Seni kılıcımızla doğrulturuz…

İnsan olma şerefi ve ayrıcalığı öyle yitirilip bozulmuş ki, geriye kendisinden daha korkunç bir mahlûkat bırakmamıştır. 

Yaratıcıya muhalif seküler-laik kâfir ve İslam görünümlü münafık herkesin sadece kendi nefsi çıkarı için çalıştığı dünyada azgınlara karşı dudak bükemeyen; aşırı ilgi ve vaat edilen iş, yatırım veya paraya mağlup olan; kuvvetini ve aklını Allah adına değil nefsi uğruna satarak ruhuna fiyat etiketi koyan; uluyan haçlı-siyonist güçleri Allah’a denk tutarak kulaklarını tıkamayıp önlerinde diz çöken ve insanlık halifeliğini peşkeş çeken yığınların kümelendiği dünyada insan sayısı yok denecek kadar pek azdır.

Hele o yığınların ardına düştükleri hatta canlarını verdikleri devletler, iktidarlar, hükümetler ve liderler gibi önderlerin temsil ettikleri toplulukların insan değil kul yahut köle yapıldıkları idrak edilememektedir.

İslam halifesi ve adalet abidesi olarak kılınan Hz. Ömer  der ki;“Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir.”

Ne var ki, bugün yaşadığımız dünyada ne bir devlet başkanının ne cumhurbaşkanının ne başbakanının ne liderin ne bürokratın ne de sıradan bir amirin hatasını hediye edebilmek mümkün değildir. Çünkü onlar, kendilerini Allah’a değil nefislerine adamışlardır!

Oysa insan olmakla şereflenmiş her mahlûk, yaratıcısı Allah’ın indirdiği hükümler doğrultusunda yaptığı hata ve yanlışlarının eleştirilmesini bir öğreti, uyarı, doğruya yönelme, adaletle hükmetme ve günahtan kaçınabilme kazancı sayabilmelidir. Lakin kendisini şeytan misali noksansız sayan kibir sahibi kimseler öyle tanrılaştırılmışlar ki, kusurlarını örtbas edebilmek için karşısındakileri ya fitne çıkarmakla, ya provokatörlük yapmakla ya da terörist olmakla itham ederek inat ve ısrarla cürümlerine devam edebilmişlerdir. Çünkü onlar dokunulmazlardır!

Hz. Ömer, halka hitap ettiği bir gün, eğer yanlış işler yaparsa, verdiği sözlerde durmazsa ve ayetlerden yüz çevirirse kendisine nasıl davranacaklarını sormuştu. Halktan biri hemen ayağa kalkarak; “Ya Ömer, seni kılıcımızla doğrulturuz” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, o zatın cesaretini sınamak için; “Benim hakkımda böyle konuşmaya nasıl cüret ediyorsun?” diye hiddetle sormuş ve geri adım atıp atmayacağını yoklamıştı. Lakin o zatın gözünü kırpmadan; “Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum” demesine pek sevinmişti. Allah’a dönerek; “Şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, halkımın içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var.”  

Peki, yeryüzünün neresinde böyle bir lider ve o liderin karşısına dikilerek hata yahut yanlışı sorgulayabilecek bir halk mevcuttur?

Tabii ki mevcut değildir; şayet olmuş olsaydı, orada Allah’ın indirdiği ayetlerle hükmeden bir ülke var olur; hem insanlık yaşar hem de kendini Allah’a adamış Hz. Ömer gibi nice devlet başkanları adaleti temsil edecek bir liyakatte ulaşırlardı. Ancak yine de yığınlar, Allah’tan değil liderlerinin vereceğini sandıkları fayda yahut zararlar beklentisi taşıdıklarından hilkatteki eşlerine köleliği, yaratıcıları Allah’a kulluk yapmaktan üstün görebilmektedirler.

 “Hikmetin başı, Allah korkusudur. Başka bir deyişle, insanlığın ölçüsü, Allah’a ve O’nun kanunlarına olan bağlılıktadır.” Hz. Ömer

İnsan sultalaştırılıp öyle büyütülmüş ki, nefis yani şeytan yüreklere galebe çalıp ruhları kuşatmıştır. Allah’ın bırakılıp insana tevekkül edilmesi gazabın duçar olmasını ve adaletin silinip süpürülmesini tetiklemiştir.

Nasıl ki Hz. Ömer ve nice iman ehli liderleri sözün en güzeline yöneten ve kendi yoluna ileterek kabiliyet kazandıran Allah ise, şüphesiz şeytan misali saptıran ve şerre götürende Allah’tır. Çünkü ancak layığınla muteber olunduğundan dilekler karşılanmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Allah’a ulaşan söz değil, kalpte saklananlardır!

Allah’a karşı özgürlüğü savunarak insanları manipüle etmek suretiyle kendilerine köle kılan her düşünce, rejim, devlet, hükümet, lider ve diğerleri acımasız insanlık hasmı zalimlerdir. Bu sebeple Allah, onlara ve uyan toplumlara müstahak oldukları haksızlık ve adaletsizliği mukim kılmaktadır.,

Müslüman bir lider mi var ki, Müslüman biri çıkıp da yanlış yoldaysa kılıçla doğrultabileceği dirayetinde bulunabilsin! Çünkü sapmışı doğru yola iletmek ancak Allah’a mahsus mutlak bir irade olmasından doğrultmak değil, elimine etmek tartışılmaz bir hükümdür.

Ancak yaratıcı Allah’a saygı duyup kanunlarına bağlılık gösterenler sevilip saygı duyulmaya, dost edinilmeye ve sözlerine itaat edilmeye değerdir. İnsan için eceli belirsiz sürede ne kazandığı değil, öldükten sonraki akıbeti yegâne ölçü olmalıdır.

Açıkça Allah’a kulluk yerine gizlice insana köleliği seçen ya da her iki tarafı idare etmeye yeltenen yığınlar bilmelidirler ki, Allah ve Resulü’nün hükümlerini değil kendi isteklerine göre seçim hakkında bulunarak ibadete kalkışanlar sapıkların ta kendileridir.

Küfrü dost edinmiş bir kimse, değil Ramazan ayında yılın tamamını oruç ile geçirmiş olsa; yardım ve hizmetleriyle sınır tanımamış olsa; hiç kalkmamacasına secdeden ayrılmayıp namaz kılmış olsa; Allah, Resul’ü ve Kur’an’a iman ettiğini söylemiş olsa dahi beyhudedir.    

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

(O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur. Tevbe 56

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur. Bakara 193

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide 105  

Mekke ve Medine işgal altındadır…

Hem de öyle bir işgal ki, İsrail’in Mescid-i Aksa’yı istilâ etmesinden daha beterdir.

Çünkü Allah Resulü; “Münafık, kâfirden yetmiş kat daha tehlikelidir” buyurmuştur.

Allah’ın kayıtsız-şartsız iradesi olan İslam’a herhangi bir beşerin zarar verebilmesi her ne kadar mümkün değilse de, Müslümanlara en ölümcül hasarı iktidarlarındaki münafıklar vermiş; küfrü imana tercih ederek indirilmiş hükümleri Hıristiyan ve Yahudilerin batıl inanç ve arzularına peşkeş çeken bir güdümlemeyle boyun eğebilmişlerdir.

Kur’an’a iman edip ayetlere itaat eden Müslümanları teröristlikle yaftalayıp düşman kesilen İslam maskeli habisler, efendileri haçlı-siyonist güruhlarını öyle kudret sahibi kılmışlar ki, bedeni çıkarları uğruna ruhlarını satmalarından Allah’a güvenmemişlerdir. Oysa bedeni yani dünya nimetlerini, huzur ve emniyeti de sağlayan Allah değil midir?

Birçok açıklamasında hatta yemin töreninde dahi İslam’ı terörle bağdaştırma alçaklığında bulunan amansız Müslüman düşmanı ABD başkanı Donald Trump, ilk yurt dışı ziyaretini gerçekleştirdiği Suudi Arabistan Kraliyet ailesinin de vahiy ve cihad karşıtı müşrik olduğunu kanıtlatmıştır.

Ki, Suudi devleti, en üst düzey devlet nişanıyla ödüllendirdiği Trump’ı hedefinden dolayı öyle kanıtsamış ki, “dünyadaki insanları birleştirerek tek çatı altında toplamak” müttefikliğini övgü, ödül ve verdiği desteklerle deklare etmiştir.

Oysa Allah, indirdiği kitabında sadece Müslümanların kardeş olarak tek çatı altında toplanmasını birçok ayetle hükmetmiş; hiçbir Hıristiyan ve Yahudilere uyulmamasını; zarar ya da faydalanma nazarında beklenti içinde bulunulmamasını emretmiştir. Çünkü Kur’an dışı her düşüncenin batıl ve aydınlık değil karanlık olduğu buyruklaştırılmıştır.

İslam egemenliği yerine haçlı-siyonist güçlerin hâkimiyetini kabul etmiş Suudi devletinin nasıl münafık hatta fasık olduğu aşikârdır. Dolayısıyla Mekke ve Medine’nin Suudi devletinin himayesi altında bulunması küfrün bir işgalidir.

İnsanı insan yapan nasıl ruh ile bedenin örtüşmesi ise, Suudi Arabistan ile ABD’nin bütünleşmesi de küfrün ta kendisidir!

Bugün şöhretli kâfirlere gizliden ziyaret ettirilen Kâbe’nin yakın bir gelecekte alenice yaptırılacağı, Trump’ın “dünyadaki insanları birleştirerek tek çatı altında toplamak” hedefiyle ortadadır.

Herhalde hiç kimse, şedit kâfir Trump’ın Müslüman olduğunu ve İslam çatısını kastettiği yorumunu yapamaz ve tamamen ateist köklü hümanist felsefe gütmek suretiyle İslam’ca bir düşünce içinde olduğunu söyleyemez.  

Zaten İslam’ı terörle özdeşleştiren Trump, beyanında “terörle mücadelenin, inançlar arası bir çatışma değil, iyi ile kötü arasında bir mücadele olduğunu” söylemiş.

Diğer bir ifadeyle demiş ki, Hıristiyan ve Yahudiler “iyi”, İslam “kötü”‘dür. Ona göre ancak kendi egemenliklerine boyun eğip Allah’a değil Hıristiyan ve Yahudilere uyanlar Müslüman’dır; çünkü onlar radikal değillerdir. Bu sebeple güdümlerindeki Müslüman halkların iktidarları, onlara uyan Müslümanlardır.

Trump, Suudi Arabistan da yine demiş ki, Müslüman ülkelerin radikal görüşlü kişi ve grupları korumaması ve barındırmaması gerekirmiş. Yani ABD ve haçlı-siyonistlerin dostu olabilmek ve müttefiklikleriyle şereflenebilmek için yavşak yani riyakâr ya da münafık bir inanca sahip olmak gerekirmiş.

Peki, radikal ne demektir?

Samimiyet, kökten ve kesin demektir. Öyleyse İslam’a kesin olarak iman etmiş bir Müslüman, samimi inancından dolayı suçlana bilinir mi? Aslında onların asıl suçladıkları Allah ve Resul’üdür. Ancak Allah ve Resulü’ne ulaşamadıkları için itaat eden Müslümanları teröristlikle itham etmektedirler.

Suudi Arabistan’dan sonra İsrail’e giden Trump, bilinçli olmasa da Müslümanlara öyle bir işaret verdi ki; Kudüs’teki Mecid-i Aksa’nın İsrail işgalinden kurtarılma yolunun Mekke ve Medine’nin Suudi Arabistan’dan kurtulmasıyla orantılı olduğu gerçeğini!

Öyleyse sadece Mescid-i Aksa’nın işgal altında olduğu düşünülebilinir mi?

Evet, İslam karşıtı İsrail ne ise Suudi Arabistan’da aynısıdır! Biri kâfir diğeri daha beter münafık oluşları aynı paydada birleştiklerini ortaya koysa da, Kraliyetin Müslümanlık imajı iman etmiş insanlara karşı ne kadar daha tehlikeli olduğunu kanıtlamaktadır. Hatta öyle ki, İsrail yani Yahudiler inandıkları batıl dinlerinin hükümlerine itaat ederlerken; Suudi Arabistan dünyevi saltanat uğruna dinlerini ve Müslüman kardeşlerini satabilmiş haindir. Ama dinleri İslam değil ise başka!

Allah tarafından kutsanan haram beldeler Mekke ve Medine’nin Suudi devleti gibi küfür bir iktidarın kontrolünde bulunması İslam âlemi için öyle bir zillettir ki, yapılan gerek hac gerekse umre farizaları Allah nezdinde hiçbir değer taşımamaktadır. Nasıl ki Allah’ın mescidlerini yani camilerini yalnızca Müslümanların imar etmesi ve Allah’tan başkasından korkmayanların koruması yegâne şart ise, Mekke ve Medine’nin Suudi Kraliyetince muhafazası haramdır.

Mekke ve Medine’nin Suudi devletinin idaresinde bulunması, ABD ya da İsrail’in yönetiminde olmasından hiçbir farkı yoktur. Dolayısıyla tevhid ehlinin kontrolünde bulunmasını önemsemeyen bilinçli ya da bilinçsiz Müslümanlar bilmelidir ki, hac ve umre ziyaretleri mastürbasyondan öte değildir ve turistik ziyaretten başka bir ehemmiyet taşımamaktadır.

Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” Tevbe 18

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. Maide 51

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142

“Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” Ta-Ha 46

“Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Fatiha 2

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” Hucurat 10

“Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “ Tevbe 16

Allahsız, peygambersiz ve vahiysiz bir adalet olamaz…

Seküler-laik düşünce düzeyinde Allah’ın egemen sayılmayıp insanın kabul edilmesiyle adaletin yerini nefis almış; böylece beşerin en önemli gıdası olan adaletin elden alınmasıyla açlık dünyayı sarmıştır.

Adalet, her ne kadar kıldan ince kılıçtan keskin ve ruhun yegâne besin kaynağı ise de, vahiy dışı düşüncelerle vicdanlar kalplerden sökülüp atılmış; nefsi yargılar hüküm sürerek haksızlığa karşı susan dilsiz şeytanlar rehber yapılabilinmiştir.

Ruhu ya doğrudan ya da dolaylı olarak dışlayıp bedene odaklı bir düşüncenin adalet gibi bir kıymeti tasa yapabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple Allah değil insan egemenleştirilmiş; nefsi arzu ve istekler vahyin üstünde tutularak, yaratıcı Allah ile yaratık insanın teorisel savaşı sürdürebilmiştir.   

“Güç, kuvvet, bilgi ve mutlaklık kimdedir” otokritiği dahi yanlışı, şüpheyi hatta sapkınlığı aydınlatmaya yeterdir. Eğer beşerde ise, Allah’a inanmanın gereği nedir? Allah’a iman edilmişse direnmenin anlamı nedir?

“İnsan, Allah için yaratılmamışsa mutluluğu Allah da bulmasının gereği nedir? İnsan Allah için yaratılmışsa Allah’a karşı direnmenin anlamı nedir?” B.Pascal

İnsanları özgür ve zayıfı güçlü kılacağı sanılan düşünceler bilgi değil teorilerdir. Oysa bilgi, insan aklının alabileceği gerçekler olup, hayatta yaşanılanlarla örtüşen olaylardır. Teori tamamen kuram olup, her ne kadar bilimsellik adına meşrulaştırılmaya çalışsa da kanıtlanmamış hayali ürünler yani hipotezlerdir.

Allah’ın indirdiği bilgileri olumsuz; teorileri ise ‘bilimsel bilgi’ olarak olumlu sayan sekülerizm’in ‘olumlu bilgi’ veya ‘olumlu akıl’dan ne kastettiği ortadadır. Ancak toplumlarca tepki doğurmaması için akıl ve bilim manipüle edilmektedir.

Allah’ı ya inkâr ederek ya da gökyüzüne yerleşip yeryüzünün egemenliği insanların iradesine vererek edinilmeye çalışılan seküler açı, yeryüzü ve gökyüzü dinlerini ve tanrılarını doğurmuş; böylece riyakârsı inanç ve düzenler karmaşası dünyayı sararak nefis güdümünde bir adalet mukim kılınmıştır.  

Oysa herhangi bir şey ya da olay, kimin iradesi doğrultusunda üremekte, biçimlenmekte, düşünce ve eyleme dönüşmekte sorgusu bile gerçeğin açık perdelerini aydınlatmaya kâfidir.

İlahiyatçıların dahi seküler-laik felsefenin etkisinde kalarak batılı meşrulaştırıcı yorumları toplumları ikileme sevk etmiş; gerçek ya bilinçli yahut bilinçsiz bir saptırmayla eğilip bükülmek suretiyle temel yapı yani adalet tahrip edilmiştir. 

Öncelikle “Din nedir?” sorusu idrak edilebilirse; tuzaklar, yalanlar ve abartılar açığa çıkabilecektir. Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelerine ve prensiplerine koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar ilahsal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi kabul edilse, siyasi hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de; gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; akıl, duygu, bilgi, düşünce ve iradelerin tamamıdır.

Bilimsel ve siyasal her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı güdülür, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hâkim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğu tasdik edilir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman tanrısal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak, farkında olmadan tapınabilmektedir.

Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Hatta ateizm de kural ve kaideleriyle bir dindir!

Tüm çaba, insanların kul olma yaratılmışlıklarını özgürlük manipülasyonuyla yaratıcıya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine rakip zafer kazanabilecek üstünlüğü pozitivist temelli argümanlarla adı sekülerizm, laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasizm, Marksizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırabilmektir. Ancak teorilerindeki düşüncelerini pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir. 

Yaratıcının vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, hileli yönlendirmelerle inananları şeytanca aldatmışlar ve adaleti çiğnemişlerdir. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, mega yalanlar zemininde empoze edilmiş abartılardır.

Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel olduğu anlayışını işleyerek saygı altında yaratıcıyı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzünden dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamışlar; nefsi okşayan ne varsa yerine getirerek şeytan misali insanları kandırmışlardır.

Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin köleliğine razı olmuş ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir onur vesilesi sayabilmişlerdir. Acaba böylesi bir anlayışa sahip politikacı, ilahiyatçı veya devletlerin adalet tesis edebilmeleri mümkün müdür?

Açıkça söylemek gerekirse; lâik veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan devletlerin din ile siyaseti düşman hatları misali birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmuş, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni savunabilmişlerdir. Ancak toplumlar böylesi şeytani bir hileyi derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırları çizilmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayarak, kıyasıya mücadele etmişlerdir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Allah ile insanın egemenlik haklarından ötürü milyonlarca insanı ölüme sürükleyerek göz açtırmamışlardır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik veya sosyalist dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah!…

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı!

Türkiye Halkının dini, bağlı olduğu seküler odaklı laik ve Atatürkçü anayasadır. İslam dini ve Allah’a olan inançlar bir ritüel niteliğinde olup tamamen ruhsal bir mastürbasyon taşımasından adalet mevzubahis değildir.

“Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” Mü’minun 34

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın. “ Muhammed 33

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.”  Nur 47

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “ Nisa 135

Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır…

Sözde İslam’ı kabul edenlerin Allah’ın doğru yolunu değil de batılın eğri yollarına sapmaları öylesine bir güvensizlik, riyakârlık ve şirktir ki, bedelini de zillet içindeki hakirlikleriyle ödemektedirler.

Batıla, diğer bir ifadeyle Hıristiyan ve Yahudilere karşı hür ve bağımsız olmadıkları halde kendilerini Müslüman addeden İslam ülkelerinin gerçekte nasıl köleler oldukları başta BM olmak üzere içinde yer aldıkları tüm organizasyonlarla kanıtlıdır.

“Hür olmadığı halde kendisini hür sananlar kadar köle yoktur.” Goethe

‘Para her şeyi yapar’ felsefeleriyle Kur’an’dan öyle uzaktırlar ki, para için her şeyi göze almalarından vahyi satmakta hiçbir beis görmemektedirler.

Yeryüzündeki yapıların en çürüğü nasıl bir örümcek yuvası ise, ekonomideki kalkınmaları, yatırımları, ilerlemeleri ve zenginleşmelerinin tamamı her an yıkılabilecek bir mukavemetsizliktedir; yalnızca cakadan ve keyfiyetten ibarettir. Benzerlerini yapabilmeleri dahi neredeyse imkânsız olan geçmişteki nadide yapılar nasıl yerin binlerce metre altında fosilleşmişler ise, güdümünüzdekilerin de hiçbir farkları olmayacağı muhakkaktır.

Bu sebeple ölümlü insan veya ölümlü şeylerle övünülebilinir mi?

Siyasette haçlı-siyonist güçlerin güdümünde olan İslam maskeli münafık ülkeler, her ne kadar ekonomide bağımsızlarmışçasına bir algı oluşturmuş olsalar da, tıpkı ruh ile beden misali siyaseti, ekonomiden ayırabilmek imkânsızdır. Dolayısıyla ekonomide de haçlı-siyonist güçlerin güdümü altında olmalarından hiçbir inisiyatifleri bulunmamaktadır.

Siyaseten hür olmayanın ekonomide hatta dinde hür olabilmesi asla mümkün değildir. 

Allah ve Resul’ünün birçok ayet ve hadisinde İslam’ın egemenliğine vurgu yapılıp, her iş için indirilen hükümlerin dışında hiçbir düşünce, rehber veya çözümün olmadığı; özellikle iman edenlerin başkaca yollara saparak arayışa girmemek suretiyle Allah’a dayanıp güvenmeleri emredilmiştir. Ancak Müslüman görünümlü münafıklar, Allah’a, Resul’üne ve Kur’an’a rağmen batıla yani taguta öyle bel bağlamışlardır ki, ibadetlerini dahi batıl güçlerin izin verdiği kurallar ölçüsünde yaparak, İslam’ı sömürmekte sınır tanımamışlardır.

Her İslam ülkesinin artlarına Allah’ı almak yerine batıl güçlere sığınarak medet ummaları hor ve hakir kalmalarına; böylece Allah’tan ne bir yardım ne de bir destek alamamalarına neden olmaktadır.

Müttefik olmak ve aynı çatı altında bir organizasyonda ya da koalisyonda bulunmak haçlı-siyonist’ler nezdinde eşit bir paydalık sağlamamış; tıpkı bir şöhretliyle selfie çektirmek misali fotoğrafta kalmaktan öte hiçbir anlam taşımamıştır.

Özellikle Türkiye’ye amansız düşmanlık yapan müttefikleri olduğu baz alınırsa,  Müslüman’ın haçlı-siyonist güçlere kölelik yapmaktan gayri hiçbir hak ve hukukları olamayacağı kanıtlanmaktadır.       

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın batının haçlı-siyonist’i ABD’ye karşı doğunun haçlı-siyonist’i Rusya ile yakın yani imansı bir müttefikliğe kalkışması, doğrudan Allah’ı yok sayma, güvenmeme ve ortak koşmasıdır. Oysa yalnızca sözde iman ettiği Allah ile müttefikliğe girmiş olsaydı; karşısında ne ABD, ne Rusya, ne AB, ne de bir başka küfür ehli galebe çalabilirdi. Ancak kendiside diğerleri gibi bağlı olduğu rejim doğrultusunda seküler-laik bir düşünceye sahip olmalı ki, din ile siyaseti yani devleti ayırt etmesinden Allah’ın bağlayıcı hükümlerini gereksiz kılabilmektedir.    

Yıllardır nerede bir cihad ehli Müslüman var ise, ABD ve AB’ye teslim ederek hunharca işkenceye uğratan ve katlettiren Erdoğan, bugün kendilerinden tek bir teröristi geri alamamaktadır. Erdoğan, sorgusuz sualsiz Müslümanları teslim ederken öngörülen hukuk ne ise, onların teröristleri teslim etmemesi de aynı hukuktur. Çünkü onlara göre Müslümanlar insan değildir ve her hukuk yok edilmelerini emreder.

Bilinmesi gereken şudur ki, Türkiye, onların ezeli ve ebedi düşmanı; müttefiklikleri ise sadece efendi-kölelik boyutundadır.

ABD, ne Gülen ve avenesini iade edecek; ne PKK/PYD/YPG’ya sırt dönüp Türkiye’nin yanında yer alacak; ne de hiçbir haçlı-siyonist ülkesindeki Müslüman Türk düşmanlığı son bulacaktır.  

Kaşgarlı Mahmud’un fevkalade beğendiğim bir sözü vardır. Der ki; Kuru kaşık ağza, kuru söz kulağa yakışmaz” Ama öyle yakıştırıyorlar ki, haçlı-siyonist güçlerin köleleri olmalarına rağmen bağımsızlık naraları atabilmekte ve yığınları kendilerine kul yapabilmektedirler.

Müslüman olma ayrıcalığını ve şerefini idrak edememiş insanlar, sonunda mutlaka yitirecekleri bedenlerini sözde muhafaza edebilmek için ölümden ve savaştan kaçabilmekte; hiçbir şart ve koşulda ruhlarına fiyat etiketi koymamaları gerekirken bedenleri uğruna şerefsizliği ve münafıklığı taç yapabilmektedirler.  Oysa Müslümanlık öyle bir kıymet, kuvvet ve hazinedir ki, cennete ulaşabilmenin yegâne anahtarıdır.    

Haçlı-siyonist medeniyetinin bekası için cihad nasıl tehlikeli bir şer ise, Erdoğan ve diğerleri içinde şer olmalıdır ki, onların lehine cihad ehliyle savaşabilmektedir.

Başta Türkiye olmak üzere tüm İslam âlemi; ya haçlı-siyonist’lerin müstemlekeliğine razı olup müttefiklik adına diz çökmeye devam ederek korunabileceklerini sanacaklar; ya da İslami hürriyet için şehadete koşacaklardır.

Ancak “ne şiş yansın, ne kebap” düşüncesiyle fani dünya çıkarları adına köleliğe razı olup zalimi koruyanlar zilletliklerini sürdüreceklerdir.   

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide 51

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

(Resûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. Ahzab 16

“Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!“ Ankebut 41 

Bilgi bir süstür…

Bilgiye dayandığı iddia edilen başarı da bir gözbağıdır!

Geçmişte olduğu gibi günümüzdeki seküler-laik insanlar da benliklerine öyle düşkündürler ki, edinilmeye değer bilginin ancak beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen bir başarı olarak kabul ederler. Öyle ki, zorda kaldıklarında ya da işlerine geldiğinde doğa olaylarına bakarak açı edinmeye çalışmalarından pek utanır; egemen olanın bilgilerinin değil ikinci sınıf saydıkları doğanın, diğer bir ifadeyle Allah’ın olmasını başarısızlık addetmelerinden pratik yerine teorilerle aldatıcılıkta sınır tanımamışlar ve kuramlarla insanları haktan döndürüp batıla meylettirmişlerdir. 

Eğer bir bilgi, edinilen orantıda iradece hayata geçirilemiyorsa, o bilginin atıktan öte bir değeri yoktur.

Nice insanlar vardır ki, bilgiyle donanmış olmalarına karşılık gerek kendilerine, gerekse toplumlara hiçbir katkı sağlayamamış, hedeflendikleri güce, yeteneğe, iktidara veya zenginliğe ulaşamamışlardır.

Sahip olunan bilgi, fiiliyatsı gerçekler doğrultusunda değerlendirilip yargılama yapılamayarak etrafa ışık saçan yıldızsal bir niteliğe kavuşturulamıyorsa, o bilginin heybede taşınan buğdaydan hiçbir farkı yoktur.

İradesiz bilgi, bilgi değil dolgusal bir donanımdır; diğer bir ifadeyle kozmetik bir üründür.   

Seküler-laik insan, iddiası gereği düşüncesindekileri mantığında işleyip iradesiyle bütünleştirdikten sonra her türlü zorlukları, olumsuzlukları, hakkında yazılmış kaderi, korkuyu aşabilmeli; kontrolü ele alarak dilediği yaşama hükmedebilmelidir. İradeyle elde edilemeyen ve kalıcılığı korunamayan bir bilgi asla başarı değildir!

İnsanları bilgi dolu cansız ansiklopedilerden ve bilgi işlem makinelerinden ayıran temel fark, düşünebilen canlı kullar olmalarıdır. Ancak düşünceler özgür değil, Etkin Akıl’ın yani yaratıcı Allah’ın güdümünde olduğundan nefsin tuzağına düşen insan, fevkalade yanılabilmektedir. Diğer her şey gibi yaratıcının uhdesinde bulunmalarından araç konusunda berikilerden ayrı özgürsel bir iradeye sahip olabilmeleri mümkün değildir.

İradesiz bir akıl ya da bilginin, sırtında binlerce ciltlik kitap taşıyan eşekten bir farkı yoktur. Yeryüzünde insanı üstün ve saygın kılan, sahip olduğu imtiyazlı bilgi hazineleriyle ayrıcalıklı yaparak iktidar ve zengin olmalarını sağlayan akıl ve bilgileri olmuş olsaydı; sürünen, acı çeken, korkan, yenilen, zillete düşen, boyun eğen, esir düşen, kaybeden ve pamuk ipliği misali yok olabilen tek bir güç olmazdı.

Hiçbir şey bilmezken başarılı olunabiliyor ya da çok şey bildikten sonra başarısız olunabiliniyor ise, başarının bilgi ve irade de olmadığı kanıtlanmaktadır.

Öncesinde bir hiçken sonradan büyüyerek namütenahi zenginliklere, saltanatlara, imparatorluklara, zaferlere, makamlara ve kariyerlere ulaşarak yenilmez ve geçilemez sanılan güçler, şimdi nerede; yarın nerede olacaklar? Artık çok şey bilmek öyle bir sihirbazlığı doğurmuş ki, her yer sirk ve herkes bir cambaz oluvermiş.  

Bir zamanlar adları duyulduğunda veya gölgeleri yansıdığında yürekleri hoplatan, hayatları ya kâbusa dönüştüren ya da sevinç doğurtan, cesaretleri ve güçleri karşısında dünyayı birbirine katan, zenginlikleriyle gıpta estiren, ilimleriyle örnek olan, bilgelikleriyle övünülen, seslerini duyabilmek, yanına yaklaşarak tenine dokunabilmek hatta görüntüsünü alabilmek dahi hayal olan nice insanlar, nasıl oldular da zirvelerden çukura düşebildiler?

Bir gücün, iradenin ya da bilginin varlığı; ancak başka bir gücün hükmüne kadardır. Tek ve mutlak hâkim güç yaratıcı Allah olduğuna göre beşeri her gücün vadesi dolduğunda hiçliğe dönüştüğü ya da dönüşeceği tartışılmazdır.

Bu sebeple kendilerini yaratıcı Allah’a diz çöktürecek tanrıymışçasına egemen sanan birçok iktidar sahibinin sokaktaki bir pejmürde ile aynı akıbete uğrayabilmelerine akılsızlık, bilgisizlik, iradesizlik, başarısızlık veya dış etkenlere dayandırmak asla mazeret sayılamaz. Çünkü akıl kuralları, bilgi ve irade savları hiçbir bahaneye geçit tanımaz. Ama yine de yaratıcının Mutlak İrade’si olan kader gerçeği inat ve ısrarla reddedilerek özgürlük ve egemenlik taslanabilmektedir.

Binlerce tecrübeye rağmen, belirlenen gün gelip çattığında her kim olursa olsun yazılandan kurtulamayacağını idrak edilememesinden gücün Allah’tan değil, kendi bilgilerinden olduğu düşünülebilinmektedir.

Tarihin ve kaderin akışına hiçbir beşerin müdahale edemediği, tarihi, insanların değil, tarihi yaratanın belirlediği tartışılmayacak kadar açıktır. Her şey, mutlak olan bir şeye bağlı geliştiğinden, elden hiçbir şey gelmemektedir.

Asıl sorun nedir bilir misiniz; hele de sözde Müslüman olanların, elde ettikleri güçleri kendi akıllarından bilip başarıya ulaştıkları hezeyanına kapılmak suretiyle şımarabilmeleridir.   

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere İslam ülkelerinin dinsel, bilimsel, siyasal, ekonomisel ve askeriyesel önderlerinden hiçbirinin toplumlarca düzülen methiyeler karşısında insanlara dönerek gerçeği haykırmamaları ve iyi örnek olurcasına nasihatte bulunmamaları şirk değil de nedir?  

“Ancak ben de sizler gibi bir hiçim! Müslümanlıkla şereflendirilmiş olmamım dışında gördüğüm kuvvet ve kıymetlerin tamamı Allah’ın bir lütfü, emaneti ve ihsanıdır. Başarıların tamamı Allah’tandır. Sanki kendimizdenmişçesine beni övmeyin ve vazgeçilmez kılarak şirke girmeyiniz. Sizleri nasıl Allah var etmiş, korumuş, gözetmiş, dilediğini yücelterek dilediğini alçaltmış ise, benimde görevlerimin dışında sizden hiçbir farkım yoktur. Benim size ne fayda ne de zarar verebilecek bir gücümde bulunmamaktadır. Hele kiminizi kiminize üstün kılarak geçimliklerinizi paylaştıran ve rızıklanmanızı sağlayan ben değil, Allah’tır” diyebilme kulluğunda bulunmaktan kaçınarak, dolaylı olsa da kibirliklerine yenik düşebilmişlerdir.  

Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengini Karun da;”Zenginliğim bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” demişti. Ama hazinelerinin sadece anahtarlarını güçlü bir topluluk zorla taşırken; ne oldu da bilgisi kendisini helak olmaktan kurtaramamıştı? Oysa zannınca o serveti verenin bilgisi olduğuna göre, dibe vurmasında övündüğü bilgisi neredeydi?  

“Karun ise: O bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” Kasas 78

“Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler.” Kasas 79

“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” Kasas 80

“Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.” Kasas 81

“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar.” Kasas 82

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

Atatürk’ten kurtulanamadığı müddetçe…

Şirkten sıyrılabilmek mümkün değildir.

Devlet, siyaset veya kamu alanında Atatürk; evde veya camide Allah inancıyla yoğrulmuş Türk milletinin Politeizm yani Çoktanrıcılık itikadı, üstü hiçbir manipülasyonla örtülemeyecek kadar açıktır.

Doğuştan itibaren gözlerini dünyaya açan bebek, önce duvarlarda asılı olan Atatürk fotoğraflarını görür; gelişim ve eğitim esnasında Atatürk’ü anarak tazimi bir borç hatta ibadet bilir; çalışma hayatında, sokakta yürürken, devlette görevliyken, milletvekili olurken, mahkemede yargılanırken, alışveriş yaparken, yasalar çıkarırken, yeminler ederken, bağlılık nutku atarken, ilkelere sadakat gösterirken Atatürk ile yatıp Atatürk ile kalkar. Dolayısıyla Atatürk, Türk milletinin kaçınılmaz bir besmelesidir; aksi takdirde ne siyaset yapılabilir, ne devlette görev alınabilir, ne de ne vatandaş olunabilir.

Ne var ki, Atatürk egemenliği ortadayken, sözde Allah’a iman edilmiş bir Müslüman olunduğu da iddia edilir.

Allah’a apaçık şirkin koşulduğu bir düzende ne ezanın, ne namazın, ne orucun, ne haccın, ne Kur’an’ın ne de herhangi bir ibadetin hiçbir değeri bulunmamakta; mastürbasyonsu dini bir tatminden öte bir kıymet taşımamaktadır.

Gerekçe her ne olursa olsun şirkin görmemezlikten gelinebilmesi hele de Allah indinde bir bağışı söz konusu değildir.

Türk milleti Müslüman ise; nasıl oluyor da Allah’ın değil de Atatürk ilkelerine bağlılık gösterebiliyor, devleti Atatürkçü olabiliyor, hatta seçilen vekiller Atatürk ilkeleri üzerine yemin ederek Müslümanları yönetebiliyor?

Asıl trajikomik ise, seninle birlikte camiye gelerek namaz kılan, oruç tutan ve birçok ibadeti yapan bir vekil adayı, seçilmesiyle beraber öyle bir küfür ehli olabiliyor ki, mecliste ya da hükümette olduğu sürece Allah’a ortak koşucu ne varsa hem işliyor hem de oylarını aldığı insanlara fevkalade kötü örnek olup, Çoktanrılı inanca sürüklüyor. Dolayısıyla ihaneti makul göstermede en mahir olanlar İslam ülkelerinin milletvekili ve iktidarlarıdır.

Düşünün ki, Allah’a iman etmiş bir Müslüman olarak mahkemeye gitmek suretiyle hak ve adalet arayışına giriyorum ama mahkeme duvarında Atatürk’ün portresi ve sözleri! Oysa ben putperest bir Kemalist olmayıp Müslüman olduğuma göre; o mahkemenin hakkımı ve adaletimi tesis edebilmesi mümkün müdür?   

Bir dergiyle yaptığım röportaj sonrası Bakırköy 2. Asliye Ceza’da aleyhime açılan bir davayı hatırladım. Söz konusu davada savunma yapmak amacıyla Kur’an’daki bir ayeti delil gösterdiğimde hakim kızarak; “Burada ayet okuyamazsın” sözleriyle şahsıma çıkışmıştı. Ben de “okurum” karşılığını verince; “seni tutuklarım” bağırması üzerine aynı ses tonuyla; “Allah izin vermez ise beni tutuklayamazsın” demiş ve akabinde büyük bir öfkeyle yüzüme bakarak; “Çık dışarı” demekle kalakalmıştı.   

Türkiye, her ne kadar İslam imajına sahip bir ülke olsa da vahye göre Müslüman değildir! Çünkü Atatürk ilkeleriyle yönetilen bir ülke şirk içinde olduğundan Müslüman olamaz.

Ruh nasıl bedenden ayrılmadığından ötürü insanın diriliği mevzubahis ise, Allah ilkelerinin devletten koparılıp bir beşer olan Atatürk ilkeleriyle bütünleştirilmesinden ölülük vuku bulmuştur. Bu sebeple ölü bir diyardaki canlılık, kalkınma veya iyi gelişmeler yanıltmamalı; Atatürk’ü zombileştiren Türk milletinin ahkâmları aldatmamalıdır.  

Hala “Tek Tanrılığa” geçmemekte inat ve ısrar eden başta iktidar ve politikacılar olmak üzere Türk Milleti bilmelidir ki, kurtuluşları için ya ALLAH, evet sadece ALLAH seçimini yapacaklar ya da Atatürk ile birlikte Çoktanrılı bir inanç içinde başlarına gelecek felaketlere ve ecellerine razı olacaklardır.

80 yıldır Atatürk adlı bir ölünün tanrıymışçasına devletin tek ulu’su olduğu Türkiye’de nekrofiliciler yani ölü sevicilere karşı konulmadığı müddetçe Türk Milleti’nin şirkten kurtularak Müslüman olabilmesi imkânsızdır.

Her ne kadar Türk Milleti’nin tanrısı ALLAH diye bilinip böylesi bir şöhrete sahip olunsa da, Atatürk olduğu tartışılmazdır. Çünkü devletin inancı ne ise, o devlete rıza gösterip küfrünü sindiren halkında inancı odur! Zaten evrensel bir din olan İslam’ı, “Türk İslam’ı” gibi ayırmak, Türkiye’de Müslüman olma yolunun Atatürk’e imanla mümkün olduğu kanıtlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle Atatürk ilkelerini onaylamak, Allah’a ortak koşmaktır!

Bazen ne istiyorum biliyor musunuz; Türkiye’nin dört bir taraftan işgal edilerek çok derin ve dehşetsi bir İstiklal savaşına girmesiyle Atatürk kurtarıcılığına son vermesini! Böylece Allah’a ortak koşulmasından kurtulunarak Atatürk hegemonyalığına son verilebilir mi; ya da çukurunda değil zombileştirilerek hayatta tutulmaya çalışılan Atatürk hezeyanı devam ettirilir mi veya bir başkası çıkarak Atatürk’ün yerine geçmek suretiyle Allah ve İslam karşıtlığı sürdürülür mü?     

Ancak Atatürk her ne kadar toprağa karışıp bedeni çürümüş bir beşer ise de, Türkiye’nin kurtarıcı bir yücesi yani tanrısı olarak varlığını sürdürebilmiş olması kendisinden değil, onu vazgeçilmez kılan nekrofilleşmiş Türk milletindendir.

Hani, şeytan hesap günü insanlara diyecek ya; “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz!” misali Atatürk’te Türk milletine aynı sözleri söyleyecek ve şahsını değil kendilerini suçlayarak yermelerini isteyecektir. 

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” Nisa 116

“Unutma o günü ki, onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah’a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri, «Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!» demekten başka bir şey olmadı.” En’am 22-23

(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22

“O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a şirk koşmayın. Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” Bakara 22-23

ALLAH kimi sever!

Allah’ın bilip de insanların bilmediği o kadar çok şey arasında nefis öyle bir takozdur ki, Allah indinde daha hayırlı olduğu halde bir şeyin sevilmemesi ya da Allah indinde daha kötü olduğu halde bir şeyin sevilmesi; kimin için var olunduğu, yaşanıldığı ve ölündüğünü ortaya koyan bir orantıdır.   

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” Saff 4

Oysa kötülük üzerinde galebe çalınabilmesi için zaruri, diğer bir ifadeyle farz olan savaş sevilmez ve kimsenin hoşuna gitmez. Ama savaşsızda kötülükle ne baş edilebilir ne de seküler-laik hümanist düşüncelerle zararı aşılabilir.

Savaşanları sadece Allah mı sever; milletlerde, devletlerde sever! Hem de öyle severler ki, payelerle taltif edip bağırlarına basarak haklarında yazılar döşeyip şiirler dizer ve anıtlar dikerek diğer insanlardan ayrı bir köşeye konumlandırıp saygı duyulurlar.

Kimi fani dünya için kimi ebedi ahiret için mal ve canlarını adayarak feda olmaya koşar ancak büyük bir çoğunluk ahiretten yani Allah yolunda şehid olmaktan ziyade lider, vatan, devlet, millet veya nefsi çıkarları adına ölürler.

Asıl sorun öldükten sonrası için hesaba girilmeyerek doğrunun, gerçeğin önemsenmemesidir.

Seküler-laik düşünce düzeyinde Allah için ölüp sevgi ve rızasını kazanabilme kulluğu suç sayıldığından sadece fanilik için yapılan savaş ve ölümler meşru addedilmektedir.

Mesele, Allah için mi yoksa beşeriyet için mi kendini adadığındır! Diğer bir ifadeyle Allah’ın sevgisiyle mi yoksa beşerin sevgisiyle mi yücelip ölümsüzleşeceğindir? Ya da Allah nezdinde mi, beşer nezdinde mi makbul olmak kazançlıdır?

Allah’ın hor ve hakir kıldığını değerli kılabilecek bir kimsenin olamayacağı aşikârken; başkası için mal ve can vermek sapkınlık değil de nedir?

Bir insanın hilkatteki eşi tarafından değerli ve sevgili görülmesine sebep olan etki nasıl sadakat, fedakârlık, ödün ve sorgusuz bağlılık ise; yaratıcı Allah da aynı değerler doğrultusunda kuluna sevgi ve değer vermektedir. Öyleyse Allah’ın yarattığı kulundan farklı bir şey beklediği yahut istediği söylenebilir mi? Hâlbuki kulun kuldan beklediği ve istediği daha çoktur. Ki, hiçbir şey vermeye gücü olmadığı halde!

Gerçek şu ki, dönüş Allah’a ise vahiy dışı tüm düşüncelerin dünyada da ahirette de değer bir tarafı yoktur. Dolayısıyla insan kimin için mal ve canını ortaya koyuyorsa o, kendisinin doğrudan ya da dolaylı rabbidir; gizli veya aleni tanrısıdır!  

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111  

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” Saff 10-11-12

%d blogcu bunu beğendi: