Bırak ulusunlar!

En vahşi hayvanları hatta şeytanı dahi kıskandıracak bir hoyratlıkta böğürerek kadere meydan okumayı sürdürsünler.

Sonuçta izin veren ALLAH ise, insana sabretmek düşer.

Ancak o sabır, Allah’ın hükmettiği ölçüyle orantılıdır!

Özgürsel fıtrat taşımayanların iradesel davranışta bulunabilmelerinin imkânsızlığı kulluklarıyla alenidir. Dolayısıyla bilinen tek şeyin bilinenleri yani kaderlerinde yazılı olanları biraraya getirmek ya da yapmak olan politikacılara, din ve bilim adamlarına, düşünürlere veya yöneticilere umut bağlanmamalıdır.

İnsanı yanıltan algı nedir?

Aklın, iradenin ve kaderin yani ‘o kitap’ın, diğer bir ifadeyle levh-i mahfuz’un idrak edilememiş olmasıdır. Her insanın kaderdeki yazgısı doğrultusunda düşünmesi, davranması, muhakeme etmesi, seçimde bulunması, iyi veya kötülüğü fiiliyata geçirmesi, güçlü yahut zayıf olması; zafer ya da yenilgiyle karşılaşması tamamen yaratıcı Allah’ın bir kararıdır. Dolayısıyla ne beşerin ne milletin ne de başka bir iradenin üstünlüğü ve müdahalesi mevzubahis değildir.  

Sanki kader sadece menfiymiş gibi toplumlar öyle sömürülmektedir ki, yabani otlar misali kader değiştiriciler bitmekte, vaat ettikleri olumlu hayat yahut kaderle örtüşen başarılarından dolayı manipülasyonda sınır tanımamaktadırlar. Oysa ne menfi ne de müspet açıdan Allah’ın yazgısından başka hiçbir şey güncelleşmemekte; olası iyi yahut kötü yöndeki değişimler kaderin hükmüyle gerçekleşmektedir. Dolayısıyla beşerin araç olmaktan öte iradesel hiçbir etkisi ve katkısı bulunmamaktadır.

Ki, Allah’ın elçileri olan peygamberlerin dahi fayda ya da zarar verebilme kudretlerinin bulunmadığı baz alındığında söyleyebilecek bir söz yoktur ama yinede nefis ikna olmamaktadır. Çünkü nefsin öğütten yararlanabilmesi ve ikna olabilmesi de Allah’ın iznine bağlı ise, insanın dilediğini özgürce yapabilmesi mümkün değildir.

Örneğin içine girilen seçim sürecinde ortaya dökülen cumhurbaşkanı ve milletvekili adaylarının odundan hiçbir farkları yoktur ama ruhları olmalarından dolayı taşıdıkları ayrıcalık yanlış muhakemeye neden olmaktadır.

Şöyle ki, denizde boğulmaya ramak kalmış bir kimseyi düşünün. Can havliyle yardım isterken tevafuken ellerinin arasına sıkışan bir can simidi veya ona benzer bir tahta parçası ya da bir cisimle canı kurtulur. Karaya çıkması akabinde o cisme sarılarak teşekkür etmesi ve minnet duyguları sunarak kurtarıcı olarak görmesi, herhalde delirdiğinin düşünülmesine yol açar. Hiç insan, cansız ve yaptırımı olmadığını düşündüğü bir cisme şükrederek saygı duyabilir mi? Ancak, canını kurtarmaya neden olan araç, o değil miydi? Aslında kurtaran veya yok eden yaratıcı Allah olmasına rağmen, insanların birbirlerini tanrılaştırırcasına bu güçte görmeleri, her bilgisizliğin temelini oluşturmaktadır.

Seçimlerle ilgili en ince detaylar bedenler yaratılmadan önce levh-i mahfuz da öyle yazılıdır ki, kimlerin katılacağı, ne konuşacakları, destek ya da köstek alacakları, nasıl bir sonuçla karşılaşacakları, hayır mı yoksa şerre mi sebep olacakları, bahaneler ve tetikleyici mazeretler hiçbir şey noksan bırakılmaksızın belirlenmiştir. Dolayısıyla yazılmış olanı hiçbir iradenin lehte yahut aleyhte değiştirebilmesi mümkün değildir.

Kimi farklı gerekçelerle seçime gitmeyerek oy kullanmayacak; kimi geçersiz oy kullanacak; kimi ideolojisindeki lider ve partilere oy verecek; kimi hileye başvurup kaos çıkartmak suretiyle bozgunculuğa gitmeye kalkışacak ama karar, yaratıcı Allah’ın verdiği üzere neticelenecektir. Onun için zaten verilmiş kararın güncellenecek olmasıyla ne liderlerin ne partilerin ne de iç ve dış dayanakçıların takdiri değiştirecek hiçbir müeyyideleri olmayacaktır. Dolayısıyla olaylarda dolgu misali sebepler zinciri olmaktan öte hükmedici bir dahili bulunmayan insan, yalnızca kulluğuyla sabittir.

Geçmiş, gelecek için fevkalade bir ibret ve nasihattir ama kahraman iddiasıyla büyütülen kimseler asla kurtarıcı değillerdir. Çünkü onlar kaderlerinin gereğini yapmışlardır. Ne musibetler ne sıkıntılar ne belalar ne savaşlar ne kavgalar ne de kederler ortadan kalkmayacağı gibi, ‘kadere karşı gelircesine değişim umudu vermek hem yalanın daniskası hem de şirkin ta kendisidir. Bilinmelidir ki, kader ile ilgili inisiyatif sadece yaratıcı Allah’a mahsustur!   

Mesel kimin kazandığı yahut kazanacağı değil, Allah’ın nasıl bir kader yazmış olduğudur!

İnsanoğlu ülkesiyle, devletiyle, milletiyle ancak müstahak olduğunu yaşar neye layık olduğunu da kalplerde saklı olanı bilen ve kaderleri yazan ALLAH’tan başkası bilemez,

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

“Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” A’raf 176

“Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, «Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım» diye benden kesin söz çıkmıştır. “ Secde 13 

Reklamlar

Muharrem İnce bir kâfirdir!

Yaptığı açıklamalarla amansız bir vahiy düşmanı olduğunu öyle ikrar etmiş ki, Türkiye’ye hayır değil şer getireceğine şüphe kalmamıştır.

Doğarken ölümle nişanlanan insanlar, misafir oldukları dünya gerçeğini idrak edememiş olmalarından ev sahibiymiş gibi demir atmışlar; hiç ölmeyeceklermişçesine meylettikleri fanilikte başıboş bırakıldıklarını sanarak, yaratıcıları Allah’ı takmamaktaki inat ve ısrarlarını sürdürebilmişlerdir.

Oysa sahip oldukları kuvvet ve kıymetleri önlerine sunan Allah’a nankörlük ve ihanette sınır tanımamışlar, mutlak biliciliğini ve iradesini yok sayıp nefislerini öne çıkarmak suretiyle benlik gütmüşlerdir.

Kâinatı evirip çevirerek, bir yaprağın dahi bilgisi olmaksızın yere düşmeyeceğini Muharrem İnce ve Abdülaziz Bayındır gibi kimi kâfirler reddetmiş olsa da, “o kitap”ta yazılı olan bir şeyin dışında herhangi bir olayın meydana gelmeyeceği bildirilmiş ve fizikle de kanıtlanmıştır. Zaten yeryüzü ile gökyüzündeki canlı-cansız tüm varlıklara hükmedemeyen bir Allah olamaz. 

Bilgisi olup da idraki olmayan dinli ya da dinsiz kâfirler, yaratıcı ve yoktan var edici bir Allah’ın geleceği bilmez hezeyanları, Tanrı’lığın özüne aykırıdır. Ki, Allah’ı kökten inkâr eden ateistler dahi böylesi sapkın bir düşünceyi deli saçması bulurlar. Çünkü yarattığı kullarını kontrol edemeyen, menfi yahut müspet ilişkilerini yönetip yönlendiremeyerek başıboş bırakan bir Tanrı,  Allah olabilir mi? Allah’ın tanıyacağı zerre bir inisiyatifin tüm düzeni allak bulak edeceği tartışılmazdır.

Hiçbir kuşku yoktur ki, beşer ne yaparsa yapsın kaderinin doğrultusunda yapsa da boştur. Çünkü kâinatın ve yarattığı kullarının kaderlerini mülkünde tutan Allah’ın kararı vardır ve içinde yaşanılan dünyada bunun apaçık bir delilidir.

Lakin Müslüman kimliğine bürünmüş azılı kâfir CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce,  Allah’ın kararına yani Mutlak İradesi’ne karşı çıkarak; “Böyle bir din yok arkadaşlar. Göster bakayım kararı, nasıl bir karar bu? Yani Allah’tan karar varmış, öyle söylüyor. Yalana bak. Göklerden gelen bir karar varmış; mail mi geldi, Facebook’tan mı, Twitter’dan mı, nereden geldi” sözleriyle nasıl şedit bir küfür ehli olduğunu ispatlamakla kalmamış; vahyi yani Kur’an’ı Kerim’i yalanlayabilmiştir.  

Aklın özgür ve mutlak bir güç değil, yaratıcı Allah’ın bilgisi, etkisi ve yönlendirmesi altında dahi olduğunu bilmeyen Muharrem İnce adlı mahlûk, gizli bir ateisttir.  Bedenler yaratılmadan yani fiziksel özellik kazanmadan önce yaratılmış olan ruhlara farklı bilgiler, yetenekler, görevler, şerler, hayırlar, eceller, rızıklar ve dünyada yaşadıkları boyunca görüp geçirecekleri ne var ise yüklenmiş; bilinmeyen yani Allah’ta saklı bir bilgiye göre imtihan gerçekleşmiş; bu esasa göre fiziki hayat güncelleşmiştir.

Allah’ın bildirmediği bilgi doğrultusunda gerçekleşen imtihanla ilgili hiçbir kulun sorgulama hakkı bulunamaz. Doğrusu İslam, Allah iradesine kayıtsız-şartsız bağlılıktır; imandır; teslimiyettir. Her ne kadar iman ya da inkâr edilmiş olunsa da her kul, İslam’ın hükmettiği kulluğun altındadır.

Yarattığı geleceği bilemeyen; günün koşullarını kestiremeyen; karar veremeyen bir Allah, yaratıcı ve kâinat düzeni sağlayıcı bir Tanrı olabilir mi?

Her kulun programlanmış ruhu gereği bedeni işlev kazanmaktadır. Mutlak İrade’nin “o kitap”taki yazgısı; aldığı karar ve verdiği takdir ne ise, o aynen uygulamaya geçer. Dolayısıyla yaratıcı ALLAH’ın kararını inkâr eden Muharrem İnce, Müslüman görünümlü bir Lawrence’tir; İngiliz casusu Lawrence’in 1. Dünya Savaşı sırasında Türklere nasıl kahpelikler yaptığını tarih sayfalarından inceleyiniz ki, Muharrem İnce’nin kim olduğunu idrak edebilesiniz.

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid 22

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” Kıyamet 36

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) dır.” Hud 6

De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.” Enam 38

“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur’an’dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.” Yunus 61

“O, göklerde ve yerde tek Allah’tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.” Enam 3

CHP ile asla uzlaşmam!

Çünkü şeytanla anlaşmaktan farksızdır.

O müşriktir;
Fasıktır;
Takiyecidir;
Riyakârdır;
Lanettir;
Lafebesidir;
Müslüman Türk Milleti hasmıdır;
Şeriat karşıtıdır;
Kur’an ile devlet birliğini bozandır;
İslam’ı kamudan ve siyasetten reddedendir;
Allah’a imana karşı aklın üstünlüğünü kabul edendir;
‘O Kitap’a yani kadere karşı özgür iradeyi savunandır;
Allah, Resulü ve kitabı ile savaşandır;
Düşünce ve ifade özgürlüğü adına fitneyi himaye edendir;
PKK/HDP terörüne arka çıkandır;
Din ve namus telakkisini ortadan kaldırandır;
Hileyle ince ve sezilmez yollardan insanı iğfal edendir;
Haramı helal sayandır;
Vahyi her düşünce ve davranışa şedit kindardır;
Hakka karşı batılı içselleştirendir;
Sözden öte pratikte hiçbir şey başaramayandır;
Kendi egemenliğinden başkasını onaylamayandır;
Abartıda şeytanla yarışandır;
Çıkarı adına kalleşlik ve ihaneti meşrulaştırandır;
İnsanları sömürendir;
Şeytan misali nefsin en azgın dostudur;
Amacına ulaşana dek ayıya dayı diyendir;
Ümmet birliğinin en yaman karşı cephesidir;
Milletin Müslüman oluşundan utanandır;
Allah hâkimiyetine karşıdır;
Müslüman millete karşı diş bileyendir;
Fırsatını yakaladığı anda ülkede tek bir dindar bırakmamaya yeminlidir;
Türkiye’yi haçlı-siyonistlere peşkeş çekecek bir ajandır;
Türkiye aleyhine olan saflarda bitendir; hatta o safları harekete geçiren bir dinamodur; Türkiye’yi yabancılara şikâyet edip işgale kışkırtmak misali yardım dilenendir;
Mutlaklığı Allah da değil beşerde görendir;
Müslüman Türk milletinden yüz çevirendir;
Kul olduğunu inkâr ettiği halde ‘kul hakkı’ hilekârlığı yapandır;
Şeytan misali asla doğru yola girmeyecek olandır;
Allah’ın yazgısına karşı sürekli kompleks içinde olandır;
Şüphe ve tereddüt hastalığına kapılandır;
Ne sözü ne de anlaşmasına kesinlikle güvenilmeyecek olandır;
Nefsin ta kendisidir;
Akıl karıştırıcıdır;
Özü karartıp kabuğa odaklattırandır;
Manipülasyonda eşi olmayandır;
Seçimlerde hasmı olduğu şeriata sığınandır…

 

Dostlarımla iftar ettiğim sırada bir arkadaşım, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye göz kırparcasına güzel vaatlerde bulunduğunu söyleyince; “unutma, o bir CHP’li ve o yapı içinde kim olursa olsun bir felakettir; şeytanda nefse hitap ederek insanları hüsrana uğratmıyor mu” deyince, “haklısın” sözlerinden başka bir açıklama yapamamıştı.

Ayrıca CHP’de şahısların önemi yoktur; partisi ve bağlı olduğu ideolojisi vardır.  

Hatırlarsanız; ABD’nin eski başkanı Ronald Regan da Hollywood’da ikinci sınıf bir sinema oyuncusu olmasından dolayı halkın bir kısmı tarafından eleştirilmişti. Demişlerdi ki, “ABD’yi ikinci sınıf bir oyuncu mu yönetecek?” Cumhuriyet Partisi ileri gelenleri de; “Ülkeyi anayasal sistem ve bağlı olunan ideoloji yönetir, şahıslar değil; sokaktaki odun dahi fark etmez” çıkışında bulunmuşlardı.

Dolayısıyla ne uzaktan ne de yakından herhangi bir insan hele de bir Müslüman asla CHP ile işbirliği yapamaz; sözlerine güvenemez, intihar edercesine destekleyemez ve Türkiye’yi teslim edecek bir organizasyonun içinde yer alamaz. CHP’nin fırsatı yakaladığında Türkiye’yi Irak ve Suriye’den daha beter hale getireceği kuvvetle muhtemeldir. Hatta doğuracağı bir iç savaşla yabancı düşmanlara milletimizi yem edeceğine şüphe yoktur. Çünkü o, lanetlidir; kibirlidir ve Allahın düşmanıdır!

Beterin daha beteri ancak o beter yaşandığında idrak edilerek “ALLAH” dilenebilir. Ama Allah’a düşman bir CHP’ye itimat etmiş bir halka yardım değil musibet akar! Çünkü CHP’liler, kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter, hem de Allah’ın Resûlüne indirdiği kanunları tanımamaya çok daha yatkındır.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” Bakara 159

“İşte onların cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lanetine uğramalarıdır.” Al-i İmran 87

“Bunlar, Allah’ın lanetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lanetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” Nisa 52

“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde)  Rablerine arz edilecekler, şahitler de: İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir, diyecekler. Bilin ki, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir!” Hud 18

Oy mu istiyorsunuz?

Her ne kadar kriterim Kur’an’ın ortaya koyduğu anayasa yani hükümler ise de, seküler-laik ve demokratik düşünce düzeyindeki yönetim anlayışınızdan sadece üç talebim olacak. Eğer bunlardan birini dahi verebilirseniz, oyum doğrudan sizindir ve anamın ak sütü gibi helal olsun!

  • Ölümsüzlük verebilir misiniz?
  • Eceli belli bir yaşam garantisi verebilir misiniz?
  • Yaşamım boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemi temin edebilir misin?

Bir gün İskender, Uzak Doğu seferinde iken; yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermişti. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlardı. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuştu.

İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tıpkı günümüz politikacıları gibi tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemişti.

Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl taleplerdir ki, hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden dileyebiliyorsunuz” sözleri karşısında insanlar;

“Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye hâkim olup gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ biri olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?”

İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu idrak etmiş olmanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmıştı.

ALLAH inisiyatifinin ötesinde hiçbir şey veremeyenin ortaya çıkıp vaatlerde bulunmasına ancak aptallar inanır!  

İşte günümüz politikacıları da aynı akıbet içindedirler ancak o günün insanları bugünün yığınları olmadığından gerekli olanı sorgulayabilmiş ve vaatlere kanmayarak had bildirebilmişlerdi. Dolayısıyla vaatlere teslim olmayıp, olanı değil olmayanı isteyerek, sömürücülerin istismarlarına boyun eğmemek ancak insanın ortaya koyabileceği bir akıldır.   

“De ki: Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz.” Zümer 64

Din nedir bilmez…

Ama dinden ahkâm keserek devletten, siyasetten, anayasadan, aydınlıktan, bilimden ve eğitimden koparmak suretiyle ruhsuz beden misali etkisiz ölüye çevirir.

Oysa dinin ne olduğunu ve Allah’ın kim olduğunu bilmeyenin ateistten farkı nedir?

Seküler-laik devletlerde vahiy öyle hasımdır ki, kutsallaştırılan din dokunulmaz kılınarak her alandan soyutlanır ama saygıyla taltif edilen bir manipülasyonla düşmanlığı gizlenir. Böylece söz konusu devletlerin toplumları Allah’tan uzaklaştırabilmek için din, bilim ve siyaseti rakip kuvvetlermiş gibi düşman saflara ayırmış, Allah’ı gökyüzüne yerleştirip yeryüzünün egemenliğine tecavüz edilmesiyle yeryüzü-gökyüzü tanrıları doğrulmuş; böylece riyakârsı bir inanç ve düzen karmaşasına mahkûm eğlenmiştir.

Hâlbuki her düşünce, düzen, anayasa bir dindir! Ancak “Din Nedir” sorusu irdelendiğinde tuzak ve manipülasyonlardan kurtulunarak hakikat açığa çıkabilmektedir.

Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar ilahsal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi manipüle edilip, siyasi hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de; gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; bilim, düşünce ve iradelerin tamamıdır. Bilimsel ve siyasal her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı amaçlanır, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hâkim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğunun tasdik edilmesidir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman tanrısal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak, farkında olmadan tapınabilmektedir.

Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Dolayısıyla ateizm bile kuralsızlıklarıyla bir dindir!

Çoğu din ehlinin seküler-laik düşünce güdümünün etkisinde kalarak iman ettikleri Allah itikatlarının aksi düşünce ve davranışta bulunabilmeleri öyle bir ikilem meydana getiriyor ki, ya bilinçli yahut bilinçsiz bir sapmayla gerçek eğilip bükülerek temel yapı tahrip edilebiliyor. 

Yaratıcının indirdiği vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, oyun içinde sayısız dalavereler tertipleyerek inananları şeytanca aldatmışlar ve aldatmaya devam etmektedirler. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, pratik hayatta karşılığı olmayan mega yalanlar zemininde empoze edilmiş abartılardır.

Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel olduğunu işleyerek güya saygı altında Allah’ı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzü iktidarlığından dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamış; insanların nefislerini okşayan seçme, seçilme, özgürlük veya hâkimiyet adı altında suni ve fani payeler vermek suretiyle mastürbasyonda sınır tanımamışlardır. Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin odalıklığına razı olmuşlar ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir onur vesilesi saymışlardır.

Acaba böylesi bir anlayışa sahip politikacı, ilahiyatçı veya devletlerin aydınlık ya da adalet verebilmeleri mümkün müdür?

Tüm çaba insanların kul olma fıtratlarını aşacak benliği yüceltmekle Yaratıcıya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine rakip zafer kazanabilecek üstünlüğü pozitivist temelli argümanlarla adı sekülerizm, laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasim, Marksizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırılmaktadır. Ancak teorilerindeki düşünceleri pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir. 

Lâik, sosyalist veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan devletlerin din ile devleti düşman hatları misali birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmakta, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni türetmektedirler. Ancak toplumlar böylesi şeytani bir hileyi derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırları çizilmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayılarak, kıyasıya mücadele edilmiştir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Allah ile insanın egemenlik haklarından ötürü milyonlarca canlıyı ölüme sürükleyerek göz açtırmamışlardır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik veya sosyalist dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta Yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah.

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı!

Yeryüzünde, devlette, yasa yapıcılıkta ve siyasette ayrı bir tanrı; gökyüzünde, doğada ve ölümde ayrı bir Tanrı’ya inananların dinleri apaçık bir ikiyüzlülük, riyakârlık, sahtekarlık veya münafıklıktır.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın. “ Muhammed 33

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.”  Nur 47

“Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” Mü’minun 34

Kader ne seçilebilir ne de değiştirilebilir…

Müslümanlar için kaderle ilgili söylenebilecek hiçbir söz ve alternatif olmayıp sadece teslimiyet yani güven mevcuttur. Ancak özgür yahut cüz-i irade savında bulunanların iddialarını pratik hayata geçirememiş olmaları gerçeğin açık perdelerini kanatılmaya yetse de, kalplerindeki şüphe hastalığı idrak edebilmelerine mani olmaktadır.   

Ne var ki, içine düşülen en büyük yanlış, kader yazgısı ile örtüşen davranışların iradece yapılabilindiği algısıdır.

Sürekli kader sorgusu yaşayan insanın Mutlak İrade ile özgür irade çatışması temel bir bilgiye ve otokritiğe dayandırılmadan yapılmış olmasından aydınlığa kavuşulamaması da bir kaderdir. Çünkü ancak yaratıcıya özgü kader yazma inisiyatifi aşikârken yaratıkların kader belirleme iddiaları apaçık bir hezeyan; dolayısıyla akıl ve iradelerin hür olmadığına bir delildir.

Aslında bizzat edinilen tecrübe, düşünebilenler için aleni bir anahtar olmasına rağmen kavranılmamasına engel olan kaderdir. Dolayısıyla ya nefsi ya da kuvvet sahibi sanılan beşeri, Allah’tan daha üstün tutarak ve yaptırım güçleri bulunduğuna güvenerek iplerine sarılması; nasıl kör, sağır ve idrakten yoksun olunduğunu ortaya koymaktadır.

Zaten doğrusunu bulmak o kadar kolaydır ki, gelecek hatta bir saniye sonra neler olacağı ve başına ne geleceği bilinebiliyor mu? Varsayalım bilinebiliyor ise; engelleyebiliyor ya da tersine çevrilebiliniyor mu? Eğer özgür bir iradeye sahip ya da herkes kaderini yazabilecek bir kudrette ise, neden dilenilmeyen olumsuzluklar sahiplenebiliniyor? Oysa kader yazmadaki maksat, hem mutlu ve güven içinde olmak, sağlıklı ve varlıklı bir hayat sürmek, her türlü beladan arınmak, korku ve tehlike yaşamamak, acı ve kayba uğramamak değil midir?

Dolayısıyla insanı derinliklere götüren yolların kokusunu alamamasından, gönül gözünün işitici ve bilici gücünü çalıştıramamasından ve zihinlerini yalanla meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran her şeyi göz ardı etmesinden hiçbir kanıt fayda vermemekte; velev ki her ne kadar kanıta şahit de olsa,  yine de idrak edememesi kaderinden başka bir şet değildir. Demek ki akıl, teoride öngörüldüğü gibi ne hür ne de muhakeme yetisi sağlamakta ve düşlerdeki bir kader yazılamamaktadır!

Her kim olursa olsun, hatta peygamberler dahi olsa hiçbir beşer özgür değildir. Bu sebeple kaderini yazamaz; hakkında yazılmış olan değiştiremez ve cüz’i de olsa müdahalede bulunamaz.

Sözde yaratıcı akla ve iradeye odaklattırılan bilimsel keşiflerin, zaferlerin, başarıların ve iktidarların ardında yatan öyküler özellikle göz ardı edilir. Dünyada gelişmelere neden olan buluşların ani beyin fırtınaları sonucu doğduğu ya da kahramanlıkların cesaret ve bilgelikle edindiği iddia edilir. Hâlbuki her şey, Mutlak İrade’nin “o kitap”ta ki düzeneğine göre gerçekleşmekte; üstünken yahut dehayken hiçliğe, hiçken iktidara dönüşen sürecin altında yatan gerçek kavranamamaktadır.

Her insan, kaderini yaşadığından iradesel temelde birbirlerine karşı ne güçlü ne de zayıftırlar. Sadece Allah tarafından biçilen görevleri yapmakta, kiminin kimine karşı üstünlüğü akıl ve iradelerinden değil, Allah öyle dilediği içindir. Bu sebeple insan olmalarından peygamberlerin dahi kendi başlarına yaptırım güçleri bulunmamaktadır.

Geçen gün, en acımasız katil Beşşar Esed, helikopterlerle İdlib kırsalındaki sivil yerleşim yerlerine, havadan tehdit mesajları içeren bildiriler atmış.

Edinilen bilgiye göre, Esed rejimine ait helikopterler, İdlib iline bağlı Sermada beldesi, Ram Hamdan köyü ve Kemmune sığınmacı kampı üzerine attığı bildiride direnişçi halka “kaderini seç” önerisinde bulunmuş.

Hayatını kaybetmiş bir kişinin resmi ile üzerinde “kaderini seç” ifadesi ile başlayan bildiride, “Elinde inatla silahı tutup devam etmek, ölülerin tarafını seçtin demektir. Eğer yaşamak istiyorsan silahı bırak. Hayatınla kumar oynama. Başka bir çözümün yok. Ya silahı bırakırsın ya muhakkak ölürsün. Son şanstan faydalan, silahı bırak ve durumunu düzelt.”

Oysa eline silah alarak Allah adına yahut nefsi adına savaşanla savaşmayan tamamen kaderinin yazgısıyla güdülen bir harekettir. Kimi Allah yolunda cihad ederek ölümsüzlüğü; kimi de nefsi adına savaşarak ölümü seçer. Her halükarda silahı bırakmakla ne yaşam elde edilebilir ne de menfi durum müspet hale getirilebilir. Çünkü insan ancak kaderini yaşamakla yükümlüdür ve seçim hakkı bulunmamaktadır.

Lakin zalimi mağlup etmek amacıyla koşulan şehadet bir ölüm değil doğrudan ölümsüzlüktür. Dolayısıyla ölümsüz kalabilmek uğruna mücadele eden cihad ehlini manipüle etmeye kalkışarak ölümle tehdit etmek suretiyle korkutmaya çalışan şeytan Esed’in kaderi dahi idrak edemediği anlaşılmaktadır.  

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.” Cin 21-22

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” Zuhruf 32

İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! Kıyame 36

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid 22

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51    

“Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bu, bir kitapta (levh-i mahfuzda) mevcuttur. Bu (eşya ve olayların bilgisine sahip olmak), Allah için çok kolaydır.” Hac 70

Sen Kur’an’a uymasan da…

Kur’an seni öyle uyduruyor ki, insan yerine hayvandan daha aşağı mahlûkata çevirip, kendine değil yaratılana güvendiriyor ve ebedi kalacağın ahiret yurduna tumturaklı iman ettirmiyor.

Dünyada da namus yerine şerefsizliği; izzet yerine zilleti; vakar yerine hor ve hakirliği; cesaret yerine korkaklığı; yönetmek yerine hükmedilmeyi; erdemlik yerine bayağılığı; adalet yerine barbarlığı; helal yerine haramı; sabır yerine isyanı; fetih yerine savunmayı; mutluluk yerine cefayı; refah yerine musibetleri duçar kılarak idrak edemeyen ve ibret alamayan yığınlara dönüştürmektedir.  

Allah, diğer bir ifadeyle Kur’an yerine başkalarının peşine düşerek öncü edinenler öyle adi ve aşağı kimselerdir ki, yaratıcısına başkaldırmalarından dolayı et ve kemik kümesi olmaktan öte bir yüceliğe ulaşamamaktadırlar. Ancak dünyadaki bilgi, makam ve güçleri toprağa gömülene dek bir yanılgı doğursa da, eserleri ve anılmış olmaları da aynı aldatmacadan başka bir şey değildir.  

Güvensizlik, imansızlıktır!

Allah’a inanmak; ibadet etmek; zikretmek; Kur’an okumak; iman etmiş olmak demek değildir. İman, kayıtsız-şartsız doğrudan bir güven olup, o güveni muhafaza edende sabırdır.

Dövizdeki dalgalanmadan ötürü paniğe kapılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem büyük bir bela olduğu gerekçesiyle faize karşı olduğunu söyledi; hem de dalgalanma sonrası “serbest piyasa ekonomisini tüm kural ve kurullarıyla uygulayan bir ülkeyiz. Küresel yönetime bağlı kalmaya hazırız”  dedi.

Serbest Piyasa Ekonomisinin gerek ana gerekse babası faiz olduğuna göre; nasıl bir çelişki içindedir ki, bela olarak karşı çıktığı faizi hem arttırabiliyor hem de bağlı kalmaya hazır olduğunu bildirebiliyor?

Böylece Allah’ın ipi olan Kur’an’a iman etmenin nasıl meşakkat ve sabır gerektirdiği aşikârdır. Dolayısıyla sözle inanmanın yeterli olmadığına en önemli kanıt güvendir ve güveni de doğuran imandır!

Şüphe içindeki bir inancın neden olduğu imansızlıktan dolayı Kur’an yalanlanırcasına düşülen çelişki öyle bir şirktir ki, sanki faiz çok kötü bir pislik değilmiş gibi kurtarıcı yapılmaya çalışılmaktadır.      

Ekonomi bir rızıktır!

Rızkı dilediğine az dilediğine de çok veren Allah olduğuna göre; beşeri güçlerden kaygı duyulabilir ve olası müdahaleleri bağımsız kılınabilinir mi?  Bir gün önce sen kazanıyordun da, ertesi gün o beşeri güçler mi kazancına mani olup zarara yol açtılar? Ya da bir gün önce Allah verdi de, sonra Allah’ın rahmetini keserek elindekini alan beşer mi oldu?

İşte inanılan Allah’a iman edilememiş olmasından herhangi bir olumsuzluk karşısında ümitsiz bir nankör olunabilmekte ve Allah, (haşa) beşere karşı kolayca satılabilmektedir. İnkâr ile iman arasında yol tutmaya çalışan kimselerin nasıl sapkın oldukları düşünce ve davranışlarıyla orantılıdır.

Yaratanı, yaratandan ötürü seven hümanist bir anlayış ehlinin iman edebilmesi mümkün değildir. Çünkü o, hümanist düşüncesi gereği Allah’tan ziyade beşeri sevmeye, hoş görünmeye, rızasını kazanmaya, refaha ulaşabilmesi için hizmet yapmaya; mücahide ve şeriata karşı savaşmaya ve tedbiri Allah’ın indirdiği ayetlerde değil beşeri kurallarda arayıp güvenerek çözmeye çalışır.

Hiçbir politikacının ve seküler-laik düzeni içselleştirmiş bir vatandaşın dini, Kur’an’ın hükmettiği İslam değildir. İslam olmadıklarından dolayı Allah’a güvensizliklerinden iman edememekte; karşı çıktıkları faize, darda kaldıklarında serbest piyasa ekonomisi mazeretiyle geri dönebilmekte; ekonominin bir rızık olduğunu ve rızkında tamamen Allah iradesinde bulunduğunu bildikleri halde sabretmeyip harama koştukları tartışılmazdır.      

“Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet)  tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur. Hud 9

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse hemen ümitsizliğe düşüverirler.” Rum 36

“Kendilerine bir iyilik dokunsa «Bu Allah’tan» derler; başlarına bir kötülük gelince de «Bu senden» derler. «Hepsi Allah’tandır» de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” Nisa 78

“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kafirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi ahretten ümit kesmişlerdir. Mümtehine 13

“(Resûlüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim malik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? «Allah» diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona asi olmaktan) sakınmıyor musunuz? Yunus 31

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: