Orospuluk kullukla orantılıdır!

Her ne kadar argo, kaba, ayıp veya çirkin bir sözcük olduğu ve onuru alçalttığı gerekçesiyle kullanılmaktan kaçınılsa da seküler-laik dünyanın orospuluğu aşikârdır.   

Erkeklerle nikâhsız olarak cinsel ilişkide bulunan kadınlara atfedilen orospuluk öyle manipüle edilmiş ki, sadece bir kısım kadınlara isnat edilerek insani ahlaksızlık meşrulaştırılmıştır.

Kadınlarla nikâhsız olarak cinsel ilişkide bulunan erkeklere çapkın ya da zampara olarak bakan bir düşünce düzeyinde hükmedenin kendi olduğunu sanan nefis, Darwin’in teorisindeki Doğal Seleksiyon anlayışı doğrultusunda güçlü olan erkeklerin zayıf olan kadınları nasıl ezdiğini ortaya koymaktadır.  Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışı, 19.yy’ın acımasız kapitalizminin sloganına da yansımıştır.

“Çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalır. Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir.” C. Darwin

Kaynağını yaratıcı Allah’tan almayan nefsi her düşünce ve fiiliyat şeytanlıktır; orospuluktur. Bunu yalnızca nikâhsız bir cinsellik, hele de kadınlarla bağdaştırmak öyle hileli bir yönlendirmedir ki, apaçık bir kalleşliktir.

Allah adı anılmaksızın kesilen bir hayvan etini yemek dahi çok büyük günah yani haram iken; Allah adına yapılmayan bir nikâhın helal sayılabilmesi asla mümkün değildir. Dolayısıyla seküler-laik bir resmiyette meşru addedilen nikâh, aslında gayrimeşruluk yani orospuluktur.

Orospuluğun nikâhsız bir yaşamla sınırlı olmadığı ve hayatın her zerresinde mevzubahislik taşıdığı harami hükmüyle alenidir.

Allah’ın indirdiği vahiyle yani ayetlerle hükmedilmemesi apaçık bir orospuluktur. Yaratıcı Allah’ın düzenini reddedip nefsi düzenler kuran insanlar fevkalade kalleştirler ama yaratıcılarına karşı yaptıkları kalleşliğe değil nefislerine yapılan kalleşliği önemsemelerinden orospunun dibidirler.

Ya seküler-laik hümanist düşünce düzeyindeki kadınların, erkeklerle olması gereken eşitliği savunmalarına ne demeli! 

Nefsin eline bırakılmış yasalar bütününün adaleti sağlayamadığı ve sağlayamayacağı tartışılmaz ise de, şerri hukuk sistemine yani Kur’an’i hükümlere karşı çıkanların orospulukları ruhen tescillidir. Çünkü nefsi tatmin için orospuluk olmazsa olmazdır!

İnsanı beden değil ruh yönetir. Ancak bedeni ahlak ile ruhi ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamadıklarından orospuluk türemiş; böylece orospuların içerisindeki imansızlık ruhu; hırsızların, sapıkların, sokak serserilerinin ve teröristlerin ruhlarından farksız olmayıp, amaçları her zaman nefsi avantajlarını arttırmak ve bunun içinde ellerinden gelen adaletsizlik, ahlaksızlık, isyan ve şirki işlemektedirler.    

Bir fahişenin ahlaki yozlaşması ne ise, vahye itaat etmeyenin de yozlaşması odur! Dolayısıyla ruhi orospuluk, bedeni orospuluktan çok daha kötüdür.

Varlık amaçları din ve namus telakkisini ortadan kaldırmak olan ruhi orospular, kendilerini şeytana satmış olmalarından nefisleri öyle iğfal edilmişlerdir ki, düşünce ve davranışlarıyla insan olmadıklarını kanıtlamaktadırlar.

Allah için yaratılmış bir insanın Allah’tan başkası için var olabilmesi mümkün değildir. Şeytanın “ben” demesi nasıl cennetten kovulup ebedi cehenneme atılmasına neden olmuş ise, Allah’a isyan üzerine olan orospular da sömürücü nefsi anlayışlarından ötürü cehennemin dünyadaki simgeleridirler. Dolayısıyla Kur’an’ın esası olan muhkem ayetler son derece açık ve seçik olmasına rağmen; nefis odaklı ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri yapılaşmalar ve mücadeleler apaçık kerhaneciliktir.

Şöyle ki, sözde vatanseverler, vatanın bir toprak parçası, bir bitki örtüsü, su kaynağı, havası-denizi ve göllerinden ibaret olmadığını idrak edememiş öyle eçhellerdir ki, vatana ihaneti maddesel yani bedensel varlığa indirgeyerek, vatanı vatan yapıcı diriliği veren ruhunu yok sayarcasına ehemmiyetsizleştiren ruhi orospulardır. Bu sebeple ruhun bedenden ayrılmasıyla ölülük nasıl vaki oluyorsa, onlarda ruha yani dine tecavüz eden vatansever değil vatan hainleridirler.

Orospulaşmış insanoğlu öyle ucuzlamış ki, her cezbedenin ya ardına takılmış ya da talip olunmaktan diz çökmüş. Ama iliğine kadar elinde avucunda ne varsa alıp götürüldüğünü mezara girene kadar anlayamamış. Çünkü ruhu değil bedeni seçmiş.  

“Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.” Mü’minun 71

“Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.” En’am 121  

“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” Şems 1-10

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” En’am 70

Reklamlar

Dışarısı düşman; içerisi hain…

İşte yedi düvel bu olsa gerek!

Allah resulü, nasıl ki kâfir münafıktan yetmiş kez daha tehlikelidir buyurmuş ise, hain de düşmandan o denli daha büyük bir felakettir.

Seküler-laik düşünce doğrultusunda benlikleşen insanlar, kendileri olmak yani Allah’a kul olmak yerine hilkatteki eşlerinin güdümünde olmayı öyle sindirmişler ki, insanlığı tarumar etmekle kalmayıp itilip kakılan etiketli köleliğe rızalığı modernlikle özdeşleştirebilmişlerdir.

Düşmanla barış adına bir arada yaşanılabilir ama doğruyu eğip bükecek bir uzlaşmaya girişilemez. Hele hainle bir hava dahi teneffüs edilmez!

Nasıl ki merkezi sinir sisteminde herhangi bir hücre tahrip gördüğünde organlar atıl hale gelebiliyor ise, hak ve adalet adına mahkûm olmuş bir düşünce ya da rejim de aynıdır.

İnsanoğlu yaratıldığından itibaren hak ile batıl savaşı hiç sönmemiş; Allah adına yapılan İstiklal muharebeleri hiç bitmemiş ve kıyamete değin sonlanmayacaktır. Çünkü cinsi ve insansı şeytanların varlıkları sürmektedir.

Kulluğu doğrudan yahut dolaylı olarak reddeden insanlar öyle zayıftırlar ki, gücü, hile ve ihanetlerde aramalarından hainliği meslek edinmişlerdir.  

Kanalizasyonda temiz bir yer bulabilmek nasıl imkânsız ise, yanlışla yani küfürle inşa edilmiş bir düzende insan bulabilmekte fevkalade zordur. Herkesin birbirinden beter ve çıkarı için çalıştığı bir düzende insan kalınabilmenin mümkünsüzlüğü vahiyle de açıktır. Dolayısıyla kötüyü türeten düşünce hainliği meşrulaştırmakta; iyinin hâkim kılınabilmesi de duçar kalabilmektedir.               

Cesedi görsellikte ölümsüzleştirebilmek maksadıyla çürümesini engellemeye çalışmak nasıl kendisinin bir ölü olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor ise, hain-düşmanla girişilen insani bir muhabbet, hoşgörü, tolerans ve davranış da kendisini alçaklıktan kurtarıp yüceliğe ulaştırmamaktadır. Yapılan makyajsı müdahaleler ya da hümanist yaklaşımlar her ne kadar gerçekten uzaklaşmaya neden olsa da, gelecekte daha korkunç ahlaki ve politik öldürücü salgınlara zemin hazırladığı tartışılmazdır.

Hakikat ışığına körelmiş seküler-laik insan, karanlığı aydınlık sanarak öyle koşturmaktadır ki, fiziki körlerden çok daha karaltıda yaşadığını bile fark edememektedir. Dolayısıyla karanlığa alışmış bir insan, aydınlığa ihtiyaç duymadığından hakikat ışığına odaklanamamakta; böylece karanlıkta düşünen ve dolaşan mahlûk olmayı özümseyerek batıl yoluna devam etmektedir. Batılın aydınlık değil karanlık bir yol olduğunu birçok ayetiyle bildiren Allah’ın doğru hükmü, bilimde dahi “gözün karanlıkta da aydınlık gibi görebildiği” tespitle ortaya konmuştur.  

Kimi insan karanlıkta yaşamaya alışıktır; kimi insana aydınlığı gösterdiğinde gözleri kamaştığından kaçar; kimi insan karanlıktan ok gibi çıkarak aydınlığa kavuşur; kimi insan aydınlıktayken karanlığın cazibesine kapılarak karanlığı aydınlık zanneder; kimi insan biyolojik gözle değil gönül gözü ile gördüğünden aydınlıktan çıkmaz; kimi insan hem aydınlık hem de karanlık içinde bir gölge gibi yaşar; kimi insan ise yaşadığı karanlığa ışık huzmesi sızmasıyla aydınlığa ulaştığını sanır. 

Gücü ve iktidarları tüketip bitiren her ne kadar hainler ise de, dünya,  hakkı ve adaleti egemen kılabilmek için insanlığa zulmeden barbarları ortadan kaldıran iman ehline ev sahipliği yapmış öyle bir âlemdir ki, hiçbir şart ve koşulda hainlerin emellerine ulaşamadıkları; muhtemelen ulaşmış olsalar dahi kalıcı olamadıkları bir tarihtir.  

Karanlığa yani batıla karşı hakkı yani aydınlığı hâkim kılabilmek için nice topluluklar ve milletlerin şehadete koşmalarından insanlık süregelmiş; ALLAH’ın bayrağına sarılmış yiğitlerin küfrü püskürtmelerinden hak düzen muhafaza edilmiştir.

İslam milletleri arasında Müslüman Türk Milleti, varlığı boyunca haçlı-siyonist barbarlara karşı savaşarak Allah’ın bayrağını burçlara asıp hak ve adaleti sağlamış ama içindeki hainlere gerekli müeyyideyi uygulamamasından zillete düşerek yenilgiye uğrayabilmiştir.

Düşmanı yenilgiye uğratmak, Müslüman için fevkalade kolaydır. Ancak içerdeki hainler öyle virüstürler ki, yenilmeye mahkûm düşmanlara galebe çaldıracak manipülasyonlarla akılları karıştırmaktadırlar.

Etrafındaki düşmanlardan çok daha beter hainlerin sarmaladığı Türkiye, şüphesiz imanlı neferleriyle her zorluğun üstesinden gelebilecek bir şehadet aşkı taşımaktadır. Müslüman her Türk ya da diğer mensuplar, şehitliği kabullenmiş vakurlu bir halde zaferi kendileri için değil Allah adına istemiş olmalarından ölümü hiç mi hiç tasa etmemekte; dolayısıyla haçlı-siyonist kahpeler gibi dünyada değil ahirette kazanacakları mükâfat için sevinçle canlarını vermelerinden küfre karşı iman üstün gelmektedir.

 Afrin’de gazi olan yaralıların tedavileri sonrası tekrar cepheye gitme arzuları, hatırıma Çanakkale Savaşında yaralı düşen bombacı Mehmet Çavuş’u getirdi. Seddülbahir ve Conkbayır’ın mücahit kahramanlarından biride bombacı Mehmet Çavuş ‘tu. Anadolu çocuğu olan bu kahraman, atası Sultan Alparslan ve askerlerinin Malazgirt Savaşı’nda gösterdiği cesaret misali İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar, karşı tarafa fırlatır ve kazdıkları kuyulara gömerdi.

Savaş esnasında yaralanan bu yiğit delikanlı, yatmakta olduğu hastaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden şey; yaramın kapanmamasından dolayı kıtama iltihak edemeyip düşmanla çarpışamamaktır. Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem kumandanım.”

İşte nice savaşlarda galebe çalan Müslümanlar, bire karşı on hatta yüz düşmanı yerle bir etmişlerdir.

Yedi bin kişilik ordusuyla yetmiş bin kişilik düşmanı kendi topraklarında yenerek Batı Avrupa’yı fethetmek suretiyle Endülüs Devleti’ni kuran Tarik Bin Ziyad’dan tutun da; kırk bin kişilik askeriyle yetmiş bin kişilik Doğu Roma ordusunu hezimete uğratıp Anadolu da İslam-Türk Devleti’ni kuran Malazgirt fatihi Sultan Alparslan gibi sayısız iman ehlinin referansları ortadayken; ne ABD ne Rusya ne Çin ne AB ne CHP ne HDP ne de başka bir düşman yahut hain asla zincir vuramaz

Her Müslüman bir askerdir; ölümsüzdür; ölümü etkisiz kılıp şereflendiren şehadetidir!

“Ya Rabbi! Sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihad ediyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret.” Sultan Alparslan

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kafir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” Enfal 65

“Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur. Allah kime de hidayet ederse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?” Zümer 36-37

 (Resulüm!) De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” O halde de ki: “O’nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?” De ki: “Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?” Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.” Rad 16

Geçmişle yüzleş ki…

Kaderden kaçabileceğin düşüncesiyle geleceğin tutsağı olmayasın!

Geçmiş insanlar ne başarabilmiş ki, gelecektekiler umut verebilsin?

İlk insanların yaşamları için elzem olan ihtiyaçları ne ise, günümüz insanlarında da geçerliliği aynen sürmekte; bunun dışında gelişen ve modernleşen makyajsı yeniliklerle daha rahat ve gösterişli bir hayatın devamlılığına çalışıldığı aşikardır.  Ancak onca bilim, teknoloji ve reformlara rağmen ecel durdurulamamış, hastalıkların üremesi önlenememiş, sağlıklı bir yaşam verilememiş; musibetler engellenememiş, kötülükler yok edilememiş, nefisler dizginlenememiş ve dilenilen düzenler kurulamayıp ilk çağdaki insanlardan daha kötü şartlarda yaşam sürdürebilen ve katledilen toplulukların var olabilmiş; sorunlar çözülemeyip bilakis artmış; niyete karşın küresel bir istikrarla dilenilen seviye elde edilememiş; eşitlik, barış, huzur, güven, zenginlik, adalet, mal ve can mutlakıyeti sağlanamamıştır.

Öyle ki, güneş dünyadan binlerce kat büyüktür ve bu devasa kütle yakıt olarak kullanılabilecek hidrojenden oluşmuştur. Güneş, her gün 700 milyar tonluk hidrojeni yakıt olarak kullanır. Japonya’ya atılan bomba yalnızca bir kilodan az uranyumu enerjiye dönüştürdüğü halde koca bir şehri yok etmişti. Güneşin akıl almaz güçlü olmasının nedeni her saniyede dört milyon ton hidrojeni saf enerjiye dönüştürmesidir. Her gün uyandığımızda güneş bu enerjiyi yayıyor; Hz. Adem yaratıldığında da aynı şey; Hz. Musa kızıl denizi ikiye yardığında da; Kharun hazineleriyle beraber yere battığında da, Hz. İsa doğduğunda da; Hz. Muhammed Medine’ye hicret ettiğinde ve miraca yükseldiğinde de; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde de; Çin’de ilk hanedan kurulduğunda da; Firavunlar saltanat sürdüğünde de, Uzay Çağı olarak nitelendirilen günümüzde de…

Geçmişi önemsememenin, reddetmenin ya da inkarda bulunmanın karanlığa götüren nasıl bir aşağılık kompleks olduğu maddenin; dolayısıyla bedenin varlık süreciyle kanıtlıdır.

Şöyle ki! Bütün maddelerin ilk var olduklarındaki toplam miktarı ne ise, kullanılıp çöpe atıldıkları ya da gömüldüklerinde de miktarı aynıdır. Mesela, havada var olan oksijenin daha sonra orada olmaması onun yok olmuş olması değildir. Herhangi bir metale yapışmıştır. Çünkü soluduğumuz havada çeşitli gazlar vardır ve bu gazlardan bir kısmı metale yapışmıştır. Havayı ölçerseniz biraz hafiflemiş olduğunu, demir parçasını tartmanız halinde ise biraz ağırlaşmış olduğunu görürsünüz. Havanın yitirdiği ağırlığa tamamen eşit miktardadır.

Fransız bilim adamı Lavoisier’in bir kutu içinde yaptığı deney sonrası paslanmış bir metalin yitirilen hava kadar öncekiden daha ağır olması, gerçekte hiçbir şeyin yok olmadığını, sadece şekil değiştirdiğini ortaya çıkarmıştır.

Tıpkı enerji, yani ruh gibi yaratıcı Allah, yarattığı evrene gerekli olan sabit miktarda madde koydu. Yıldızlar büyüyüp parladı; dağlar oluşup çarpıştı; rüzgâr ve buzlarla aşındı; metaller paslanıp dağıldı. Ama bütün bunlar olurken evrendeki toplam madde miktarı asla değişmedi; bir gramın milyonda biri kadar bile değişmedi ve sonsuza dek değişmeden kalmaktadır. Mesela, bir şehrin ağırlığı hesaplansa, sonra bu şehir kuşatma altında kalıp binaları yıkılsa, bütün dumanlar, küller, yıkılmış surlar ve tuğlalar toplanıp tartılsa, ilk ağırlıkta bir değişim olmaz. Hiçbir şey kaybolmaz, en küçük toz zerreciğinin ağırlığı bile!

Öyleyse tartışılan nedir ki, geleceğin galebe çalmış olabileceği varsayılabilmektedir?

Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek nasıl ki bir icat değil keşif ise; Yaratıcının etkisi ve yönlendirmesi altında olan akıl da özgür ve mutlak bir güç değildir.

Mümkün olan bir şey, başlı başına bir şeyi yoktan var edemez. Çünkü o, kendinin malik olmadığı bir şeyi kendi dışındaki şeylere vermek imkânına sahip değildir. Nasıl ki, sıfırdan pozitif bir sayı türetmek mümkün değil ise, mümkün olmayan bir şeyden de yeni bir şey meydana getirmek mümkün değildir. Bunun için muhakkak harici bir sebebe ihtiyaç vardır ve ancak o sebeple etkilenip varlık kazanabilir. Bu harici sebep kendiliğinden mevcut değil ise, elbette ki bir başkasına ihtiyaç duyacaktır. Bu sebepler zinciri neticede bütün sebeplerin ana sebebi durumunda olan bir sebebin varlığını zaruri kılmaktadır.   

İlk neden, ilk gerçekliktir. Yaratıcı Allah’tan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da âlem ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl, cismi ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının ilkinde Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut âlemin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhtur.

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İnsan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisidir. Lakin söz konusu yeti, insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Allah’ın yani Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Buradan da anlaşılacağı üzere; tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı Allah’tır; diğer bir ifadeyle kaderdir.

Geçmiş ile gelecek asla birbirlerinden ayrılamaz; çükü yaradılış ve kulluğu itibariyle insan aynıdır yani kadersel ağ ile örtülüdür. Her ne kadar makyajın getirdiği değişim geçici bir yanılgı doğursa da, öz aynı olduğundan özün dışına çıkabilmek ancak başka bir öz yaratmakla mümkündür.     

“Sizden önce nice (milletler hakkında) ilahi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah’ın ayetlerini) yalan sayanların akıbeti ne olmuş, görün! Al-i İmran 137

“Onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş toplumların (acıklı) günlerinin benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: Haydi bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. Yunus 102

“Onlar bu sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” Mü’minun 68

(Onların durumu) kendilerinden az önce geçmiş ve yaptıklarının cezasını tatmış olanların durumu gibidir. Onlara acıklı bir azap vardır. “ Haşr 15

Al birini vur öbürüne!

Gerek yahudiliğini gerekse masonluğunu ikrar etmiş Adnan Oktar adlı münafığın haçlı-siyonistler adına yürüttüğü misyona karşı çıkan Diyanet İşleri Başkanı Ali Ekber, her ne kadar İslam lehine tumturaklı haklı olsa da, önce iğneyi kendilerine batırdığında o’nun gibi maskelilerin nasıl türediklerini ve cesaretlendiklerini idrak edebileceklerdir.

Göz zinasını İslam adına meşrulaştırabilme manipülasyonlarıyla Müslümanları iğfalde sınır tanımayan Adnan Oktar, sahip olduğu A9 kanalıyla yaptığı tahribata şüphesiz din ve namus telakkisi iman sahiplerinin tepkisiz kalabilmeleri mümkün değildir.

Terörden çok daha derinsi bir tehlike olan fitneleriyle Müslümanları zehirleyen Oktar, kâfirden yetmiş kez daha korkunç bir fecaattir. İslam maskesiyle kendine Mehdi odaklı edindiği din ile amacı aşikâr ise de, şeytan misali nefsi tatmin eden yanları bulunmasından tehlike boyutu kavranamamaktadır.  Dolayısıyla nasıl ki şeytan, kötülüğün elçisi olmasına rağmen nefsin bayraktarı olarak rehber edinilebiliyorsa; Adnan Oktar’da aynıdır.

Unutulmamalıdır ki, nefsi galebe çaldıranlar, tehlikeyi görünmez kılan öyle berbattırlar ki, ‘keşke’ gibi bir dönüşümü geçersiz bırakmaktadırlar.

Ya Diyanet!

Diyanetin laik güdümlü yapısından dolayı İslam’ı temsil etmesi mümkün değildir. Vahyi temel alma yerine, laik odaklı karma bir kültürü Müslüman topluma dayatarak vahyi devletten ve siyasetten koparıp seküler-laik rejimle öyle mutabakat içindedir ki,  neden İslam’ın anlaşılamadığı ve karmaşa yaşandığı ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple vahye aykırı dinsel oluşumundan Allah’ın indirdiği hükümlere göre değil beşeri nefsin istekleri doğrultusunda fetvalar üretmekte, ayetleri rejim ve nefisleri memnun edebilecek yorumlarla doğrayarak Allah’ın hak dini İslam’ı; içeriği, bağlayıcılığı, amacı ve hedefi olmayan geleneksel bir kültüre dönüştürmektedir.

Kur’an’ın bir anayasa, düzen kurucu ve Müslümanların itaat etmekle yükümlü olduklarını deklare etmeyen Diyanet, Allah’a olan inanç ve imanı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laik düşünceye göre düzenlenmiş kanunlara rıza göstermiştir.

Kur’an’ın bir kanun ve laikliğe aykırı olduğunu söyleyen nice görevlisine soruşturma açarak işlerinden men eden Diyanet’in, Adnan Oktar ve misallerinden sözde faklı olsa da özde öyle benzeştirler ki, vahiy karşıtlığında ve haramda yarışabilmektedirler.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Adnan Oktar hakkında, “İnşallahlar, maşallahlar havada uçuşuyor, dini bir takım referanslar ve orada dansöz oynatıyorsun böyle bir şey olabilir mi? Tüylerim diken diken oluyor; tamamen akli dengesi herhalde bozulmuş” ifadelerine karşılık Adnan Oktar’ın yanıtı; Kerhanelerden, kumarhanelerden, içki fabrikalardan, şans oyunlarından, faizlerden alınan paralarla, vergilerle maaşlarınız ödeniyor. Bir kere bunlar hakkında açıklama yaptınız mı; bunlara sesinizi çıkarttınız mı? Gıkın çıkmıyor hoca efendi!

Al birini vur ötekine!

Kabul edilmiş bir yanlışın nasıl zehir saçtığı öyle aleni ki, suçlunun vahye göre mi, yoksa seküler-laik nefse göre mi belirlenmesi gerektiği tartışılan dini hükümler çerçevesinde dahi mümkün olamamaktadır. Dolayısıyla tartışılan İslam ama laik yargısıyla hüküm veren nefis!

Diyanet-Sen adlı sendika; neden Adnan Oktar hakkında suç duyurusunda bulunup da, Diyanet’e karşı bulunmamıştır? Çünkü Diyanet laik devleti; Oktar ise haçlı-siyonizm’i!

Peki, aralarında bir fark var mıdır?

 “Sonra da seni din konusunda bir şeriat (hukuk) sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” Casiye 18

(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir. Enbiya 93

Zalime merhamet; Mazluma zulümdür!

Diğer bir ifadeyle kötüye hoşgörü; iyiye gaddarlıktır!

Şüphesiz insani haklar sadece insanlara mahsus bir mülkiyettir. Ne cin ne hayvan ne bitki ne de başkaca canlı bir mahlûk, o haklar çerçevesinde değerlendirilemez. Ancak yaratıcı Allah’a karşı seküler-laik düşünce düzeyinde bozulan insan, hilafetini yitirmesiyle asileşmiş olmasına rağmen görünüşünden dolayı insani seviyede öyle kıymete alınmış ki, iyilik tüketilip kötülük mukim kılınmış; böylece insanlığa karşı işlenen ihanet hatta cinayet, insan hakları adına suçu ve suçluları yani haksızlık ve adaletsizlikleri meşrulaştırmıştır.

Allah’ı, Allah yapan yaratıcılığının yanı sıra egemenliği, otoritesi ve adaletidir. İnsanı insan yapanda ruhu, kulluğu, nefsi ve yaratıcısına kayıtsız-şartsız teslimiyetidir. Dolayısıyla kulluğundan ötürü otoriteyi tanımakla mükellef insan, nefsi isteklerine göre karar verme, bağışlama, acıma, müeyyide uygulama, iyi niyette bulunabilme ve hak belirleme kurallarını koyma yetkisine sahip değildir. 

Öyle ki, otoriteyi savsaklayacak zerre bir müsamaha ortada ne düzen ne asayiş ne barış ne de insanlık bırakır! İyi ile kötünün ayrılmayıp hümanizm adına bütünleştirildiği bir düşünce düzeyinde insanlık değil zalimlik hâkim olmakta; zaten ardı arkası kesilmeyen karışıklık, kavga, fitne ve asiliklerin de böylesi özürlü bir düşünceden dolayı ürediği tartışılmaz bir gerçektir.

Heva ve heveslerini tanrı edinircesine vahyi tanımayan devletlerin idaresi altındaki toplumları kendilerinden ibaret sanırcasına Kur’an’i hakları ayaklar altına almaları, insan hakları adına yapılan bir zalimliktir. Her ne inanç ya da düşüncede olunursa olsun adalet tesisinin nefsin eline bırakılabilmesi asla mümkün olamaz. Çünkü nefis adaletten değil, arzusundan yanadır!

Seküler-laik düşünceyle benlik ve gurura kapılan insan, Allah’ın vahyettiği adaleti ağır ve insan hakları adına baskıcı, zulmedici ve haksız bulduğu bahisle öyle zalimleşmiş ki, ölümlü bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olduğunu unutarak Allah ile güreşe kalkışabilmiştir.

Sanki Allah, yarattığı kuluna acımasız ve amansız bir düşmanmış gibi kurallarının dışlanabilmesi apaçık bir zalimliktir. Oysa Allah, Rahman sıfatıyla yarattığı kuluna merhamette sınır tanımayan Tek bir Tanrı olmasına karşın güvenilememesi ancak muhakemesiz bir sapkınlığın sonucudur.

Adaletsizliğin başlıca kaynağı ölçüsüz arzular ise, nefis güdümlü bir insan hakkı adaleti sağlayamaz!

İyi veya kötünün nefisçe belirlendiği bir dünyada zalim yahut mazlum kimdir?       

Zalimliğin ilk adımını Âdem ve Havva atmış; yaratıcıları Allah’ın uyarısını dinlemeyip şeytana uymalarından dolayı kendilerine kötülük yapan zalimler olarak yaftalanmışlardı. Akabinde oğulları Kabil’in kardeşi Habil’i kıskançlık üzerine öldürmesiyle beşeri ilişkilere nüfuz etmiştir.

Zalim odur ki, Allah’ı ayetlerine karşı kibirlenen; hükümlerine itaat etmeyen; inkâr eden; başkasını ortak koşan; anılmasını engelleyen; hâkimiyetin insanda olduğuna karar veren; benlik ve gurur güden; O’na karşı yalan uyduran; beşerin fayda ya da zarar verebileceğine inanan; sırt çeviren; ayetleri hakkında ileri geri konuşan; küfrü imana tercih eden; adaletten yüz çeviren; heveslerine uyan; nefsi uğruna hakkı satan; iyilik adına kötülükle savaşmayandır.

Mazlum ise Allah’a kayıtsız-şartsız iman edip, indirdiği hükümlerle hükmedendir. Beşeri ilişkilerdeki ise sadece teferruattır. Dolayısıyla ilk insan Âdem ve eşi Hava’nın emre uymamaları nasıl zalimliklerine dayanak ise, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürerek cinayet işlemesi de zalimliğin beşeri ayağıdır.

Hz. Musa devrinde meydana geldiği rivayet edilen bir kıssayı anlatacağım. Her ne kadar rivayetlere itibar etmesem de Kur’an’a muvafık olmasından sakınca görmüyorum.

İsrailoğullarından evli ve çocuklu bir kadın, nefsinin azgınlığına karşı koyamayarak zina yapar. Bir müddet sonra hamile kalır. Evli oluşundan hamile kalışı sorun teşkil etmeyip günü geldiğinde veledizinasını doğurur. Bebeğinin doğuşuyla başlayan dayanılmaz sıkıntılarını lanet telakki edip, onu boğarak öldürür. Cesedini bir sirke bidonuna koyup eritir ve o sirkeyi ahaliye dağıtır. Aradan günler geçtikçe ruhunda derin yaralar açmaya başlayan sıkıntılarıyla bir türlü baş edemez.

Ne yapacağını bilemez halde dolaşırken Hz. Musa ile karşılaşır. Der ki; “Ya Musa! Ben çok büyük bir günah işledim; Allah beni affeder mi?” Hz. Musa der ki; “Söyle ya kadın, işlediğin günah nedir?”

Ancak kadın, anlatmaya cesaret edemeden Hz. Musa’nın yanından kaçarak uzaklaşır.

Ertesi gün tekrar Hz. Musa’nın karşısını çıkarak, aynı soruları sorar ama açıklayamadan dönüp gider.

Bu durum birkaç kez tekrarlandıktan sonra daha fazla tahammül edemeyip Hz. Musa’ya anlatmaya başlar. “Ya Musa! Ben evliyim, yabancı bir erkekle zina yaptım ve bir çocuğum oldu. Dayanılmaz sıkıntılarım başlayınca bebeğimi boğarak öldürüp cesedini bir sirke bidonunda eriterek ahaliye içirdim” demesiyle Hz. Musa kükreyerek; “Ya kadın! Sen lanetli büyük bir günahkârsın. Senin bastığın toprağa dahi basılmaz. Sen böylesi korkunç bir günahınla nasıl olur da Allah’tan af dileyebilirsin? Yıkıl karşımdan” dediği sırada Allah, Hz. Musa’ya seslendi…

Malum olunduğu üzere Allah, Hz. Musa ile aracı olmaksızın doğrudan konuşurdu.

Yaratıcı Allah, Hz. Musa’ya “Ya Musa! Af dilemek için gelen bir kulumu nasıl geri çevirirsin. O pişman olup tövbe için yakarıyor. Onun bütün günahlarını affettim. Ancak bana secde etmeyen o kullarım bilmelidirler ki, onlar bu kadından çok daha büyük günahkârdırlar. Bana karşı benlik gütmelerinin hesabı çok çetin olacak ve şeytandan farksız ebedi bir azapla yüzleşeceklerdir.”

Dolayısıyla Allah’ı inkâr eden ve buyruklarına boyun eğmeyerek böbürlenenler bir yana, secde etmeyenlerin dahi dost edinilemeyeceği, sevgi ve saygıda bulunulamayacağı, iyi ve doğru insan gözüyle bakılamayacağı; fırsatını buldukları anda kötülüğe meyilli oldukları aşikârdır. Çünkü yaratıcısı Allah’a asi olanlar; hilkatteki eşlerine ne vefalı ne merhametli ne adil olamazlar; dolayısıyla sözlerine ve şahitliklerine itibar edilemezler. 

Allah’ın helal saydığını haram, haram saydığını helal bellercesine işleyen asla insan sayılamaz. Onun doğru veya yanlış dediği söze güvenilemez; iyi veya kötü tespitine inanılamaz.

Zalime verilen destek, mazlumu doğurmuş; böylece yaratıcı Allah’a karşı çıkan zalimlere gösterilen merhamet, mazlumlara zulüm olarak geri dönmüş ve adaletin tamamlanması için zillet mecbur kılınmıştır. 

“Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik.” Bakara 35

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” Bakara 114

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” Bakara 165

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

Dik durma; dikleş!

İnsana dik dur ama numunesine yani şeytana karşı mutlaka dikleş.

Hem de öyle dikleş ki, tuzağına düşürecek nefsi her türlü argümandan sıyıracak bir sertlikten asla taviz verme. Çünkü çarkına kapıldığın anda yontulmak suretiyle tükenip gider; insanken hayvandan daha aşağı bir sapkına dönüşürsün.

Aslında tek bir söz dahi karşınızdakinin insan mı yoksa şeytan mı olduğunu gösterir ama nefsin galebe çaldığı temel bir yapıya sahipseniz, muhakeme edebilmeniz mümkün değildir.  

Haksızlık ve adaletsizlik karşısında dikleşmeyip dik duran insan, ancak pazarlık gücünü arttırır. Dikleşen de sapmaksızın hakkı ve adaleti mukim kılar. Unutulmamalıdır ki şeytana karşı tüm pazarlık kapıları kapalı olduğundan dik durmak kısmen fayda getirir.

Gerek düşünsel gerekse fiziksel tüm gelişmeler yoruma dahi ihtiyaç bırakmayacak bir alenilikte cereyan etmekte, zalimce güdülen insanlar, numuneleri tarafından bedeni ve ruhi olarak sömürülmektedirler.

Ancak ne olduğunu bilene insan denir. Kendini bilmeyen numuneler insanları öyle yanıltmaktadır ki, aldanmamak için onlara karşı dikleşmek insanlık için kaçınılmazdır.  Böylece her ne konuda olursa olsun kesinlikle işbirliği yapmamak ilk kural olmalı; hatta tartışmadan dahi kaçınarak herhangi bir nema beklentisi taşımak gayesiyle meşrulaştırılmamalıdırlar.

Neden insan, insan olmaya özlem duyduğu halde kavuşamayıp kötülüğün binbir türlüsünü işleyebilmekte; belalardan, sıkıntılardan, felaketlerden ve korkulardan kurtulamamakta; haddi aştıran nefsi isteklerden vazgeçememekte; iyiyi kötü, doğruyu yanlış ve hakkı batıl görebilmekte; aldatılabilmekte; kötüleri dost edinebilmekte; menfaati için insanlığı doğrayabilmektedir? Çünkü insanlığın bekası için yaratıcıları Allah ile birlikte tek yürek olmaları gerekirken, Allah’a düşman numuneleri de aralarına katmalarından!

Yarattığı kula merhamette ve rahmette sınır tanımayan Allah’ın vahyettiği ölçüde kötüye karşı sertliğe başvurmayan insanın insanlığa, iyiliğe, huzura, güvene, hak ve adalete ulaşabilmesi imkânsızdır.

Cini şeytanla uzlaşabilmek nasıl mümkün değil ise, insani şeytanla da uzlaşabilmek mümkün değildir. Öyleyse kötülüğün cirit attığı dünyada kötüyü insan mertebesine koyup insanlıkla özdeşleştirmek ancak cehennemi getirir. Dolayısıyla kötülüğün bertaraf edilebilmesi için sertlik ve savaş tartışılmaz bir mecburiyettir.   

Cennetsi vaatlerin nasıl cehenneme götüren nefsi hezeyanlar olduğu şeytanın varlığıyla aşikâr ise de, o insan numuneleri azgınlıklarından yine de idrak edememektedirler.

Müslüman bir Türk, karşısındaki yabancı bir güç ne kadar fazla ve donanımlı olsa da, ecdadı misali imanı gereği sabun köpüğü gibi yenmeye kadirdir. Ancak kendilerini tutan ve manipülasyonlarla düşmanlara yem eden politikacılar, Allah’ın bahşettiği o gücü çerçöp edebilmektedirler.

Peki, layık mı değiliz?   

Asıl tehdit ve tehlike yabancılar değil içerdeki hainlerdir. Nefse hükmeden o şeytanlar, tıpkı Afrin harekâtındaki gibi gücümüzü perdelemeye çalışarak öyle bir sinsilikle çökertebilme ihaneti içindedirler ki, insanlık adına insanlığı yok etmeye kalkışan şeytanlardır.

Yıllardır vurguladığım CHP’nin bitmek-tükenmek bilmeyen düşmanlığıdır. Öyle düşmandır ki, eline silah alarak herhangi gibi savaşma cesareti bulunmasa da, iğfal ettiği zihin ve kalplerle tahribatın en korkuncunu yapmaktadır. Çünkü CHP, sadece bu dünyadan ibaret olduğuna inanır! Ama Müslüman bir Türk, asıl hayatın ahiret yurdu olduğuna inandığından şehadete koşar ve şehit olduğunda ise sevinçle karşılar.      

Bilinmelidir ki, Türkiye için yıkıcı tehlike ne ABD, ne İsrail, ne Rusya, ne FETÖ, ne PKK, ne de başka biridir. Sadece bedenimize değil ruhumuza da nüfuz etmiş CHP’dir.

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” Tahrim 9 – Tevbe 73

Nefsi olan doğru ya da yanlış…

Nedir bilir misiniz; adalet düşmanlığıdır!

Mutluluk bedende değil nasıl ruhta ise; adalette nefsi isteklerde değil Allah ve Resul’ünün hükümlerindedir. Çünkü nefsi galebe çalmış insan, doğru yahut yanlışı kendisi belirlediğinden asla adil olamaz.

Allah ve Resulünün hükümlerini yapmamayı günahkârlık, inkâr etmeyi ise kâfirlik olarak yorumlanması münafıklık denen tehlikeyi meşrulaştırmaktadır. Neden yerine getirilmeyen hükmün, münafıklık olduğu vurgusundan ısrarla kaçınılmaktadır?  Seküler-laik düşünce düzeyinde de devletin yasalarına karşı çıkılması hainlik değil midir?

Sözde Allah’a özde nefislerine iman edenlerin çoğunluğunda nefis doğrultusundaki doğru veya yanlışlar, haksızlık ve adaletsizlikleri doğurmakta; böylece ardı arkası kesilmeyen karışıklıklarla doğru ve yanlış savaşı sürmektedir. Dolayısıyla nefsini rehber edinmiş birinin haksızlık ve adaletsizlikten şikâyeti, tıpkı narsistin acı çekmesinden dertlenmesi gibidir!

Mutluluk nedir? Neden mutluluklarla övünülürken felaketlerle yere serilebilindiği sorgulandığında; mutluluğun bedende değil ruhta olduğuna inanılabilecektir. İnsanı mutluluğa götüren; yaratıcı Allah’ın doğru ve yanlışlarla ilgili indirdiği hükümlere tevekkülüdür.  

Gül deyip geçmeyin; aslında gül gönül alma veya nefsi arzulara ulaşma etkisinden ziyade hayattaki gerçeğin ta kendisidir. Gülün kendisi nasıl iyiyi, güzeli ve mutluluğu ifade ediyorsa, dikeni de acıyı, sıkıntıyı ve musibeti simgelemektedir. Dikensiz bir gül olamayacağı gibi, kötülüksüz iyilik, sıkıntısız mutluluk, musibetsiz tecrübe ve savaşsız barış olamaz. Her olay “o kitap”’ta belirlenen zaman diliminde olgunlaşarak ya güldürüyor ya da ağlatıyor.  Ne olabilecekleri önleyebiliyor, ne olmayacakları var edilebiliyor, ne değiştirebiliyor, ne de kaçıp kurtulunabiliyor!

Her nefsin kendi doğrusu; kötü ve yanlışı yayarak meşrulaştırmakta; hür düşünce, davranış ve ifade çerçevesinde mutlak doğru, ne sosyal ne de siyasi hayatta yaşam bulabilmektedir.

Doğru-yanlış, iyi-kötü arasındaki muhakemede nefsin galebe çalması; benlik merkezli insanların tanrılaşma güdüsünden doğmakta; dolaysısıyla yaratıcı Allah karşısında yaratık bir kul olma gerçeği benliği aşağıladığından batıl odaklı düşünceler rağbet görmektedirler.

İlahi değil de benlik mihraklı doğru ya da yanlış anlayışlar müminleri de etkilemekte,  farkında olmadan ateistler gibi düşünülebilmektedir.

Bir şeyin iyi veya kötü olduğu kararına, onu yaratan varlık belirler. Seküler-laik düşünce “akıl tanrıdır” felsefesiyle ne kadar üste çıkmaya çabalasa da, karmaşık ve yaşamla örtüşmeyen teorilerinin içinde boğulmakta ve dilediği nefsi düzeni egemen kılabilmek için dini ve ahlaki tüm prensipleri tarumar etmektedir. İnsanın, kendi gibi yaratılmış olan olay veya düşünceler konusunda yaratıcı yerine geçmesi, nefsine teslimindendir. Ki, bu yüzden nefse hoş gelip tatmine neden olan yanlış ve kötü ne var ise, o nefis için iyi ve doğrudur.  

Neyin doğru veya yanlış, iyi veya kötü olduğu seçimi nefislerce onandığından, suç kavramı vahyi kurallara göre değil benliği yücelten hezeyanlara göre belirlenmektedir. Dolayısıyla gerek kişiler, gerekse milletler arası ilişkilerde ki barış ve uzlaşma; tamamen geçici çıkarlara dayandığından kalıcı ve samimi bir bütünlük sağlanamamakta, dolayısıyla yanlışı doğrulaştıran oportünizm insanlığı mahvetmektedir.

Yanlışa karşı mücadeleyi engelleyen menfaat doğruyu kıymakta; böylece kötü ve yanlış hâkim olmaktadır.

Toplumdaki suçları üreten nefsi doğrulardır. Suçlularda nefisleri doğrultusunda yargıya gitmelerinden yanlış olan fiilleri, diğerleri gibi kendilerince doğru kabul edilmektedir.

Yanlış üzerine inşa edilmiş bir düşünce düzeyinde başka bir yanlışın yerilmesi ne kadar doğrudur? Dolayısıyla nefisler arası meydana gelen çatışmalar felaketleri tetiklemektedir.

Seküler temelde ortaya konan sosyolojik teorilerin tamamı ütopiktir. Çünkü sosyolojik teorilerin tamamı benliksel çözüme odaklandığından, önemsediği dış faktörlerin etkisinde kalarak, iddiada bulunduğu kuramı gereği o dış faktörleri oluşturanında insan olduğu gerçeğini işine gelmediğinden görmemezlikten hatta kabullenmezlikten gelir. Sığ, maddi ve yüzeysel yaklaşımla içine girmekten kaçınılan yaradılış fıtratı ve ruhun derinliğine inilmediğinden, yaratıcı Allah’a olan iman ve inancı reddeden teorilerle çalındığı gibi oynanarak aklı karıştırılan toplumlar mahvedilmektedirler.

“Teori hazinelerine ulaşabilen insanların sayısı ne kadar artarsa, dini inançlardan kopuş da o kadar yaygınlaşır.“ S.Freud

Hata ve yanlıştan münezzeh olmayan insanoğlunun kaçınılmaz suç riski, öncesinde kendini yaratan Allah’a karşı itaat ve sadakatle başlar. Kendini yaratan Allah’a böbürlenerek isyan edip hükümlerine boyun eğmeyen, hatta inkâr edip kendini üstün tutarak tanrılaşan bir insanın iyisi veya doğrusu olamaz. O daima kötü ve yanlıştadır. Bazı davranışları yararlı görünse de, yaratıcısına ihanet ettiği gibi etki nispetinde de yakınlarına, ülkesine ve insanlığa da hainlik yaptığı mutlaktır.

“Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı.” La Rochefoucauld

İyi ile kötü, doğru ile yanlışı yaratıcısı Allah’ın koyduğu kurallara göre değil de benliği doğrultusunda belirleyen bir düşünceyle insanlık çerçevesinde anlaşabilmek mümkün değildir. Doğru ve yanlışı belirleyen Allah’ın kuralları nefse ağır gelmesinden, benliği özgürleştirici doğru veya yanlışlar türemekte, böylece her düzen, kendini imha eden suçluların tehditleriyle huzur ve güveni tesis edememektedirler. Çünkü düzen kurucular da suçludur ve yönettikleri toplumlara kötü örnek olmaktadırlar.

Dinli bir topluma seküler-laik esaslı hiçbir şey dayatılamayacağı gibi, dinsiz bir topluma da dini bir şey dayatılamaz. Zaman içinde dinin ya da dinsizliğin ağır basması kitleleri etkilese de, sonunda herkes aslına rücu etmekte, sonunda fizik kanunlarındaki basıncın yoğunlaşması misali patlama kaçınılmaz olmaktadır.

Sanki insan, ne olduğunu anlamadan iradesince insan olmuş bir başıboşluktaymış gibi, fertsel yahut toplumsal tek standart olan mutlak doğru ve yanlışları nefislerince reddetmenin bedeli ödenmektedir.

İnsanı yaratarak aydınlığa, barışa ve adalete kavuşabilmesi için kıstaslar vahyeden Allah’ı inkâr eden ateistler ile Allah’ı kabul edip peygamberlerini ve dinini reddeden deistler ve de münafıklar; iman etmiş her müminin tartışmasız düşmanıdırlar. Yaratıcısı Allah’ına düşman olandan daha hain, nankör, zalim ve suçlu kim olabilir?

Dolayısıyla Allah’ı inkâr eden ve buyruklarına boyun eğmeyerek böbürlenenler bir yana, secde etmeyenlerin dahi dost edinilemeyeceği, sevgi ve saygıda bulunulamayacağı, iyi ve doğru insan gözüyle bakılamayacağı aşikârdır. Ne sözüne ne şahitliğine ne de yöneticiliğine itibar edinilmelidirler…

Allah’ın helal saydığına haram, haram saydığına da helal diyebilen bir mahlûk, insan sayılabilir mi? Onun doğru veya yanlış dediği söze güvenilebilinir mi? İyi veya kötü tespitine inanılabilinir mi? Yaratıcısına asi bir eş veya yöneticisinin başkasına faydalı olabilmesi düşünülür mü? Adil ve merhametli davranacağı umut doğurabilir mi?        

Gazali’nin; “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder” sözü misali; bedeni insan sanıp içindeki ruha inmeyen insan, kendini tanrı zanneder…

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nur 21

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: