Devletin dinlerine uyması yetmez!

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

Asıl mesele devleti güden millettir.

Her ne kadar devlet, seçtiği vekiller aracılığıyla milleti güttüğünü sansa da,  tartışılmaz değerlerine ilişildiğinde öyle kükrer ki, ortada ne devlet kalır ne vekiller ne de müttefiklik.

Müslüman Türk milletinin, seküler-laik devletince manipüle edilerek haçlı-siyonist güçlere peşkeş çekilmesi yüzeysel bağlamda sindirilmiş olsa da, derinsi bir zorlama basıncı arttırır.  Dolayısıyla dişlerini devlete geçirmiş olan Batı, ezeli ve ebedi düşman gördüğü Müslüman milleti yiyemediği için dost saydığı devleti itibarsızlığa çalışarak, millete diz çöktürme sevdasından hiç vazgeçmemektedir. Bu sebeple sözdeki dostluk ve müttefiklikler asla öze sirayet etmediğinden ihanet ve düşmanlıkların ardı arkası kesilmemektedir. 

Aslında Batı, sanıldığının aksine öyle acizdir ki, Müslüman milletle baş edememesini boyunduruğu altına aldığı sanatçı, yazar veya gazetecilere ödüller vermek suretiyle aşmaya çalışmakta, Türkiye aleyhtarı hainlere kucak açarak etki sağlayabileceğini hesap edebilmektedir.   

Müslümanlar, güçlerini yaratıcıları Allah’tan almalarından dolayı çok ama çok güçlüdürler; lakin devletleri imansız olmalarından güçsüz duruma düşerek ayakları altına almaktan dahi rahatsızlık duyacakları pisliklere esir olabilmektedirler.     

Müslüman’a karşı had öyle aşılmış ki, tutsaklığın söküp atılabilmesi ancak Allah’a olan kayıtsız-şartsız imanla orantılıdır. Ki, özellikle Türkiye başta olmak üzere devletlerin seküler-laik yapıları bile onları razı etmemekte, böylece batıllık, haktan üstün tutulduğu için Allah’ın da yardım ve desteği mümkün olmamaktadır.

Gerek BM gerek NATO gerekse müttefik olunan diğer uluslararası örgütlenmelerde hâsıl olunan durum, sokaktaki köpeğin durumuna benzemektedir. Çünkü dünyaya saplanıp hevesin peşine düşmekten dilini çıkarıp solumaktan öte hiçbir caydırıcılıkta bulunmayan sözde Müslümanlar, her türlü alçaklığı hak etmektedirler.

İslam düşmanlarının egemenliğindeki birlikteliklerde Müslümanlar dost mu sayılmaktadır ki, aleyhlerindeki zorbalıklar anormal karşılanabilsin! Onlar, fıtratları gereği düşmanlıklarından taviz vermezlerken, kimlikleri müslüman olanlar, ısrar ve inatla dost edebiyatı yapmak suretiyle kıçlarını yalamaktadırlar.  

Oysa her şeyi bilen ve geleceğe hükmeden Allah, birçok ayetinde “asla” vurgusu yaparak, gerekçe her ne olursa olsun dost edinilmemelerini ve arzularına uyulmamasını apaçık buyurmadı mı?

Öyleyse sen uyarsan, onlar da seni uydurur!   

Hak ve adaleti şiar edinmeyip Müslümanları amansız hasım ilan etmiş haçlı-siyonist düşmandan insani bir değer ummanın nasıl bir zillet ve hakirlik olduğu aşikârdır. Bedel ödemekten kaçınanın ödediği bedel nedir bilir misiniz; insanlıktır. Dolayısıyla hayvanlar misali her ne kadar yemek, içmek ve uyumaktan başka bir şeyi elem edinmeseler de, akılları olması hasebiyle hayvandan daha aşağı sapkınlardır.

Hıristiyan ve yahudiler, Müslümanlara karşı en şedit zalimlerdir. Yarın kıyamet kopacak olsa dahi onları dost edinmek, onlardan olunduğuna dair bir kanıttır. Bu sebeple onlarla olan tüm dostluklara son verilmeli; hiçbir surette yollarına girilmemeli; fıtratsal bir düşmandan dost olunamayacağı bilinmeli; hiçbir şart ve koşulda güvenilmemeli; gözetilen çıkar ilişkilerinin bir zehir olacağı anlaşılmalı; fayda yahut zarar sağlanabileceğine inanmamalı; yapılacak her iş, İslam egemenliğinde zapt altına alınmalı; anlık tatminlere kapılarak ebedi hüsranlıklara aman verilmemeli ve yaratıcı Allah’ın düşmanları dost edinerek münafıklaşmaktan kaçınılmalıdır.

Dünün Batı’sı, kendileri için tek tehdit gördükleri nasıl Müslüman Türkler idi ise, bugünde aynıdır!

“ Müslüman Türkler, insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.”

Yahudilerin kutsal kitabı ve aynı zamanda hukuk sistemi olan Talmud’da, Türkler maymuna benzetilmiştir.

“Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir. Dolayısıyla dolaylı yoldan öldürülmeleri doğrudur. ”

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.  “ Maide 51

Reklamlar

FETÖ’den ne farkınız var!

Ya da diğer totaliter baskıcı rejimlerden veya vahiy yani Kur’an karşıtı haçlı-siyonist küfürden farkınız nedir? Yüzyıllardır canlarını Allah yolunda vererek şehid düşen Müslüman Türk Milleti’nin tek amacı Kur’an’ı hâkim kılmak değil miydi?

Öyleyse sizler kimsiniz ki, Allah’ın indirdiği hükümlere karşı çıkarak şeytani vesveselere zorlamak suretiyle mecbur etme cüretkârlığında bulunabiliyorsunuz?

FETÖ’nün elebaşı F. Gülen adlı yüzyılın münafığı; “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” diyerek, nasıl haçlı-siyonist düşmanların dostu olabilmiş ise, siz de “Kur’an Müslümanlığı teröristliktir” düşüncesiyle iman ehlini teröristlikle yaftalayarak, Allah’ın tek ve hak olan dini İslam’ı aynı güruha peşkeş çekmektesiniz.

Ebu Hanzala lakaplı Halis Bayancuk’ın Kur’an dışı ne sözü ve davranışı vardır ki, “Anayasayı İhlal” suçlamasıyla tutuklayarak, müebbet hapisle yargılayabiliyorsunuz? Kur’an’ı Kerim’i serbest bırakan siz değil misiniz? Eğer anayasa Kur’an’a muhalif ve Allah’ın hükümleri dışında ise, başta şahsım olmak üzere tüm Müslümanlar anayasa ihlali içindedir. Çünkü yaratıcısı Allah’a, vahyettiği Kur’an’a, dini İslam’a ve düzeni şeriata hiçbir Müslüman karşı çıkamaz; çıkması halinde dinden çıkmış bir mürted olur. Öyleyse Türkiye’de ne kadar Müslüman var ise, tamamı tutuklanarak anayasayı ihlal etme suçundan dolayı müebbet cezaya mahkûm kılınmalı ve Kur’an büsbütün yasaklanarak ihlal engellenmelidir.

Hem Müslümanlığı kabul ederek, Allah ve Resulü’ne iman edip hükümlerine yani anayasasına kayıtsız-şartsız uyacağına söz vereceksin; hem de Allah ve Resul’ünün hükümlerine muhalif seküler-laik bir anayasayı kabul edeceksin.

Ya Türkiye’de Kur’an’ı yasaklayacaksınız; ya da Kur’an ile düşünüp amel edenlere karşı koymayacaksınız. Böylece manipülasyonlara son verip öyle net olacaksınız ki, kimse kalkıp devletin yasal olarak tanıdığı Kur’an ile diretmeyecektir.   

Peki, TCK’nın 309 maddesine göre anayasa ihlali nedir?  

“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.”

Halil Bayuncak’ın yazılı ve görsel ifadelerini incelediğimde; anayasaya binaen hiçbir cebir ve şiddet içeren tek bir söz kullanmadığı; aksine düşünce ve ifade özgürlüğüne vurgu yaparak, ateistlere tanınan hürriyetin kendilerine de sağlanarak baskı yapılmamasını istediği aşikârdır.

Zaten Anayasanın 26. Maddesi; “Herkes düşünce ve kanaatlerinde söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.“ Ayrıca AİHM 10. maddesine göre de; “Herkes görüşlerini açıklama ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.”  

Ancak diğer Kur’an düşmanı haçlı-siyonist ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de Kur’an ile imanın ve amelin bir teröristlik olduğu ortaya çıkmaktadır. Onlara göre Müslümanlığın ölçüsü nedir ki, Kur’an ile düşünen, vaaz veren ve amel etmeye çalışan terörist olabilmektedir?

Hem anayasada sürekli değişikliğe giderek ihlalde bulunan devletin ya da meclisin ta kendileri değil midir?    

Ebu Hanzala yani esas adıyla Halis Bayuncak, savcının iddia ettiği gibi ne silahlı bir terör örgütü kurmuş, ne cebir ve şiddet yoluyla herhangi bir kimseye karşı baskı yapmış, ne herhangi bir terör örgütünün yöneticisi olmuş, ne eline silah alarak kimseyi öldürmüş ne de anayasayı değiştirme maksatlı güvenlik güçlerine karşı bir eyleme kalkışmıştır.

Öyleyse söz konusu anayasa maddelerin ve AİHM de belirtildiği gibi cebir ve şiddette bulunduğuna dair hiçbir kanıt olmadığı halde, neden tutuklanarak müebbet hapisle yargılanabilmektedir?

Aslında seküler-laik anayasa öyle bir çelişkiler yumağıdır ki, hem bedenleri alabildiğine teşhir ettirerek şehveti kamçılattırır; hem de bakışlardan rahatsızlık duyulduğu gerekçesiyle tacizlikle suçlayıp ceza verir.

Hatırıma; şapka kanuna karşı çıkmasından dolayı hakkında idam fermanı verilen ve yakalanmadan önce ölmesinden ötürü mezarından çıkarılarak asılan Mevlevi ibrahim Hakkı Efendi geldi. CHP iktidarında Erzincan İstiklal Mahkemesince gıyabında idama mahkûm kararı alınan Mevlevi ibrahim Hakkı Efendi, o günün Müslüman her vatan evladı gibi işgalci düşmanlara karşı dinini, vatanını ve milletini savunmuştu. Ancak şapka kanununa muhalefet etmesinden kendisini bulamadıkları için idam kararını gerçekleştirememişlerdi. Aradan iki gün geçtikten sonra bir sabah namazı vakti, İbrahim Efendi’nin eceli gelir. Çocukları babalarının ölüm haberini İstiklal Mahkemesine bildirir. Mahkeme tarafından köye bir müfreze gönderilir. Müfreze başındaki yetkili bu durumu kabul etmez. “Olmaz, bu adam kanuna karşı geldi, mutlaka asmam lazım” der. Bunun üzerine kabir açılıp ceset çıkarılır, şahitlerin huzurunda kanuna muhalefet etmek suçundan cesedi asılarak tekrar gömülür.

Öyleyse dünün CHP iktidarı ile günümüz Ak Parti iktidarının farkı nedir? Sonuçta her ikisi de seküler-laik anayasanın Kur’an karşıtı bayraktarları değiller midir?   

Ebu Hanzala, Kur’an’a tabi bir Müslüman oluşundan seküler-laik anayasayı kabul etmiyorsa, cezası hapis değil ancak vatandaşlıktan çıkarılmasıdır. Ben de söz konusu anayasayı sindirmeyerek kabul etmiyor ve Kur’an dışı herhangi bir düşünceyi ve rejimi kayıtsız-şartsız reddediyorum. Çünkü ben bir Müslüman’ım!

Anayasayı düşüncesiyle ihlal eden kim varsa; devletin yapması gereken ceza vermek değil, vatandaşlıktan çıkarmaktır. Nasıl ki, İslam’da zoraki bir değişim mevzubahis değil ise, çağdaşlığıyla, demokrasisiyle ve özgürlüğüyle övünen beşeri anayasalar ve yönetimlerde de değişime zorlanılmamalı; her görüşe tanınan düşünce ve fikir özgürlüğü muadil olmalıdır. Her ne kadar seküler-laik bir devlet ile Müslüman bir milletin dayanışması olamaz ise de, baskı ve yaptırımlarla bütünleştirilmeye çalışılması ancak bir mastürbasyondur.

Dolayısıyla din dışı seküler-laik anayasayı kabul etmeyenler vatandaşlıktan çıkarılmalıdır. Her halükarda yeryüzü yaratıcı Allah’ın bir arzı olmasından ruhsuz bir beden olmayı kabul etmek yerine, ruhlu bir hayat olan ahiretin ebediliğini tercih etmek, Müslümanlığın bir şiarıdır.  

Ben Müslümanlığı kabul ederek Allah’a söz verip kul oldum ve yaratıcım Allah’tan başkasının hükümlerine uyabilmem mümkün değildir; madem vatandaş olarak tartışılması dahi söz konusu olmayan haklarım var; ya Allah’ın hükümlerini yerine getirebilecek mülki bir hakkım olmalı; ya da vatandaşlıktan çıkarılmalıyım. Aksi bir düşünce apaçık bir barbarlıktır; zulümdür ve insanlığa bir ihanettir!

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: «Ne işde idiniz!» dediler. Bunlar: «Biz yeryüzünde çaresizdik» diye cevap verdiler. Melekler de: «Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” Nisa 97

Hayvanların en kötüsüdürler…

Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.“ Enfal 22

Ayette açıkça anlaşılacağı üzere; ancak iman sahiplerinin halife olarak yaratıldıkları, küfürle özleşmişlerinde hayvanların en kötüsü yani daha aşağı oldukları buyrulmaktadır. Dolayısıyla görüntüsü insan olan her bedenin insan olmadığı açıkça belirtilmektedir. 

Seküler bazlı insan görünümlü mahlûklar, hayvandan da aşağı öyle vahşidirler ki, sürekli ulumakla kalmayıp avlarına kestirdikleri insanlara saldırıp fırsatını yakaladıklarında katlederler. Hayvanlardan farkları, barbarlıklarını insanlık adına yapmaları ve hayvanlar gibi insanların etlerinden değil ruhlarından yararlanmalarıdır.  

Bedenleri insan endamında olup fıtratları hayvan hatta daha da sapkın olan bu mahlûklar, kibirlenip yaratıcısına sadakatle boyun eğmek yerine başkaldırmalarından aşağılık maymunlara dönüşmüşler; böylece azgınlıkta sınır tanımamaktadırlar.   

Hakkın çağrısına kulak vermeyen bu hayvanların durumu, tıpkı çobanın bağırıp çağırmasını işiten sürülerin durumu gibidirler. Bu sebeple onlar sağırlar, dilsizler ve körler olup, insanlar gibi düşünerek muhakeme edememektedirler. 

Hiçbir hayvan hümanistleşmez ve hayvan olarak yaratılmış olmalarından kaderlerine razı gelirler ama onlar, hayvandan daha aşağı öyle yaratıklardır ki, isyankârlıklarını, haksızlık ve adaletsizliklerini hümanistlik gerekçesiyle yaparlar.

Hâlbuki yaratıcının helal kıldığını haram, haram saydığını helal edinerek alenice böbürlenebilmelerinin herhangi bir mantığı olmamasına rağmen sürdürdükleri inat ve ısrarları idrak edebilen insan olmadıklarını kanıtlamaktadır. Kendilerini yaratıp düzenlerini kuran ve geçimliklerini sağlayan bir Mutlak İrade sahibi yaratıcıya karşı gelebilenin insani bir akıl taşıyabilmesi mümkün değildir.

Kendileri gibi yeryüzünde yürüyen ya da sürünen hayvanlar ile gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan daha şaşkın oldukları, düşünce ve davranışlarıyla ortadadır.

Unutulmamalıdır ki göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlar Allah’a secde eder ve tumturaklı teslim olurlarken; onlar hadsizlikte doruğa çıkmakta, dolayısıyla hor ve hakir kılınmayı hak etmektedirler. Bu sebeple insan görünümündeki hayvanlara insan seviyesinde değer vermekten dolayı belalardan sıyrılamamakta, kötülükler engellenememekte, fitne ve bozgunculuk sona ermemektedir.        

İlişkilerindeki sevgi, düşmanlık, barış ve savaşlarını yaratıcıları Allah için değil de nefisleri adına yapmaları, onların insan olmadığına bir delildir. Hele ki, ırki veya sekülerlik lehine kinle mücadele ederek insanları kıyabilmelerinin haklılığını savunmadaki ısrarları, mühürlenmiş yaratıklar olmalarındandır.

Benliklerini tanrılaştırarak, heva ve heveslerini bilim ya da özgürlük adına seküler düşüncelere dayatma sebepleri şeytan misali kibirliklerinin bir sonucudur. Vahşi hayvanları özgürlük gerekçesiyle kafeslerinden çıkarıp salıverilmeleri nasıl ürkütücü bir tehdit ise, insan kisvesindeki mahlûklarında başıboş bırakılmaları çok daha korkunç bir süreci doğurmaktadır. 

İnsan olmayanı sırf bedeni görüşünden dolayı insan statüsünde değerlendirerek muadil tutmakla insanlık yok edilmektedir.  Bu sebeple insanlığın mukim kılınabilmesi ancak insan görünümündeki mahlûkların defleri ile mümkündür.

Allah’ın indirdiği Kur’an’a muvafık olmayan bir söze inanarak itibar eden kişi, insanlıktan soyutlanmış bir bedendir. İnsanlığın ölçüsü, yaratıcısı Allah’a olan tevekkülüyle orantılıdır. Dolayısıyla en vahim temel hata; ruhla bedeni, akılla kalbi, mantıkla duyguyu, yaratıkla yaratıcı Allah’ı farklı kuvvetlermiş gibi mütalâa ederek düşünce yürütülmesi ve bu bağlamda yargıya gidilmesidir.

Allah katında hayvanların en kötüsü olarak yaftalanmış düşünmeyen sağırlar ve dilsizler öyle insan numuneleridirler ki, iman ile idrak edilebilen yaşam ve ölümün anlamı konusunda sürekli akılları karışık olmalarından ve şüphe içinde bulunmalarından batıl çarkta dönüp durmaktadırlar.  

Çünkü Allah’ı, yaşam ve ölümü anlayabilmek imanla orantılıdır!

Oysa yaşam ve ölümün anlamı o kadar alenidir ki, Allah’ın örneklerle izah ettiği Kur’an’ın yanında dünyadaki tecrübelerle de sabittir. Bütün yaşamları boyunca içine düştükleri karanlık yollarını aydınlatabilmek için debelenen o mahlûklar, rehber edindikleri yalanla gerçeğe kavuşabileceklerini yani aydınlığa ulaşabileceklerini sanırlar.  

Kimi hayvanların evcilleştirilmeleri gibi o mahlûkların insanlık yararına ehlileştirilebilmeleri asla mümkün değildir. Zaten haini hain yapan, evcilleştirilememesi değil midir? Çünkü onlar, hayvandan da daha aşağı mahlûklar olmalarından ehlileştirilebilmeleri fıtraten imkânsızdır. Dolayısıyla insanlarla aralarına çok derin bir hat hatta mezarsı bir duvar örülmelidir ki, ne bedenleri, ne bilgileri, ne de süslü ve yaldızlı sözleri yanıltmamalıdır.   

Kimin ne olduğunu ancak yaratan bilir! Bu sebeple yaratıcının dışındaki her düşünce ve görüş abartıdır, nefsanîdir ve şeytanidir.

 “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” A’raf 179      

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

Ölümü düşün!

İnsanın ruhsal gıdası, her an kavuşacağı ölüm gerçeğini hissederek yaşamaktır.

Ölüm, ahirete açılan bir kapı olması hasebiyle her türlü derde öyle devadır ki, fani olan sıkıntılara bir panzehirdir. Dolayısıyla ne korkutan ne kaygılaştıran ne de acı çektiren değil, bilakis mutluluk veren bir psikoterapidir. Ancak her ne kadar ahirete iman etmiş bir Müslüman olunması gerekli ise de, ahirete iman etmemiş olanlara da bir anahtar olabileceği bir hayat tecrübesidir ama Allah dilemediği için mümkün olamamaktadır.

Bedenin yaratılmasıyla ölümle nişanlanan insanın ölümden kaçmak isteği ve nefret duyumu aslında nişanlıya bir hakaret hatta ihanettir. Ölümle nişanlı insanın nişanını atamaması nefret değil, sevgiyi mecbur kılmalıdır. Her ne kadar yaşam, insanoğlunun en güzel ödülü sanılsa da, ölüm de en güzel ödüldür. Çünkü yaşam ile ölüm, biri dünyayı diğeri de ahireti temsil etmelerinden birbirlerini tamamlayan ruh ve beden gibidirler. Zaten bedene odaklanılıp ruhtan kaçınılması, yaşamın sevilip ölüme garez duyulmasına neden olmaktadır.

Yaradılışın koşulu olan ölüm, düşüncesiyle yaşamdaki hadsizliği öyle bloke etmektedir ki, hem yaşamdan daha iyi tat aldırmakta; hem huzur ve güvenli bir yaşam sundurmakta; hem psikolojik sorunlara çare olabilmekte; hem kıskançlığı, hasetliği, kibri ve benliği ortadan kaldırmakta; hem sabrı muhkem kılmakta; hem yalana, dolandırıcılığa. sahtekarlığa, bilumum kötü düşünce ve davranışlara son verdirmekte; hem de iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batırtmaktadır.  

İnsanın, dünyada ölümden yani mezardan başka bir beşiği mi var ki, o beşiğe sırt çevirip sakınabilmesi olabilsin? Her şeyin fani yani ölüm olduğu bir dünya da, ölümden başka bir değer olamaz.

Ki, her gün gerçekleşen uykunun bir ölüm olduğu baz alındığında, diriyken ölümü düşünmenin de uyku misali nasıl dinginlik ve rahatlık verdiği fevkalade aşikardır. Dolayısıyla canlıyken nişanlı olunan ölüm ile uykudayken evli olmak yaşanılan bir hakikattir.  

İnsanların birbirlerini sürekli eleştirdiği; “neden onda var da ben de yok” hışımlıkları ancak ölüm düşüncesiyle hapsedilebilecek ve hasetlik son bulabilecektir. Çünkü her şeye sahip olanda, olmayan gibi ölecek ve dünyada sahip olunanların bir kıymeti harbiyesinin bulunmadığı idrak edilebilecektir.    

Makedonya Kralı İskender, bir gün zaferle döndüğü Sri Lanka üzerinden ordusuyla geçerken, halk tarafından sevinç gösterileriyle karşılanmıştı. Ancak İskender’in dikkatini bir duvarın dibinde oturmuş üstü başı yırtık bir çulsuz çekmişti. Herkes İskender’i kutlarken, o kılını kıpırdatmıyor ve alaycı bir tavırla izlemekle yetiniyordu. İskender, atını o pejmürde adamın üzerine sürdü. Dedi ki; “Ey çulsuz! Herkes ordumun zaferlerini överken, sen hiç oralı değilsin! Sen kendini ne sanıyorsun?” O çulsuz, istifini dahi bozmayarak atının üzerindeki İskender’e doğru başını kaldırdı; “Ey İskender! Daha önce buralara hükmeden senin gibi bir Kral ve benim gibi sokaklarda yaşayan ve insanların alay ettiği bir pejmürde vardı. Bir gün ikisi de öldü. Aradan bir zaman geçtikten sonra her ikisinin de mezarlarını kazarak toprak altında ne haldeler diye merak ettim. Ama hangisinin Kral, hangisinin pejmürde adam olduğunu tanıyamadım. O kadar böbürlenme, toprak altına girdiğimizde birbirimizden farkımız kalmayacaktır.”

Daha nice örneklerle dopdolu âlemde, ölümle birlikte kimin ne olduğu anlaşılamamakta, övünülen fani değerlerden birinin bile varlığı kalmamaktadır.

İster inanan; ister şüphe eden; isterse inkârda bulunan olsun; her ne düşünce ve fiiliyatta olunursa olunsun hayattaki en hakiki kanıt ölümdür. Ölümden kurtulabilmek için elinde tek bir çare ve çözümü olmayan insan, böylece bir hiçtir. Dolayısıyla kiminin sahip olduğu makamlar, servetler, bilgiler, methiyeler, ödüller, arşa çıkarılırcasına sunulan aşk ve tazimler boştur ve olmayanla hiçbir farkı yoktur. Ancak Allah nezdinde rızaya kavuşmuş olanlar istisnadır ki, halifelikle yüceltilerek diğer canlılardan üstün olanlarda bunlardır.

Gerçeği idrak edemeyen bir kimsenin uykudaki yahut mezardaki ölüden hiçbir farkı yoktur. Hatta ölüden öyle daha beterdir ki, aklı olmasına rağmen muhakemesi; kalbi olmasına rağmen vicdanı yoktur. Bu sebeple insani bir vasıf taşımadığından konuşması, gezmesi, giyinip kuşanmış olmasının aldatıcılığı ölümü içselleştirmemesinden dolayı alenidir.

Akıl baliğ olana dek her insan için dünya nasıl ütopik ise; kalpleri olduğu halde kavrayamayan; gözleri olduğu halde göremeyen ve kulakları olduğu halde işitemeyenler içinde ahiret hayatı hayalidir.

Dolayısıyla dünyanın yaratılmasındaki hayati sır ölümdedir ama peşinen dışlandığından faydalanılacak bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Fanilikten ebediyete yani yalandan gerçeğe geçiş kapısı olan ölüm ile yeniden dirilerek, dünyadaki doğuşun benzeri gerçekleşecektir. Ancak ahiret hayatındaki diriliş ile dünyadaki diriliş arasındaki fark nedir biliyor musunuz; ahiret hayatının ebedi, dünyadakinin ise fani ve ahirette kavuşulacak kazanımın dünyadaki geçişle elde edilecek olmasıdır.

Onun için yaşamı tanımak ancak ölümü tanımakla orantılıdır!

(Resûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. Ahzab 16

“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.” Zümer 42

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” Cum’a 8

Baki olan ALLAH ise, Atatürk kimdir?

Her ne kadar Atatürk, ahirete göç etmiş fani bir ölü ise de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nce baki kılınmış dokunulmaz, erişilmez ve ilkelerinden çıkılmaz öyle bir mabut haline getirilmiştir ki, Türkiye’nin taşı, toprağı dâhil milleti,  cesedine boyun eğmeye mükellef tutulmuştur.

Allah yolunda savaşarak İslam adına milyonlarca şehid vermiş Müslüman Türk Milleti, sindirebilmesi asla mümkün olmayan böylesi bir şirki devletin seküler-laik oluşundan dolayı manipülasyonlarla hazmedebilmiştir. Bu hazımda da Müslüman kimlikli muhafazakar, demokrat, ılımlı İslamcı dinsel ve siyasal aktörler mücadele etmiştir.  

Doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilen bir akıl; ölüye tapınırcasına asla kıyamda bulunamaz, kurtarıcılıkla ilahlaştıramaz, mevta olduğu günü sonsuzlaştıramaz, beşeri bir iradeyi hâkim kılamaz, ulûhiyet hakkı tanıyamaz.

Ancak tanrılara mahsus methiyelerle anılan Atatürk’ün devletin bir tanrısı değil de, beşeri bir devlet başkanı ya da muzaffer bir asker olduğu söylenebilir mi? Dolayısıyla Atatürk, seküler-laik devletin Allah’a karşı kıyasladığı gizli bir tanrıdır.  

Sanki diğerleri farklı mıdır? Kabul edilmiş bu yanlışlık toplumu öyle zehirlemiş ki, dini ve siyasi her lider, Atatürk misali kendi çaplarında mabutlaştırılmış ise de, Atatürk gibi ne devleştirilmiş ne ölümsüzleştirilmiş ne seksen milyon nezdinde sultalaştırılmış ne de ritüellerle anılabilmişlerdir.  

Allah’ın peygamberleri dahi Atatürk’e gösterilen tanrısal tazimlerin fevkalade dışındadır. Dolayısıyla her ne açıdan bakılırsa bakılsın; Müslüman Türk Millet’ini şirke götürerek zillete düşürüp hor ve hakir bırakan böylesi bir anma ya da zikir, muhakeme edebilen hiçbir düşüncenin olurluluk vermeyeceği bir dengesizliktir.   

Devletin Atatürk’e mecbur ettiği aşk ve tazim, Allah’a karşı gösterildiğinde kıyametler koparılmaktadır. Oysa 10 Kasım günü için çocuklar başta olmak üzere anıtkabire götürüldüklerinde aklın bir eseri olabiliyor ama o çocuklar Allah’a ibadet maksatlı camilere taşındıklarında ise ilkellik ve gericilikle aşağılanabiliniyorlar. Böylece Atatürk sevgisinin masum değil, Allah’a karşı bir güç gösterisi olduğu kanıtlanmaktadır.  

Haçlı-Siyonist’lerin Müslüman Türk Milleti’ne olan ezeli ve ebedi düşmanlıkları malumdur. Öyle ki, milletimizi ya Asya steplerine sürerek ya da Anadolu’da yok etmek isteyen nice düşmanlar yemin etmelerine rağmen başaramamış ama Allahlımızı, imanımızı, cihadımızı, şehadetimizi ve yüce dinimizi hileli yönlendirmelerle elimizden alarak, devletimizi ruhsuz bir bedene çevrilmiştir. Sadece devletimiz mi?!!!

İşte bu yüzden Atatürk’ü ulu ve kurtarıcı bir ölümsüz yapmışlar, ölüm günü olan 1O Kasım’ı dahi ebedileştirebilmişlerdir. Madem Atatürk ölümsüz, 10 Kasım’ı kutlamanın amacı nedir?

Aslında Atatürk, ne harici düşmanların ne dahili hainlerin ne de Atatürk sendromuna tutulmuş hastaların umurlarında değil. Hasım oldukları İslam’a karşı Hıristiyanlık, Yahudilik, Budistlik, Hinduluk veya bir başkasını kalkan yapamayacaklarından Atatürk, sığındıkları tek kabirdir.    

Gerekçesi her ne olursa olsun yaratıcı Allah’a söz vererek iman etmiş hiçbir Müslüman; seküler-laik yani beşer odaklı bir ritüelin taraftarı olamaz; rejimini sindiremez; küfrü meşrulaştırıcı bir hesap içinde bulunamaz; yanlışa boyun eğemez; batılı Hak’tan üstün tutamaz; takiye yaparak Hakk’ı yüceltme amaçlı bir şirki kabullenemez. Çünkü o Hakk, her şeye kadirdir ve mutlak hâkimiyette kimseyle kıyaslanamayacak bir kudrettedir. Öyleyse sorun nedir diye sorulacak olunursa, iman ve güvendir!   

Devlet Başkanı Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk olarak addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Ömrü büyük başarı ve daim zaferlerle dolu ünlü komutan ve genelkurmay başkanı Halid Bin Velid’i bu yüzden ordunun başından almıştı. Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu.

Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için varolan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslam Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.

Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslam kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hatta devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını istemiyordu. Bu sebeple Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer; “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine su tamimi gönderdi:

“Ben, Halid’i bir öfkesinden, ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarı ve zaferlerin Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”  

Başarının, zaferin ve egemenliğin sadece yaratıcı Allah’a ait olduğu kadersel âlemde; Atatürk veya başka bir beşer kimdir?

Her ne kadar gerçekleri açıklamaya çalıştıysam da; köhneleşmiş kalpleri, kümbetleşmiş beyinleri, milleştirilmiş gözleri ve kurşun dökülmüş kulakları açmaya yeterli olabilmem mümkün değildir. Yegâne yeterli ALLAH’tır.

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah’ın her şeye gücü yeter.” Al-i İmran 189

“Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.” Ahzab 3

“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter.” Mülk 1

Hilkatteki eşine asla boyun eğme…

Ki, insanlıkla şereflenmiş olabilesin!

İnsanlıkla şereflenmek ancak yaratıcı Allah’a sadakatle orantılıdır. Çünkü şan ve şeref sahibi kılınarak yaratılan insan, diğer yaratılanların birçoğundan üstün kılınmaları hasebiyle yaratıcıları Allah’a öyle borçludurlar ki başkasını, zatına müsavi kılarcasına boyun eğemez.

Ubudiyet yani kulluk ya da diğer bir ifadeyle bağlılık, güven ve itaat, yalnız ve yalnız yaratıcı Allah’a duyulması gereken bir haktır; mükellefiyettir ve mecburiyettir.

Bedenen insan görünümünde ama ruhen mahlûka dönüşmüş yığınların cirit attığı dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayrılamaması öyle bir ucubeliği doğurmuş ki, insanlık silinmiştir.

Hak ile batılı yani gerçek ile yalanı muhakeme edebilen akılların olmamasından nefsinin hizmetine giren insan numuneleri, pisliğin üzerine konmuş sinekler gibidirler. Bu sebeple pislikten çıkıp temizlenememekte; üzerini pislikle örttükleri hak ve adalet ışığına kavuşulamamaktadır.    

İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı, biyolojik ruhsuz bir beyni ve fiziği odaklandırmış; böylece insanın bir kul yani yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceği hezeyanını doğurmuştur. Allah, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkların ya tamamen ya da kısmen inkâr edilmeleri, sınırlarının daraltılmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirilmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır.

Her ne kadar yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillerle karşılaşmasına rağmen fikrindeki ‘benlik’ ısrarcılığı, yine de pratikte yaşadığı gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Böylece “beyinci tanrısal” varlıklar olarak yalanlarını sürdürseler de, ölümle birlikte doğruya erişmektedirler.

Ölümlü bir insanın sahipliği, hâkimiyeti, dilediğini yapabilecek bir iradesi ve hilkatteki eşine boyun eğebilmesi mümkün olabilir mi? Ki, beşere boyun eğmek bir şirktir!

Oysa insan, halifelikle yüceltilmesine rağmen aklıyla bizzat içinde yaşadığı gerçek hayatı idrak edebilmesi gerekirken; hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılarak gören bir kör, duyan bir sağır ve kavrayamayan bir kalbe sahip olabiliyor? Çünkü özgür değil, hakkında yazılmış kaderin bir kulu yani tutsağı olmasındandır!

Mutlak İrade’nin boyunduruğu altındaki bir kul, başka bir kula boyun eğebilir mi? Eğebiliyorsa; ya kulluğu inkâr etmiş veya eğip bükmüş bir sapkındır; ya yaratıcı Allah’ın kendisine hükmedemediğini sanan bir mühürlüdür; ya da kendisini Allah’tan güçlü ve üstün gören bir kibirlidir.  

İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; anlık ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere; benliklerini azdıran ödül ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları yaratıcı Allah’a ve kadere karşı güçlerini kanıtlayamamaktadırlar?

Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez! Ancak kula olan kulluk pratikte aşikâr ise de, sözde herkes tanrısından bahsederek kula kulluk yapmadığını vurgular. Oysa kula kul olmak ve özellikle Allah’tan başkasını tanrı edinmemek sözle değil pratikle kanıtlıdır.  

Oysa söze değil eyleme ve yaşanılanlara bir bakıp otokritik yapıldığında; yaratan, yöneten ve yönlendirerek kaderi elinde bulunduran Allah’a mı, yoksa beşere mi kulluğun gerçekçi olduğu anlaşılmaya çalışmalıdır.

Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor, eceller belirlenemeyip durdurulamıyor ise; seküler-laik düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?

Unutmamalıdır ki, insan bir yaratıktır ve yaratıcısı Allah’ın dışında herhangi bir kul yani hilkatteki eşleri tarafından güdülebilecek düşüncelere rağbet etmeyecek bir üstünlükte yaratılarak akıl ve kalple donatılmıştır. Ancak kim olduğunu bilmeden yahut irdelemeden kendisini öyle pisliğe konmuş bir sinek misali hayvanlaştırmış hatta daha sapkınlaştırmış ki, kula kulluk yapmayı imtiyaz belleyerek yaratıcısı yerine yaratığın önünde boyun eğmeyi kazanç edinebilmiştir.

“De ki: Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz.” Zümer 64

“Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.” Ahzab 1

“Kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekîl ve destek olarak Allah yeter.”  Ahzab 48

“O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!” Kalem 8

“Artık Rabbinin hükmüne (boyun eğip) sabret; onlardan hiçbir günahkâra, yahut hiçbir nanköre boyun eğme.” İnsan 24

Özgürlüğün hapishanesi kaderdir…

Çünkü insanoğlu diğer her şey gibi yaratılmış bir kuldur ve ebedi mahkûm olduğu Allah’ın iradesinden sıyrılabilmesi asla mümkün değildir.

Her ne kadar şeytanın verdiği vesveselerle teori, kuram ve hipotezler üretmek suretiyle mantıksal açılar geliştirse; yaldızlı ve süslü lâflarla iknada ayyuka çıksa; kaderle örtüşen düşünce ve davranışlarını kendinden bilmiş olsa; başarı ve zafere iradesince eriştiğine inansa; kaderden olanı menfi, kendinden olanı müspet sansa; eğitim ve öğretimle yazgısını yenebileceğini umut etse; bilgisini, gücünü ve sahip olduklarını emanet saymasa; aklı ve bilimiyle üstün geleceği algısına kapılsa; tedbiri iradesinden belleyip kadere karşı koyabileceğini öngörse; düşüncesini eylemden yüksek tutsa; bilgi, söz, makam, servet veya hünerleriyle tüm canlıları ardına taksa yine de tutsaktır, kuldur.

İnsanın özgür olabilmesi ancak mutlaklığı ile orantılıdır. Ne demek diye sorulacak olursa; yaratıcı Allah’ı yok edip pratikte tahtına oturmak; hem kendi hem de kâinattaki yaradılışı gerçekleştirmek; dilediğini yaratıp öldürmek; musibetlere son vermek; her canlının ecelini tayin etmek; başarı yahut zaferi daim kılmak; yoksulluğu ortadan kaldırmak; hastalık ve sakatlık gibi olumsuzlukları elimine ederek sürekli sağlıklı bir yaşam vermek; yarın ne olacağını bilmek; farklılıkları tek biçime indirgemek; kötüyü iyi yapabilecek formasyona sahip olmak; bedeni insan yapan ruhu yaratmak ve gütmek;  konuştuğu şeyi yapmak; etki altında kalmamak; ol demesiyle bir şeyi oldurmak; silahla değil söz ile hizaya getirmek; herhangi birine müttefik olarak ihtiyaç duymamak; hiçbir şeye muhtaç kalmamak; alan değil veren olmak; ölümü durdurmaktır.

Sözle fiil, mantıkla duygu, gerçekle kuram, düşünceyle irade, inançla iman arasındaki dengesizlik, aykırılık, paradoks ve çatışma özgürlük ve iradenin yıkımına neden olmaktadır. Galibiyet ya da yenilgi; iyilik ya da kötülük; doğruluk ya da yanlışlık; özgürlük ya da kulluk, yönetim ve yönlendirme de sorumlu olan egemen güç ya daima yaratıcı Allah’tır; ya da daima yaratık insandır.

Düşünce ve iradenin özgürlük bağlamında dilediği aktiviteyi sağlayıp olayları kontrol altına alarak kayıplara mani olması, engelleri aşması ve başarıyı sürdürmesi kaçınılmaz olmalıdır

Oysa sahip olduklarıyla şımaran insanoğlu, öyle nefsi bir özgürlük ve egemenlik hastalığına yakalanmış ki, benliğinin kabaran tanrısal kompleksinden dolayı gerçekte aldatma, görüntü ve rahat yaşamdan ibaret gelişmeleri müthiş ve ezelî bir uygarlık ve iradesel bir yaratıcılık olarak algılamış, tıpkı bir erin rütbeyle ödüllendirilip generalliğe terfi edilmesiyle duyduğu kibir, ihtiras ve gurur misali kendini arşta görmüştür.  

Hâlbuki kaderini etkileyerek yaşamını mutlak olumlu kılabilecek ve her türlü olumsuzluktan arındırabilecek hiçbir gelişmeyi başaramamıştır. Bir insanın iradesel bir değer taşıyabilmesi için, üç temel şeyden en az birini başarması gerekmektedir. Ölümsüzlük; sürekliliği olabilecek mutlak bir sağlık; ekonomik refah ve eceli belli bir yaşam garantisi. Öyleyse gerçekte değişen nedir? Sadece makyaj, estetik, dekor, süs ve modadır. Şeytanı temsil eden benliğin onurlanmasına, gururunun okşanmasına, kendisini üstün görmesine sebep olan ve sadece görsellikten ibaret olan süs ve debdebe! Bakım yani süsle yapılan beden değiştirme görüntüsü. Ama beden aynı beden! Şüphe yok ki insanoğlu için görünüş her şey demek olduğundan aldanmakta sınır çizilmemektedir.

Asıl şaşılan ise,  yaratılmış bir kul olan insanın, yaratıcısı Allah ile tahtı paylaşma cüretinde bulunabilmesidir. Hâlbuki egemen hiçbir varlık, yönetim hakkını bir başkasıyla hele de yarattığı kulluyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik yaratıcının yarattığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, özgür bırakarak dilediğini yapabilecek bir inisiyatif verebilmesi nasıl bir mantıkla özleşebilir?

Geçmişi ilkellikle horlayıp bugünü çağdaşlıkla öven insan, dünyada hâlâ otomobilin, uçağın, televizyonun, modanın, bilgisayarın, telefonun, elektriğin, çatal, kaşık, bilim ve teknolojinin ulaşmadığı birçok toplulukların var olduğunu biliyor mu?  Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı bir istatistiğe göre; yetersizlikten dolayı iki milyardan fazla insanın hiç doktora gitmediği ve modern hiçbir sağlık kuruluşuna başvurmadığını ortaya koşmuştur. Ancak bu kimseler geçmişte olduğu gibi yine yaşamlarını sürdürmekte, doğmakta, hastalandıklarında şifa bulmakta, sağlıklı kalmakta, yemekte, giyinmekte, çalışmakta, ihtiyaçlarını karşılamakta, uyumakta, korkmakta, sıkılmakta, sevinmekte, sevişmekte, evlenmekte, haberleşmekte, savaşmakta, yaralanmakta ve mücadele ederken her devrin insanı gibi önceden belirlenmiş eceli geldiğinde ölmektedirler. Peki, değişen ve çağdaşlık adına değiştirilen nedir? Onlarda insan değiller midir?

Madem insanoğlunun özgür olma gibi bir ayrıcalığı mevcut, neden milyarlarca insan ilkellikten kurtulup o sözü edilen çağdaşlığa geçemiyor?  İlk insan Hz. Âdem zamanı ilkel ise, günümüzdeki çağdaşlığın farkı nedir ki, insanın özgürlüğü mevzubahis olabilsin? Hâlen bir insan, karşı koyduğu, kaçındığı, istemediği hatta nefret ettiği bir şeyi yapabilmesi, sahiplenebilmesi ve kucaklayabilmesi nasıl özgür bir akıl ve iradeyle izah edilebilir?

Aslında insanlar, tıpkı hayvanlar hatta cisimler misali iradesel hiçbir güçleri ve özgürlükleri bulunmayan kulsal varlıklardır. Hepsini sevk ve idare eden, yönetip yönlendiren ve varması gereken hedefe ulaştıran ruhsal kaderleridir. Her varlık, mutlaka birer araç veya gereçtir.

Yeryüzü ve gökyüzünde düzeni sağlayan, kimin ne yapıp yapmayacağına, düşünüp düşünmeyeceğine, yücelip alçalacağına, doğup öleceğine; hangi araçlara ihtiyaç duyulacağına, neyin keşfedilip edilmeyeceğine, kimin galip gelip gelmeyeceğine, şereflenip zillete düşeceğine karar veren yaratıcı Allah, yarattığı canlı-cansız her türlü mevcudiyeti bilgi, yetenek ve fiiliyatlarına göre donatıp, yönlendirip, olayları meydana getirecek oluşumlara sebep kılmıştır.

Özgürlük denen şey, hiçbir şart ve koşulda dilenilen şeyin yapılamamasına, acizlik ve pişmanlığa geçit vermez.  Aksi takdirde mutlak bir iradenin müdahalesi ortaya çıkar ki, ne özgürlük ne bağımsız bir akıllılık ne de egemenlik kalır.

Ünlü Astrolog Cassini, uzayın karşısında kendisini ne kadar önemsiz hissettiğini, dünya gibi önemsiz bir gezegenin üstünde izole olmuş halde yaşayan insanoğlunun olup biten her şeyi ölçebileceği yani bilebileceği sanısına yalnızca yersiz gururu yüzünden kapıldığını söylemişti. Ancak bu gurur bilim, politika, demokrasi ve özgürlük adına giderek şiddetini arttırmış ve her insan, kendini Allah gibi özgür ve egemen hissetmeye koyulmuştur.

Gelişmelere ve çağdaşlaşmaya rağmen değişmeyen ve değiştirilebilmesi mümkün olmayan sonuç; Mutlak İrade karşısında çaresizliğin sürüyor ve bir kul olarak yaşamaya devam ediliyor olması. Her ne kadar özgür olunabileceği hayal ediliyor ve bu uğurda savaşlar yapılıyor olsa bile!

Çünkü pratikte yaşanılan hayat kaderin hükmündeki müebbet bir hapis; düşler âlemi ise özgürlük alanlarıdır. Ancak her insanında hayal kuramamış olması, oranında özgür olmadığını kanıtlamaktadır. Onun için sanal âlem öne çıkarılarak önemsenmekte; böylece gerçek dünyadan kaçmanın çareleri aranarak ütopik umutlar mezara girene kadar devam etmektedir.

 “«Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.» “ Hud 56 

“Yeryüzünde  yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.” En’âm 38 

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık, (bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” En’am 112

“Yeryüzünde  haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.” A’râf 146 

%d blogcu bunu beğendi: