundu. Neden futbol sahalarında değil de Vatikan’da?

Oysa futbol tarihinde farklı dinlerden oyuncular ve takımların birbirleriyle maç yapmaları, liglerde ya da uluslar arası organizasyonlarda oynamaları, antrenör çalıştırmaları, barış ve kardeşlik için yarışmaları ve farklı dinler taşımalarına rağmen dinlerine duymadıkları bağlılığı futbola ve kurallarına duydukları aşikarken; Papa’nın asıl amacı nedir?

Ki, siyaset arenasında dahi dini kurallar çiğnenerek, vahyen birbirlerine karşı hatta düşman olanların dostlukları, kardeşlikleri, müttefiklikleri ve tek çatı altındaki çıkar işbirlikleri en kuvvetli merhem iken; neden Papa, zaten futbolda var olan birlikteliği ön plana çıkarmaya çalışarak dini bir manipülasyona kalkışmaktadır?

Cihadı, hıristiyan uygarlığı için büyük bir şer gören Vatikan, cihada koşan Müslüman toplumları engelleyebilmek için mi, siyasette başaramadığını futbolla aşmaya çalışmaktadır?

Papa Franciscus, fikir babalığını yaptığı “Barış İçin Dinler Arası Maç” öncesinde, karşılaşmada forma giyecek Fenerbahçeli futbolcu Emre Belözoğlu’nu tercih etme nedeni, Belözoğlu’nun bir gülenist olarak Gülen’i temsil etmesindendi. Hani, futbola dinin sokulması gayrimeşru ve tehlikeliydi? Hani, dini ve ırki ayırımcılık, Dünya Futbol Federasyonunun vazgeçilemez bir ilkesiydi?

Vatikan’ın hazırladığı törende futbolcularla tokalaşan Papa, Fenerbahçeli Emre Belözoğlu ile birlikte Galatasaray’ın kalecisi Fernando Muslera, Fenerbahçe’nin eski futbolcusu Diego Lugano’nun yanı sıra Diego Armando Maradona, Roberto Baggio, Gianluigi Buffon, Andriy Shevchenko, Samuel Eto’o gibi yıldız futbolcularla toplu fotoğraf çektirmesi sırasında açıklama yapan Belözoğlu, kalbinde sakladığı Katolik inancını açığa vururcasına;Çok güzel bir organizasyon. Bizim için burada olmak büyük bir onur. Ülkemizi temsilen buradayız. Elimizden geldiğince burada dünyadaki barış adına bir şeyler yapmaya çalışacağız. Dünyada son dönemde yaşananlar ortada.”

Peki, nedir dünyada son dönemde yaşananlar ki, ancak Vatikan’a biat edip egemenliğini kabulle mi, iddia ettiği o yaşananlar son bulup barış gelecek? Allah adına yapılan ve kayıtsız hüküm olan Cihad’a karşı mı, bu örtülü cepheleşme?

İbrahim-i dinler adına İslam’a savaş açıp “tek ve hak din İslam’ı” vahiy olmaktan çıkarmaya çalışmak suretiyle her yolu deneyen Vatikan ve işbirlikçi münafıklar, Hz. İbrahim (a.s)’ın tek dinin İslam ve Müslüman olduğu gerçeğini örtbas edemezler.

“İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” Al-i İmran 67

İbrahim-i dinler manipülasyonu; Müslümanları, hıristiyan ve yahudilerle kardeş kılarak bütünlüğe götürmek istenen öylesine şeytani bir fitnedir ki, maazallah bu fitneye kapılan Müslümanları ebedi sürecek bir azap beklemektedir. Ne hıristiyanlar ne de yahudiler, birbirleri aleyhinde hiçbir çaba sarf etmeyerek mücadele vermediği gibi, aksine bir ittifak içindelerken; neden ısrarla İslam ve Müslüman toplumları dönüştürmeye, kendilerine benzetmeye ve uymaya zorluyorlar? Zaten yüzyılın münafığı Gülen’e; “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” fetva verdirmeleriyle hedeflerine ulaşmadılar mı?

(Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanif olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” Bakara 135

Hz. İbrahim (a.s) dininin tek olduğu ve İslam’dan başka bir dini olmadığı açıkça bildirilmişken; sözde Müslümanlar, Allah, Resulü ve Kur’an’a iman etmemişler mi ki, İbrahim-i dinler hilesine kanarak hıristiyan ve yahudilerle tevhid temelinde birleşmeye kalkışıyorlar?

Asıl amacın kâfir olarak lanetlenmiş hıristiyan ve yahudi egemenliğine karşı cihadın önüne geçebilmek, böylece Müslümanları cihaddan vazgeçirterek kendilerine tutsak kılmaktır. Devletlerde başardıklarını sokaklarda gerçekleştirememenin hüsranıyla futbolla aşmaya çalışmaktadırlar.

İslam’ı çağdaşlaştırma, hümanistleştirme ve laikleştirmeye girişerek bozamadılar, futbolla da şanslarını denemeye koyuldular.

Oysa seks, fuhuş, zina, şehvet, porno ve cinsellik, amaçları için daha etkin bir yol ama sözde ahlaki değerlerinden dolayı bugün için pek yanaşmıyorlar. Dinleri hak ve Allah nezdinde bir kıymetleri mi var ki, ahlaki değerleri olabilsin? Allah’a asi olmuş, yarattığı kullarını zatına ortak koşmuş, evlat edindi diyerek iftira atmış ve Allah adına din kurucusu olup hükümler getirmiş hıristiyan ve yahudilerin ahlak ve namus anlayışları kaç para eder?

Ebedi cehennemlikle lanetlenmiş şeytan ne ise, hıristiyan ve yahudiler de odur. Dolayısıyla nefislerine göre biçtikleri helal ve haramlardan dolayı kâfirlikle yaftalanmış olmalarından zinaya, fuhşa ve çarpık ilişkilere yasaksı fetvaları ne yazar? Onun için mi rahip ve hahamlar sapıklıkta sınır tanımıyorlar?

Müslüman kimliklileri baştan çıkarmanın en kolay ve basit yolu, cinsellik, şehvet ve zina ile azdırmaktır. Çünkü zevk ve tatmin anında ne Allah ne peygamber ne İslam ne de cihad kaygısı güdülür. Lakin yüzyıllardır onu da deniyorlar ama zihin ve kalplerini iğfal edemedikleri Müslümanların imanlarını muhafaza etmelerinden cihatsı intifadan sakındıramıyorlar.

Gelmiş geçmiş tek bir peygamber yoktur ki, hıristiyan ve yahudi olmuş olsun! Bırakın onların İbrahim-i din olmalarını, semavi din dahi değillerdir. Tek tanrılı dini inanç taşımış olmaları İbrahim-i dinler olmalarını meşrulaştırıyorsa, tek tanrı dini olan Bahailik ile ilgili ne diyeceğiz? 19. Yüzyılda İran’da ortaya çıkan Bahailik’i de, İbrahim-i bir din olarak hak mı kabul edeceğiz?

“Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve esbatın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. “ Bakara 140

Hıristiyan ve yahudiler, saflarına tüm münafık ve fasıkları da katsalar, kıyamete kadar sürecek cihadı engelleyemeyecekler; Müslümanların İslam ve şerefleri için yaptıkları mücadeleyi kıramayacaklar; cinsellik, seks, hümanizm ve futbolla kandıramayacaklar; satın aldıkları iktidarlarla etkin olamayacaklar; Müslümanların imani haykırışlarını susturamayacaklardır.

“Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “müslümanlar” adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır!” Hac 78

Ey Müslüman Türkler!

İman ehli ecdadımız yüz yıllarca Allah’ın düzenini yeryüzünde hâkim kılabilmek amacıyla kıtalar aşarak fetihler gerçekleştirmek suretiyle hak ve adalet için küfre karşı amansız mücadeleler vererek şehit düşmüş, bizler ise o batılın-küfrün hegemonyası altında yaşamayı kazanç ve şeref addetmişiz.

Onlarda nefis sahibiydiler; onlarında canları ve dünya nimetlerinden istifade etme imkânları vardı; onlarında hayalleri, kazançları, ticaretleri, unvanları, evleri ve malları vardı; onlarında ana, baba, eş, çocuk, torunları ve bir arada yaşama heyecanları vardı; onlarda haksızlık ve adaletsizlik karşısında susarak dünyanın ücra köşelerine seferler düzenlemekten imtina edip nefislerinin derdine düşebilirlerdi; onlarda Allah’ın hükümlerini evirip çevirerek nefislerine peşkeş çekebilirlerdi; onlarda Allah yolunda cihad etmek yerine nefisleri uğruna koşuşturabilirlerdi; onlarda zenginlik, debdebe ve caka peşine takılıp gösterişte yarışabilirlerdi; onlarda barış manipülasyonuyla barbarların arzu ve isteklerine uyup müstemlekeliğe razı olabilirlerdi; onlarda Allah’ın düşman kıldığı batılla dost olup el sıkışabilirlerdi; onlarda çıkarlarını gözeterek mazlumları canavarların dişlerine terk edebilirlerdi; onlarda mal ve can endişesi taşıyıp hayatta kalabilmeyi kollayabilirlerdi; onlarda keyfi ve zevki almasını bilirlerdi; onlarda eşleriyle birlikte sefa sürüp şehvetin doruğuna çıkabilirlerdi; onlarda imani yükümlülükleri terk edip ekonomi kazanç hırsıyla barbarlarla sarmaş dolaş olabilirlerdi; onlarda zalimlikte had tanımayan vicdansızlarla gülüp eğlenebilir ve kahkahalarla gelirlerini kutlayabilirlerdi; onlarda çocuklarını Allah yolunda cihada göndermek yerine okullarda eğitebilirlerdi; onlarda yaşamak varken şehid olmak istemeyebilirlerdi; onlarda Allah’ın emirlerini uygulamak yerine mazeretler üreterek kolayca sıvışma yolu arayabilirlerdi; onlarda nasıl olsa Allah affeder diyerek şeytanın tuzağına düşmek suretiyle İslam’ı nefislerine uydurabilirlerdi; onlarda eş ve çocuklarının akıbetlerini dert edinip cihada çıkmaktan kaçınabilirlerdi…

Kendimize bir soralım bakalım; biz Müslüman mıyız; Müslümanlık gibi bir şerefe layık mıyız; Allah bizden razı olabilir mi; doğru yola erdirenlerin zümresine ilhak olabilir miyiz; Allah yolunda savaşmış ecdadımıza yaraşık mıyız?

Asıl en feci, berbat ve rezil olan ise; bir taraftan küfre karşı Allah’ın cenneti kazanmakla şart koştuğu cihad’a çıkmadığımız gibi, cihad ehlini en alçak yalan ve iftiralarla karalayıp batıl cephesinde yer alabilmemizdir.

Rabbimiz Allah, fitnenin adam öldürmekten daha büyük günah olduğunu açıkça buyurduğu halde; bizler, küfrün çıkardığı fitnenin üzerine öyle atlıyor ve imanımızı yitiren bir azgınlıkla yayıyoruz ki, Allah yolunda canlarını veren mücahidlere karalar çalıp şeytanın tuzağına düşmüyor, bilakis balıklama dalıyoruz. Küfrün taktiği olan akılları karıştırarak savaş kazanma hilesi, ne acıdır ki biz sözde Müslümanları çarçabuk kuşatabilmekte, böylece düşmanlarımızın lehine, savaşan kardeşlerinize ihanet ederek hem Allah’ın hem meleklerin hem de değirmenlerine su taşıyıp küfrün katlettiği ve tutsak kıldığı masum insanların lanetine çarpılıyoruz. Unutmayınız ki, bizler, ufak bir sallantıda ya da kavga, bıçak yahut silah karşısında korkuya kapılarak kaçmaya çalışıyor iken, kendilerini Allah’a adayarak dünyalarını ahiret karşılığı feda eden ve bombalar altında mücadele veren mücahidleri aşağılayabiliyoruz.

Tekrar kendimize soralım; biz Müslüman mıyız; insan mıyız; ecdadımızın övünç duyabileceği varisler miyiz; peygamber efendimiz (s.a.v)’nin razı olacağı ümmet miyiz?

Cehennem yolu olan gösteri dünyası gözlerimizi, kulaklarımızı ve kalplerimizi o kadar köreltti ki, zafer sanılanın nasıl bir yenilgi olduğu ecelle birlikte daha da anlaşılacaktır.

Yıllar önce ünlü bir haber dergisiyle yaptığım röportaj da; “Türkiye’de vahyin emrettiği doğrultuda Müslüman yoktur, ben de dâhilim” demiş ve Müslüman kimliklilerden bayağı tepki almıştım. Allah’ın düzenini hâkim kılabilmek için dünya nimetlerini terk ederek savaşan Müslüman; batıl yani küfrü düzenden razı ben de Müslüman’ım; öyle mi?

İslam, insana değil Allah’a hizmettir. Allah’a hizmet, otomatikman insan hizmeti doğurur. Gerek peygamberimize isnat edilen sözde hadisler gerekse insana hizmetin Allah’a hizmet olduğu düşünceleri şeytanidir ve hümanist batıla hoş görünme maksatlıdır. Laik görüşlerinden dolayı doğrudan Allah diyemeyenler, insan üzerinden Allah’a göz kırpıyorlar.

Kalbinde iman kırıntısı olan insanlara diyeceğim odur ki, dünyadaki ekonomik, siyasi veya askeri zaferler aldatıcı ve geçicidir; asıl zafer ve kazanç, ebedi kalınacak olan ahiret yurdudur. Ahiretin de nasıl kazanılacağını kendini batıla satmış hoca veya âlimler değil, Kur’an bildiriyor. Onun için Kur’an’a uyun, bir saniye sonrası meçhul dünya için ebedi ahiret hayatınızı cehennemle sonuçlandırmayın. Cihad ehli için gaflete kapılıp aleyhlerinde söylediğiniz sözlerden tövbe edin ve Allah’tan medet dileyin ki, kazandıklarından nasiplenebilesiniz. Unutmayın onlar, küfrün insan olarak kabul etmediği biz Müslümanların şerefleri için çarpışıyorlar. Allah, hain ve nankörlerin düşmanıdır.

Biz Müslüman Türklerin, haçlı-siyonistlere ve münafıklara karşı savaşan cihad ehlinin saflarında yer almamız, hem dini hem de tarihi yükümlülüğümüzdür. Allah’ın lütfettiği cennetsi bir fırsatı geri tepmemiz, şüphesiz hor ve hakir kalmayı kabul etmemizdir ki, hiçbir nefis, böylesi ağır bir bedeli ödemeyi kaldıramaz. Her an ecel gelebilir; sevindiğiniz ve onurlandığınız para, mal, unvan, makam, yatırım, diploma, iş ve iktidarlığınızın size hiçbir faydası olmayacak, kaçtığınız ve karaladığınız cihad, cennete kavuşmanızı temin edecektir. Karar verin; dünya mı, ahiret mi?

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Eğer (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir. “ Tevbe 38-39

İslam, Allah’a teslimiyettir ama…

Beşere teslimiyet haline getirilmiş hümanist bir batıllığa dönüştürülmüştür.

Her hizmetin insan için yapıldığı inanç düzeyi dolaylı olarak insanı tanrı, Allah’ı da kul haline getirmiştir. İslam ile birlikte itaatin, hizmetin ve kulluğun sadece Allah’a yapılması ve hiçbir gerekçeyle ortak koşulmaması bildirilmiş; peygamberlerin dahi elçilikten öte hiçbir yaptırımları, fayda ve zarar verme güçleri, hidayete eriştirme ve dilediklerini yapabilme kudretleri bulunmadığı ayetlerle hükme bağlanmıştır. Sırf Allah’ın buyruklarını eksiksiz tebliğlerinden ötürü peygamberlere uyma ve iman etme mecburiyeti dahi manipüle edilmiş ve peygamberler yaratıcı Allah’a denk tutulabilmiştir.

İslam âlimleri, vahiy dışı düşünce ve felsefelerin etkisi altında kalarak İslam’ı hümanistleştirmiş ve batılla uzlaştırarak yontmuşlar; böylece Allah’ın indirdiği hükümlerin hayata geçirilmesi ancak seküler rejimlerin iznine ve seçimine bırakılarak biçilmiştir. Neyin meşru veya gayrimeşru; neyin helal veya haram; neyin doğru veya yanlış; neyin hak veya batıl olduğu nefsi arzulara terk edilmesinden, ayetler kitapta kalarak toplum düzenindeki kaçınılmaz varlığı engellenmiştir. Dolayısıyla her nefis, kendine göre bir hak yol edinmiştir.

“Akıl tanrıdır” felsefesini güden filozof Aristo dahi, İbni Sina ve Farabi gibi İslam bilginlerinde hayranlık uyandırmış ve Aristo felsefesinin batıda tanınmasına öncülük etmişlerdi. Bu sebeple Allah, ısrarla başkalarına uyup peşlerinden gitmeyin, Kur’an’a uyun; benim bildiklerimi onlar bilemezler” buyurmuyor mu?

Peygamber Efendimiz (s.a.v) siyasi bir devlet adamı olmasına rağmen, İslami siyaset şeytanlıkla özdeşleştirilmiş, böylece ruhu inkâr eden ateist köklü düşünceler misali İslam da siyasetten men edilerek ruhsuz bedene döndürülmüştür.

Devlet hukukundan uzaklaştırılmış bir İslam, ancak ölü bir İslam’dır ve dayatılan İslam’da ölünün kırık yahut çıkık bir yerini tedavi etmekten öte bir işe yaramamaktadır. Tıpkı hıristiyan ve yahudilerin, “Allah gökyüzüne yerleşmiştir, yeryüzünün yönetimi insan iradesindedir” itikatları gibi Allah, camide, evde ya da yalnız kalındığında anılmakta; devlette, siyasette ve kamuda yoktur laik anlayışıyla hükümranlık sınırları çizilerek din, Allah’a öğretilmektedir.

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

“Yaratanı severim yaratandan ötürü”, “Halka hizmet Hakka hizmettir”,” Ete kemiğe büründüm Yunus gibi göründüm” sözleri tamamen küfür ve şirktir; Allah’ı ikinci plana atmakla kalmayıp alenen insanı Allahlığa büründürmektir. Artık had o kadar aşılmış ki, beşer sevgisi ve tazimi Allah aşkının ve kulluğun üstüne çıkmış, sözde iman edenler peygamberlerini, liderlerini ya da şeyhlerini Allahlaştırarak kalben tapınır olmuşlardır.

Batıl çarkın içinde yoğrulması sonucu azan nefsi güdüler, İslami bilgilere sahip âlimleri de tahrip etmiş, nefse endeksli İslami yorum, fetva ya da tefsirler “nas” haline getirilmiştir. İncil ve Tevrat’ı kökten değiştiren hıristiyan ve yahudi din adamlarından çok daha zalimce Kur’an’ı eğip büken İslam kimlikli âlimlerden dolayı peygamber efendimiz, münafığın kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğunu buyurmuştur. Allah, İncil ve Tevrat’ı lağvedilmesiyle üzerlerinde oynanmasına izin vermiş ama Kur’an’ı Kerim’i kıyamete kadar doğrudan koruması altında bulundurmasından aslına dokunamayan münafık âlimler, peygamberimizin söylemediği sözleri söylemiş gibi gösterip hurafelere kalkışarak Müslümanları vahiyden uzaklaştırmışlardır. Neden “Kur’an’ın mealini okuma, sen anlamazsın, ancak biz biliriz” ısrarlarındaki amacı anladınız mı?

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve İslam Allah’ın oluncaya kadar küfürle savaşan cihad ehline, cihada, İslam Devletine, hilafete, müminlerin istiklallerine, Kur’an’ın egemen olmasına karşı durabilen, uğruna mücadele etmeyen, Allah’tan değil beşerden korkan ve Allah’ın düşman kıldıklarıyla dost yahut müttefiklik kurarak mücahidlere savaş açan bir lider yahut âlim, İslam olabilir mi?  

Vaazlarının toplum üzerinde etkisizliği, tumturaklı iman etmemiş ve söyledikleriyle amel etmeyip şüphe ve tereddüt içinde bulunmalarındandır. Yoksa gerçekten iman etmiş olsalardı, dünya nimetlerine tamah eder, ayetleri bozar, Resule iftiralar atar, küfre karşı siner, şehid olmaktan kaçar ve cihada koşmazlar mıydı?

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

“Asıl intifadayı ben başlatacağım!”

Bu nasıl şeytani bir hırstır ki,”Asıl intifadayı ben başlatacağım” açıklamasıyla hastalıklı kalbindeki tıynetini saltanatı sona ermesiyle dışarıya fışkırtan Hayrünisa Gül; kime karşı ayaklanacağını haykırıyor? Kime bu gurur? Hiç ölenlerin gömüldüğü mezarın kaç karış olduğunu ölçtü mü?

İslam âlemi katledilirken; çocuklar doğranıp barınakları başlarına yıkılırken; Müslüman kadınlar ABD ve İngiliz haçlılarınca tecavüze uğrarken; eşi görülmemiş en vahşi işkenceler “Lâ İlâhe İllallah Muhammedun Resulullah” diyen Müslümanlara uygulanırken; açlıktan insanlar kedi-köpek yiyip akbabalar ölmelerini beklerken; haksızlık ve adaletsizlikler yeri göğü inletirken intifadaya gerek duymayan Gül, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın altından kaymasıyla kendisini oralara taşıyan Ak Partililere nefsi adına intifada başlatması; ihanetin, nankörlüğün ve münafıklığın ta kendisidir!

İntifada, ayaklanma demektir; küfre ve zulme karşı İslami bir direniş ve şerefli bir mücadeledir ama nefsi galebe çalmış Müslüman kimlikler, yıllardır İsrail zulmü altında inim inim inleyen Filistinlilerin terminolojisini sömürmeye kalkışmaları alçaklık değil de nedir?

Filistin intifadası Cebaliye mülteci kampında başlamış; Gül’ler de intifadalarını Çankaya köşkünde başlatmışlardır.

Peki, Filistinli intifadasının sebepleri neydi:

İsrail’in işgali; baskı ve zulümleri; yargısız infazlar; toplu tutuklamalar ve katliamlar; ambargolar ve evlerin yıkılmaları; sürgünler, mahkûmiyetler ve cinayetler…

Gül’lerin intifada başlatmalarının sebebi nedir?

Ak Partiyi kurup iktidara taşıyarak bugünlere getirenin kendileri olduğu; zatı şahanelerine saygı duyulmadığı ve o saygının her türlü eleştiri ve tenkitten uzak tanrısal bir aşk ve tazim içermediği; tanrısal özgür ağırlıkları bulunmasından Ak Parti teşkilatı ve oy veren halktan ayrıcalıklı tutulmadıkları; Gül’lersiz bir Ak Partinin, devletin ve ülkenin var olamayacağı kibri; gerek Abdullah Gül gerekse Hayrünisa Gül’ün adlarına hatta gölgelerine dahi kıyamda bulunulmadığı; Ak Partinin kurucu ve ülkenin kurtarıcıları olarak CHP’nin Atatürk’ü misali gönüllerde yaşatılmamaları…

Hem Abdullah Gül hem de Hayrünisa Gül’ün yaptıkları açıklamalarda sürekli “ben, ben, ben” demeleri, şeytanın özelliklerini ortaya koymaktadır. Öyle ki, Ak Parti’nin ve hükümetin başına getirilen Ahmet Davutoğulu’nu dahi kendisinin siyasete getirdiği ve ülkeye kazandırdığını ifade etmesi öyle bir bencillik ki, neredeyse şeytanı masumlaştırmaktadır.

“Ne mutlu o insana ki, kendi liyakatinden bahsetmeyecek kadar mağrurdur.” Montesquıeu

Dağları yaratmışçasına böbürlenen Gül çifti, kendilerini ne sanıyorlar ki, kul ve İslam olduklarını reddedercesine vazgeçilmez, tartışılmaz ve yaptırım güçleri olabildiği hezeyanı içindedirler? Ancak takva sahibi mağrurlara saygı duyulur; kendini beğenmişlerin bilgi, makam ve rütbelerine aldırış etmeksizin yüzlerine tükürülmelidir ki, bir “hiç” oldukları gerçeğini idrak edebilsinler.

Mutsuzluklarından şikâyet eden kimseler, başkalarının mutsuzluklarını göremeyen ve hallerine şükretmeyen mahlûklardır. İnsanın insanı yüceltmesi kibre, gurura ve şirke yol açan şeytani bir felakettir. Dolayısıyla zamanında Gül çiftini arşa çıkaran Ak Partililerin Gül’leri nadasa bırakmaları, öfkelerine ve intifada başlatmalarına sebep olmuştur.

Hz. Ömer (r.a), başarı ve zaferlerden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk olarak addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hatta halifeliğin Genelkurmay Başkanı ve ömrü savaş meydanlarında geçip hilafet topraklarını genişleterek sayısız zaferler kazanmış Hz. Halid Bin Velid’i sırf bu yüzden görevinin başından almıştı. Gerek siyasetin gerekse ordunun esas görevinin Allah’a hizmet olduğunu vurgulayarak, şımararak sutlaşmasına kesinlikle karşıydı. Ancak ülkemizde siyasetin din dışı laik oluşu ve milletin laik çarkta öğütülmüş olmasından şirksiz geçen bir an yaşanmamakta, devletin başındaki, ortasındaki, sonundakiler ile millet de şirki, bir ibadetmiş gibi işlemekten haz duymaktadırlar.

İslami düşünen ancak kalpleri kibirle bezenmiş insanlar mümin zannedilir ama öyle münafıktırlar ki, “ben” merkezli oluşlarından kendileri olmaksızın her şeyin yakılıp yıkılacağı sanısıyla içten içe sadece kendilerini değil etraflarını da tüketirler.

“Kibir, bele bağlanmış bir taş gibidir; onunla ne yüzülür ne de uçulur.” Hacı Bayram Veli

“Onlara: İçinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü! denilir.” Zümer 72

İslam, satanistlik midir ki, hümanizm ile özdeşleştirilebiliyor?

Mutlak İrade’ye kayıtsız bağlılığı ve Allah için yaratılmış kulluğu manipüle ederek, “insan sevgisi, barış ve kardeşlik” adı altında insanı tanrılaştıran ve tek hizmet edilecek varlık haline getiren hümanizm; sosyal ve siyasi kriterler ve düzenin Allah otoritesinde değil insanlarda olduğunu okült (gizli bilim) kurallarına bağlamış dindışı bir düşünce sistemidir. Bir başka deyişle insanı; Yaratıcıdan, peygamberlerden ve dinlerden yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırarak, insanı yegâne amaç ve odak noktası haline getirmiştir. Hümanizmin İngilizcedeki sözlük anlamı; en iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de insanlarda olduğudur. Dolayısıyla hümanizmin bayraktarı ve nefsi hakların savunucusu şeytan olduğuna göre; hümanistler, bilinçli ya da bilinçsiz satanisttirler.

Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın ya da insanın kendisinden ibaret olduğuna inanır ve evrenin temel özünün Allah değil madde-enerji olduğunu savunur. Ama enerjinin ne olduğunu tarif edemez! Hümanizme göre; doğaüstü varlıklar yani Allah ya da ruh gerçek değildir; yani insan düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip değildirler ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur. Dolayısıyla Yaratıcı’yı, Mutlak İrade’yi ve vahyi reddeden hümanizm; doğrudan doğruya ateizme, sekülerizme, laisizme, bilvasıta satanizme dayanmaktadır.

Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir. Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli “manifesto” vardır. Birinci manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü isimler tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra 1973’te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyit etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı ilaveler içermiştir. II. Hümanist Manifesto’yu binlerce düşünür, bilim adamı, yazar ve medya üyesi imzalamış ve bu doküman, hala son derece aktif olan American Humanist Association (Amerikan Hümanist Birliği) tarafından okült temelinde bir kıstas olarak savunulmaktadır.

Manifestoları incelediğimizde; her ikisinde de en temel görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına varolduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı, Allah inancının insanları ve toplumları geri götürdüğü gibi bilinen ateist dogma ve propagandalar olduğu görülür.

Örneğin I. Hümanist Manifesto’nun ilk altı maddesi şu şekildedir:

1- Dinsel hümanistler, yani satanistler evrenin kendi başına var olduğunu ve yaratılmadığını kabul ederler.
2- Hümanizm, insanın doğanın bir parçası olduğuna ve sürekli bir işlemin (sürecin) sonucunda oluştuğuna inanır.
3- Hayat hakkında organik görüşü kabul eden hümanistler, zihin ve beden arasındaki geleneksel düalizmi reddederler.
4- Hümanizm, insanın kültür ve medeniyetinin, antropoloji ve tarih tarafından açıkça tanımlandığı gibi, insanın doğal ortamıyla ve sosyal birikimiyle olan ilişkisinden kaynaklanan kademeli bir gelişimin ürünü olduğunu kabul eder. Belirli bir kültür içinde doğan birey, büyük ölçüde o kültür tarafından şekillendirilir.
5- Hümanizm ileri sürer ki, evrenin modern bilim tarafından tanımlanan doğası, insan değerlerine ait herhangi bir doğaüstü ve kozmik garantiyi kabul edilemez hale getirir…
6- Bizim kanaatimiz gelmiştir ki; teizm, deizm, modernizm ve çeşitli “yeni düşünce”lerin zamanı geçmiştir.

Yukarıdaki maddeler; materyalizm, darvinizm, sosyalizm, kapitalizm, ateizm ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan şeytan egemenli ortak bir felsefenin doktrinleridir. İlk maddede “evren sonsuzdan beri vardır” şeklindeki materyalist dogma öne sürülmektedir. İkinci madde, insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan varolduğu iddiasıdır. Üçüncü maddede, insan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. Dördüncü maddede “kültürel evrim” iddiası öne sürülmekte ve insanın “fıtratının” (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı reddedilmektedir. Beşinci madde, Allah’ın evren ve insan üzerindeki hâkimiyetini reddetmektedir. Altıncı madde ise, “teizm”, yani Allah ve peygamber inancının terk edilmesi gerektiğini, bunun “zamanın gereği” olduğunu savunmaktadır.

Özgürlük ve demokrasi adına küresel düzeninin teorisyeni masonlardır; kendi üyelerine özgü yayınlarında; örgütün hümanist felsefesini ve bu felsefe içinde İlahi dinlere karşı duyulan düşmanlığı detaylı ama bilimsel bir örtüyle tarif ederler. Zaten tuzağa düşürmedeki en etkin yol, bilimsel teorileridir.

Masonlar, fiziki şeytanlar olarak Allahsız ve dinsiz bir dünya var edebilmek adına insan egemenli laik devrimleri körüklemişler ve amaçlarına ulaşabilmek için son derece acımasız yöntemler kullanmışlardır. Örneğin ülkemizde meydana gelmiş CHP devrimlerinin ilgasındaki şiddet içeren dönüşümler irdelendiğinde; İslam’ın hümanistleştirilme süreci idrak edilebilecek, Allah’a olan iman ve inancın değil aklın üstün sayıldığı anlayışın nasıl kökleştirilerek günümüzde de devam ettiği kavranabilecektir. “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur.” Atatürk
İslam, her şeyin Allah için olma zaruriyetine vurgu yaparken; hümanist İslam, ancak insana hizmetle Allah’a hizmet edileceği inanç ve fikri hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla Allah için cihad yapmaya, öldürmeye, öldürülmeye, İslam’ın egemen kılınmasına, başta idam olmak üzere Allah’ın koyduğu cezalara, Allah’tan başkasına kulluk yapanlara karşı savaşa, şeriata, insan benliğini ve gururunu aşağılayan hükümlere, batıla yani küfre karşı mücadeleye şiddetle muhalefet edilebilinmektedir.

Allah için öldürmeye karşı olan hümanizm, insan için öldürülmeyi meşru saymaktadır. Allah’ın buyruklarını yeryüzünde egemen kılabilmek için düşmanların öldürülmelerini emreden Allah’a itaat eden cihad ehlini öldürmek hümanizm gereği meşru; Allah’a isyan edenlerin öldürülmesi ise gayrimeşrudur. Peki, Allah için mücadele edenler insan değil mi? Hani, hümanizmin “insan sevgisi, barış ve kardeşlik” ilkesi?

Küfrün alabildiğine dünyayı sardığı bir karışıklıkta, iman eden bir mümin, Allah’ın hükümlerine sırt çevirerek cihad meydanına çıkmayı ziyan saymak suretiyle geçici kalacağı dünyada oyun ve oyuncaklarla oyalanmayı tercih etmesi, onun vahyi emirlere uymayan bir münafık olduğunu ortaya koymaktadır. Birde çıkmamakla kalmayıp, Allah için mücadele veren cihad ehli aleyhine ileri geri konuşup fütursuzca eleştirerek iftiralar yayması ise, fasıklığını ortaya koymaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Allah, yarattığı kuluna hümanist düşünceden daha yakın, daha şefkatli, daha bağışlayıcı, daha koruyucu ve daha rahmet edicidir. Ancak Allah’ın bildiğini ve kalplerde saklı olanı hiçbir beşerin bilebilmesi mümkün olmadığından, insanlığın, iyiliğin, huzur ve güvenin, hak ve adaletin baki kalabilmesi için cihadı ve sertliği mecbur kılmaktadır. Aksi takdirde şeytan egemen olur! Kimin dost, vicdanlı veya insan olduğunu Allah bildiğinden, zatına asi olanların cezalandırılmalarına hükmetmiş ve iman eden müminlerin de itaatlerini şart koşmuştur. Bu sebeple nefsi herhangi bir düşünce veya yorum, inkâra ve başkaldırışa sebep olur ki, imandan sonra küfür, hem dünya hem de ahiret için büyük bir felakettir.

Amaçları yaratıcı Allah’ı kalplerden tamamen yok etmek olan hümanist düşünce, doğrudan şeytanı hâkim kılmaktır ki, tarihleri incelendiğinde eşi görülmemiş vahşetleri işleyenler oldukları anlaşılabilecektir. Tıpkı Drakula Vlad Tepeş misali öyle vahşetlere imza atmışlar ve atmaya devam etmektedirler ki, insanların kulağından başlayarak tüm boğazını saracak şekilde kesmişler, karınlarını yarmışlar, bağırsaklarını çıkarmışlar, cinsel organlarını parçalamışlar, gözlerini oyarak burunlarını koparmışlar, kollarını ve ayaklarını kesip çeşitli yerlere dağıtarak halka korku ve panik vermişler, devrimleri ateşleyerek ihanetlere ve ayaklanmalara, sayısız komplolar düzenleyerek yıkıcı skandallara neden olmuşlar, gerçekleştirdikleri manipülasyonlarla insanları kıtlığa ve açlığa mahkûm etmişler, fitne çıkararak yağma ve yıkımlarla anarşiyi yaygınlaştırmışlar, akla ve hayale gelmeyecek her türlü kötülüğün merkezi olmuşlardır. Hümanistlerin siyasi faaliyetleri ve tüyler ürpertici cinayetlere kadar varan suçlarının yanı sıra, örgütlenme yapısı ve uyguladığı ayinler de oldukça dehşet vericidir. Hümanist felsefe; sömürgecilik, haksızlık, adaletsizlik, kan, şiddet ve ölümdür!

Öyleyse nasıl olur da Allah’ın hükümleri ve yüce dini İslam hümanistleştirebilir ya da hümanizmden üstün tutulabilir?

“Din konusunda onlara açık deliller verdik. Ama onlar kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma. Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda vermezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takva sahiplerinin dostudur.” Casiye 17-18-19

Şeytan sabırsızlıkla bekliyormuş…

Şeytan-ı kebir ABD başkanı Barack Obama, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle ilgili yayınladığı mesaj da; “Birlikte çalışmayı sabırsızlıkla bekliyorum” demiş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, iman etmiş bir mümin değil de şeytan dostumu ki, şeytan heyecan, sabırsızlık ve cüretkârlıkla birlikte çalışma beklentisi içindedir?

Şeytanın asli görevi insanları Allah yolundan saptırmak; İslam’la savaşmak; Müslümanları katletmek; vahyi ortadan kaldırmak; İslam’ın hâkim olmasını engellemek; iyinin önünü kesip kötülüğü tesis etmek; hak ve adalete düşmanlık yapmak; yeryüzünde fitne ve fesat çıkarıp yaymak; doğruyu değil yanlışı mukim kılmak; özgürlük vaat ederek kulluğu yermek; yaldızlı fısıltılarla aldatmak; nefisleri galebe çaldırarak Allah ve Resulüne asi yapmak; kendini müminden üstün görmek; Allah adına yapılan savaşı gayrimeşru, nefisleri adına yapılan savaşı meşru saymak; insanları kibirleştirerek böbürlenmelerine vesile olmak; dost ve hümanist görünüp azgınlık, acımasızlık ve husumette sınır tanımamak; tuzak kurmak; haramı cazip gösterip helali kötülemek; yaratıcı Allah’a ortak koşturmak; gaddar olduğu halde merhamet maskesine bürünmek; manipülasyonun bayraktarı olmak; zayıf olduğu halde güçlü imajı vererek toplumları peşinden sürüklemek; apaçık bir düşman olmasına rağmen dost görünmek; nefsanî işleri süslü ve hayatın tadı gösterip kendi gibi ebedi kalacağı cehenneme odun yapmak; ben merkezliliğinden esareti altında olmayanlara yaşam hakkı tanımamak; Allah indinde kötü, yanlış ve çirkin ne varsa işletmek.

Öyleyse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şeytanla nasıl bir işbirliği ve çalışması olabilir ki, sabırsızlıkla beklenebilmektedir?

-Dünyanın dört bir yanından zulme uğrayan Müslümanlar sanki insan değil zararlı canavarlarmış gibi tek bir adım atmayan ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi nedir?

-Ramazan ayı boyunca ve hâlâ devam Filistin Halkı katledilip çocuklar hunharca doğranırken tetikçisi İsrail’in arkasında duran ve tam katle tam destek veren ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi nedir?

-Yıllardır süren ve kimyasal silahlar dahi kullanan barbar Esed rejime karşı caydırıcı hiçbir müdahalede bulunmayarak on binlerce insan ölümüne, göçüne ve sakat kalmalarına seyirci olan ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

-Suriyeli Müslümanlar açlıktan kedi-köpek yerlerken, Yezidilere uçaklardan yaptıkları gıda yardımına tenezzül etmeyen ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

-Şeytana tapan Yezidilere gösterilen insani hassasiyeti Filistinli, Suriyeli, Mynamarlı ve diğer Müslüman toplumlara duymayan ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

-Cihadın hırıstiyan ve siyonist uygarlığı için bir şer olduğu ilkesiyle yeryüzünde vahye iman etmiş tek bir Müslüman bırakmamaya ant içmiş ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

- ABD, 2. Irak savaşında olduğu gibi Irak Şam İslam Devletine karşı Erdoğan’dan destek mi bekliyor ki, sabırsızlıkla birlikte çalışmayı teklif edebilmektedir?

Kuvvetle muhtemeldir ki, küfre karşı iman etmiş Müslümanların desteğini alarak Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, şeytan Obama’nın tuzağına düşmeyecek ve kardeşlerini şeytana kırdırıp Allah’a karşı cephe açmayacaktır.

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” Nisa 76

“Onun (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu yoldaş edinirse bilsin ki (şeytan) kendisini saptıracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.” Hac 4

Ey Müslüman kimlikli Kürtler!

Vahye iman etmiş bir Müslüman olmadığın, etnik kökenli tercihinden aşikâr olup, dinine hasım sosyalist yani ateist Selahattin Demirtaş’ı desteklemekle kanıtlıdır.

“Kişi, dostunun dini üzeredir.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Lezbiyenlerin, ibnelerin, biseksüellerin, dönmelerin, tecavüzcülerin ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan sapıkların açıkça destek verdiği Selahattin Demirtaş’a sizlerinde oy vererek aynı safta yer almaları, onlardan hiçbir farkınız olmadığı gerçeğini ortaya koymamakta mıdır? Böylesi bir dinsizliği ve namussuzluğu sindirebiliyor musunuz?

Dinsiz, namussuz, ahlaksız ve sapıkların varlığını ve taleplerini kayıtsız-şartsız sahiplenen Demirtaş’a destek vermekle; eşlerinizin, çocuklarınızın, ırzlarınızın ve iffetlerinizin istikbaldeki felaketlerini düşünebiliyor musunuz? Hani, namus uğruna ölüyor ve öldürüyordunuz?

Oğullarınız ibne, eşleriniz ve kızlarınız fahişe olup karşılarına çıkıp hesap sorduğunuzda size; “cinsel özgürlük”’ü savunan Demirtaş’ı desteklemedin mi, LBGT’cilerle aynı safta yer almadın mı diye sorduklarında ne yanıt vereceksiniz?

Kürtlük nasıl bir sevgi ve tutkudur ki, Allah ve Resulünün düşmanlarıyla birlik olabiliyorsunuz? Amacı İslam olmayan bir insan, Müslümanlık şerefine ulaşabilir mi? Kürtlük uğruna hem dinini hem de namusunu satabilen bir insana ne denir?

Aralarında Kaos GL’nin de olduğu farklı şehirlerden 12 LGBTİ örgütünün yanı sıra; bağımsız aktivistlerin de imza vererek ortak bir metinle; “Amasız ve ancaksız eşit yaşam, cinsel özgürlükçü toplum için oyumuz Selahattin Demirtaş’a” bildirileri hiç mi değerlerinizi etkilemiyor?

Size özgürlük ve bağımsızlık vereceği vaadiyle din ve namusunuza göz dikenleri sırf Kürt oldukları gerekçesiyle kayırmanız ve desteklemeniz, apaçık şeytanın adımlarını takip etmekten başka bir şey değildir. Şeytan dostu HDP ve Selahattin Demirtaş’ın sizleri şerefsizliğe sürükleyerek nasıl saptırdığı ortadayken, nasıl olurda akıl erdiremiyoruz? Aklınız yok ise de, kalbinizde mi bulunmamaktadır? Kalplerinizde sizleri uyaracak hiç mi iman ışığı kalmadı?

Unutmayın ki, şeytan da ateşten yaratılma üstünlüğüyle kendini ayrıcalıklı tutmasından yaşadığı cennetten kovularak ebedi cehenneme gönderilmiştir. İman ettiğiniz halde aynı lanete mi çarpılmak istiyorsunuz? Kürtçülük, Türkçülük yani ırkçılık, en korkunç ve ezeli bir iblisliktir.

Allah’ın, Resulünün, Kur’an’ın ve İslam’ın tartışılmaz düşmanları HDP ve Selahattin Demirtaş’ı Müslüman olup da destekleyen her kim var ise; o, apaçık bir fasıktır.

Gerçekten Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v)’e biad etmiş iman sahiplerinden iseniz; onun gibi yüce bir ahlaka sahip olmaya çalışınız!

“Su buzu erittiği gibi, güzel ahlakta günahları eritir; sirke balı bozduğu gibi kötü ahlakta ameli bozar.” Hz. Muhammed (s.a.v)

“Ahlak kanunlarını çiğnemeye hiç gelmez, hemen öçlerini alırlar.” Tolstoy

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir. “ Nur 21 

Ne için oy kullanacaksın; dünya mı ahiret mi?

Din dışı devleti, Müslüman milletiyle Türkiye, cumhurbaşkanını seçmeye gidiyor! Dünyadaki menfaati için seçiyor ise aday tercihi kolay; istikbaldeki ahiret hayatı hedef alınarak seçime gidiyor ise, zorluğu sırat köprüsünden farksız!

Üç aday var! Biri 12 yıldır Türkiye’yi yöneten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; ikincisi kalbi öç, kin ve nefretle yoğrulu terörist Selahattin Demirtaş; üçüncüsü ise merkep misali sırtında taşıdığı akademik unvanları, aldığı ödüller ve bürokratik geçmişiyle yürüyen ölü Ekmeleddin İhsanoğlu!

Kim dünya arzularını, debdebesini, rahatlığını, fiyakasını ve menfaatini arzuluyorsa Recep Tayyip Erdoğan’dan bir başkasını tercih edemez. Her ne kadar hakkında birçok iddia bulunsa da yaptıkları, yapacaklarının bir garantisi olduğundan muhakeme edebilen bir insanın adaylar arasında başkaca bir alternatifi yoktur. Dolayısıyla hem dünya çıkarına göz dikeceksin, hem de biri terörist diğeri ruhsuz bir beden olan adayı seçmeye taraf olacaksın; öyleyse sen, idraki olmayan bir mahlûksun demektir. Bir düşün bakalım; kendini maceraya atmaya takatin yahut riske girerek daha beterinle karşılaşmama gibi elinde bir teminatın var mı?

Başbakan Erdoğan’ın hırsızlık, yolsuzluk ve kayırmacılık yaptığı gerekçesiyle karşı duranlar, yıllardır iktidar nimetlerinden yararlanabilmek için avlanmayı bekleyen yağmacı CHP, MHP, HDP ve diğer partilerin destekledikleri adaylarla talana girişmeyeceklerine dair bir garantileri var mı? Peki, din dışı seküler-laik rejimde Allah’ı, vahyi ve imanı reddeden bir devletin vicdanı olabilir mi? Devletin vicdanı yok ise devlet adamının olabilir mi? Dolayısıyla o devleti idare eden yöneticilerden hak ve adalet beklenebilir mi?

Türkiye’de yaşayan hiçbir insan yoktur ki, ne kadar kötü durumda olduğunu hissetse de yerinde olabilmek için milyonların gıpta ettiğini bilmelidir. Ancak nefisleri galebe çalarak arşa yükselmiş insanların şükretmez asilikleri ya sapıklıklarından ya da tamamen iktidar hırsı taşıyanların akılları karıştıran güdümlerindendir. Zaten betere sebep olan etkilerin ne olduğu irdelendiğinde karşılaşılan tek gerekçe şükürsüzlük, nankörlük ve ihanettir.

Gelelim ahiret için hangi adayın seçileceğine!

Bir oyun, hile, övünme, benlik ve aldatmadan ibaret olan dünya hayatının belirsizliği ve fani oluşu dikkate alındığında; Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş bir müminin dünyasal iktidar, ödül, şöhret, kazanç, arzu ve istek düşünebilmesi mümkün değildir. Ahiret kazancı doğrudan dünya tercihleriyle orantılı olduğundan dünya cazibesinden ahiret karşılığı vazgeçmeksizin Allah rızasına ve cennetine kavuşabilmek imkânsızdır.

Allah’ın indirdiği hükümlerle değil de İslam dışı batıl hükümlerle inşa edilmiş bir rejim haram olduğundan, o rejime bağlı yöneticiyi seçmek ve desteklemekte haramdır. Bu sebeple adayların tamamı seküler rejimin bayraktarları ve koruyucuları bulunmalarından vahyen gayrimeşrudurlar.

İslam hukukuna göre yöneticiden ziyade rejimin niteliği adalet doğurur. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen bir lider batıldır, dolayısıyla önüne konulan sandıktaki manipülasyonsu seçimle lider değil rejim oylatılmaktadır.

Liderin kim olacağı öncesinde nasıl bir rejimle hükmedileceği önemsenmediğinden haksızlık ve adaletsizliklerin sonu gelmemekte ve çığlıklar kesilmemektedir. Nasıl ki haram olan bir şeyi helalmiş gibi besmele çekerek yiyemezsen; haram olan bir rejimden helal bir yönetici çıkaramazsın! Dolayısıyla bir müminin oy kullanmadan önce haram mı yoksa helal mi araştırma yapması, imani bir zorunluluktur.

“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tayin olunan vali/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeşli bir köle olsa bile, sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Pergel misali bir ayağı şeriatta değil de batılda duranın diğer ayağı nerede olursa olsun yaptıkları tamamıyla nafiledir; ne dünya ne de ahiret için bir kıymet taşır! Neden dünya için kıymet taşımaz diye sorulacak olursa; bir kıvılcım, bir salgın, bir felaket, bir musibet, bir savaş yapılanları tamamen yok edebiliyor ve ölümle her şey sona erebiliyorsa, faydasından söz edilebilir mi?

Dünya hayatı nedir diye soracak olursanız; tıpkı cinsel birleşme anında birkaç saniye süren tatmin süresi kadardır. Tatmin öncesi neredeyse taptığın ve uğruna her şeyi feda edebileceğin kişi, tatmin sonrası nefret ettiğin, pişmanlık duyduğun, bir daha görmek istemeyeceğin kişiye dönüşebiliyor ya da başına birçok bela açabilecek bir kötülüğü doğurabiliyor. İşte dünya sonrası ahirette böyledir!

İstediğin hak, adalet, şeref, huzur, güven, dürüstlük, aş ve iş ise, sana bunları sağlayacak seçtiğin yönetici değil rejimdir! Çünkü rejim batıl ise, yönetici ne yapsın?

“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider.” C.Bruno

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.” İsra 18

“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.” İnsan 27

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” Nur 51

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.816 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: