Fasıklar topluluğu hidayete eremez…

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek din dışı seküler-laik kurallara bağlı hareket eden deist yahut teist olduğunu iddia etse de, o bir zalimdir, yalancıdır ve fasıktır.

Şüphesiz her Müslüman için yegane kriter Allah’ın kitabı Kur’an’ı Kerim ve elçisi Hz. Muhammed’in Kur’an’a muvafık sünnetleridir. Ölçüt Kur’an olduğuna göre başkaca bir fikir, batıl yani şirk olup; Müslüman’ın kendi düşünce ve isteği doğrultusunda bir seçim hakkı bulunabilmesi yasaktır.

Herhangi bir ülkenin tebaası için bağlayıcı kuralların, din de vaki olmaması mümkün müdür? Öyle ki, bir devletin, partilerin, özel ve tüzel kuruluşların hatta aile yapılarının ve kişilerin normları olabiliyor da, Allah’ın bağlayıcı kuralları yok sayılabilir ya da nefse veya hak olmayan düzene göre değerlendirilebilinir mi?  

Müşrik olanların dışındakiler öyle fasıktırlar ki, hem Allah’a iman edip hem de yüz çevirerek batıla ayak uydurmak suretiyle rehber edinmelerinden sözden öteye gidememişler; ağızlarından çıkan kulaklarını aşıp kalplerine inmediğinden Allah’ı, Resûl’ünü ve Allah yolunda cihad etmeyi daha sevgili bulmayarak, fanilerle ve fanilikle avunmuşlardır.      

Yeryüzündeki arz, Allah’ın olmasından vatan denen kutsiyet, aslında İslam’dır. Diğer bir ifadeyle, Allah’a kayıtsız-şartsız itaattir. Aksi takdirde sadece devlet ve milletin içinde yaşadığı bir toprak bütünlüğü olmuş olsaydı, Allah’ın ne yeryüzü hâkimiyeti ne de ümmetsel bir mutlaklığı olurdu. Zaten ulusalcılık ve demokrasi gerekçesiyle yok sayıldığından teoride hükmetmek isteyen devlet ve milletler ahkâm kesmekte sınır tanımamaktadırlar.,

Birkaç saniyelik bir deprem ve birkaç dakikalık sağanak yağmurla dumura uğrayanların dehşete düşmeleri dahi, inat ve ısrarla egemenlik hülyasından uyanamamaları, sapan bir zümre olduklarına kanıttır.

Nasıl ki yenilmek üzere kesilen hayvanın eti, Allah adına kesilmemişse haram ise; Allah’ın dini yani şeriatı İslam’ın egemen olmadığı devlet ve rejimlerde haramdır. Ki, asıl fasıklar, Allah ile devleti yani din ile siyaseti birbirlerinden ayırarak hükmetmeye kalkanlardır. Dolayısıyla adaletle davranmak ya da hükmedebilmek imkânsız olmaktadır. Çünkü galebe çalan batıl bir nefis, asla kendinden ve yakınından başkası için bir adalet umursamaz ve gözetmez.

Allah hükümlerinin hükmetmediği bir toplumda adalet mümkün olamadığından adalet açlığı sürmektedir.    

Müslüman kimlikli fasıklar, devlet düzeninde olduğu gibi kendilerini şöyle savunurlar; her ne kadar yedikleri hayvanın eti Allah adına boğazlanmamış olsa bile, sözde iman etmiş Müslüman olduğu bahanesine sığınarak haramı helal kılabilmektedirler.

Zina yapan bir kadın ya da bir erkek, eşi tarafından bir başkasıyla yakalandığında; “her ne kadar o kadın yahut erkekle ilişkiye girdiysem de hep seni hatırladım; sanki seninle ilişkiye girmiş gibiydim; onda seni gördüm; senden ayrı olmama dayanamadığımdan hilkatteki eşine sarılarak avundum; dolayısıyla sana ihanet etmedim, bilakis sevgimizi pekiştirip kalbimden çıkmayışını kendimi feda ederek kanıtladım” demesi gibi sözde Müslümanlarda küfrü, mazeretlerle meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Kulluğu ve imanı gereği kendini Allah’a adamış bir kimsenin eylemi de o orantıdadır. Ağzında Allah, Peygamber, İslam ve Kur’an ama eyleminde küfre itibar etmiş bir kimse ancak fasıktır.

Ne var ki, başta Allah Resulü olmak üzere atfedilen iftiralarla hükümler öyle doğranılmış ki, Allah’tan gayri her inanılan beşere iman edilmiş; Kur’an’dan başka her kitaba güvenilebilmiştir.

Yıllar önce yüzyılın münafığı F.Gülen, bir tarafına Bush diğer tarafına Sharon’u alarak demişti ki; “Ömrümde hiç kimseden nefret etmedim. Sadece Usame Bin Laden’i lanetliyor ve nefret ediyorum.”  Eğer hümanist bir bakışla Allah yolunda cihad eden şehid Usame Bin Laden’den nefret ediyor olsaydı; neden acımasız katliamcılar Bush ve Sharon’a toz kondurmamıştı? Ancak günümüzün FETÖ düşmanları, Gülen’in o gün sarf ettiği sözleri alkışlamışlardı!

İmanın göstergesi yani kanıtı cihaddır. Dolayısıyla küfre karşı imanı yüceltmek maksadıyla cihad etmeyen yani savaşmayanın asla Müslüman olmadığı Kur’an’ın ifadesiyle sabittir.  

Daha açık bir ifadeyle; babası, evlatları, kardeşleri, eşi, hısım ve akrabaları, partisi, kazandığı mallar, kesada uğramasından korktuğu ticaret, hoşlandığı meskenleri Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili tutan biri var mıdır? Eğer var ise; ya cihad meydanındadır ya tutsak kılınıp zindanlardadır ya da şehadete uğradığından cennettedir.  

Küfrü imana tercih eden baba ve kardeş dahi olsa veli ve dost edinilmemesi apaçık bir emirken; daha neden bahsedilerek fasıklık örtbas edilmeye kalkışılabilinmektedir?  

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir! “ Tevbe 73

“Allah’a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Saff 11

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” Maide 3

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Canlıların en kötüsü kâfir olanlardır.

Ancak menfaat odaklı dostluk yahut düşmanlık kâfirleri öyle yandaş, kardeş hatta idol kılmış ki, Allah katında dost olanlar düşman; düşman olanlar dost yapılabilmiştir.

Hak için değil de batıllık üzerine kurulu çıkar işbirlikleri asla adalet doğurmaz.

Her nefsin kendi isteklerine göre içselleştirdiği adalet anlayışı öyle bir barbarlığı tetiklemiş ki, neyin doğru veya yanlış; iyi ya da kötü; düşman yahut dost olduğu yargısı, beşeri arzular doğrultusunda meşrulaştırılmıştır.

En yakınındakinin düşman, en uzaktakinin dost olabildiği bir dünyada kimin samimi bir dost ya da düşman olduğu yargısını kalpleri okuyan yaratıcı Allah’tan değil de kendinden bilerek ahkâm kesen yaratık insan, gerek gizli gerek aleni düşmanlıklarını menfaat ilişkileriyle sürdürse de, ezeli ve ebedi düşman olduklarını fırsatını yakaladığı anda punduna getirmeye kalkışarak, dost değil, apaçık bir düşman olduğunu kanıtlamıştır.

Aslında arada Allah rızasının olmadığı ya da Allah’ın rıza göstermediği bir dostluk yahut düşmanlık tamamen menfaate odaklı bir faniliktir. Böylece ruhlarına fiyat etiketi koyarak ölümlü bedenleri uğruna içinde ebedi yaşanılacak ahiret hayatına peşkeş çekenlerin ne adalet gibi bir besini tasa edebilmeleri ne de dostluklarına güvenilebilmeleri mümkün değildir.

Yaratıcı Allah’a düşman olanların yaratık bir insana dost olabilmeleri imkânsızdır.  Eğer insan, iddia edildiği gibi hâkimiyet sahibi olabilseydi, yeryüzünde ne bir canlı bırakır; ne de karınları doyuracak bir şey verirlerdi.

İnsanların düşünce ve davranışlarındaki tenakuz, dilediklerini gerçekleştirememeleriyle kanıtlıdır. Çünkü kul olmalarından kendi başlarına yapabilecekleri özgür yani mutlak bir iradeleri bulunmamaktadır.   

Sözde egemen olmalarına rağmen acımasız düşmanlıklarına gösterdikleri kanıt nedir biliyor musunuz; güvenlikleridir. Madem insanlık mevzubahis olduğuna göre, inancında olan güvenlide, olmayan mı güvensizdir? Öyleyse bilim ve insanlık nerededir? Siyonist zalim İsrail de, Mescid-i Aksa’yı işgal etmesine ve Filistinli Müslümanlara uyguladığı zulümde güvenliği gerekçe göstermiyor mu? Ya da diğerleri!

Haçlı-siyonist küresel düşünce düzeyinde tebaa değil din önem taşımaktadır. Örneğin; Müslüman bir Türk’e nasıl düşmanlar ise, Müslüman olmayan bir Türk’e de o kadar dostturlar

İslam’ı manipüle eden haçlı-siyonizm birlikteliği, “çağdaş insanlık(!) argümanıyla Müslümanları öyle kandırarak buyrukları altına sokmak suretiyle aydınlığı karanlık kılmışlar ki, Allah yerine beşere düzen kurdurup kendilerine uydurmuşlardır.  

Ancak İslami kurallar dâhilinde yapılan bir menfaat işbirliği mubahtır. Ama dostluk söz konusu değildir. Unutulmamalıdır ki, Allah adına kesilmemiş bir hayvanın etini dahi yemek haram ise, haçlı-siyonist batıllığında yapılan bir işbirliği, müttefiklik veya dostluk helal olabilir mi?

“Allah katında, canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.” Enfal 55

 “Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” Nisa 53

“Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” Nisa 45

 “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” En’am 112

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. Maide 51

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

İsrail yükümlülüğünü yerine getiriyor…

Hatta az bile yapıyor!

Şeytan, rabbi Allah tarafından kötülüklerin elçisi olarak nasıl görevlendirilip yükümlülüğünü yerine getiriyorsa, İsrail ve benzer İslam düşmanı zalimlerde rehber edindikleri şeytanın yolunu izlemektedirler.  

Her ne kadar zulmetme eylemi şeytanla birlikte insanoğluna tanınmış ise de, Peygamberler ve iman etmiş Müslümanlara da karşı koyma hakkı, elimine edilenlere kadar kayıtsız-şartsız farz kılınmıştır. Dolayısıyla zulmedenden ziyade yok edemeyenler, zulmedenlerden çok daha berbattır.

Peki, kimlikleri Müslüman olanlar ne yapıyorlar?

Onlar da Allah’ın hükmü doğrultusunda İsrail gibi şeytanlarla savaşarak kötülükleri yok edeceklerine, köpekler misali dillerini sarkıtıp naralar atıyor; devletleri de demokrasi adına o amansız düşmanlarla gizliden yahut açıktan sevişebiliyorlar.

Oysa elindeki silahla kötülük işleyenlere çıkarılacak ses, ağızdan çıkacak uluma değil, bilmukabele de bulunulacak silah sesidir. Ancak devletler, demokrasi gereği Müslüman halklarından ayrı düşerek, silah sesini çıkararak mücadele edenleri terörist,  diplomasiye uyanları ve nefsi çıkar gözetenleri demokrat yapıyorlar.

Zalime, hak ettiği cevabı vermemenin adı barış, diğer bir ifadeyle korkaklık ya da esaret olmuş; hümanistlik yani insan hakları gerekçesiyle de şeytanlar sekülerlik adına koruma altına alınmıştır.

Devletlerince altın prangalar vurulmak suretiyle mahkûmiyeti sindirmiş Müslüman toplumların kurtuluşları, ancak zincirlerini kırmalarıyla mümkündür.  

Seküler-laik küresel dünya azgınlarına karşı zincirlerini kıran Cihad Ehli dışında kimsede iman kalmamış ki, İsrail, milyarlarca insana rağmen zulümde sınır tanımayabilmektedir.   

İsrail’in, Mescid-i Aksa’daki işgaline son vermek, kardeşlerimize yaptıkları zulmü önleyebilmek için peygamberler katili İsrail’e saldırmak öyle tartışılmaz bir hükümdür ki, küfre karşı imanı, kötüye karşı iyiliği, şeytana karşı insanlığı yaratan Allah’ın onlarca emridir. Şayet kurusıkı eleştiri, kınama ve naraların yaptırım gücü bulunsaydı, Allah, öldürmeyi öldürülmeyi ve savaşı buyurmazdı.

Artık İsrail’e karşı devletlerden hiçbir şey beklenemeyeceği o kadar aşikâr ki, ecelleri gelmeyen Müslümanların kefenlerini giyerek yollara düşmek suretiyle cennete kavuşmaları kaçınılmazdır. Ne İsrail’in ne de başka bir zalim beşerin elinde olan silahlardan korkmamalı, yaratıcı Allah’ın hepsinin üstesinde geleceğine dair vaadine inanmalıdır. Zaten amaç, Allah rızasını kazanabilmek değil midir?

Peki, ne yapmalı?

Topyekûn sınırlar aşılarak İsrail’in üzerine yürümek suretiyle kapılarına dayanılmalıdır. Sıra yardım adı altında paraya gelince uluslararası organizeye sahip kuruluşlar, biraraya gelerek hem karadan hem de denizden abluka yapabilecek bir iletişim sağlamalı, geçmişteki İslam mücadelelerinde olduğu gibi şehadetten asla yılınmamalıdır.

İsrail gibi şedit zalimlere nasıl yanıt verileceğini bildiren Allah’tan daha çok bilen kim vardır?

Öyleyse ya iman edilen Allah’a sadık kalınacak ya da zillet içinde zulmedilmeye devam edilecek. Bu esnada uğurlarına can verilen devletlerde kanlarınızı kadehlere doldurup, cani İsrail’le kadeh tokuşturmak suretiyle işbirliklerini sürdüreceklerdir.     

“Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).  Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım göremezsiniz! Hud 113

“Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” A’raf 176

“İman etmelerinden, Resûl’ün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allahzalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” Al-i İmran 86

“Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Resûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!” Nur 50

İnsan, fıtraten hain ve nankördür…

İnsan, nefsine düşkün öyle bir beşerdir ki, fırsat yakalamaya dursun. Hele o fırsat, nefsine galebe çaldıracak dünyalık bir kazanım ise, kendini insan yapan tüm değerlerini kökten söker atar.

“Kahrolası insan! Ne nankör (hain) dir.” Abese 17

İnsanoğlunu hain veya nankör yapan nefsi yaratılışıdır. Ancak vahye iman etmesiyle birlikte nefis tutsağından kurtulup koruma altına alınmak suretiyle güvenceye kavuşturulur.

Öyle ki, Peygamberler dahi insan olmalarından ötürü ancak Allah’ın sebatkâr kılmasıyla nefsi her türlü arzu ve isteklerinden soyutlanmışlar; böylece ne rableri Allah’a ne hükümlerine ne de beşere ihanet etmişlerdir. Çünkü yeryüzündeki hiçbir paha, seçilmiş zatlarına fiyat etiketi koymaya yetmemiştir.

 “Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.” İsra 74

Yaratıcısı Allah’a ve elçisi Peygambere ihanet edebilenin hilkatteki yani yaradılıştaki eşine sadakatleri mümkün değildir. Bu sebeple yalnızca Allah’a dayanılıp güvenilmesi, vekil ve destek edinilmesi buyrulmuştur.

Hainlik ve nankörlüğün ayyuka çıktığı seküler-laik dünyada, aksi bir sonuç beklemek imkânsızdır. Lakin insanın Allah’a ve birbirine karşı işlediği yüzlerce ihanete karşı öne sürdüğü gerekçeler, bahaneler ve mazeretler öyle trajikomiktir ki, sanki hainlikte değil sadakatte bulunmuşlarcasına hak iddia ederler. Hâlbuki ihanet ve nankörlükle özleşen insan, salgın hastalıklardan ve afetlerden çok daha büyük bir tehdittir.

Özü hain olanın sözündeki sadakat ancak Allah’a tumturaklı iman etmiş olmasıyla orantılıdır.

Hiçbir insan yoktur ki, haksız ve adaletsiz olduğu halde hakkaniyet aramasın; hain ve nankör olduğu halde merhamet ve sadakat beklemesin; suçlu olduğu halde masum olduğunu söylemesin; fırsat peşinde koştuğu halde erdemlikten bahsetmesin; insafsız olduğu halde hümanist kesilmesin.

Fıtratı gereği günah veya suç işlemeye meyilli bir insanın masum sayılabilmesi asla söz konusu değildir. Her neyin içinde yahut her ne ile karşılaşılmışsa mutlaka onu dürten bir faktör olduğu aşikârdır ama ak sütten çıkmış ak kaşık misali kendisini bîgünah sanır. Oysa hayatı ile ilgili bir otokritik yapmış olsa bedbahtın en bedbahtı olduğunu idrak edebilecek ve başına gelen musibetler ile ilgili o an bir suçu olmasa dahi geçmişte işlediğinin bedelini ödediğini anlayabilecektir.

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.“ Maide 105 

Bireyleri, milletleri ve devletleri zaafa uğratıp güçsüzleştirerek esaret altına girmelerine yahut yıkılmalarına neden olan nefsanî hırslarıdır. Nefsi arzu ve isteklere gem vurulamaması ihanetleri oluşturmakta; böylece kazanç sonrası kaybı, zafer sonrası mağlubiyeti, mutluluk sonrası sıkıntıyı, güç sonrası zayıflığı ve dünya sonrası ahiretteki kayıpları doğurmaktadır.

Hainlik; her insan, toplum ve ülke için asla bağışlanamaz bir felaket ise de çıkarlar doğrultusunda kabul edilebilir olması hainliği meşrulaştırsa da, nefis, kendine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına reva görmesinden ilahi adaletten sıyrılamamaktadır.

Makedonya Kralı İskender, muhteşem hazinelere sahip Pers Kralı Darius’u yenilgiye uğratması akabinde kralın savaş meydanından kaçarken kendi askerleri tarafından ihanete uğrayarak öldürülmesi üzerine söylediği son söz; ”Yaşadığım gibi şanıma lâyık bir biçimde ölemediğime ve bir pislikmiş gibi güvendiğim askerlerim tarafından öldürüldüğüme kahrediyorum” olmuştu. İskender, düşmanı kralın kendi askerleri tarafından ihanete uğrayarak öldürülmesine içerlenerek çok öfkelenmiş ve kimin Dairus’u öldürdüğünü sorması üzerine, İskender tarafından mükâfatlandırılacağını düşüncesiyle böbürlenerek ortaya çıkan hain asker, “sizin için ben öldürdüm” itirafı akabinde İskender tarafından kafası kesilmişti.

Türkiye Cumhuriyeti olarak vatandaşları tarafından ihanetle karşı karşıya olan milletimizin çoğunluğu hainliği meslek edinebilmişlerdir. Çünkü öncesinde devletimiz Osmanlı’ya ihanet etmiş olmamızdan günümüz ile pek farkımız bulunmamaktadır. O gün ki gerekçelerle, bugün öne sürülen gerekçeler ihaneti meşrulaştıramaz. İhanet, hiçbir şart ve koşulda onaylanamaz! Nasıl ki Müslüman kimliği altında münafıklık kabul edilemez ise, Türkiye kimliği altında Türkiye düşmanlığı yapmakta onaylanamaz.

Ana-baba-kardeş aleyhine dahi olsa adil olmak, Kur’an ve insanlığın tartışılmaz şiarıdır. Başta yaratıcı Allah, resulü peygamberler ve indirdiği kitabına ihanet ederek karşı olanlar bulunmak üzere; ümmete, vatana ve Müslüman millete hainlik edenler asla bağışlanmamalı, en sert şekilde cezalandırılarak sayıları ne olursa olsun savaşılmaktan kaçınılmamalıdır.

Ki, bizler, hainliği öyle meşrulaştırmışız ki,  haçlı-siyonist cenah gibi en azılı düşmanlarımız tarafından itibar edilip önümüzde şapka çıkarılarak saygı duyulduğumuz halde, şimdi ise kendi kendimizi alçakça karalamakla kalmayıp, o düşmanların taşeronluğunu üstlenmek suretiyle kendi ülkemiz ve kardeşlerimizle savaşabilmekteyiz Dolayısıyla kendine ihanet etmiş bir insanın ya da milletin, ‘başkalarını suçlama hakkı var mıdır’ sorgusu, temizliği en yakından başlama zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Hainlerin, vahye iman etmiş Müslüman milletimize kin ve nefretlerini sürdürebilmesi, düşmanların güdümünde varlık kazanabileceğini düşünmesi, yetişen nesillerimizi hasım kılabilmek için mücadelede verilebilmesi sadakat erdemliğini öyle yok etmektedir ki, çok yakın bir zamanda hain olmayan birini ancak samanlıkta iğne arama misali bulunmaya çalışılacaktır.

Yaratıcısına başkaldırarak batıla dayanmış bir ülke, yalanlar ve ihanetler üzerine kurulu bilgilerle insanlarını zehirleyebiliyorsa, o insanlardan asla sadakat beklenemez!

İnsanlığın kurtuluşu ancak hainleri gömmekle eşdeğerdir.

 “Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” Hac 38

Nuh: “Rabbim! dedi, yeryüzünde kafirlerden (hainlerden) hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).” Nuh 26-27

“Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.” Adiyat 6

İDAM

İnsan hakkı dediler,
Suçluyu korumaya aldılar;
Mağdurun parasıyla besleyerek,
Semizleyip salıverdiler.

Ana-baba-kardeş dahi olsa,
Adaletle hüküm vermeli;
Beşer numunelerini,
İnsanla eşdeğer tutmamalı.

Kötülüğün bertarafı için,
Lazım azgına idam;
Yaşatırsan hadsizi eğer,
Kesilir başına hain.

Hak için idam,
ALLAH’ın bir emridir;
Uymazsan buyruğuna,
Kurtulamazsın beladan.

İnsanlığın bekası adına,
Suçluya göz açtırmamalı,
Hümanizm gerekçesiyle,
İyiliği kasıp kavurmamalı.

Hilkatteki eşini,
İnsan sanıp aldanma;
Nefsi için öldüreni,
İdam etmeden bırakma.

Yaratıcısından daha ziyade,
Yarattığı kulunu seven yoktur;
Ama kulu şeytanlaşmışsa,
Yaşatılması da mümkün değildir.

Sekülerleşmiş bir devlet,
İnsanlığa hasımdır;
Sözünden iyilik dökülse de,
Ameliyle kötüdür.

Halkının katlini önleyemeyen bir devlet,
Katiller kadar sorumludur;
Kendini farklı kılan,
Uygulayacağı idamdır.

Cana karşılık can talebi,
Meşru bir haktır;
Hak ve halkın güdümünde olmayan bir meclis,
Cehennem şûralığıdır.

Katledilenlerin ardından akıtılan gözyaşlarına aldanma,
Düzenlenen törenlere ve övgülere hiç kanma;
Halkın hak ettiğini vermeyen meclisi,
Katillikle yaftalamaktan çekinme.

Amelin önüne geçen söz,
Şeytanın yaldızlı iknasından farksızdır;
Vahyi reddetmiş bir devlet,
Zalimin ta kendisidir.

Yoktur beslemekle elde edecek bir fayda,
Fitneyi azdırmaktan başka bir zarar;
Hüküm ALLAH’ın oluncaya dek,
Ne devlette ne de mecliste değer yoktur.

“Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. “ Bakara 178

Demokrasi şehitliği

Demokrasi batıllıktır,
İnsanı egemen kılan bir düşüncedir;
Nefsi öne çıkarmasından,
Kur’an’daki karşılığı küfürdür.

Hak ile batılı karıştırarak hakkı gizlemeyin,
Hükümleri eğip bükerek sapıklaşmayın;
Şehidlik ALLAH yolunda ölenlerin ödülüdür,
Demokrasi batıllığıyla mundarlaştırmayın.

ALLAH bir işe hüküm verdiği zaman,
Yoktur Müslüman’ın nefsi bir seçim hakkı;
Çoğunluk kararı bir aldatmacadır,
Müslüman’san eğer demokrasi karşıtısın.

Demokrasi seküler-laik düşüncenin siyasal bir dinidir,
Kur’an’a muhalefet eden bir şirkliktir;
Hem Müslüman hem demokrat olunamaz;
Vahyolununa uymayan Müslüman olamaz.

İmanı verircesine inkârı almakla,
Kur’an’a hiçbir zarar verilemez;
Hâkimiyeti beşerde görmekle,
İlahi kader değiştirilemez.

Vahiy düşmanlarının argümanı demokrasidir,
Nefse hitap etmesinden şeytanın silahıdır;
Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız ALLAH’ın olması,
Demokrasi karşıtlığı bir teröristliktir.

Demokrasi gereği kötülük ya da batıllık seçilirse,
Direniş hakkı elinden alınır;
Neden sürekli iman sahipleriyle savaşıldığı,
Vahiy hâkimiyetinin istenmemesindendir.

Yaşadığı beldede tek bir Müslüman kalsa da,
Küfre razı olmaması emredilmiştir;
Canını yitirecek olsa dahi,
Vahyi egemen kılmak hükme bağlanmıştır.

Müslümanlık başıboşluk değildir,
Hükmü beşerden değil ALLAH’tan almak demektir;
Demokrasi beşeri tanrı edinmek ise,
ALLAH’a iman etmiş olmanın anlamı nedir.

Ruhun bedenden ayrılması nasıl bir ölüm ise,
Vahyi siyasetten yani devletten  ayırmak ta bir ölümdür;
Demokrasi ölüm olduğuna göre,
Demokrasiyi savunanlar da ölüdürler.

Kimlerin şehidlik mertebesine ulaşacağı,
İndirilmiş ayetlerle hükme bağlanmışken;
Demokrasi yani çoğunluk kim oluyor ki,
ALLAH yerine ahkâm kesebiliyorlar.

Demokrasi şirksel öyle bir yalandır ki,
Şeytani yolun ta kendisidir;
Şeytan aranıyorsa eğer,
Demokrasi adresidir.

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” Al-i İmran 169-170

“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” Al-i İmran 157

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Yoktur başka bir çaren

Doğarken ölümle nişanlandın,
Ölümden kaçış olmadığını bilirsin;
Evlilik vaadin ecelle bellidir,
Dünyan gibi ahiretini de yitirme.

Hükmeden bir Karun olsan ne yazar,
Devlet olsan kim takar;
Ölümlü isen eğer;
Yoktur çulsuzdan bir farkın.

İplerin ALLAH’ın elinde ise,
Güvenmeyesin bilim ve teknolojine;
Kaderini çizemiyorsan,
Kul olan aklınla böbürlenme.

Etme kendini dünyaya feda,
Ahiretteki karşılığı bir felakettir;
Et kendini ALLAH’a feda;
Kavuş namütenahi baki bir saadete.

Ölüm dinlemez gencini ve yaşlısını,
Ansızın gelip götürür göçe;
Korkma ALLAH yolunda savaşmaktan,
Diriliğe kavuşup sayısız rızıklara mazhar olasın.

Hilkatteki eşlerine kulluk yapmaktansa,
Şehadete koş ki müjde ve şeref kazanasın;
Nasıl olsa dünyada kalmayacaksan;
Nedir seni yalana iten batıllık.

Endişelenmeyesin rızıktan,
Kaf dağında olsan gelir bulur seni;
Ecelin gelmemişse eğer,
Yoktur sana herhangi bir kaygı.

Ne kadar zor durumda olsan da,
Beterin daha beteri olduğunu unutma;
Sabır ve şükürde cömert ol ki,
ALLAH’ın yardım ve desteğini bulabilesin.

Ölümsüzlüğe yoksa bir çözümün,
Hastalıkları durduracak bulunmuyorsa bir iraden;
Yaşam sürecini belirleyemiyorsan eğer,
Kanmamalısın dünyevi hiçbir vaade.

Nefsin nam salacak diye verme mal ve canını,
Ölümünle birlikte hissedemeyeceksin kibrini;
Yaratanı bırakıp yaratılanlara meyletme,
Yoktur ALLAH’tan başkası hüküm verecek sana.

Adama kendini dünyaya,
Ahiret beklemektedir seni;
Günahların olmuş diz boyu,
Temizlenişin ancak şehadettedir; ŞEHADETTE.

%d blogcu bunu beğendi: