El Kaide gibi IŞİD’e de sırt çeviren;

Ne yahudilerin ne hıristiyanların ne de budistlerin katliamlarından, işgallerinden, zorbalıklarından, caniliklerinden ve sömürülerinden şikâyet etme hakları yoktur.

Allah’a, hak ve adalete kendini adamış Müslüman bir iktidar yok ki, ümmete yapılan saldırıların ardı arkası kesilmiyor; her geçen gün derinleşen vahşet, bir sinema filmindeki acıklı sahnede akan gözyaşlarından farksız vicdani gösteriler devam ediyor.

Allah, şehid Usama Bin Laden’i Müslümanların huzur, güven ve iktidarları için zalimlere karşı bir güç olarak göndermiş, ancak Müslüman maskeli münafıklar kâfirlerden daha şedit bir muhalefette bulunarak kendisini taşladılar, terörist dediler, yakaladıkları mücahidleri ABD, İsrail, İngiltere ve diğer İslam düşmanlarına teslim ettiler.

Bunun üzerine Allah da, “sizler Müslümanlık şerefine layık değilsiniz; varın düşmanlarımı dost edinerek oyalanın; aldatıcı dünyada eğlenip durun; güç, izzet ve itibarı onların yanında aradığınızdan alçaltıcı zulümleri de eksik etmeyeceğim” buyurarak, Usama Bin Laden’i şehidlikle yücelterek çekip yanına aldı. Dolayısıyla El Kaide’de etkisini yitirterek, cihadi eylemlerindeki aksiyonu kaybetmesiyle tarihe karışmasına ramak kaldı.

Lakin Allah, tumturaklı zatına sığınan, yardım ve destek maksadıyla umut bağlamış muttaki kullarının hatırına El Kaide’den IŞİD adlı başka bir cihad ehli çıkardı. Bir taraftan küfür ehlini Müslümanlara karşı azdırırken, diğer taraftan Müslümanların tek çatı altında ittifak kurabilmeleri için defalarca verdiği fırsatlara bir yenisini daha ekledi.

Allah’ın apaçık uyarılarına rağmen Müslümanları kardeş ve dost yapıp bütünlük sağlamaları gereken sözde İslam âlemi, kudretli sandıkları kâfirlerin saflarında yer edinerek zillete, alçalmaya, zulme ve tutsaklığa koştular. Sonra da Müslümanlara haksızlık, adaletsizlik ve zorbalık yapılıyor yaygarasıyla kâfirlerden medet arayarak daha da pespayeleştiler.

“Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur. “ Enfal 73

“Allah bilmez biz biliriz” kibirleriyle vahyi paramparça kılarak nefisleri doğrultusunda kendilerine özgü din edinen Müslüman kimlikli her iktidar ve destekleyici toplumlar, İslam âlemindeki her menfi olayın ve katliamların yegâne müsebbibidirler. Aralarındaki fitne ve fesadın kâfirlerde bulunmaması, lanetin bir sonucudur.

Düşünebiliyor musunuz; Kâbe’de ya da camide aynı safta birleşenler; sıra siyasete, ekonomiye, nefse, ırka ve milliyetçiliğe gelince birbirlerine hasım kesilmekte, Allah’ı değil düşmanı kâfiri güç sahibi edinerek ortak koşmadan öte diz çökebilmektedirler.

Kâfirin önderliğinde, İslam ülkelerinin de iştirak edebildiği birçok silahlı askeri güç varken, Müslümanların ittifak olabilecekleri tek bir silahlı güçleri bulunmamaktadır. Adı İslam İşbirliği Teşkilatı olan tabela örgütleri, en pasif sokak derneğinden bile etkisiz bir yapılanmayla gövde gösterisi yapabilen aciz ve sefil ülkelerin Müslüman toplumlara yetişebilmeleri, zulümlerine son verebilmeleri, haklarını koruyabilmeleri ve Allah’ın dini İslam’ı hâkim kılabilmeleri mümkün değildir.

Haydi, El Kaide’yi küfre karşı desteklemeyip aksine çökerttiler, bari aynı yanlışı IŞİD için yapmamalıdırlar. IŞİD, İslam ülkelerinin silahlı bir gücü olarak Müslüman toplumları zalimlerden koruyup kollayacak bir kuvvet haline getirilse; hem Allah’ın hükmü ifa edilir, hem de sabah doğup akşam ölen bebekler, ırzlarına geçilen iffetli kadınlar, dul ve yetimler meydana gelmez, yapılan zulümler ne karşılıksız kalır ne de cüret edilebilir!

Ancak o kadar imansızdırlar ki, IŞİD’in yarın güçlenip başlarına bela olur nefsi korkularından taguta kulluğu sürdürmeye hazır ve nazırdırlar.

İsrail’in karşısında tanrı görmüş gibi mecalleri kesilen fasıklar, İsrail boyunduruğundaki ABD, BM ve AB gibi haçlı merkezlerinden yardım talep etmeleri, hem Allah hem de katledilen Müslümanlarla açıkça dalga geçmektir! Eğer mümin olsaydılar, Allah onları bırakıp yüzüstü süründürür müydü?

Bir de IŞİD’in İsrail zulmüne karşı savaşmasını istemeleri ise bambaşka bir kepazelik. Hem IŞİD’i teröristlikle yaftalayıp tanımayacaksın, hem Müslüman olmamakla aşağılayıp kardeş katili sayacaksın, hem Müslümanları katleden haçlı-siyonist safında kendilerine karşı açılan cephede yer alacaksın, hem de İsrail’e karşı mücadele etmesini isteyerek ihanetini, acizliğini, münafıklığını ve güçsüzlüğünü örtbas etmeye çalışacaksın.

IŞİD, İslam Devleti kurarak hilafeti ilan etmiş ve iman ehli tüm Müslüman ülkelerin kendilerine biad yapmalarını istemiş. Ne için? Allah için; İslam için; Müslümanların ezilmemeleri için; hor ve hakir bırakılmamaları için; zulümlere, işgallere ve sömürülmelere uğramamaları için; hak ve adalet için; kâfirlere karşı dünyada söz sahibi olabilmeleri için!

Diyelim rejimlerinden dolayı biad etmiyorlar; ekonomik katkıda da mı bulunamıyorlar? İslam âleminin silahlı gücü olarak da mı tanımaya cesaret edemiyorlar? Bir araya gelip müşterek silahlı bir güçte mi kuramıyorlar? Neden? İslam olmadıkları için!

Sonra da diyorlar ki, neden Allah bizi üstün kılmıyor? Peki, siz mümin misiniz?

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” Al-i İmran 160

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” Nisa 139

Ancak IŞİD, sırf Allah ve Müslüman kardeşleri adına İsrail’e de hak ettiği cevabı vermeye hazırdır. Ne var ki hem Irak hem Suriye cephelerinde fasıklarla savaşarak hilafetin temellerini sağlamlaştırabilmek için mücadele ettiğinden; henüz dilediği savaşçı sayısına ulaşamadığından ve Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelere denk hava gücü bulunmadığından bu kere İsrail’e saldırması, takdir edilir ki fitneden başka bir şey olamazdı.

Aslında iman etmiş bir mümin için karşındakinin sayısal gücü, silahı ve teknolojik üstünlüğü önemli değildir. O, yaratıcısı Allah’a öyle teslim olmuştur ki, emri yerine getirmeye odaklanmış bir imanla sonucu değil buyruğu düşünür. Sonucu tayin eden Mutlak İrade ise, maddi gücün önemi mümkün müdür?  

“Talut askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Talut ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.” Bakara 249

“Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Resulü’nün bize vadettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını arttırdı.” Ahzab 22

Önceliğin ne?

Allah ve Resulü mı; cihad mı; İslam Devleti mi; hilafet mi; Hakk mı; şeriat mı; şehadet mi; ahiret mi; kulluk mu; ümmet mi; millet mi; birey mi; ırk mı; dünya mı; özgürlük mü; batıllık mı; laiklik mi; nefis mi; baba, evlat, kardeş, eş, hısım ve akraba mı; ekonomi mi; ticaret mi; mal ve servet mi!

Kimse için değil kendin için bir sorgula. Sözünün başka kalbinin başka attığı bir ikilemi ortaya çıkaran amelin olduğuna göre; önceliğinin ne olduğunu düşünce ve davranışlarınla kavramaya çalış. Önceliğinin “şu” olduğunu söyleyip kendin gibi bir beşeri ikna etmen hiçbir fayda sağlamaz. Kalbinde saklı olanları bilen Allah, bildiklerini de amel olarak zaman içinde deşifre ettiğine göre, ağzından dökülen hiçbir söz ya da yeminin bir önemi var mıdır?

Mümin olduğumuz sanısıyla bir bakalım; Allah’ın hükmüne göre mümin miyiz, yoksa fasık mı?  

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Bu ayete göre fasık olunmadığı iddia edilebilinir mi? Allah ve Resulünün kriterlerine mi yoksa nefsimize göre mi Müslüman’ız?

Allah mı senin için var olmuş; sen mi Allah için var olmuşsun? Eğer kendinin Allah için yaratıldığına inanıyorsan, Allah’a karşı koymandaki maksadın nedir? Allah için yaratılmamışsan, Allah’a inanmanın anlamı nedir?

“İnsan, Allah için yaratılmamışsa mutluluğu Allah da bulmasının gereği nedir? İnsan Allah için yaratılmışsa Allah’a karşı direnmenin anlamı nedir?” Bilaise Pascal

Nasıl bir gönle sahipsin ki, tüm dünyayı içine alabilecek sevgi, merhamet, barış ve hümanistlik aşkıyla dolusun! İyi-kötü, dost-düşman, doğru-yanlış kim varsa kucaklayabiliyor, sevgi ve barış için herkese evet diyebiliyor, Allah’ın koyduğu sınırları aşarak baş dahi kaldırabiliyorsun. Oysa nefsine karşı işlenen bir olayda canavar kesilmen, şeytani bir maske taktığını kanıtlamıyor mu? En büyük hümanistin şeytan olduğunu biliyor musun?

Yunus Emre’nin;“Yaratılanı severim yaradan’dan ötürü” sözü, tamamen şeytan odaklı hümanist bir söylemdir. Oysa Allah, yarattığı kötülerin sevilmemesini, hoşgörüde bulunulmamasını ve bilakis yok edilmesini birçok ayetinde buyurmuş iken; buna rağmen iman etmiş bir mümin, Allah’ın hükümlerine karşı gelebilir mi? Bir mümin; Allah’a, Resulüne, İslam’a, cihad’a ve şeriata düşman bir yaratılmışı; Allah’ın düşmanlarını; yaratılmış olan şeytanı ve dostlarını; Allah’ın indirdiklerine asi olup karşı çıkanı; Allah’ın haram saydığını haram, helal saydığını helal kabul etmeyeni; zalimi, zorbayı, sömürücüyü, kâfiri, fasığı ve münafığı; Müslüman olmayanı; İslam’ı siyasetten ayıranı; Allah’ın dini İslam’ı egemen kılabilmek için savaşan mücahitlere hasım olanı ve alçakça eleştirenleri nasıl sevebilir ve hoşgörüde bulunabilir?

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin.” Mümtehine 1

Mümin, ancak Allah’ın sevdiklerini sevgili, düşman kabul ettiklerini hasım sayandır. Allah’ın düşmanlarını dost ve sevgili edinenler, mümin değillerdir. Dünyevi çıkarlarını ahiret çıkarlarından üstün tutup da Allah ve Resulüne muhalefet edenlerin Müslümanlıkla şereflenebilmeleri mümkün müdür?

Velev ki baban ve kardeşlerin dahi olsa küfrü imana tercih etmişse, dost edinmemeleri açıkça emredilmişken; sen nasıl olurda mümin olmana karşın hümanizm gerekçesiyle küfür ehlini sevip hoşgörüde bulunabilirsin?

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Sevgi, dostluk ve barış başka şeydir; hak ve adalet bambaşka şeydir! Hiçbir gerekçeyle yaratıcı Allah’ın düşman kıldığı ne sevilebilir ne dost edinilebilinir ne de arzulara ve çıkarlara uyularak hoşgörüde bulunabilinir. Ama konu hak ve adalet olunca, karşıdaki ne kadar küfür ehli, ezeli düşman ve şeytan dostu da olsa, adil davranmakla emrolunmuş ve duyulan kin ve nefret, müminin asla haktan ve adaletten yüz çevirmemesi gerekliliği hüküm altına alınmıştır.

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” Maide 8

Önceliği hem Hakk hem de batıl olan, pusulasını yitirmiş bir gemi misali çarptığı her kayayı, üstüne çıkıp kurtulacağı güvenli bir vatan sanır. Unutmayın ki, şeytanda her insanı kucaklar, sevgi ve barış vesveseleriyle kandırarak mahvı perişan eder. İnsanı insan yapan fıtrat, gerek gizli gerekse aşikâr olarak ya Hakk’ın ya da batılın safındadır ve asla taviz vermez. Batılı güden nefsin sınırı yoktur ama imanı güden Hakk’ın haddi aşmama kuralları vardır!

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tağuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” Bakara 257

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri (ve münafıkları) dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır. “ Al-i İmran 28

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır. “ Nisa 76

“Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.” Nisa 89

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri (ve münafıkları) dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” Nisa 144

YÜREĞİN KİMİ SEVDİĞİN ZAMAN HEYECANLANIYOR VE TİTRİYOR?

Müslümanlara diyeceğim o dur ki;

Irak Şam İslam Devletinin, “İslam Devleti” adına ilan ettiği hilafeti Allah adına tanıma ve biat edilme imani zorunluluğunu çeşitli fitnelerle etkisiz kılmaya çalışanlar, bilin ki şeytan dostlarıdırlar. Hiçbir mümin, Allah ve Resulünün hükümleriyle yapılaşmış bir İslam Devletini ve hilafeti reddedemez. Ancak batılı içselleştirmiş Müslüman kimlikler beri olup, hilafete karşı hakkın değil batılın safında yer almalarından imanı her düşünce ve davranıştan muaftırlar.

Osmanlı Devletinde olan hilafetin, şımarıp batıllaşmamızla birlikte bizzat kendi ihanetimizle elimizden alıp IŞİD’e veren yaratıcımız Allah’a isyan edercesine ırkı, ulusu, uyruğu, mezhebi, dili, milliyetçiliği, bayrağı, kibri, gururu elem edinerek muhalefete kalkışmak; biliniz ki, insanoğlunu halife olarak yaratmaya karar veren Allah’a meleklerin karşı çıkmaları üzerine; Allah da onlara: “Sizin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim” buyruğuyla yanıt vermiş, lakin sadece şeytan, “beni ateşten onu topraktan yarattın” diyerek asi olması misali, sizde hilafete karşı çıkıp şeytan gibi asileşerek ebedi cehenneme gark olmayın.

Irak Şam İslam Devleti, tıpkı Osmanlı Devleti misali sürdürdüğü cihad karşılığı edindiği mükâfatla hilafeti taşımaya hak kazanmış ve yeryüzünde ne kadar Müslüman, Müslüman devlet ve iktidar var ise itaatleri, Allah’a ve Resulüne itaatlerinden farksız kılınmıştır.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” Nisa 59

Unutulmamalıdır ki, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen; Allah’ın emrettiği düzeni kendine düzen edinmeyen; Allah’ın kitabı Kur’an’ı, kendine anayasa yapmayan; Allah’ın haram saydığını haram, helal saydığını helal kılmayan; Allah’ın yüce ve tek dini İslam’ı siyasetten yani devletten ve toplum düzeninden ayıran; herhangi bir anlaşmazlık ve çözümsüzlük durumlarında Allah ve Resulünün koyduğu kurallara göre değil de Allah ve Resulünü reddeden din dışı kurallara göre yargıya giden; halkın iradesini Hakk’ın iradesinden üstün tutan Müslüman bir kimlik taşısa da asla sizden değil münafığın ta kendisidir! Ancak sizden olan o dur ki, Allah ve Resulünün dışında hiçbir düşünce, inanç ve siyaseti kendine yol edinmeyendir. Aynı ırk, ulus, mezhep ve milletin Allah nezdinde zerre kadar kıymeti yoktur.

Hilafetini ilan etmiş bir İslam Devletine biat etmemek, Allah ve Resulüne karşı savaş açmaktır!

Osmanlı Devleti’nin yıkılıp hilafete son verilmesi üzerinden100 yıl geçmiş, artık müminlerin hasretle beklediği ve 100 yıldır yakardığı hilafet yeniden doğmuştur. Artık gerek BM, gerek AB, gerek ABD ve İsrail’e, gerekse NATO’ya haddini bildirecek bir halifeliğin olmasından daha büyük bir sevinç ve zafer ne olabilir? Eğer özde mümin isen sana bayram; sözde mümin isen sana cehennem!

Zaman, kimin cumhurbaşkanı seçileceğiyle ilgili oyalanma zamanı değildir. Ya da ekonomiyi düşünme zamanı değildir. Kim olursa olsun din dışı küfür rejimini koruyacak bir aday cumhurbaşkanı olacağına göre adının ne önemi var?

Hilafet kurulmuş, İslam Devleti doğmuş, müminlerin arkalarını yaslayabileceği cennetten gelme bir zırh ortaya çıkmış; halen neyin hesabı yapılabilir? Kuvvetlerimizi birleştirirsek, bilin ki Rabbimiz Allah’ın yardım ve desteği üzerimize olur ve bugüne kadar hayıflandığımız haksızlık ve adaletsizlikler son bulur.

“Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” Mü’minun 34

Esselamü aleyke ya resulAllah!

Rabbim; zatını, yoldan çıkıp nefsinin peşine düşmüş insanoğluna bir rehber göndererek; kötülüklerin, fenalıkların, zulmün, isyanın, batılın, küfrün, haramın, haksızlık ve adaletsizliklerin önüne geçebilmek ve kulluğun sadece Allah’a ait olduğunu; indirdiği ayetlerin dışında hiçbir yol edinilmeme gerçeğini bildirdiğin ve yaşamında bizzat uyguladığın halde inandıklarını iddia eden ümmetin, ihaneti meslek edinmiştir.

Hak ile batılı bir arada götürme yolunu seçen ümmetinin büyük bir çoğunluğu, tıpkı hıristiyanların Hz. İsa (a.s)’ı dönüştürerek başkalaştırmaları misali, zatını da hümanistleştirerek ve laikleştirerek Allah’a muhalif bir peygambere çevirmişlerdir. Söylemediklerini söyledi diyerek attıkları iftiralarda sakınca görmemiş, hakkında isnat ettikleri yalanları Allah’ın ayetlerinden üstün tutarak İslam olarak dayatmışlardır.

Zamanında münafık parmak sayısıyla varken, günümüzde ise Allah’a kayıtsız-şartsız iman etmiş Müslümanların parmak sayısına indiği bir felaketi yaşıyoruz. Neredeyse kâfirlerden daha çok münafıkların hüküm sürdüğü fani dünyada Müslüman kalabilme o kadar zor ki, yapmak isteyeceğin şefaat dahi Allah tarafından kabul görmeyecektir.

(Ey Muhammed!) Münafıklar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resulünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 80

Yaratıcımız Allah’ın hükümlerini ‘yapılsa da olur yapılmasa da’ kabilinden hafife alarak inanmışları zehirleyen hak ile batıl arasında sıkışmış münafık hoca, ilahiyatçı ve âlimler öyle fetvalar veriyorlar ki, “bir emri yerine getirmemek dinden çıkarmaz ama doğrudan inkâr etmek dinden çıkarır” gibi itaatsizliğe azmettirici fetvalarla münafıklaştırma harekâtları ortada mümin bırakmamıştır. Yapmamakla, yapmayı reddetmenin farkı, kâfir ile münafığın farkı gibidir; yani fasıklıktır! Bir işi yapmayanla yapmayı reddedenin işveren nazarında hiçbir farkı yoktur. Yapmayan, ıslah olur düşüncesiyle birkaç gün fazla tolerans kazanır.

Ya Allah’ın Resulü! Allah’ın yüce dini İslam’ı egemen kılabilmek ve yeryüzünde adaleti sağlayabilmek için o kadar müşkülatlı yollardan geçip dünyanın hiçbir nimetinden faydalanmayarak ve cihaddan mazeretlere sığınıp geri kalmayarak hem yaralandın hem de nice dostlarını savaş meydanlarında kaybederek Allah’a şehid verdin! Öyle dehşetlere şahit oldun ki, hem amcan hem ilk Müslümanlardan hem de sütkardeşin olan ve lakabı “Allah’ın arslanı” olan Hz. Hamza (r.a)’nın şehit düşmesi akabinde gözlerinin önünde bedeni parçalanarak kalbi sökülüp alınmıştı.

Oysa zatını dillerden düşürmeyen sözde hocalar ve ardına taktıkları yığınlar, cihad ehline karşı öyle hakaretler yağdırıp karalıyorlar ki, velev ki bugün yaşamış olsaydın aynı alçaklığı zatına göstermekten de imtina etmeyecekleri kuvvetle muhtemeldir. İslam’ı, Allah ve zatının buyurduğu üzere hâkim kılabilmek ve küfrün boyunduruğu altından kurtarabilmek için canlarını veren mücahidlere ağza alınmayacak küfürler ve iftiralarla saldıran münafıklar, şeytana dost olduklarını İslami maskeleri, ilmi zenginlikleri ve etkileyici üsluplarıyla gizlemelerinden nasıl hain oldukları da anlaşılamamaktadır. O gün mübarek eşine iftira atan münafıklar, bugün de cihad ehline iftira atmayı sürdürmektedirler.

Mübarek Ramazan Ayına girdiğimiz bu günlerde çıkarsı amaçlarıyla zatını yine sömürecekler, azmış nefisleri doğrultusunda öyle bir kimliğe büründürecekler ki, sanki Allah’ın kulu ve elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) değil, batıl düzeni destekleyen bir peygamber portresi çizeceklerdir. Oysa Allah’ın buyruklarının dışına çıkmamış; küfür senden razı olsun diye ayetleri eğip bükmemiş; ayetleri yok sayarak kendi başına hiçbir antlaşmaya imza atmamış; ayetleri tefsire kalkışarak hiçbir katkıda bulunmamış; İslami hükümler haricinde hiçbir batıl iktidarla ittifak kurmamış; şeriattan zerre kadar taviz vermemiş; Allah için adaletle şahitlik yaparak evladın olsa dahi hiçbir kayırımda bulunmamış; cihadı cennete girmenin ve Allah rızasını kazanabilmenin tek şartı bellemiş; cihad ehline baş üstünde tutarak ayrı bir sevgi ve saygı duymuş; dünyevi çıkar gözeterek İslam düşmanlarının arzu ve isteklerine uymamış; tehditlere, baskılara, rüşvetlere ve zorbalıklara boyun eğmemiş; batıla asla göz kırpmamış; nerede zulme uğramış mazlum bir insan varsa ırkını ve inancını gözetmeksizin zalime savaş açmış; Rabbin Allah’ın sözünden başkasına kulaklarını tıkamış; fitne yok edilinceye ve kulluk yalnızca Allah’ın oluncaya dek küfürle savaşmış; İslam devletinin kaçınılmazlığı ve tartışılmazlığını vurgulamış; Allah’ın dinini yayma ve muktedir kılabilmeyi imani görev yapmış; Allah’ın koyduğu cezaları uygulamada nefsi bir yorumda bulunmamış; bende sizin gibi bir insanım diyerek asla zatına bir ayırımcılık yapmamış, peygamberliğinle böbürlenmemiş, Allah’a kul olabilmek ve hükümlerini eksiksiz yerine getirebilmek için korkudan itaate sınır tanımamış; sözle değil amelinle insanlara örnek olmuş; Allah’ın vahyi dışında hiçbir şey söylememiş; çıkar amaçlı fetvalar vermemiş; cennetin kılıçların gölgesi altında olduğunu belirterek, eli silah tutabilen müminlerin batıla karşı hak için savaşarak küfre son vermelerini buyurmuşsundur.

Ya Allah Resulü! Zatının adını kullanarak bizleri öyle batıllaştırdılar ki, sen Allah’ın indirdikleriyle amel ederken, bizleri ise sana isnat ettikleri uydurma hadislerle amel ettirmektedirler. Adın her ne kadar kitaplarla, tablolarla, afişlerle, tefsirlerle, şarkılarla, şiirlerle, ilahilerle, mersiyelerle, vaazlarla, kasetlerle, sohbetlerle övülüp yer gök inletilse de, maalesef o sen değil, batıllaştırdıkları peygamberdir. Yüce dinimiz İslam bıraktığın gibi değil, Kur’an’ı Kerim Allah tarafından muhafaza edilmesine rağmen müminler yaklaştırmamaktadırlar. Rabbimin hidayete ulaştırıp cihada koşturdukları müstesna geri kalanın nasıl bir halde olduğu, cihad ehline yaptıkları hakaret, küfür ve belalarla kanıtlıdır.

Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır ya da sen Kur’an’dan anlamazsın aşağılamalarıyla bizleri Kur’an’dan soğutup ayetlerden öyle uzaklaştırdılar ki, zatını referans kılarak nerede bir hurafe var ise dayattılar. Adına sevap verdiler; günahları affettiler; hidayete kavuşturdular; diledikleri gibi yönlendirdiler; kendilerine tabi olmayanları cehenneme gönderdiler; haram ve helalleri belirlediler; hükümleri koydular; çıkarlara göre fetva verdiler; cihada düşman kıldılar; cihad ehlini cani, barbar, namussuz, şerefsiz, cehennem köpeği ve terörist yaftalarıyla aşağıladılar; Allah’ın ve senin üstüne geçerek fetva verdiler; Kur’an’dan başka bir hayatın varmış gibi sınırsız iftira düzdüler; böylece bizleri, zilletsi bir münafıklığa mahkûm ettiler.

Şüphesiz her şeyi bilen, gören ve işiten Allah, art niyetli olanları ortaya çıkarıp kahredeceği muhakkaktır. Lakin onlara uyan Müslümanlar ne olacaklardır?

Ya Allah Resulü! Öyle kötü bir durumdayız ki, Rabbimden bir mağfiret gelmeden iflah olabilecek değiliz. Adın var ama ne amelin, ne itikadın, ne Kur’an’i yaşamın, ne siyasetin, ne cihadın, ne de şeriatın var. Seni, dolaylı yollardan din kurucusu yaparak Allah’a ortak koştular. Bununla yetinmeyip, zatını istismar ederek İslam’ı, Allah’a öğretmeye kalktılar.

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder. “ Bakara 159

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142

Asıl İslamofobi, seküler Türkiye’de mevcuttur!

Her ne kadar haçlı ve siyonist dünyasında Müslümanlara ve İslam dinine karşı duyulan önyargı ve ayırımcılık, 1991 yılındaki 11 Eylül saldırıları sonrası “İslamofobi” yani İslam korkusu bir paranoya algısı oluşturarak yayılmış ise de, Türkiye’de 90 yıldır mevcut olup; seküler yani laik rejimin baskı, yasak ve tehditleri, Kur’an’i Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel nefret, ayırımcılık, düşmanlık ve kini her alanda yaşatmıştır ve yaşatmayı sürdürmektedir.

İslamofobi’nin tarihi, kökleri İspanya ‘da Endülüs’ün İslam Devleti tarafından fethedilmesine kadar iner. Haçlı seferlerine asker devşirmek isteyen kilise mensuplarının yaptığı propagandalar ile fikir zemini hıristiyanlığa karşı tehditler ve tehlikeler üzerinde oluşturulmuş olan “İslamofobi”, Müslümanlar ile hıristiyanlar arasındaki ilişkilerin, tanışıklığın yaygınlık kazanması ile yüzyıllar içerisinde azalmış iken, 11 Eylül 2001 tarihinde New York’daki İkiz Kulelere yapılan saldırılar akabinde günümüzde yeniden popülarite kazanmıştır. Bu popülaritesinde Huntington’un ünlü “Medeniyetler Çatışması” makalesinde İslam’ı Batı için bir potansiyel düşmanlık odağı olarak lanse etmesinin önemli bir etkisi olmuştur.

Batı dünyasının yabancı düşmanı ırkçı eğilimleri daha önceki dini düşmanlığı yeniden doğurmuş, İslam, hem hıristiyan hem siyonist hem de seküler dünya için “tek tehdit ve tehlike” olarak tekrar güncelleşmiştir. “Cihad, hıristiyan uygarlığı için şerdir.” George W. Bush- Eski ABD başkanı

Asıl garabet ve kabul edilebilmesi imkânsız olan ise, halkı Müslüman olup devleti seküler olan bir rejimin hükmedebilmesidir. Dolayısıyla dünyadaki dini gruplar arasında Müslümanlara daha fazla ayrımcılık yapılsa da, halkı Müslüman olan Türkiye ve benzeri laik ülkelerde Müslümanlara karşı yapılan ayrımcılık çok daha beterdir.

Din kurucu ve kural belirleyici tanrılar haline dönüşen rejimler, Allah’ın Resulü aracılığıyla indirdiği dini değil; haram ve helalleri, yasak ve özgürlükleri belirledikleri bir dine mahkûm kılmıştır. Böylece laik İslam ve laik peygamber inancı meşrulaştırılmış, Kur’an’i İslam gayrimeşru sayılarak itaat eden Müslümanlar hayvanlarda daha aşağı teröristler olarak sınıflandırılmıştır.

Allah’ın indirdiği İslam’a göre iman etmiş Müslümanların hiçbir hakkı olmadıkları öyle dikte edilmiş ki, batıl yani laik Müslüman kimlik taşıyanların suçları ne olursa olsun haklarının ihlal edilebildiği Anayasa Mahkemesince hükme bağlanırken; Kur’an’i Müslümanlar insan değilmiş ve halkları ihlal edilmemişçesine ayırıma tutulabilmektedirler.

Şu bir gerçektir ki, halkı Kur’an’i Müslüman olan laik devletlerde Müslümanlara karşı ayırımcılık, haksızlık ve adaletsizlikler, Batı ülkelerinden daha acımasızdır. Asıl İslamofobi dışarıda değil, içimizdedir! “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır.” Fettulah Gülen

Türkiye, din dışı seküler devlet olmasından Kur’an’i Müslümanlara karşı ayrımcılık vehasımlık gütmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Allah’ın buyruğuyla küfrü bir devlettir! Çünkü Allah’ın haram ve helal olarak indirdiğini kabul etmeyen ve Allah’a kulluğu laiklik ve demokrasiye aykırı olduğu gerekçesiyle reddeden bir rejim batıldır ve Hakka düşmandır!

Düşünün ki, varlık amacı vahyi tamamen hayattan süpürüp atıp iç dünyaya hapsetmek olan CHP bile, artık İslam karşıtlığı yapmak yerine İslami maske takarak hedeflerine ulaşabilme stratejisiyle İslam referanslı ama maskeli Ekmelledin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmiştir. Çünkü düşman, Kur’an’i Müslümanlardır! CHP’de kâfirliğiyle İslam’a zarar veremeyeceğini idrak edip münafıklığı seçmiştir. “Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Yıllarca süren gerek yerel mahkemeler gerekse Yargıtay kararlarını “hakların ihlal edildiği” gerekçesiyle hükümsüz bırakarak Ergenekon ve Balyoz terör örgütlerinin müebbet cezası almış mahkûmlarını tek kalemde salıvererek beraat etmeleri amacıyla yeniden yargılanmalarının önünü açan Anayasa Mahkemesi; mahkûm olmuş Kur’an’i Müslümanlara ayrımcılık yaparak eşit bir hak sağlamamaktadır. Çünkü usulleri, Kur’an’i Müslümanlar ezeli düşmanlardır ve hiçbir hakları bulunmamaktadır!

Eğer Anayasa Mahkemesi üyeleri; iman etmiş olsalardı, Kur’an’i Müslümanlara kin dahi duysalar da adil davranmamaya kalkışmazlardı!

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” Maide 8

METİN KAPLAN İÇERİDE, ÇETİN DOĞAN DIŞARIDA!

Anıtkabir’e piknik tüple saldırmayı planladığı iddia edilen Metin Kaplan müebbet ağır hapse çarptırıldı ve cezaevinde bulunuyor. Fatih Camii ve Beyazıt Camii’nin bombalanmasından, kendi savaş uçağımızın düşürülmesine kadar birçok korkunç eylemin yer aldığı iddia edilen Balyoz Darbe Planı’nı kabul eden emekli Orgeneral Çetin Doğan ve kadrosu ise tahliye edilebiliyor.

MİRZABEYOĞLU CEZAEVİNDE!

52 yıllık hayatı boyunca silah taşıdığına ya da silahlı eylemlere karıştığına dair hiçbir delil gösterilemeyen yazar Salih Mirzabeyoğlu, piyasada satılan kitaplarındaki görüşlerinden dolayı terör örgütü lideri olmakla suçlanarak, 2011 yılında idama mahkûm edilmiş ve halen cezaevinde tutuluyor.

UMUT DAVASINDA ÇELİK VE ŞAHİN TUTUKLANDI

Paralel devlet yapılanmanın; aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da bulunduğu 7 bin kişinin dinlenmesi için uydurduğu “Selam Terör Örgütü” davası/soruşturması kapsamında Gazeteci-Yazar Abdulhamid Çelik ve Gazeteci-Yazar Mehmet Şahin tutuklu yargılanıyor.

SİVAS MAĞDURLARI 21 YILDIR CEZAEVİNDE!

Allah’ın yüce ayetlerine şeytan ayetleri diyerek Müslümanları tahrik eden Aziz Nesin provokatöründen dolayı Madımak Oteli’nde gerçekleşen ve 37 kişinin hayatını kaybettiği Sivas olaylarını çıkaranların faili bulunmazken, sadece ayetleri savunmak maksadıyla slogan attığı gerekçesiyle mahkûm edilen mağdurlar 21 yıldır cezaevinde bulunuyor. Sivas olaylarında 33 sanık idam cezasına mahkûm edilirken, 4 sanık 20’şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 27 sanık 7 yıl 6’şar ay, 2 sanık 5’er yıl ağır, 1 sanık ise 2 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve tutukluk halleri devam ediyor.

FAHRİ MEMUR HÂLÂ CEZAEVİNDE!

Malatya Üniversitesi önünde başörtü yasağını protesto eden topluluğun “idamla” yargılanıp beraat etmesinden kısa bir süre sonra Türkiye’nin birçok yerinde (Ankara’da, İzmir’de, Kahramanmaraş’ta) geniş kapsamlı operasyon yapıldı. Operasyonlarda tutuklanan Fahri Memur hâlâ cezaevinde bulunuyor.

DELİL BULUNAMADI, 10 MÜSLÜMAN CEZAEVİNDE

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, “Örgütün bugüne kadar herhangi bir silahlı eylemine rastlanılmamıştır” yazısı; Adana 2. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, “Örgüt, terör örgütü tanımına girmiyor” şeklindeki kararı; İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin savcısının “Örgüt silahsız” şeklindeki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na temyiz başvurusuna rağmen Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu iddiasıyla 10 hükümlü cezaevinde bulunuyor.

TORAMAN: ADİL YARGILAMA İLKELERİ MÜSLÜMANLARI KAPSAMIYOR MU?

Sivas ve Başbağlar davası sanıklarının yanı sıra Anadolu Federe İslam Cumhuriyeti davası, Umut davası, Malatya davası, Vahdet Vakfı davası sanıklarının avukatlığını yapan Cüneyt Toraman; “Adil yargılama ilkeleri Müslümanları kapsamıyor mu?” diye sordu. Toraman, “Adil yargılama ilkesi, bütün sanıklar için eşit olarak uygulandığında, o ülkede adaletten söz edebiliriz. Ancak son dönemde, sanıklar arasında ayırım yapılmakta, her davada rastlanabilecek basit hatalar ‘yeniden yargılama’ sebebi yapılırken, hukuk cinayetine maruz kalanlar hapiste yatmaya devam etmektedir” dedi.

AYM, DAVALARA BIRAKIN BAKMAYI DAHA USULDEN REDDEDİYOR

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Ofisi’nden Mahmut Kar ise, “Anayasa Mahkemesi’nin Hizb-ut Tahrir davalarına bırakın bakmayı daha usulden reddediyor. Bu da devletin Müslümanlara yönelik ‘düşman algısı’nın iktidara kim gelirse gelsin değişmediğini göstermektedir” ifadelerini kullandı. Mahmut Kar, şunları söyledi: “Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 19 Nisan 2004 tarihinde aldığı ictihadi kararında gerekçe olarak; ‘Şimdiye kadar cebir ve şiddete başvurmamıştır. Ancak Raşid-i Hilafet Devleti’nin ihdasından sonra Hıristiyan devletlerini cihad yolu ile kurulan Hilafet Devleti’ne dâhil etmek amacıyla silahlı mücadelenin başlayacağı amaç edinildiği anlaşılmıştır’ deniliyor. Henüz gerçekleşmeyen bir fiilden ve tamamen niyet okuyarak verilen bu kepazeliğe Türkiye’de ‘hukuk’ diyorlar.

Laik Türkiye Cumhuriyet Devletinin, Kur’an Müslümanlarına düşman ve ayırımcı olmadığını kim iddia edebilir? Kim, Türkiye’nin vahyedilen doğrultuda Müslüman bir ülke olduğunu iddia edebilir? Kim, Türkiye’de hak ve adaletin olabildiğini iddia edebilir? Kim, hukukun her düşünce ve inanca eşit davrandığını iddia edebilir? Hangi yargı maddi delillerle göre değil de kalbin içinde saklı olan faraziyelere göre karar verebilir? Düşünce ve inancından dolayı vatandaşını potansiyel düşman addeden bir devlet, önyargılarla karar veren bir yargı adil olabilir mi?

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “ Nisa 135

Ücretini Allah’tan değil beşerden bekleyen…

Sana vahyi değil, kurguladıkları bir dini ve peygamberi anlatırlar.

Ramazan Ayının gelmesiyle din adamlarına verilecek astronomik rakamlar, onların Allah’ın indirdiği İslam’ı ve Resulünün Kur’an’i hayatını değil, batıl düzene uygun ve kabul edilebilir uydurma ve hümanistleştirilmiş bir İslam’ı dayatmayı sürdüreceklerdir.

Neden onlara inanılmaz, güvenilmez ve uyulmaz?

“İşte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur’an) âlemler için ancak bir öğüttür.” Enam 90

Kiminin doğrudan ücret aldığı, kiminin kitap reklamlarını yaparak nemalanma karşılığı ortaya çıktığı, kiminin de seküler yani laik rejimi vahiy karşısında meşru hale getirmeye çalıştığı hoca veya ilahiyatçılar, kendilerine koydukları fiyat etiketlerinden dolayı hurafe, rivayet veya efsanelerden ibaret nefsi arzulara hitap eden bir dini empoze ederler.

Oysa hem Allah’ın indirdiklerini hem de Resulünün yaşamını hiçbir etki, baskı ve çıkar gözetmeksizin tebliğ etmesi gereken sözcüler, ne siyasi ne hukuki ne sosyal ne de ekonomik bir halele uğramamak için öyle bir İslam akidesi türetirler ki; sanki Allah kul, beşer de tanrıymış gibi bir inanç çerçevesi çizerler. İnsan ne yapsa yeridir; Allah affedici ve bağışlayıcıdır; lakin kul hakkı istisnadır; Allah hakkı ise fuzulidir!

Sürekli Peygamber Efendimizden bahsederler ama Peygamberimizin ne siyasi hayatından; ne devlet başkanlığından; ne Allah’ın hükümlerine göre kurduğu şeriat düzeninden; ne cihadlarından; ne zulme ve haksızlıklara karşı sert mücadelelerinden; ne müminleri küfre karşı savaşa çağırmasından; ne insana insan olduğu için değil Allah’a kulluğundan dolayı sevgi, merhamet ve saygıda bulunmasından; ne kâfir, münafık ve mümin saflarını birleştirmemiş olmasından; ne cihad ehline verdiği önemden; ne Kur’an’dan başka bir anayasayı kabul etmediğinden; ne dünya hayatı ve gösterişine karşı olmasından; ne ilk iş olarak kurduğu İslam devletinin tartışılmazlığından; ne batılla hiçbir şart ve koşulda ittifak oluşturmamasından; ne hıristiyan, yahudi ve mecusilerin arzularına uymamasından; ne İslam’a karşı savaşanlarla savaştığından; ne amaç ve hedefinin sadece İslam’ı egemen kılmak olduğundan; ne müşriklerle yaptığı anlaşmalarda İslam kuralları şart koştuğundan; ne Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşriklerin yaptıkları Hudeybiye barış anlaşmasının İslami hukuka göre imzalamasından; ne siyaseti İslam’dan ayrı tutmamasından; ne İslami hükümlerin dışında Müslümanların bir siyaseti ve devleti olamayacağından; ne din tamamen Allah’ın oluncaya kadar mücadelede bulunduğundan; ne şeriat hükümleri dışında hiçbir rejimi kabul etmediğinden; ne İslam dışı hiçbir din ve düşünce ile uzlaşmadığından; ne Allah’ın indirdiği ayetlerin dışına çıkmadığından; ne şeriat hükümlerine göre uyguladığı cezalardan; ne de Kur’an harici bir sözü, fetvası ve hayatı olmadığından söz etmezler.

Neden?

Çünkü Kur’an’i peygamber, din dışı düzenlere muhaliftir. Dolayısıyla siyaseti ve devleti dinden uzaklaştırma manipülasyonu Müslümanları uyandıracağından laik çatı çökecek, Allah ve Resulünün inşası olan şeriat rejimi egemen olacaktır. Onun için Kur’an Müslümanlığını sapıklıkla yaftalamaktadırlar.

Bu sebeple Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere milletin karşısına çıkarılan hoca ve ilahiyatçıların övgü, hatta gözyaşlarıyla anlattıkları peygamber; Allah’ın kulu ve elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) değil, tıpkı hıristiyanların Hz. İsa (a.s)’ı rab İsa’ya uyarlamaları misali fayda ve zarar veren, dilediğini hidayete ulaştıran ve hadisleri ayetlerden üstün tutulduğu bir peygamberdir.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” Kasas 56

Allah’ın indirdiği açık delilleri gizleyerek güya Peygamber Efendimizi, ashabı, sahabeleri, muttakileri, velileri ve kimi zaman da şehidleri ballandıra ballandıra anlatırlar ama müminlerin yaşadığımız çağda ve seküler düzende ne yapacaklarından hiç söz etmezler. Düzenin açıklamalarına izin verdiği helal ve haramları sıralarlar, geri kalan ayetler lafmış gibi fısıltı olsa dahi ağızlarına almaktan korkarlar. Hele de din dışı rejimin kırmızıçizgiyle yasak koyduğu ayetleri kazaen kaçırsalar, “aman ben ettim sen etme” diye inkârda sınır tanımazlar.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder. “ Bakara 159

Allah Resulü, Allah’ın yüce dinini yeryüzüne yayarken gerekçesi ne olursa olsun hiçbir ashaptan maddi yardım istememiş, yoksul bir hayat geçirirken bağış kabul etmemiş, himmeti insandan değil Allah’tan dilemiş, öğrenci yetiştireceğim diye para toplamamış, mescid yaparken el açmayıp bizzat kendisi amele olarak çalışmış, maddi hizmeti cennetle müjdelememiş, Rabbinin dışında hiçbir güce boyun eğmemiştir.

Hidayet ermiş hiçbir hoca, ilahiyatçı veya âlimin; hiçbir şart ve koşulda mal veya para ile bir ilişiği olamaz, İslam’a yaptığı hizmetin karşılığını beşerden değil Allah’tan bekler! Dolayısıyla hafızalardakini kalplerine indirememiş İslam maskeli oyuncu ezbercilere tabi olmayın; Allah’ın buyurduğu üzere ayetleri gizlemelerinden ya da evirip çevirmelerinden dolayı çarpıldıkları laneti anlamaya çalışın ki, usta tiyatroculara şapka çıkaran cambazlıkları ve lafebeliklerine kanmayınız.

“Sizden herhangi bir ücret istemeyen kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” Yasin 21

(Resulüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.” Sad 86

“De ki: Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Ücretim yalnız Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” Sebe 47

Hiç vazgeçmeyeceksiniz değil mi?

Allah ve Resulünün hükümleri yorumlarla ve rivayetlerle öyle doğranmış ki, İslam’ın ne olduğu anlaşılamamıştır. Nefislere peşkeş çekilen ayetler kitaplara hapsedilmiş, Kur’an’a muvafık olmayıp hurafelere dayalı sözde hadisler, İslam olmuştur.

Özellikle şeriat düzeni ve cihada karşı öyle bir cephe oluşturulmuş ki, kalkışan tekfirlikle suçlanmış, batıl düzeni bozmaktan dolayı teröristlikle yaftalanmıştır. Güya İslam’ı destekleyip hizmet adına mücadele edenlerin dünyalık çıkarları vahyi altüst etmiş, İslam, hümanistlikle özdeşleştirilerek beşer tanrılaştırılmıştır.

Allah ve hükümlerinin değil beşer ve yasalarının Rahman’dan üstün tutulması, Allah, Resul ve Kur’an’a inancının sözden öteye geçmemesine sebep olmuştur. Düşünce ve ifade özgürlüğü öyle hadde dayanmış ki, Allah’a, Resulüne ve ayetlerine saldırı meşru hale gelmiş, savunma ise kabahat ve suç teşkil etmiştir.

İş hayatından dolayı yaşadığım çok ciddi tecrübeler akabinde Kur’an’la tanışmamla birlikte Müslüman olmadığımı fark etmiş ve çok başarılı olduğum iş hayatından emekliye ayırarak, kendimi 35 yaşından itibaren ilme adadım.

Rahmetli babamdan dolayı İsmailağa Camisine gidiyor ve Mahmud efendi ile sıkı bir birlikteliğim oluyordu. Bir taraftan Allah’ın son derece açık ve seçik indirdiği Kur’an’ı inceleyerek ayetleri idrak etmeye çalışıyor, diğer taraftan Mahmut efendi ve İsmailağa cemaatinin Kur’an’a uymayan İslam anlayışları karşısında şaşırıp kalıyordum.

Hatta bir gün, acaba ayetleri mi bilmiyorlar düşüncesiyle cihad ile ilgili bir ayetin mealini bilinçli olarak yanlış okuyarak Mahmut efendiye ifade ettiğimde, hemen yanlışımı düzelterek doğrusunu söylemesi üzerine, neden ayetlere itaat etmedikleri karşısında bayağı sarsılmıştım. Acaba kendilerine benim bilmediğim özel vahiyler mi geliyordu?

Ertesi gün, Mahmut efendiye ayetler ışığında bir mektup yazarak, Kur’an ile ilgisi olmayan İslami anlayışlarından dolayı eleştirilerde bulunduğumda, cemaatin ileri gelen hocaları beni Lawrence olmakla suçlamış ve açıkça tekfir etmişlerdi. Hatta rahmetli babam dahi kızmış, cemaati hangi ilmimle suçlayabildiğim konusunda tepki göstermişti. Lakin ortalık karışmış ve haberi olan herkes bana saldırırken; Mahmut efendi, “Şadoğlu’na kızmayın, söyledikleri doğrudur” demesi üzerine sükûnet doğmuştu.

Türkiye nüfusunun % 99’unun Müslüman olduğu düşüncesiyle “Gerçek” adlı bir kitap yazıp 50 000 adet bastırarak posta ücretini de karşılamak üzere devletin her politikacısı, komutanı, hâkimi, savcısı, bürokratı ve talep eden insanlara gönderdim. Düşüncem; ayetler son derece açık olmasına rağmen kimsenin bilmediğini, uyarmam ile birlikte şeriat yönetimine geçilebileceği heyecanımdı. Öyle bir etki oluşturmuştu ki, kimi gazeteler “Şeriatın Donkişotu” olarak beni lanse etmiş ve Türkiye’de şeriat isteyen bir işadamı olarak kamuoyuna duyurmuşlardı.

Birde baktım ki, herkes her şeyi benden iyi biliyor ama öyle mühürlenmişler ki, İslam karşıtlarından çok cemaat ve tarikatlardan aleyhte tepkiler aldım. Hatta aradan birkaç ay sonra yazdığım ve yine ücretsiz dağıttığım “Sayın Türk milletvekilleri” adlı kitapçığımdan dolayı Refah Partililerin gazabına uğradım ve kitabımdan dolayı seçim kaybettikleri iddialarıyla karşılaştım.

Lakin hiç durmuyor ve şeriat lehine mücadelemi sürdürüyordum. Ne yasak, ne ceza ne de hapis korkusu hissetmiyor, dışlanma kaygısı dahi taşımıyordum. Hakkımda soruşturmalar açılıyor ama kimse yıldıramıyordu. Sık sık yollara dökülen küfür ehli “Kahrolsun Şeriat” sloganları atarlarken, “kahrolsun laiklik, kahrolsun Kemalizm” diye yazılar yazıyordum. Bununla ilgili istihbarat birimleri evime gelerek ifademi alıp arama yapıyorlardı. Yaratıcısı Allah’a iman etmiş birinin tüm dünya karşısına dikilse ve yüzlerce kez ceza vermeye ve öldürmeye kalkışsa, zerre kadar yolundan döndürebilir mi?

Ertesi yıl Aziz Nesin adlı bir kâfirin Allah’a ve ayetlerine hoyratça savaş açması üzerine başına ödül koymamla, “aman Yarabbi” kâfirlerden çok cemaat, tarikat ve Refah Partisinin direnişiyle karşılaştım; rahmetli babamı aracı kılarak “sözümü geri almam ve yanlış anlaşıldı” demem için öyle bir baskı uygulamışlardı ki, geri adım atmamak mümkün değildi. Lakin Rabbimin yardım ve desteğiyle ahiretimi dünya için satmadım.

Öyle korkmuşlardı ki, beni CIA ve MİT ajanı olmakla suçlamışlar, İslam’a zarar vermek için görevlendirildiğimi, cemaat ve partililerine desteklememelerini, benden uzak durmalarını, görüşmemelerini, mahkemelerime katılmamalarını ve izlenerek mimleneceklerini, arkamda ABD ve İsrail’in olduğunu, v,s gibi karalamaların hep Müslüman maskelilerden çıkması, amaçlarının vahiy olmadığını ortaya koymaktaydı. Ancak hiçbir cemaat, tarikat ve partiye üye olmayan Müslümanlar, Kars’tan Edirne’ye kadar Allah için desteklerini esirgememişler, devletin kaosu ve korkunç yıkımı engelleyebilmek maksadıyla durduramadığı kâfiri ölümüne dek hapsetmek suretiyle ülkeyi felaketten kurtarma aracılığımdan şükranlarını bildirmişlerdi. Ancak ben kimim ki övgülerine mazhar olabileyim? Her şeyi yapan Allah’tı!

İşte bu günde aynı ihanetler yaşanmakta, IŞİD’de münafıkların karalamalarıyla dışlanmaya çalışılmaktadır. Amaç; aman dünyalıklarımıza zarar gelmesin, aman ittifak içinde olduğumuz haçlılarla aramız bozulmasın, aman ekonomimiz sıkıntıya düşmesin, ben varken neden IŞİD, biz daha iyi biliyoruz, asıl İslam bizimle yücelir, IŞİD katliamcı, Müslümanları öldürüyor, kafa kesiyor, tekfir ediyor, ABD, İran, Esed veya İsrail güdümlü, vesaire!

Kim Allah’ın hükmünü yerine getiriyorsa, zannetmeyin ki düşman kâfirlerdir; asıl düşman münafıklardır. Bir bakın bakalım, IŞİD aleyhine propaganda yapan haçlılar mı, yoksa İslam maskeli münafıklar mıdır? Öyle alçak bir çıkar düzeni kurulmuş ki, inananların zihin ve kalplerini iğfal edebilmek için şeytanın dahi akil edemediği argümanları kullanmakta, uydurdukları dehşetsi spekülasyonlarla cihad ehlini püskürtmeye çalışmaktadırlar. İran ya da Şiiler, ABD ve İsrail’den ne denli daha zalim İslam düşmanıdırlar ki, IŞİD’e savaş açmakla kalmamış, sözde azılı düşmanı ABD’ye mücahidlere karşı savaşabilmek için ittifaklık dahi teklif edebilmiştir.

Nefis ve batıl dünya için savaşmak, öldürmek, parçalamak, yurtlardan çıkarmak, tecavüz etmek, açlığa mahkûm kılmak, sömürmek, işkence ve işgal etmek meşru; Allah adına hak ve adaleti tesis etmek ise gayrimeşru! Öyleyse tanrı kimdir?

Allah yolunda savaşarak tek ve hak din İslam’ı egemen kılmaya çalışan mücahidlere terörist diyen ya da kınayan kâfirdir. Asıl terörist onlardır ki, nefsi ve dünya için mücadele edenlerdir!

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” Casiye 18

PKK düşman; IŞiD dosttur!

Senin için PKK mücadelesi meşru ise; benim için de IŞİD’ın mücadelesi meşru ve haktır.

Neye göre?

Müslüman’ın temel dayanağı Allah’ın ayetleri ve Resulü’nün ayetlere mutabık hadislerine göre!

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Peki, PKK ve IŞİD’in amacı nedir?

PKK, sekülerizme dayalı ırkçı ve nefsi bir devlet kurmak peşinde; IŞİD ise Allah’ın indirdiği hükümlerin egemen kılınacağı, diğer bir ifadeyle Allah’a kulluk esasına dayalı şeriat devleti kurmak istiyor?

Fitne (batıllık) tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

Eğer IŞİD İslam için var ise; neden sert ve merhametsizce mücadele ediyor?

“Ey iman edenler! Kâfirlerden (ve münafıklardan) yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Bilin ki, Allah (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir. “ Tevbe 123

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73

İslam’da öldürmek var mıdır? Öyleyse IŞİD’in; PKK, ABD veya İsrail’den ne farkı kalıyor?

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

Yani etinden yararlanabilmek için helal kılınan hayvanların kesimi meşrudur değil mi? Ancak o hayvan, Allah adına kesilmese nasıl etini yemek büyük bir günah ve haram ise; Allah’ın koyduğu kurallar temelinde Allah adına bir beşer de öldürmek farzdır ve helaldir.

Başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere Allah elçileri peygamberlerde batılla savaşıp azgınları öldürdüler mi?

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

Hani İslam, iyilik, barış, kardeşlik, yaşam, hak ve adalet diniydi?

Kötülüklerden, zulümden, zalimlerden, canilerden, şeytanlardan, tecavüzcülerden, işgalcilerden, barbarlardan, teröristlerden, haksızlık ve adaletsizliklerden şikâyet eden sizler değil misiniz? İyiliğin, hakkın ve adaletin sağlanabilmesi için başka bir yol var mıdır? Eğer yaratıcı Allah, ancak savaşla ve onları yok etmekle mümkün buyuruyorsa, nefsi merhametten dolayı hoşgörüde bulunmanın ve yaşatmanın faydası olabilir mi? Fıtratı değiştirmeye gücün yok ise, fıtratı yaratanın iradesine karşı koyman, sözden öte ne ifade eder? Şayet şeytanla özdeşleşip azan ve isyan eden fıtratları değiştirici ya da engelleyici kudretin yok ise, itirazının manası nedir? Nefsi düşmana duyulan öfke, kin, nefret, öldürme ve savaş nefsi müdafaa düşüncesiyle meşru; Allah adına yapılanlar ise gayrimeşru öyle mi? Neden hümanist hisler nefis adına mücadele verilirken değil de, Allah için yapılırken baş gösteriyor?

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Arkadaş! Ya vahyin emrettiği bir Müslümansın, ya münafıksın ya da kâfirsin! Öyle nefsine göre ne Müslümanlık vardır ne İslam! Hem hak hem de batılı sahiplenmek Müslümanlık değil münafıklıktır.Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a sımsıkı teslim olmuş olmandan seni “aşırı İslamcı ya da teröristlikle” yaftalayacaklardan çekinip kaçınıyorsan, münafık olduğun tartışılmazdır. Müslüman isen, batılın bakışına değil yaratıcın Allah’ınkine ehemmiyet verirsin! Ya Allah’a uyacaksın ya da batıla. İkisinin arasında bir yol edinmişsen, kimsenin sana münafık demesinden hayıflanma; çünkü zaten o’sun.

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3

Yazdıklarımdan dolayı çoğu İslam kimlikliler ya da Müslüman maskeliler şahsımı kınayacaklardır. Hiçte umurumda değil. Yeter ki Rabbim Allah kınamasın!

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide 54

Nutukta hizmetkâr; makam da tanrılar!

İnanç ve düşüncesi ne olursa olsun sahip olduğu makam ve mevkilerden kim olduklarını unutarak benlikleri tavan yapan insanlar öyle tanrılaşırlar ki, yaratıcın Allah’a ulaşır ama onlara yanaşamazsın!

Konumu, şöhreti, unvanı ve yaptırım gücü olmayan birçok insan; şikâyetlerini, dertlerini, karşılaştıkları haksızlık ve adaletsizlikleri dile getirip çözüm bulabilmek için konuyla ilgili bir müdürü, genel müdürü, daire başkanını, müsteşarı, bakanı, başbakanı yahut cumhurbaşkanı ile görüşmek ister ama sekretaryadan öteye geçemezler. Gerçi sekretaryaya ulaşabilmeleri de istisna!

Ahirette dahi sorulmayan öyle sorgulamalardan geçilir ki, “kimsin; nereden arıyorsun; konumun nedir; ne için görüşmek istiyorsun; tanıyor musun; ne söyleyeceğini önce bana bildir; ilgili memurlarla görüş; görüşmeye zamanı yok; müsait değil; yinede notunuzu alayım” gibi öyle geçilmez kapılarla karşılaşılır ki, sıradan bir vatandaş olduğuna lanet edersin.

Ancak gerek seçim zamanlarında bir oy için sınırsız vaatleri ve yakarışları, gerekse kamu önündeki mütevazi maskelerine öyle aldanılır ki, yaratıcı Allah’tan daha çok itibar edilirler. Devletin gizli bir tanrılığa dönüştüğü seküler düzende, hem seçilmişler hem de bürokratların dokunulmazlıkları halkı tutsak kölelere mahkûm kılmıştır. Dolayısıyla sultalaşmalarına izin verilmelerinden layık olunanla da karşılaşıldığı tartışılmazdır.

Hikmet başının Allah korkusu, aşk ve taziminin olmadığı bir düzende, sıradan vatandaşın köle değil efendi ya da eşit haklara ve itibara sahip olabilmesi mümkün değildir.

Oysa kendini büyük görenler; bugün ayakları altında biten otun, yarın mezarlarının üstünde biteceklerini idrak edebilselerdi, alçaldıkça yüceleceklerini de bilirlerdi!

Yoksa onlar, bilgimizle, irademizle, başarılarımızla, hizmetlerimizle, arkamızdaki yığınlarla ya da yeteneklerimizle makamlara ulaşarak diğerlerinden üstünüzdür diye mi düşünmektedirler? Acaba Allah dilemeseydi, oturdukları koltuklardan böbürlenerek ahkâm kesebilirler miydi?

“Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür. “ İsra 21

Hâlbuki İslam anlayışı temel alınsaydı; hiç kimsinin makam ve konumu ayrıcalıklı ve dokunulmaz sayılmaz, ilgi ve saygı en zengininden en yoksuluna kadar eşit kılınırdı. Peygamber Efendimiz, devlet başkanlığı ve sonrasında zengin, fakir, büyük, küçük, efendi, köle ayırımı yapmaz; herkese eşit davranırdı. Şüphesiz yargı da öyleydi, Müslim-gayrimüslim, zengin-fakir, halife-dilenci bakılmazdı!

Lakin bir gün; Peygamber Efendimiz, Mekke’de iken Kureyş’in ileri gelenlerine İslam’ı anlatırken, gözleri görmeyen ve yoksul olan Abdullah b. Ümmi Mektum, Hz. Peygamber’in bulunduğu meclise girmiş ve İslam konusunda kendisinin aydınlatılmasını istemişti. Ancak güçlü ve zengin misafirleriyle olan görüşmesini yarıda kesmemek için Abdullah b. Ümmi Mektum’un gelişi Hz. Peygamber’in hoşuna gitmemiş ve ona karşı ilgisiz davranarak yüzünü çevirmişti. Bunun üzerine Allah, Peygamber Efendimizi uyarmak maksadıyla şu ayetleri indirmişti.

(Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve geri döndü. Ne bilirsin, belki o temizlenecek? Veya öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmamasından sen sorumlu değilsin. Fakat sen, koşarak ve (Allah’tan) korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun.”Abese 1-10

Ayetlerde geçen uyarıdan da anlaşılacağı üzere; Hz. Peygamber, olay esnasında Mekkelilerin önde gelenlerine İslam’ı tebliğe fazlaca kendini kaptırmıştı. Çünkü o, kendilerine dini tebliğ ettiği kişilerin Müslüman olacaklarını ümit ediyordu. Görme özürlü Abdullah b. Ümmi Mektum’u ihmal etmesi ve onunla ilgilenilmemesi, Allah tarafından hoş karşılanmamıştı.

Düşünün; bir peygamberin dahi bir müminle ilgilenmemesi uyarıya neden olurken; makam ve mevkileriyle ‘tanrı’ olduğunu sanarak kibirlenenlerin halleri nicedir! Ki, âmâ ve yoksul biri, en azından Peygamberin yanına veya meclisine girebilirken!

Yahu arkadaş! Ağaçtaki bir yaprağın yere düşmesi dahi Allah’ın dilemesine bağlı ise, mevki, makam veya konumundan ötürü büyüttüğünüz insanlar kimlerdir ki, onlara tevekkül ederek baş tacı yapabiliyorsunuz? Sonra da sizlerle görüşmeye yanaşmadıklarından şikâyet ederek hayıflanıyorsunuz! Ayrıca onların kamuya açık bir alanda herhangi birinizle tokalaşması, konuşması ya da sıkıntınızı giderme maksatlı dinleyişi veya çözümünün hiçbir samimiyeti olmayıp tamamen vitrinseldir. Öyle olamasaydı aradığınızda da karşınıza çıkmazlar mıydı?

“Ben, Halid’i bir öfkesinden, ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.” Hz. Ömer (r.a)

Seküler düzen sadece dini, siyaseti ve devleti mi biçti, ne acıdır ki adil ve herkese eşit davranması gereken yargı da tarumar etti. Nüfus, kariyer, pozisyon ve durum da yargının lehte ve aleyhte karar alması etkili olmaktadır. Etiketin var ise, aleyhindeki tüm deliller ve yargılamalar lehine dönebilecek nitelikte düzenlenerek sonuca ulaştırılmaktadır. Örneğin Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım adlı mahkûm, hakkındaki suçla ilgili ağır ceza mahkemesinde yargılanıp aleyhine ceza tahakkuk etmesiyle birlikte Yargıtay’ca da onaylanarak hapse girmesi gerekirken; yeniden yargılanma gibi bir mevzuatla beraat edene dek süreç işletilebilmektedir. Düşünün; sıradan bir vatandaşın yeniden yargılanabilmesi yahut anayasa mahkemesinden lehine karar çıkarabilmesi mümkün müdür?

Dolayısıyla Allah’ın değil beşerin üstün tutulduğu bir düşünce düzeyinde hiçbir nefis, hak ve adaleti umursamaz. Varsa yoksa benliğidir! Darwin’in seleksiyon teorisi, seküler rejimde aynen tatbik edilmekte, güçlünün zayıfı yok etme meşruiyetiyle gelişen kapitalizm, her şeye nüfuz ederek pireyi dahi deveye çevirebilmekte; masumu suçlu, azgını ise masumlaştırabilmektedir.

Ne hizmetkâr ol ne de tanrı; insan ol insan!

Hakikati ve insanlığı mahveden vitrin mankenleri…

Hakkı süpürüp batılı öyle meşrulaştırmışlar ki, ortalık yürüyen ölülerden geçilemez olmuştur.

Bilmediklerini öğreten, dillerini yaratan, üretim, keşif, gelişim ve kalkınmalarını sağlayan yaratıcı Allah’a karşı kibirlenen insan; rahatlığı ve kolaylığı için yaptığı şeylerin yan etkileri altında kalarak öyle bedeller ödemeye mahkûm olmuş ki, böbürlenerek lehine keşfettiğiyle gururlandığı şeylerin aleyhine dönüşmesine mani olamamıştır.

Bilgisi, iradesi, bilim ve teknolojisine güvenerek her aldığı tedbiri ve huzuru tarumar eden kadersi müdahalelerin önüne geçememiş, mutlak bir denetim sağlayamamıştır. Bir deliği kaparken açılan yüzlerce delikle mücadele etmiş, dolayısıyla ne bilim ne teknoloji ne de güçleri, planlarını tumturaklı oturtmaya yetmemiştir.

Yapılan araştırmada özellikle günümüz bilim adamlarının bilim-kurgu senaryolarına duydukları ilgi, gerçek hayattaki başarısızlıklarının bir sonucudur.

İtalyan astronom Giovanni Cassini, uzayın karşısında kendisini ne kadar önemsiz hissettiğini, önemsiz bir gezegenin üstünde izole olmuş halde yaşayan insanoğlunun olup biten her şeyi ölçebileceği sanısına yalnızca yersiz gururu yüzünden kapıldığını söylemişti. Ancak bu gurur; bilim, demokrasi ve özgürlük adına giderek şiddetini arttırmış ve her insan kendini tanrı gibi hissetmeye başlamıştır.

Çoğu zaman olaylar karşısında, “Bu gerçek mi, şaka mı, sihir mi, düş mü, rüya mı, yoksa bir sinema filmi mi” gibi şaşkınlık ifadeleri eksik olmamaktadır. Normal gelişmeyip ani gerçekleşen olaylar, mutlak iradenin anlaşılabilmesi için her ne kadar önemli deliller ihtiva etse de, gerekli sonuçlar çıkarılamamaktadır. Mantığın kabul edemediği olaylar karşısında fevkalâde etkilenmemize, derin düşünce ve duygulara kapılmamıza rağmen, yine de parlayan güneşin ışığını takip etme yerine, dolunayın gece karanlığında ilerlemeye çalışılır. Neden?

Ağlarken gülüyor, yoksulken doyuyor, alçalmışken yücelebiliyor, sıkılırken mutlu olabiliyor, bitkisel hayattayken dirilerek güç ve kuvvete kavuşabiliyor. Veya tam zıttı bir oluşumun gelişmesine engel olunamıyor. Demek ki yeryüzünde vuku bulan tüm olaylar ve bu olaylarda yer alan sebepler, etkiler, araçlar, yaratıcının çizdiği senaryo dâhilinde uyarlanan iyi veya kötü görevler olup, her şartta hiç kimse bundan kaçıp kurtulamamaktadır.

Fiiliyata geçirilemeyen düşünce, tıpkı ranta çevrilemeyen ve gelir getirmeyen atıl mala benzer. İnsanoğlu olumlu veya olumsuz her ne yaşarsa yaşasın gereğini yapamamakta ve hiçbir şey olmamış gibi hakkında yazılmış olanları tatmaya devam etmektedir. Ruhsal tepkimenin sonucu oluşan zihinsel ve duygusal etkileşme, fiziksel olayları dürtmekte ve bir bütünlük içinde akış sürmektedir.

Lakin gerçeğin açık perdelerini örtmeye çalışan vitrin mankenlerinin etkileri, her alanda zihin ve kalpleri iğfal ederek insanları yığınlara dönüştürmüş, böylece görünüşte insan biçiminde olsalar da fıtratları yürüyen ölüden farksız olmalarından vitrin mankenlerini izlemekten öte insani bir vicdan ve değer taşımaktadırlar.

Ne zaman ki, gerek dinsel gerek bilimsel gerek siyasal gerekse sosyal vitrinlerden inmeyen mankenlere itibar edilmeyerek etkilerine kapılmaz; insan, insanlığına kavuşur.

Vitrindekiler indirilmeden, insan olunamaz!

“Biz onlara birtakım arkadaşlar (vitrin mankenleri) musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.” Fussilet 25

Siyaseti dine hasım yapma maksatları Mutlak İrade’dir!

Vahiy dışı güdümlü teorilerin toplumları Allah’tan uzaklaştırabilmek için din, bilim ve siyaseti farklı kuvvetlermiş gibi düşman saflara ayırıp, “Allah ya yoktur ya da gökyüzüne yerleşip yeryüzünün egemenliği insanların iradesindedir” dayatmaları seküler düzeni meşrulaştırmış,yeryüzü-gökyüzü tanrılarını doğurarak riyakârsı bir inanç ve düzen karmaşası dünyayı sarmıştır.

Oysa her şey, Mutlak İrade doğrultusunda üremekte, biçimlenmekte, düşünce ve eyleme dönüşmektedir.

İlahiyatçıların dahi seküler felsefesinin etkisinde kalarak batılı meşrulaştıran yorumları toplumları ikileme sevk etmiş, gerçek; ya bilinçli yahut bilinçsiz bir saptırmayla eğilip bükülerek temel yapı tahrip edilmiştir.

Öncelikle “Din nedir?” sorusuna cevap bulabilirsek tuzaklarda açığa çıkabilecektir. Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar ilahsal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi manipüle edilip, siyasi hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de; gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; bilim, düşünce ve iradelerin tamamıdır. Bilimsel ve siyasal her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı amaçlanır, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hâkim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğunun tasdik edilmesidir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman tanrısal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak, farkında olmadan tapınabilmektedir. Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Dolayısıyla ateizm de kural ve kaideleriyle bir dindir!

Tüm çaba, insanların kul olma yaratılmışlıklarını aşacak benliğin yüceltmesiyle Yaratıcıya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine rakip zafer kazanabilecek üstünlüğü pozitivist temelli argümanlarla adı sekülerizm, laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasim, Marksizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırılmaktadır. Ancak teorilerindeki düşünceleri pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir.

Yaratıcının vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, oyun içinde sayısız dalavereler tertipleyerek inananları şeytanca aldatmışlar ve aldatmaya devam etmektedirler. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, mega yalanlar zemininde empoze edilmiş abartılardır. Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel olduğunu işleyerek saygı altında Yaratıcıyı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzünden dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamış, insanların nefislerini okşayan seçme, seçilme, özgürlük veya hâkimiyet adı altında suni payeler vererek, tanrısal gücün otoritesine kavuşabileceklerini sanmışlardır. Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin köleliğine razı olmuş ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir onur vesilesi saymışlardır. Acaba böylesi bir anlayışa sahip politikacı, ilahiyatçı veya devletlerin aydınlık ya da adalet verebilmeleri mümkün müdür?

Lâik, sosyalist veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan devletlerin din ile siyaseti düşman hatları misali birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmakta, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni savunmaktadırlar. Ancak toplumlar böylesi şeytani bir hileyi derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırları çizmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayarak, kıyasıya mücadele etmişlerdir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Allah ile insanın egemenlik haklarından ötürü milyonlarca canlıyı ölüme sürükleyerek göz açtırmamışlardır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik veya sosyalist dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta Yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah.

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı!

Türkiye Halkının dini, bağlı olduğu seküler odaklı laik ve Atatürkçü anayasadır. İslam dini ve Allah’a olan inançlar bir ritüel niteliğinde olup, tamamen ruhsal bir mastürbasyondur.

Aslında sözü uzatmak yerine şu soruları cevaplayan her insan; gerçekte tanrısının kim ve hangi dine mensup olduğunu ortaya çıkaracaktır

1-    Allah’ın dinine mi devletin dinine mi itaat ediyorsun?

2-    Yaşamında devlet dinin kurallarına mı, Allah dinin kurallarına mı boyun eğiyorsun?

3-    Kimin emri altındasın?

4-    Kimin üstünlüğünü kabul edip düşünce ve iradesine kayıtsız teslim oluyorsun?

5-    Allah dinine mi, devlet dinine mi hizmet ediyorsun?

6-    Kimin ilkeleri ve prensiplerine koşulsuz bağlılık gösterip yaşamında uyguluyorsun?

7-    Allah’ın indirdiği hükümler mi, devletin koyduğu hükümler mi bağlayıcıdır?

8-    Devletin anayasası mı, Allah’ın anayasası mı zorunlu bir kanundur?

9-    Devletin milleti mi, Allah’ın milleti misin?

10-Devletin cezaları mı, Allah’ın cezaları mı güçlü ve caydırıcıdır?

11-Her iki dini bir arada yaşamak meşru mudur ve sindirilebilinir mi?

12-Yasa yapıcı devlet mi, Allah mıdır?

13-Kuralları belirleyici devlet ya da yaratık vekiller ise, Yaratıcı Allah’a olan inanç ve iman yalan değil midir?

14-Allah dinini reddeden seküler bir devlete bağlılık, itaat ve hizmet; Allah’a küfür değil midir?

15-İnsanların kaderlerine devlet değil de Allah hükmediyorsa; eğer ateist değilsen devlet dinine itaati nasıl bir düşünce ve duyguyla kabullenebiliyorsun?

16-Allah’ın lütuflarının yanında devletin ya da vekillerinin ne verdiğini hiç sorguladın mı?

17-Sözü ve kararı Yaratıcı belirliyorsa; vahyi dışlayan devlet kimdir, yaptırımı ve gücü nedir?

18-Tek güç Allah mıdır, devlet midir?

Yeryüzünde ve siyasette ayrı bir tanrı, gökyüzünde, doğada ve ölümde ayrı bir Tanrı’ya inananların dinleri apaçık bir ikiyüzlülük yani münafıklıktır.

“Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” Mü’minun 34

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın. Muhammed 33

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

Hem ihanet hem riyakârlık hem de lanet!

Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerinin İstanbul’u fethetmesiyle ilgili yapılan kutlamalar, ihanet ve riyakârlık içinde olan Türkiye’nin tüm pespayeliği ortaya koyan öyle bir yalandır ki, Ayasofya’nın camiden çıkarılıp müzeye dönüştürmesiyle ilgili Fatih’in lanetsi bedduasına aldırış edilmeksizin sürdürülen anmalar apaçık bir alaydır.

Hiçbir gücün fethetmeyi başaramadığı, uğruna on binlerce insanın öldüğü ve şehit düştüğü Bizans’ın merkezi İstanbul’u fethedip milletimize, Müslümanlara ve tüm dünya insanlığına hak ve şeref kazandırarak zulmü bitirip dünyadaki barış ve adaleti sağlayan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, Ayasofya Vakfiyesinde yer alan vasiyetinde;  “İşte bu benim Ayasofya vakfiyem; dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse, onu iptal veya tecile koşarsa, fasit veya fasık teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisinin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek mütevelli hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse; ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar!Bu sebeple bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allah’ın, Peygamberin, meleklerin bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin, onların haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, Allah’ın azabı onlaradır. ALLAH İŞİTENDİR, BİLENDİR.”

Allah’ın sadece Fatih’e nasip ettiği İstanbul’un fethi, bir çağ kapanıp bir çağ açılmasına neden olmuş; Allah da Fatih’i iki cihan sultanı olmakla ödüllendirip, peygamber efendimizin,o ne güzel bir asker ve o ne güzel bir komutan” hadisine mazhar kılmıştı.

Nefsi adına değil sırf Allah rızası ve peygamberimizin hadisine nail olabilmek için binbir meşakkatle ve binlerce şehid vererek İstanbul’u fetheden Fatih ve imanlı askerleri, Bizanssın simgesi Ayasofya’yı İslam’ın mabedine dönüştürmesi amacı yönünden bir hak ve ödediği bedelin karşılığıydı. Sanki ileride olabilecek ihaneti hissetmiş gibi hazırladığı vakfiyede varislerini uyarmasına rağmen Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve halen sürmesi, hainliği meslek edinmiş torunlarının nasıl haçlı-siyonist mandası altında olduklarını kanıtlamaktadır.

Düşünebiliyor musunuz; Fatih ve askerleri, Yezid’in dahi ordularıyla gelerek fethetmek istediği İstanbul’u aylar süren kuşatması akabinde fethetmiş ama hain ve korkak varisleri müzeden camiye döndürememişlerdir. 12 yıldır iktidarda olan, nutuklarıyla ecdadına sadakat ve bağlılıktan bahseden Başbakan Erdoğan, düşünce ve duygularında samimi mi ve Fatih’in varisi olabilir mi?

1934 yılında Fatih düşmanı CHP; gücün, hâkimiyetin, tarihin, çağın, şerefin, fethin, bağımsızlığın ve egemenliğin abidesel sembolü Ayasofya’yı, Fatih Sultan Mehmed Han’ın vasiyetine rağmen haçlı batının talebine binaen camiden çıkararak müzeye dönüştürülme kararnamesi dönemin başbakanı İsmet İnönü tarafından imzalanarak, Türkiye büyük bir lânetle karanlıklara gömüldü ve 85 yıldır bataklıkta çırpınarak birbirini yemekten sıyrılamadı.

Geçmişini, yüz akı devletini ve kahraman atalarını inkâr eden hainler yüzünden milletimiz lânete mahkûm oldu. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fetheder etmez ilk cuma namazını Ayasofya’da kılmış ve Ayasofya’nın peygamberimizin fetih ile ilgili müjdesi ve İslâm’ın siyasi merkezi olduğu idrakiyle Ayasofya’ya ne kadar önem verdiği ve sevdiğini tüm dünya bilmekteydi.

Ayasofya’nın tam 481 yıl cami olup milyonlarca Müslüman’ın secde ettiği kutsallığından, 14.11.1934 tarihinde Fatih ve İslâm düşmanı CHP Diktatörlüğünce müzeye çevrilmesiyle milletimizin ve tüm dünya Müslümanlarının yüreğinde derin bir hüzün, kahır, acı ve hasret korlaşmış, aradan ne kadar zaman geçse de o korun aleve dönüşerek laneti kaldıracağı umudu hiç azalmamıştır.

Şerefli, adaletli ve egemen Osmanlı Devleti’nin kuruluş amacı Bizans’ın fethidir. Diğer İslam devletleri gibi peygamber efendimizin müjdesine kavuşabilmek için binlerce kez İstanbul, Bizans’ın elinden alınmak istenmiş, ancak 21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmed Han, göğsü iman dolu kükreyen ve gövdelerini siper eden o mübarek askerleriyle müjdeye erişmişti. Ayasofyasız İstanbul, İstanbulsuz da Türkiye olamayınca göre; hangi gerekçe milletimizin kanını dökerek hak ettiği zafer sembolü Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarabilir?

Ayasofya’nın MS. 532 yılında Bizans İmparatoru Constantinius tarafından inşa edilmesindeki amaç, turistlere müze hizmeti vermek değil, doğrudan Tanrı’ya ve O’na ibadet maksatlı görkemli bir mabed yapmak içindi. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed de aynı amaçla kiliseyi camiye dönüştürerek Allah’a ibadet yeri yaptı. Ancak İslam’a, hilafete ve Müslümanlara savaş açan Bizans taşeronu CHP, Ayasofya gibi kutsî bir mabedi ruhsal özünden kopararak seküler materyalizme ve Bizanslılara peşkeş çekmişlerdir.

Haydi, CHP yaptı; peki, sonradan gelenler ne yaptı? Haydi, onlarda Bizanslıların tutsağında olduğundan laneti kaldıracak imansı bir cesarete sahip değillerdi. Ak Partiye ne demeli!        Sıra söze gelince mangalda kül bırakmazlar, icraata gelince mazeretleri bitmez! Dolaysıyla Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerine yapılan ihanet ve lanet ortada dururken; kutlamaların tamamı göz boyama, manipülasyon ve riyakarlıktır.

Ey Başbakan Erdoğan! Hani dünyaya meydan okuyordun; hani gündem belirliyordun; hani Müslüman milletinin önderiydin; hani Allah’tan başka kimseden korkmazdın; hani ecdadına sadakatli ve saygılı bir varistin; hani haksızlığa karşı susmayan bir mümindin; hani İslam âleminin lideriydin! Ayasofya’yı ecdadının bıraktığı gibi camiye dönüştürmemenin sebebi nedir? Kimden çekiniyor ve korkuyorsun? Hangi gücün etkisi altındasın? Ayasofya’nın müze olarak kalmasını sindirebiliyor musun? Acaba Ayasofya’yı camiye dönüştürmeyerek CHP’nin ihanetsi adımlarını izlemekle Fatih’in lanetine ‘eyvallah’ dediğinin farkında mısın?

Unutmayın ki, Ayasofya cami olmadan lanetin merkezidir!

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” Bakara 114

Cepheleşme, kutuplaşma ya da kamplaşma bir hükümdür!

Allah, insanoğlunu yaratmasıyla birlikte şeytanı cennetten kovup kötülüğün elçisi kılmakla iyi ve kötü safları ayırmış; Allah’ın hükümlerine boyun eğip kulluk edenleri iyi, nefsine yani şeytana uyarak asi olanları ise kötü olmakla yaftalayıp; hak ile batılın, birlik ve beraberlik içinde olmalarını yasaklamıştır.

Allah’ın yüce ve tek dini İslam, ne ırkçılığı ne vatandaşlığı ne mantığı ne hümanizmi ne milliyetçiliği ne de ulusalcılığı kabul eder; dininin yeryüzünde egemen kılınarak hak ve adaletin inşası için kötüye yani batıla karşı mücadeleyi emreder. Dolaysıyla İslam; sorgu, tartışma, yorum ya da batıl temelde uzlaşma dini değil teslimiyettir.

Ancak barış, çıkar ve hümanistlik gerekçesiyle küresel bir birlikteliğin yapısı için her ne kadar çatısal bir bütünlüğün inşasına çalışılsa da, ruhların ve Mutlak İrade’nin denetim altına alınamaması, çatının düşünceden pratiğe geçmesini engellemektedir.

Bir aile hatta bir arkadaş grubunda dahi düşünce, inanç ve bakış temelinde kutuplaşma mevcut iken, birbirlerine tamamen zıt fikir ve din sahiplerinin birlik ve beraberlik içinde olabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Çünkü kadersi fıtrat, düalite gereği izin vermez!

Doğru-yanlış, hak-batıl, helal-haram, meşru-gayrimeşru, özgürlük-kulluk bazında mutabakat sağlayamamış toplumların kamplaşmaması varlığın tabiatına aykırıdır. Hele Allah için yaratıldıklarına iman etmiş Müslümanların, kendi dinlerinden olmayanları kardeş kabul edebilmesi vahiy gereği haramdır ve apaçık bir küfürdür.

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.” Al-i İmran 28

Cepheleşme, kutuplaşma ya da kamplaşma; hakkın yahut batılın saf seçimi doğrultusunda kaçınılmazdır. Zaten olmaması düalitenin sonu olur! Farklı düşünce ve inançtaki insanlara tahammül ederek hoşgörü, barış, hak ve adalet temelinde bir arada yaşamak ayrıdır. Nasıl ki dünyada tek ırk, tek din, tek millet, tek devlet ve tek vatan olarak birlik ve bütünlük tesis edilemiyorsa, bir ülke içinde de başarılamaz. Ama politika dünyası, bir şeyi olduğu ya da fıtratı gibi kabullenerek adalet çerçevesinde dengeyi kurmak yerine, büsbütün çözümsüzlüğe götürerek gizliden gizliye ütopik bir tanrısallığı oynamaktadır.

“Problemi yaratan beyinle problemi çözmek mümkün olmaz.” A. Einstein

Örneğin ben bir Müslüman’ım! Nasıl olur da ateistle, hıristiyanla, yahudiyle, budistle, laikle, kemalistle, sosyalistle, liberalle, zerdüştle, aleviyle, ırkçıyla kardeş olabilirim? Nasıl olur da aynı düşünce ve inancı paylaşıyormuşum gibi birlik ve beraberliği sindirebilirim? Nasıl olur da ruh ve beden misali bir bütünlüğü kabul edebilirim?

Nasıl ki devletler, ülkeler ve milletler başkalarıyla aralarına hudut çekerek bağımsızlıklarını ortaya koymuşlar ise, her düşünce ve inanç sahibi de bağımsızdır ve zoraki dayatmayla tek saf ve çatı altında bütünleştirilemezler.

Dolayısıyla ne müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinerek kardeşliği kabul edebilir, ne de kâfirler müminleri dost edinerek kardeş kabul edebilir!

Ki, farklı düşünce ve inançlara düşmanlığın en şiddetlisi Türkiye’de mevcut olup, sırf İslami imaj ve kıyafetlerinden dolayı vahye iman etmiş Müslümanlar hasımlarmış gibi aşağılanıyor, itilip kakılıyor ve her yerden dışlanıyorlar. Her ne kadar yasalarla güvence altına alınmışlar ise de kalplerdeki kin ve nefret, seçtikleri hükümeti dahi tehdit etmektedir. Sonra da cepheleşmeyelim, kutuplaşmayalım ve kamplaşmayalım diyerek, hümanist ve uyruk maskesiyle sözde kardeşlik, birlik ve beraberlik gösterisi yaparlar.

Yok böyle bir şey! Zaten Müslümanlar, Allah’ın musallat ettiği cinsel şeytanın vesveselerine ve hilelerine aldanarak imanlarını yitiriyorlar; birde insansal şeytanlara kanarak dinlerini kaybedemezler.

Bakın! Mısır’da, halkın seçtiği Müslüman iktidara askeri darbe yapılıyor, haçlı-siyonist batı darbecilere destek verip yardımda sınır tanımıyorlar; Tayland’da halkın seçtiği hükümete askeri darbe yapılıyor, haçlı-siyonist batı karşı çıkıp yardımlarını kesiyor! Dolayısıyla vahye iman etmiş Müslüman isen, seküler dünyaca ne insan görünüyor ne de iktidarın kabul ediliyor!

Evet! Allah’ın emrettiği safta olan bir Müslüman olarak, tabiiyeti neresi olursa olsun vahye iman etmişlerin yanında olup, Müslüman olmayanlarla birlik ve beraberlik içinde olamam, dost edinemem, kardeşlik yapamam ama Rabbimin hükmü gereği saldırmadıkları müddetçe barış ve hoşgörü içinde tahammül eder, insani ihtiyaçları durumunda yardımdan kaçınmam. Dolayısıyla benim kardeşim ve dostum, ancak Allah’ın dost tuttuklarıdır.

“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tağuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” Bakara 257

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” Nisa 144

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide 51

Egemen ve çağdaş insana depremden korkmak yaraşır mı?

Hani insan; özgür iradesi, üstün aklı, bilimsel yaratıcılığı, kadere meydan okuyan tedbiri, musibetleri engelleme gücü, ufkun ötesini görme bilgeliği, tehlikeleri bertaraf etme dirayeti, yeryüzünde hüküm sürme bağımsızlığı, mutlak bir teknolojiye sahipti; neden birkaç saniyelik sallantıda panikten korktuğu depremin dokundurmadığı zararı kendine verebilmektedir?

Oysa bilimleri, teknolojileri, yenilmez iktidarları, övündükleri teorileri, güvenceleri, öncesini haber veren istihbaratı kaynakları, akademik bilginleri, icatları, yer altı ve gökyüzünde gözleri ve gözlemleri, her şeyi gözetleme ve takip etmeleri, üstesinden gelemeyecekleri vaatleri, tedbirsel güçleri vardı!

Ama görülüyor ki, ilk çağdaki insanların depremle karşılaşmaları sırasındaki korkuları, panikleri, feryatları, intihar edercesine kaçışları, sığınacak yer arayışları, ölümleri nasıl ise, gelişmişlikle övünülen bugünde devam edebilmektedir. Öyleyse nerede o yaratıcı bilim, teknoloji, çağdaşlık, aydınlık, iktidarlık ve güven? Bu durumda günümüz çağdaş insanların, çağdışı addedilen insanlardan ne farkı vardır?

Allah’a meydan okuyan insanın basit bir sallantıdan dolayı korkup kaçması; nasıl bir bilim, çağdaşlık, aydınlık, teknoloji ve tedbirle izah edilebilir? Allah’tan değil de salıncağından ürpererek kurtulabilme amacıyla kendini camlardan aşağı atabilen, evlerini terk ederek sokaklara dökülen insanlar; neylerine güvenerek ‘ben’ diyebilmekteydiler?

Meydana gelen hafif bir depremle insanların endişe içindeki düşünce ve davranışlarının ilk çağdaki toplumlardan daha beter oldukları aşikârdır. Öyleyse maddede yapılan değişimler ruhta başarılamamış ise; övünülen ve tanrılaştırılan bilim ve teknoloji ne işe yaramaktadır? Korku, kaygı, yaralanma, ölüm, yıkım, tehlike ve dehşetlerle ilgili ruhlara güven ve engelleyici tedbirlerle itimat sağlanamamış ise, insana ne verilmiştir? Ancak sekülerist anlayışa göre insan da maddeden ibaret görülmesinden madde misali süslemenin kâfi olduğu düşünülse de, maddede olmayan akıl ve duygular yalanlarını kanıtlamaktadır.

İlk insan Hz. Âdem devrinde insanın hisleri ne ise, bugünde aynıdır. Öyleyse geliştirilen, değiştirilen ve dönüştürülen nedir? Düşünebiliyor musun; salıncakta sallanıyor; kayığa yahut gemiye biniyor; otomobille, otobüsle, trenle ya da uçakla seyahat ederek sallanıyor ama depremin sallamasından korkuyor? Oysa onların sallamasından oturduğun binanın sallanmasının ne farkı vardır? Diyorsun ki, bina yıkılırsa ölürüm; peki, içinde bulunduğun araçlar kaza yapınca sağ mı kalıyorsun? Ya 5-6-7 şiddetinde değil de 8-9-10 şiddetinde bir deprem olursa ne yapacaksın? Kurtulabilmek ümidiyle kaçtığın yerin yarılarak içine düşmeyeceğin ya da kurtulmakla sevinirken bir tuğlanın başına düşerek ölmeyeceğin ile ilgili bir teminatın mı var? Hani Allah’a karşı ‘ben’ diyerek böbürlenmek suretiyle yazgısına ve hükümlerine itaati gericilikle aşağılıyordun? Hani ‘ben’ bilirim diyordun? Hani kaderini kendin tayin ediyordun? Hani Mutlak İrade’ye karşı aklını ve iradeni üstün tutuyordun? Hani bilim her şeyin üstesinden gelir diyordun?

Asıl trajikomik olan ise, deprem sonrası ortaya çıkarak bilim adına günlerce yorum yapan şu deprem uzmanları ya da yerbilimcileridir. Depremin zamanını ve olabilecek etkisini bilmezler, depremi durduramazlar, gücünü azaltamazlar, önleyici tedbirler alamazlar, olası zararlarını engelleyemezler, sismik dalgalara müdahale edemezler, yerküreyi denetim altına alamazlar ama her şey olup bitip felaketler yaşandıktan sonra kamuoyunun karşısına geçerek, öğrencilerine ders anlatıyorlarmış gibi teorik bilgiler verirler. Oysa öncesinde depremin oluşturduğu aktiviteleri, levhanın gerilmesini ve oluşan basıncı engellemeleri gerekmez midir? Hani biliyorlar ya!

Aslında bilim, ne olduğunu insanoğluna öğretiyor ama insan, yaratıcıya galebe çalabilmek için gerçeği kabullenmiyor. Bilim, doğruya erişmenin neredeyse imkânsız olduğunu ve ulaşılıp ulaşılamayacağı konusunda hiçbir zaman emin olmayıp sadece tahminle yetindiğini itiraf ediyor.

Daha anlaşılabilir açık bir anlatımla; bilim, örneğin yıldırımın taşıdığı negatif veya pozitif iyonlardan bahsederek çarpması sonucu meydana gelen büyük zararları ve ölümleri engelleyebilmek için paratoneri (yıldırım önleyici) keşfetmiş ama mutlak bir denetim gücünü sağlayamamıştır. Günümüzde dahi uçaklara, diğer taşıtlara, kentlere ve insanlara yıldırım isabet ederek ölümler, yangınlar, kazalar ve yıkımlar oluşabilmektedir. Dolayısıyla bilgi sahibi olmak çözüm değildir. Ya da 18. Yüzyılda madenlerdeki grizu patlamalarını önlemek maksadıyla keşfedilen “faraday cage”, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen o kadar geliştirilmesine ve yüzlerce tedbir alınmasına rağmen grizu patlamalarına son verilebilmiş midir? Bilginin mutlak bir yaptırımı yok ise, o bilgi heybesinde yüzlerce kitap taşıyan merkepten farksızdır.

Asıl cahil ya da sefil kimdir bilir misiniz; bilgisinin yahut iktidarlığının karşılığını ortaya koyamayandır. Madem bilim, teknoloji ve yasalarla her şeyin üstesinden gelinebiliyor, belirsizlikler giderilebiliyor, gözetleniyor ve takip edilebiliyor; neden olumsuzluklardan, kötülüklerden, savaşlardan ve felaketlerden korunamıyor?

Dolayısıyla her sözünün fiiliyatta karşılığı olana mı, yoksa söylediği ya da bildiği halde yaptırımı olmayanlara mı güvenmelidir?

“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece “Ol” dememizdir. Hemen oluverir.” Nahl 40

İşte hayat; tedbir mi, takdir mi?

Siyasetçisinden ilahiyatçısına, bilim adamından askerine, iş adamından işçisine, evdekinden sokaktakine kadar herkes konuşuyor ve tartışıyor ama yaşananla değil mantıksal teorilerle sonuç çıkarıyorlar. Böylece çelişki, tutarsızlık, taht ve irade savaşı ya doğrudan ya da dolaylı olarak sürdülüyor!

Kimi diyor, tedbirini al takdiri kadere bırak; kimi diyor, tedbir almakla her olumsuzluğu üstesinden gelirsin; kimi diyor, tedbir de kaderin bir gereği olduğundan insanın iradesiyle yapabileceği bir şey yoktur; kimi diyor, herkes kendi kaderini çizer; kimi diyor, tedbir kaderi engeller gibi birçok farklı iddialar, yorumlar, dinsel bakışlar, mantıksal açılımlar ve bilimsel kuramlar…  

Oysa her hayat, okunabildiği takdirde yaşamdaki ruhi ve fiziki gerçekleri kanıtlayıcı tecrübelere vakıftır. Lakin insan, kendi hayatını irdeleyerek çözme yerine hep başkalarının hayatlarına merak duymasından öykü, roman ve sinemalara itibar eder. Ne yazık ki oralarda geçeni de sorgulayarak muhakeme edemez.

İngiliz bir aile, yaz tatili için İskoçya’nın uçsuz bucaksız orman köylerinden birine gider. Bunlar, tek çocukları olan aristokrat bir İngiliz ailesidir. Köyün dayanılmaz çekiciliği ailenin genç çocuğunu cezp eder. Her yeri rengârenk eşsiz kokulu çiçekler, birbirlerine nazire yapan bitki ve ağaçlar genci o kadar büyülemişti ki, bilmediği bir yer olmasına rağmen tek başına dolaşmaya çıkar. Gezer, gezer ve ağaçlar arasında çok çekici bir su birikintisi bulur. Lakin o su birikintisi, yemyeşil bataklık bir gölcüktür. Hiç düşünmeden, kimseye sorma ihtiyacı duymadan ve tedbir almadan kendini suya bırakır ama az sonra olacaklardan habersizdir.

Ne tedbir almış ne ailesi nerede olduğunu biliyor ne de yardım edebilecek kimse yanında bulunmaktaydı. Suya atlamasıyla hem bacağına kramp girmiş hem de çırpındıkça bataklık tarafından aşağı doğru çekilmeye başlamıştı. Böylece korku ve dayanılmaz acılarla ölümle karşı karşıya kalmış ve canhıraş feryatlar savurarak; “İmdat, İmdat” diye bağırmasıyla ormanın sessizliğini deliyor, hayvanları ve böcekleri dahi kaçırtıyordu.  

Bir müddet sonra, az ilerideki bir çiftlikten sesi duyulmuş ve yoksul bir çiftçi gelerek, kendisini bataklıktan çıkartmak suretiyle hayatının kurtulmasına vesile olmuştu. Oysa hiçbir tedbir almadan ıssız bir yerde bataklığa saplanmış, üstelik bacağına kramp girmiş bir gencin kurtulabilmesi söz konusu değildi. Ya o çifti, o anda çiftlikte değil de başka bir yerde olsaydı, ya sesini duymasaydı, ya zamanında yetişemeseydi, ya da sese kulak vermeyip umursamasaydı! Şüphesiz eceli gelmiş olsaydı o çiftçinin yardıma koşabilmesi mümkün değildi.

Düşünebiliyor musunuz; dünya, öylesi gizemli olayların baş gösterdiği bir sahnedir ki, insan, şehrin merkezinde ve kalabalığın ortasında yardım bulamayarak ölebilirken, ıssız bir ormanda yardım alarak hayatta kalabiliyor!

İngiliz baba, oğlunu mutlak bir ölümden kurtaran köylüyü ziyaret eder. İngiliz baba, çiftçiye; “Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” der. Yoksul ve onurlu çiftçi; “Kabul etmem!” diyerek ödülü geri çevirir. Tam bu sırada kapının aralığından çiftçinin küçük oğlu görülür. İngiliz baba; “Bu senin oğlun mu” diye sorar. Çiftçi gururla “Evet” der. İngiliz, “Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver, iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur” der. Çiftçi de kabul ederek oğlunun eğitim alması için İngiliz’e teslim eder.

Aradan geçen uzun yılların ardından bataklıkta ölmek üzereyken son anda kurtarılan İngiliz aristokratın oğlu Winston Churchill, İngiltere Başbakanı; yoksul çiftçinin oğlu ise, dünyaca tanınan ve penisilini keşfeden ünlü bilim adamı Alexander Fleming’dir.

Mutlak iradenin yazgısı devam eder. 1945 yılının bir kış günü, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchil, Afrika’ya yaptığı bir ziyaret sırasında amansız bir hastalığa yakalanır. Bu, zamanın vebası olan zatürreedir ve henüz tedavisi yoktur. Ancak İngiltere de deney aşamasında olan bir ilacın bu hastalığı tedavi ettiği Churchill’e söylenir.

Başbakan Churchill, hastalığından dolayı öylesine ağırlaşmıştır ki, yine ölmek üzeredir ve sayılı dakikaları kalmıştır. Hemen ilacın mucidi olan Alexander Flemming, uçakla Afrika’ya getirtilir ve can çekişmekte olan yaşlı Başbakan Churchill’e ilacı uygulayarak ölmek üzere olduğu hasta yatağından kalkmasına vesile olur.

İskoçya’nın uçsuz bucaksız bir köyün bataklığında başlayan Churchill ve Flemming’in tanışması, birlikteliği ve gelişen olaylar; rastgele mi, tesadüf mü, akıl mı, tedbir mi, kader midir?

Bu öylesine programlanmış bir senaryo ki, şüphesiz yaratıcı Allah’ın yazgısından başka bir şey olamaz! Ortaya çıkan başka bir gerçekte; sürekli tartışılan tedbirin kişinin veya devletin iradesiyle değil kaderin yazgısıyla alınmasıydı.

Yoksul bir köylü olan çiftçinin oğlu Sir Alexander Flemming, keşfettiği Penisilin ile Winston Churchil’in hayatının kurtulmasına yine son nefesinde ikinci kez aracılık eder. Sonuçta Churchill, atlattığı onca badirelere rağmen gelen ecelinden kurtulamayarak 1965 yılında 91 yaşındayken inmeden öldü. Ki, öldüğü zaman sağlığıyla ilgili her türlü olanaklar yanı başında ve doktorlarının gözetimindeydi!

Böylesi gerçek bir senaryoyu kurgulayabilecek; eksiksiz, hatasız ve kusursuz oynatabilecek Etkin bir Aklın ve Mutlak bir İrade’nin yaratıcıdan başkasına ait olabilmesi mümkün müdür? Öyleyse tartışılan nedir?

Eğer kurtulacaksan, tıpkı Churchill gibi ormanın ıssız derinliklerinde bir bataklığa da saplanmış veya Afrika’nın bir ucunda ölümüne beş kala iniltiler içinde kıvranmış olsan da Yaratıcı, aracı kılacağı vasıtaları sana ulaştırır; eğer ölümcül ve çaresiz bir hastalığa yakalanmışsan bile o hastalığı tedavi edecek keşfi dahi aynı anda yaptırtarak bir müddet daha hayatta kalmanı sağlar. Her şey bir şeye bağlı gelişir, ona göre lehte ya da aleyhte sebepler yaratılarak sonuca gidilir. Çünkü öncesinden yazılmış “o kitap” ne hüküm vermiş ise, onun dışına çıkabilmek mümkün değildir.

Soma’daki ya da meydana gelen diğer bireysel yahut toplumsal ölüm ve felaketlerin bu olaydan hiçbir farkı yoktur. Yazgısına göre kimi kurtulur, kimi yaralanır, kimi sakat kalır, kimi bitkisel hayat yaşar, kimi de ölür! Buna sen değil, seni yaratan karar verir!

(Resulüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 16

Bilmiyorlar ama bilge kesiliyorlar!

Neden?

Bir bilginin en ucuz ve adi yolu ezbersel ve teorisel eğitimle elde edilendir. Öğrenilmesi gereken gerek dinsel gerek bilimsel gerek sosyal gerekse siyasal gerçeklerin okullarda öğretilememesinin nedeni; bilgilerin pratiğe uygulanmaması yani tecrübe edindirilmemesi, okullarda çok acı çektirilmemesi ve bizzat yaşatılarak derinlere indirgenememesindendir. Böylece insanların okulda aldıkları eğitimle hayatta karşılaştıkları gerçeklerin zıtlığından ne öğrendiklerine iman edebilmekte ne de bir arpa boy yol kat edebilmektedirler. Kozmik ürünler, süslemeler, göz boyamalar ve karşılığı olmayan abartılar dışında!

Allah, diniyle ilgili kendisine nasıl ümmi bir elçi seçerek milyarları rehber edindirmiş ise; keşifler gerçekleştiren insanları da okula gitmemiş, aptal gerekçesiyle okuldan kovulmuş, yoksul, kimsesiz ve çağdaşlarınca horlanan kimselerden seçmiştir.

Allah, Resulüne vahyi, zihnine ve kalbine ezbersi sokarak öğretmedi, önce yaşatarak tecrübe edindirdi, sonra vahyi göndererek bilgiyle bütünleştirdi. Böylece önce tadılarak elde edilen bilgi, ruhun ve bedenin derinliklerine işlemesinden şüphe ve tereddütsüz bir iman doğurtur. Dolayısıyla hayatta yaşanılmamış bir bilgi, ancak merkebin sırtında ciltlerce kitap taşımasından farksızdır.

“Akıl mı Kader mi” adlı kitabımda anlattığım ve başımdan geçen olayların sadece % 30’na değindiğim tecrübeler sonrası öyle bunalmış ve intihara kalkışacak bir psikolojiye bürünerek darmadağın olmuştum ki, hiçbir öğüt fayda vermiyor, zenginliğim para etmiyor, dengem düzeltilemiyor, -60 ile +60 arasında gidip gelmem durdurulamıyor, öldürücü sıkıntılarıma çare bulamıyordum. Ne zaman işten elimi ayağımı çekerek Kur’an’ı incelemeye başladım; Kur’an’ı Kerim’in sanki bana indiğini hissederek, ne yaşamışsam hepsinin karşılığını ve niçinlerini bulabilmemin mutluluğuyla heyecanlanarak yeniden doğmuştum.

Sorun var, maddi çözümlerle gidermeye çalışıyorsun ama önüne öyle ruhi çözümsüzlükler çıkıyor ki, ya giderecek ya da intihar ederek sözde sorunlarına son vereceğini düşünüyorsun.

Maalesef günümüzde ahkâm kesen din ve bilim adamları, okuldan eve, evden okula gidip gelmelerinden elde edindikleri bilgilerle her ne kadar sayısız unvan almış olsalar da, hayatın giriftli tecrübelerini edinmemelerinden bilgileriyle iman edememekte, artıklarla beslenerek ezberleriyle itibar kazanmaktadırlar. Birçok din adamı ya da ilahiyatçı var ama inandıklarını iddia ettikleri yaratıcı ve hükümlerine iman yok; birçok namlı bilim adamı var ama bilgileriyle gerçekleştirdikleri tek bir keşifleri yok! Dolayısıyla o din ve bilim adamları imza ya da fotoğraflarından başka ne verebilirler ki!

Bir olayla ilgili fotoğrafta; fotoğrafı çekilen, fotoğrafı çeken ve fotoğrafa bakan vardır. Eğer fotoğrafı çekilen değil de çeken ya da bakan isen; ne anlar ne kavrar ne heyecanlanır ne de hissedebilirsin!

Cuma günü Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Soma olayıyla ilgili verdiği hutbede; kader ve ecel, insanoğlunun ihmal ve sorumluluğunu asla ortadan kaldırmaz; takdir, insanoğlunun tedbir sorumluluğunu kaldırmaz.” Muğlâk ve akıl karıştırıcı bir ifade! Kader ve ecel, ihmal ve sorumluluğunu mu ortadan kaldırıyor ki, sanki suçluyu kayıracağı ya da cezalandırılmayacağı düşüncesiyle ahkâm kesebiliyor? Kader ve ecel ile ihmal ve sorumluluk bambaşka kavramlar ve yaptırımlar değil midir? Peki, insanoğlunun tedbir sorumluluğundaki güdü iradesel mi kadersel midir? Eğer Allah, insanoğlunun tedbir almasını dilememişse, o insanın iradesiyle tedbir alabilmesi mümkün müdür? İnsanoğlunun ihmal ve sorumluluğu ve hükmedileceği ceza da kaderin bir gereği değil midir?

İradenin anlamı dilek değil midir? Eğer Allah, İnsan Süresi 30.Ayette; “Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” buyuruyorsa, özgür yahut cüz’i iradeye nasıl sahip olunabilir? Neden inanılan ayetlere iman edilemiyor; yukarıda ifade ettiğim gibi idrak edebilecek yaşanılmış bir hayat tecrübesi bulunamamasından!  Çünkü fotoğraf çektirmemiş ki, bilgiyle yaşadığı tecrübeyi kıyaslayabilisin!

Talebelerinden biri, Konfüçyüs’e; “Ölüm nedir?” diye sorduğunda, “Hayat hakkında ne biliyorsun ki sana ölümden bahsedeyim.” der.

Yaratıcı’ya kayıtsız-şartsız teslim olanlarla, özgür veya cüz’i iradeye inananların fikirsel mücadeleleri, yaşamı yönlendiren ruhi ve fiziki kanıtların niçinleri dikkate alınmaksızın düşünceler deryasında devam eder.  Hıristiyan ve Yahudiler tıpkı ateistler ya da deistler gibi “özgür irade”yi; Müslüman kimliklerde “cüz’i irade” ve “külli irade” ikilemiyle kâinatsal düzenle ve vahiyle örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunurlar. Ateistler, haklı olarak şu soruyu sorarlar: “İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Allah mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?” Bu yüzden vahiysel dinin çelişkilerle dolu olduğunu,bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalansöylediği hezeyanında bulunan ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaçduyarak, gerçeğin “ne olduğu” arayışında kendilerince mantığa ulaşırlar.İlâhiyatçılar, olaylara göre İnsan özgürdür, yaptığından o sorumludur” diyor, bazen de “Allah özgürdür, Mutlak İrade sahibidir ve her şeyi O kontrol eder” diyorlar! Hangisi doğru; insan mı, Allah mı?

Allah’a iman ettiklerini iddia eden Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiilâhiyatçıların, özgür irade, cüz’i irade ve külli irade anlayışları, ne dünyanın gerçekleriyle, ne “o kitap” ile ne de vahiy ile bütünleşmektedir. Değiştirilmiş ve lağvedilmiş olmalarından dolay İncil ve Tevrat’la örtüşüp örtüşmemesi her ne kadar bir önem arzetmiyor ise de, ateistler gibi mutlak özgür bir iradeyi savunmalarındanötürü semavi olmadıkları, insanı yeryüzünde egemen kılarak tanrılaştıranitikatlarından gökle yeri ayırıp Yaratıcı ile aralarına sınır koymalarından batıl oldukları aşikârdır.

Hâlbuki mutlak irade gerçeği apaçık ortadayken, kader sanki bir gizemmiş gibi tarih boyunca araştırılmasının, tartışılmasının ve anlaşılmaması için akıllar ve kalplerin iğfal edilmesinin nedeni, insanın kullaşmasını engelleyebilmek içindir. Zaten inandıkları dinlerinde bile ihtilafa düşerek parçalara ayrılan, kulları ilâhlaştıran kendileri değil midir?

Gerek ruhsal gerekse fiziki deliller son derece açık ve anlaşılabilir olmasına rağmen, bizzat yaşadıkları olayları yorumlayamayanların gerçekle yalanı ayırt edemeyerek muhakeme edememelerinin nedeni; bilgilerinin amelsiz ve tecrübesiz olmalarındandır.  

Yaratıcı ile yaratığın çatışmasına neden olabilecek bir irade paylaşımının söz konusu olamayacağı, düzenin hâkim tek güç tarafından yönetme ve yönlendirme mecburiyeti bulunduğu ve Mutlak İrade’nin her ne şartta olursa olsun kendini acze uğratabilecek bir yetkiyi cüz’i de olsa hiçbir yaratığa devredebilmesinin mümkün olamayacağı, egemenlik hakkının “olmazsa olmaz” temel altın kuralıdır. İslam referanslı ilâhiyatçıların fikir ve fetvalarının Kur’an hükümleriyle ve yaşamın gerçekleriyle çelişmesi, acaba “Kur’an dışında başka bir delilleri ve yaşadıkları farklı bir dünyaları mı var” sorusunu gündeme getirmektedir.

DolayısıylaHıristiyan ve Yahudiler ‘özgür irade’; İslami kimlikler ise cüz’i irade var diyerek Mutlak İrade yani  ‘Külli İrade’ye de inanırlar. Özgür İrade savunucuları Allah’ın tahtına doğrudan ortak oluyor, Cüz’i İradeciler de Allah’a diyorlar ki, ‘biraz çekil de bizde tahta oturalım.’ Diğer bir ifadeyle Külli İrade’ye çomak sokmaya çalışıyorlar. Peki Külli İrade, kendisine çomak sokturarak kurduğu çarksal düzenini sekteye uğratır ya da müdahale ettirir mi? Sonuç itibariyle kayıtsız-şartsız Allah’a teslim olan İslam’ı değil, cüz’i iradenin de egemen olduğu laik güdümlü bir İslam anlayışı doğurtulmaktadır!   

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

Soma’da ölen işçilerin ecelleri geciktirilebilinir miydi?

TEDBİR YOK; TAKDİR VAR!

“Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar nede ileri giderler.” Yunus 49

İnsanoğlu bedenen yaratılmadan ruhların yaratılarak kaderlerin yazılmış olması; her ruha taşıyacağı beden ile ilgili eceli, rızkı, yaşayacağı olaylar, mutlu mu yoksa mutsuz mu olacağı, kazanacak ve kaybedecekleri, yanlış ve doğruları, dost ve düşmanları, tehlike ve emniyetleri, iman ve inkârları, hangi millet ve aileye mensup olacağı; nerede, ne zaman ve hangi şartlarda öleceği; erkek mi yoksa dişi mi, mevki ve makamı, sağlık ve hastalıkları, bilim ve teknolojileri, söz ve düşünceleri; ilim, kültür, sanat ve eserleri; zafer ve yenilgileri; rütbe ve işleri, evleneceği kişi ve doğacağı çocukları, alacağı nefes ve içeceği su miktarı dahi, “o kitap“ da yazılmıştır. Dolayısıyla hiçbir ilim, güç ve irade yazılanları ne değiştirebilir ne öteleyebilir ne savsaklayabilir ne de acze uğratabilir!

Eğer yaratıcı bir şeye ‘ol’ demişse, o iş olur! Ama kulu yaşatan ve memnun eden bir sonuç ama yok eden ve kahreden bir neticeyi doğurur. Sebepler ve sonuçlar birbirlerine zincirsel bir halkayla bağlıdır; zincirin “ilk halka”sı da Mutlak İrade’dir. Beşeri hiçbir güç, o zincirin tek bir halkasına müdahale edemez, sonucu etkileyecek bir irade de bulunamaz. Ancak yaratıcı Allah’ı yok etmekle başarabilir!

Dünyanın hemen her yerinde farklı bir takdirle meydana gelen olaylar misali Soma’da da birçok insanın ölmesine veya kurtulmasına sebep olan bir facia hâsıl olmuştur. Eceli gelen ölmüş, eceli gelmeyen ise hayatta kalmıştır. Şüphesiz eceli gelmediklerinden hayatta kalanlar ise sonunda mutlaka ölecek, belki kurtuldukları maden ocaklarında, belki rahat yataklarında, belki de bir hastalık yahut kendilerini kuşatıp her an bekleyen bir musibet sonrası. Ama sonuçta bugün sevinenler, arkadaşlarının akıbetine uğrayarak mutlaka öleceklerdir!

Sanki olacakları değiştirebilecek bir tedbir güvencesiyle yapılan tartışmalar, tartışmalar ve bitmeyen tartışmalar! Bir facia yaşanıyor; kimi tek bir yara almadan kurtuluyor, kimi diri diri yanıyor, kimi zehirlenerek ölüyor, kimi aynı havayı teneffüs ettiği halde hayatta kalabiliyor,  kiminin cesedi dahi bulunamıyor, kimi sakat kalıyor, kimi kurtulduğu halde ya doktorların ya da sevdiklerinin kollarında ölüyor. Eğer ölümden kurtulanlar aldıkları tedbirlerden ya da kendilerine yardım edenlerden dolayı kurtuldular ise, neden diğerleri kurtarılamadı? Kurtulanlar aynı cehennemin ortasında değiller miydi? Ayrıca kimin kurtulmasına karar veren Allah olduğu için, yardım ekiplerini de o kişiye yönlendirmektedir!  

“Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” Münafikun 11

Tedbir amaçlı ne kadar önlemler alınsa da, takdiri ve başa gelecek musibetleri engelleyebilmek mümkün değildir. Hani, Peygamberimize isnat edilen ve tamamen Kur’an’a aykırı bir yalan vardır.  “Deveni sağlam kazığa bağla, takdiri Allah’a bırak!” Yani,‘tedbirini al, takdiri Allah’a bırak.’ Eğer tedbir, takdiri engelleyemiyor ise, insan iradesi ne işe yarıyor? Oysa bu anlayışın altında yatan insan ile Allah arasındaki gizli bir irade savaşı olup, her şeyin Mutlak İrade’ye terk edilmesinden duyulan aşağılık komplekstir ve insanın sözde üstün gururunu yermesinden doğan bir manipülasyondur. Dolayısıyla her şey yaratıcı Allah’ın takdiri ise, insan neye kadirdir? İnsan nefsini doğrayarak övülmesini, böbürlenmesini, başarısını, takdir edilmesini, sözde yaratıcılığını, kurtarıcılığını engelleyen bir Mutlak İrade’yi ve vahyi hangi benlik kabul edebilir?

Tedbir nedir? Sarp ve sağlam bir kale misali güvence altında olmaktır değil mi? Peki, böylesi bir güvenceye sahip olmak, hakkında yazılmış olanı ve verilmiş takdiri önleyebilmekte midir? 

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senden” derler. “Hepsi Allah’tandır”” de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” Nisa 78   

Yaratıcı Allah’tan geleni savabilmek imkânsız olduğundan Soma maden faciasında hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı, kurtulanlara da geçmiş olsun diliyor; sabrederek mükâfat kazanacaklarına isyan ederek ahiretlerini de yitirmemelerini tavsiye ediyorum. Beterin daha beteri olduğu idrakiyle imanı olmayanların fitne ve kışkırtmalarıyla geleceklerini karartmamalarını, her şerde bir hayır var itikadıyla Rablerine dayanıp güvenmelerini telkin ediyorum. Ancak ateist ve münafıklar istisnadır; çünkü onlar anlamazlar!

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (levh-i mahfuz) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid 22

 

Ne yapacaklarını öyle şaşırdılar ki…

Sanki cumhurbaşkanı değil mehdi hatta tanrı arayışına girerek Müslüman milletimizin akıllarını karıştırıp iğfal edebilme peşinde olan CHP ve MHP’nin Erdoğan sendromu;  kıskançlığın, hasedin, hırsın ve sömürünün tüm yıkıcı argümanlarını ortaya koymaktadır.

Erdoğan cumhurbaşkanı olamazmış ve olmamalıymış! Madem öyle 12 yıldır halkının seçimiyle iktidarda olan bir başbakanı neden aynı halk cumhurbaşkanı seçmesin? Ancak sürü, aptal ve idraksiz belledikleri milletin değil kendi kararları ile cumhurbaşkanı kriterleri belirleyerek öyle bir aday arıyorlar ki, hata ve yanlıştan münezzeh ve sayfasında tek bir leke olmayan günahsız bir varlık. Bu, insan olamayacağına göre ya Allah’tır ya melektir ya da Allah’a ortak koşacakları uydurma bir tanrıdır!  

Ancak Müslüman milletimizin tek tanrısı yaratıcıları Allah olup, kalplerinde sakladıkları gizli tanrılarını seçmeyecek ve itibar etmeyecektir. Çünkü milletimiz tanrı değil cumhurbaşkanı seçecek ve Allah’a eş dayatacakları tanrılarını cumhurbaşkanı manipülasyonuyla yönlendiremeyeceklerdir.   

Müslüman milletimizin tanrısı öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur; görülmeyeni ve göreni bilendir, esirgeyendir, bağışlayandır, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, CHP ve MHP’nin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.  O, yaratan, var eden ve şekil verendir. En güzel isimler O’nundur; göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir ve her mahlûkatın kaderlerini yazandır.

Acaba cumhurbaşkanı maskesiyle CHP ve MHP’nin üzerinde ittifak kurarak sahneye çıkaracakları tanrıları, Müslümanların tanrısı Allah’ın kudret ve Mutlak İrade’sine sahip midir?

Ey Müslüman milletim! CHP ve MHP’nin cumhurbaşkanı diye önünüze getirecekleri varlık kuvvetle muhtemel bir insandır ve onlara göre ilahınız Allah misali her türlü hatadan, kusurdan, yanlıştan münezzeh; herkesi kucaklayıcı, dileklere karşılık verici, huzur ve güvene kavuşturucu, musibetlerden arındırıcı, sıkıntıları giderici, rızık dağıtıcı, zengin kılıcı, suçları engelleyici, çaresizliklere çözüm üretici, her nefsi hoşnut edici, sabırda dağları delici ve birleştirici bir tanrı özelliğine sahiptir. Bu tanrının kim olduğunu bugün itibariyle bilmeseniz de yarın karşınıza çıkarılacaktır. Unutmayın; dostum diyerek güvendiğiniz nice yakınlarınız tarafından hançerlenerek ya malınızı ya da canlarınızı yitirdiniz. Lakin CHP ve MHP’nin cumhurbaşkanı diye önünüze koyacakları tanrıyı seçmeniz durumunda, sadece dünyada değil ahirette de mahvolacaksınız!

“Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyumdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O’na hiçbir şey gizli kalmaz.) O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.” Bakara 255

Sözde Müslüman ama mutsuz ve umutsuz Türkiye!

“Türkiye’de ben dâhil Allah’ın emrettiği Müslümanlığın olmadığını” ifade etmiş, birçok cenabın tepkisiyle karşılaşarak eleştirilerin ardı arkası kesilmemişti.

Oysa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD),  hazırladığı “mutlulukla ilgili raporuna göre; Türkiye, neden 36 sanayileşmiş ülke arasında sonuncu oldu? En mutlu ülkeler listesinin ilk üç sırasını Avustralya, Norveç ve İsveç paylaşırken; neden Müslüman Türkiye dibe vurdu?

İnanç ve imanın tartışılmaz gereği beterin daha beteri olduğu itikadıyla her haline şükretmesi ve Rabbinin takdirine isyan etmeyip sabrıyla memnuniyetsizlik duymaması gereken Müslüman, nasıl oluyor da mutsuz ve umutsuz olabiliyor?

Sözde değil özde Müslüman bir insan, kul olduğuna tumturaklı iman etmesi akabinde yaşamı boyunca sahip olduğu olumlu veya olumsuz, fiziki yahut duygusal her türlü oluşumun Rabbinden geldiğine inanır; mülkünde sandığı şeylerin sahibi değil emanetçisi olduğunu bilir; ruhuna ve bedenine sahip değilken eşi, çocukları, çalışanı, arkadaşı, malı, ülkesi veya halkı gibi birçok varlığı sahiplenmeye kalkışmaz; Allah’tan gelen ne kadar dehşetli olsa da asla şikayet etmez;   kayıp veya kazancın, başarı ya da başarısızlığın Allah’tan olduğuna inanır; yoksulluk veya zenginliğin, güzellik yahut çirkinliğin, sağlık ya da hastalığın, gücün veya zayıflığın, mutluluk ya da sıkıntının tıpkı yaşamla ölüm gibi Allah’ın takdirinde olduğunu bilir; kendisi gibi mülkün, bedenin ve ruhun ebedi sahibinin Allah olduğuna iman etmesi her türlü kıskançlığı, hasedi, isyanı, çıkarcı zehri ve tetiklediği tüm kötü his ve düşüncelerden arınmasıyla mutlak bir refahla yaşar.

Neden Müslüman olmayan ülkeler gelişip zenginleşmekte, refah düzeyleri artmakta, halkları mutlu olabilmekte, umutlarını yitirmemekte, Müslüman toplumların aksine belâlardan uzak kalabilmektedirler?

“Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri), insanları senin yolundan saptırsınlar ve elem verici cezayı görünceye kadar iman etmesinler, diye mi (verdin)? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver (ki iman etsinler). “ Yunus 88

“Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.  Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Zuhruf 33-34

(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” Tevbe 55

Mutluluğu Allah’ta aramak, mutluluğu ve sıkıntıyı verene sığınmaktır. Nefiste aramak ise cinsellikte birkaç saniye ya da geçici dünyada birkaç saat süren bir tatmin gibidir ki, muhakeme edebilen bir insanın sonu ebedi hüsran olacak bir mutluluğa razı olabilmesi mümkün değildir.

Mutluluk ekonomik bir saadet,  sağlıklı bir hayat, belâdan arınmış bir yaşam ve dilediklerine kavuşmak ise; soğan-ekmekle karınlarını doyuranların mutluluktan aldıkları pirzola tadıyla, pirzola yiyenlerin mutsuzluktan soğan-ekmeğin dahi tadını alamamalarına ne demeli? Yoksulken mutlu olanlar ile zenginken sıkıntıdan intihar edenlere ne demeli? Sağlık gibi bir hazineye sahip olmalarına rağmen kendilerini dert batağında hissedenler ile binbir türlü hastalıkla mücadele edenlerin “beterin daha beteri var” sabırlarına ne demeli? Sarp ve sağlam kaleler misali her türlü beladan uzak yaşayanların çektikleri çileler ile bir an olsun beladan kurtulamayarak cehennem misali olayların içinde yaşayanların şükürlerine ne demeli? Diledikleri tüm arzulara kavuşarak kendilerini arşta sananların başlarına gelen sıkıntılar ve umutsuzlukları ile dilekleri hiçbir şeye ulaşamayanların mutlulukları ve umutlarına ne demeli?  

“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.” Nur 52

İşte insan; nefsanî arzulara, kadın ve erkeklere, oğullara, servete, iktidara,  paralara, altınlara, gösterişe, şöhrete, itibara, övülmeye ve benliğince olumlu ne varsa çok düşkündür ve nefsi hiçbir şey yoktur ki çekici bulmasın! Ancak bunların dünya hayatının geçici menfaatler olduğunu hesap edemediğinden sürekli başkalarına imrenir, neden onlar gibi olamıyoruz diyerek hayıflanırlar. Oysa varılacak en güzel yerin Allah’ın katı olduğunu bir kestirebilseler; yaşadığı dünyanın en yoksulu, en pejmürdesi, en hastalıklısı, en çilekeşi, en sıradanı olmayı isterler!

Yaratıcısı Allah’a iman etmiş bir Müslüman mutsuz olabilir mi; geleceğiyle ilgili umutsuzluk besleyebilir mi; mutluluğun ve umudun anahtarı Allah olduğuna göre kaygı duyabilir mi; başkasında olup da kendinde olmayışına isyan edebilir mi; Müslüman olmasının şerefini geçici dünya nimetlerine peşkeş çekebilir mi; neden diye sorabilir mi; Allah’ın takdir ettiği menfi yahut müspet paylaşımından şikâyet edebilir mi; mutluluğu madde de, umudu beşer de arayabilirler mi; ahiretini değil dünyasını elem edinebilir mi; ne olursa olsun sahip olduklarının hiçbirini yanında götüremeyeceği mezarı için telaşa kapılabilir mi?

Makedonya Kralı İskender, yolu üzerinde geçtiği her kasaba ve ülkelerde tanrı misali sevinç ve coşkuyla karşılanır ve kendisine minnet gösterildi. Bir gün, seferden dönerken bir kasabadan geçiyor ve halk, aynı tazimde bulunuyordu. Lakin üstü başı yırtık ve bir duvarın dibinde oturan bir pejmürde hiç oralı olmuyor, ne İskender’in ne de ordusunun varlığıyla alakadardı. Bu kişi, İskender’in dikkatini çekmiş ve atını üzerine sürerek; “Ey bre gafil; ben ki dünya kralı İskender, sen ise sefil bir mahlûksun! Bu nasıl bir umursamazlıktır ki, sanki benden üstün ve kuvvetliymişsin gibi oralı olmuyorsun” diye azarlamış. O pejmürde de; “Ey İskender; bir zaman önce burada senin gibi herkesin saygı duyup diz çöktüğü bir kral, benim gibi herkesin dalga geçtiği, aşağıladığı, dışladığı, hor ve hakir gördüğü bir sefil vardı. Günün birinde her ikisi de öldü, bir müddet sonra her ikisinin mezarlarına giderek topraklarını kaldırdığımda hangisinin kral, hangisinin sefil olduğunu anlayamadım” yanıtını verince, İskender tek bir söz söylemeden boynu bükük oradan ayrıldı.

“Kim, (yalnız) dünya hayatını ve zinetini istemekte ise, işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) batıldır.” Hud 15-16

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.” İsra 18

(Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah’ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır. “ Bakara 214

(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” Al-i İmran 26

Adalet yok; hukuk var! Allah yok; insan var!

Seküler hukukta egemen insan, vahyi hukukta ise egemen Allah’tır. Dolayısıyla insanın egemen olduğu hukuk siteminde adalet değil hukuki kurallar geçerli olduğundan suçun nevi yerine usul ve aklama maksatlı gizlilik gerekçeler, ayrıca suçlunun gücü, makamı ve etkisi baz alınarak yargıya gidilmektedir.

Adalet, her ne kadar kıldan ince kılıçtan keskin olması gerekirken, seküler hukuk; vicdanlara adaleti değil Allah dışı kanunları yerleştirdiğinden nefsi yargılar hüküm sürmekte,  dolayısıyla nüfuslu suçlular ile zayıfların cürümleri felaketsi bir ayırımcılığı doğurmaktadır.  Bu sebeple suç işleyen nüfuzlu ise aklanabilmesi için; ya kanunlarda joker misali saklanılan yasalar devreye sokulmakta ya yeni kanunlar düzenlenmekte ya da vicdanları deşen dayatmalarla ardı arkası kesilmeyen ve birbirlerini geçersiz kılan kararlar alınmaktadır. Yetmedi ise yeniden yargılanma gibi manipülasyonlara başvurularak beraat sağlanana dek süreç sürdürülmektedir.

Zayıfı, güçlünün kölesi haline sokan seküler hukukta kulsal bir vicdan değil nüfuzluyu dokunulmaz kılan bir anlayış mevcuttur. İslami adalet, kulluğu ve ahlakı; seküler hukuk ise nefsi ve maddeyi mukim kılar!

Eğer hukuk ve uygulayıcıları, kendilerini insana değil Allah’a adayarak verecekleri hesabın yüklemiş oldukları ağır mesuliyetin sorumluluğunu taşımış olsalardı; maddi değil manevi vicdan taşır, ölçüleri Allah’a ve hükümlerine bağlılıkta olurdu. Adaletin başı beşer korkusu değil Allah korkusu olmalıdır.  Dolayısıyla yaratıcı Allah’ı dışlayan seküler hukuk teoride olduğu gibi pratikte hak ve adaleti sağlayamaz!  

Unutulmamalıdır ki, kamu adına hareket eden tüm kamu görevlileri gibi yargıçları da maddi müeyyidelerle denetim altında tutmanın mümkün olamadığı tecrübe edinilen haksızlık ve adaletsizliklerle kanıtlanmaktadır. Hiçbir denetim Allah korkusundan daha tesirli değildir. Çünkü nefsi arzu, istek, hırs ve azgınlıkları yegâne hapseden Allah korkusu ve vereceği hesap duygusudur.

Savcı ve hâkimler, adaletli kararları için merkezi otoritenin korkusundan önce kendi vicdanlarını denetim otoritesi olarak görmezler ise, onlardan adalet beklenemez. Diğer yandan Allah’a iman, aşk, tazim ve korku taşımayanlarda vicdan olabilir mi? Yaratıcısı Allah’a karşı duyarlı olmayanın adalet terazisine duyarlı olabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla seküler hukukun yargıçları, vicdanlarının denetimiyle baş başa bırakılamaz!   

Seküler rejimde başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere bakanlar ve meclis üyeleri sorgulanamaz, dokunulamaz, yargılanamaz, suçlamada bulunulamaz iken; İslami rejimde iki cihan sultanı dahi olsan bir hâkimin davetine itiraz etmeksizin riayet edilir ve aleyhte karar çıksa da boyun bükülür!

İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, fethin üzerinden yaklaşık on sene sonra cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara teslim eder.

Fatih Sultan Mehmet, fetihten on yıl sonra da Mimar Atik Sinan’a, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük bir cami yapması için emreder.Atik Sinan her ne kadar bu işe “Emrin başım üstüne” diyerek başlasa da, malzemeler arasında bulunan yüksek mermer sütunları kendi hesabına göre ölçüp biçip “üç arşın” kestirdikten sonra yaptığı cami Fatih’in istediği ölçüde heybetli olmaz.

Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce “Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun…” emrine neden uyulmadığını sorar. Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.

Fatih, mimarın hem Ayasofya’yı (emrine rağmen) özellikle kayırdığını düşündüğü için hem de kendinden izin alınmadan böyle bir işe kalkıştığı için “Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi” emrini verir.

Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını “Hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını” düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü olmadığından elleri kesilir.

Fakat çevresindekilerin de cesaretlendirmesiyle, mimar haklılığına olan güvenini daha da bir pekiştirir ve “İstanbul’u fetheden,fatihler fatihi, Padişah Fatih Sultan Mehmet”i mahkemeye verip hakkını aramak için Kadı Hızır Bey’e şikâyeteder.

Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birinimahkeme etmeden cezalandırmıştır. Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet’i suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılmasına hükmeder.

Bunu duyan Mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker. Kadı, bunu göz önünde bulundurarak cezayı maddi tazminata çevirir ve mimara yüklü bir miktarda para verilmesine karar verir.

Evliya Çelebi`nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim” der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim” der.

Hem seküler hukuk’u savunacaksın, hem de adalet bekleyeceksin! Ölünün kırık kolunu tedavi etmek nasıl ölüye bir fayda getirmez ise, seküler hukukun içtihatları da adaleti tesis edemez!

Sigorta dolaylı bir şirktir!

Sigortada dahi Allah’a değil beşere güvenen insanoğlu; ziyan içinde midir yoksa kazançlı mıdır?  

Oysa beşer, başınıza gelen olaylar akabinde binbir zorlukla taahhüdünü yerine getiriyor; Allah’a güven ise kayıp ve zararlardan mütevelli olayları vuku bulmadan koruma altına alıyor.

Bu da ne demek?

Sigorta, mal ve can ile ilgili risklerin gerçekleşmesi sonucu doğan zararları gidermek için kullanılan mali araçtır.İnsanların başta canları ve sağlıkları olmak üzere tüm varlık ve girişimleri olası belirsizliklere karşı tehdit altındadır. Sigorta, risklerin gerçekleşmesi halinde doğan zararı karşılar, böylece geleceğin maddi açıdan belirli hale gelmesini sağlar ama maddi zararları tetikleyen ruhsal etkileşimle ilgili çaresizdir.

Peki, zararlar meydana gelmeden önce riskleri engelleyici bir sigorta yaptırabilmek mümkün müdür?

Öncelikle doğan menfi yitimleri yaratan kim ise, önleyici de O’ndan başkası olamaz sağlamasına odaklanmalıdır. Eğer insanların dileklerini yapabilecek oluşumlar zuhur etmiyor ise, beşeri çözümlerin maddi katkıdan öte bir iradede bulunabilmeleri de söz konusu değildir.

 “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” Teğabun 11

Demek ki iyi ya da kötü ne var ise Allah’ın izni yani Mutlak İrade ile gerçekleşmekte, dolayısıyla çözüm için beşere değil Allah’a güvenme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

En basitinden en dehşetlisine kadar başa gelen olayların çözümünü maddi arayışlarla gidermeye çalışan düşünce, tamamen manipülasyon olup maddeyi yani bedeni güden ruha hiçbir fayda temin etmektedir. Tıpkı tatmin anındaki zevk misali bir anlık doyum yahut rahatlama verse de duçar olan kalıcı sıkıntıları bertaraf edememesi, çarenin sadece ve sadece yaratıcı Allah’ta olduğunu kanıtlamaktadır.

Gerek maddi gerekse ruhi sıkıntıları giderecek, sıkıntıları verenden başkası olamaz!

(Resulüm!) De ki: “Allah’ı bırakıp da ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler.” İsra 56

Özellikle her insanın ortak kaygısı çocuklarıdır. Çocuklara karşı ebeveynlerin kalplerindeki derinsi evlat sevgisi, kendilerini sürekli tetikte tutar ve başlarına zerrecik bir halel gelmemesi adına her türlü tedbire başvurarak tozdan dahi sakınırlar. Gerek tembihle gerek emanetle gerekse dikkatlerini üzerlerinden almamalarıyla tedirginlikleri had safhadadır.

Okul, sokak ve parkta oynadıkları arkadaşlar, servisler, güvenlikçiler, öğretmenler ve yakınlarında kimler var ise güvende hissedilir ama hiçte öyle olmaz! En çok güvenilen anne-baba-evlat-kardeş-hısım ve akraba dahi ölümcül ve iffetsiz zararlar verebiliyorsa, kime güvenmelidir? Devlete mi, kanunlara mı, yargıçlara mı, güvenlik güçlerine mi? Olabilecek musibetleri engelleyebilecek güçleri var mıdır?

Geçen gün Çağlayan Adliyesinde çok düşündürücü, sorgulayıcı, iktidar ve irade sahibinin kim olduğunu kanıtlayıcı ibretli bir olay meydana gelmişti. Bir genç, annesini ve annesini babasının tehdidinden koruyan bir polisi, sarp ve sağlam bir kale olan yargıçların merkezinin ortasında vurarak öldürmüştü. Her tarafı güvenlik güçlerince korunduğu, söz deyimiyle sineğin dahi uçurulmadığı merkezi bir adliyenin içinde cinayet işlenebiliyor ise, kime güvenmelidir?

Güvenilen şoförün, pilotun, kaptanın, makinistin, mühendisin ve doktorun iyileri öldürmüyorlar mı? Eğitimleriyle, sanatçılıklarıyla, gazetecilikleriyle, yazarlıklarıyla şöhrete ulaşmış kimseler fitneleriyle öldürtmüyorlar mı, sapıklıklarıyla namusları kirletmiyorlar mı? Öyleyse kime güvenmelidir?

Yıllar önce, Adanalı ünlü bir çiftçinin kalp ameliyatı olacağını ve kendisini ameliyat edecek doktorun dünyaca ünlü kalp cerrahı Debakey‟in olmasının büyük bir şans ve bulunmaz bir fırsat olduğunu, artık olabilecek herhangi bir olumsuzlukla ilgili şüphesinin kalmadığı son derece rahat ve huzurlu bir operasyondan sonra sağlığına kavuşacağını belirterek, mutluluğunu dile getiren sürmanşet bir haber dikkatimi çekmişti. Dünyaca ünlü Amerikalı kalp cerrahi Debakey sanki beşer değil tanrıydı adeta! Birkaç gün sonra çiftçinin ameliyat masasında öldüğünü ve Debakey’e olan inanılmaz güvenin bile kendisini kurtaramadığı ve tanrılaştırdığı kişi tarafından öldürülmüş olabilmesinin acısını dahi hissedemeden hayata veda etmesi ibret vericiydi!

Peki, kime güvenmeliyiz ve kime sigorta yaptırmalıyız?

Yahu arkadaş! Senden ne bir ücret, ne zenginlik, ne güç, ne bir teminat, ne bir aracı, ne de şöhret istemeyen yaratıcın Allah’a; “Allah’ım sana dayanıp güvendim, vekil ve destek olarak bana yetersin” diyerek çocuğunu, malını ve canını Allah’a emanet etmiş olsan, o kahredici ve intihara sürükleyen zararları, kayıpları ve sıkıntıları yaşar mısın? Yeryüzü ve gökyüzündeki canlı-cansız her şeyin sahibi Allah olduğuna göre; sahibin olmayanlara duyduğun güveni neden yaratıcın Allah’a duymuyorsun?

Çocuğunuzu okula, sokağa, parka, arkadaşlarına gönderirken, evde tek başına bırakırken, en yakınınıza emanet ederken; neden Allah’ı vekil kılarak koruyup gözetlemesinden imtina ediyorsunuz? Neden attığınız her adımda, yaptığınız her işte, bindiğin her araçta, girdiğiniz her kapıda, dostluk kurduğunuz her arkadaşta, evliliğinizde, ailenizde, hastalığınızda, ilişkilerinizde, alışverişinizde Allah’ı vekil edinerek dayanıp güvendiğinizi bildirmiyorsunuz? El Vekil ve El Latif sıfatlarıyla Allah’a havale edilmiş hiçbir şey yoktur ki, Allah’a teslim ettiğiniz gibi geri almamış olasınız!

Lakin unutmayınız ki, başınıza ne kadar berbat ve dayanılması fevkalade zor bir musibet gelse de, sabra ihtiyacınız vardır. Peki, o sabrı size verecek kimdir? Allah’a güvenmeyip beşere olan itimadınız o sabrı size verebilecek mi? Hilkatteki eşine yalvaran da aciz, medet umulan da aciz!

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar. “ Al-i İmran 160   

 “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler. “ Tevbe 51

 

Hak ve adaletmiş!

Siyasetin yerini politika, köleliğin yerini özgürlük almış ise, kıyamete kadar bekleyedurursun hak ve adaleti!

Yaratıcın Allah’a değil de yarattığı kula tevekkül ederek boyun eğ, sonra da insanım, Müslüman’ım diyerek hak ve adaletin arayışına gir. Tıpkı Diogenes’in gündüz vakti eline bir fener alarak pespayelikten ve erdemsizlikten köhnemiş Atina sokaklarında “bir adam arıyorum” tellâllığı gibi yeryüzünde sadece Allah’a kul olmuş iman sahibi bir arayışa girilse, kaç kişi bulunabilir?   

Oysa insan, yaratıcısına karşı hak ve adaleti önemsemeyerek nankörlük ve hainlikte sınır tanımaz ama nefsine sıra geldiğinde kılıçtan keskin bir psikolojiyle kendine yapılan haksızlık ve adaletsizliklerden dolayı hesap sorarak isyan eder. Sanki tanrı Allah değil de kendisiymiş gibi eksiksiz hizmet ve dileklerinin karşılanmasını bekler. o öyle bir tanrı ki, lafa geldiğinde ‘ben’ der, fiiliyatta ise köpekleşir!

Madem yaratıcısına meydan okuyarak indirdiği hükümlere göre değil de arzu ve istekleri doğrultusunda bir düzen kurdu, neden haksızlık ve adaletsizliklerden şikâyet ediyor?

Vahyi dogma bulan o, pozitivist bilimin yaratıcılığını savunarak üstün tutan o, seküler düzeni tek çare kabul eden o, olumlu bilim ve aklı aydınlık gören o, Allah’a kulluğu aşağılayan o, ayetleri karanlık ve çağdışı addeden o, özgür iradenin yaptırımına inanan o, dilediğini yapabilme kudretine sahip o,  egemenliğini ilan eden o, anayasayı yapan o, yasaları çıkaran o, fayda veya zarar veren o, kazanan ve kaybeden o, tedbirleriyle musibetleri engelleyeceğini sanan o, takdirin sahibi o, devlet yöneten o; haksızlık ve adaletsizliklerden yakınan da o!

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

Arkadaş! Yaratıcın’ın egemen kılınmadığı seküler bir düzende; hak ve adaletin, vicdanın, siyasetin, Allah’a kulluğun, korkusunun, insanlık ölçüsünün ve imanın var olabilmesi mümkün müdür?

Bir de kulluğu reddettiği halde sözde ‘kul hakkı’ edebiyatı yapanlara ne demeli! Düşünülebiliniyor mu; hem Allah hakkını inkâr edecek hem de kul hakkı sanki Allah hakkından daha üstün ve dokunulmazmışçasına savunulacak?

Hem ‘ben’ diyerek ahkâm keserler hem de haksızlık ve adaletsizliklere uğradıkları gerekçesiyle delirirler. Bu nasıl bir ‘ben’ iddiasıdır? ‘Ben’ diyen şeytan dahi başaramadıklarından ötürü hayıflanmazken, sen ki şeytandan dahi azgın çıkarak Allah’ı inkâr edercesine meydan okuyarak her şeyin üstesinden gelebileceğin hoyratlığıyla şeriatı aşağılar ve ‘o kitap’ta yazılan kaderi değiştirme iddiasında bulunursun; sonra da ‘hakkımı yediler’ feryadıyla ulursun!   

Dolayısıyla seküler düşünce ve düzen; haksızlık ve adaletsizlikler için var olmuştur. Bu sebeple yolsuzlukmuş, hırsızlıkmış, rüşvetmiş, vicdansızlıkmış, canavarlıkmış, tecavüzmüş, terörmüş, cinayetmiş, katliammış, v,s ne kadar kötülük var ise işlenmesi, var olma amacının gereğidir.

Eğer hak ve adalet aranıyor ise, Allah’ın indirdiği hükümlere bağlı kalmaktan başka bir çare yoktur. Ya ‘ben’ demenin bedeli ya da ‘Allah’ demenin bedeli ödenecektir! Lakin benlik nasıl sözde bırakılmayıp eylemlerle ortaya konuyorsa, Allah’ta sözde kalmayıp hükümleriyle hayata geçirilmelidir ki, hak ve adalet egemen olabilsin!       

“Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” Enfal 22   

Yıktın perdeyi eyledin viran!

Sen kimsin Başbakan Erdoğan? Düşünce, inanç ve eylemlerin öyle zıt frekanslar oluşturuyor ki; imajınla mı yoksa amelinle mi bir açı edinilmesi karmaşalığı içinde akılları o kadar karıştırıyorsun ki, cümle âlem serseme dönmüş durumda.

Önce şerefli ve İslami tarihimize ihanet ederek ecdadımız katliam yapmış, insanlık dışı tehcirde bulunmuş ve soykırım işlemiş gibi Ermeni canilere taziyede bulunup özür niteliğinde mesajlar vererek üzerimize kapkara bir leke çalıyorsun, ertesi gün Ak Parti, ateist bir dernek kurulmasından övünç duyabiliyor.

Nereye koşuyorsunuz ey Başbakan!

Anlaşılan odur ki, sizi nefsi arzularınız öyle kuşatmış ve başkalaştırmış ki, Hakk ile batıl arasında gidip geliyorsunuz. Unutmayın ki, Allah dahi yarattığı kulları zatına kucaklaştıramamışken, siz mi herkesi kendinize kucaklaştırabilecek bir iradeyi ortaya koyabileceksiniz?  

Müslüman milletimiz, sırf Allah’a kul olduğunuz, hak ve adaletten sapmayacağınız, İslam adına mücadele edeceğiniz, tarihinize ve ecdadınıza sahip çıkacağınız için sizi destekledi. Yoksa ekonomik kalkınma yahut bir gün yerle bir olacak yatırımlarınız için değil! Müslümanlıkla şereflenmiş bir iman ehli, imanlarının gereği ruhsuz bir bedene, yani imansız bir maddeye önem veremez!

Nasıl bir cürettir ki, tarihi gerçeklere değil de yalan ve iftiralara kulak kabararak 1915’te katil Ermenilerin torunlarına taziyede bulunarak, eşi görülmemiş vahşiliklerini aklayabiliyorsunuz? Bu açıklamalarınızın ecdat ve İslam düşmanlarından ne farkı vardır?

Madem Ermeni Diasporası ve emperyalist haçlıların düşünce, algı ve kararlarından o kadar çekiniyor ve aralarından dışlanmayı kayıp telakki ediyorsunuz; 12 yıldır iktidarda bulunmanıza karşın haklılığımızı ve Ermenilerce nasıl ihanete uğrayıp çocuk-kadın-yaşlı demeden katledildiğimizi dünya kamuoyuna anlatmadınız? Tarihin gerçeklerini özetleyecek bir kitapçıkta mı bastırmayarak dış temsilcilikler aracılığıyla dağıttırmadınız? Ermeni Diasporası kadar gündem belirleyecek bir gücünüz yok muydu? Onca seyahatleriniz, görüşmeleriniz, diyaloglarınız ve el sıkışmalarınız geyik muhabbetinde mi ibaretti?

Gerek insanlar gerek toplumlar gerek milletler gerekse devletler onur ve şerefi için vardırlar. Nasıl oluyor da, sözde 1915 olaylarının 20.yüzyıldaki sayısız kötülüğün başlangıcı kabul eden haçlı düşmanlarla aynı safta yer alarak; doğranmış, ırzlarına geçilmiş, ahırlarda diri diri yakılmış, başları kesilmiş, parçalanarak köpeklere yedirilmiş ecdadını suçlu bulabiliyorsun? Göğüslerinde iman dolu serhat olup canlarını Allah için vermiş ecdadımızın sahsınız kadar onurları yok mu ki, aleyhlerindeki iftiralarda yer alabiliyorsunuz? Hakkınızdaki bir hakareti veya ses kasetlerini dahi itibarınıza vurulmuş bir alçaklık buluyorsunuz da, bizlere din, namus, vatan ve şerefli bir geçmiş bırakabilmek için şehid düşmüş ecdadınızı yerecek açıklamalar yapmanız vicdanınızı parçalamıyor mu? 

Tarihimizde Ermeniler ya da Batılılar misali insanlık dışı bir utanç ve vahşilik mi var ki, “geçmişimizle yüzleşmeye hazırız” diyebiliyorsunuz?    

Kendilerini millet olarak tanıyıp Müslüman Osmanlı vatandaşından ayrı tutulmayarak devletin üst kademelerinde dahi görev verilmek suretiyle eşit hak ve hukuka sahip zalim Ermeniler, 1.Dünya Savaşında muharebe içinde olduğumuz Rusların safına geçerek bizlere öyle ihanet edip 800.000’e yakın Müslüman’ı hunharca doğramışlardır ki, herhangi Müslüman bir Türk ya da Kürdün kendilerine taziyede bulunması ve yaptıkları katliamları ortak acı olarak paylaşması hem ecdadımıza hem de İslam’a apaçık bir ihanettir.  Kadın, çocuk ve yaşlıları ahırlara kapatarak diri diri yakan; ırzlarına geçip onbinlerce Müslüman kadını hamile bırakan; binlerce Müslüman çocuğun kafalarını kesip öldürdükleri, öldüremediklerini ise köprülerin altında bırakarak soğuktan donarak ölmelerine; doğudaki yolların tamamını Müslüman cesetlerle dolduran; mezalimlerinden köylerini terk eden Müslümanları açlıktan ölüme terk eden; İzdi (yezidi) ve Hıristiyanlara hiç dokunmayıp sadece Müslüman Türk, Kürt ya da Arap olsun katleden Ermenilere hoşgörüde bulunarak sahip çıkanlar, bilsinler ki Ermeni’den farksız gâvurlardır. Madem acı ortak, neden bir kez olsun onlar, işledikleri Müslüman soykırımından ötürü af yahut özür dilemediler de, sadece biz suçluymuşuz gibi diz çöktük?

Kim kimi katletti Başbakan? Ermeniler mi Müslüman Osmanlıları, yoksa Müslüman Osmanlılar mı Ermenileri?

Osmanlı’nın Ermenilerle ilgili olarak aldığı tehcir kararı;“Ermeniler köy yakıp inanları öldürünce hükümet onları sürdü. Kaçarken de vuruyorlardı. Biz de vurduk. Bizim askerle onlar gibi kadınlara tecavüz etmedi ve çocukları acımasızca öldürmedi. Bizim askerimiz sadece silahlı olanları vuruyordu. Yollar cesetlerle doluydu. Her yer mahşer yeri gibiydi. Köylerini terk eden insanlar ya yollarda ölüyor ya da açlık çekiyorlardı; Müslümanlar da Ermeniler de! Giderlerken Ermeni kadın ve çocukları Osmanlı askerleri korumaya çalışıyor, milisler de Türk askerlerine saldırıyordu.” Bumudur suç Başbakan Erdoğan; bumudur utanç duyduğunuz tarihle yüzleşmek; bu vahşi Ermenilere mi taziyede bulunuluyorsunuz?

Başbakan Erdoğan! Sizin gibi batı sevdalısı İttihak ve Terakki hükümeti de Ermeni canilere sahip çıkmış,  Adana’da Ermeni ihtilalı olduğunda, Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldıran Ermenilere seyirci kalarak, binlerce Müslüman Türk’ün öldürülmesini izlemişti. Ancak halkın bir araya gelmesiyle Ermeni isyanı bastırıldı. Adana’ya vali tayin edilen İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Cemâl Paşa, sizler gibi Avrupalılara şirin görünmek için Ermenilerle birlikte hareket ederek, yüzlerce Müslüman Türk evladını asıp kesti. Sonuç ne oldu? İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemal Paşa da Tiflis’te, Ermeniler tarafından öldürüldüler. İlahi adalet, ilahi ceza!

Hangi limana ulaşmak istiyorsun Başbakan? Romalı düşünür Seneca’nın dediği gibi; “Bir insan hangi limana ulaşmak istediğini biliyorsa, onun için her rüzgâr uygundur.”

Başbakan diyor ki; “Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır. Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir.”

Merak ediyorum da; Kur’an’a iman ettiği ve Mutlak İrade’ye inandığı bilinen Başbakan, nasıl oluyor da bu açıklamayı yapabiliyor? Dini birliktelik olmadan kardeşliği ve duygudaşlığı yasak kılan, ancak iman etmişlerin karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergileyebileceğini hem fıtratsal hem de hükümsel karara bağlamış Allah’a rağmen mi böylesine hümanist bir hezeyanda bulunabiliyor?  Eğer tarih, husumet ya da dostluk çıkarılmayacak ve ibretsi ders alınmayacak bir ayna olmamış olsaydı; neden Allah, indirdiği Kur’an’da geçmiş toplumların tarihlerine önem vererek ayna edinilmesine ehemmiyet verdi? Ayrıca tecrübe, tarih değil midir? Ortak geleceğin inşası için hak ve batıl harmanlaştırılmalı mıdır? Geleceğin inşası için doğru zemin aranmamalı mı, neye ve kime göre doğru ya da yanlış belirlenmelidir?

Şeytan dostlarıyla barış mümkün değildir. Onlara uzatmak istediğin eller, döktüğün diller, yaptığın çağrılar, insani ve vicdani duruşlar, sunduğun taziyeler, özürsü hitaplar, kabullendiğin yanlışlar, tatlılaştıracağın acılar, kuracağın dostluklar zerre kadar kötülüklerinden ger adım attırmaz, aksine daha da cesaretlendirip küstahlaştırır. Çünkü şeytan ve dostlarıyla barış ve işbirliği yapmanın ilk kuralı; “YAPMA”’dır.

Başbakan diyor ki; “Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı;  uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir.” Öyleyse neden Başer Esed veya F.Gülen ile konuşarak, dinleyerek, anlamaya çalışarak, uzlaşı yollarına girerek, nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yücelterek barışmıyor?

Bundan böyle sana güvenmiyorum Başbakan Recep Tayyip Erdoğan! 

 

 

İsyancıya sert davran ki…

Hem devletini hem de milletini güvenceye kavuştur!

Ancak azgınlıkta sınır tanımayan asilere sırf insan görünümlerinden ötürü verilen toleranslar daha da şımarıp cesaretlenmelerini, dolayısıyla devlet içinde devlet olabilme küstahlıklarını kabartıyor ki, baş edebilme daha da güçlenip artarak yayılmalarını ve fırsat kollayan diğer hasımları da cüretkârlaştırmaktadır.

İnsan hakları, sadece insana mahsus bir mülkiyettir. Bozularak insani özelliklerini yitirip asileşen mahlûkları insani seviyede değerlendirmek, insanlığa karşı işlenen bir cinayet ve ihanettir.

Devleti devlet yaparak millete huzur ve güven kazandıran otoritedir. Otoriteyi savsaklayacak zerre bir müsamaha, ortada ne düzen ne asayiş ne de insanlık bırakır! İyi ile kötünün ayrılmayıp hümanizm adına bütünleştirildiği bir düşünce düzeyinde insanlık değil fenalık hâkim olur ki, zaten ardı arkası kesilmeyen karışıklık ve asilikler de böylesi özürlü bir düşünceden üremektedir.

Demokrasi ve hürriyet gerekçeleriyle kanun tanımayanların eylemleri meşru sayılıyor ama o eylemleri püskürtme amaçlı güvenlik güçlerinin devlet ve millet adına müdafaaları “aşırı güç ya da sert önlem” mazeretiyle gayrimeşru kabul ediliyor. Batıl bu düşüncelerin etkisinde kalan hükümet,  asayişi ve otoriteyi tarumar edici çekincelerinden dolayı caydırıcı sert bir tutum sergilemektense yumuşak savunmada bulunmalarından azgınları sindirmemektedir. Dolayısıyla devlete ve millete meydan okuyarak sahaya çıkan Vandallara karşı gösterilen insani davranış, insanlığı tamamen silmekten başka bir şey değildir.

Yılan, zehriyle insanın kanını pıhtılaştırıp nasıl ölümüne neden olursa; batıl düşüncelerde nefsi azdırıp toplumları ölmekten beter kılmaktadır.

Heva ve heveslerini tanrı edinircesine toplumu kendilerinden ibaret sanıp başkalarının haklarını ayakları altına alarak her türlü eylemi mubah bellemiş yığınlara insanın anlayabileceği ne bir söz ne bir kanun ne de bir hoşgörü fayda sağlar. Bu sebeple onlara karşı öyle sert yaptırımlar, ceza ve şiddet uygulanmalıdır ki, ortak paydada buluşularak düzenin tahribatı önlenebilsin.  

Önümüzde işçi bayramı maskesi takmış 1 Mayıs azgınlarının ülkeyi kuşatma planları malumunuzdur. Devlet, 1 Mayıs İşçi Bayramının kutlanmasına karşı olmayıp, toplumsal düzenin tesisi ve milyonlarca vatandaşın huzur ve güveni adına yer göstermekte ama yığınların hedefi bayram değil terör olmalarından etki gösterebilecek yerler için hoyratça diretmektedirler. Açıkça devlete ve millete savaş açan TÜRK-İŞ, DİSK, KESK, TMMOB, Mimarlar Odası ve Türk Tabipler Birliği gibi terörle özleşmiş Sivil Toplum Örgütleri, militanlarıyla Türkiye’ye diz çöktürecek bir iktidar mücadelesi içinde CHP’ye taşeronluk yapmaktadırlar.

Ülkelerinin kalkınabilmesi ve ailelerinin geçinebilmeleri için birçok fedakârlıkta ve meşakkatte bulunan işçi ve memurları sömürerek hain emellerine alet etmede mahir olan azgınlar, emek çalışanlarını kanunlara karşı isyana teşvik ederek öyle devlet ve millet düşmanı haline sokmaktadırlar ki, hem eş, çocuk, ana ve babalarını utanca boğdurup gözyaşlarıyla inletmekte hem de eylemlerinde sağ kalmışlar ise hapishanelerde çürütmektedirler.

1977 ‘deki 1 Mayıs kutlamalarında devlete ve millete karşı gövde gösterisinde bulunan hainlerden 37 kişi ölmüş ve 137 kişi yaralanarak Türkiye bir kaosa götürülmüştü. Ülkesini savunanlar mı yoksa işçi bayramı maskesiyle isyana kalkışanlar mı suçlu diye sorgulanacak olursa, şüphesiz asi sendikalar ve ölenlerdi.

Her yıl işçi adına tezgâhlanan senaryonun amacı gayet açık olup, vatanını ve milletini seven hiçbir işçinin ihanetsi bu oyuna ortak olmamaları kaçınılmazdır. 1977’deki hükümetin otoritesizliğinden halk ayaklanmış ve hükümetin diz çöktüğü hainleri püskürterek hem devletin şerefini hem de milleti komünistlerden kurtarmışlardı.  

Şükürler olsun ki bugün ki iktidar, otoritesinden ödün vermeyerek CHP desteğindeki hainlere fırsat tanımamakta, böylece halkın müdahalesine gerek bırakmamaktadır.

Devletin herhangi bir organizeye imtiyaz sağlayarak halkının mal ve can güvenliğini tehlikeye atabilecek bir salahiyeti olamaz. 1 Mayıs kutlamalarının nerelerde yapılacağı ile ilgili karar almış ise, ya oralarda yapacaklar ya da en ağır ve sert müdahalelerle karşılaşarak bedel ödemelidirler.

Bedel ödemeyi göze alarak cenk meydanına çıkanın ağlama, şikâyet etme veya hayıflanma hakkı bulunmamaktadır. Cepheye çıkmış bir savaşçının “düşman bana kötü davrandı, beni dövdü, yaraladı ya da vurdu” demesi nasıl abes ise, devlete karşı kuşananlarında ağıtları boşunadır.

1 Mayıs İşçi Bayramı’nı devlete ve millete karşı gözdağı verme amacıyla biraya gelen örgütlerin gösterilen yerlerde değil de Taksim’de kutlama manipülasyonları bir başkaldırıdır, dolayısıyla bir terör eylemidir. Eğer geçmişte ölen terörist arkadaşlarının hatıralarını anarak saygı gösterecekler ise, Kazancı Yokuşu’na değil gömüldükleri mezarlarının başına gitmelidirler.

Ey Müslüman Polisler! Sizi yaratan ve sahibiniz olan Allah’a itaat ediniz. 1 Mayıs’ta sizleri zorlu ve meşakkatli bir görev beklemekte, hainlerin acımasız saldırılarıyla karşılaşarak, belki de eş ve çocuklarınızı yetim bırakmak için öldürmeye dahi teşebbüs edeceklerdir. Şüphesiz Rabbim sizleri koruyacak, yakınlarınıza bağışlayacaktır. Ancak şehid olmanız durumunda ebedi bir cennetle müjdeleneceksiniz. Karşınızdakiler sözden anlayan normal insanlar değil, her biri kana susamış vahşi komünistlerdir. Onlara karşı öyle sert davranın ki, Allah, sizin ellerinizle onları kahreylesin! Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yeter!                

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” Tahrim 9

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

Yargı, hükümete emredemez!

Sözde millet adına karar veren yargı, milletin seçtiği hükümetin karşısında bariyer olamaz.

Seküler demokratik düzenlerde egemenliğin kayıtsız-şartsız millette olduğunu güvence altına alınan bir düşünce düzeyinde kuvvetler ayrılığı prensibi, tek kuvvet olması gereken millet iradesini sabote eden bir manipülasyondur.

İlk olarak antik Yunan ve Roma’da geliştirilen yasama, yürütme ve yargı güç ayırımının kendi başlarına etkin kuvvet olarak birbirlerinden ayrılmasıyla konumlandırılmış devlet düzeni, teoride açıklandığı gibi millet lehine değil, bizzat devletin milleti güden bir otoritesidir. Unutulmamalıdır ki, bizzat kral ve imparatorlar devrinde ortaya çıkan kuvvetler ayrılığının halkı adatmak maksatlı nasıl bir hile olduğu tartışılmazdır.

Halkın çoğunluğuyla iktidara gelmiş Ak Parti’yi kapatmaya çalışmış yargının nasıl millet iradesini alaşağı eden diktasal bir kuvvet olabildiğine yakın tarihte şahit olunmuştur.

Kuvvetler ayrılığını, fren ve denge mekanizmasını sağlayabilmek için zorunlu olduğu varsayımı millet iradesine güvensizlik ve yetki gaspıdır. Millet tarafından seçilmemiş bir yargının millet üzerinde bir yetkisi bulunamaz ve millet adına da karar alamaz. Çünkü millet, kendilerine, seçtikleri iktidarın üzerinde bir otorite vermemiş, dolayısıyla iktidarın lehlerine aldığı kararları bozma ya da durdurma salahiyeti de tanımamıştır. Bu sebeple ya millet egemendir ya da yargı!

Yargı ile birlikte yasamaya yetki verilmesi, yargı despotizmini meşrulaştırabilmek için yapılmış bir manipülasyondur. Yürütmeyi yetkili kılan yasama ve yasamayı çalıştıran da yürütme olduğuna göre; farklı kuvvetler olabilmesi mümkün değildir. Ancak koalisyon hükümetlerinde çıkar çatışmaları ve pazarlıklar mevzubahis olduğundan, yasamanın yürütmeye karşı kuvvet gösterisi olabilir ama tek başına iktidarlarda yasama, yürütmenin emrindedir.

Seküler yargı, asla bağımsız değildir ve olamazda. Hükmü, ilahi bir kudretten değil beşerden aldığı için ya düşünce ve ideolojik bağlılığı ya da çıkar beklentisi kararlarında etkilidir. Dolayısıyla hiçbir insan bağımsız olamaz, mutlaka fikri doğrultusunda kayırım yapmaması elinde değildir. Ayrıca Allah korkusu taşımayan bir vicdan da bulunamayacağından yargıçların vicdani kanaatleri mümkün olamaz. Çünkü anayasa ve hukuk din dışı, yasalarında da Allah’a yer vermiyor ise, iddia edilen vicdan da ona uygun olarak hüküm vermektedir. Takdir edilir ki, buna da vicdan denemez!

Aynı şekilde dini rejimlerde de hileli yönlendirmeler mevcuttur. Egemenlik kayıtsız-şartsız Allah’ındır denir ama Allah’ın hükümlerine değil kendi istek ve düşüncelerine göre kararlar alınır. Seküler hukukta varolan yorumlar vahiyde de görülebildiğinden nefse göre idamlık bir suçlu beraat, beraat etmesi gereken bir masum da idam edilebilmektedir. Dolayısıyla suçlunun niteliği hukuku teslim alır! Çünkü yaratıcı Allah gökyüzünde, nefiste yeryüzünde hâkim anlayışı adaletin ve vicdanın tesisini yıkar!              

Milleti egemen kılan demokratik bir düzende yargı, kuvvet olmaktan çıkarılmalı ve milletin seçtiği iktidara karşı yaptırım sahibi olmamalıdır. Ahlaki değerlerle ilgili iktidarı yargılayabilir ama milletin beklediği ve ülkeyi kalkındıracak icraatlarıyla ilgili karar alamaz. Yargı, hukukun gücünü milletin seçtiği iktidara karşı değil, toplumsal asayişe karşı işletmeli ve suçlunun en aza indirildiği bir toplumun inşası için enerjisini harcamalıdır.

Siyasetle bütünleşmiş ve saflara ayrılmış bir yargıdan dolayı adaletsizliklerin feryatları dinmemekte, fitne durmamaktadır. Yargının dokunulmazlığına son verilmeli ve doğrudan milletin seçtiği iktidara bağımlı haline getirilmelidir ki, ‘millet adına’ karar vermesi meşrulaşabilsin! Yoksa milletin seçtiği hükümete kılıç çekip meydan okuyabilen bir yargının milleten yana olabilmesi mümkün müdür?

Yargı, önündeki hukuka rağmen kendi içinde dahi öyle çelişki halindedir ki, yıllarca süren bir olayla ilgili mahkeme ve yargıtayın kararını anayasa mahkemesi bir anda yok sayabilmekte, müebbet hapisle cezalandırılmış suçluları salıvermektedir. Diğer taraftan yargı da etkin bir güce oluşup hükümet aleyhinde cephe oluşturan paralel yapıya karşı millet, seçtiği hükümet aracılığıyla yaptırım dahi uygulayamıyor ise, devlet ve milletin bir yargı oligarşisi tutsağında olmadığı söylenebilir mi?

Madem kayıtsız-şartsız egemen millet; hukukta, yargıda, mecliste, hükümette, devlette milletin boyunduruğu altında olmalı ve millete rağmen hiçbir gerekçeyle iradesine çalım atmaya kalkışılmamalıdır.

Madem kayıtsız-şartsız egemen Allah, yeryüzü ve gökyüzünde canlı-cansız ne var ise Allah’ın iradesine boyun eğmeli ve hükümlerinin dışına çıkılmayarak Mutlak İrade’si ne sorgulanmalı ne tartışılmalı ne de yorumlanarak eğilip bükülmelidir.

Kim egemen kabul edilmiş ise, onun egemenliğinden asla taviz vermemeli ve karşısındaki güç kim olursa olsun ya dimdik olunmalı ya da şerefle ölünmelidir.

“Öl veya ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.Goethe

Hukuk, beden; adalet, ruhtur!

Hukuk’un olup da adaletin olmadığı bir yapı, ruhsuz beden misali ölüdür. Seküler, yani laik ya da pozitivist hukuk, yürüyemeyen bir engellinin ayakkabıları gibidir!

Pozitivizm bilim gibi pozitivizm hukuk da; yaratıcıyı, ruhu, peygamberi ve vahyi reddedip sadece fiziksel yahut maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bir yapıdır. İlahi yasalara tamamen karşı olup, hukuk sistemlerin evrimsel yollarla bağımsız olarak tanımlanabileceğini öne sürer. Oysa ağaçtaki bir yaprak gibi kâinatta hiçbir şey bağımsız değildir.

Türkiye’deki laik hukuk, hukuki pozitivizm olup, kanunların içeriği ne olursa olsun mutlaka uyulmalıdır anlayışıyla hüküm sürmekte ve savunulmaktadır. Açık bir ifadeyle, hak ve adaleti temsil edip etmediğine aldırış etmez, insanların vicdani hassasiyetlerine önem vermez; fert, toplum ve milli çıkarları gözetmez. Dolayısıyla pozitivizm, gerek bilim gerekse hukukta niçinlerle değil nasıllarla uğraştığından; hem bilim hem de hukukun da ruhunu kabul etmez.

“Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyi yöneten Allah’tır.” I. Newton

Özellikle Anayasa Mahkemesi Başkanının “evrensel kanunlara” bağlılığı, tamamen seküler-pozitivizm hukukuna bir işaret olup, ne ülke ne de vicdan adaletini önemsemediğine kanıttır. İfade ettiği gibi “Biz işimize bakıyoruz ve anayasanın gereğini yapıyoruz” açıklaması, yanlış ya da memleketin aleyhine de olsa kanunlara mutlaka uyulma mecburiyetiyle hareket edildiğini ortaya koymaktadır.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider. L.C.Bruno

Ruhsuz bir hukukun adaleti mümkün olamaz! Ruhsuz bir bedene ne kadar methiyeler düzenlense, eşi görülmemiş törenler yapılsa, altından kıyafetler giydirilse, tabutu elmastan olsa, makyaj ve nadide kokular sürülse, ululuk payesiyle üstün tutulsa ve saygı duyulsa da, o bir ölüdür ve yeri mezarlıktır. Dolayısıyla ruhsuz bir hukuk da ne kadar üstün tutulmaya, korunmaya ve bağlılığına özen gösterilse de, o bir ölüdür ve adaleti mukim kılabilecek bir umut doğuramaz.

Nasıl ki ruhsuz bir canlı var olamıyor ise, ruhsuz bir hukukta adalet temelinde var olamaz. Var olsa da mezardaki bedenden farksızdır. Dolayısıyla din dışı hukuk, ancak ölülere hitap eden hukuktur. Bu sebeple insanlar, hukuka rağmen adaletin yerine getirilmemesinden feryatları ardı arkası kesilmiyor ise, hukukun ruhsuz oluşundandır.

Mezarsı hukukun uygulayıcıları yargıçlar, malumunuz üzere maddi dünyanın gerçeklerini ele almaları yanı sıra vicdani kanaatleriyle de karar verirler. Lakin seküler hukuka dayalın bir vicdanın adil olabilmesi mümkün müdür?

Fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayalı hukuki kurallar, ruhi hayatla örtüşmediğinden yasaların tamamı beklentiden öte hiçbir şey ifade etmemekte, haksızlık ve adaletsizlikler engellenememektedir. Bundan dolayı çorap değiştirme misali yasalar sıkça düzeltilmekte, hedeflenen ayar bir türlü tutturulamamaktadır.

Adına ister laik, ister seküler, ister pozitivizm, ister rasyonalizm, ister batıl deyin; yaratıcının yani ruhun hükmetmediği her hukuk, adalet değil ceset getirir. Adaletin ilki hukuktan gelmiyor ise, hukukun toplumsal düzen sağlayıcı hükmü yok demektir!     

“Adil olmayan yasalar mevcuttur: Onlara itaat etmekle yetinelim mi, yoksa bu yasaları değiştirinceye kadar onlara itaat mi edelim, yoksa bu yasaları ihlal mi edelim? Bu tür bir devlet yönetimi altında insanlar genellikle çoğunluğu ikna edinceye kadar beklemek gerektiğine inanırlar. Eğer yasalara karşı gelirlerse, çözümün mevcut kötülükten daha kötü olacağını düşünürler. Fakat bilinmelidir ki, devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür.” Henry David Thoreau

 

İmajına güvenerek bir fasığı aklayamazsın!

Biri İslam aleyhtarı haçlı bir gazetenin köşe yazarı; diğeri İslam yanlısı iktidar partisinin rüşvet aldığı gerekçesiyle bakanlık görevinden istifa etmiş bir milletvekili!

İddia: Telefon görüşmelerinde Allah’ın yüce kitabı Kur’an’ı Kerim’le dalga geçmeleri ve hakaret. 

Lakin telefon konuşmalarının montaj, sondaj, ilave, kes yapıştır ve v,s gibi müdahalelerin olabileceğini de göz önüne alarak, konuşmaları ses olarak değil yazıya dökülmüş metinle irdelediğimizde, konuşma akışı içinde herhangi bir kurgunun söz konusu olup olmadığı ortaya çıkabilecek aşikârlıktadır. Dolayısıyla lehte ya da aleyhte hiçbir yoruma ihtiyaç kalmayacaktır!

Egemen Bağış: Alo…

Metehan Demir: Sabah yemin ediyorum şu tweet’ini gördüm var ya, güne nurla başladım, duayla başladım.

Egemen Bağış: Ne güzel

Metehan Demir: Bakara Suresi 152, Ve le entüm… Valla abicim helal olsun.

Egemen Bağış: “M.D.” (Yanındakine kiminle konuştuğunu söylüyor) Beyhan da (Bağış’ın eşi) diyor ki; “Kim bu sabahın köründe arıyor. İmana mı gelmiş dua ediyor” diyor.

Metehan Demir: Abi böyle bir şey olabilir mi ya?

Egemen Bağış: “Ayran yollayayım” M.D’ye diyor.

Metehan Demir: Vele entim ma ağbüd… ( Dalga geçiyor )

Egemen Bağış: “Vela entim ma ağbüd” deyip kendi kendine şeye yapıyor. Oğlum ben her Cuma bir tane ayet sallıyorum.

Metehan Demir: Ya bilmez olur muyum senin elinde bir kitapçık var oradan çakıyorsun biliyorum ya…

Egemen Bağış: Kitapçık yok lan Google’a gir, Kur’an’da atıyorum kardeşlik, Kur’an’da nankörlük, Kur’an’da bilmem ne diye search yap hepsi çıkıyor. Oradan bir tane salla gitsin.

Metehan Demir: Vel ağl asdfg asdfgh tırahun turuhun… ( Dalga geçiyor )

Egemen Bağış: Oo Almancaya döndü M.D

Metehan Demir: Vay be abicim. Vay be. Yıkıldım sabah sabah. Baktım bir de saatine 08:20’de çakmışsın ya nasıl bir dini birikim ya.

Egemen Bağış: Ben sabah 05:00’da çaktım bi tane.

Metehan Demir: Ve sabah uyuyarak, uyanıp Allah’ın Egemen Bağış’tan bir ayet inse de ben de onu retwet etsem deyip bekleyen 13 kişi de retwet etmiş hemen anında.

Egemen Bağış: 150 kişi retwet etmişti. Cumayı “cıma” yazmışım 08:20’de yeniden attım manyak.

Metehan Demir: You ere great hero ya great hero no more games yani (Sen büyük kahramansın, daha fazla oyun yok).

Metehan Demir: Bakara 156.

Egemen Bağış: Bakara 156 (Kahkahayla gülüyor). Çarpılacaksın.

Metehan Demir: Her kim ki Egemen Bağış’ı sevmez, Allah en kısa zamanda onun belasını verir. Bakara 159.

Egemen Bağış: (Gülüyor).

Metehan Demir: Her kim ki Aydın Beyin o zor gününde onun yanında olur, o Allah’tan her istediğini alır. Bakara 165. Bu Bakara iyi ya. Tövbe ya Rabbim, çarpılacağız şimdi.

Egemen Bağış: Makara iyi (Kahkaha atıyor).

Metehan Demir: Makara, makara ya vallahi. Tövbe estağfurullah, çarpılacağız şimdi.

Bu görüşmenin ne kadar samimi ve içten bir diyalog içinde geçtiği ve iddia edildiği gibi dışarıdan herhangi bir müdahalenin bulunmadığı tartışılamayacak kadar açıktır. Sinema senaryoları dahi ne kadar profesyonelce kurgulansa da, hissiz olmalarından ve ezbere dayalı bulunmalarından yapaylıkları ciddi bir irdelemeyle anlaşılabilmektedir. Şayet art niyetli bir saptırma mevzubahis olsaydı, vurgular ve amaçlanan hedef daha baskın sözlerle desteklenirdi. Ancak Egemen Bağış ve Metehan Demir görüşmesi son derece doğal olup, olağandışı tek bir ayrıntı söz konusu değildir. Ses yanıltabilir ama yazı asla!

Bu görüşmede en dikkat çeken bölüm ise Metehan Demir, bir taraftan ayetlerle dalga geçerken diğer taraftan tövbe etme ihtiyacı duyması. Fakat Egemen Bağış’ın Allah’a meydan okurcasına hiç oralı olmaması, iman etmediğine apaçık bir kanıttır.

Her şey o kadar aleni ki, bundan sonrasını o kâfire sahip çıkan Başbakan Erdoğan ve Ak Parti düşünsün!  

“Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” Araf 40

“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer müminler iseniz.” Maide 57

“İşte, inkâr ettikleri, ayetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir. “ Kehf 106

“Sonunda yaptıklarının cezası onlara ulaştı ve alay etmekte oldukları şey onları çepeçevre kuşatıverdi. “ Nahl 34

Pamir öldü de; kim neyi idrak etti?

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senden” derler. “Hepsi Allah’tandır”” de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” Nisa 78

3,5 yaşında bir çocuk. Anası ve babasıyla hiçbir tehdit ve tehlike içermeyen güvenli evlerinde ve sımsıcak yatağında uyurken kalkıyor, ebeveynine duyurmadan evin kilitli kapısını açarak, kendisini bekleyen 20 metre uzaklıktaki eceline erişebilmek için önündeki tüm engelleri aşıp havuza düşmek suretiyle hakkında yazılmış olan ‘o kitap’’ta ki hükme boyun eğiyor. Sonra sorular, yorumlar, arayışlar ve bilinen ama idrak edilemeyen denklem içinde aranılan yanıtlar!

Oysa her şey açık! Onu yaratan Allah, nasıl dünyaya gelmesine hükmetmiş ise, dünyadan göç etmesini de takdir etmiş. Öyleyse tartışılan nedir?

Eğer başa gelen herhangi bir musibet yaratıcı ve kader yazıcı Allah’ın dilemesiyle gerçekleşiyor ise; engelleyebilmek mümkün müdür? Allah’ın ‘olacak’ dediğini geri koyabilecek ya da önleyebilecek bir irade var mıdır? Var olduğun yerin emniyetli ve tehlikeden uzak bulunması yaşaman için garanti midir? Ya da cehennemsi bir felaketin içinde hayat sürmen ölümünü mecbur kılıcı bir sebep midir?

Almış olduğun tüm tedbirleri ve önlemleri devre dışı bırakan ve bertaraf eden gerçek gücün ortaya çıkıp kendini göstermesiyle; ummadığın, düşünmediğin ve hesap etmediğin zararlar, yenilgiler, yıkılmalar ve ölümler baş gösteriyor ama takdire razı olunmayıp yeterli güvencenin sağlanmaması bahane edilerek, isyan sürdürülebilmektedir.

Hayat, acısıyla tatlısıyla birçok olayı insanların idrak edebilmeleri ve ibret alabilmeleri için sunsa da, haklarındaki yazgıyı sahiplenmemek ve savuşturabilmek amacıyla debelenebilinmektedir. Oysa istesen de istemesen de onu yaşamaktan başka ne bir çaren ne de bir çıkış yolun vardır.

Aslında insanların kaçtığı şey, koşup kavuşmak istediği şeydir ki, onu sahiplenebilmektedirler. Demek ki, her ne kadar üstün akılları ve özgür iradeleriyle övünseler de, olumsuzluklara ve kendilerini mahvedecek şeylere mani olamıyorlar.  

Düşünün; bir tarafta savaşların, depremlerin ve sayısız felaketlerin dehşeti içinde hayatta kalan çocuklar, diğer tarafta Pamir gibi niceleri hiçbir tehlikenin ve ölüm tehdidinin olmadığı yerde yaşayan çocuklar! Bir bakıyorsunuz ölmesi beklenen yaşıyor, güven içindeki ölüyor!

Başıma gelen korkunç bir olay akabinde Singapur’dan Abudhabi’ye uçarken öyle derin düşüncelere dalmıştım ki, “nasıl oldu da engelleyemedim” çözüm arayışı içinde Budist olan hostesle sohbet etmeye ihtiyaç duydum. Öyle ya, bakalım o ne düşünüyordu?

Hostesle aramızda şöyle bir diyalog geçmişti:

-Akıl ve irade nedir?

-Akıl, düşünmemizi, kendimizi idare etmemizi ve doğruyu bulabilmemizi sağlayan bir şeydir.

-Aklınla her istediğini yapabilir veya her türlü tehlikeyi bertaraf edebilir misin?

-Bilemem ki, neden bana böyle sorular soruyorsunuz?

-Lütfen, görüşlerini ve mümkünse duygularını ifade etmeni rica edeceğim.

-Aklıma güveniyorum, çalışıp başarılı olduktan sonra her istediğimi elde edebilirim diye düşünüyorum.

-Her istediğini mi?

-Herhalde.

-Başına gelebilecek tehlikeleri önleyebilir misin?

-Bilemem ki, tabiat olaylarını önleyemem, ben arkadaşlarımı çok iyi seçer ve tehlike arz eden yerlerde zaten bulunmam.

-Aile bireylerine, yakınlarına ve çevrene karşı güven duyabilmene neden olabilen duyguları kontrol edebiliyor ve muhakeme gücünle tedbir alabilecek bir irade ortaya koyabiliyor musun?

-Çok karmaşık ve cevap veremeyeceğim bir soru.

-Burası güvenli mi?

-Tabii, çok güvenli!

-Uçağın teknik bir arızadan dolayı düşebileceği veya terörist bir saldırıya uğrayabileceği varsayımında bulunmadan, kalemimi gözüne saplasam veya senden bir kadeh içki isteyip sonra onu yakarak suratına atsam, ne yapabilirsin? Ancak sakın ola korkma, sadece sorularıma cevap verebilirsen memnun olurum.

-İnanın sizden çekinmeye başladım, tabii ki hiçbir şey yapamam.

-Demek ki aklının ve iradenin mani olamayacağı ve her an birçok olayın vuku bulabileceği gerçeği varolduğu müddetçe güvenli gördüğün -bu uçak dâhil olmak üzere- tehlikeve sırlarla dolu bir dünyada yaşadığının farkında mısın? Sence bu durumda uçak güvenli olabilir mi?

-Açıklamalarınızdan sonra hayır!

-İnsanların birbirlerine kötülük yapmasını teşvik eden veya engelleyen, tehlikelerin ve güvenin oluşmasını sağlayan veya bertaraf eden, yaşatan veya öldüren akıl mı, yoksa başka bir güç mü?

-Özür dilerim, söylediklerinizi cevaplandıramayacağım, çünkü bilemiyorum, hiç duymadığım şeyleri sizden duyuyorum, çok ilginç bir kimsesiniz, efendim!   

Zavallı kız karşısında sanki cani ya da deli görmüş gibi tedirgin olmuş, hiç kimsenin sorgulamaya tenezzül etmediği bitki misali bir hayat yaşadığı ve hiçbir şeyin farkında olmadan alelâde bir yaşamla ömrünü sürdürmekteydi.

Kim öyle değil ki?

Allah’tan başkasını güç ve irade sahibi yapma ki, giriştiğin isyanla ne dünyanı ne de ahretini yitir. Çünkü sana Allah’tan başkasının dost ve yardımcı olabilmesi mümkün değildir!  Karşı koyamayacağın Mutlak İrade’ye karşı ne kadar direnirsen diren, Donkişot’un yel değirmenlerine karşı açtığı savaştan farksız bir sonla yüzleşeceksin.  

 

PKK terör örgütündeki yanlışlık Gülen’de yapılmamalıdır!

PKK denen azgın zalimi Kürt kökenli vatandaşlarla özdeşleştiren hükümet, Gülen terör örgütünü Müslümanlık yahut vatandaşlıkla bütünleştirerek barışa, uzlaşıya ve çözüme kalkışması, ikinci ve daha tehlikeli bir ihanete sebep olur. Çünkü Türkiye, Öcalan’dan sonra ikinci bir hain olan Gülen’le enerjisini zayıflatmamalıdır.

Müslüman Kürt kökenli kardeşlerimizin temsilcisi olarak Öcalan’ı ve PKK’nın siyasi kanadını kan akmaması adına zoraki de olsa muhatap alan hükümet, son seçimlerde aldıkları yüksek Kürt oylarıyla nasıl bir yanlışa saptıklarını müşahede edeceklerini sanıyorum. PKK gibi hain ve acımasız bir düşmanla hiçbir şart ve koşulda masaya oturtulmamasını bugünde savunuyor, kendilerine ne kadar taviz verilip hoşgörüde bulunulsa da ihanetlerinden asla vazgeçmeyeceklerini tekrarlıyorum.

Sırf Müslüman Kürt kardeşlerimize bir halel gelmemesi ve teröristlerin zulümlerine maruz kalmamaları maksadıyla PKK ve siyasi uzantısı azgınlara her ne kadar özveride bulunulmuş ise de tehditleri devam etmekte, dilleri sarkmış kuduz hayvanlar misali alçaksı hedeflerine ulaşabilmek için fırsat kollamaktadırlar.

Bir tarafta Kürt maskeli PKK, diğer taraftan İslam maskeli Gülen terör örgütü; etnik ve din manipülasyonlu hainler olarak Türkiye’yi mahvedebilmek için kuşatabilme çabaları içindedirler. Her ikisi de haçlı-siyonist düşmanlarımız adına taşeronluk yapmakta, gerekli güce ve halkın güvenine kavuştukları an itibariyle vatanımızın kapılarını efendilerine açacaklardır. Denemelerindeki başarısızlık asla yanıltmamalı, soluklanma amacıyla uzattıkları sinsi elleriyle tokalaşmamalıdır. Çünkü şeytan ve dostlarıyla işbirliği yapmanın ilk kuralı,”yapma”’dır.

Haydi, seküler rejim gereği iktidar, Allah’ın indirdiği ile hükmetmiyor diyelim, karşısında ayna olan tarihi gerçekleri de mi referans almıyor?   

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!” Nisa 105   

Hainlerle hainlerden taraf olanların düşmanlık açısından birbirlerinden farkı bulunmamaktadır. Şöyle düşünürsek; savaştığınız bir orduda nasıl ki ‘bu iyidir diğeri kötüdür ‘ gibi bir ayırım yapmaksızın tümüyle çatışmakla yükümleyseniz, PKK ve Gülen terör örgütlerinin safında ve tarafında olanları da düşman kabul etmelisiniz.

Bir kimsenin dost ya da hain olduğunu ancak kalplerinde saklı olanları okumakla mümkündür.        Lakin böyle bir kudret insanlarda bulunmadığından zahiri bir gözlemleme ve duruşla yargıya gidilmektedir. Her ne kadar çoğunlukla yanılgıya düşülse de! Dolayısıyla hainle hainden taraf olanı ayırmak, kararların en yanlışıdır. Bilmelisiniz ki, gördükleriniz ne kadar gerçek ise, görmedikleriniz daha da gerçektir.

Gerek din gerekse vatan hainliği alenileşmiş Gülen örgütünün arkasında durmaya devam eden hiç kimse masum sayılamaz. Hele de dinine amansız düşman partileri destekleyebiliyorlarsa, bugün için pasif olsalar da yarın için ciddi tehdit olacakları tartışılmazdır. Tıpkı futbol maçlarında ‘yedek kulübede’ bekleyen futbolcular misali doğrudan sahada olmasalar da, kendilerine sıra geldiğinde hücuma geçecekleri muhakkaktır. Zaten yaydıkları fitne ve fesatla üzerlerine düşen misyonu sürdürmekte, ekonomik katkılarıyla da örgütü sübvanse etmektedirler.

“Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi her zaman aldatamazsınız.” Abraham Lincoln

Hükümet, hem Müslüman milletimizin yüce dini hem de vatanı Türkiye için nerede bir gülenist var ise bertaraf etmeli, semizlenmelerine fırsat verecek her türlü kapı üstlerine kilitlenmelidir. Artık merhamet gösterilecek bir zaman değil, hukuk çerçevesi dahilinde en sert yaptırımları uygulama anıdır. Girilecek inlerinde olası üremelerine imkân tanıyacak tüm oluşumlar kurutulmalı, böylece ne İslam’a ne de Türkiye’ye vermeyi düşündükleri zararlar engellenmelidir. Kalpleri kaskatı kesilmişler ne görürler ne işitirler ne de kavrarlar!    

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” Tahrim 9-Tevbe 73

Allah, Başbakan Erdoğan’ı aklamıştır…

Nerede? Aleyhine iddia edilen “yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve kul hakkı yediği” suçlamalarından!

Ancak “bana ne Allah’tan; bana ne millet kararından; beni, benim ve bana uyan beşeri mahkemelerin kararı bağlar” diyenler, apaçık haydut ve isnat ettikleri suçlamalarla ilgili Başbakan Erdoğan aleyhine açılmış tek bir davanın bulunmadığı, bazı bakanların çocuklarından dolayı itham edilmeleriyle Erdoğan’ı dolaylı yollardan yermeye çalışmaları da halk tarafından kabul görmemiştir. Çünkü Allah adildir ve her türlü tuzağa karşı haklının yanındadır; Allah, yalancı ve iftiracıları galebe çaldırmaz!

Unutulmamalıdır ki, Müslüman milletimiz, yüzyıllarca Allah’ın hak ve adalet dağıtan yüce dinini egemen kılabilmek için canlarını vermiştir. Her ne kadar içlerinden saparak hainliği meslek edinmiş olanlar var ise de, Rabbimiz, geçmişin hatırına imanlı milletimizi koruyup kollamakta ve ellerimizle onları helak etmenin fırsatını vermektedir.  

Artık Türkiye’nin istikbali adına hainleri bertaraf etme zamanıdır. Bu, öylesine bir bertaraf olmalıdır ki, bundan böyle cüret etmeye çalışanların düşüncelerinde bile olgunlaşmasını önleyecek şiddetli bir yaptırım olmalıdır.

Hainler ve sözcülerinin hümanist ve demokratik argümanları, asla Türkiye’nin karşılaştığı ürkütücü tehdidi tekerrür ettirecek bir geri adımı attırmamalıdır. İktidar, şartsız-koşulsuz millet iradesine boyun eğmeli ve ülkemizi haçlılara peşkeş çekmek isteyen alçaklara hiçbir hoşgörü ve merhamet tanımayarak, vatan ve millet adına hak ettikleri karşılığı vermelidir.

Aksi takdirde bilinmelidir ki, rahat bırakılıp tekrar güçlenmelerine fırsat verilmeleri durumunda düşmanlıklarını sürdürecek ve Türkiye aynı dehşetleri yaşamaya mecbur kalacaktır. Millet, bir daha tehdit altında kalarak yeni İstiklal mücadelelerini tatmayı istememekte, yalnızca huzur ve güveni dileyerek ülkelerinin kalkınmasını arzu etmektedir.

Her iktidarın öncelikle yaptığı; hainlerin ekonomik güçlerine darbe indirmek ve Türkiye aleyhine kullandıkları servetlerini çökertmektir. Eğer ekonomi zarar görür ya da Batının tepkisi gibi bir endişesiyle çekimser davranılırsa, vatanımız Türkiye’nin ortada kalmayacağı ve müstemleke yapılacağı tehlikesi hesap edilmelidir.

Korkma! Bütün tuzaklara ve akınlara rağmen nasıl Allah Müslüman milletimizin yanında olmuş ise, yine desteğini sürdürecek ve azgınların ulumaları ve gözdağı teşebbüsleri hüsrana uğrayacaktır.  

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettigi günler hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

 “Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” Ta-Ha 46

O kadar zengin misiniz ki,

Kullanacağınız oy ucuz ve kalitesiz olsun!

Şu insan o kadar zavallıdır ki, sanki az derdi varmış gibi başına, altından kalkamayacağı yeni dertler açmak için Arap atı misali koşturabilmektedir.

En basit bir alışverişinde dahi mağaza mağaza dolaşarak satın alacağı ürünün altını üstünü çevirip saatlerce düşünür, sorup soruşturur, sağlamlığını ve garantisini arar; ürüne göre kullanım süresi, üretildiği tarih ve markasına varıncaya kadar kılı kırk yarar, sıra kendini yönetecek partiye oy vermeye gelince, satın aldığı ürüne gösterdiği özeni umursamaz. Öyle ki, satın aldığı ürünün kusurlu çıkması akabinde geri vermeye hatta tüketici mahkemelerine koşturur, ancak seçtiği parti hayatını bertaraf ederken geri dönüşü olmayan bir uçurumun başında kaskatı kesilir.

Yahu arkadaş; satın aldığın ürünün markasına, referansına ve güvenirliliğine hayati önem veriyorsun da, devletini idare edecek parti için neden aynı hassasiyette davranmıyorsun? Şöyle ifade edersek; evladınızı evlendirmeyi düşündüğünüz kişinin yedi ceddine varıncaya kadar ailenize uygun olup olmadığını araştırarak izdivaca karar veriyorsunuz da, seçeceğiniz aday yahut parti çok mu önemsiz ki, anlık etkisinde kalıp destekleyebiliyorsunuz? Tıpkı evliliklerde, ortaklıklarda ve dostluklarda olduğu gibi karşılaştığınız acı bedeller, hep böylesi bir gafletin sonucu değil midir?

Rakipler birbirlerini nasıl kötü ürün satmakla, sahtekârlıkla, dolandırıcılıkla ve hilekârlıkla suçlamaları misali politikacıların da kazanabilmek için birbirlerini yolsuzlukla, yalancılıkla, hırsızlıkla, namussuzlukla, bölücülükle ve ihanetle itham edebilmeleri azmış nefislerinin fıtratsal bir sonucudur.

Nasıl ki bir aile yahut şirket, kendilerini yönetecek idarecinin her türlü sorunun altından kalkabilecek gücüne, liyakatine ve tecrübesine dikkat ediyor; ülkeyi yönetecek partinin güç, deneyim ve istikrarına önem verilmemesi açık bir intihar değil midir?

12 yıldır ülkenizi yöneten iktidar; tecrübesiyle pişmiş, hata ve yanlışlarını idrak etmiş, halkının eksikliklerini tespit etmiş, daha çok faydalı olabilmek için adımlarını hazırlamış, ülkenin huzur ve güveni adına dost ve düşmanlarını tespit etmiş, açık gediklerini ya kapatmış ya da kapatabilmek için planlarını yapmış, milletini daha yüksek bir seviyeye ulaştırabilmek ve uluslararası zeminde hak ettiği değere kavuşturabilmek için altyapıyı tesis etmiş, içine kapanık bir Türkiye değil dünyada ses getiren bir Türkiye’yi hedeflemiş, zorba komşularına sessiz kalmayarak halkların hak ve adaleti için susmamış, maddi ve nefsi çıkarı insanlık üstünde tutmamış, dünyanın neresinde zulme uğramış bir toplum var ise ‘bana ne’ demeyerek yardımlarına koşmuş, insanlık adına dünyanın en güçlü devletlerine meydan okumuş, cumhuriyet tarihinde yapılanları iktidarı boyunca birkaç kez katlamış, milleti için kendisine atılan iftiralar, suçlamalar ve karalamalardan yılmayarak dimdik ayakta durabilmiş, çıkarını düşünerek kendine fiyat etiketi koymayıp hiçbir kayırım gütmeksizin sömürücülere göz açtırmamış, şantaj ve tehditlere boyun eğmemiş, aleyhine ittifak yapan haçlı cephenin gücüne karşı durarak milleti adına ürkmemiş, ülkesinin hakları için kirli pazarlıklara kalkışmamış bir iktidarı devirmek; kundaktaki bir bebeği acımadan katletmek ya da ülkene yaptığın apaçık bir nankörlük ve ihanet değil de nedir?

Madem CHP, MHP, BDP, SP ve gönlündeki diğer partiler daha iyi yönetir düşüncesindesiniz, satın aldığın bir üründe aradığın garantiyi onlardan beklemeyecek misin?

Oyunuzu talep edenlere: güzel konuşuyorsunuz; vaatler sıralıyorsunuz; Ak Partiden daha iyi yöneteceğinizi iddia ederek bizleri havada uçuruyorsunuz; verecekleriniz karşısında duyduğumuz umutla sıkıntılardan kurtulacağımız sevincini yaşıyoruz; yolsuzluk, hırsızlık, haksızlık ve adaletsizlik yapmayacağınıza söz veriyorsunuz; artık ülkemizde ne açlık ne yoksulluk yaşanmayacağını ve dilediğimizi satın alabileceğimizi vurguluyorsunuz; toplulukların barış içinde yaşayacağını; hiçbir karışıklık çıkmayacağını; sokaklarda terör ve saldırıya rastlanmayacağını; mal ve canlarımızın emniyet içinde olacağını; ekonomide hiçbir kırılmanın mümkün olmayacağını; Vandalların saldırılarıyla insanlarımızın, otomobillerimizin, dükkânlarımızın, evlerimizin yakılıp yıkılmayacağını; çocuklarımızın ölmeyeceğini; her türlü sıkıntıların bertaraf edileceğini; özgürlükler vereceğinizi; işsizliğin kalmayacağını; zamlar yapılmayacağını açıklıyorsunuz da, bize verebileceğiniz teminat nedir?

Çünkü bir ekmeği dahi paramız olmadan alamayarak, fırıncıya “sözüme güven” dediğimiz halde alamıyor; dolayısıyla sözün hiçbir itibarı olmadığı günümüzde, garanti vermeksizin sözünüze nasıl güvenebilelim? Bizden iktidar partisinden vazgeçip kendinize oy atmamızı isteyerek girdiğimiz riskin bir karşılığı olmalıdır. Ya sözlerinizi tutmaz iseniz, uğradığımız zararları nasıl karşılayacaksınız?  

Daha seçim arifesinde belirsizlik kuşkusuyla herkes kaygı içinde; işçi, memur, öğrenci, emekli, köylü, çiftçi, esnaf, sanayici, yatırımcı, hatta hastalar dahi ışığa çarpılmış tavşanlar misali kaskatı kesilmiş bir korku içindeler. Öyle ki, ‘ne olacak’ şüphesiyle neredeyse alışverişler durmuş ve psikolojik kriz insanları sarmış bulunmaktadır. Kolay değil! 12 yıldır düzen kurmuş bir iktidarın devrilerek kendinizin seçilmesiyle ilgili bir karar, öyle her babayiğidin cüret edebileceği bir pehlivanlık değildir.

Sonuçta milletimiz, geçimini sağlamak, çocuklarını geçindirmek, işini devam ettirmek, huzur, güven, sağlık ve hizmet sağlayan bir yönetimin güvencesinde vatanı Türkiye’de yaşayabilmek amacındadır.

Hep vaatlerde bulunuyorsunuz ama başaramadığınız takdirde oy verenlerin zararlarını karşılayacak tek bir teminat veremiyorsunuz! Basit bir alışverişte bulunan tüketici, iş yapan esnaf, kredi veren bir banka veya dilenciye bile yapılacak yardımın dolandırıcılık olup olmadığına dikkat eden bizler, hiçbir garanti almaksızın neden vatanımız gibi bir ruhu tehlikeye atacak oylarımızla sizleri destekleyelim?  Diyorsunuz ki, sözümüze güvenin! Peki, siz kimsiniz? Her şeye muktedir tanrı değil beşer olduğunuza göre; neden sözünüze güvenelim? Herhangi bir insan, bankadan çekeceği kredi, satın alacağı bir eşya veya yaptığı bir alışverişte “sözüme güven” demiş olmalarına nasıl itibar edilmiyorsa, neden size itibar edelim?

Eğer iktidar 12 yıldır ülkeyi mahvetti, hazinede tek kuruş bırakmaksızın zimmetine geçirdi, özgürlükleri yasaklayıp dikta bir yönetimle baskı, tehdit ve şiddette bulundu, kul hakkını ve vicdanı gözetmedi, hukuku ayaklar altına aldı, hiçbir hizmet yapmadı, ülkeyi sattı ve ekonomiyi yerle bir etti ise; sizin yapmayacağınıza dair güvenceniz nedir?  Hani oy isteyip iktidarın size devredilmesini istiyorsunuz ya; sizlere oy verenlerin her türlü maddi ve manevi hasarlarını karşılayacağınıza dair sözünüz dışında verebileceğiniz bir teminatınız var mıdır?

Hiçbir teminat almaksızın sadece sözünüze güvenip sizleri desteklemem akabinde Ak Parti iktidarının yıkılmasına sebep olacağım. Vaatlerinizin hiçbirini tutmayıp aydınlığımızı zifiri karanlığa döndürdüğünüz durumda, “Çoluk çocuk perişanız, ne olur bize yardım edin’ dediğimizde ne yapacaksınız? 

Kalpten çıkmayan sözlerde sınır yoktur, kalpten çıkan söz de ise vaade rastlayamazsın. Bir saniye sonrası meçhul bir beşerin sözüne mi güvenirsin, yoksa ebedi ve ezeli olan yaratıcının mı?

“Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. “ Araf 102

“Onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın (ve dostlarının) onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Nisa 120

Ey vatandaş!

Her ne kadar inançlarımız, ırklarımız, düşüncelerimiz farklı, birbirine zıt hatta hasımsı olsa da, bizleri ortak payda da birleştiren içince yaşadığımız Türkiye’dir. Fikir ve ideolojilerimizin dayandığı temel olguyu Türkiye lehine mola verdirebilirsek, ülkenin çıkarına odaklanarak öç, kin ve nefretten uzaklaşabileceğiz muhakkaktır.

Önce biz, kendimize bakmak zorundayız. Biz dürüst isek; yoldan çıkarak sapan ve yüzlerce art niyet taşıyan biri bize asla zarar veremez. Eğer zarar görüyor isek, demek ki dürüst değiliz!

Kendini bilmeyenin bir başkası konusunda ahkâm kesmesi ne kadar yanlış ise, birini veya bir partiyi izleyip rehber edinmesi de o kadar yanlıştır.   

ABD’li düşünür R.W.Emerson der ki: “Siyasi bir zafer, işlerinizin iyi gitmesi, hastalığınızın geçmesi, uzaktaki bir arkadaşınızın veya sevdiğinizin geri dönmesi veya son derece dış dünya ile ilgili bir olay moralinizi düzeltir ve sizi güzel günlerin beklediğini zannedersiniz. Buna inanmayın, asla öyle olmaz. Size kendinizden başka hiçbir şey huzur ve mutluluk getiremez.”  

Peki, biz ne yapıyoruz? Vatanımız Türkiye’yi bir tarafa atarak kimimiz Ak Parti, kimimiz CHP, kimimiz MHP, kimimiz BDP, kimimiz SP ve kimimiz diğer partilerin çıkarları peşinde koşturarak paryalık yapmak suretiyle kendimizde ne iman ne onur ne de şeref bırakıyoruz! Oysa biz, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak muhakeme edebilen insan değil miyiz?

Türkiye’nin güçlü, bağımsız ve uluslararası arenada etkin olmasına aldırış etmeksizin ardına takıldığımız lider yahut partilerin kazanmaları ne ifade eder? Bu sebeple önce Türkiye demeli, sonra o Türkiye’yi layık olduğu seviyeye ulaştıran ya da ulaştıracak lider veya partinin etrafında istemesek de Türkiye hatırına birleşilmelidir. Diğer bir ifadeyle ruh Türkiye, beden partiler olmalıdır! Ruhsuz bir beden nasıl ölü ise, Türkiyesiz partilerde ölüdür!   

Türkiye gibi bir vatan gök kubbemiz olurken; şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da daha güzel midye kabuklarını toplayabilme hevesiyle maceraya kalkışırsak; kendimize ve Türkiye’ye ihanet etmiş oluruz.

Ne zaman ki; “bana ne Ak Partiden, CHP’den, MHP’den ve diğerlerinden” diyebilirsek, Türkiye’den başka bir kaygın, elemin ve sevdalığın olmadığı kanıtlanır.

Halkın 12 yıldır iktidara taşıdığı Ak Parti, tanrı değil beşer olmasından kabul edilemez birçok hata ve yanlışın içinde yer almış olsa da, her beşerin olmazsa olmaz fıtratsal bir sonucudur. Şüphesiz diğer partilerde aynı sonuçlara mahkûmdurlar. Lakin iktidar yetkisi bulunmamış olmaları, sanki hata ve yanlıştan münezzeh tanrılarmış gibi felaketsi bir algı doğurmakta, dolayısıyla Ak Partinin yaptığı kusurları yapmayacaklarmışçasına tanrısal izlenime neden olmaktadırlar.

Oysa peşin hükümlerden uzak bir serinkanlılıkla Ak Partinin Türkiye’ye kazandırdıkları hizmetler ve cesur adımlar değerlendirildiğinde, kusurlarından daha çok faydalar sağladığı tartışılmazdır.

Aleyhindeki iddiaların doğru yahut yanlış olması bir yana, Ak Parti iktidarının Türkiye için önemli olup olmadığı üzerinde durularak yargıya gidilmelidir. Haydi, yolsuzluk, hırsızlık ve birçok yanlış yaptı diyelim ama Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda getirdiği konumu inkâr edemeyiz. Hükümetin kimi üyelerine yapılan saat gibi hediyeler, ne düğü kanıtlanmamış ayakkabı kutusu içindeki paralar, ilişkileri ve dinlenen konuşmalarla Türkiye’yi Türkiye yapan ve daha ileri getirmeye çalışan bir iktidarı indirmeye yeterli bir gerekçe midir? Şayet iddia edilen suçları devlet hazinesinden ya da milletin hakkından karşılasaydı, 79 yılda yapılanlar katlanabilir miydi? CHP, MHP ve diğer siyasi partileri tecrübeleriyle denemiş bir millet, onların dürüst ve Türkiye’yi istikbale taşıyabileceklerini umut edebiliyorlar ise, gönüllerindeki sevdanın Türkiye değil partileri olduğunu ispatlamaktadır.

Ey vatandaş! Kendin için partin değil Türkiye can olmalıdır. İntikam hırsıyla iktidarın güç yitirmesi nefsinizi hoş kılsa da Türkiye’yi kaybettireceğinizden nefsinizin tuzağına düşmemeli, ardına takıldığınız partileriniz dertlerinize çare bulamayarak bir çöp misali sizleri atarak tanımayacaklarını bilmelisiniz. Ya da yol gösterici çokbilmişlere; “arkadaş, size uydum, perişan oldum” dediğinizde, yanınızdan kaçıp uzaklaşacaklarını göreceksiniz. Türkiye var ise sen varsın!

İktidardan nefret etsen de, öç almak istesen de, haksızlık ve adaletsizliklerinden şikâyet etsen de, nefsine hitap etmemesinden yakınsan da, birçok suçlamalarda bulunsan da; bil ki vatanın Türkiye için onu ayakta tutmalı, devirmek yerine hata ve yanlışlarını düzeltmesi için baskı kurmalısın. Aksi takdirde yağmurdan kaçarken öyle bir doluya yakalanacaksın ki, o dolu, sende ne geçim ne barış ne evlat ne huzur ne güven ne din ne namus ne de vatan bırakacaktır. Evini tamir etmek varken yıkmak nasıl korkunç bir yanlış ise, 12 yıldır kurduğu düzen içinde iktidarını da yıkmak o derece fecaattir.

Önce Başbakan Erdoğan’ın yıkılmasını kimler istiyor diye bir sorguya giderseniz, zaten sonuca ulaşacaksınız. Bu sebeple kimsenin öğüdüne ihtiyaç duymaksınız muhakeme edebilen insan olma hasebiyle doğruların en doğrusuna karar vereceksiniz.   

“Vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

 

Ben de Erdoğan ve Ak Parti karşıtıyım!

Neden?

Yaratıcım Allah’ın indirdiği anayasaya ile yönetmeyip seküler rejime bağlı bulunmasından! Dolayısıyla Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kabul eden yasalarla iktidarlığı yürüten bir meclisi ve hükümeti destekleyebilmem söz konusu değildir.  

Nasıl ki kimi Kemalist, kimi solcu, kimi laik, kimi milli görüşçü, kimi Türk yahut Kürt milliyetçisi, kimi gülenist, kimi Zerdüşt, kimi PKK’lı, kimi Marksist, kimi İsrail yanlısı, kimi LBGT’ci olmasından Ak Partiye karşılar ise, ben de şeriatçı olmamdan karşıyım.

Tamamı hümanist maskesiyle dolaşan politikacılar ve sesi çıkanlar ne derler; aman kutuplaşmayalım, saflara ayrılarak bölücülük yapmayalım! Böylesine köklü bir farklılığın yaşandığı bir düşünce ve inanç düzeyinde tek yürek olabilmek mümkün müdür? Allah, Kur’an’da insanları saflara ayırmış; mümin, kafir, münafık ve fasık yaftalarıyla birbirlerine düşman kılmıştır. Öyleyse geriye ne kalıyor, herkesin içinde yaşadığı Türkiye!

Eğer öncelik, her kesimin yaşadığı Türkiye ise, vatanın yitirilmemesi ve ülkeye hiçbir açıdan halel gelmemesi adına Türkiye için fedakarlıkta bulunmaktır. İşte bu sebeple Başbakan Erdoğan ve Ak Partiyi desteklemekle yükümlüyüm!

Her ne kadar diğerleri gibi çıkarsı bir nefis arayışı gütmeyip tamamen Allah’ın hükümlerinden yana bir talebim var ise de, sırf ülkemin istikrarı, sosyal, siyasi ve ekonomik krizleri yaşayıp haçlı-siyonist avcıların iştahlarını kabartmamak adına Başbakan Erdoğan diyorum!

Haydi, Başbakan Erdoğan değil de Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Kamalak veya Öcalan diyeyim.

Türkiye ve içindeki 75 milyonun refahı, huzur ve güveni; umut bekleyen din kardeşlerimiz; soydaşlarımız ve zulüm altında inleyen insanların durumu ne olacak? Acaba haksızlıkların karşısında Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Kamalak veya Öcalan’ın sesleri çıkıp hiçbir nefsi çıkar gözetmeksizin hakkı ve adaleti savunabilecekler mi? Uluslararası siyasi ve ekonomik arenada söz sahibi olabilecekler mi? İstikrarı sağlayıp düzeni muhafaza edebilecekler mi? Ekonomik kalkınmayı ve yatırımları devam ettirebilecek, krizlerle baş edebilecek ve devleti işletebilecekler mi? Yatırımcılara ve sağlanan kaynaklara güvence verebilecekler mi? Milletin tamamını kucaklayabilecek ve ayırım yapmaksızın hizmet götürebilecekler mi? En önemlisi dik durabilecekler mi?

Milletin tamamını kucaklayabilecekler mi diye sormuştum; aslında seçim mitingleriyle kanıtlıdır. Başbakan Erdoğan dışında illerin tamamına gidebilen bir lider var mı? Oysa Türkiye’de iktidarlığa aday bir liderin milletin tamamına sarılması gerekmez mi? Gitmekten sakınan bir lider, Türkiye’yi yönetebilir mi? Dolayısıyla yolsuzluk ve hırsızlıkla suçlanan bir lider meydanlara çıkıp yüzbinlerce insan tarafından karşılanmaz ve namusluyum diyenlerde birkaç yerde yaptıkları mitinglere mahkûm kalmazlardı!

Türkiye’yi dünya güçleri arasına sokarak milletine onur kazandıran, cumhuriyet tarihi boyunca hayali bile kabil olmayan kalkınma ve ilerlemelerle Türkiye’yi gündeme oturtup hayran bıraktıran, dünya ekonomik krizle boğuşurken halkına yansıttırmayan, duraksama yapmadan yatırımlara devam eden, ezilenin yanında durarak hem ecdadını sevindiren hem de insanlığı yücelten,  atılan her adımda eserlerinden yürünen ve faydalanılan, ekonomik kalkınma için girmediği tek bir yer bırakmayan, halkının refah yaşayabilmesi ve onurlu bir kimliğe sahip olabilmesi için dur durak bilmeden çalışan, devlet ve milleti adına şantaj ve tehditlere göğüs geren, dahili ve harici hiçbir sömürücüyü hükümetine ortak kılmayan, ülkenin birlik ve beraberliği için iktidarlığını riske atan, harici ve dâhili düşmanlara karşı dik duran, hain emellere taviz vermeyen, nefsi adına hainsi pazarlıklara ve işbirliklerine yeltenmeyen Başbakan Erdoğan’ı yolsuzluk ve hırsızlık yapmakla suçlamak; en hafifinden nankörlük, alçaklık ve ihanettir.

Ki, aslında suçlanan sadece hükümet değil, hükümeti iktidar yapan milletin yarısıdır, hatta tamamıdır. Çünkü Başbakan, Türkiye’nin temsilcisi ve şerefidir!

Kendilerinin olası bir iktidarlığında yolsuzluk ve hırsızlık yapmayacaklarına dair teminatları nedir? Nefis taşıyan bir insanın hatadan ve yanlıştan münezzeh olabilmesi mümkün müdür? Her biri geçmiş yıllarda iktidar olmuş ve ülkeyi Ak Parti dönemindeki gibi ne kalkındırabilmişler, ne dünya piyasalarına güvence verebilmişler, ne yatırımcıları teşvik edebilmişler, ne de uluslar arası zeminde söz sahibi yapabilmişlerdi. Madem namusluydular, yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık gibi ahlaksız suçlara bulaşmamışlardı; neden ülkeyi kalkındıramamışlar ve Ak Partinin kazandırdığı eserlerin onda birini dahi başaramayıp, bir de milletin hazinesine on milyarlarca dolar borç bırakmışlardı?

Muhalefetin durumu; ömründe ciddi bir para veya iktidar ve vamp bir kadın görmemiş birinin “dürüstüm ve namusluyum” demesine benzer.  

İşin en ilginç olanı da, Ak Parti 12 yıldır iktidarda olmasına rağmen, sadece Reza Zarrab adlı bir işadamıyla konumlandırılarak yolsuzluk ve rüşvetle suçlanmasıdır. Oysa yolsuzluk ve rüşvete bulaşmış bir iktidar, sadece bir kişiyle mi yetinir? Ayrıca Reza Zarrab ile ilişkisi olduğu iddia edilen bakanların, devleti zarara uğrattıklarına dair kanıtlar ortaya konmalıdır. Sadece hediye, para alış verişi suçlaması yeterli değildir. Devlet zarar görmüş mü görmemiş mi asıl üzerinde durulması gereken konudur. Bilmeyenlere diyeceğim odur ki, hiçbir siyasi kimliğim ve devlet görevim olmadığı halde iş hayatım sırasında ipek halılar hediye etmiş, yüz binlerce dolar değerinde saat dahil hediyeler almış, özel uçaklarla alınarak söz konusu ülkelere girmiş, kral dairelerinde ağırlanmış ve itibar görmüşümdür. İlişkilerin samimiyetini ve cömertliğini bilmeyenlerin ulumaları, sokaklardaki köpekten farksızdır!

780.000 kilometre kareyi yatırımlarla donatmış bir iktidarın yolsuzluk yapabilmesi ve kursağından haram lokma geçirebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Çünkü haram yani yolsuzluk, uyuşturucudan daha kuvvetli bir alışkanlıktır; azan nefsi doyurabilmek ve sınır vurabilmek imkânsızdır. Dolayısıyla ortaya çıkan eserlerin hiçbiri yapılamaz ve geçmiş hükümetlerde olduğu gibi hazinede tek kuruş bırakmazdı!

Ancak şu olmuş olabilir; şayet herhangi bir yatırımcı ve işadamının kazancından ki, o kazançta hükümet üyelerinin hiçbir kayırımı mevzubahis değil ise, hizmet adına cüz’i bir pay alınmış olmaları ve nefisleri için harcanmadıkları müddetçe meşrudur ve helaldir. Öyle olmasaydı para toplayan tüm hizmet kuruluşlarını hırsızlıkla suçlamak gerekmez mi? Örneğin F.Gülen’in yoksul talebelere eğitim vermek amacıyla zekât, sadaka ve kurban adına topladığı paralarla kiliseleri tadilat ettirmesi, papaz okullarına yardım yapması, hükümetleri devirebilmek, şantajda bulunmak, siyasi nüfuz elde edebilmek için kurduğu istihbarat örgütü ve hakkında olumlu haberler çıkartabilmek için savurduğu paralar sorgulandığında, yeryüzünün en büyük hırsızı, yolsuzu ve rüşvetçisi olduğu ortaya çıkacaktır.   

Sadece Saadet Partisine bir sorum var! Arkadaş, siz de seküler rejimin bir partisi değil misiniz? Öyleyse dinen Ak Partiden ne ayrıcalığınız ya da üstünlüğünüz var ki, Müslümanlar sizi tercih etsin? İktidarlığınız ancak 1 yıl sürmedi mi; iktidarda kaldığınız sürece müspet ne yaptınız; dik durabildiniz mi; haksızlıklar karşısında dilsiz şeytana dönüşmediniz mi? Detaya girmeyecek ve Ak Partiden üstün olduğunuzu kanıtlayan tek bir neden gösterin, size oy vereceğim. Aksi takdirde içinde bulunduğumuz hayati seçimlerde hırsınıza, hasedinize ve nefsinize soluk verin ki, ihanet edenlerden olmayınız!

Türkiye için her vatandaşın yapması gereken, dik duranı ve çalışanı desteklemesidir. Eğer düşünce ve ideoloji açısından tercihe kalkarsak, bataklıktan çıkabilmemiz ve dalaşmaktan sıyrılabilmemiz söz konusu değildir. Çalışan dururken neden başkasını tercih edelim? Unutmayınız ki nankörlük ve ihanet, izzetli Müslüman milletimize yaraşmaz!

 

Arkadaş! Ne aday ne de parti seçiyorsun…

Ya İstiklal ya da esaret seçimi yaptığını idrak edebildiğinde, haçlıların tuzağına düşmeyip boyundurukları altına girmeyecek, ecdadın gibi kükreyen bir millet olarak dimdik durmanın şerefiyle saygı duyacaksın!

Güdülerek artıklarla beslenmeye mi razısınız, yoksa aslan olup da artıklarınızla besletmeye mi tarafsınız?

İşte içinde bulunduğumuz seçimle vereceğin karar; neyin ardında olduğunu kanıtlayacak, bir belediye başkanı yahut bir partiyi desteklemek gibi sıradan nefsi bir tercihin değil, vatanın Türkiye’nin hayati önem teşkil eden istikbali adına olacaktır.

Tarih, harici hiçbir düşman tarafından yenilmediğimizin ve dâhili hainlerle darmadağın olduğumuzu ispatlamaktadır. Öyle iman sahibi Müslüman bir milletiz ki, şehid olabilmek için koşan itikadımızdan dolayı karşımızdaki en güçlü haçlılara diz çöktürmüş ama kendilerine fiyat etiketi koyan içimizdeki ihanet odaklarının kahpeliklerinden Allah’ın bahşettiği kudretimizi yitirmişizdir.

Kader, tarihi yeniden tekerrür ettirmekte; milleti ve iktidarıyla yeniden doğarak şahlanan ülkemize tezgâhlanan entrikalarla iktidarlığımızın önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Dün nasıl haçlılara tetikçilik yapan hainler var ise bugünde aynı süreci yaşamakta, kırmaya ramak kalmış zincirlerden kurtulmayı engelleyebilmek için zihinler ve kalpler iğfale uğramaktadır. Tüm dünya, bağımsızlığına kavuşmuş Müslüman milletimizin önüne hiçbir gücün geçemeyeceği, gerek siyasetten gerekse ekonomikken dünyaya lider olabileceğinin tedirginliği içindedirler.

Bizler nasıl caydırıcı bir güce, cesarete ve azme sahip olduğumuzu bilmiyor ama kadim düşmanlarımız idrak içinde olmalarından önümüze bariyerler koymaktan asla vazgeçmiyor, hainleri yetiştirip desteklemekten de geri durmuyorlar. Çünkü onlar, bizimle doğrudan çatışarak riske giremeyeceklerinden hainleri musallat ederek birlik ve bütünlüğümüzü bozdurmak suretiyle gücümüzü zayıflatmaktadırlar.

Arkadaş! Din de senin; namus da senin; vatan da senin; devlette senin! Bu tartışılmaz değerlerine yabacı bir elin dokunmasını sindirebilir misiniz? Eğer o yabancı el, kendinden bildiğin bir hain aracılığıyla değerlerine dokunuyor ise, sessiz kalabilir ya da o haini destekleyebilir misiniz? Öyleyse sanki sıradan bir yerel yahut genel bir seçim varmış gibi o hainlerin kazanmalarına fırsat vermemelisin!

Seküler rejime bağlı herhangi bir siyasi partiyi desteklememem her ne kadar tartışılmaz bir ilkem olup, “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda da gerekçelerini sıralamış isem de,  önümüzdeki seçimlerin İstiklal mücadelesi olmasından dolayı dinim, namusum ve vatanım için oy kullanacak ve Türkiye’yi hainler eliyle haçlılara peşkeş çektirmemeye çalışacağım.

Ey dinine, namusuna, vatanına ve istikbaline gönül vermiş sevdalılar! Öyle bir ayırımın içindeyiz ve sırat misali bir köprünün üzerindeyiz ki, haçlıların yıkmak istediği iktidarın dışındaki bir partiye yahut adayı desteklemek bize haram ve ihanettir. Şüphesiz iktidarın hata ve yanlışlarını kabul edebilmem imkânsız ise de, dinimi, namusumu, vatanımı ve milletimi elem edinerek iktidarı desteklemem vazgeçilmez bir yükümlülüktür.

Unutmayınız ki, ülkeniz üzerinde emel besleyen düşmanınız haçlılar, sadece iktidarı devirmek ve yerine geleceklerle uğruna canlarınızı verdiğiniz vatanınız üzerinde cirit atmayı hesap etmektedirler. Haçlıların kurgulayıp hainlerin oynadığı bir senaryoda, iktidardan nefret etsek ve hatalarını sindiremesek de, Türkiye için desteklemek boynumuzun borcudur. İçinde bulunduğumuz korkunç badireyi atlatmamız akabinde iktidara öyle yüklenelim ki, nerede bir haksızlık ve adaletsizlik var ise telafileri için hep birlikte ümüklerini sıkalım. Dövelim ama öldürmeyelim!

Gelin, bari Türkiye için nefsimize kulaklarımızı tıkayalım, vesveselere aldırış etmeyelim, daha beterlerinin maskeli suratlarına güvenmeyelim ki, Müslüman milletimize namahrem eli değmesin!

Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:

Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;

Bu ezanlar — ki şehadetleri dinin temeli –

Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.

Abi ve ablalar nereye koşuyorlar!

İmandan sonra fasıklık çok kötü bir şeydir. Yaratıcı Allah yerine yaratık beşere uyanlardan daha berbat kim olabilir?

Allah ve Resulüne iman eden birinin nefsi galebe çalmış bir beşere itaati apaçık bir ortak koşmadır. Eğiticiye veya rehbere sevgi ve saygı duyulabilir ama haddi aşan bir aşk ve tazim ile sorgusuz teslimiyet kalbi hastalaştıran bir zehri doğurur ki, küfürden ya da yanlıştan geri döndürecek tövbeye de imkân tanıtmaz.

İslam kimliği altında gençlerimizi iğfal ederek vahiy aleyhtarlığına dönüştüren Gülen, tuzağı içindeki abi ve ablaları Allah ve Resulünün izinde değil de kendi izinde yönlendirerek hem dünyalarını hem de ahiretlerini kıyıma uğratmaktadır.

Amacı başta Türkiye olmak üzere ilişki kurduğu ülkelerde dukalıklar inşa etmek olan Gülen, din kisvesiyle siyasi ve ekonomik gücü eline geçirip gülenizm’i egemen kılmaktır.

Evet, bir hizmet hareketi var ama o hareket Allah adına değil şeytan lehine olup, tamamen batıl odaklıdır. Dolayısıyla abi ve ablalar, kendilerini adadıkları hizmetin İslam manipülasyonlu bir iblis yolu olduğunu; ya fark edemiyorlar ya da zaman içinde nefislerine yenik düşerek tanrılığı oynayan Gülen’e kulluğu kurtuluş sanıyorlar. Oysa Gülen’nin doğru mu yoksa yanlış yolda mı olduğunu Allah’ın yüce ayetleriyle kanıtlayabilirler. Hatta Kur’an’a uygun hadisler ve peygamber efendimiz (s.a.v) hayatıyla da ortaya çıkarabilirler!

 “Bana nispet olunan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kur’an’a muvafık ise, o benimdir, ben söylemişimdir.” Hz. Muhammed (s.a.v)  

Vahyi eğip bükerek parçalayan Gülen çetesiyle hiçbir ilişkileri bulunmamasını emreden Allah’ın hükümlerine kulaklarını tıkayan abi ve ablalar, iman sahibi Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen hem Kur’an’a hem de memleketlerine hasım tutumları, ancak mühürlenmiş olmalarının bir sonucudur. Yoksa Gülen’in ne türlü dehşetli bir düşman olduğu aşikârken; nasıl oluyor da gözleri oldukları halde göremiyor, kulakları bulunmalarına karşın işitemiyor ve kalpleriyle kavrayamıyorlar? Eğer tanrıları Gülen değil de Allah ise, Allah yerine Gülen’i yeğleyebilmeleri mümkün müdür?

Sözde Allah özde Gülen’i tanrı edinenler, küfürlerini ne kadar kabul etmek istemeseler de söz ve davranışları beşere odaklı itikatlarını kanıtlamaktadır. Amelsiz ilim, merkebe yüklenmiş ciltlerce kitaptan farksızdır ama eğitici konumundaki abi ve ablalar, bu sebeple doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıramayarak muhakeme edememektedirler.

Bilgileri ezbere dayalı olmalarından kulaklarını aşıp kalplerine inmemekte, dolayısıyla hem dünyevi hem de uhrevi olaylara nefsi yorum katmalarından hain ve münafık etiketlerine maruz kalmaktadırlar.

İhlâslı bir iman, takiyye gibi adi bir riyakârlığa gereksim duymaz. Madem her işte hüküm verici, gözetici ve koruyucu Allah ise, Mutlak İrade’ye karşı herhangi bir beşerin üstün gelebilmesi, fayda veya zarar verebilmesi, dilediğini gerçekleştirebilmesi mümkün müdür?  Öyleyse takiyyeyi meşrulaştıran Gülen’in nefsine iman ettiği alenidir. Böylece kendisine bağlı abi ve ablalarda küfrü imana tercih ederek yoldan çıkmış takiyyecilerdir.             

Ey abi ve ablalar! Ardına takıldığınız zalim, sizleri Allah ve Resulünün hükümlerinden kopararak cehenneme koşturmaktadır. Sizler gibi yaratık bir insan olan Gülen, Allah yanında kimdir ki, kendisinden kazanacağınızı umut ettiğiniz şeylerin Allah’ın verecekleri yanında bir değeri olabileceğini düşünebiliyorsunuz. Hem dininizin hem de vatanınızın aleyhine çalışan Gülen’den öyle kaçınız ki, Rabbimin doğru yola eriştirdikleri kullarının arasına katılabilin. Allah’ın yüce kitabı Kur’an’ı incelediğinizde, nasıl sapmışların yolunda olduğunuzu inşaAllah kavrayabileceksiniz. Unutmayanız ki Gülen’in sizleri aldatması kurtuluşunuz için bir mazeret olmayacak, dünyada ve ahirette kaybedenlerin saflarına katılacaksınız.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Kader mahkûmu insanoğlu bir hiçtir ama…

Nefsi, öyle bir özgürlüğe koşturuyor ki, başına gelen belaları dahi muhakeme ettirmeyip pozitivistsi gerekçeleri mazeret kılarak ders çıkarmasını engellese de ancak ölümle durulabilmeleri, savunulan seküler temelli düşüncelerin yalanını ortaya çıkarıyor.  

Neredeyse herkesin irili ufaklı tanrılığı oynadığı yaşam sürecinde tanrının yalnızca Allah ve kader çizen tek kudret olduğu aşikârken yine de inat ve ısrarda bulunabilmeleri ne akıllarının ne de iradelerinin hür olmadığına apaçık bir kanıttır.

Aslında bizzat edinilen tecrübe, düşünebilenler için sarih bir ayna olmasına rağmen nefisleri o gerçeği kavramalarına izin vermemektedir. Dolayısıyla ya kendilerini ya da kuvvet sahibi sandıkları beşeri Allah’tan daha çok anarak ve yaptırım güçleri olduklarına güvenerek iplerine sarılmaları; nasıl kör, sağır ve idrakten yoksun olduklarını ortaya koymaktadır.

İnsanı, insanlıktan çıkarıp gerçeği kavramada düşünce ve duygularına zincir vuran nefis, görünüşte galebe çalsa da özde bir kuldur ve hakkında yazılmış olanı aşarak dileği doğrultusunda kaderini yaratabilmesi mümkün değildir.  

Hem özgür iradeyi savunup hem de tanrılığı oynayanlara kulluk eder; hem kaderin iradeleriyle çizildiğini teorileriyle iddia edip hem de tanrılığı oynayanlara sığınıp ardına takılır; hem aklın üstünlüğüne inanıp hem de başına gelen musibetleri savamaz; hem başarılarıyla övünüp hem de zillet içinde yıkılmaktan sakınamaz!  

Öyleyse kul değil özgürse, bir saniye sonra başına ne gelebileceğini biliyor mu? Biliyor ise engelleyebiliyor ya da tersine çevirebiliyor mu? İddia ettiği gibi bir iradeye sahip ise, neden dilemediği olumsuzlukları sahipleniyor? Oysa dileği hem mutlu ve güven içinde olmak, sağlıklı ve varlıklı bir hayat sürmek, her türlü beladan kaçınmak, korku ve tehlike yaşamamak, acı ve kayba uğramamak değil midir? Öyleyse insan, özgür bir manyak mıdır?    

Dolayısıyla insan, derinliklere götüren yolların kokusunu alamamalarından, gönül gözünün işitici ve bilici gücünü çalıştıramamalarından ve zihinlerini yalanla meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran her şeyi göz ardı edebildiklerinden ne kadar kanıta şahit de olsalar,  yine de idrak edememeleri ilahsal kaderdendir. Demek ki akıl, teoride öngörüldüğü gibi muhakeme yetisi de sağlamamakta ve iddia edildiği gibi kader yazılamamaktadır!

Her kim olursa olsun, velev ki peygamberler dahi olsa hiçbir beşer yüceltilemez; yönetip yönlendiren ve kaderleri yazan yaratıcı Allah’a ortak koşan bir paye ile onurlandırılamaz.  

Unutulmamalıdır ki hiçbir beşer yoktur ki, kendi iradesiyle yücelip alçalabilsin!

(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” Ali İmran 26

Sözde yaratıcı akla ve iradeye odaklattırılan bilimsel keşiflerin, zaferlerin, başarıların ve iktidarların ardında yatan öyküler özellikle göz ardı edilir. Dünyada gelişmelere neden olan buluşların ani beyin fırtınaları sonucu doğduğu ya da kahramanlıkların cesaret ve bilgelikle edindiği iddia edilir. Hâlbuki her şey, Mutlak İrade’nin “o kitap”ta ki düzeneğine göre gerçekleşmekte; üstünken yahut dehayken hiçliğe, hiçken iktidara dönüşen sürecin altında yatan gerçek kavranamamaktadır.

Her insan, kaderini yaşadığından iradesel temelde birbirlerine karşı ne güçlü ne de zayıftırlar. Sadece Allah tarafından biçilen görevleri yapmakta, kiminin kimine karşı üstünlüğü akıl ve iradelerinden değil, Allah öyle dilediği içindir. Bu sebeple insan olmalarından peygamberlerin dahi kendi başlarına yaptırım güçleri bulunmamaktadır.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.” Cin 21-22

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” Enam 165

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” Zuhruf 32

İşte insanoğlu, gerçekle bütünleşemediğinden ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri gücü elinde bulunduranlara gıpta ederek önlerinde boyun eğer, maharet akıl ve iradelerindeymiş gibi arşa yerleştirilir ve efsaneler düzerler.

Herhangi bir beşerin geçici ve emanetsi gücünden etkilenerek fayda yahut zarar verebileceğini sanmayın. Böyle yaparsanız yaratıcı Allah’ınıza ortak koşarsınız!  Fayda beklediklerinizin nasıl zarara uğradıklarını yargılayabildiğinizde yanlışınızda ortaya çıkacaktır.

Karşındaki kim olursa olsun kul olduğunu unutma ki, kulu olmayasın!

İnsana ne nankörlük ne de ihanet yaraşır!

Yaratıcısı Allah’a hainliği meslek edinmiş günahkârlara güvenen, umut bağlayan ve savunanların insan olabilmeleri; insanca muhakeme edebilmeleri ya da insanca yargıya gidebilmeleri mümkün müdür?

Benliklerinin ardına Arap atı misali dörtnala koşarak yorulmaları akabinde nefislerinin eline terk edilenlerin hazin sonları her ne kadar herkesçe edinilen tecrübeler ise de, yine de gerçeğin açık perdelerini kapatabilmek için inatlarını sürdürebilmektedirler. Çünkü onlar ‘o kitap’ça mühürlenmişlerdir.

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” A’raf 179

Nefsin hüküm sürdüğü bir toplumda iyiyi ve doğruyu, hakkı ve adaleti kabul ettirebilmek imkânsızdır. Yalnızca çıkara odaklı nefsin kendinden başkasını elem edinebilmesi mümkün olmadığından nankörlük ve ihanette sınır tanınmamakta, dolayısıyla felaketlerin başa gelebilmesi için acele edilip, sonrada “ne yaptım” hayıfıyla dizlere vurulmaktadır.

Neredeyse herkesin benliğine çalıştığı bir dünyada insaniyet, barış, hak ve adalet argümanları tamamen aldatmaca olup, ancak kendini yaratıcı Allah’a adayıp dünyayı ahiret karşılığı satanlar nefislerini düşünmezler. Kimilerinin; “kendilerini Allah’a adadıklarını iddia edip de nefisleri peşine koşarak binbir dalavere yapan Müslümanlara ne demeli!” eleştirilerde bulunmaları doğrudur. Ne var ki, onların Müslüman değil Müslüman kimliği taşıyan münafık oldukları kestirilememesinden Müslümanlar yaftalanmaktadır. Çünkü tumturaklı iman etmiş hiçbir Müslüman nefsi hiçbir arayış ve beklenti içinde bulunmaz, dolayısıyla ne nankörlük ne de ihanete kalkışır.

2006 yılının Nisan ayında yazdığım “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda, seküler rejimi meşrulaştırmamak için herhangi bir partiyi desteklememin dinen sakıncalı; yaratıcı Allah’ın anayasasını değil de beşeri anayasayı rehber edinmenin apaçık bir başkaldırı olduğu üzerinde durarak, partinin adı ne olursa olsun Allah’ın kitabına isyan esası üzerine kurulu batıl rejime bağlı faaliyet göstermelerinden hak ve adaletli değil nefsi bir yönetim güttüklerinden hep karşı çıkmış ve bu sebeple hiç oy kullanmamışımdır.

Hatta kitabımda, söz konusu seküler düzen adına kullanacağım tek bir oy, çok sevdiğim rahmetli babamın dirilmesine neden olabilecek bir mucizeyi gerçekleştirecek olsa dâhi, yine de kullanmam. Çünkü dirilişi bir hayır değil, mutlaka şer olacaktır. Vahyi reddeden bir rejim,“Allah adı” anılmaksızın kesilen hayvanın haram etine benzer. Onun etini yemek ne kadar büyük bir günahsa, rejimi meşrulaştıran herhangi bir partiye oy vermemde o kadar büyük bir günahtır” açıklamasını yapmıştım.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider. C.Bruno

Ne var ki geldiğimiz nokta, İslam ve Türkiye karşıtı ne kadar dâhili ve harici güç var ise, sırf din ve vatan hassasiyetinden dolayı Başbakan Erdoğan’a karşı ittifak kurarak ülkemizi kuşatmaya kalkışmış, dolayısıyla İstiklal mücadelelerinde olduğu gibi saf tutmaya mecbur bırakmıştır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler, haçlıların kuşatmasını kırabilmek ve ülkemizi düşmanlardan kurtarabilmek için geçmişimizdeki İstiklal muharebelerinden farksızdır.

Ecdadımızın haçlılara karşı silahla gerçekleştirdikleri cenk, günümüz Türkiye’sinde seçimlerle yapılmaktadır. Bu gerçeği idrak edemeyen insanların haçlı safında yer alarak dinine, namusuna ve vatanına ihanetleri nefsi bir hezeyan olup, sorunun Ak Parti yahut Başbakan Erdoğan muhalefetliği değil, doğrudan Türkiye hasımlığı olduğu ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de Başbakan Erdoğan gibi haksızlıklara dik durabilen; ülkeyi uluslararası arenada etkin kılabilen; insanları inançlarından yahut etnik kimliklerinden dolayı ayırmayan; zulüm altında kim olursa olsun yardım ve desteğe koşabilen; milletine şeref katabilen; caydırıcı gücüyle dostlarına cesaret, düşmanlarına gözdağı verebilen; yolsuzluklara taviz vermeyip ülkenin kalkınmasına çalışan; şehit, dul ve yetimlerin haklarını faiz lobilerine peşkeş çekmeyen;  hiçbir şantaj ve tehdide pabuç bırakmayan; din ve namusu tüm değerlerden üstün tutan; beşere değil yaratıcısı Allah’a sığınabilen; oy kaygısıyla kendine fiyat etiketi koymayan; köhnemiş Türkiye’yi şaha kaldırabilen; artıklara mahkûm edilmiş milletimizi Allah’ın izniyle aslan yapıp da başkalarının artığına muhtaç bırakmayan; her olayda izleyici olmayıp müdahalede bulunabilen; milleti millet yapıp şan kazandıran; beşerden değil Allah’tan korkan; ülkesi için her zorluğa göğüs geren; halkının huzur ve güveni için baskılara boyun eğmeyen; fedakârlıkta sınır tanımayan; haçlı kuşatmasına karşı kahraman ecdatlarını anımsatan başka bir lider var mıdır?

Artık Türkiye, yıllar öncesi Türkiye değil! Nasıl ki kümesi çok iyi tanıyor diye tilki bekçi yapılamayacak ise; muhalefet partilerinin hiçbirine Türkiye emanet edilemez. Her biri azmış nefislerinin gereği ülkeyi yağmalayabilmek için maskelerinden birini çıkarıp diğerini takmak suretiyle yarışmakta ve bağımsızlığına kavuşup gündem belirleyen Türkiye’yi eski tutsaklık günlerine götürebilme peşindedirler.

Otokritik yapıp kendinize bir sorun bakalım! Desteklediğiniz Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, böylesi güçlü bir Türkiye’yi ve dağları yırtarcasına azmedip sınır tanımayan yiğit bir milleti yönetebilir mi? Yahut Devlet Bahçeli ve MHP; ya da Mustafa Kamalak ve SP ne yapabilirler? Sakın ha, yüzyılın münafığı ve haçlı taşeronu F. Gülen’den medet uman BBP; ya da ömür boyu mahkûm Öcalan’a sığınmış BDP yahut HDP’den umutlu olduğunuzu söylemeyin!  

Yoksa doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak muhakeme yetisini kullanamayan insanlar mısınız?

Haydi diyelim, nefsi bir çıkar edinebilmek amacıyla söz konusu partileri yahut adaylarını destekliyorsunuz. Şüphesiz söz konusu partiler ve adaylar, yakınlarını zenginleştirecek ve kendilerini destekleyen sermaye gruplarına hizmet edeceklerdir. Peki, sen bunlardan istifade edebilecek ve ayrıcalıklı kesimden olabilecek misin? Seçimler öncesi peşinden koşan belediye başkan adayının seçim sonrası odasından içeri girebilecek misin? Sağlattığın imkânlara ortak olabilecek misin? Dertlerini dinletebilecek ve ihtiyaçlarını karşılatabilecek misin?

Bir düşünün; örneğin İBB Başkanı Kadir Topbaş, ABB Başkanı Melih Gökçek ya da diğer bir Ak Partili Belediye Başkanının iktidar desteğine rağmen yapamadığı ne var ki, diğerlerinin başarabileceğine inanıyorsunuz? Hangi İstanbullu Kadir Topbaş’ın hizmetlerinden memnun kalmayıp da binbir surat Mustafa Sarıgül ya da kendini lezbiyen, biseksüel, gay ve transseksüellere adamış Sırrı Süreyya Önder’i destekleyebilir? Bu apaçık bir nankörlük değil midir?

İstanbul’un trafik yoğunluğundan söz ediliyor. Bana dünyada bir metropol gösterin ki, trafik çilesi yaşanmamış olsun! Nüfusu yaklaşık 2 milyon olup otobanları, metroları ve yedi şeritli yollarıyla ünlü Dubai’de dahi saatlerce bekleyen trafik yoğunluğundan kaç kişinin haberi vardır? Dolayısıyla 15 milyonluk nüfusuyla İstanbul, inanın trafik yoğunluğu en az olan anakenttir.

Her beşer gibi Başbakan Erdoğan’ın da çok hataları vardır. Benim nezdim deki asıl yanlışı, haçlıların Irak’ı işgal etmesine cesaret verip milyonlarca Müslüman’ı yurtlarından çıkarttırmak suretiyle katlettirmesidir. Bu sebeple kendisine hakkımı helal etmeyi düşünmüyordum ama gerek dâhili gerekse harici düşmanlara dik duruşu, kararımı değiştirecek boyuttadır. Ancak Türkiye için vazgeçilemeyecek bir lider olduğu tartışılmazdır.             

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan tanrı değil bir insandır. Hata yahut yanlış yapması kulluğunun kaçınılmaz gereğidir. Bu sebeple nefse yenik düşerek kendisine cephe almamalı, bilakis içinde bulunduğumuz fitne furyasında din ve vatan için mutlaka desteklenmelidir.

Böylesi bir haçlı kuşatmasında nefsi düşünmek haram ve ihanettir. Zaman, nefsi isteklere göre karar verme değil, Türkiye’nin bekasını sahiplenme zamanıdır. Tüm partileri ve muhalefeti bir araya toplasanız, Başbakan Erdoğan’ın gölgesi dahi etmezler!

Söz konusu fırsatçıların yemleri olmayınız; nefsinizin aşağılayıcı tuzağına düşmeyiniz; yanınızda dolaştırmaya utanacağınız maskelilerin oyununa gelmeyiniz; çocuklarınızın haklarını onlara yedirmeyiniz; maceraya kalkışıp binebilecek bir otobüs dahi bırakmayacak olanlara imkân tanımayınız; adamı ıslah etmeye çalışınız, adam olmayanla tükenmeyiniz; yaratıcısına asi olanın hilkatteki eşine adil ve vicdanlı davranabilmesi mümkün değildir; nefsi zaafın korkunç sonundan ürkünüz; nefsi hakkın değil ilahi hakkın peşine düşünüz; adaleti nefsinizde değil insanlıkta arayınız; kadim düşmanlarımıza vatanımızı peşkeş çekmeye çalışan hainlerin ardına takılmayınız; sonunuzu getirecek bir maceraya kalkışmayın; en önemlisi vesveselere kulak kabarıp nankörlük ve hainlik etmeyiniz.

Allah’a ve Peygamber’e ihanet etmeyip dininin ve milletinin egemenliği için siper olmuş başbakanınız ve hükümetiniz emanetinizdir. Emanete ihanet edebilir misiniz?

“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.”  Enfal 27

Gülen ve CHP çetesinin yanında…

PKK’nın kirli planları, çamura bulanmış bir çamaşırın etkisi kadardır!

Münafığın kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu gerçeği idrak edilememesinden öylesine derinsi bir tahribat ortaya çıkıyor ki, yapının yıkılmasından başka bir çare kalmayıp maddi-manevi tüm değerler ve istikbal altüst edilebiliyor.  

Varlıkları kökü olmayan odunluk pis bir ağaç olan münafıklar, köşe başlarını tutmalarından, uluyan kaynakları bulunmalarından ve arkasına aldıkları düşmanların desteklerinden güçlü görünseler de, aslında bir rüzgârla hatta bir nefesle devrilebilecek çürüklüktedirler. Dolayısıyla görünüşteki caydırıcılıkları bir illüzyon ve barınakları da örümcek evinden farksızdırlar.

Haçlı-siyonist cephe önce CHP’yi, sonra PKK’yı ülkemizin başına bela etmiş; yıllar sonra iktidara gelen Başbakan Erdoğan’ın ‘Güçlü Türkiye’ hedefiyle başlattığı kalkınma ve çözüm süreciyle dumura uğramışlar, sonunda joker olarak elinde tuttukları İslam maskeli Gülen çetesini ileri sürerek, “yolsuzluk ve rüşvet” iftiralarıyla Türkiye’yi batırmaya kalkışmışlardır.

Müslüman Türk milletine olan kin ve kadim düşmanlıklarından zerre kadar vazgeçmemiş olan haçlılar ve siyonistler, halkımızın aşırıduyusundan ve batı kompleksinden istifade ederek dinlerine ve vatanlarına düşman edindirmekte zorlanmamış, her girişimlerinde kara delikler açarak hakkımız olan egemenliğimizi hainlerin yardımlarıyla engellemeye çalışmış ama milletin, seçtiği hükümete sahip çıkmasıyla planları geri tepmiştir.

Onların nezdinde Müslüman Türk milleti ezeli ve ebedi bir düşmandır; ya Asya steplerine geri sürülmeli ya da Anadolu’da yok edilmelidirler. Ancak Müslüman milletimizi yenilgiye uğratsalar da asla teslim alamayacaklarını bilmelerinden ardı arkası kesilmeyen karışıklık çıkarmada yılmamışlardır. Yeter ki dinlerini ve vatanlarını satmaya hazır bir hain yakalamasınlar; ellerine fırsat geçtiğinde Gülen misali destek verip önlerini açarlar.

Aslında “yolsuzluk ve rüşvet” fitnelemesiyle yapılan yıkıcı saldırılar gerek geçmişimizi gerekse batı’yı sorgulayabilme açısından fevkalade olumlu bir sonucu doğurmuştur.

AB Komisyonu tarafından ilk kez açıklanan Yolsuzlukla Mücadele Raporu’na göre yolsuzluğun Avrupa ekonomilerine yıllık maliyeti 120 milyar Euro imiş. Peki, yolsuzlukla ilgili hangi Avrupa ülkesinde hükümetin devrilmesi için bir isyan, çökertme veya yok etme girişimi mevcut olmuştur?

AB Komisyonu’nun İçişlerinden Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström üye devletlerin yolsuzlukla mücadele için son yıllarda çok şey yaptığını ancak bunların yeterli olmadığını belirtti. Cecilia Malmström, “Avrupa’da yolsuzluktan arınmış bölge yok” diye konuştu. Peki, seküler bir düzende yolsuzlukları engelleyebilmek mümkün müdür? Nefsin egemen olduğu seküler rejimlerde vicdanlardan atılan Allah sevgi ve korkusu hak ve adaletle davranışı mukim kılabilir mi?

Gelelim Türkiye’ye! I.Dünya Savaşından çıkmış milletimiz yoksulluktan kırılırken, bir lokma somuna ve bir çift çarığa ihtiyaç duyarken; Atatürk ve İsmet İnönü’nün akıl almaz servetleri nasıl izah edilebilir? Aylık maaşlarıyla edinebilmeleri mümkün olmayan servetleri yolsuzluklarını kanıtlamıyor mu?

Atatürk; sahip olduğu otelini, lunaparkını, gazoz fabrikasını, şarap fabrikasını, deri fabrikasını, 2 fırınını, 4 lokantasını, 443 baş sığırını, 10 300 baş koyununu, 582 dönüm meyve bahçelerini, 700 dönüm fidanlığını, 400 dönüm Amerikan asma fidanlığını, 220 dönüm bağını, 220 dönüm zeytinliğini aldığı maaşla mı elde etmişti? Ya İsmet İnönü’nün Atatürk’ten geri kalmayan serveti! Bunlar yolsuzluk ve rüşvetten başka yollarla elde edilebilinir mi?

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!“ Atatürk-10 Temmuz 1923

Halk Bankası Genel Müdürü’nün evinde 4,5 milyon dolar ve birkaç bakan oğullarının rüşvete karıştığı iddiasıyla 12 yıllık bir iktidarın “yolsuzluk ve rüşvet” ile suçlanabilmesi apaçık bir nankörlük ve ihanet olup, ancak “oha!” denir. Şu açık bir gerçektir ki, bugüne kadar gelmiş geçmiş hükümetlerin içinde yolsuzluğa, hırsızlığa ve rüşvete bulaşmamış tek hükümet Ak Parti’dir. Neden mi? Yaptığı yatırımlar! Neden geçmiş hükümetler Ak Parti iktidarının yaptığı kalkınmayı başaramadılar diye hiç sorguladınız mı? Şüphesiz nefis taşıyan her insana şeytan musallat olup baştan çıkarabilir ama topyekûn bir suçlamaya cüret edilemez.

Örneğin F. Gülen’in ihanetlerinden dolayı dinimiz ve milletimiz suçlanabilir mi? Ya da ihlâslı ama muhakeme yetisinden ırak cemaati yaftalanabilir mi? Allah adına hizmet gerekçesiyle Müslümanlardan topladığı yardımlarla kiliseler ve havralar yaptıran, İslam’ın ve Türkiye’nin aleyhine harcayan Gülen ve çetesi, hayırsever Müslümanlarla denk tutulabilir mi? Yolsuzluk, sömürü, istismar, dolandırıcılık ve hırsızlıkta Gülen çetesi ile yarışabilecek CHP’den başkası var mıdır?  

Yolsuzluğu ve rüşveti milletimize aşılayarak dininden ve namusundan koparan bir CHP’nin yanında başkasını suçlamak abestir. Asıl yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetin ne büyük bir yıkım olduğu, CHP’nin iktidara gelmesiyle anlaşılacak ve geçmişteki acılar tekerrür edecektir. Onun için CHP’nin iktidara gelmesini temenni ediyor, azmış insanların hak ettikleri belayla yüzleşmelerini bu sebeple arzu ediyorum. 

İlkesi “dini ve namusu olanlar kazanamazlar” olan bir zihniyet, ancak şeytanı egemen kılar; dolayısıyla “bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz“ düşünceleri de, Türkiye’deki azgınların barınabileceği çatının CHP olduğunu kanıtlamaktadır. Kalbinde Allah imanı, sevgisi ve korkusu olan için CHP, bir cehennemdir.

 (Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar. “ A’raf 202

Hukuk var; adalet yok!

Seküler yani batıl hukuk, nefsi yücelten kanunlarla inşa edildiğinden adil olabilmesi mümkün değildir. Her rejimin bir hukuku vardır ve hukukun önemine işaret edilir lakin adil olup olmadığına aldırılmaz. Hukukun çiğnendiğine vurgu yapılır ama devletin hazinesi olması gereken adalete yangın misali sahip çıkılmayarak kıyamet yaşanır. Adil olmayan hukuk, ayakları olmayan engellinin ayakkabısı olması gibidir!

Kölelik karşıtı mücadelesiyle bilinen Amerikalı filozof Henry David Thoreau der ki; “Adil olmayan yasalar mevcuttur: Onlara itaat etmekle yetinelim mi, yoksa bu yasaları değiştirinceye kadar onlara itaat mi edelim, yoksa bu yasaları ihlal mi edelim? Bu tür bir devlet yönetimi altında insanlar genellikle çoğunluğu ikna edinceye kadar beklemek gerektiğine inanırlar. Eğer yasalara karşı gelirlerse, çözümün mevcut kötülükten daha kötü olacağını düşünürler. Fakat bilinmelidir ki, devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür.”

Her nefsin doğru yahut yanlış algısı adaleti doğrayan yegâne sebeptir. Ancak hukuk nefsi arzular üzerine inşa edilmiş ise, insanda nefsinden öte hiçbir şeye kaygı duymamakta, dolayısıyla adaletin değil nefsin peşine düşülmesinden kuvvetlinin zayıfı ezip geçmesi meşru hale gelmektedir.

Adaletin ilki devletten gelmiyor ise, devletin toplumsal düzen sağlayıcısı hukuk ne işe yarar? Adaletin hesap sorduğu bir yargıda çıkar ve merhamet hakkı gözetilirse, adalet doğranmıştır! Dolayısıyla Allah; ana, baba, kardeş ve evladının aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmekten vazgeçilmemesini emretmiştir. Ne var ki nefis, adil olmaya izin vermemekte, çıkar ve merhamet saplantıları hakkı ve adaleti öyle savurmaktadır ki, tıpkı kuvvetli bir rüzgârın bitkileri çerçöp haline getirmesinden farksızdır!

Suriye’deki vahşetin yaşandığı bir dünyada artık seküler hukuk, ancak tükürükle boğulmalıdır. Haksızlıklar karşısında susan korkaklar, nasıl barış şemsiyesi altını sığınırlar ise, canilerde hukuka barınarak kendilerine dokunulmazlık sağlarlar.

Şeytanın bedenine girerek fiziki görünüm kazandığı Beşar Esed adlı cani, yıllardır onbinlerce insanı kıymasına rağmen tartışmaktan öte hiçbir yaptırım uygulanmaması hukuk ise, adalet nerede? Barış adına Cenevre’de düzenlenen görüşmelerde kelimelerin doldurulması, halen deşilmekte olan insanlardan daha önem arz ediyorsa, sonucun insani değil şeytani çıkacağı kaçınılmazdır. Dolayısıyla bir mahallede, şehirde yahut ülkede seri cinayetler işleyen azılı bir katil ortaya çıktığında; nefesler tutulur, korku yürekleri kaplar ve güvenlik güçleri alarma geçilerek sürek avı başlatılır. Lakin her gün yüzlerce insanı öldüren Beşar Esed adlı seri katil için uluslararası hukuk hiçbir önlem almıyor, caninin kırılmamasına hassasiyet duyuyor ve cinayetleri izliyor ise, seri katilliği meşru hale getiren hukuk karşısında dileyenin dilediği gibi insan öldürmesi hukuka aykırılık teşkil edebilir mi? Bu durumda terörist olarak yaftalanan insanlarda nefsi hukuklarını uygulamalarından dolayı suçlu sayılamazlar! Tecavüzcüsü de, soyguncusu da hırsızı da hukuklarının icabını yapmaktadırlar.    

Hukukun dayanağı nefis ise, bir nefis diğerini mahkûm edemez; eğer hukukun dayanağı vahiy ise, kim olursa olsun ayrıcalık gösterilmez ve bedeline bakılmaksızın adaletin gereği yerine getirilir! Seküler rejimlerde inşa edilen hukuk nefsi olduğundan ne hak ne adalet ne vicdan ne de insani bir ölçü vardır! Varsa yoksa çıkardır, gerisi manipülasyondur!

Charles Darwin, Malthus’un düşüncelerinden yola çıkarak, ayıklanma metoduyla gereksiz veya yararsız canlılardan kurtulmayı çevre uyumuyla özdeşleştirmişti. Teorisine göre; “Çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalır.” Adına ‘Doğal seleksiyon’ verdiği ve evrimin itici gücü, yani ilerlemenin dayandığı düzenek koyduğu düşünce, 19. yüzyılın acımasız kapitalizmini ve emperyalizmini doğurmuş, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışını seküler düzende egemen kılmıştır.

Böylece despot iktidarlara boyun eğmeyip uyum göstermeyenler katliamı hak etmekte ve uyanlar sağ bırakılmaktadırlar. İşte dünyada hâkim olan bu düzenden dolayı zalim Esed, iktidarına muhalefet edenleri vahşice elemektedir. Dolayısıyla seküler düzenin Esed’e müdahalede bulunabilmesi mümkün değildir.

Yaratıcı Allah’ın koyduğu düzene asi olanlar güçlerine güvenerek ne kadar ‘benim’ diyerek böbürlenmek suretiyle zulümlerinde ısrarcı olsalar da, eceli gelen her devlet gibi silinip süpürüleceklerine şüphe yoktur.

Allah’ın Suriye’deki vahşete izin verip şımaran dünyaya müdahale ettirmeyerek ‘o kitap’ta takdir ettiği günü beklemesi, Nuh tufanı ve diğer kavimlerin başlarına gelen binbir türlü felaketin tüm insanlığı kuşatacak olmasındandır. Bugün Suriye’deki vahşeti izleyen milyarlar var ama o gün, izleyebilecek ne kadar canlının geride kalacağını bilmiyorum. Sözünü ettiğim felaket, kıyamet öncesi meydana gelecek belâlardır yani Suriye’deki vahşetin tetikleyeceği bedelidir.   

Kıyamet ise öyle bir gündür ki, yeryüzü tutuşacak, gökyüzünde peyda olan korkunç ses ve görüntüler kalpleri durduracak, binlerce volkan tarafından fışkıran lâvlar dünyayı kaplayacak, yerler eriyecek, denizler kaynayacak, kıtalar batacak, uçan kızgın taşlar insanları avlayacak, yarılmış arzın gümbürdemesi ve kül kasırgalarının kükremeleri dünyayı yok edecektir. Kimileri Mars yahut bazı gezegenlere kaçarak yaşayabileceklerini sanıyorlar ama sonuçta kâinatın tamamı yaratıcının hükmü altındadır.

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” Bakara 48

 

İran’ın, İsrail’den bir farkı var mı?

Biri Yahudi diğeri Şia olmak üzere her ikisi de insaniyet, hak, adalet, vicdan ve İslam düşmanıdırlar. Varlıklarından itibaren Müslümanlara zulmü şiar edinmiş ve Müslümanlardan başka hiç kimseyle savaşmamışlardır.

Şia, her ne kadar İslam’ın bir mezhebi olduğu iddia edilse de, 12 imamlarını tıpkı Hıristiyanların İsa’sı gibi kalplerinde Allah’a veliahd kılmışlar ve kurtarıcı olarak sözde mağarada çocukken kaybolup halen yaşadığına inandıkları Muhammed el-Mehdi adlı birinin ahir zamanda yeryüzüne dönerek insanlığı kurtaracağına iman etmiş sapkın bir yığındırlar. Tıpkı Budistlerin Buda’nın ölmeyip uyuduğuna ve uyanınca dünyayı kurtaracağına inanmaları gibi!

Yaratıcı Allah’ın buyruklarına kayıtsız-şartsız teslim anlamı taşıyan, nefsi hiçbir söz ve davranışa geçit vermeyen ve zalimlere hiçbir gerekçeyle aman tanımayan İslam’la hiçbir ilişikleri olmadığı; Esed adındaki şeytan tarafından yanı başında katledilen ve açlığa mahkûm edilen Müslümanların öldürülmelerini, kıyılmaları için cehennem askerlerini göndermeleri ve işkenceler altında inlemelerini sağlamaları ve acımasız şeytan Esed’ı zulümlerinden dolayı desteklemeleri İran’ın İslam olmadığına yeterli kanıttır.

Oysa Allah; zalimleri sevmediğini, zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yapılmayacağını, zalimlerin dost edinilmeyeceğini, yardım ve destekte bulunulmayacağını, hatta zalimlerle birlikte aynı safta yer alınmayacağını emretmedi mi?

İran’ın bir taraftan İsrail’in yok edilmesini savunarak diğer taraftan tek bir saldırıya cesaret edemeyip Müslüman toplumları sindirme ve silme politikaları, İsrail’le aynı safta olduklarını ortaya koymaktadır. İsrail’in Lübnan işgaline bilmukabele de bulunmayarak İsrail topraklarına giremeyen hizbuşeytanlar, Suriye halkına acımasızca saldırarak Müslüman halkı katletmede sınır tanımayabilmektedirler.

Zalimlerle birlik olmak, Allah’ın ayetlerini açıkça inkâr etmek değil midir?

El Kaide birçok cephede ABD ve İsrail’e karşı mücadele edip Müslümanların bağımsızlığı adına binlerce şehid verirken; İran, bugüne kadar ne yapmış ve tarihlerinde küfre karşı bir savaşları mevcut mudur? İran’ın İslam adına yaptığı ve Müslümanların safında olduğu tek bir mücadele var mıdır? Her olayda ABD ve İsrail’e karşı düşman olduğunu haykırdığı halde karşılarına çıkıp ulumadan öte ne yapmıştır? İsrail, Lübnan’a saldırarak taş üstünde taş bırakmazken, neden kılını kıpırdatmamıştır? Haçlı emperyalist güçler; Irak, Afganistan, Somali, Nijerya, Çeçenistan, Doğu Türkistan ve birçok bölgede Müslümanları ortadan kaldırabilmek için zulmederlerken, İran sesini çıkarabilmiş midir? Bırakın tepkisini, üstelik Müslüman direnişçileri tutuklayıp ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet etmemiş midir?

İran, İslam dışı Pers zihniyetinden derhal vazgeçerek, Müslüman ise ya gereği gibi Allah’ın hükümlerine itaat etmeli ya da içi boş şovsal tehditlerinden vazgeçerek, en azından Müslümanlara düşman kesilmemelidir diyeceğim ama İran, İslam değil ki böylesi bir çağrıda bulunabileyim!

Ayetler hakkında ileri geri yorumlar yaparak mezhebine uydurma ve egemen olma çabaları, Allah yolunda cihad eden ve bağımsızlık uğruna canlarını feda eden Müslümanları engelleme politikaları, apaçık zalimler topluluğu olduğunu kanıtlamaktadır.

İran, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in bedduasına uğramış bir millettir. Bu sebeple sözle kabul ettikleri Peygamberi, kalben tasdik etmediklerinden kendilerine has bir din kılmış, halifelerden Hz. Ömer başta olmak üzere Hz. Ebubekir ve Hz. Osman’ı düşman belleyerek, ehlibeyt manipülasyonuyla gizliden Hz. Ali’yi tanrılaştırmışlardır. Tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa’yı tanrılaştırmaları gibi Hz. Ali ve imamiyetlerini de tanrılaştırmıştır.

İran’ın geçmişteki Kisra İmparatorluğunun öcünü alırcasına Müslümanlara düşmanlığı, Peygamberimizin davet mektubunu yırtıp parçalamalarıyla kanıtlıdır.       

“Bismi’lillahi’r-rahmani’r-rahim. Allah’ın Kulu ve Peygamberi Muhammed’den Fars’ın ulusu Kisra’ya. Hidayete uyanlara, Allah ve Rasulü’ne iman edenlere, Allah’tan başka hiçbir ilah olmayıp O’nun bir tek olduğuna, ortağı ve benzeri bulunmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet edenlere selam olsun. Ey Kisra! Seni Allah’ın dinine davet ediyorum. Çünkü ben, dirileri (Allah’ın azabıyla) uyarmak, kâfirler üzerine o söz (azab) hak olmak için, bütün insanlara Peygamber gönderildim.  Ey Kisra! Müslüman ol ki selamet bulasın. Eğer olmazsan, mecusilerin günahı boynuna olsun.”

Hz. Muhammed (s.a.v), mektubun Kisra’ya verilmek üzere, Bahreyn emir’i Münzir’e teslimini emretmişti. Bahreyn, o zaman İran’a bağlıydı. Münzir mektubu Kisra’ya götürdü. Kisra, mektubu okuyunca yırtıp parçaladı. Hz. Muhammed (s.a.v) bundan haberdar olunca; “Parça parça olsunlar” buyurdu.

Çok geçmeden Kisra Hüsrev Perviz, oğlu Şirveyh tarafından karnı deşilerek öldürüldü. Hz. Ömer (r.a)’in halifeliği sırasında da Kisra’nın İmparatorluğu parçalandı ve bütün İran toprakları Müslümanların eline geçmişti. Onun için İran Halkının Müslümanları kardeş kabul etmesi, vahye ve Resulünün hükümlerine boyun eğebilmesi mümkün değildir.

Bu sebeple Müslüman Halkını acımadan katleden zalim Esad rejimine koşulsuz destek vererek akan Müslüman kanların katil işbirlikçisi olan İran, kendi ırk ve mezhebinden olmayan Müslümanlara beslediği kin ve nefretlerinin haçlılarınkinden daha hafif olmaması fevkalade vahimdir.

ABD ve İsrail dinlerinin egemenliği için Müslümanları katledip zulüm yaparlarken, İran’ın da kendi inancı çerçevesinde Müslümanlara karşı mücadele etmesi; münafığın kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu hadisine göre, ABD ve İsrail’den daha tehlikeli olduğunu ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla İran’ın bir İslam Cumhuriyeti değil, putperestliğe dayanan bir Şia Cumhuriyeti olduğu aşikârdır. Onun için İran, kendinden olmayan hiçbir Müslüman topluma yardım etmemekte, sinsice yok etmeye çalışıp asla ulaşamayacağı egemenliği için bataklığa saplanmış bir hayvan misali debelenip durmaktadır.

“İşte bunlar dünyada da ahirette de çabaları boşa giden kimselerdir. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur.” Ali İmran 22

21. Yüzyılın Lawrence!

İslam’ın ve Türkiye’nin düşmanı kim? Fettulah Gülen

Türkiye’yi haçlılara peşkeş çekmek isteyen kim? Fettulah Gülen

ABD ve İsrail’in taşeronu kim? Fettulah Gülen

Hainliği meslek edinmiş kim? Fettulah Gülen

İslam birliğine karşı çıkan kim? Fettulah Gülen

Azılı haçlılara hizmet eden kim? Fettulah Gülen

İslam’ı Protestanlaştırmak isteyen kim? Fettulah Gülen

Masonları öven kim? Fettulah Gülen

Kurban bağışlarıyla kiliseler yaptıran kim? Fettulah Gülen

Cemaatini İsrail’e adayan kim? Fettulah Gülen

Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır diyen kim? Fettulah Gülen

Cihad ehli mücahidlere beddua eden kim? Fettulah Gülen

Müslümanları aldatan kim? Fettulah Gülen

Okullarıyla haçlı misyonerliği yapan kim? Fettulah Gülen

Allah’ın ayetlerini eğip büken kim? Fettulah Gülen

Vatikan’a bağlılığını bildirip papa’nın izinde olduğunu açıklayan kim? Fettulah Gülen

İncilsiz ve Tevratsız Kur’an’ın olamayacağını söyleyen kim? Fettulah Gülen

Kur’an’a alternatif ‘gerçek furkan’ kitabını yazdıran kim? Fettulah Gülen

Allah’ın ipine değil şeytanın ipine sarılan kim? Fettulah Gülen

Evliliğin vahim bir fecaat olduğunu söyleyen kim? Fettulah Gülen

Hak ile batılı harmanlaştıran kim? Fettulah Gülen

İslam’ı hümanistleştirerek şeytanın bayraktarlığını yapan kim? Fettulah Gülen

Müslümanlar canavarmış gibi ehlileştirilmesini savunan kim? Fettulah Gülen

Allah’a ortak koşarak kendini rab edinen kim? Fettulah Gülen

Müslümanların zekâtlarıyla İslam’a hasımlık yapan kim? Fettulah Gülen

Müslümanlardan gelecek tepkilere karşı sırtını ABD’ye dayayan kim? Fettulah Gülen

Terör gerekçesiyle mücahidlere savaş açan kim? Fettulah Gülen

Hıristiyan uygarlığınca şer kabul edilen cihadı önlemeye çalışan kim? Fettulah Gülen

Şehid Müslümanları lanetleyip katil yahudilere anma töreni düzenleyen kim? Fettulah Gülen

Allah’ın hak ve tek dini İslam’ı diğer batıl dinlere peşkeş çeken kim? Fettulah Gülen

Müslüman ve Hıristiyan ümmetler İsa’nın şahsiyeti etrafında birleşsin diyen kim? Fettulah Gülen

Hıristiyanların İsa’yı tanrının oğlu olduğu kabullerine aldırış etmeyin fetvasını veren kim? Fettulah Gülen

İsa’nın mesih olarak tekrar yeryüzüne ineceğini ve insanlığı kurtaracağını iddia eden kim? Fettulah Gülen

Büyük Ortadoğu Projesini överek Türkiye’nin geç kaldığını söylemiş olan kim? Fettulah Gülen

Müslümanları yakıtı insan ve taşlar olan ateşe atmak isteyen kim? Fettulah Gülen

Kendini ‘vahidü dehrih’ (zamanın biriciği) ve ‘feridü asrih’ (asrın teki) kabul ettiren kim? Fettulah Gülen

Allah’ın indirdiği vahiyden başkasını söylemesinden lanetlenen kim? Fettulah Gülen

Allah ve Resulünün hükümlerine göre değil de nefsi istek ve düşünceleri doğrultusunda din kuran kim? Fettulah Gülen

Sözü başka kalbi başka kim? Fettulah Gülen

Yardımları Allah’ın rızasını gözetmek için değil haçlıların takdirini kazanabilmek için hoşnut olacak yerlere dağıtan kim? Fettulah Gülen

Dinine ve şerefine fiyat etiketi koyan kim? Fettulah Gülen

Riyakârlıkta, kumpasta ve komploda sınır tanımayan kim? Fettulah Gülen

Çıkarı için her türlü zalimliği mubah sayan kim? Fettulah Gülen

Haftanın yedi günü ve gecesi kapitalist, dört günü hümanist, Cuma cami, Cumartesi havra ve Pazar günü kiliseye giden kim? Fettulah Gülen

Haçlılarla abat, Müslümanlarla helak olacağını düşünen kim? Fettulah Gülen   

Peki, daha tehlikelisi kimdir? Gülenistler’dir! Gülenistler, Kemalistler ve satanistler misali paraya tapan, merhameti ve vicdanı olmayan, dini kuralları nefislerine göre düzenleyen,  acımasız, gaddar, sömürücü ve kendilerinden olmayanlara zulmü meşru sayan bir güruhtur.

Atatürk, nasıl Kemalizmi doğurarak Müslüman milletimizi haçlı batının ayaklarına kapattırmış ise; F. Gülen de gülenizmi türeterek ABD ve İsrail’e prangalamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Kemalistlere gösterilen hoşgörü nasıl horlanıp dışlanmamıza neden olmuş ise; gülenistlere duyulacak iyi niyette haçlı kuşatmasını işgale dönüştürecektir.  

 

Hala mı direniyorsun diyanet!

İnsanoğlunun anayasası olan Kur’an’ı Kerim’i, devlet yönetimi siyasetten ayrıştırarak hem İslam’ı hem insanlığı hem de Türkiye’yi tahrip edip toplumların vazgeçilmez gıdası ‘hak ve adalet’’ten uzaklaştırmanız, Diyanet değil bir hıyanet örgütü olduğunuzu ortaya koymaktadır.

Kur’an hükümleri, gerek sosyal gerek siyasi gerek ekonomik gerekse askeri yapılarının temelini ihtiva edip nefsi ve batıl hiçbir katkıya izin vermeyerek insanoğlunun düzeni için çözüm olarak yeryüzüne indiği aşikârken; siyasetten dışlanabilmesi Allah’a karşı apaçık bir meydan okuma ve ‘ben’ deme cüretidir. Ki, cennette ikame eden şeytanın da ‘ben’ duruşuyla lanete uğraması dikkate alındığında, neden insanların iki yakasının bir araya gelemediği, huzur ve güven, hak ve adalete kavuşamadıkları gayet sabittir.

Ancak ruhsuz bedenler ölü olmalarından tarafsızdırlar. Madde dahi kimyasal veya fiziksel özelliklerinden dolayı bitaraf olamadıklarına göre, sözde hak ve adaleti temsil eden ve toplumlara kötülükten kaçınıp iyiliğin yanında yer almalarını öğütlemekle yükümlü Diyanetin tarafsız olabilmesi mümkün müdür? Kötüyle iyinin mücadelesinde tarafsızlığı seçen bir düşünce ancak ölüdür!

Seçimlerin yaklaşmasıyla imamlara “tarafsızlığa gölge düşürmeyin” mesajı gönderebilen Diyanet, açıkça Allah ve Resulünün hükümlerinden, haktan, adaletten, vicdandan ve iyilikten yana olmadığını deklare etmiş, namaz kıldırma memurluklarından öte hiçbir yükümlülük ve sorumlulukları taşımadıklarını itiraf etmiştir. Dolayısıyla ülkemizde çıkan birçok karışıklık ve anlaşmazlıkta hakemlik görevi üstlenmediği gibi bitkisel hayattaki bir hastanın tavrıyla kör, sağır ve hissizliğe bürünebilmektedir.

Ey imamlar! Bağlı bulunduğunuz Diyanet İşleri Başkanlığı, Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laik rejimin bir kuklası olma hasebiyle tarafsız görünebilir;  laik taraflı İslam maskesi de takmış olabilir; Kur’an’ı siyasetten koparmasıyla kâfirce de düşünebilir; iman edenleri kandıran batılların yanında da yer alabilir; sizlere ve çocuklarınıza da zararları dokunduğu iç ve dış siyasetlere karışmamanızı söyleyebilir; vaaz ve hutbelerinizde siyaset hakkında yorum yapmamanızı isteyebilir; Müslüman kardeşlerinizi uyarmak maksatlı yararlarına olabilecek siyaset faaliyetlerinizi de yasaklayabilir;  sanki sen bir insan ya da vatandaş değilmişsin gibi ima yoluyla bile olsa herhangi bir siyasi parti, kişi veya zümrenin lehine veya aleyhine olabilecek konuşmalardan sakınmanızı isteyebilir; hiçbir konuşma yapmamanızı ve demeç vermemenizi de emredebilir, SAKIN HA İTAAT ETMEYİN!

Unutmayınız ki sizler, İslam’la şereflendirilerek Müslümanlara bilmediklerini öğreten ve aklı karışıklara yol gösteren imamlarsınız! Müslüman tarafsız olamaz, kötünün galibiyetini izleyemez! Geçici dünya menfaatleri için dininize fiyat etiketi koyarak hem dünyanızı hem de ahiretinizi heba etmeyiniz. Sizlerin rızkını Diyanet değil Allah veriyor! Kötüye karşı mücadele ederek hakkın ve adaletin yanında olmanızdan dolayı görevlerinizden el çektirirlerse bile, Allah’ın yeni kapılar açacağından şüpheniz olmasın. Dâhili ve harici haçlı ve hainlerin kuşatması altında olduğunuz dininiz, namusunuz ve vatanınız aleyhine susamasınız…  Susmanızı kim istiyorsa, o bir haindir! Allah seni din konusunda şeriat sahibi kıldı; dolayısıyla O’na uymaktan başka hiçbir çaren yoktur! Diyanet İşleri Başkanlığı’na uyma ki, bir saniye sonrası meçhul hayatın için ne kendinin ne çocuklarının ne de Müslümanların geleceğini karart!

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” Casiye 18 

Türkiye’de yoksuzluk yok; haçlı kuşatması var!

İngilizlerin I. Dünya Savaşında Araplara; “Türklerin karnında sizin altınlarınız var” kışkırtmaları sonucu Arapları isyana kalkıştırarak karınlarımızı deştirmeleri ve Ortadoğu’daki iktidarımızı kaybettirip İsrail’e devlet kurdurmaları misali bugünde, iktidar yolsuzluk yaparak tüyü bitmemiş yetimin haklarını kursaklarından geçiriyor ve kul hakkına giriyorlar fitneleriyle filmi tekrarlatarak Türkiye’yi artığa muhtaç hale getirmeye çalışıyorlar.

Zaten Müslüman milletimizi ya Anadolu’da yok etmeye ya da Asya steplerine sürmeye ant içmiş ezeli ve ebedi düşmanımız haçlılar, içerimizdeki hainleri saflarına çekemeselerdi, ne dün ne de bugün başarıya ulaşabilmeleri mümkün değildi. Onun için münafık kâfirden yetmiş kez daha kahpe, tehlikeli ve acımasızdır.

Unutulmamalıdır ki, haçlılar için Müslüman Türkler her zaman kâbus olmuş, güçlenip kuvvetlenme düşüncesi dahi kıyameti çağrıştırmıştır. Ancak kendini bilmeyen, tanımayan ve geçmişini inkâr eden yığınlar, batıya eğilmeyi ve rızasını aramayı ayrıcalık hisseder; şerefli Müslüman bir Türk olmaktan ise, dinsiz ve namussuz bir batılı olmayı yeğlerler!

İran’a karşı ABD ve İsrail’in kin ve nefreti, iktidarın İran’a konulan ambargoyu delerek ticaret yapmasıyla haçlıların intikamına neden olmuş; dolayısıyla hem iktidarı hem Halk Bankasını hem de İran’ın tahsildarı Reza Zarrab adlı iş adamını hedef almışlardı. Ancak öçleri için devlete sızmış etkili bir taşeron çeteye ihtiyaçları vardı!  

Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri gelişmelerinden fevkalade rahatsız olarak caydırıcı güce ulaşmasını tehdit gören ABD ve İsrail, her ne kadar planları için CHP’yi taşeron olarak kullanmak isteyip gerek Gezi gerekse ODTÜ olaylarıyla istedikleri sonuca kavuşamayınca, yıllardır desteklediği ve joker olarak bugünlere hazırladığı F. Gülen’i öne sürmüş ve devletin önemli kurumlarına sızan militanlarıyla “yolsuzluk ve rüşvet” operasyonunu gerçekleştirmişlerdi. Çünkü CHP’nin devlet kurumlarında hiçbir ekibi ve etkinliği bulunmamaktaydı.

Dershane, hatta destek verdiği Gezi olaylarından çok önce ihanete hazır F. Gülen, aldığı emri yerine getirerek birbirleriyle hiçbir ilişiği olmayan dosyaları gündeme aldırmak suretiyle CHP’den sonra milletimize ihanet eden ikinci çete olmuştur.   

Herkesin bildiği uluslararası silah kaçakçısı bir Adnan Kaşıkçı vardı. Silah ambargosu konan ülkelere silah satan bu şahıs, ABD adına ilişkilerini ve kaçakçılığını sürdürüyor, deşifre olmasıyla üstüne çizgi çekilerek başka taşeronların yerine getirilmesiyle kimyasal silahlar dahi satılabilmiştir. Esed, kimyasal silahlar kullanıp binlerce insanı katletmesine rağmen ABD’nin savaştan vazgeçmesi, kendisinin deşifre olacağı çekincesindendi. Rusya’nın dünya kamuoyuna açıklama tehdidi, ABD ve Avrupa’yı masaya oturtmasına, dolayısıyla Esed’in dokunulmazlığına neden olmuştur. ABD, bir taraftan dilediği ülkelere ambargo uygulatıp, diğer taraftan satışlar gerçekleştiren sinsi bir devlet olarak gayrimeşru kazançlarla mafyalaşmış bir imparatorluktur.

Dünya ekonomik krizle boğuşurken, uluslararası tüm riskleri göğüsleyerek milletine sıkıntı yaşatmamak amacıyla kendini feda eden Başbakan Erdoğan’a minnet duyulup saygı besleneceğine, yolsuzluk ve hırsızlıkla suçlanabilmesi alçaklığın, ihanetin ve nankörlüğün ta kendisidir. Bu Türkiye’ye yapılmış öylesine bir ihanettir ki, bundan böyle güvenirliliği yitirtilerek yatırımcıların cazibe merkezi olmaktan çıkarılmasıyla ekonomiye korkunç bir darbe indirilmiş bir korkunçluktadır. Ancak uluslararası ticaret döngüsünden bihaber CHP ve MHP’nin milleti nasıl bir yokluğa ve ülkeyi gerilemeye götüreceği de politikalarıyla aşikârdır.    

Peki, Başbakan Erdoğan ve hükümeti ne yapmış? Ambargo altında olan komşumuz İran ile ticaret yaparak ülkeye milyarlarca dolar kazandırmış! Bu ticaretin uluslararası zeminde resmiyet taşıyabilmesi mümkün olamayacağından aracılar kullanmış. Tabii ki bu aracılardan biri de tıpkı Adnan Kaşıkçı misali Reza Zarrab’dı. Ki, Reza Zarrab, İran’ın temsilcisi ve tahsildarıydı. Bu sebeple söz konusu işadamının ticareti meşru olup, rüşvet verme gibi hiçbir zorunluluğu bulunmamakta, İran’ın alacağına aracılık yapması dışında hiçbir gayrimeşruluğu bulunmamaktadır. İran, Türkiye’den alacağı ile ilgili kendisini temsilci kılmış, böylece alacağının % 5’ini komisyon olarak vermesiyle tahsilâtını yürüttürüyordu. Ancak kendisi yardımsever bir işadamı olmasından ki, İbrahim Tatlıses’in ifade ettiği üzere yoksul bir aileye anında ev alabilecek kadar cömert birisi olması, operasyonda rüşvet almakla suçlanan kişilerin istismarına uğradığını kanıtlamaktadır.

Ortada iddia edildiği gibi ne bir yolsuzluk ne de bir rüşvet mevcuttur. Rüşvetin olabilmesi için devletten habersiz bir kaçakçılığın olması gerekir. İran hem petrol ve gaz verecek hem de alacağı için rüşvet mi?

Kanıt diye ortaya konulan dinlemeler, bakan oğulları ve halkbank genel müdürünün evinden çıkan paraların iktidarı kapsayacak bir yolsuzluk ve rüşvet olmadığı tartışmasız açıktır. Çünkü sebep yoktur ve yapılan iş her iki ülke arasında meşrudur ve gayet anlaşılırdır. Zaten yargı safhasında da süreç ortaya çıkacak ama hem ülke uğradığı zararlarla hem iktidar ve zanlılar atılan iftiralarla kalacak; haçlılar ve taşeronları vurdukları darbeyle sevineceklerdir.

Bir kadının mahrem yerinin görünmesi nasıl onu fahişe yapmaz ise, birkaç kişinin paraya karşı olan tamahı iktidarı hırsız yapamaz!

Arkadaş! Bu ülke senin değil mi? Kazanılan her kuruş senin lehine değil mi? Millet olarak güçlenmene ve dünyada söz sahibi olmana karşı mısın? ABD ve İsrail’in artığına ve tutsaklığına mı tarafsın? Ak Parti’ye karşı olabilirsin, Başbakan Erdoğan’dan da nefret edebilirsin ama vatanına ve milletine ihanet edemez ve hiçbir gerekçeyle hainliğini aklayamazsın. Türkiye’nin nasıl bir belayla karşı karşıya olduğunu anlayabilmen için illa belalarla cebelleşmen veya ölmen mi gerekli?

Ne Ak Partiliyim ne de Başbakan Erdoğan’ı eleştirmediğim tek bir gün vardır. “Neden oy Kullanmıyorum” adlı kitabımla seküler rejimi meşrulaştırmamak için tüm partilere karşı olduğumu detaylarıyla ortaya koymuş ve oy kullanmayı küfürle özdeşleştirmiştim. Ama geldiğimiz nokta haçlıların kuşatma tehdidi taşıdığından Başbakan Erdoğan’ın yanında olmayı dinim, namusum, vatanım ve milletim için kaçınılmaz bir yükümlülük addediyor, savaş sathında bulunmamızdan ötürü ilk defa Başbakan Erdoğan’a oy kullanacağımı açıklıyorum. Allah’ın izniyle felaketsi badireyi atlattıktan sonra gerek Ak Partinin gerekse Başbakan Erdoğan’ın yakasına yapışmayı sürdüreceğim.

Ey Müslüman milletim! Şu ülkede haçlıların ve hainlerin entrikalarından acı çekmemiş, kahrolmamış, haksızlık ve adaletsizliğe uğramamış ve başı önde yaşamamış tek birimiz yoktur. Nefsi davranarak ne kendimizi ne de çocuklarınızın geleceğini tehlikeye atmalıyız! Haçlı kuşatması altında oluğumuz öyle bir kaypak ve kaygan bir zemindeyiz ki, hırslarından Türkiye’nin çökecek olmasını dahi umursamayan muhalefet partileri ve Gülen’in haçlı taşeronluğuna geçit vermemeliyiz. Artık zaman; parti tutma, öç alma, hesap sorma, çıkar gözetme ya da nefse uyma zamanı değildir. İş işten geçtikten sonra pişmanlıklarımız hiçbir şey ifade etmeyecek, yanlış tercihlerimiz ve ihanetlerimizin bedelini çok ağır ödeyeceğiz. Rabbimden temennim o dur ki, hepimize muhakeme edebilme yetisi kazandırarak uluyanların ulumalarına kulaklarımızı tıkattırması ve ülkemizi haçlıların kuşatmasından korumasıdır.

Bir ülke dışarıdan değil içeriden yıkılır! Halk için en büyük felaket, nefsine yenik düşmüş ahlâksız hainlerdir. 

Sayın Başbakan Erdoğan! (Haşa) mucizeler yaratsan da;

Onların nezdinde ezeli ve ebedi bir düşmansın…

Allah, insanoğlunu yoktan var edip sayısız nimetler vererek yeryüzünde halife kılmak suretiyle keşifler yaptırtıp belâlardan koruyup kollamasına rağmen asilikte sınır tanımaması, hain ve nankör fıtratını kanıtlamakta, dolayısıyla insana değil Allah’a dayanıp güvenilmenin zaruriyeti ortaya çıkmaktadır.

Yaratıcı Allah’ın memnun edemediği insanı senin hoşnut kılabilmen mümkün değildir. Onun için amaç ve hedefin, Allah’ın rızasını kazanmak olduğu sürece sapan kimselerin sana zarar verebilme plan ve tuzakları da etkisiz kalacak, yaratıcının koruma kalkanıyla hakkın ve adaletin egemenliği için muzaffer olabileceksin. Bu sebeple insanın sana katacağı hiçbir şey olmadığı idrakiyle etiketleri yahut görsel potansiyelleri aldatmamalı, faydadan öte zarar verebildikleri yüzleştiğin kanıtlarla ortadadır.  

Bir kimse Allah yanında makbul ise, bütün insanlar ondan yüz çevirseler, ona hiçbir zarar gelmez. Allah yanında makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi, ne fayda eder?   

Azılı kâfir ve münafıkların sayı, şöhret ve güçleri asla yıldırmamalı, çıkardıkları fitnelerden korkulmamalıdır.   

Bana diyorlar ki, nasıl oluyor da bu kadar cesur ve korkusuz olabiliyorsun? Oysa benden daha korkak kimsenin olmadığını, aramızdaki farkın benim yaratıcım Allah’tan, senin de hilkatteki eşinden korkuyor olmandır. Asıl pervasız, Allah’tan korkmayıp meydan okuyabilendir!

Gerek partinden gerek içeriden gerekse dışarıdan korkunç bir kıskaçla karşı karşıya olsan da zafer mutlaka senin ve Müslüman milletimizindir. Nefsinden tamamen arınarak Allah’a dayanıp güvenen kim mağlup olmuş ki, yenilgiye uğrayabilesin! Yeter ki geri adım atmayarak haçlıları cesaretlendirecek bir ürkeklik göstermemiş ol. Onlar nasıl tuzaklar kurup hukuk adına her türlü hileye başvuruyorlar ise, Allah’ın koyduğu ölçüler dâhilinde bilmukabele de bulunman meşrudur.

İnsanların senin için ne düşündüğünü önemseme, Allah’ın hakkındaki kanaatine eğil! Hainlere ve nankörlere ne kadar celalli olursan, bil ki Allah seninledir. Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmalısın. Çünkü kâfir ve münafıklara karşı göstereceğin hoşgörü, onların şımarıp üzerine
tasallut etmelerini tetikler. Altın prangalar içinde başbakan olmaktan ise, demir prangalar içinde şehid olman şerefli ve ebedi kurtuluştur.

Uluyanların ulumalarına kulaklarını tıkayamazsan, gerçeği yalan zanneder ve çarklarında öğütülürsün. İnancın ne kadar derin olursa, zaferin o kadar kolay olur. Unutma ki sen yalnız değilsin; arkanda umutla bekleyen kükremeye hazır bir millet var! Eğer bu milletin hakkı ve adaleti için canını feda etmekten çekinirsen, o koltuk sana haram olur; Allah’a karşı seni müdafaa edecek bir mümin dahi bulamazsın.  

Zorbaların görünüşteki galibiyetleri, karşılarında iman ehli bir toplum olmamasındandır. Dindar sanılan cemaatlerin dahi kendilerine fiyat etiketi koyarak en yüksek bedel biçenlere hem dinlerini hem de ülkelerini nasıl satabildikleri aşikârdır. Dolayısıyla şeytanın boş durmadığı âlemde taht kurduğu nefisler ne dini ne vicdanı ne vatanı ne de milleti tanırlar.  

Milleti temsilen iktidarına savaş açanlarla savaşmaktan kaçınırcasına zerre bir kaygı duyarsan, bu davranışın apaçık bir ihanet olup, hem dâhili hem de harici işgalcileri halkımızın başına musallat etmiş olursun! Karşılarında hiçbir toleransta bulunmayıp hak ve adalet için dimdik durabilirsen; geçmişte olduğu gibi Müslüman milletimizin sesi veya gölgesi dahi zalimlerin yüreklerine korku salıp adımızın geçtiği her yerde saygıyla eğilmelerine sebep olur.  

Haydi, Başbakan Erdoğan! Müslüman millet dik durmanı, kâfir ve münafıklara göz açtırmamanı, hain ve nankörlere taviz vermemeni, haksızlık ve adaletsizliklere karşı geri adım atmamanı, hukuki manipülasyonlara kanmamanı, millettin üstünde hiçbir batıl düşünceleri ve beşeri güçleri tutmamanı, şantajcılardan ve fitnecilerden korkmamanı, amaçları ülkeyi talan etmek olan fırsatçılara yol vermemeni, sömürücülere boyun eğmemeni, bozgunculara sessiz kalmamanı, Allah’a ve iman etmiş milletine güvenmeni beklemektedir! Onların sesi gürültülü çıkıyor diye tasalanma, tuzaklarından sarsılma, önce kırıp sonra barış eli uzatmalarına inanma!

“İzzetim hakkı için; her kim bana sığınırsa, yeryüzü ile yeryüzündekiler, gökyüzü ile gökyüzündekiler ona düşman bile olsa, onlar için bir çıkış yolu yaratırım. Kim de bana sığınmaz ise, yeryüzünü yere batırırım da onu nefsinin eline terk ederim.”   

“Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur, din de yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?“ Nahl 52

Yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetten suçlanamayacak tek adam!

Hiçbir yalan, iftira ve dedikodu; boğazından tek bir haram lokma geçmemiş ve iffetsizlik yapmamış Recep Tayyip Erdoğan’a yaraşamaz. İstanbul Belediye Başkanı olmadan önce dahi vahyin yolunda olmadığından kıyasıya eleştirdiğim, bulunduğumuz ortamlarda tartıştığım hatta kavga ettiğim Başbakan Erdoğan’ın tartışılmaz özelliliği kul hakkına olan hassasiyeti; yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvete karşı olan duyarlılığına her daim şahit olmuş, asla toleransta bulunmamış olmasıdır. Yoksa o, muhafazakar demokrat; ben ise İslamcı ve şeriatçıyım; o hümanist, ben ise cihadçıyım; o ılımlı, ben ise radikalim!

Gerek kitaplarımda gerekse günlük yazılarımda İslami bir siyaset gütmemesinden en ağır üslupta eleştirdiğim Erdoğan’ı dürüstlüğünden ötürü hep takdir etmiş, rahmetli annesinden emdiği sütün helal olduğunu vurgulamışımdır.  

Takdir edilir ki, din ve namus düşmanlarının yegâne argümanları; ya rejim düşmanlığı ya da yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet gibi kabul edilemez yaftalarla Müslümanları gözden ve iktidardan düşürebilme çabalarıdır.

Milleti layık oldukları seviyeye ulaştıramayarak güvenini kazanamayanların alışa geldikleri taktikleri bugünde yaşamakta, ya darbelerle ya komplo ve isyanlarla ya da iftiralarla halkı kandırarak hükümet olabildikleri herkesçe malumdur.

Özellikle CHP’nin; Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” ilkesi gereği savaşlarda şehit düşmüş ecdadımızın geriye bıraktıkları dul ve yetimlerinin haklarını gasp ederek nasıl yolsuzluk ve hırsızlık yaparak CHP Diktatörlüğünü kurdukları hatırlanmalıdır. Bu sebeple halen kapkara leke taşıyan, dul ve yetimlerin yanı sıra tüyü bitmemiş neslimizin dahi hakkını yemiş CHP’nin Ak Parti’yi suçlayabilmesi adil olabilir mi?

MHP’nin de DSP ve ANAP ile yaptıkları koalisyon ortaklığındaki yolsuzlukları, hırsızlıkları ve yağmaladıkları devlet kurumlarının perişan halleri hala hafızalardadır. Ayrıca Alpaslan Türkeş’in rahmetli olmasıyla beraber İngiliz bankalarında ortaya çıkan milyonlarca sterlini, eş ve çocuklarının miras paylaşımıyla ilgili kavgaları unutulmamalıdır. 

Şöyle bir düşünün; CHP ve MHP’nin yolsuzluk ve hırsızlık gerekçesiyle Başbakan Erdoğan’ı suçlayabilmeleri trajikomiktir. Ayrıca madem çok dürüstler ve kendilerini hak ve adalete adayarak millet için varlar; neden millet onlara güvenmeyip iktidara getirmiyor veya kısa dönemli getirdiğine bin pişman oluyor? Çünkü milleti aptal sanarak taktıkları maskelerle aldatabileceklerini düşünürler ama milletimiz onların ne olduklarını çok iyi bilmelerinden geleceklerini asla ellerine bırakmamaktadırlar. Lakin onlar, geçmişi bilmeyen yeni nesli kandırarak yıkılmayacak ölçekte destek almalarından böbürlenebilmektedirler.

Eğer Başbakan Erdoğan iddia edildiği bir ahlaksızlık içinde olsaydı, ülkeye devasa yatırımlar yapmaz, CHP ve MHP gibi hazineyi yakınlarına peşkeş çekerdi. Demek ki hiçbir yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvete bulaşmamış ki, millet tarafından 3 dönem tek başına iktidara taşınmış, muhalefet partileri gibi iktidardan uzaklaştırılmamıştır.

Gerek CHP gerekse MHP’nin şansları, çok uzun zamandır iktidara gelmemelerinden dolayı kimilerinin yaptıklarını unutmaları, kimilerinin ideolojik bağlılıkları, kimilerinin de yeni nesil olmalarından şerleri, acaba kabilinden denemek heveslerindendir. Yoksa Başbakan Erdoğan’ın çığır açan başarıları ortadayken, nasıl bir akıl yahut kalp onlara imkân tanıyabilir? Ki, onların yolu bilinmeyen değil binbir belanın fokurdadığı bilinen harami bir yoldur!

Nasıl ki hiç para görmemiş bir adama namuslu yahut kadın görmemiş bir adama iffetli denemeyeceği gibi, iktidar gücünü ele geçirmemiş bir adama da dürüst denemez!

Evet, herkesin aklını karıştıran ve hislerini paçavraya çeviren bir yolsuzluk iddiasıyla karşı karşıyayız. Bilgi ve kanıt kirliliğinin en dorukta yaşandığı bir karmaşada sağlıklı bir kanaat ve yargı mümkün değildir. Lehte ve aleyhte her kesim kendilerini doğrulaştıracak deliller ve yorumlarla zihin ve duyguları iğfal etmekte, neyin doğru yahut yanlış olduğu kestirilememektedir.

Bu durumda ölçü alınması ve güvenilmesi gereken iktidarın başıdır. Eğer başbakan dürüst ise adaletin yerini bulacağından şüphe edilmemeli ve kirliliğin aklanacağı gün sabırsızlıkla beklenilmelidir. Dürüst olduğu da ne benim ya da başkalarını sözleriyle değil, 12 yıldır sürdürdüğü iktidarıyla kanıtlıdır. Düşünün ki, benim gibi Başbakan Erdoğan’a radikal bir muhalif, dürüstlüğünden dolayı Erdoğan’ı savunabiliyor! Nefsi değil adil şahitlik, Allah’ın sevdiği ve kıymet verdiği bir özelliktir.  

Hiçbir şeyin göründüğü yahut işitildiği gibi olmadığı, tecrübelerin ortaya koyduğu bir gerçektir. Nefis öyle bir zehirdir ki; adil olunmasına düşman, önyargısız yargıya gidilmesine karşı, arzulanan sonuca ulaşılmasında hırslı, haksızlık ve adaletsizlikte celalli, peşin hükümde ısrarcı, karalamada sınırsız, yalan ve iftirada bayraktar, gözbağında mahir, ihanette sinsidir. Bu sebeple Allah, yeryüzünde bulunanların çoğuna inanılmamasını ve uyulmasını emrederek, söze değil öze odaklanılmasını buyurmaktadır.  Dolayısıyla ortaya konan kanıtlar bile yüzeysel değil derinsi bir araştırma ve irdeleme akabinde adalet sağlanır.  

Allah’ın sebatkâr kılmadığı hiçbir insan yoktur ki, nefsi tutkularının esiri olmasın! Örneğin bir kadın ve erkeğin birbirleriyle konuşmaları, yürümeleri yahut bir arada oturmaları öyle bir fitne ve fesadı tetikler ki, daha eve varmadan çekilen fotoğraflar yahut üzerine katılan dedikodular eşlerine yahut yakınlarına ulaştırılır da, ya tartaklanır ya iffetsizlikle suçlanır ya da öldürülürler. Oysa görünenin ve sanılanın aksine hiçbir ilişkileri bulunmayan taraflar, birbirlerinin ya dertlerini dinlemiş, ya sorunlarına yardımcı olmak istemiş, ya kardeşçe sohbet etmiş, ya da ticari bir görüşme yapmış olabilirler! Young Deneyinde dahi yarım bardak bir suya sokulan bir kalem nasıl kırık görüntüsü veriyor ise, delil olarak sanılan görüntüler ve duyumlar da aynı yanlışa sebebiyet verebilir.   

Gerek kanıtlar gerek tartışmalardan dolayı herkes gibi ben de etki altında kalmış, dürüstlüğünden asla şüphe duymadığım Başbakan Erdoğan’ın sessizliğine ve hakkında iddialarda bulunulan bakanları görevden almamasına şaşırmış, atılı suçların üzerine sıçrayacak olmasının doğuracağı riskten ülkenin zarar görebileceğini düşünmüştüm. Ancak sağlıklı bir düşünce sonrası takındığı sabır, kati bir dayanağınve iddiaların kesinleşmesini beklediğini ortaya koymuştur. 

Her ne olursa olsun dürüst ve adaletten asla taviz vermez bir başbakanın var oluşundan, herkesin ulumalara kulaklarını tıkayıp gerçeğin açığa çıkmasını beklemesi hem dinen hem hukuken hem siyaseten farzdır.

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” Maide 8

28 Şubat’ın darbeci mandaları titriyor…

Görünüşte insan olup tabiatları hayvan hatta daha da aşağı olanların yüksek mevkilere gelerek bir millete hele de Türkiye’ye siyasi ve askeri yön verebilme konumları, takdir edilir ki lanetten başka bir şey değildir.  

Ergenekon ve Balyoz terör örgüt komutanlarının ihanetleri mahkemelerce kanıtlanmış, yargısı devam eden 28 Şubat hainlerinin de ne kadar korkak, pespaye ve satılmış oldukları ifadeleriyle ortaya çıkmaktadır. Sırf inançlarından dolayı milleti ve seçtiği hükümetlerin üzerine milletin ordusuyla çökmeye çalışan rütbelilerin yargı karşısında birbirlerini suçlayan ve yaptıklarını inkâra varan ifade ve davranışları, insanlığın ve askerliğin onur ve şerefini doğramaktadır.

İnsan, hatadan münezzeh bir tanrı olmadığından yanlış ve kusurda bulunarak nefsi kararlar alabilmesi normaldir. Ancak insanı insan derecesine yükselten; ya cezada alacak olsa yaptığı yanlışı kabullenmesi ya da yaptığının doğru olduğu kararının arkasında durarak şerefini muhafaza etmesidir. Ancak bir kul olduğunu reddedip ‘ben’ diyenler namussuzluğu ve hainliği meslek edindiklerinden ceza alacak ve unvanlarını yitirebilecek kaygılarından aslanken sıçana dönüşebilmektedirler.

İşte 28 Şubat’ın hain generalleri, bir zamanlar gölgeleri dahi koca bir milleti korkuturken, yargı safhasında taşıdıkları rütbelerini dahi ayaklar altına alarak, asılları olan sefillerin en sefilleri olduklarını açığa çıkarabilmektedirler.

Düşünün ki, şerefli, yılmaz ve yiğit bir ordu olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin genelkurmay başkanlığını yapmış İsmail Hakkı Karadayı, ölümüne bir kulaç kala dahi yalan ve inkârdan kaçınmamakta, ihanet içinde olduğu alt kademedeki işbirliğindeki komutanlar tarafından “yalancı ve küstah” olmakla suçlanabilmektedir. Nasıl olurda genelkurmay başkanlığı yapmış Karadayı, böylesi alçak ve izzetsiz bir davranışı sergileyebilir?

Açıklamalarından ve ifadelerinden anlaşıldığı üzere; düne kadar genelkurmay başkanı olmak ve terfi edebilmek için aranan koşul, “İslam düşmanlığı ve İsrail dostluğu” idi. Ancak çoğu insanımızın dikkatinden kaçan ise, irtica gerekçesiyle dinin siyasete alet edilmesi yani İslami şeriat adına bir milleti topyekûn yok etmeye çalışırlar; diğer taraftan Yahudi şeriatıyla yönetilen İsrail’e emir kulu olurlar. Sonra da irtica yaygarasıyla İslam’a ve Müslümanlara kin kusup toplumu birbirine hasım edercesine bölerler.

Merhum Erbakan’ı “dini siyasete alet etmekle” suçlayan ve irticaya karşı orduyu harekete geçiren Karadayı; 27 Şubat 1997’de Netanyahu ve Ammon ile görüştükten sonra neden “Ağlama duvarı”’na gitmişti? Madem “din ayrı devlet ayrı” ise, Türkiye’deyken bir kez olsun camiye gitmeyen hatta şehitlerin cenaze namazlarına dahi iştirak etmeyerek avlunun dışında dikilen Karadayı, Yahudilerin ibadet yeri Ağlama Duvarında ne işi vardı?

Genelkurmay Başkanımız Org. Necdet Özel’e kadar gelmiş tüm genelkurmay başkanları ve üst düzey komutanlar İsrail adına görev yapmış ve Müslümanları ezebilmek için acımasızlıklarını milletin ordusunu arkalarına alarak kanıtlamışlardır. Şükürler olsun ki halkının inancıyla kavga etmeyen ve ordu ile milleti bütünleştiren şerefli bir Genelkurmay Başkanı ve ekibi ile TSK aslına rücu etmiştir. İnsanın daima muhtaç olduğu adaleti halkın gıdası yapmayan düşünceler, er geç yıkılmaya mahkûmdurlar.

28 Şubat darbesinin elebaşlısı ve Müslüman Türk düşmanı şerefsiz ve hain Çevik Bir, 2002 yılında, Middle East Quarterly adlı Amerikan dergisine yazdığı makalede; postmodern darbenin aslında “irtica”ya karşı değil, “İsrail’le dostluğun sürmesi” için yapıldığını itiraf etmişti. Dolayısıyla “Refahyol Hükümeti’ne yönelik darbe”nin sadece ve sadece “İsrail’in çıkarları” için yapıldığını itiraf eden bir genelkurmay, alçak ve hain değil de nedir?

Ne acıdır ki, Müslüman halkına haçlılardan daha azgın düşman bir genelkurmayın TSK gibi gücü ve cesareti dünyaca kanıtlanmış bir ordunun komutasını üstlenmiş olması, Allah’a şükürler olsun ki herhangi bir savaşın çıkmayıp silinmemizin engellenmiş olmasıdır.

Kalkıştıkları isyanı milletin yararına ve demokrasi adına savunanlar, neden hâkim karşısında yaptıklarının arkasında mertçe duramayarak birbirlerini suçluyor, aşağılıyor ve inkâr ediyorlar? Çünkü hile, yalan ve ihanet, güçsüz ve korkakların işidir!  

Bu kadar gerçekler karşısında yediden yetmişe herkesin sorması gereken; “BİZ BU PESPAYELERDEN Mİ KORKTUK? BİZ ORDUMUZU BU HAİNLERE Mİ EMANET ETTİK? BİZİ BU SEFİLLER Mİ SİNDİRDİ? ORDUMUZUN BAŞINA GEÇEN İSRAİL AJANLARINA MI SAYGI DUYUP İTİBAR ETTİK?

“Bilmeden yapılan hata yanlışlıktır, bilerek yapılan hata ise ihanettir.” B.Brech

Mustafa Balbay’ın tahliyesi bir ihanettir!

Hem de öyle bir ihanettir ki, halkı isyana götürecek bir felakettir. Eğer halk, Mustafa Balbay gibilerle eşit hukuka sahip olmayıp adalet karşısında ayırıma tabi tutuluyor ise, o halkın haykırışını hiçbir güç durduramaz ve manipülasyonlarla ikna edemez!

Allah, yaklaşık 1500 yıl önce âlemşümul yasalar indirmiş, yarattığı canlı ve cansız varlıkların özünde hiçbir değişime gitmemesinden dolayı kıyamete kadar geçerli olacak yasalara itaat edilmesini şart koşmuştur. İnsan ise, tıpkı şeytanın ’ben’ isyanı gibi yaratıcının yasalarına baş kaldırarak, ‘ben daha iyi bilirim’ böbürlenmesiyle düzeni eline yüzüne bulaştırmış, çorap değiştirircesine çıkardığı yasalarla toplumları ayakta tutan adaleti, kurumuş bir ot misali savurmuştur. Dolayısıyla adalet kıtlığı çekenler iktidara meydan okuyarak haklı taleplerini dile getirmekten vazgeçmemiş ve uğruna canlarını vermişlerdir.

Mustafa Balbay’ın düşüncesi, inancı ve yaptıklarından ziyade sokaktaki bir vatandaşla eşit hukuka sahip olup olmaması, konumundan dolayı hiçbir ayrıcalığa tabi tutulmaması önemlidir. Allah, “Ana ve babanın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik yap” buyurmaktadır. Oysa seküler yani batıl düşüncede ise, mevki, makam ve şöhrete göre adaletin biçimlendirilmesi mukim kılınmaktadır. İşte bu anlayıştan ötürü sokaktakilerin parya, geri kalan bir avuç insanın efendi muamelesiyle adaletin kevgire dönüştürülmesi asla kabul edilemez.

Mustafa Balbay terör örgütü üyesi olmak suçundan yargılanıyor, yargılama sonunda hakkında hüküm veriliyor, üstelik Yargıtay onaylıyor; sonra yüksek mahkeme diye nitelendirilen Anayasa Mahkemesi yanlış karar diyerek, 35 yıla mahkûm olmuş suçluyu, “tutukluğunun makul süreyi aşması ve seçilme haklarının ihlal edilmiş” olması gerekçesiyle suçsuz olduğu görüşünü ortaya koyuyor ve ceza veren mahkemede Anayasa Mahkemesinin kararına uyarak tahliye diyor.

Peki, o mahkeme, suçunun ağırlığına göre tutukluluğunu sürdürmüş ve 35 yıllık mahkûmiyet vermiş ise, tutukluğunun süresi önem taşır mı? Şayet aldığı cezadan fazla bir süre tutuklu kalsaydı, AYM’nin aldığı karar hakkaniyet taşırdı.

Allahaşkına; hangi vicdan böylesi bir tiyatroyu sindirebilir? Madem bu adam suçsuz ve yasalara aykırı yargılandı, neden 5 yıldır tutuklu kalıp 35 yıla mahkûm ediliyor? Bugün tahliyesine karar veren mahkeme, neden hapiste tutarak hayatını ve itibarını altüst etmekle kalmayıp eş ve çocuklarından kopardı? Oysa sokaktaki milyonlarca insana; neden aynı yargı çalışmıyor? Acaba halk, oylarıyla seçtiği insanlara dokunulmazlık sağlayarak paryalıklarını mı kanıtlıyor? İşte neden oy kullanmadığımı kavrayabildiniz mi?

İktidarın Zafer Çağlayan adlı bakanı Mustafa Balbay’ı ayakta alkışlıyor, Bülent Arınç’ı, Cemil Çiçek’i, Hayati Yazıcı’sı, kimi milletvekilleri adaletsizlikten duydukları memnuniyeti dile getiriyorlar.

Kusura bakmayın ama alınları secdeye gelmelerinden ötürü kendimi zorlayarak savunmaya çalıştığım Ak Partililer bilmelidirler ki, nefsi arzu ve kazanımlarının ardına düşerek gözlerini ve kalplerini öyle perdelemişler ki, nefisleri azdırıcı ne varsa yasalaştırmaktan ve kişiye özel kararlar çıkarmaktan geri durmamaktadırlar. Hatırlarsanız, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’a alçak bir CHP’li yumruk atmış ve mahkeme saldırganı tutuklamayıp salıvermesinden dolayı günlerce tepki vermişlerdi. Oysa mahkeme, çıkardıkları yasaya göre tutuklamamış, hemen akabinde yasayı değiştirmeye kalkışmışlardı. Sonuç ne oldu bilmiyorum ama adalet karşısında kendini 75 milyon vatandaşından üstün tutan bir nefsi hazmedebilmek mümkün değildir.

Şöhret ve makama göre yargının işlediği bir ülke; ne kadar adaletin bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden, özgürlük ve demokrasiden bahsetse de, o ülkenin monarşi ve derebeylik yönetimlerinden bir farkı olmayıp, hatta daha da beterdir. Neden mi? En azından o rejimlerdeki iktidarlar, halkın isyanından endişe ederek memnun etme yolları arar ama demokratik yönetimlerde karar verici milletin seçtiği vekiller olmasından haksızlık ve adaletsizlikleri manipüle etmede rol oynarlar. Böylece milletin değil egemen devletin lehine çalışır ve karşılığında da dokunulmazlıklara sahip olurlar!

Suçlar artıyormuş ve ne yapılabilirmiş? Adaletin olmadığı bir yerde suçların azalabilmesi ve herhangi bir tedbirin alınabilmesi mümkün müdür?

Mustafa Balbay ile ilgili gerekçe ne olursa olsun hiçbir vicdan o gerekçeleri kabul etmeyecek, artık cezaevlerinin boşaltılarak her vatandaşa eşit hukukun sağlanması zaruri hale gelecektir!

Ne zaman ki gerek bürokratlara gerek siyasilere gerekse şöhretlilere tanınan resmi yahut gayri resmi imtiyazlar halka tanınmadığı müddetçe, kullanacağın oy babanı mezardan dahi çıkaracak olsa o oyu kullanma ki, saygı, itibar ve eşit muamele görebilesin!

İslam’ın ve insanlığın gıdası adalettir. İnsan aç durabilir ama adaletsizliğe asla tahammül edemez! 

Sakın ha, CHP’lilere yardım etmeyin!

Gerek ekonomik gerek sosyal gerek siyasi gerekse askeri bir yardım, içişlerine karışmak ve müdahale etmek olur ki, CHP ilke olarak karşıdır. Egosunun yaratıcı Allah’ın yardım ve desteğini dahi reddedip aklının ve iradesinin üstün olduğunu kabullenmiş CHP, herhangi bir beşerin dayanağına ihtiyaç duymamakta, insanlık adına olası bir yardımın yahut öğüdün içişlerine karışmak ve müdahale etmek anlamı taşıdığı görüşünden karşı çıkmaktadır.

Oysa hiçbir çıkar ve ayırımcılık gözetmeksizin insaniyet adına düşmüş birini ayağa kaldırmak, hem insanlığın olmazsa olmaz bir yükümlülüğü hem de Allah’ın bir hükmüdür. Dolayısıyla ihtiyaç sahibi dinen, ırkken ya da siyasetten düşmanın dahi olsa el uzatman mecburidir.

Dünyadaki birçok toplumun haksızlık ve zulüm altında yaşamaya çalıştığı malumunuzdur. Başbakan Erdoğan’ın ecdatlarının izinden giderek uluslararası satıhta insaniyet namına yapmaya çalıştığı yardım ve desteklerine muhalefet ederek zalimlerin safında yer almak suretiyle barbarlıkları, haksızlık ve adaletsizlikleri meşru sayan CHP, Müslüman milletimizin abideleşmiş misyonunu kara çalmaya çalışmaktadır.

Dünyanın neresinde insanlığı doğrayan bir zalimlik var ise yanında biten CHP, özellikle Müslüman toplumların uğradıkları zulümde daha da mutluluk duyan bir psikolojiyle tavır almaktadır. Neden İsrail, Esed, Sisi’nin yanında yer aldığı sorgulandığında, CHP anlaşılabilecektir. Hatta insanlıktan o kadar soyutlanmışlardır ki, ülkemize sığınan mazlum Suriyelilere yapılan yardımlardan öfke duyarak yoksullarımız ve işsizlerimiz dururken, neden yardım yapılabildiğine tepki gösterebilmektedirler. Sadece CHP mi, ulusalcı MHP’de aynı vicdansızlığın bayraktarlığını yapabilmektedir. Devlet Bahçeli’nin Suriyeli sığınmacılara yapılan yardımları eleştirmesi, onun da Müslüman bir Türk olmadığını ve bu milletin sulbünden gelmediğini kanıtlamaktadır.

Kim ister evini, yakınlarını, vatanını ve kurulmuş düzenini terk ederek başka bir ülkeye sığınmayı? “Keser döner sap döner, gün olur devran döner” sözü misali yarın başlarına aynısı ya da daha beteri gelirse; olur da komşu bir ülkeye sığınma zorunda kalıp bir somun ekmeğe ve barınacak bir çadıra muhtaç hale geldiklerinde, ne yapacaklar? Onlarda, “Biz bunları istemiyoruz, yardım etmeyelim, bırakalım memleketlerinde gebersinler, kedi-köpek yesinler, kadınların ırzlarına geçsinler, çocukları parçalansın” dediklerinde, ne yapacaklar? Unutmasınlar ki beterin daha beteri var, onun için böbürlenerek başlarına herhangi bir musibet gelmeyeceklerinden emin olmasınlar!

Öyle nankörlerdir ki, İstiklal Savaşları sırasında savaşan askerlerimize dahi bir somun ekmek bulamazken, dünyanın her köşesinden Müslümanların gönderdikleri yardımlar hatta altınlar tarih sayfalarında ve hafızalarımızda canlılığını korurken; CHP ve MHP, Suriye felaketinden ülkemize sığınan kardeşlerimizin ne yiyip ne kadar su içtiklerinin hesabını yaparak, Esed zalimine geri gönderilmelerini isteyebilmektedirler. Ayrıca Budist katliamlarında Mynamar’daki Müslüman kardeşlerimize gönderilen yardımlara bile karşı olduklarını, “ne işimiz var oralarda” ifadeleriyle ortaya koymuşlardır. Ancak yazıklar olsun diyorum!   

Ne yani, bundan böyle Allah rızası ve insanlık için yapılan karşılıksız yardımlarda, ihtiyaç sahiplerine CHP’li ya da MHP’li misin diye mi sorulmalıdır? Başkalarına yapılan yardıma karşı olanlara herhangi bir destek ve sıkıntılarına ortak olunmamasını mı istemektedirler? İmdat yahut yetişin diye bağırdıklarında koşturulmamalı mıdır? Sadece Türkiye’de yaşayanlar insan da muhtaç olan yabancılar hayvan mı? Ya da CHP ve MHP’liler her şeye layık da, olmayanlar dışkı mıdır? İnsanlığını ve vicdanını yitirmişlerden yardım ve hayır ummak, tıpkı ölüyü diriltmeye uğraşmak gibidir. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Örneğin, bir CHP’li aileye yapılan yardım yahut başlarına gelen bir belayı defetme sonrası aileden biri karşınıza dikilerek; “ne haddine, bizim içişlerine karışamanız” diye diklenirse, ne cevap vereceksiniz? “Yahu Allah için, insanlık için yanınızda oldum” yanıtınız karşısında “ne Allah’ı, ne insanlığı” tepkisi kuvvetle muhtemeldir. Çünkü onlar, nefislerinin dışındaki bir acze yapılacak her türlü yardıma karşıdırlar ve merhamet gibi yüce duygudan mahrumdurlar!

“Ya Allah ya Bismillah” sözünü ağızlarından düşürmeyip birçoğu secde eden MHP’liler, liderleri ülkemize sığınmış mazlumlara yapılan yardımlara karşı çıkarken, neden tepki göstermediler? Acaba Allah ve Bismillah, kulaklarını aşıp kalplerine inmediğinden mi kendisine sığınmış kardeşlerine yapılan yardıma karşıdırlar? Yoksa Müslüman ve merhametli bir Türklüğü değil de barbar ve egoist bir Türklüğü mü savunmaktadırlar?

Seçimler geliyor ve oy dilenciliğiyle yardım talep edeceklerdir. Kendiler için yardımları kabul edip de kendilerinden olmayanlara yardımı haram telakki edenlerin toplumun tamamına iyi niyetli, eşit ve adil davranmayacakları tartışılmazdır. Velev ki kendilerine umut duyup güvenerek destekleyenler dahi, eğer partilerinin ileri gelen tanınmışlarından, söz sahibi üyelerinden, aktif çalışarak kanıtlayanlardan değiller ise öyle bir bedelle karşılaşacaklardır, “aman ben ettim sen affet yarabbi” diye yakaracaklar ve dövündükleri dizleri ağrıdan başka bir yanıt vermeyecektir.

Şişirilmiş bir tulumdan farksız olan gaddar riyakârlar,  ağızları açılınca sönmeleri gerekirken şişirilmelerine devam edilmesi toplumundaki bencilliğin ve gaddarlığın bir kanıttır. Vicdanında mağlup olmuş bir insanın dışarıda zafer kazabilmesi mümkün değildir.

Vicdanı olmayanın adil ve merhametli olabilmesi nasıl imkânsız ise, egoist bir politikacının nefsinden başkasını düşünebilmesi de olanaksızdır. Dolayısıyla insanlığı rehber edinmemiş bir politikacı, sadece yabancıya değil milletine de hasımdır.

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez onu (başkasına da bırakıp) teslim etmez. Kim kardeşinin bir hacetinde bulunursa Allah’ta onun hacetinde bulunur. Kim bir Müslüman’ı üzüntüsünden rahatlatırsa Allah’ta onu kıyamet günü üzüntülerinden rahatlatır. Kim Müslüman’ı örterse Allah’ta onu kıyamet günü örter. “ Hz. Muhammed (s.a.v)  (Buhari, Müslim)

Aleviliğini ABD’de de hatırladı!

Aleviliğini ve Kürt kökenliğini gizlemek amacıyla “inanç ve etnik” kimlik üzerinde siyaset yapmayacağını defalarca belirterek, Alevi kelimesini kullanmaktan ısrarla kaçınan hatta yok sayan Kılıçdaroğlu’nun ABD’de deki, Neden Alevi’den de başbakan olmasın” sözleri; ya Alevi oylarını avlama peşinde ya da Türkiye’de ırk baskısı gibi inancın da tehdit altında olduğu maksadı taşımaktadır.

Partisine ilahiyatçıları ve Kürt kökenlileri kattığı halde Alevi kelimesine bile tahammülsüz olan Kılıçdaroğlu, kendi inancını ağzına almayarak reddetmesinin doğurduğu tepkiyi seçimler arifesinde savuşturabilmek maksadıyla Türkiye’de cesaret edemediği Aleviliğini ABD’de de dolaylı olarak sahiplenebilmesi, nasıl binbir suratlı olduğunu ispatlamaktadır.

Kimliğinden büyük bir utanç duyan Kılıçdaroğlu, Obama’nın siyahî oluşuna vurgu yaparak, “Neden Alevi’den de başbakan olmasın” açıklaması, Alevilerce kabul edilebilir bir özür müdür bilemiyorum ama Alevi sorunlarını ve kimliğini ele alan tek iktidarın Başbakan Erdoğan olduğu da inkâr edilmemelidir. Başta Atatürk olmak üzere CHP’li liderlerin tamamın Alevilere bir dışkı misali mesafeli davranmış, sorunlarının hiçbirine eğilmek bir yana bir arada bulunmaktan dahi kaçınmışlardır.

Aleviliğini telaffuz etmeyi habis bulabilen Kılıçdaroğlu, aleyhine nasıl bir sakınca doğurabileceği ve ne kaybettirebileceği düşüncesi olsa olsa aşağılık kompleksinden başka bir şey değildir. Demek ki Aleviliği yasaklayan ve sorunlarını arttıranın Alevilerin ta kendisi olduğu da ortaya çıkmaktadır. Alevileri kimliğinden ötürü teröristler misali köşe bucak kaçmaya mecbur bırakan Kılıçdaroğlu gibi kimliğini inkâr eden maskelilerdir. Bu sebeple Alevilerin toplumda varlık gösterebilmesi mümkün müdür? Dolayısıyla sanıldığı gibi Alevi kimliğine karşı önyargılı olan Sünni muhafazakârlar değil, Alevilerin ta kendileridir.  

Aslını gizleyen Alevilerin gevşekliklerini bir başkasına mal etmeleri korkunç bir riyakârlıktır. Özellikle Kılıçdaroğlu bilmelidir ki; aslı, atası, gelenek ve görenekleri ona ve ondan sonrakilere bırakılmış en kıymetli hazinedir. Aslını beğenmeyerek saklaması ve bahsini bile açmayarak açılmasından dahi rahatsızlık duyup başkasına özenip benzemeye çalışması kendisini parazit olmaktan ve artıklara mahkûm yaşamaktan öteye götürmez. Onun için Kılıçdaroğlu’ndan değil başbakan, aile babası dahi olmaz!

Alevileri yok sayan karmaşık duygu sahibi Alevilerdir. Alevileri, toplumun diğer katmanlarından ayıran tek bir yasa, yaptırım, sınır yahut yasak mevcut mudur? Bugüne kadar Müslümanlara kamu alanlarına girmeme yasağı uygulanarak duvarlar örülmüş ama ne Alevilere ne de Kürtlere hiçbir kısıtlama getirilmemiştir. Eğer Aleviler ve Kürtler, kendilerine haksızlık yapıldığı ve eşitlik uygulanmadığını iddia ediyorlar ise, sorun tamamen komplekslerin de ya da gizledikleri ihanetsel art niyetlerindedir. Üstelik ana muhalefet lideri kimliğinden utanıp açıklamaktan sakınıyor ise, suçlu kimdir? Nasıl olur da Müslümanlar veya muhafazakârlar itham edilebilir?

Allahaşkına!  Alevi olan ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, bugüne kadar Alevilerin sorunlarına hiç değinmiş ve lehlerine tek bir adım atmış mıdır? Diyeceksiniz ki, adam Alevi olduğunu gizliyor ve Alevi kimliğinden öcü görmüş gibi kaçıyorken, Alevi vatandaşlarını muhatap alır mı? CHP’nin başında olduğundan bugüne kadar Aleviler için ne değişti? Alevi toplum için ne yaptı; CHP’de Alevi söylemi yasak değil midir?

Neymiş efendim, Neden Alevi’den de başbakan olmasınmış.” Elini tutan mı var yahut Alevi başbakan olamaz diye bir kanun mu var; önünde bir engel mi var? Eğer halkı ikna ederse, ister Alevi, ister Budist, ister Hıristiyan yahut Yahudi olsun, başbakan olmasına mani değildir! Daha Aleviliğini kabul etmeyip inanç ve etnik kimlik üzerinden siyaset yapmayacağı manipülasyonuyla gizleyip, sonra da ABD’de de şahlanarak sanki Türkiye’de Alevilere karşı bir düşmanlık varmış gibi maskeye bürünmesi, güvenilir olamayacağına açık bir delildir. Bu durumda halkın kendisini başbakan yapabilmesi nasıl mümkün olur?   

İrtica gerekçesiyle Müslümanların dışında Türkiye’de hiçbir inanç ve etnik grubuna karşı bir baskı, yasak ve darbe gerçekleşmedi, hor ve hakir bırakılmadı, itilip kakılmadı, dışlanmadı, eğitim ve çalışma hakları engellenmedi, horlanmadı ve vatanından kovulmadı.  

Kılıçdaroğlu, Obama ile aynı dokudan geldiğini açıklıyor ama kendisinin Aleviliğini ve Kürtlüğünü saklaması misali Obama, ne derisinin renginden utanarak maskeyle dolaştı, ne Afrika kökenli olduğunu gizlemeye ihtiyaç duydu, ne de çıkarsı beklentileri uğruna kökenine sırt çevirerek inkara kalkıştı!

“Aslını inkâr eden (yahut gizleyen) haramzadedir.” Hz. Ali (r.a)

Nefsi sevme; nefsi nefret etme ki;

Hak ve adaletten sapmayasın!

Herhangi bir kişiye, topluma, düşünceye veya ırka karşı duyduğun sevgi ya da nefret, nefsi bir yargı yahut önyargı taşırsa şeytanidir. İnsanı insan yaparak erdemliğe ve halifeliğe ulaşmasını sağlayan peşin hükümlerden ve nefsi duygulardan uzak yargısıdır.  

Nefis yani benliğin düzen içinde biçimlenip dengelenebilmesi maksadıyla Allah kurallar indirmiş, böylece kötülüğün elçisi şeytandan sakınılabilmesi adına bencil tutku ve arzulardan alıkonulmasını sağlamıştır.

İnsanın heva ve hevesi, şeytanın kontrolü altındaki nefsidir, bu sebeple insanın iyiliğini istemeyeceğinden Allah’a karşı asileştirir. Ancak nefsinin isteklerini değil de Allah’ın hükümleri dikkate aldığında, nefsin baş edilemeyecek azgınlığa ulaşması engellenir.        

İnsan bir kul olduğunu bildiği halde nefsini okşayan övgülere karşı pek acelecidir ve vahye aykırı düşünce ve davranışlarından dolayı yapılan eleştirilere tahammülsüzdür. Özellikle lider konumundaki dini ve siyasilerin nefisleri öyle galebe çalmıştır ki, sanki hatadan münezzeh tanrılarmışçasına yanlışlarını kabule yanaşmaz, eleştiride bulunanları ya da daha nazik bir ifadeyle kusurlarını hediye edenleri düşman belleyerek yanından uzaklaştırır.

Vahye ters düşünen, davranan veya siyaset yapan kimseleri nasıl şiddetle eleştirdiğim ve tepki koyduğum malumunuzdur. Velev ki babam ve kardeşim dahi olsa taviz vermeyip adil olmakla emrolunmuş bir Müslüman olarak, asla nefsi bir yargıya gitmem, dün kıyasıya eleştirdiğim birinin vahye mutabık doğrusuna şahit olduğumda da kıyasıya över ve önünde siper olurum. Yaratıcı Allah’ta öyle buyurmuyor mu?

Örneğin; Başbakan Erdoğan’ı vahye aykırı siyaset gütmesinden o kadar çok eleştirmeme ve ağır ithamlarda bulunmama rağmen dik durmaya başlamasıyla destekleyip arkasında olmam, maalesef bazı arkadaşların tepkisini çekmiş; şeriata düşman bir batıla nasıl sahip çıkabildiğimi sorgulayanların yanında neredeyse beni menfaat sağlamakla dahi suçlayanlar olabilmiştir. Doğru! Aslında beni safa çekmek, yanına almak, peşinden sürüklemek, savundurmak çok kolaydır ve bedelsizdir. Yeter ki Kur’an’ın emrettiği yolda olunsun ve azgına karşı dik durulsun!

Eğer insan, dünkü yanlışını ertesi gün doğruya çevirmişse, asla nefsi bir önyargıda bulunmayıp yanında biterim. Dolayısıyla bugün itibariyle küfür safına karşı batıl etkileri taşısa da Başbakan Erdoğan’a destek olmak, her Müslüman ve insanın vesvesesiz yükümlülüğüdür. Özü sağlam olanın söz ve davranışlarındaki aykırılıkları baz alarak kendisini harcamak, kesinlikle doğru değil ve dinen de yasaktır. Önemli olan onu yalpalandığı hakkın yoluna getirebilmektir. Ama özü bozuk olanın söz ve davranışlarındaki doğruları da asla yanıltmamalıdır. Onun için geçerli olan özdür! Boyaları dökülen veya bir kısım tadilat gerektiren bir binayı temelden yıkar mısınız, yoksa onarır mısınız? Ancak sağlam değil ise tadilatınız bir işe yarar mı?

Evet, “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” diyebilecek kadar vahye savaş açmış F.Gülen ile ne gibi nefsi ve çıkar çatışmam olabilir ki sert bir mücadeleye girmiş olayım? Birçok Müslüman’ın zihin ve kalbini iğfal ederek İslam’dan uzaklaştırıp batılla harmanladığı bir inanca götüren Gülen’i görmemezlikten gelerek aleyhime Allah nezdinde delil mi vermeliyim? Aman ‘hocaefendidir’ toleransıyla küfrüne ortak mı olayım? Onunla ne için mücadele ediyorum; “Müslümansan Allah’ın emrettiği gibi Kur’an’a tabi ol, değil isen Müslüman maskesi takarak müminleri baştan çıkarma” diye! Çünkü Müslümanlar çok çeşitli Lawrence’lere güvenmelerinin bedelini vatanlarıyla ödemişlerdir.      

Ne zaman ki F. Gülen “Kur’an Müslümanı” olur, işte o zaman tıpkı Başbakan Erdoğan’ın yanında yer almamın ötesinde önünde kendimi siper ederim. Her kim Allah’ın hükümlerine kayıtsız-şartsız itaat ediyor, ya da en azından ayetleri nefsine peşkeş çekerek yorumlara kalkışmıyor ise, safında yer almak Allah’ın hükmüdür. Bir saniye sonrası için hayatta kalma garantim yok ise, dünya nimetlerine karşı imanıma etiket koyabilmem mümkün olabilir mi? Şu yazıyı bitirip dikkatinize sunmaya dahi yaşam teminatım yok ama dünyadan sınırsız beklentilerim olabilmesi; insan olamayacağım gibi zırdeli bir mahlûk olduğuma da açık bir kanıttır.

Nefis, nasıl ki şeytanı cennetten kovdurtup ebedi cehenneme mahkûm etmiş ise, hiçbir konu ve ilişkinizde nefsi davranmayınız. Dolayısıyla ne sevginiz ne nefretiniz ne muhalefetiniz ne de desteğiniz nefsi olmasın! Şeytanın insanlar için bir biçim olduğu idrakiyle düşünce ve tavırlarınızı gözden geçiriniz ki, akıbetiyle karşı karşı kalmayınız. Çünkü Allah için sevmek ve nefret etmek, imanın ta kendisidir.

Hz. Ebu Zer (r.a) şöyle anlatıyor:

Bir gün Allah’ın Resulü (s.a.v) yanımıza çıkageldi ve topluluk halinde oturan bize; “Allah’ın en çok sevdiği ameller hangileridir, biliyor musun?” sordu.

Bir sahabi, ‘Namaz ve zekâttır’ dedi; diğer bir sahabi ise ‘Cihaddır’ cevabını verdi. Bunun üzerine Allah’ın Resulü şöyle buyurdu: “Allah’ın en çok sevdiği ameller, Allah için sevmek ve Allah için nefret duymaktır.” 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.817 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: