Aptallar!

İnsandan daha çok aptalların var olduğu dünyada insanca yaşayabilmek ve insani bir düzen kurabilmek mümkün değildir. Çünkü insan ile aptallar, seküler-laik düşünce düzeyinde öyle bir çatı altına toplattırılarak harmanlaştırılmış ki, kimin insan kimin aptal olduğu bilinmez bir karmaşa oluşturmuştur.

Eğitimi aptallığı yenebilmek için çözüm sananlar, aptallığı idrak edememiş eğitimli öyle cahillerdir ki, daha fazla bilmeyi aptallığı ortadan kaldırabileceği düşüncesini savunurlar. Oysa cahillikle aptallık birbirlerinden apayrıdırlar! Dolayısıyla cahil ve eğitimli kişiler arasındaki fark, eğitimlilerin daha fazla bilmeleridir. Fakat bunun aptal veya akıllı olmaları ile hiçbir ilgisi yoktur.

Her ne kadar aptallık bir akılsızlık ise de, dünyadaki aptalların çoğunluğu, aslında aptallığın da bir akıllılık olduğu algısını meşrulaştırmış olmalı ki, vahiy dışı eğitim ve kariyer gibi unvanlarla akıl, rasyonalist ve pozitivist düşüncelerle tanrılaştırılabilmiştir.

Ayrıca rasyonalizm yani akılcılık felsefesinin kurucularından Aristo dahi beynin sadece kanı soğutmak için var olduğunu, akıl ile ilgili bir işlevinin bulunmadığını düşünürdü. Aklı tek başına tanrı olarak savunup sayfalarında hiçbir şeyin yazılı olmadığı boş bir kitap addeden Aristo, yaratıcı Allah’ı ve ruhu inkâr etmesinden hayatı boyunca çelişkilerden kurtulamamış; gerçek ile düş yani kuram arasında sıkışan bir aptal olarak tarihe geçmiştir. Ki, İslam filozofları olarak tanınan İbni Sina ve Farabi de Aristo’nun etkisinde kalarak görüşlerini Kur’an’a ve şeriatın diğer kaynaklarına uydurmaya çalışmış dahi aptallardır. Hem kaderi savunup hem de özgür irade’den yana olmak nasıl bir tezattır?  

Bu sebeple kimin aptal ya da akıllı veya iyi ya da köyü olduğu yargısı nefislere terk edilip yaratıcı Allah dışlanılmıştır. Oysa Allah’ın indirdiği Kur’an’ı Kerim, kimin ne olduğunu açıkça ortaya koymasına karşın insan, yaratıcısı yerine hilkatteki eşinin bakışlarına önem vererek referans edinmeye kalkışıp tutunmaya çalışmış ama geçicilikten öteye gidemeyip kalıcı olamamıştır.

Kalpte saklı olanı bilmeyen yaratılmış bir insanın herhangi bir konuda ahkâm kesebilmesi imkânsızdır. İnsanın kulsal fıtratı yaratıcısının dileği dışında hiçbir şeye muktedir olamadığı tecrübeleriyle kanıtlı olsa da, inat ve ısrarından dolayı kabule yanaşmamaktadır.  

Doğruyu yanlıştan ve iyiyi kötüden ayırıp muhakeme yetisi kazandıran akıl, bilgi yani eğitimle kazanabilen bir imtiyaz olabilseydi; fani dünyada aptallar iktidarlara gelemez ve vahyin dışındaki gerek dinsel, gerek bilimsel, gerek sosyal ve gerekse siyasal düşünceler hayat bulamaz; dolayısıyla aptallar yığını oluşamazdı.

Her aptalın kendisini beğenen başka bir aptalı bulmasıyla insanlık ölmüş ve yaratıcı Allah’a olan asilik yeryüzünü sarabilmiştir. Öyle ki, cahil aptallardan çok daha tehlikeli olan bilgili aptallar, akıl hocaları olarak insanları öyle güderek aptallaştırmışlar ki, yaratıcı değil yaratık egemen sahibi yapılabilmiştir.

Bu sebeple aptallar, düşlerinde kısıtlayamadıkları sınırı pratik yaşamada geçirmek isteyerek kurmak istedikleri hayat için cebelleşip durur ancak sinema kurgularından öteye gidemezler.   

Aslında dünyadaki en temel sorun nedir bilir misiniz; aptalların kendilerinden son derece emin, sözde akıllıların ise birçok gerekçe öne sürerek daima şüphe içinde olmalarıdır. Bu durumda vahiy dışı bir akılılık, aptallık değil de nedir!

Bilgili bir aptal, bilgisiz bir aptaldan daha aptaldır. Çünkü bir saniye sonrası meçhul ve ölüm olan hayatıyla ilgili hiçbir bilgi, vaat, ölüm ötesi malumat vermeyen düşüncelere inanıp rehber edinebilmektedirler. Haydi, ölümsüzlük yani ebediyetlik veremiyorlar da, bir yaşam garantisi sunabiliyorlar mı; yaşam boyunca sağlıklı kalabilme garantisi verebiliyorlar mı; musibetlerden sakındırabiliyorlar mı? Öyleyse nasıl inanılıp güvenilerek rehber edinebiliniyorlar?

Hayvanların en aptalı nasıl istiridyeler ise, insanlarında en aptalı yaratıcı Allah’a asi olan; indirdiği hükümlere itaat etmeyen; Kur’an’ı Kerim’i rejim yapmayan, Hakk’a değil batıla odaklı siyaset yapan; Allah ve Resul’üne uymayıp nefsi arzu ve isteklerinin peşine takılan; vahyi siyasetten ve devletten dışlayan; yaratıcı Allah’ın ayetlerini gericilik, yobazlık, çağ dışılık ve ilkellikle aşağılayarak küçümseyen; Allah’tan değil insanlardan korkan;  Allah’ın şeriatını mukim kılmayarak hak ve adaletle hükmetmeyen; çıkarı Allah’ta değil beşerde gözeten; ebedi ahiret hayatını fani dünyaya peşkeş çekendir.

İnsanı bozan aptallıktan daha korkuncu yoktur. Seküler-laik çarkına kapılmış bir insanın öğütülmeden dişlilerin arasından kurtulabilmesi mümkün değildir. Tıpkı İslam filozofları İbni Sina ve Farabi gibi teist olsalar da ateist düşüncelerin etkisinde kalır; hipotezden ibaret batıl saçmalıkları yereceklerine Kur’an’ı o saçmalıklara uyarlamaya çalışırlar.      

Dolayısıyla seküler-laik rejimi sindirmiş her devlet; her meclis; her vekil ve her millet aptaldır; Allah’a şirk koşan akılsızlardır. Bugün için yaşam garantisi veremeyenlerin yarın için verebilecekleri bir garantileri olmadığından ölüm ve ötesi için yaratıcı Allah ve düşüncelerinden başkasına inanılıp güvenebilinir mi?

“Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit «Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!» derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler. Bakara 13

“Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâla ibret almayacak mısınız? Casiye 23

Mecburen “evet”…

Hayatta kimseyi değiştiremezsin ve kimse için değişmemelisin. Zaten kaderinde yok ise değişebilmende mümkün değildir. Değişim sadece Mutlak İrade’nin inisiyatifinde olduğundan ne sen başkası için mecburi istikametsin; ne de başkası senin içindir! Çünkü sen bir kulsun ve hükmeden yaratıcı Allah olması hasebiyle ancak düşmana karşı durmalısın.

Bu sebeple;

– Haçlı-siyonist düşmanlar için ‘evet’

– Avrupalı barbarlar için ‘evet’

– Müslüman Türk milleti ve ümmet bekası için ‘evet’

– CHP diktotaryasının yıkımı için ‘evet’

– PKK’nın tarumarı için ‘evet’

– FETÖ’nün yok edilebilmesi için ‘evet’

– Müslüman milletin seküler-laik devlete hükmedebilmesi için ‘evet’

– Şahlanışın amele dönüşebilmesi için ‘evet’

– Azgınları Allah’a hediye edebilmek için ‘evet’

– Diplomasi denen Bizans entrikalarını sonlandırabilmek için ‘evet’

– Müslüman Türk milletinin direnişi için ‘evet’

– “Allah Allah” nidaları için ‘evet’

– Batıla yani küfre boyun eğilmemesi için ‘evet’

– Müslüman bir Türkiye’nin inşası için ‘evet’

– İslam düşmanlarının kahrı için ‘evet’

– Müslüman milletimizin söz ve davranış hakkı için ‘evet’

– Yalancıların ıslahı için ‘evet’

– Sapanların vereceği zararları önleyebilmek için ‘evet’

– Ümmeti vahiy çatısı altında birleştirebilmek için ‘evet’

– Millet sesinin çıkması için ‘evet’

– Batılı yerebilmek için ‘evet’

– Gölgelerden kurtulabilmek için ‘evet’

– Vurulan zincirleri kırabilmek için ‘evet’

– Türkiye’yi layık olduğu hak düzeyine çıkarabilmek için ‘evet’

– Türkiye’nin özüne dönebilmesi için ‘evet’

Ancak din dışı seküler-laik bir rejimde ‘evet’lerin mümkün olup olamayacağı ancak Allah’ın dileğiyle gerçekleşebileceğinden ve devletin Batı güdümünde olmasından dünyevi batıl çıkarlarından vazgeçip uhrevi kazançlara odaklanılmasıyla elde edilecek bir sonuca ulaşılacaktır.

Müslüman milletin dâhili ve harici haçlı-siyonist’lere karşı galebe çalabilmesi yekvücut oluşuyla orantılıdır. Yapılacak söz konusu referandum millet lehine öyle bir kazanımdır ki, kabul etmeyip ‘hayır’ demek, intiharla eşdeğerdir.

Milletin tek adamlığa kavuşacak olmasını manipüle ederek  Cumhurbaşkanı Erdoğan veya bir başkasına yüklemek doğrudan millet karşıtlığıdır. Tek adam sultalaşmasına son verecek ‘evet’i sindiremeyen güruhlar, gerçeğin açık perdelerini kapatmak isteyen öyle sinsi düşmanlardır ki, milletin iktidara gelecek olmasından korktukları için şeytani tüm maharetlerini sergileyerek aklıları karıştırmaktadırlar.   

Ne Cumhurbaşkanı Erdoğan, ne Başbakan Yıldırım, ne Ak Parti, ne MHP, ne de bir başkası umurumda değil! Neden biliyor musunuz; mutlak bir iradeye ve bilgiye sahip olmamalarından hiçbir vaatlerine güvenmiyor, sözleriyle hareket etmeyi ret ediyorum.

Öyle ki, sadist ve barbar Hollanda’nın bakanımızı ve yurttaşlarımızı esir alarak hunharca eş oldukları köpeklere ısırtarak zorbalıkta sınır tanımadıkları geceyi düşünün. Başbakan Yıldırım ise, sanki büyük bir vahşet, tehdit ve saldırıyla karşı karşıya olduğumuzu umursamazcısına Hollanda başbakanıyla yemek randevusu muhabbeti yapabiliyor. Acaba Yıldırım’ın hangi diyaloguna karşı Hollanda başbakanı yemek randevusu verebilme cüretinde bulunmuştur? Neden Başbakan Yıldırım, Rutte’nin yemekte buluşma önerisini şiddetle reddedip had bildirmemiştir? Mitinglerde kestiği ahkâmın hangisini Rutte’nin yüzüne söyleyebilmiştir?

Dolayısıyla bunların hiçbirine inanıp güvenmiyor; çok yakın bir gelecekte eskisi gibi batıl temelde sarmaş dolaş olacaklarına şüphe duymuyorum. Çünkü tamamı batıldır ve batıldan hak bir duruş bekleyebilmek imkânsızdır!

Yıllar önce ünlü bir dergiye verdiğim röportajdan dolayı hem şahsım hem de röportaj yapan muhabir ve derginin yazı işleri müdürü ile birlikte yargılandığım Bakırköy 2. Asliye ceza mahkemesine çıkmıştım. Hâkim savunmamı alırken bir ayeti temel alıp söylediğim sırada hâkim sözümü hiddetle keserek, “Burada ayetten bir meal okuyamazsın” dedi. Ben de “tuvalet hariç her yerde okurum” dedim. Bunun üzerine kızarak, “seni tutuklarım” dedi.  Ben de “Allah izin vermezse tutuklayamazsın” dedim. Bir müddet yüzüme bakması akabinde mahkeme salonundan çıkmamı istese de beni tutuklayamadı. Çünkü Allah izin vermemişti!  

Dünyevi batıl bir ‘çıkar’ öyle şeytansı zehirdir ki, ne din ve namus bırakır; ne kalpte imanı muhafaza eder; ne vatan ve milleti elem eder; ne giymediği kılık bırakır; ne takmadığı maske kalır; ne yalan, hile, aldatma ve akla gelebilen her türlü batıllıkta sınır tanır; ne de dürüstlüğü kimseye bırakır.

Aslında millet iktidarına karşı çıkan ‘hayır’cı vatandaşlar ya intihar odaklı hastalar ya da haçlı-siyonist düşmanlarının güdümündeki hainlerdir. Yoksa aksi mümkün olamaz! Kim kendine söz tanıyarak yararlı olacak bir seçime kendi eliyle ‘hayır’ diyerek ortadan kaldırmak ister?

Sonuç olarak referandum doğrudan Müslüman milletin iktidarıyla ilgilidir; bu sebeple ne akıl karıştırıcı bir tereddüt mevzubahistir ne de Türkiye ve İslam düşmanlarına peşkeş çekici ‘hayır’ safında birleşme doğrusu mevcuttur.

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” Al-i İmran 160

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.” Ahzab 3

(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arş’ın sahibidir.” Tevbe 129

Avrupa nezdinde Müslüman Türk Milleti…

“Türkler, insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.” William Ewart Gladstone – İngiltere Başbakanı-1868

Avrupalılar yani haçlı-siyonistlerce ‘geri ırk’ olarak yaftalanıp aşağılanmaya çalışılan Müslüman Türk milleti, İslami kimliklerinden dolayı hiçbir dönemde insan olarak kabul edilmemiş, menfaat endeksli ilişkiler köle düzeyinde götürülmüştür.

Osmanlı İslam Devletinin lağvedilip seküler-laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla Batı’nın esareti altına sokulan Türkiye’nin bağımsızlığa koşacak olması öyle tedirginlik doğurmuş ki, kor halinde bekletilen düşmanlık açığa çıkarak saflar alınmaya başlamıştır. 

“Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri, ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün, Avrupa’nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağılayıcı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini görüyorum.” Charles Darwin

Tarih, sadece dün değildir; bugünde yarında bir tarihtir! Dolayısıyla günümüzde dahi Batı’nın ezeli ve ebedi düşmansı düşüncesi hiç değişmemiş ve durağan yanardağ misali patlamaya hazır bekleyişi hiç sönmemiştir.

Medeniyetlerine girmek kâfi değildir; dinlerine uymak vazgeçilmez şartlarıdır. Her ne kadar Türkler, İslami hüviyetlerini kamufle edebilmek için seküler-laik bir çizgiyi kabul edip Batı’dan yana tavır almış iseler de, özdeki inançları inandırmaya yeterli olmamış, hegemonyaları altında sürdürülen yakınlık, dostluk ve müttefiklik pamuk şekeri misali öteye gidememiştir.  

Yahudilerin kutsal kitabı ve aynı zamanda hukuk sistemi olan Talmud’da, Türkler maymuna benzetilmektedir. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer; bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir.”

Başta Türkler olmak üzere İslam ülkelerinin Hıristiyan ve Yahudi dünyası karşısında yeterli kalkınmayı ve gücü gerçekleştiremeyerek muhtaç kalmaları, inançlarının gereği gibi hareket etmemelerindendir. Hıristiyan ve Yahudilerin sahip oldukları geçici üstünlüklerinin altında ezilerek kendilerini geliştirememiş ve onlara karşı, onlar gibi bir ittifak sağlayamayarak caydırıcı olamamışlardır. Çünkü hiç ölmeyecek ve kaybetmeyecek sonsuz bir dünya yaşamıyla bütünleştiklerinden, tanrı misali egemen gördükleri Hıristiyan ve Yahudilerden korkmakta; onları rızık, huzur ve güven verici; istihdam sağlayıcı güçler olarak yüceltmektedirler. Haksızlık karşısında dik duramayarak savaşmaktan kaçan ve korkan her toplum; esareti, sömürülmeyi ve aşağılanmayı hak edendir.

Bir taraftan birbirlerine karşı üstün gelmeye çalışırlarken, diğer taraftan düşman güçlerinin artıklarıyla beslenmeyi ve onların yanında bir sığıntı gibi yaşamayı onur telakki etmektedirler. Hâlbuki inandıklarını iddia ettikleri yaratıcı Allah’a ve kitabı Kur’an’a gerçekten iman etmiş olsalardı, böylesine alçalarak ve birbirlerine düşerek yönetilen değil yöneten bir konuma yükselebileceklerdi.

Yaklaşık iki milyarlık bir İslam aleminin ve onlarca İslam ülkesinin Birleşmiş Milletler güvenlik konseyinde daimi tek bir üyeliği, söz ve veto hakkı dahi bulunmaması; alçalmışlığın, dışlanmışlığın ve mandalığın açık bir kanıtıdır

Başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Batılı ülkelerle yaşanılan olaylar fevkalade normaldir. Ne hakla neye kızılıyor?  Onların dinlerine uymadan topluluklarına girebilmenin, dost ve müttefik olabilmenin imkânsızlığı öyle aşikâr ki, fıtratlarının yani kaderlerinin gereğini yapmalarından hayıflanmanın hiçbir gereği bulunmamaktadır.  Hem Müslüman olduğunu söyleyeceksin hem de yataklarına girip bakire kalacağını mı zannedeceksin? Dolayısıyla ya müstemleke kalmaya devam edecek ya da savaşmaya hazır olacaksın! Sözde evrensel insan hakları denen düzmece nefsi balonun kalıcı hiçbir karşılığı olmadığı yaratıcı Allah’ın hükümleriyle yani kaderle alenidir. Çünkü ip kimin uhdesindeyse, sözü O söyler!

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Kim Allah’ı, Rasul’ünü ve iman edenleri dost edinirse, (bilsin ki) üstün gelecek olanlar, şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır. Ey iman edenler! Senden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; e¤er mü’minler iseniz.” Maide 56-57

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. Maide 51

Ey insan!

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” Enam 165

Yıllar süren eğitim sonrası başarılı olabilmek, zafer kazanmak, mevki sahibi ve doğru yolda olabilme seviyesine ulaşabilmek için önce ebeveyn ve daha sonra öğretmen, din ve bilim adamları, yazar, politikacı ve biraz iyi konuşabilen ve nasihat verebilen herkesin kendi doğrularıyla yönlendirdiği malumdur.

İnsanı insan yapan, ilerlemeye ve aydınlanmaya götüren kuvvetler; her ne kadar akıl ve bilgi kuvvetleri ise de kaderin güdümünden bağımsız asla düşünülemez. Bu sebeple hafıza ne kadar çok bilgiyle doldurur, zekâ ve irade akılcı kanunlar ve prensiplerle güçlendirilerek kendinizi güçlü, bağımsız ve olaylara hakim olma hissi uyandırsanız da sonuç hiçte öyle olmaz.  

Seküler-laik düşünceler, kaybın engellenememesi ve başarının elde edilememesi için bir nedene sığdırılamaz. Eğer kişi amaçladığı sona erişemiyor ve beklediği neticeyi kalıcı olarak alamıyorsa, gerekli kabiliyet ve dirayeti gösteremiyor bahanesi doğru değildir. Oysa istenilmeyen bir şey yapılmamalı, plân ve programlar eksiksiz uygulanabilmeli, kendini ve toplumu her türlü korku ve endişeden arındırıcı mutlak imkânlar oluşturulabilmelidir. Tüm değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve çare bulunamıyorsa, fevkalâde önemli temel bir tehdit ve tehlikenin varlığı ortaya çıkmaktadır.

‘En iyi nasihat iyi örnek olmaktır’ ilkesiyle hareket edilirse, eğitici ve uzmanların iddia ettikleri varsayım ve bilgilerle yaşamları arasındaki büyük çelişki ve farklılıktan dolayı ikna edebilme ve tesirli olabilme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanabilmektedir.

Unutmamak gerekir ki, en basit yalan büyük yalanları; en küçük taviz inanç ve onurunuzu kaybettirebilecek büyük tavizleri; yerine getirilemeyecek vaat itibarı ve güvenirliği; dost ve samimi olmayan cahil arkadaş malı ve canı; seçilen vekil ihaneti; dinsiz, namussuz, merhametsiz ve vicdansız eğitici geleceği, umutları ve ufku kaybetmeye sebep sanılsa da asıl neden kaderdeki yazgıdır yani Mutlak İrade’dir. Nasıl bir strateji programlanabilmeli ki, savaş dahil tüm olumsuzluklar ortadan kaldırılarak zenginlik, sevgi ve barış getirebilecek bir dünya kurulabilsin? Bilim adamları ve politikacıların yaptıkları düzenlemeler evreni iyileştiremiyor ve insanlığa fayda sağlayamıyorsa; iradeyi üstün kılabilecek bir çözüm var mıdır?

Her kim olursa olsun; ister öğrenci, ister alim, ister işçi, ister lider, ister iktidar, ister fakir, ister zengin olunsun. Sahip olunan değerler, yaşanılanlar, birikimler ve düşünceler hiçbir etki, baskı ve menfaat altında kalmaksızın tüm gerçekliğiyle ortaya koyulabilindiğinde riyakâr, takiye ve hilekâr olmaktan kurtulur ve iyi bir örnek olunabilinir.

Yaratıcısı ve kendine olan inancını, güvenini ve cesaretini kaybetmiş bir kimsenin verebileceği bir şey olamaz. Yaşamın her karesinde görmekten tiksinilen ikiyüzlü insan numunelerinin kendilerini eleştirmeksizin hatasız kabul ederek, topluma fikir vermeleri, idare edebilmeleri ve kurtarıcılığa aday olabilmeleri, işte içinde bulunduğumuz dünyanın oluşmasına sebep olabilmektedir. Kapasitelerine güvenilen kimselerin kurtarıcı, caydırıcı ve verici olabilmeleri hangi temel özelliklerinden, güçlerinden ve mutlaklıklarından kaynaklanmaktadır?

Önem verilen ve muhatap olunan kişilerin belli bir bilgi birikimi, mevkii ve serveti asla komplekse düşürüp karşılarında alçaltmamalıdır. Her şeyle değer verilen, servet harcanılan ve uğruna ölünen kimselerin görünen vitrinlerinin arkasındaki gerçeğin ne kadar korkunç ve vahşi olabileceği hiç unutulmamalıdır. Canlı veya cansız bazı insanlara karşı duyulan kayıtsız hayranlık ve bağlılık; inanç ve kişilik kaybına, devamlı itilen, horlanan, aşağılanan ve yönlendirilen bir karakter oluşmasına neden olmaktadır.

Yaratıcı Allah’ın ve vahiyle inmiş hükümlerinin dışında hiç kimsenin karşısında ezilmemeli ve kendinizi küçük görmemelisiniz ki, saygı duyulabilecek ve yönetebilecek güce sahip olabilme cesaret ve kararlılığı yakalayabilesiniz. Lâyık olana saygı gösterin ve hürmet edin. Ancak teslim olmayın ki, hatalarını ve çirkinliklerini objektif bir anlayışla değerlendirebilme imkânına kavuşabilesiniz. Görülemeyen, dokunulamayan ve ulaşılamayan yaratıcıya karşı her türlü menfi yaklaşımdan, tartışmadan ve eleştiriden istisna edilebilme mecburiyeti olmazsa olmaz bir yükümlülüktür.

İnsanların çok çabuk ikna edilerek fevkalâde yoğun bir etki altında kalmaları, kanmaları, aldatılmaları ve geçmişi unutabilmeleri, ne kadar zayıf ve aciz birer varlık olduklarını ispat etmektedir. Akılları ve iradeleri ipotek altında bulunan ve dolayısıyla istedikleri gibi hareket edebilme kabiliyeti gösteremeyen insanlar, sahip oldukları zekâlarıyla muhakeme gücünü kullanamamakta ve iradelerini var edemeyerek kaybetmeye mahkûm olabilmektedirler. Duyguların alevlenip mantığa galebe çalması durumda, doğal akış sürecinde işlemine devam eden akıl ve düşünce sistemi bloke olup etkilendiğinden, kişiler, kendilerini kontrol edememenin ezikliği içinde aynı yanlış ve hataları defalarca tekerrür edebilmektedirler.  

Bu yüzden yaşamları boyunca kendilerini ayıplamak, pişman olmak ve bir daha aynı hataları tekrar işlememeye karar vermelerine rağmen yine de eylemlerinden vazgeçememeleri, fevkalâde önemli bir çelişki ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken temel bir sorundur. Nasıl oluyor da, bilgi işlem ve idare merkezi olan akıl ve hareket kabiliyeti sağlayan irade, duygulara mani olamayarak devre dışı kalabiliyor?

Aklın; inanç, düşünce ve fikir ilkelerinden uzaklaşarak zihni baskı altına alan duygulara karşı gerekli tepkiyi verememesinden mi, yoksa belirlenemeyen bir sebepten dolayı mı başarısızlığa uğranabildiği gerçeğinin çözülememesi kader hakikatini kanıtlamaya yeterlidir. Duyguların bastırılabilmesi ve bilinçaltı gelişen tepkilerin önlenebilmesi, nasıl bilimsel bir metotla gerçekleşebilir? Akıl ve iradenin hiçbir etki altında kalmaksızın hakim olabilmesi ve düşünülen düzenin sağlanabilmesi için hangi ilkelere bağlı kalınırsa olumsuzlukların önüne geçilebilinir?

Ne yaparsanız yapın ama kendinizi asla ayıplamayın. Tövbe edebilirsiniz, özür dileyebilirsiniz, pişman da olabilirsiniz. Bunlar insanlığın yüce erdemleridir. Ancak kişinin kendini ayıplaması, sanki hata ve yanlıştan mahrummuş gibi bir algılamaya sebep verir ki, kişiyi bunalıma, güvensizliğe ve rahatsızlıklara sürükler. İnsanın, öz eleştiri ve sorgulama yapmaksızın zekâ kapasitesinin ve iradesinin her şeyi başarabilecek ve engelleyebilecek güce sahip bir seviyede olabileceğini düşünmesi, ümitsizliğin ve güçsüzlüğün ana sebebidir. Şartlar ne olursa olsun insan kendini üstün, üretebilir ve çözebilir hissetmelidir. Zaten her şeyi yapan Allah’ın dileği değil midir?

Hata ve yanlıştan çekinilmemelidir ki, özgüven yitirilmesin, endişe ve korku hükmetmesin. Eğer akıl, yaratıcıya olan iman ve inançtan üstün değilse, hata ve yanlıştan da münezzeh olabilmesi mümkün değildir. Hakkını arayabilmek ve elde edebilmek için gerekli olan eylem, düşünce ve ifade özgürlüğünden çekinir ve başkalarının görüşlerine mahkûm kalarak yaşamını sürdürmeye devam edersen, tarladaki bitkiden ne farkın kalır? Ancak her türlü gücü ve kudreti elinde bulunduran, akıl ve iradesine hakim cesur ve kararlı kimseler, olabilecek tüm şartlara haiz olmasına rağmen, yine de başarısız olabiliyor ve istediği sonucu elde edemiyorsa, buna sebep olan faktöre odaklanılmalıdır.

İnsan gücünün yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği her şeyi kavrayabilen, görebilen ve işitebilen herkesin elde edebilmesi, rasyonalizmin gereğidir. İnsan zihninin işleyişinin bağlı olduğu kurallarla, dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu iddiasıyla aklın ilkelerine uygun düşünce yoluyla bilimsel ve tabii bilgilerle ulaşılabileceği varsayılıyorsa, neden bazı farklılıklar ve üstünlükler belli insanların tasarrufundadır? İnsan, muktedir ve galip olabilme, yükselebilme, başarabilme ve süper güce ulaşabilme başarı ve kudretini akılcılıkla mı; yoksa yaratıcı Allah’ın iradesiyle programlanan kaderle mi sağlayabilmektedir?

Paylaşımın farklı birey, toplum ve ülkelere göre tanzim edilerek kiminin kiminden üstün olabilmesi, değişim ve dönüşümlerin sırrı nedir?

İnsanların hedeflerine ulaşabilmeleri ve egemenlik sağlayabilmeleri için gerekli olan şartlar ve bağlı kalınması zaruri olan kaidelerin olgunlaşmasıyla elde edilen güç ve yaptırımın pratikte uygulanabilirliği mümkün olamıyorsa, gizli bir müdahalenin var olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre nasıl bir bilgi ve çözümle bu müdahale aşılarak istenilen düzen ve egemenlik kurulabilir? Başarı kazanmaya endeksli ve mükâfat sağlaması gereken bir üstünlük olmasına rağmen bir kısım insanlar hiçbir başarı gösteremedikleri halde ekonomik ve sosyal bir güce ulaşabilmekte, bir kısmı ise bütün kabiliyet, bilgi ve becerilerine mukabil yükselememekte ve lâyık oldukları seviyeye kavuşamamaktadır. Başarı karşılığı beklenen ekonomik güç, şöhret ve mevkiinin elde edilememesi kimin iradesidir ki, aklın ilkelerini ve seçim yapabilme özgürlüğünü etkisiz kılıp, çelişmesine ve aykırılık teşkil etmesine neden olabilmektedir?

İnsanların neredeyse hepsi başarıyı paranın gücüyle eş değer gördüğünden, kazanma ve şöhret olma hırs ve azmiyle hareket edip birçok yanlış yapabilmekte ve illegal yollara saparak yükselebilmeyi hedeflemektedir. Ruha bağlı hareket eden akıl ve duyguların birbirleriyle çarpışması neticesi kaderin üstünlüğüyle hareket kabiliyeti kazanan insan, yapmak istediği işin başarıyla sonuçlanmamasında oluşabilen maddî ve manevî kaybın kendisini demoralize edip umutsuzluğa düşürmesini engelleyememektedir.

Hâlbuki kâr ve zararın eşit ve kardeş olduğu ilkesine bağlı kalındığında karşılaşılan kazanç ve kayıpların kişide farklı duygular oluşturmayacağı gibi, umutların da kaybolmasına neden olmayacaktır. İnsanlar için kazanç bazen kaybedilenden çok daha fazla olabilmektedir. Umutların yitirilmesi insanın yaratıcı vasfının acze uğraması neticesi ortaya çıkan bir komplekstir. Bu gelişimi doğuran sebepler her ne kadar bilimsel olarak açıklanmaya çalışılıyorsa da, akılcılık ilkesine tezat oluşturduğu için ikna edici bulunmamaktadır. Olaylar karşısında dirayetli ve sabırlı olunup elde edilecek tecrübenin kıymetiyle yetinmek, tecrübeyi yenilen kazıkların bir bileşkesi ve geleceğin teminatı olarak değerlendirerek başarıya ulaşabilmenin akılcı bir yol olduğu düşünülmüştür.

Üstün olan teoriler değil, fiiliyatın yani yaşamın ta kendisidir.  Ne var ki, seküler-laik düşüncelerin etkisinde kalarak pozitif bilim adına teorilere, kuramlara veya hipotezlere esir olmuş insanlar, yalanı kendilerine rehber edinmelerinden aydınlığa ulaşamamakta ve ruh gerçeğini dışlayarak açı edinebilmeye çalışmaktadırlar.

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” Nisa 1

“Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.“ Nisa 28

“Ey insanlar! Resûl size Rabbinizden gerçeği getirdi (bunda şüphe yoktur), şu halde kendi iyiliğinize olarak (O’na) iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah’ındır. (O’nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir. Nisa 170

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz. Yunus 24

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İnfitar 6

Seküler-laik düşünce bir zehirdir!

Hem de öyle bir zehirdir ki, beşeri hiçbir bilgi ve irade şifaya kavuşturamaz.

Kader çarkını döndürüyor, çağlar ilerliyor ve uygar olarak nitelendirilen gelişmelerle bilim ve teknoloji her alana giriyor, ancak güven ve korku, yaşam ve ölüm, sefalet ve zenginlik, sıkıntı ve mutluluk, sağlık ve hastalık, sevgi ve nefret, dostluk ve düşmanlık, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, doğru ve yalan hiç değişmiyor hatta daha da artarak yerküreyi sarıyor.

Küresel bir düzenin kurularak barış içinde yaşanılacak iddiası, silahların denetlenmesi, nükleer bombaların azaltılması, hudutların çizilerek hakların korunması, suç, yoksulluk, terör ve savaşın durdurulması, hak ve adaletin sağlanması, kardeşlik, dostluk, eşitlik, hak, özgürlük, demokrasi ve sayısız işbirliği anlaşmaları…

Hiç çözülemeyen sorunlar, aşılamayan belirsizlikler, kurulamayan düzenler ve gerçekleştirilemeyen vaatler!

“Öyle horozlar vardır ki, erken öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.” H.Dunant

Gelmiş geçmiş tüm toplulukların savaş nedeni, esasen din ve ırk adınadır. Vatan, bu değerlerin korunabilmesi için zaruri olan toprak bütünlüğüdür. Irkların ve dinlerin farklı olduğu bir dünyada, ulus ya da çıkar bilincinde birleşilerek kardeşlik adına bir işbirliği kurabilmek, aslında tatmin süresiyle orantılıdır. Ancak kurulduğu zannedilir. Irk, bedeni; din ise ruhu temsil eder. Dolayısıyla bedenin yeri mezar; ruhunki ise berzahtır.

Yalnızca din adına yapılan birliktelikler bütünlüğü sağlar ve benliksiz her türlü işbirliğinden istikrarlı sonuçlar doğar. İnanan ruhların mevcudiyet sebebi ‘Tanrı’ olduğundan din adına; inanmayanların mantık olduğu için benlik yani beşer adına çalışılır, savaşılır, öldürülür ve öldürürler.

İnsanoğlunun varoluş sebebini oluşturan bu temel yapının yani fıtratın değiştirilebilmesi mümkün değildir. Fıtratlarında düşmanlıkları kesinleşmiş toplumların zoraki işbirlikleri, mastürbasyon süresinden öte hiçbir fayda getirmemektedir.

Farklı dinlerin ve ırkların sahip oldukları ve uğruna canlarını feda ettikleri değerlerin biraraya gelebilmesi ve kalıcı bir birliktelik oluşturabilmesinin muhakkak temel bir dayanağı, diğer bir ifadeyle kaderle örtüşme zorunluluğu olmalıdır. Yaratıcıya rağmen benliklerini tanrı edinerek fani övgüler ya da menfaatler uğruna fıtratta düşmanı olduğu güçlerin kanatları altına sığınıp itibar ve izzet peşinde koşanlar, geçmişte olduğu gibi gelecekte de aynı hüsrana uğramaktan asla kurtulamayacakları tartışılmazdır. Tıpkı her türlü bilgi, güç ve araçlarla alınan tedbirlere rağmen musibetlerden ve yıkımlardan kaçılamaması gibi! Çünkü bu, kaderin bir süreci, yaratıcı Allah’ın bir vaadidir.

Varlıkları boyunca para, iktidar, şöhret ve egemenlik adına mücadele veren birey, millet ve devletler, büyük bedeller ödeyerek sahip olduklarını aniden kaybedip muhafaza edememekte ve bir pislikmiş gibi ya kadavra masasına, ya sokağa, ya çöplüğe, ya mezara ya da tarihin karanlıklarına atılmaktadırlar. Onca boşa giden çalışma ve uğraşıların bir anda çerçöp olması her ne kadar tahammül edilemez bir sonuç olsa da, karşılığını kimden ve nasıl alabilecekleri ise daha önemli bir sorundur.

Dün arşa çıkarılan bir liderin, bir sanatçının veya bir kahramanın alkışlayanlar ve övülenlerce yarın aşağılanarak beceriksizlik, hainlik veya namussuzlukla özdeşleştirilmeleri, insan benliğinin gizlediği tüm kötü duyguları nasıl açığa çıkarabildiğini ve fıtratı gereği hiçbir zaman güvenilmemesi ve inanılmaması gereken zayıf ve nankör yaratıklar olduğunu ortaya koymaktadır. Böylesi dengesiz düşünce ve duygulara sahip insanların övgüsüne, desteğine ve sevgisine nasıl güvenilebilinir?

Bir politikacının, sanatçının, işadamının veya bilgenin çeşitli mazeretsel sebepler veya musibetler sonrası düşüşleri, beraberinde değer kaybını getirmekte; böylelikle akıl ile kaderi veya sanal ile gerçeği mukayese edebilme olanağını doğurmaktadır. Geri sayımın başlayarak o güne kadar edinilen kazanım ve başarıların sanki hiç olmamış gibi bir tarafa atılması, Mutlak İrade’nin anlaşılabilmesi için önemli fırsatlardır. Geçici ödül, itibar ve şöhret yerine, kalıcı ve sürekli olanı seçmekten aciz bir aklın üstün ve hür olabilmesi mümkün müdür?

Milletler ya da devletler, adı her ne olursa olsun din, ırk, barış, özgürlük, vatan ve çeşitli menfaatler uğruna yaptıkları savaşlarda birbirlerini katletmeleri ardından, ölenlerin kimden ve nasıl bir karşılık alacağı hiç düşünülür mü? Eğer insan, benliksel değerler ve başkaları adına ölerek, kendisi bundan hiçbir fayda temin edemeyecekse, ölmesinin mantıklı bir amacı ve gelecekteki yararı nedir?

Dolayısıyla benlik nasıl bir felâket ise, vahiysiz bir vatanseverlikte o kadar kötü bir erdemliktir.

İnsan, ne için mücadele edip zorlukları göğüslediğini, öldürüp öldürüldüğünü ve kendisini nasıl bir sonun beklediğini irdelemeden ve sağlam temellere dayanmadan canını ortaya koyması, ölmeye veya öldürmeye koşması anormalce, sapıkça ve psikopatça bir davranıştır.

Fayda veya zarar verenin, sözüne ve güvenirliğine itibar edilenin, feda edilen malın ve canın karşılığını ödeyecek olanın, her şart ve koşulda vaatlerini tutabilecek olan mutlak ve ölümsüz varlığın kimliği önemli değil midir? Dünyada egemen olduğu düşünülen iktidar ve devletlerden hangisi, öldükten sonra da sözde egemenliklerini devam ettirebiliyor ve uğruna ölenleri mükâfatlandırabiliyor? Şayet başaramıyorlarsa, onlar için mücadele etmenin, savaşmanın, intihar edercesine ölmenin veya cinayet işlemenin, çeşitli risklere girerek korku ve endişe içinde yaşamanın zerre kadar bir değeri var mıdır?

Benlik adına vazgeçilen yaşam tahtı için alınan ve verilen canların faturası sonsuz olan ahiret hayatını kökten etkilemekte, intikamı acı, sıkıntı ve dehşet olabilmektedir. Yaratıcının rızası dışında yapılan savaşlar sonrası öyle bir tablo sergileniyor ki, düşmanların sonradan dost olup menfaatleri adına akıtılan kanlar kadeh tokuşturarak zevk ve sefa içinde kahkahalar atılabilmekte, rahat ve lüks bir yaşam için çıkar ilişkileri ve hiçbir şey olmamış gibi masa üstünde yapılan anlaşmalar; maalesef hayatın akıl almaz yanlışları ve vicdansız davranışları olarak kanıtlanmaktadır.

“Kabul edilen bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir.” Gascoigne

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” Mümtehine 1

“Kazanmakta oldukları şeyler onlardan hiçbir zararı savmadı.” Hicr 84

“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir. “ Hac 5

“(Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir. “ Kasas 56

CHP yani Atatürk’ten başka tek adam mı var ki!

Başka bir adamın tek adamlığı mevzubahis yapılıp millet üzerinde bir endişe ve sıkıntı doğurabilsin…

Kamuflaj, bir toplumu mahvetmenin öyle savaşsız bir yoludur ki, saklı sürdürülen amaçlar akılları karıştırdığından gerçek idrak edilememektedir. Şöyle ki, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya nasıl sağanak bir yağmur isabet ettiğin de kaya, çıplak pürüzsüz hale gelebiliyor ise,  insanda ancak mezara girdiğinde o çıplak kaya haline gelip gerçekle karşılaşsa da geri dönüşüm olamamaktadır.

“İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacak” ilkesiyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti adlı CHP Diktatoryası ve Kemalizm’in, Nisan ayında yapılacak olan referandum ile yıkılarak milletin üstün gelebilmesi kaçılmaz olmalıdır ama milletin yüzde kaçının putperestlikten ve tutsaklıktan kurtulabileceği ancak Mutlak İrade’nin takdiriyle mümkün olacaktır.

Ölü bir adamın dokunulamaz ‘tek adam’ yapılarak Türkiye’yi ilke ve inkılâplarıyla hükmeden konuma getirilmesi seksen milyonluk milleti öyle bir alçaklığa duçar bırakmıştır ki, kendi olmak yerine hep başkaları olunmuş ve başkalarının ilkeleri idol yapılabilmiştir.

Yaratıcı Allah’ın dışlanıp Atatürk’ün öne çıkarılmasıyla başlayan karmaşa ardı ardına gelen birçok beşeri kurtarıcı kılmış; harici düşmanlar dahi dost edinilerek Müslüman Türkiye peşkeş çekilebilmiştir.

Ölü bir adamı kendisiyle eşdeğer tutmuş bir millet doğrudan köledir. Ölü bir adamı ve kurduğu partisi CHP’nin ilkelerini devlet yaparak güdümüne giren bir millet mahkûmdur. Oysa başta şehit ve gaziler olmak üzere Atatürk ya da bir başkasının tek bir fertten hiçbir üstünlüğü olmadığı gibi ayrıcalığı da söz konusu değildir.

Din ve namus telakkisini ortadan kaldırma hedefinde olan CHP’ye direniş gösterebilen millet, kuvvetle muhtemel zayiatlarını telafi ederek, layık olduğu izzet ve şerefine ulaşacaktır.

Atatürk’ün insan mı yoksa bir tanrı mı olduğu konusu ancak sözde insan, fiiliyatta bir tanrı olduğu hilafını ortaya koymaktadır ki, gerek anayasa gerekse değiştirilmesi düşünülen bir sistemde Atatürk mutlakıyetine son verilmediği müddetçe milletin özüne dönerek şahlanabilmesi imkânsızdır. Velev ki öyle bir görünüm olsa da kırılganlıktan yani topallıktan öteye gidilemeyecektir.  

Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız Atatürk’te olduğu tescillenmiş bir ülkede millet iradesinden söz etmek abestir. Dolayısıyla ne seçilen meclis, ne cumhurbaşkanı, ne de hükümet milletin değil bir ölünün iradesindedir. Ki, o nasıl bir irade ise!…

Seküler-laik düşünce milleti, insani muhakeme yetisini kullanmaktan öyle soyutlamış olacak ki, Atatürk ve CHP sultalığını gömecek bir referandum seçimi bile tartışılarak, intihar meşrulaştırılmaya çalışılabilmektedir.

Esasen millet iradesine ‘hayır’ diyen gruplara baktığınızda; tamamı vahiy karşıtı, Müslüman hasmı, fitne baz, terörist, Müslüman Türkiye muhalifi, haçlı-siyonist dostları, ateist-solcu-Kemalist-Gülenist-Apoist Türklerdir.   

Günümüz itibariyle millet iradesi olan referandum yolunu açan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ak Parti ve MHP de Atatürk ve CHP Diktatoryasının güdümü altındadır. Ancak referandumla birlikte milletin kendini seçmesiyle birlikte körlüğü kalkacak; böylece aydınlığa kavuşmasıyla beraber herhangi bir beşerin sultalaşma ihtirasına izin verilmeyecektir.

Milletin devlete yani anayasaya hükmedecek olması CHP, PKK/HDP ve diğer yandaş bozguncuları öyle ürkütmektedir ki, akılları karıştırarak millet hâkimiyetini engelleyebilmek için her türlü manipülasyonu sergilemektedirler.

Aslında tek adamlığa son vererek köhnemiş ilke ve inkılâpların yıkılabileceği bir öz için akılları karıştıracak bir mahal bulunmadığı, ölü adamı hem mezarında hem de berzahta bırakmak; kurduğu CHP’nin hegemonyalığına son verebilmek maksadıyla milletin ipi eline almasından başkaca bir seçeneği yoktur. Gerisi çorap söküğü misali öyle gelecektir ki, milletimiz geçmişte olduğu gibi İslam’ın, hak ve adaletin cengâveri olacak; barış ve kardeşlik kalplerdeki hastalıkları yok edecek;  birliktelik tüm cihanı kuşatacaktır;  inşaAllah!

Yeter ki, millet, ne Atatürk’ün, ne CHP’nin ne de bir başkasının vesayeti altına girmesin! Yaratıcıları Allah, kendilerine yeter!

Bu seferlik bambaşka bir bakışla referandum ile ilgili gerçeği anlatmaya çalışmış isem de; hiçbir Müslüman, seküler-laik bir düzeni yani anayasayı ve yöneticilerini meşrulaştıramaz!

“De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim. “ Yunus 108

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah’ın her şeye gücü yeter.” Al-i İmran 189

Bana ölümlü değil ölümsüz gerekli!

Çünkü ben de bir ölümlüyüm…

Aslında hayat, gerçeğin idrak edilebilmesi için öyle bir laboratuardır ki, hiçbir beşerin rehberliğine ihtiyaç duyulmayacak bir berraklıkta ve kanıttadır. Ancak okunamadığından batıllık galebe çalmakta; dolayısıyla ölümlü, hâkimiyet narası atabilmektedir.

Allah’ın vahiyle indirdiği Kur’an, her ne kadar kâinat ve hayat ile ilgili kanıtlar içerse de asıl amacı uyarı ve itaat edilmesi içindir.  Kur’an’ın hiçbir kanıta gereksimi yoktur; çünkü hayatın kendisi Kur’an’dır ve kanıt arayana yaşanılan yeterdir. Bu sebeple yaşamda edinilen tecrübeler ve olaylar en ince ayrıntısına kadar sebepleriyle ortaya konmuş; böylece fanilikle ebedilik arasındaki fark, kâinat laboratuarıyla örtüştüğünden herhangi bir tereddüt kalmamıştır.  

Kur’an dışı diğer tüm düşünceler ölümlüyü öne çıkarıp mutlakıyete kavuşturmasından yani bedenleştirmesinden özünü çözemeyip denetim altına alamadığı ruhun yok sayılırcasına üstün örtülmesinden ne hayat, ne dünya, ne ahiret, ne ölüm, ne de sonsuzluk kavranamamaktadır.

Eğer insan, övündüğü ilim yani bilim ile ruhu ya da ruhunu yaratamıyor ise; bedeni yani organlarıyla ilgili ne yaparsa yapsın beyhudedir! Ecel ancak ruhun denetimiyle kontrol altına alınabilinir! İşte ölümlü insan, böylece hilkatteki eşlerini nasıl manipüle ederek gözbağıyla kandırdığı fevkalade aşikâr ama elinden bir şey gelmediğinden çocukların oyuncaklarla kandırılması misali aldatmaktan öteye ilerleyememektedir.  

Oysa yeryüzünde hüküm süren kuvvetin ölümlü beşere ait olabilmesi mümkün değil ise, ölümlüye aşk ve tazim nasıl sapkın bir düşünce ve duygunun ürünüdür?

Belirsizliklerle çevrili fiziki hayatta kesin olan tek şey ölüm ve ruhsal diriliktir. Ama hayatta sahiplik ya da egemenlik iddiasında bulunarak ruhaniyeti ya doğrudan ya da kısmen reddeden seküler-laik hatta İslam kisvesi altındaki rivayetsi düşünceler, ölüm gibi sonsuz güç olan Allah’ı ve kaderi anlayamamaktadırlar. Çünkü önyargılar, anlamaya değil anlamamaya odaklıdır!

Dünyadaki maddi yani bedeni varlıkların hakikati, tamamının sonlu olmasıdır. Bütün sonlular gelip geçici olduğundan baki kalan sadece ruhtur. Ölümle birlikte ruhun bedeni terk etmesiyle ortaya çıkan sonuç, ruhun aletlerini kullanmaktan vazgeçmesidir. Yani ruhun aletleri demek; madde, beden, organlardır. Diğer bir ifadeyle can kattığı her şeydir!

Doğrusu beşerin, yaratıcısı Allah’tan başka neden hiç kimsesi yoktur bilir misiniz; doğduğu zaman nasıl dünyaya hiçbir şey getiremiyor ise, ölürken de hiçbir şey götürememesindendir. Öyleyse daima diri ve hakim olan yerine ölümlüye rağbet duyulabilir ve umut bağlanabilinir mi?

Ölümlü beşeri güçlere bel bağlamış olanlar yalnızlığın dibine; sonsuz Allah’a sarılmış olanlar ise mutluluğun zirvesine ulaşırlar. Ancak mutluluğu batıllıkla özdeşleştirip dünyadan ibaret sananlar, hayattan önce ölüme hazırlanmayanlardır.  

Hiç kimsenin canlı çıkamadığı dünyadaki ölümün bir son değil sonsuzluğa bir başlangıç olduğu tartışılmaz bir hakikat ama asıl yaşamın kaynağına olan idraksizlik, dünyadaki yaşamı da özsüz ve anlamsız kılmaktadır.

Ölümlülerin sözlerine, konuşmalarına veya vaatlerine olan güvenin ölümsüze duyulmaması; aldatılmanın, hilelerin, yalanların, sömürülerin, abartıların, esaretin ve ihanetlerin yegâne sebebidir.    

Mezarda çürümüş bedenlere verilen değer gibi dünyadaki bedenlere verilen namütenahi kıymet, dünyanın topyekûn bir mezar ve içindekilerin de yürüyen ölüler yani zombiler misali ruhsuz oldukları anlayışı öyle muteberlik kazanmış ki, neden ölümsüze değil ölümlüye güven duyulabildiği açığa çıkmıştır.

Mezarda yatan bir ölüye inanılamıyor da; mezar üstünde dolaşan ölümlülere nasıl güvenilebiliniyor?  

Sözde Allah deyip fiiliyatta ölümlüye olan ilgi ve itimat, insanoğluna aydınlık diye dayatılmış seküler-laik düşüncelerin iğfaliyle kanıtlıdır. Bu sebeple ölümsüz yani daima diri olan Allah’ın sözünden bir başkasınınki kâle alınmamalı; unvanı, bilgisi, makamı ve kariyeri ne olursa olsun ne üste geçirilmeli, ne gıpta edilmeli, ne idol yapılmalı, ne sultalaştırmalı, ne de rehber kılınmalıdır.

Yeryüzündeki ölümlü hiçbir beşerin yaptırım uygulama iradesi yani fayda ya da zarar verme gücü ve yetkisi bulunmamaktadır. Beşerin kaderi, yaratıcı Allah’ın elinde ve vuku bulan olası gelişmeler, O’nun dilemesiyle gerçekleştiğinden; ruh ebediyetini sürdürdüğü müddetçe bedenin yapabileceği hiçbir şey mümkün değildir!

Dolayısıyla insan, Kur’an dışı düşüncelere kanarak taşıdığı bedenden umutlanmamalı; yaşanılan apaydın dünyayı mezar misali zifiri karanlığa dönüştürürcesine ölülerle aydınlığa ulaşabileceği sanılmamalıdır.

Meyvede akıl olur mu diye sorsam; ne saçma bir soru diye yanıt vereceksiniz. Peki, meyve içinde taşıdığı çekirdeği bilir mi? Aklı yani muhakeme yeteneği yok, nereden bilebilecek diyeceksiniz. Öyleyse insan, içinde taşıdığı ölümü bildiği halde ameli umursamaması; kendisini meyveden farklı kılabilir mı? Kimi insanların tatlı meyveler; kimi insanlarında zehirli meyveler gibi olabilmesi düşünebilenler için önemli bir ipucudur!

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” Secde 85

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. “ İsra 18

“Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarını O’nun bilmesi yeter. “ Furkan 58

%d blogcu bunu beğendi: