İsyancıya sert davran ki…

Hem devletini hem de milletini güvenceye kavuştur!

Ancak azgınlıkta sınır tanımayan asilere sırf insan görünümlerinden ötürü verilen toleranslar daha da şımarıp cesaretlenmelerini, dolayısıyla devlet içinde devlet olabilme küstahlıklarını kabartıyor ki, baş edebilme daha da güçlenip artarak yayılmalarını ve fırsat kollayan diğer hasımları da cüretkârlaştırmaktadır.

İnsan hakları, sadece insana mahsus bir mülkiyettir. Bozularak insani özelliklerini yitirip asileşen mahlûkları insani seviyede değerlendirmek, insanlığa karşı işlenen bir cinayet ve ihanettir.

Devleti devlet yaparak millete huzur ve güven kazandıran otoritedir. Otoriteyi savsaklayacak zerre bir müsamaha, ortada ne düzen ne asayiş ne de insanlık bırakır! İyi ile kötünün ayrılmayıp hümanizm adına bütünleştirildiği bir düşünce düzeyinde insanlık değil fenalık hâkim olur ki, zaten ardı arkası kesilmeyen karışıklık ve asilikler de böylesi özürlü bir düşünceden üremektedir.

Demokrasi ve hürriyet gerekçeleriyle kanun tanımayanların eylemleri meşru sayılıyor ama o eylemleri püskürtme amaçlı güvenlik güçlerinin devlet ve millet adına müdafaaları “aşırı güç ya da sert önlem” mazeretiyle gayrimeşru kabul ediliyor. Batıl bu düşüncelerin etkisinde kalan hükümet,  asayişi ve otoriteyi tarumar edici çekincelerinden dolayı caydırıcı sert bir tutum sergilemektense yumuşak savunmada bulunmalarından azgınları sindirmemektedir. Dolayısıyla devlete ve millete meydan okuyarak sahaya çıkan Vandallara karşı gösterilen insani davranış, insanlığı tamamen silmekten başka bir şey değildir.

Yılan, zehriyle insanın kanını pıhtılaştırıp nasıl ölümüne neden olursa; batıl düşüncelerde nefsi azdırıp toplumları ölmekten beter kılmaktadır.

Heva ve heveslerini tanrı edinircesine toplumu kendilerinden ibaret sanıp başkalarının haklarını ayakları altına alarak her türlü eylemi mubah bellemiş yığınlara insanın anlayabileceği ne bir söz ne bir kanun ne de bir hoşgörü fayda sağlar. Bu sebeple onlara karşı öyle sert yaptırımlar, ceza ve şiddet uygulanmalıdır ki, ortak paydada buluşularak düzenin tahribatı önlenebilsin.  

Önümüzde işçi bayramı maskesi takmış 1 Mayıs azgınlarının ülkeyi kuşatma planları malumunuzdur. Devlet, 1 Mayıs İşçi Bayramının kutlanmasına karşı olmayıp, toplumsal düzenin tesisi ve milyonlarca vatandaşın huzur ve güveni adına yer göstermekte ama yığınların hedefi bayram değil terör olmalarından etki gösterebilecek yerler için hoyratça diretmektedirler. Açıkça devlete ve millete savaş açan TÜRK-İŞ, DİSK, KESK, TMMOB, Mimarlar Odası ve Türk Tabipler Birliği gibi terörle özleşmiş Sivil Toplum Örgütleri, militanlarıyla Türkiye’ye diz çöktürecek bir iktidar mücadelesi içinde CHP’ye taşeronluk yapmaktadırlar.

Ülkelerinin kalkınabilmesi ve ailelerinin geçinebilmeleri için birçok fedakârlıkta ve meşakkatte bulunan işçi ve memurları sömürerek hain emellerine alet etmede mahir olan azgınlar, emek çalışanlarını kanunlara karşı isyana teşvik ederek öyle devlet ve millet düşmanı haline sokmaktadırlar ki, hem eş, çocuk, ana ve babalarını utanca boğdurup gözyaşlarıyla inletmekte hem de eylemlerinde sağ kalmışlar ise hapishanelerde çürütmektedirler.

1977 ‘deki 1 Mayıs kutlamalarında devlete ve millete karşı gövde gösterisinde bulunan hainlerden 37 kişi ölmüş ve 137 kişi yaralanarak Türkiye bir kaosa götürülmüştü. Ülkesini savunanlar mı yoksa işçi bayramı maskesiyle isyana kalkışanlar mı suçlu diye sorgulanacak olursa, şüphesiz asi sendikalar ve ölenlerdi.

Her yıl işçi adına tezgâhlanan senaryonun amacı gayet açık olup, vatanını ve milletini seven hiçbir işçinin ihanetsi bu oyuna ortak olmamaları kaçınılmazdır. 1977’deki hükümetin otoritesizliğinden halk ayaklanmış ve hükümetin diz çöktüğü hainleri püskürterek hem devletin şerefini hem de milleti komünistlerden kurtarmışlardı.  

Şükürler olsun ki bugün ki iktidar, otoritesinden ödün vermeyerek CHP desteğindeki hainlere fırsat tanımamakta, böylece halkın müdahalesine gerek bırakmamaktadır.

Devletin herhangi bir organizeye imtiyaz sağlayarak halkının mal ve can güvenliğini tehlikeye atabilecek bir salahiyeti olamaz. 1 Mayıs kutlamalarının nerelerde yapılacağı ile ilgili karar almış ise, ya oralarda yapacaklar ya da en ağır ve sert müdahalelerle karşılaşarak bedel ödemelidirler.

Bedel ödemeyi göze alarak cenk meydanına çıkanın ağlama, şikâyet etme veya hayıflanma hakkı bulunmamaktadır. Cepheye çıkmış bir savaşçının “düşman bana kötü davrandı, beni dövdü, yaraladı ya da vurdu” demesi nasıl abes ise, devlete karşı kuşananlarında ağıtları boşunadır.

1 Mayıs İşçi Bayramı’nı devlete ve millete karşı gözdağı verme amacıyla biraya gelen örgütlerin gösterilen yerlerde değil de Taksim’de kutlama manipülasyonları bir başkaldırıdır, dolayısıyla bir terör eylemidir. Eğer geçmişte ölen terörist arkadaşlarının hatıralarını anarak saygı gösterecekler ise, Kazancı Yokuşu’na değil gömüldükleri mezarlarının başına gitmelidirler.

Ey Müslüman Polisler! Sizi yaratan ve sahibiniz olan Allah’a itaat ediniz. 1 Mayıs’ta sizleri zorlu ve meşakkatli bir görev beklemekte, hainlerin acımasız saldırılarıyla karşılaşarak, belki de eş ve çocuklarınızı yetim bırakmak için öldürmeye dahi teşebbüs edeceklerdir. Şüphesiz Rabbim sizleri koruyacak, yakınlarınıza bağışlayacaktır. Ancak şehid olmanız durumunda ebedi bir cennetle müjdeleneceksiniz. Karşınızdakiler sözden anlayan normal insanlar değil, her biri kana susamış vahşi komünistlerdir. Onlara karşı öyle sert davranın ki, Allah, sizin ellerinizle onları kahreylesin! Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yeter!                

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” Tahrim 9

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

Yargı, hükümete emredemez!

Sözde millet adına karar veren yargı, milletin seçtiği hükümetin karşısında bariyer olamaz.

Seküler demokratik düzenlerde egemenliğin kayıtsız-şartsız millette olduğunu güvence altına alınan bir düşünce düzeyinde kuvvetler ayrılığı prensibi, tek kuvvet olması gereken millet iradesini sabote eden bir manipülasyondur.

İlk olarak antik Yunan ve Roma’da geliştirilen yasama, yürütme ve yargı güç ayırımının kendi başlarına etkin kuvvet olarak birbirlerinden ayrılmasıyla konumlandırılmış devlet düzeni, teoride açıklandığı gibi millet lehine değil, bizzat devletin milleti güden bir otoritesidir. Unutulmamalıdır ki, bizzat kral ve imparatorlar devrinde ortaya çıkan kuvvetler ayrılığının halkı adatmak maksatlı nasıl bir hile olduğu tartışılmazdır.

Halkın çoğunluğuyla iktidara gelmiş Ak Parti’yi kapatmaya çalışmış yargının nasıl millet iradesini alaşağı eden diktasal bir kuvvet olabildiğine yakın tarihte şahit olunmuştur.

Kuvvetler ayrılığını, fren ve denge mekanizmasını sağlayabilmek için zorunlu olduğu varsayımı millet iradesine güvensizlik ve yetki gaspıdır. Millet tarafından seçilmemiş bir yargının millet üzerinde bir yetkisi bulunamaz ve millet adına da karar alamaz. Çünkü millet, kendilerine, seçtikleri iktidarın üzerinde bir otorite vermemiş, dolayısıyla iktidarın lehlerine aldığı kararları bozma ya da durdurma salahiyeti de tanımamıştır. Bu sebeple ya millet egemendir ya da yargı!

Yargı ile birlikte yasamaya yetki verilmesi, yargı despotizmini meşrulaştırabilmek için yapılmış bir manipülasyondur. Yürütmeyi yetkili kılan yasama ve yasamayı çalıştıran da yürütme olduğuna göre; farklı kuvvetler olabilmesi mümkün değildir. Ancak koalisyon hükümetlerinde çıkar çatışmaları ve pazarlıklar mevzubahis olduğundan, yasamanın yürütmeye karşı kuvvet gösterisi olabilir ama tek başına iktidarlarda yasama, yürütmenin emrindedir.

Seküler yargı, asla bağımsız değildir ve olamazda. Hükmü, ilahi bir kudretten değil beşerden aldığı için ya düşünce ve ideolojik bağlılığı ya da çıkar beklentisi kararlarında etkilidir. Dolayısıyla hiçbir insan bağımsız olamaz, mutlaka fikri doğrultusunda kayırım yapmaması elinde değildir. Ayrıca Allah korkusu taşımayan bir vicdan da bulunamayacağından yargıçların vicdani kanaatleri mümkün olamaz. Çünkü anayasa ve hukuk din dışı, yasalarında da Allah’a yer vermiyor ise, iddia edilen vicdan da ona uygun olarak hüküm vermektedir. Takdir edilir ki, buna da vicdan denemez!

Aynı şekilde dini rejimlerde de hileli yönlendirmeler mevcuttur. Egemenlik kayıtsız-şartsız Allah’ındır denir ama Allah’ın hükümlerine değil kendi istek ve düşüncelerine göre kararlar alınır. Seküler hukukta varolan yorumlar vahiyde de görülebildiğinden nefse göre idamlık bir suçlu beraat, beraat etmesi gereken bir masum da idam edilebilmektedir. Dolayısıyla suçlunun niteliği hukuku teslim alır! Çünkü yaratıcı Allah gökyüzünde, nefiste yeryüzünde hâkim anlayışı adaletin ve vicdanın tesisini yıkar!              

Milleti egemen kılan demokratik bir düzende yargı, kuvvet olmaktan çıkarılmalı ve milletin seçtiği iktidara karşı yaptırım sahibi olmamalıdır. Ahlaki değerlerle ilgili iktidarı yargılayabilir ama milletin beklediği ve ülkeyi kalkındıracak icraatlarıyla ilgili karar alamaz. Yargı, hukukun gücünü milletin seçtiği iktidara karşı değil, toplumsal asayişe karşı işletmeli ve suçlunun en aza indirildiği bir toplumun inşası için enerjisini harcamalıdır.

Siyasetle bütünleşmiş ve saflara ayrılmış bir yargıdan dolayı adaletsizliklerin feryatları dinmemekte, fitne durmamaktadır. Yargının dokunulmazlığına son verilmeli ve doğrudan milletin seçtiği iktidara bağımlı haline getirilmelidir ki, ‘millet adına’ karar vermesi meşrulaşabilsin! Yoksa milletin seçtiği hükümete kılıç çekip meydan okuyabilen bir yargının milleten yana olabilmesi mümkün müdür?

Yargı, önündeki hukuka rağmen kendi içinde dahi öyle çelişki halindedir ki, yıllarca süren bir olayla ilgili mahkeme ve yargıtayın kararını anayasa mahkemesi bir anda yok sayabilmekte, müebbet hapisle cezalandırılmış suçluları salıvermektedir. Diğer taraftan yargı da etkin bir güce oluşup hükümet aleyhinde cephe oluşturan paralel yapıya karşı millet, seçtiği hükümet aracılığıyla yaptırım dahi uygulayamıyor ise, devlet ve milletin bir yargı oligarşisi tutsağında olmadığı söylenebilir mi?

Madem kayıtsız-şartsız egemen millet; hukukta, yargıda, mecliste, hükümette, devlette milletin boyunduruğu altında olmalı ve millete rağmen hiçbir gerekçeyle iradesine çalım atmaya kalkışılmamalıdır.

Madem kayıtsız-şartsız egemen Allah, yeryüzü ve gökyüzünde canlı-cansız ne var ise Allah’ın iradesine boyun eğmeli ve hükümlerinin dışına çıkılmayarak Mutlak İrade’si ne sorgulanmalı ne tartışılmalı ne de yorumlanarak eğilip bükülmelidir.

Kim egemen kabul edilmiş ise, onun egemenliğinden asla taviz vermemeli ve karşısındaki güç kim olursa olsun ya dimdik olunmalı ya da şerefle ölünmelidir.

“Öl veya ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.Goethe

Hukuk, beden; adalet, ruhtur!

Hukuk’un olup da adaletin olmadığı bir yapı, ruhsuz beden misali ölüdür. Seküler, yani laik ya da pozitivist hukuk, yürüyemeyen bir engellinin ayakkabıları gibidir!

Pozitivizm bilim gibi pozitivizm hukuk da; yaratıcıyı, ruhu, peygamberi ve vahyi reddedip sadece fiziksel yahut maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bir yapıdır. İlahi yasalara tamamen karşı olup, hukuk sistemlerin evrimsel yollarla bağımsız olarak tanımlanabileceğini öne sürer. Oysa ağaçtaki bir yaprak gibi kâinatta hiçbir şey bağımsız değildir.

Türkiye’deki laik hukuk, hukuki pozitivizm olup, kanunların içeriği ne olursa olsun mutlaka uyulmalıdır anlayışıyla hüküm sürmekte ve savunulmaktadır. Açık bir ifadeyle, hak ve adaleti temsil edip etmediğine aldırış etmez, insanların vicdani hassasiyetlerine önem vermez; fert, toplum ve milli çıkarları gözetmez. Dolayısıyla pozitivizm, gerek bilim gerekse hukukta niçinlerle değil nasıllarla uğraştığından; hem bilim hem de hukukun da ruhunu kabul etmez.

“Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyi yöneten Allah’tır.” I. Newton

Özellikle Anayasa Mahkemesi Başkanının “evrensel kanunlara” bağlılığı, tamamen seküler-pozitivizm hukukuna bir işaret olup, ne ülke ne de vicdan adaletini önemsemediğine kanıttır. İfade ettiği gibi “Biz işimize bakıyoruz ve anayasanın gereğini yapıyoruz” açıklaması, yanlış ya da memleketin aleyhine de olsa kanunlara mutlaka uyulma mecburiyetiyle hareket edildiğini ortaya koymaktadır.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider. L.C.Bruno

Ruhsuz bir hukukun adaleti mümkün olamaz! Ruhsuz bir bedene ne kadar methiyeler düzenlense, eşi görülmemiş törenler yapılsa, altından kıyafetler giydirilse, tabutu elmastan olsa, makyaj ve nadide kokular sürülse, ululuk payesiyle üstün tutulsa ve saygı duyulsa da, o bir ölüdür ve yeri mezarlıktır. Dolayısıyla ruhsuz bir hukuk da ne kadar üstün tutulmaya, korunmaya ve bağlılığına özen gösterilse de, o bir ölüdür ve adaleti mukim kılabilecek bir umut doğuramaz.

Nasıl ki ruhsuz bir canlı var olamıyor ise, ruhsuz bir hukukta adalet temelinde var olamaz. Var olsa da mezardaki bedenden farksızdır. Dolayısıyla din dışı hukuk, ancak ölülere hitap eden hukuktur. Bu sebeple insanlar, hukuka rağmen adaletin yerine getirilmemesinden feryatları ardı arkası kesilmiyor ise, hukukun ruhsuz oluşundandır.

Mezarsı hukukun uygulayıcıları yargıçlar, malumunuz üzere maddi dünyanın gerçeklerini ele almaları yanı sıra vicdani kanaatleriyle de karar verirler. Lakin seküler hukuka dayalın bir vicdanın adil olabilmesi mümkün müdür?

Fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayalı hukuki kurallar, ruhi hayatla örtüşmediğinden yasaların tamamı beklentiden öte hiçbir şey ifade etmemekte, haksızlık ve adaletsizlikler engellenememektedir. Bundan dolayı çorap değiştirme misali yasalar sıkça düzeltilmekte, hedeflenen ayar bir türlü tutturulamamaktadır.

Adına ister laik, ister seküler, ister pozitivizm, ister rasyonalizm, ister batıl deyin; yaratıcının yani ruhun hükmetmediği her hukuk, adalet değil ceset getirir. Adaletin ilki hukuktan gelmiyor ise, hukukun toplumsal düzen sağlayıcı hükmü yok demektir!     

“Adil olmayan yasalar mevcuttur: Onlara itaat etmekle yetinelim mi, yoksa bu yasaları değiştirinceye kadar onlara itaat mi edelim, yoksa bu yasaları ihlal mi edelim? Bu tür bir devlet yönetimi altında insanlar genellikle çoğunluğu ikna edinceye kadar beklemek gerektiğine inanırlar. Eğer yasalara karşı gelirlerse, çözümün mevcut kötülükten daha kötü olacağını düşünürler. Fakat bilinmelidir ki, devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür.” Henry David Thoreau

 

İmajına güvenerek bir fasığı aklayamazsın!

Biri İslam aleyhtarı haçlı bir gazetenin köşe yazarı; diğeri İslam yanlısı iktidar partisinin rüşvet aldığı gerekçesiyle bakanlık görevinden istifa etmiş bir milletvekili!

İddia: Telefon görüşmelerinde Allah’ın yüce kitabı Kur’an’ı Kerim’le dalga geçmeleri ve hakaret. 

Lakin telefon konuşmalarının montaj, sondaj, ilave, kes yapıştır ve v,s gibi müdahalelerin olabileceğini de göz önüne alarak, konuşmaları ses olarak değil yazıya dökülmüş metinle irdelediğimizde, konuşma akışı içinde herhangi bir kurgunun söz konusu olup olmadığı ortaya çıkabilecek aşikârlıktadır. Dolayısıyla lehte ya da aleyhte hiçbir yoruma ihtiyaç kalmayacaktır!

Egemen Bağış: Alo…

Metehan Demir: Sabah yemin ediyorum şu tweet’ini gördüm var ya, güne nurla başladım, duayla başladım.

Egemen Bağış: Ne güzel

Metehan Demir: Bakara Suresi 152, Ve le entüm… Valla abicim helal olsun.

Egemen Bağış: “M.D.” (Yanındakine kiminle konuştuğunu söylüyor) Beyhan da (Bağış’ın eşi) diyor ki; “Kim bu sabahın köründe arıyor. İmana mı gelmiş dua ediyor” diyor.

Metehan Demir: Abi böyle bir şey olabilir mi ya?

Egemen Bağış: “Ayran yollayayım” M.D’ye diyor.

Metehan Demir: Vele entim ma ağbüd… ( Dalga geçiyor )

Egemen Bağış: “Vela entim ma ağbüd” deyip kendi kendine şeye yapıyor. Oğlum ben her Cuma bir tane ayet sallıyorum.

Metehan Demir: Ya bilmez olur muyum senin elinde bir kitapçık var oradan çakıyorsun biliyorum ya…

Egemen Bağış: Kitapçık yok lan Google’a gir, Kur’an’da atıyorum kardeşlik, Kur’an’da nankörlük, Kur’an’da bilmem ne diye search yap hepsi çıkıyor. Oradan bir tane salla gitsin.

Metehan Demir: Vel ağl asdfg asdfgh tırahun turuhun… ( Dalga geçiyor )

Egemen Bağış: Oo Almancaya döndü M.D

Metehan Demir: Vay be abicim. Vay be. Yıkıldım sabah sabah. Baktım bir de saatine 08:20’de çakmışsın ya nasıl bir dini birikim ya.

Egemen Bağış: Ben sabah 05:00’da çaktım bi tane.

Metehan Demir: Ve sabah uyuyarak, uyanıp Allah’ın Egemen Bağış’tan bir ayet inse de ben de onu retwet etsem deyip bekleyen 13 kişi de retwet etmiş hemen anında.

Egemen Bağış: 150 kişi retwet etmişti. Cumayı “cıma” yazmışım 08:20’de yeniden attım manyak.

Metehan Demir: You ere great hero ya great hero no more games yani (Sen büyük kahramansın, daha fazla oyun yok).

Metehan Demir: Bakara 156.

Egemen Bağış: Bakara 156 (Kahkahayla gülüyor). Çarpılacaksın.

Metehan Demir: Her kim ki Egemen Bağış’ı sevmez, Allah en kısa zamanda onun belasını verir. Bakara 159.

Egemen Bağış: (Gülüyor).

Metehan Demir: Her kim ki Aydın Beyin o zor gününde onun yanında olur, o Allah’tan her istediğini alır. Bakara 165. Bu Bakara iyi ya. Tövbe ya Rabbim, çarpılacağız şimdi.

Egemen Bağış: Makara iyi (Kahkaha atıyor).

Metehan Demir: Makara, makara ya vallahi. Tövbe estağfurullah, çarpılacağız şimdi.

Bu görüşmenin ne kadar samimi ve içten bir diyalog içinde geçtiği ve iddia edildiği gibi dışarıdan herhangi bir müdahalenin bulunmadığı tartışılamayacak kadar açıktır. Sinema senaryoları dahi ne kadar profesyonelce kurgulansa da, hissiz olmalarından ve ezbere dayalı bulunmalarından yapaylıkları ciddi bir irdelemeyle anlaşılabilmektedir. Şayet art niyetli bir saptırma mevzubahis olsaydı, vurgular ve amaçlanan hedef daha baskın sözlerle desteklenirdi. Ancak Egemen Bağış ve Metehan Demir görüşmesi son derece doğal olup, olağandışı tek bir ayrıntı söz konusu değildir. Ses yanıltabilir ama yazı asla!

Bu görüşmede en dikkat çeken bölüm ise Metehan Demir, bir taraftan ayetlerle dalga geçerken diğer taraftan tövbe etme ihtiyacı duyması. Fakat Egemen Bağış’ın Allah’a meydan okurcasına hiç oralı olmaması, iman etmediğine apaçık bir kanıttır.

Her şey o kadar aleni ki, bundan sonrasını o kâfire sahip çıkan Başbakan Erdoğan ve Ak Parti düşünsün!  

“Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” Araf 40

“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer müminler iseniz.” Maide 57

“İşte, inkâr ettikleri, ayetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir. “ Kehf 106

“Sonunda yaptıklarının cezası onlara ulaştı ve alay etmekte oldukları şey onları çepeçevre kuşatıverdi. “ Nahl 34

Pamir öldü de; kim neyi idrak etti?

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senden” derler. “Hepsi Allah’tandır”” de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” Nisa 78

3,5 yaşında bir çocuk. Anası ve babasıyla hiçbir tehdit ve tehlike içermeyen güvenli evlerinde ve sımsıcak yatağında uyurken kalkıyor, ebeveynine duyurmadan evin kilitli kapısını açarak, kendisini bekleyen 20 metre uzaklıktaki eceline erişebilmek için önündeki tüm engelleri aşıp havuza düşmek suretiyle hakkında yazılmış olan ‘o kitap’’ta ki hükme boyun eğiyor. Sonra sorular, yorumlar, arayışlar ve bilinen ama idrak edilemeyen denklem içinde aranılan yanıtlar!

Oysa her şey açık! Onu yaratan Allah, nasıl dünyaya gelmesine hükmetmiş ise, dünyadan göç etmesini de takdir etmiş. Öyleyse tartışılan nedir?

Eğer başa gelen herhangi bir musibet yaratıcı ve kader yazıcı Allah’ın dilemesiyle gerçekleşiyor ise; engelleyebilmek mümkün müdür? Allah’ın ‘olacak’ dediğini geri koyabilecek ya da önleyebilecek bir irade var mıdır? Var olduğun yerin emniyetli ve tehlikeden uzak bulunması yaşaman için garanti midir? Ya da cehennemsi bir felaketin içinde hayat sürmen ölümünü mecbur kılıcı bir sebep midir?

Almış olduğun tüm tedbirleri ve önlemleri devre dışı bırakan ve bertaraf eden gerçek gücün ortaya çıkıp kendini göstermesiyle; ummadığın, düşünmediğin ve hesap etmediğin zararlar, yenilgiler, yıkılmalar ve ölümler baş gösteriyor ama takdire razı olunmayıp yeterli güvencenin sağlanmaması bahane edilerek, isyan sürdürülebilmektedir.

Hayat, acısıyla tatlısıyla birçok olayı insanların idrak edebilmeleri ve ibret alabilmeleri için sunsa da, haklarındaki yazgıyı sahiplenmemek ve savuşturabilmek amacıyla debelenebilinmektedir. Oysa istesen de istemesen de onu yaşamaktan başka ne bir çaren ne de bir çıkış yolun vardır.

Aslında insanların kaçtığı şey, koşup kavuşmak istediği şeydir ki, onu sahiplenebilmektedirler. Demek ki, her ne kadar üstün akılları ve özgür iradeleriyle övünseler de, olumsuzluklara ve kendilerini mahvedecek şeylere mani olamıyorlar.  

Düşünün; bir tarafta savaşların, depremlerin ve sayısız felaketlerin dehşeti içinde hayatta kalan çocuklar, diğer tarafta Pamir gibi niceleri hiçbir tehlikenin ve ölüm tehdidinin olmadığı yerde yaşayan çocuklar! Bir bakıyorsunuz ölmesi beklenen yaşıyor, güven içindeki ölüyor!

Başıma gelen korkunç bir olay akabinde Singapur’dan Abudhabi’ye uçarken öyle derin düşüncelere dalmıştım ki, “nasıl oldu da engelleyemedim” çözüm arayışı içinde Budist olan hostesle sohbet etmeye ihtiyaç duydum. Öyle ya, bakalım o ne düşünüyordu?

Hostesle aramızda şöyle bir diyalog geçmişti:

-Akıl ve irade nedir?

-Akıl, düşünmemizi, kendimizi idare etmemizi ve doğruyu bulabilmemizi sağlayan bir şeydir.

-Aklınla her istediğini yapabilir veya her türlü tehlikeyi bertaraf edebilir misin?

-Bilemem ki, neden bana böyle sorular soruyorsunuz?

-Lütfen, görüşlerini ve mümkünse duygularını ifade etmeni rica edeceğim.

-Aklıma güveniyorum, çalışıp başarılı olduktan sonra her istediğimi elde edebilirim diye düşünüyorum.

-Her istediğini mi?

-Herhalde.

-Başına gelebilecek tehlikeleri önleyebilir misin?

-Bilemem ki, tabiat olaylarını önleyemem, ben arkadaşlarımı çok iyi seçer ve tehlike arz eden yerlerde zaten bulunmam.

-Aile bireylerine, yakınlarına ve çevrene karşı güven duyabilmene neden olabilen duyguları kontrol edebiliyor ve muhakeme gücünle tedbir alabilecek bir irade ortaya koyabiliyor musun?

-Çok karmaşık ve cevap veremeyeceğim bir soru.

-Burası güvenli mi?

-Tabii, çok güvenli!

-Uçağın teknik bir arızadan dolayı düşebileceği veya terörist bir saldırıya uğrayabileceği varsayımında bulunmadan, kalemimi gözüne saplasam veya senden bir kadeh içki isteyip sonra onu yakarak suratına atsam, ne yapabilirsin? Ancak sakın ola korkma, sadece sorularıma cevap verebilirsen memnun olurum.

-İnanın sizden çekinmeye başladım, tabii ki hiçbir şey yapamam.

-Demek ki aklının ve iradenin mani olamayacağı ve her an birçok olayın vuku bulabileceği gerçeği varolduğu müddetçe güvenli gördüğün -bu uçak dâhil olmak üzere- tehlikeve sırlarla dolu bir dünyada yaşadığının farkında mısın? Sence bu durumda uçak güvenli olabilir mi?

-Açıklamalarınızdan sonra hayır!

-İnsanların birbirlerine kötülük yapmasını teşvik eden veya engelleyen, tehlikelerin ve güvenin oluşmasını sağlayan veya bertaraf eden, yaşatan veya öldüren akıl mı, yoksa başka bir güç mü?

-Özür dilerim, söylediklerinizi cevaplandıramayacağım, çünkü bilemiyorum, hiç duymadığım şeyleri sizden duyuyorum, çok ilginç bir kimsesiniz, efendim!   

Zavallı kız karşısında sanki cani ya da deli görmüş gibi tedirgin olmuş, hiç kimsenin sorgulamaya tenezzül etmediği bitki misali bir hayat yaşadığı ve hiçbir şeyin farkında olmadan alelâde bir yaşamla ömrünü sürdürmekteydi.

Kim öyle değil ki?

Allah’tan başkasını güç ve irade sahibi yapma ki, giriştiğin isyanla ne dünyanı ne de ahretini yitir. Çünkü sana Allah’tan başkasının dost ve yardımcı olabilmesi mümkün değildir!  Karşı koyamayacağın Mutlak İrade’ye karşı ne kadar direnirsen diren, Donkişot’un yel değirmenlerine karşı açtığı savaştan farksız bir sonla yüzleşeceksin.  

 

PKK terör örgütündeki yanlışlık Gülen’de yapılmamalıdır!

PKK denen azgın zalimi Kürt kökenli vatandaşlarla özdeşleştiren hükümet, Gülen terör örgütünü Müslümanlık yahut vatandaşlıkla bütünleştirerek barışa, uzlaşıya ve çözüme kalkışması, ikinci ve daha tehlikeli bir ihanete sebep olur. Çünkü Türkiye, Öcalan’dan sonra ikinci bir hain olan Gülen’le enerjisini zayıflatmamalıdır.

Müslüman Kürt kökenli kardeşlerimizin temsilcisi olarak Öcalan’ı ve PKK’nın siyasi kanadını kan akmaması adına zoraki de olsa muhatap alan hükümet, son seçimlerde aldıkları yüksek Kürt oylarıyla nasıl bir yanlışa saptıklarını müşahede edeceklerini sanıyorum. PKK gibi hain ve acımasız bir düşmanla hiçbir şart ve koşulda masaya oturtulmamasını bugünde savunuyor, kendilerine ne kadar taviz verilip hoşgörüde bulunulsa da ihanetlerinden asla vazgeçmeyeceklerini tekrarlıyorum.

Sırf Müslüman Kürt kardeşlerimize bir halel gelmemesi ve teröristlerin zulümlerine maruz kalmamaları maksadıyla PKK ve siyasi uzantısı azgınlara her ne kadar özveride bulunulmuş ise de tehditleri devam etmekte, dilleri sarkmış kuduz hayvanlar misali alçaksı hedeflerine ulaşabilmek için fırsat kollamaktadırlar.

Bir tarafta Kürt maskeli PKK, diğer taraftan İslam maskeli Gülen terör örgütü; etnik ve din manipülasyonlu hainler olarak Türkiye’yi mahvedebilmek için kuşatabilme çabaları içindedirler. Her ikisi de haçlı-siyonist düşmanlarımız adına taşeronluk yapmakta, gerekli güce ve halkın güvenine kavuştukları an itibariyle vatanımızın kapılarını efendilerine açacaklardır. Denemelerindeki başarısızlık asla yanıltmamalı, soluklanma amacıyla uzattıkları sinsi elleriyle tokalaşmamalıdır. Çünkü şeytan ve dostlarıyla işbirliği yapmanın ilk kuralı,”yapma”’dır.

Haydi, seküler rejim gereği iktidar, Allah’ın indirdiği ile hükmetmiyor diyelim, karşısında ayna olan tarihi gerçekleri de mi referans almıyor?   

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!” Nisa 105   

Hainlerle hainlerden taraf olanların düşmanlık açısından birbirlerinden farkı bulunmamaktadır. Şöyle düşünürsek; savaştığınız bir orduda nasıl ki ‘bu iyidir diğeri kötüdür ‘ gibi bir ayırım yapmaksızın tümüyle çatışmakla yükümleyseniz, PKK ve Gülen terör örgütlerinin safında ve tarafında olanları da düşman kabul etmelisiniz.

Bir kimsenin dost ya da hain olduğunu ancak kalplerinde saklı olanları okumakla mümkündür.        Lakin böyle bir kudret insanlarda bulunmadığından zahiri bir gözlemleme ve duruşla yargıya gidilmektedir. Her ne kadar çoğunlukla yanılgıya düşülse de! Dolayısıyla hainle hainden taraf olanı ayırmak, kararların en yanlışıdır. Bilmelisiniz ki, gördükleriniz ne kadar gerçek ise, görmedikleriniz daha da gerçektir.

Gerek din gerekse vatan hainliği alenileşmiş Gülen örgütünün arkasında durmaya devam eden hiç kimse masum sayılamaz. Hele de dinine amansız düşman partileri destekleyebiliyorlarsa, bugün için pasif olsalar da yarın için ciddi tehdit olacakları tartışılmazdır. Tıpkı futbol maçlarında ‘yedek kulübede’ bekleyen futbolcular misali doğrudan sahada olmasalar da, kendilerine sıra geldiğinde hücuma geçecekleri muhakkaktır. Zaten yaydıkları fitne ve fesatla üzerlerine düşen misyonu sürdürmekte, ekonomik katkılarıyla da örgütü sübvanse etmektedirler.

“Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi her zaman aldatamazsınız.” Abraham Lincoln

Hükümet, hem Müslüman milletimizin yüce dini hem de vatanı Türkiye için nerede bir gülenist var ise bertaraf etmeli, semizlenmelerine fırsat verecek her türlü kapı üstlerine kilitlenmelidir. Artık merhamet gösterilecek bir zaman değil, hukuk çerçevesi dahilinde en sert yaptırımları uygulama anıdır. Girilecek inlerinde olası üremelerine imkân tanıyacak tüm oluşumlar kurutulmalı, böylece ne İslam’a ne de Türkiye’ye vermeyi düşündükleri zararlar engellenmelidir. Kalpleri kaskatı kesilmişler ne görürler ne işitirler ne de kavrarlar!    

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” Tahrim 9-Tevbe 73

Allah, Başbakan Erdoğan’ı aklamıştır…

Nerede? Aleyhine iddia edilen “yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve kul hakkı yediği” suçlamalarından!

Ancak “bana ne Allah’tan; bana ne millet kararından; beni, benim ve bana uyan beşeri mahkemelerin kararı bağlar” diyenler, apaçık haydut ve isnat ettikleri suçlamalarla ilgili Başbakan Erdoğan aleyhine açılmış tek bir davanın bulunmadığı, bazı bakanların çocuklarından dolayı itham edilmeleriyle Erdoğan’ı dolaylı yollardan yermeye çalışmaları da halk tarafından kabul görmemiştir. Çünkü Allah adildir ve her türlü tuzağa karşı haklının yanındadır; Allah, yalancı ve iftiracıları galebe çaldırmaz!

Unutulmamalıdır ki, Müslüman milletimiz, yüzyıllarca Allah’ın hak ve adalet dağıtan yüce dinini egemen kılabilmek için canlarını vermiştir. Her ne kadar içlerinden saparak hainliği meslek edinmiş olanlar var ise de, Rabbimiz, geçmişin hatırına imanlı milletimizi koruyup kollamakta ve ellerimizle onları helak etmenin fırsatını vermektedir.  

Artık Türkiye’nin istikbali adına hainleri bertaraf etme zamanıdır. Bu, öylesine bir bertaraf olmalıdır ki, bundan böyle cüret etmeye çalışanların düşüncelerinde bile olgunlaşmasını önleyecek şiddetli bir yaptırım olmalıdır.

Hainler ve sözcülerinin hümanist ve demokratik argümanları, asla Türkiye’nin karşılaştığı ürkütücü tehdidi tekerrür ettirecek bir geri adımı attırmamalıdır. İktidar, şartsız-koşulsuz millet iradesine boyun eğmeli ve ülkemizi haçlılara peşkeş çekmek isteyen alçaklara hiçbir hoşgörü ve merhamet tanımayarak, vatan ve millet adına hak ettikleri karşılığı vermelidir.

Aksi takdirde bilinmelidir ki, rahat bırakılıp tekrar güçlenmelerine fırsat verilmeleri durumunda düşmanlıklarını sürdürecek ve Türkiye aynı dehşetleri yaşamaya mecbur kalacaktır. Millet, bir daha tehdit altında kalarak yeni İstiklal mücadelelerini tatmayı istememekte, yalnızca huzur ve güveni dileyerek ülkelerinin kalkınmasını arzu etmektedir.

Her iktidarın öncelikle yaptığı; hainlerin ekonomik güçlerine darbe indirmek ve Türkiye aleyhine kullandıkları servetlerini çökertmektir. Eğer ekonomi zarar görür ya da Batının tepkisi gibi bir endişesiyle çekimser davranılırsa, vatanımız Türkiye’nin ortada kalmayacağı ve müstemleke yapılacağı tehlikesi hesap edilmelidir.

Korkma! Bütün tuzaklara ve akınlara rağmen nasıl Allah Müslüman milletimizin yanında olmuş ise, yine desteğini sürdürecek ve azgınların ulumaları ve gözdağı teşebbüsleri hüsrana uğrayacaktır.  

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettigi günler hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

 “Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” Ta-Ha 46

O kadar zengin misiniz ki,

Kullanacağınız oy ucuz ve kalitesiz olsun!

Şu insan o kadar zavallıdır ki, sanki az derdi varmış gibi başına, altından kalkamayacağı yeni dertler açmak için Arap atı misali koşturabilmektedir.

En basit bir alışverişinde dahi mağaza mağaza dolaşarak satın alacağı ürünün altını üstünü çevirip saatlerce düşünür, sorup soruşturur, sağlamlığını ve garantisini arar; ürüne göre kullanım süresi, üretildiği tarih ve markasına varıncaya kadar kılı kırk yarar, sıra kendini yönetecek partiye oy vermeye gelince, satın aldığı ürüne gösterdiği özeni umursamaz. Öyle ki, satın aldığı ürünün kusurlu çıkması akabinde geri vermeye hatta tüketici mahkemelerine koşturur, ancak seçtiği parti hayatını bertaraf ederken geri dönüşü olmayan bir uçurumun başında kaskatı kesilir.

Yahu arkadaş; satın aldığın ürünün markasına, referansına ve güvenirliliğine hayati önem veriyorsun da, devletini idare edecek parti için neden aynı hassasiyette davranmıyorsun? Şöyle ifade edersek; evladınızı evlendirmeyi düşündüğünüz kişinin yedi ceddine varıncaya kadar ailenize uygun olup olmadığını araştırarak izdivaca karar veriyorsunuz da, seçeceğiniz aday yahut parti çok mu önemsiz ki, anlık etkisinde kalıp destekleyebiliyorsunuz? Tıpkı evliliklerde, ortaklıklarda ve dostluklarda olduğu gibi karşılaştığınız acı bedeller, hep böylesi bir gafletin sonucu değil midir?

Rakipler birbirlerini nasıl kötü ürün satmakla, sahtekârlıkla, dolandırıcılıkla ve hilekârlıkla suçlamaları misali politikacıların da kazanabilmek için birbirlerini yolsuzlukla, yalancılıkla, hırsızlıkla, namussuzlukla, bölücülükle ve ihanetle itham edebilmeleri azmış nefislerinin fıtratsal bir sonucudur.

Nasıl ki bir aile yahut şirket, kendilerini yönetecek idarecinin her türlü sorunun altından kalkabilecek gücüne, liyakatine ve tecrübesine dikkat ediyor; ülkeyi yönetecek partinin güç, deneyim ve istikrarına önem verilmemesi açık bir intihar değil midir?

12 yıldır ülkenizi yöneten iktidar; tecrübesiyle pişmiş, hata ve yanlışlarını idrak etmiş, halkının eksikliklerini tespit etmiş, daha çok faydalı olabilmek için adımlarını hazırlamış, ülkenin huzur ve güveni adına dost ve düşmanlarını tespit etmiş, açık gediklerini ya kapatmış ya da kapatabilmek için planlarını yapmış, milletini daha yüksek bir seviyeye ulaştırabilmek ve uluslararası zeminde hak ettiği değere kavuşturabilmek için altyapıyı tesis etmiş, içine kapanık bir Türkiye değil dünyada ses getiren bir Türkiye’yi hedeflemiş, zorba komşularına sessiz kalmayarak halkların hak ve adaleti için susmamış, maddi ve nefsi çıkarı insanlık üstünde tutmamış, dünyanın neresinde zulme uğramış bir toplum var ise ‘bana ne’ demeyerek yardımlarına koşmuş, insanlık adına dünyanın en güçlü devletlerine meydan okumuş, cumhuriyet tarihinde yapılanları iktidarı boyunca birkaç kez katlamış, milleti için kendisine atılan iftiralar, suçlamalar ve karalamalardan yılmayarak dimdik ayakta durabilmiş, çıkarını düşünerek kendine fiyat etiketi koymayıp hiçbir kayırım gütmeksizin sömürücülere göz açtırmamış, şantaj ve tehditlere boyun eğmemiş, aleyhine ittifak yapan haçlı cephenin gücüne karşı durarak milleti adına ürkmemiş, ülkesinin hakları için kirli pazarlıklara kalkışmamış bir iktidarı devirmek; kundaktaki bir bebeği acımadan katletmek ya da ülkene yaptığın apaçık bir nankörlük ve ihanet değil de nedir?

Madem CHP, MHP, BDP, SP ve gönlündeki diğer partiler daha iyi yönetir düşüncesindesiniz, satın aldığın bir üründe aradığın garantiyi onlardan beklemeyecek misin?

Oyunuzu talep edenlere: güzel konuşuyorsunuz; vaatler sıralıyorsunuz; Ak Partiden daha iyi yöneteceğinizi iddia ederek bizleri havada uçuruyorsunuz; verecekleriniz karşısında duyduğumuz umutla sıkıntılardan kurtulacağımız sevincini yaşıyoruz; yolsuzluk, hırsızlık, haksızlık ve adaletsizlik yapmayacağınıza söz veriyorsunuz; artık ülkemizde ne açlık ne yoksulluk yaşanmayacağını ve dilediğimizi satın alabileceğimizi vurguluyorsunuz; toplulukların barış içinde yaşayacağını; hiçbir karışıklık çıkmayacağını; sokaklarda terör ve saldırıya rastlanmayacağını; mal ve canlarımızın emniyet içinde olacağını; ekonomide hiçbir kırılmanın mümkün olmayacağını; Vandalların saldırılarıyla insanlarımızın, otomobillerimizin, dükkânlarımızın, evlerimizin yakılıp yıkılmayacağını; çocuklarımızın ölmeyeceğini; her türlü sıkıntıların bertaraf edileceğini; özgürlükler vereceğinizi; işsizliğin kalmayacağını; zamlar yapılmayacağını açıklıyorsunuz da, bize verebileceğiniz teminat nedir?

Çünkü bir ekmeği dahi paramız olmadan alamayarak, fırıncıya “sözüme güven” dediğimiz halde alamıyor; dolayısıyla sözün hiçbir itibarı olmadığı günümüzde, garanti vermeksizin sözünüze nasıl güvenebilelim? Bizden iktidar partisinden vazgeçip kendinize oy atmamızı isteyerek girdiğimiz riskin bir karşılığı olmalıdır. Ya sözlerinizi tutmaz iseniz, uğradığımız zararları nasıl karşılayacaksınız?  

Daha seçim arifesinde belirsizlik kuşkusuyla herkes kaygı içinde; işçi, memur, öğrenci, emekli, köylü, çiftçi, esnaf, sanayici, yatırımcı, hatta hastalar dahi ışığa çarpılmış tavşanlar misali kaskatı kesilmiş bir korku içindeler. Öyle ki, ‘ne olacak’ şüphesiyle neredeyse alışverişler durmuş ve psikolojik kriz insanları sarmış bulunmaktadır. Kolay değil! 12 yıldır düzen kurmuş bir iktidarın devrilerek kendinizin seçilmesiyle ilgili bir karar, öyle her babayiğidin cüret edebileceği bir pehlivanlık değildir.

Sonuçta milletimiz, geçimini sağlamak, çocuklarını geçindirmek, işini devam ettirmek, huzur, güven, sağlık ve hizmet sağlayan bir yönetimin güvencesinde vatanı Türkiye’de yaşayabilmek amacındadır.

Hep vaatlerde bulunuyorsunuz ama başaramadığınız takdirde oy verenlerin zararlarını karşılayacak tek bir teminat veremiyorsunuz! Basit bir alışverişte bulunan tüketici, iş yapan esnaf, kredi veren bir banka veya dilenciye bile yapılacak yardımın dolandırıcılık olup olmadığına dikkat eden bizler, hiçbir garanti almaksızın neden vatanımız gibi bir ruhu tehlikeye atacak oylarımızla sizleri destekleyelim?  Diyorsunuz ki, sözümüze güvenin! Peki, siz kimsiniz? Her şeye muktedir tanrı değil beşer olduğunuza göre; neden sözünüze güvenelim? Herhangi bir insan, bankadan çekeceği kredi, satın alacağı bir eşya veya yaptığı bir alışverişte “sözüme güven” demiş olmalarına nasıl itibar edilmiyorsa, neden size itibar edelim?

Eğer iktidar 12 yıldır ülkeyi mahvetti, hazinede tek kuruş bırakmaksızın zimmetine geçirdi, özgürlükleri yasaklayıp dikta bir yönetimle baskı, tehdit ve şiddette bulundu, kul hakkını ve vicdanı gözetmedi, hukuku ayaklar altına aldı, hiçbir hizmet yapmadı, ülkeyi sattı ve ekonomiyi yerle bir etti ise; sizin yapmayacağınıza dair güvenceniz nedir?  Hani oy isteyip iktidarın size devredilmesini istiyorsunuz ya; sizlere oy verenlerin her türlü maddi ve manevi hasarlarını karşılayacağınıza dair sözünüz dışında verebileceğiniz bir teminatınız var mıdır?

Hiçbir teminat almaksızın sadece sözünüze güvenip sizleri desteklemem akabinde Ak Parti iktidarının yıkılmasına sebep olacağım. Vaatlerinizin hiçbirini tutmayıp aydınlığımızı zifiri karanlığa döndürdüğünüz durumda, “Çoluk çocuk perişanız, ne olur bize yardım edin’ dediğimizde ne yapacaksınız? 

Kalpten çıkmayan sözlerde sınır yoktur, kalpten çıkan söz de ise vaade rastlayamazsın. Bir saniye sonrası meçhul bir beşerin sözüne mi güvenirsin, yoksa ebedi ve ezeli olan yaratıcının mı?

“Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. “ Araf 102

“Onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın (ve dostlarının) onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Nisa 120

Ey vatandaş!

Her ne kadar inançlarımız, ırklarımız, düşüncelerimiz farklı, birbirine zıt hatta hasımsı olsa da, bizleri ortak payda da birleştiren içince yaşadığımız Türkiye’dir. Fikir ve ideolojilerimizin dayandığı temel olguyu Türkiye lehine mola verdirebilirsek, ülkenin çıkarına odaklanarak öç, kin ve nefretten uzaklaşabileceğiz muhakkaktır.

Önce biz, kendimize bakmak zorundayız. Biz dürüst isek; yoldan çıkarak sapan ve yüzlerce art niyet taşıyan biri bize asla zarar veremez. Eğer zarar görüyor isek, demek ki dürüst değiliz!

Kendini bilmeyenin bir başkası konusunda ahkâm kesmesi ne kadar yanlış ise, birini veya bir partiyi izleyip rehber edinmesi de o kadar yanlıştır.   

ABD’li düşünür R.W.Emerson der ki: “Siyasi bir zafer, işlerinizin iyi gitmesi, hastalığınızın geçmesi, uzaktaki bir arkadaşınızın veya sevdiğinizin geri dönmesi veya son derece dış dünya ile ilgili bir olay moralinizi düzeltir ve sizi güzel günlerin beklediğini zannedersiniz. Buna inanmayın, asla öyle olmaz. Size kendinizden başka hiçbir şey huzur ve mutluluk getiremez.”  

Peki, biz ne yapıyoruz? Vatanımız Türkiye’yi bir tarafa atarak kimimiz Ak Parti, kimimiz CHP, kimimiz MHP, kimimiz BDP, kimimiz SP ve kimimiz diğer partilerin çıkarları peşinde koşturarak paryalık yapmak suretiyle kendimizde ne iman ne onur ne de şeref bırakıyoruz! Oysa biz, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak muhakeme edebilen insan değil miyiz?

Türkiye’nin güçlü, bağımsız ve uluslararası arenada etkin olmasına aldırış etmeksizin ardına takıldığımız lider yahut partilerin kazanmaları ne ifade eder? Bu sebeple önce Türkiye demeli, sonra o Türkiye’yi layık olduğu seviyeye ulaştıran ya da ulaştıracak lider veya partinin etrafında istemesek de Türkiye hatırına birleşilmelidir. Diğer bir ifadeyle ruh Türkiye, beden partiler olmalıdır! Ruhsuz bir beden nasıl ölü ise, Türkiyesiz partilerde ölüdür!   

Türkiye gibi bir vatan gök kubbemiz olurken; şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da daha güzel midye kabuklarını toplayabilme hevesiyle maceraya kalkışırsak; kendimize ve Türkiye’ye ihanet etmiş oluruz.

Ne zaman ki; “bana ne Ak Partiden, CHP’den, MHP’den ve diğerlerinden” diyebilirsek, Türkiye’den başka bir kaygın, elemin ve sevdalığın olmadığı kanıtlanır.

Halkın 12 yıldır iktidara taşıdığı Ak Parti, tanrı değil beşer olmasından kabul edilemez birçok hata ve yanlışın içinde yer almış olsa da, her beşerin olmazsa olmaz fıtratsal bir sonucudur. Şüphesiz diğer partilerde aynı sonuçlara mahkûmdurlar. Lakin iktidar yetkisi bulunmamış olmaları, sanki hata ve yanlıştan münezzeh tanrılarmış gibi felaketsi bir algı doğurmakta, dolayısıyla Ak Partinin yaptığı kusurları yapmayacaklarmışçasına tanrısal izlenime neden olmaktadırlar.

Oysa peşin hükümlerden uzak bir serinkanlılıkla Ak Partinin Türkiye’ye kazandırdıkları hizmetler ve cesur adımlar değerlendirildiğinde, kusurlarından daha çok faydalar sağladığı tartışılmazdır.

Aleyhindeki iddiaların doğru yahut yanlış olması bir yana, Ak Parti iktidarının Türkiye için önemli olup olmadığı üzerinde durularak yargıya gidilmelidir. Haydi, yolsuzluk, hırsızlık ve birçok yanlış yaptı diyelim ama Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda getirdiği konumu inkâr edemeyiz. Hükümetin kimi üyelerine yapılan saat gibi hediyeler, ne düğü kanıtlanmamış ayakkabı kutusu içindeki paralar, ilişkileri ve dinlenen konuşmalarla Türkiye’yi Türkiye yapan ve daha ileri getirmeye çalışan bir iktidarı indirmeye yeterli bir gerekçe midir? Şayet iddia edilen suçları devlet hazinesinden ya da milletin hakkından karşılasaydı, 79 yılda yapılanlar katlanabilir miydi? CHP, MHP ve diğer siyasi partileri tecrübeleriyle denemiş bir millet, onların dürüst ve Türkiye’yi istikbale taşıyabileceklerini umut edebiliyorlar ise, gönüllerindeki sevdanın Türkiye değil partileri olduğunu ispatlamaktadır.

Ey vatandaş! Kendin için partin değil Türkiye can olmalıdır. İntikam hırsıyla iktidarın güç yitirmesi nefsinizi hoş kılsa da Türkiye’yi kaybettireceğinizden nefsinizin tuzağına düşmemeli, ardına takıldığınız partileriniz dertlerinize çare bulamayarak bir çöp misali sizleri atarak tanımayacaklarını bilmelisiniz. Ya da yol gösterici çokbilmişlere; “arkadaş, size uydum, perişan oldum” dediğinizde, yanınızdan kaçıp uzaklaşacaklarını göreceksiniz. Türkiye var ise sen varsın!

İktidardan nefret etsen de, öç almak istesen de, haksızlık ve adaletsizliklerinden şikâyet etsen de, nefsine hitap etmemesinden yakınsan da, birçok suçlamalarda bulunsan da; bil ki vatanın Türkiye için onu ayakta tutmalı, devirmek yerine hata ve yanlışlarını düzeltmesi için baskı kurmalısın. Aksi takdirde yağmurdan kaçarken öyle bir doluya yakalanacaksın ki, o dolu, sende ne geçim ne barış ne evlat ne huzur ne güven ne din ne namus ne de vatan bırakacaktır. Evini tamir etmek varken yıkmak nasıl korkunç bir yanlış ise, 12 yıldır kurduğu düzen içinde iktidarını da yıkmak o derece fecaattir.

Önce Başbakan Erdoğan’ın yıkılmasını kimler istiyor diye bir sorguya giderseniz, zaten sonuca ulaşacaksınız. Bu sebeple kimsenin öğüdüne ihtiyaç duymaksınız muhakeme edebilen insan olma hasebiyle doğruların en doğrusuna karar vereceksiniz.   

“Vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

 

Ben de Erdoğan ve Ak Parti karşıtıyım!

Neden?

Yaratıcım Allah’ın indirdiği anayasaya ile yönetmeyip seküler rejime bağlı bulunmasından! Dolayısıyla Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kabul eden yasalarla iktidarlığı yürüten bir meclisi ve hükümeti destekleyebilmem söz konusu değildir.  

Nasıl ki kimi Kemalist, kimi solcu, kimi laik, kimi milli görüşçü, kimi Türk yahut Kürt milliyetçisi, kimi gülenist, kimi Zerdüşt, kimi PKK’lı, kimi Marksist, kimi İsrail yanlısı, kimi LBGT’ci olmasından Ak Partiye karşılar ise, ben de şeriatçı olmamdan karşıyım.

Tamamı hümanist maskesiyle dolaşan politikacılar ve sesi çıkanlar ne derler; aman kutuplaşmayalım, saflara ayrılarak bölücülük yapmayalım! Böylesine köklü bir farklılığın yaşandığı bir düşünce ve inanç düzeyinde tek yürek olabilmek mümkün müdür? Allah, Kur’an’da insanları saflara ayırmış; mümin, kafir, münafık ve fasık yaftalarıyla birbirlerine düşman kılmıştır. Öyleyse geriye ne kalıyor, herkesin içinde yaşadığı Türkiye!

Eğer öncelik, her kesimin yaşadığı Türkiye ise, vatanın yitirilmemesi ve ülkeye hiçbir açıdan halel gelmemesi adına Türkiye için fedakarlıkta bulunmaktır. İşte bu sebeple Başbakan Erdoğan ve Ak Partiyi desteklemekle yükümlüyüm!

Her ne kadar diğerleri gibi çıkarsı bir nefis arayışı gütmeyip tamamen Allah’ın hükümlerinden yana bir talebim var ise de, sırf ülkemin istikrarı, sosyal, siyasi ve ekonomik krizleri yaşayıp haçlı-siyonist avcıların iştahlarını kabartmamak adına Başbakan Erdoğan diyorum!

Haydi, Başbakan Erdoğan değil de Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Kamalak veya Öcalan diyeyim.

Türkiye ve içindeki 75 milyonun refahı, huzur ve güveni; umut bekleyen din kardeşlerimiz; soydaşlarımız ve zulüm altında inleyen insanların durumu ne olacak? Acaba haksızlıkların karşısında Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Kamalak veya Öcalan’ın sesleri çıkıp hiçbir nefsi çıkar gözetmeksizin hakkı ve adaleti savunabilecekler mi? Uluslararası siyasi ve ekonomik arenada söz sahibi olabilecekler mi? İstikrarı sağlayıp düzeni muhafaza edebilecekler mi? Ekonomik kalkınmayı ve yatırımları devam ettirebilecek, krizlerle baş edebilecek ve devleti işletebilecekler mi? Yatırımcılara ve sağlanan kaynaklara güvence verebilecekler mi? Milletin tamamını kucaklayabilecek ve ayırım yapmaksızın hizmet götürebilecekler mi? En önemlisi dik durabilecekler mi?

Milletin tamamını kucaklayabilecekler mi diye sormuştum; aslında seçim mitingleriyle kanıtlıdır. Başbakan Erdoğan dışında illerin tamamına gidebilen bir lider var mı? Oysa Türkiye’de iktidarlığa aday bir liderin milletin tamamına sarılması gerekmez mi? Gitmekten sakınan bir lider, Türkiye’yi yönetebilir mi? Dolayısıyla yolsuzluk ve hırsızlıkla suçlanan bir lider meydanlara çıkıp yüzbinlerce insan tarafından karşılanmaz ve namusluyum diyenlerde birkaç yerde yaptıkları mitinglere mahkûm kalmazlardı!

Türkiye’yi dünya güçleri arasına sokarak milletine onur kazandıran, cumhuriyet tarihi boyunca hayali bile kabil olmayan kalkınma ve ilerlemelerle Türkiye’yi gündeme oturtup hayran bıraktıran, dünya ekonomik krizle boğuşurken halkına yansıttırmayan, duraksama yapmadan yatırımlara devam eden, ezilenin yanında durarak hem ecdadını sevindiren hem de insanlığı yücelten,  atılan her adımda eserlerinden yürünen ve faydalanılan, ekonomik kalkınma için girmediği tek bir yer bırakmayan, halkının refah yaşayabilmesi ve onurlu bir kimliğe sahip olabilmesi için dur durak bilmeden çalışan, devlet ve milleti adına şantaj ve tehditlere göğüs geren, dahili ve harici hiçbir sömürücüyü hükümetine ortak kılmayan, ülkenin birlik ve beraberliği için iktidarlığını riske atan, harici ve dâhili düşmanlara karşı dik duran, hain emellere taviz vermeyen, nefsi adına hainsi pazarlıklara ve işbirliklerine yeltenmeyen Başbakan Erdoğan’ı yolsuzluk ve hırsızlık yapmakla suçlamak; en hafifinden nankörlük, alçaklık ve ihanettir.

Ki, aslında suçlanan sadece hükümet değil, hükümeti iktidar yapan milletin yarısıdır, hatta tamamıdır. Çünkü Başbakan, Türkiye’nin temsilcisi ve şerefidir!

Kendilerinin olası bir iktidarlığında yolsuzluk ve hırsızlık yapmayacaklarına dair teminatları nedir? Nefis taşıyan bir insanın hatadan ve yanlıştan münezzeh olabilmesi mümkün müdür? Her biri geçmiş yıllarda iktidar olmuş ve ülkeyi Ak Parti dönemindeki gibi ne kalkındırabilmişler, ne dünya piyasalarına güvence verebilmişler, ne yatırımcıları teşvik edebilmişler, ne de uluslar arası zeminde söz sahibi yapabilmişlerdi. Madem namusluydular, yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık gibi ahlaksız suçlara bulaşmamışlardı; neden ülkeyi kalkındıramamışlar ve Ak Partinin kazandırdığı eserlerin onda birini dahi başaramayıp, bir de milletin hazinesine on milyarlarca dolar borç bırakmışlardı?

Muhalefetin durumu; ömründe ciddi bir para veya iktidar ve vamp bir kadın görmemiş birinin “dürüstüm ve namusluyum” demesine benzer.  

İşin en ilginç olanı da, Ak Parti 12 yıldır iktidarda olmasına rağmen, sadece Reza Zarrab adlı bir işadamıyla konumlandırılarak yolsuzluk ve rüşvetle suçlanmasıdır. Oysa yolsuzluk ve rüşvete bulaşmış bir iktidar, sadece bir kişiyle mi yetinir? Ayrıca Reza Zarrab ile ilişkisi olduğu iddia edilen bakanların, devleti zarara uğrattıklarına dair kanıtlar ortaya konmalıdır. Sadece hediye, para alış verişi suçlaması yeterli değildir. Devlet zarar görmüş mü görmemiş mi asıl üzerinde durulması gereken konudur. Bilmeyenlere diyeceğim odur ki, hiçbir siyasi kimliğim ve devlet görevim olmadığı halde iş hayatım sırasında ipek halılar hediye etmiş, yüz binlerce dolar değerinde saat dahil hediyeler almış, özel uçaklarla alınarak söz konusu ülkelere girmiş, kral dairelerinde ağırlanmış ve itibar görmüşümdür. İlişkilerin samimiyetini ve cömertliğini bilmeyenlerin ulumaları, sokaklardaki köpekten farksızdır!

780.000 kilometre kareyi yatırımlarla donatmış bir iktidarın yolsuzluk yapabilmesi ve kursağından haram lokma geçirebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Çünkü haram yani yolsuzluk, uyuşturucudan daha kuvvetli bir alışkanlıktır; azan nefsi doyurabilmek ve sınır vurabilmek imkânsızdır. Dolayısıyla ortaya çıkan eserlerin hiçbiri yapılamaz ve geçmiş hükümetlerde olduğu gibi hazinede tek kuruş bırakmazdı!

Ancak şu olmuş olabilir; şayet herhangi bir yatırımcı ve işadamının kazancından ki, o kazançta hükümet üyelerinin hiçbir kayırımı mevzubahis değil ise, hizmet adına cüz’i bir pay alınmış olmaları ve nefisleri için harcanmadıkları müddetçe meşrudur ve helaldir. Öyle olmasaydı para toplayan tüm hizmet kuruluşlarını hırsızlıkla suçlamak gerekmez mi? Örneğin F.Gülen’in yoksul talebelere eğitim vermek amacıyla zekât, sadaka ve kurban adına topladığı paralarla kiliseleri tadilat ettirmesi, papaz okullarına yardım yapması, hükümetleri devirebilmek, şantajda bulunmak, siyasi nüfuz elde edebilmek için kurduğu istihbarat örgütü ve hakkında olumlu haberler çıkartabilmek için savurduğu paralar sorgulandığında, yeryüzünün en büyük hırsızı, yolsuzu ve rüşvetçisi olduğu ortaya çıkacaktır.   

Sadece Saadet Partisine bir sorum var! Arkadaş, siz de seküler rejimin bir partisi değil misiniz? Öyleyse dinen Ak Partiden ne ayrıcalığınız ya da üstünlüğünüz var ki, Müslümanlar sizi tercih etsin? İktidarlığınız ancak 1 yıl sürmedi mi; iktidarda kaldığınız sürece müspet ne yaptınız; dik durabildiniz mi; haksızlıklar karşısında dilsiz şeytana dönüşmediniz mi? Detaya girmeyecek ve Ak Partiden üstün olduğunuzu kanıtlayan tek bir neden gösterin, size oy vereceğim. Aksi takdirde içinde bulunduğumuz hayati seçimlerde hırsınıza, hasedinize ve nefsinize soluk verin ki, ihanet edenlerden olmayınız!

Türkiye için her vatandaşın yapması gereken, dik duranı ve çalışanı desteklemesidir. Eğer düşünce ve ideoloji açısından tercihe kalkarsak, bataklıktan çıkabilmemiz ve dalaşmaktan sıyrılabilmemiz söz konusu değildir. Çalışan dururken neden başkasını tercih edelim? Unutmayınız ki nankörlük ve ihanet, izzetli Müslüman milletimize yaraşmaz!

 

Arkadaş! Ne aday ne de parti seçiyorsun…

Ya İstiklal ya da esaret seçimi yaptığını idrak edebildiğinde, haçlıların tuzağına düşmeyip boyundurukları altına girmeyecek, ecdadın gibi kükreyen bir millet olarak dimdik durmanın şerefiyle saygı duyacaksın!

Güdülerek artıklarla beslenmeye mi razısınız, yoksa aslan olup da artıklarınızla besletmeye mi tarafsınız?

İşte içinde bulunduğumuz seçimle vereceğin karar; neyin ardında olduğunu kanıtlayacak, bir belediye başkanı yahut bir partiyi desteklemek gibi sıradan nefsi bir tercihin değil, vatanın Türkiye’nin hayati önem teşkil eden istikbali adına olacaktır.

Tarih, harici hiçbir düşman tarafından yenilmediğimizin ve dâhili hainlerle darmadağın olduğumuzu ispatlamaktadır. Öyle iman sahibi Müslüman bir milletiz ki, şehid olabilmek için koşan itikadımızdan dolayı karşımızdaki en güçlü haçlılara diz çöktürmüş ama kendilerine fiyat etiketi koyan içimizdeki ihanet odaklarının kahpeliklerinden Allah’ın bahşettiği kudretimizi yitirmişizdir.

Kader, tarihi yeniden tekerrür ettirmekte; milleti ve iktidarıyla yeniden doğarak şahlanan ülkemize tezgâhlanan entrikalarla iktidarlığımızın önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Dün nasıl haçlılara tetikçilik yapan hainler var ise bugünde aynı süreci yaşamakta, kırmaya ramak kalmış zincirlerden kurtulmayı engelleyebilmek için zihinler ve kalpler iğfale uğramaktadır. Tüm dünya, bağımsızlığına kavuşmuş Müslüman milletimizin önüne hiçbir gücün geçemeyeceği, gerek siyasetten gerekse ekonomikken dünyaya lider olabileceğinin tedirginliği içindedirler.

Bizler nasıl caydırıcı bir güce, cesarete ve azme sahip olduğumuzu bilmiyor ama kadim düşmanlarımız idrak içinde olmalarından önümüze bariyerler koymaktan asla vazgeçmiyor, hainleri yetiştirip desteklemekten de geri durmuyorlar. Çünkü onlar, bizimle doğrudan çatışarak riske giremeyeceklerinden hainleri musallat ederek birlik ve bütünlüğümüzü bozdurmak suretiyle gücümüzü zayıflatmaktadırlar.

Arkadaş! Din de senin; namus da senin; vatan da senin; devlette senin! Bu tartışılmaz değerlerine yabacı bir elin dokunmasını sindirebilir misiniz? Eğer o yabancı el, kendinden bildiğin bir hain aracılığıyla değerlerine dokunuyor ise, sessiz kalabilir ya da o haini destekleyebilir misiniz? Öyleyse sanki sıradan bir yerel yahut genel bir seçim varmış gibi o hainlerin kazanmalarına fırsat vermemelisin!

Seküler rejime bağlı herhangi bir siyasi partiyi desteklememem her ne kadar tartışılmaz bir ilkem olup, “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda da gerekçelerini sıralamış isem de,  önümüzdeki seçimlerin İstiklal mücadelesi olmasından dolayı dinim, namusum ve vatanım için oy kullanacak ve Türkiye’yi hainler eliyle haçlılara peşkeş çektirmemeye çalışacağım.

Ey dinine, namusuna, vatanına ve istikbaline gönül vermiş sevdalılar! Öyle bir ayırımın içindeyiz ve sırat misali bir köprünün üzerindeyiz ki, haçlıların yıkmak istediği iktidarın dışındaki bir partiye yahut adayı desteklemek bize haram ve ihanettir. Şüphesiz iktidarın hata ve yanlışlarını kabul edebilmem imkânsız ise de, dinimi, namusumu, vatanımı ve milletimi elem edinerek iktidarı desteklemem vazgeçilmez bir yükümlülüktür.

Unutmayınız ki, ülkeniz üzerinde emel besleyen düşmanınız haçlılar, sadece iktidarı devirmek ve yerine geleceklerle uğruna canlarınızı verdiğiniz vatanınız üzerinde cirit atmayı hesap etmektedirler. Haçlıların kurgulayıp hainlerin oynadığı bir senaryoda, iktidardan nefret etsek ve hatalarını sindiremesek de, Türkiye için desteklemek boynumuzun borcudur. İçinde bulunduğumuz korkunç badireyi atlatmamız akabinde iktidara öyle yüklenelim ki, nerede bir haksızlık ve adaletsizlik var ise telafileri için hep birlikte ümüklerini sıkalım. Dövelim ama öldürmeyelim!

Gelin, bari Türkiye için nefsimize kulaklarımızı tıkayalım, vesveselere aldırış etmeyelim, daha beterlerinin maskeli suratlarına güvenmeyelim ki, Müslüman milletimize namahrem eli değmesin!

Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:

Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;

Bu ezanlar — ki şehadetleri dinin temeli –

Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.

Abi ve ablalar nereye koşuyorlar!

İmandan sonra fasıklık çok kötü bir şeydir. Yaratıcı Allah yerine yaratık beşere uyanlardan daha berbat kim olabilir?

Allah ve Resulüne iman eden birinin nefsi galebe çalmış bir beşere itaati apaçık bir ortak koşmadır. Eğiticiye veya rehbere sevgi ve saygı duyulabilir ama haddi aşan bir aşk ve tazim ile sorgusuz teslimiyet kalbi hastalaştıran bir zehri doğurur ki, küfürden ya da yanlıştan geri döndürecek tövbeye de imkân tanıtmaz.

İslam kimliği altında gençlerimizi iğfal ederek vahiy aleyhtarlığına dönüştüren Gülen, tuzağı içindeki abi ve ablaları Allah ve Resulünün izinde değil de kendi izinde yönlendirerek hem dünyalarını hem de ahiretlerini kıyıma uğratmaktadır.

Amacı başta Türkiye olmak üzere ilişki kurduğu ülkelerde dukalıklar inşa etmek olan Gülen, din kisvesiyle siyasi ve ekonomik gücü eline geçirip gülenizm’i egemen kılmaktır.

Evet, bir hizmet hareketi var ama o hareket Allah adına değil şeytan lehine olup, tamamen batıl odaklıdır. Dolayısıyla abi ve ablalar, kendilerini adadıkları hizmetin İslam manipülasyonlu bir iblis yolu olduğunu; ya fark edemiyorlar ya da zaman içinde nefislerine yenik düşerek tanrılığı oynayan Gülen’e kulluğu kurtuluş sanıyorlar. Oysa Gülen’nin doğru mu yoksa yanlış yolda mı olduğunu Allah’ın yüce ayetleriyle kanıtlayabilirler. Hatta Kur’an’a uygun hadisler ve peygamber efendimiz (s.a.v) hayatıyla da ortaya çıkarabilirler!

 “Bana nispet olunan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kur’an’a muvafık ise, o benimdir, ben söylemişimdir.” Hz. Muhammed (s.a.v)  

Vahyi eğip bükerek parçalayan Gülen çetesiyle hiçbir ilişkileri bulunmamasını emreden Allah’ın hükümlerine kulaklarını tıkayan abi ve ablalar, iman sahibi Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen hem Kur’an’a hem de memleketlerine hasım tutumları, ancak mühürlenmiş olmalarının bir sonucudur. Yoksa Gülen’in ne türlü dehşetli bir düşman olduğu aşikârken; nasıl oluyor da gözleri oldukları halde göremiyor, kulakları bulunmalarına karşın işitemiyor ve kalpleriyle kavrayamıyorlar? Eğer tanrıları Gülen değil de Allah ise, Allah yerine Gülen’i yeğleyebilmeleri mümkün müdür?

Sözde Allah özde Gülen’i tanrı edinenler, küfürlerini ne kadar kabul etmek istemeseler de söz ve davranışları beşere odaklı itikatlarını kanıtlamaktadır. Amelsiz ilim, merkebe yüklenmiş ciltlerce kitaptan farksızdır ama eğitici konumundaki abi ve ablalar, bu sebeple doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıramayarak muhakeme edememektedirler.

Bilgileri ezbere dayalı olmalarından kulaklarını aşıp kalplerine inmemekte, dolayısıyla hem dünyevi hem de uhrevi olaylara nefsi yorum katmalarından hain ve münafık etiketlerine maruz kalmaktadırlar.

İhlâslı bir iman, takiyye gibi adi bir riyakârlığa gereksim duymaz. Madem her işte hüküm verici, gözetici ve koruyucu Allah ise, Mutlak İrade’ye karşı herhangi bir beşerin üstün gelebilmesi, fayda veya zarar verebilmesi, dilediğini gerçekleştirebilmesi mümkün müdür?  Öyleyse takiyyeyi meşrulaştıran Gülen’in nefsine iman ettiği alenidir. Böylece kendisine bağlı abi ve ablalarda küfrü imana tercih ederek yoldan çıkmış takiyyecilerdir.             

Ey abi ve ablalar! Ardına takıldığınız zalim, sizleri Allah ve Resulünün hükümlerinden kopararak cehenneme koşturmaktadır. Sizler gibi yaratık bir insan olan Gülen, Allah yanında kimdir ki, kendisinden kazanacağınızı umut ettiğiniz şeylerin Allah’ın verecekleri yanında bir değeri olabileceğini düşünebiliyorsunuz. Hem dininizin hem de vatanınızın aleyhine çalışan Gülen’den öyle kaçınız ki, Rabbimin doğru yola eriştirdikleri kullarının arasına katılabilin. Allah’ın yüce kitabı Kur’an’ı incelediğinizde, nasıl sapmışların yolunda olduğunuzu inşaAllah kavrayabileceksiniz. Unutmayanız ki Gülen’in sizleri aldatması kurtuluşunuz için bir mazeret olmayacak, dünyada ve ahirette kaybedenlerin saflarına katılacaksınız.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Kader mahkûmu insanoğlu bir hiçtir ama…

Nefsi, öyle bir özgürlüğe koşturuyor ki, başına gelen belaları dahi muhakeme ettirmeyip pozitivistsi gerekçeleri mazeret kılarak ders çıkarmasını engellese de ancak ölümle durulabilmeleri, savunulan seküler temelli düşüncelerin yalanını ortaya çıkarıyor.  

Neredeyse herkesin irili ufaklı tanrılığı oynadığı yaşam sürecinde tanrının yalnızca Allah ve kader çizen tek kudret olduğu aşikârken yine de inat ve ısrarda bulunabilmeleri ne akıllarının ne de iradelerinin hür olmadığına apaçık bir kanıttır.

Aslında bizzat edinilen tecrübe, düşünebilenler için sarih bir ayna olmasına rağmen nefisleri o gerçeği kavramalarına izin vermemektedir. Dolayısıyla ya kendilerini ya da kuvvet sahibi sandıkları beşeri Allah’tan daha çok anarak ve yaptırım güçleri olduklarına güvenerek iplerine sarılmaları; nasıl kör, sağır ve idrakten yoksun olduklarını ortaya koymaktadır.

İnsanı, insanlıktan çıkarıp gerçeği kavramada düşünce ve duygularına zincir vuran nefis, görünüşte galebe çalsa da özde bir kuldur ve hakkında yazılmış olanı aşarak dileği doğrultusunda kaderini yaratabilmesi mümkün değildir.  

Hem özgür iradeyi savunup hem de tanrılığı oynayanlara kulluk eder; hem kaderin iradeleriyle çizildiğini teorileriyle iddia edip hem de tanrılığı oynayanlara sığınıp ardına takılır; hem aklın üstünlüğüne inanıp hem de başına gelen musibetleri savamaz; hem başarılarıyla övünüp hem de zillet içinde yıkılmaktan sakınamaz!  

Öyleyse kul değil özgürse, bir saniye sonra başına ne gelebileceğini biliyor mu? Biliyor ise engelleyebiliyor ya da tersine çevirebiliyor mu? İddia ettiği gibi bir iradeye sahip ise, neden dilemediği olumsuzlukları sahipleniyor? Oysa dileği hem mutlu ve güven içinde olmak, sağlıklı ve varlıklı bir hayat sürmek, her türlü beladan kaçınmak, korku ve tehlike yaşamamak, acı ve kayba uğramamak değil midir? Öyleyse insan, özgür bir manyak mıdır?    

Dolayısıyla insan, derinliklere götüren yolların kokusunu alamamalarından, gönül gözünün işitici ve bilici gücünü çalıştıramamalarından ve zihinlerini yalanla meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran her şeyi göz ardı edebildiklerinden ne kadar kanıta şahit de olsalar,  yine de idrak edememeleri ilahsal kaderdendir. Demek ki akıl, teoride öngörüldüğü gibi muhakeme yetisi de sağlamamakta ve iddia edildiği gibi kader yazılamamaktadır!

Her kim olursa olsun, velev ki peygamberler dahi olsa hiçbir beşer yüceltilemez; yönetip yönlendiren ve kaderleri yazan yaratıcı Allah’a ortak koşan bir paye ile onurlandırılamaz.  

Unutulmamalıdır ki hiçbir beşer yoktur ki, kendi iradesiyle yücelip alçalabilsin!

(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” Ali İmran 26

Sözde yaratıcı akla ve iradeye odaklattırılan bilimsel keşiflerin, zaferlerin, başarıların ve iktidarların ardında yatan öyküler özellikle göz ardı edilir. Dünyada gelişmelere neden olan buluşların ani beyin fırtınaları sonucu doğduğu ya da kahramanlıkların cesaret ve bilgelikle edindiği iddia edilir. Hâlbuki her şey, Mutlak İrade’nin “o kitap”ta ki düzeneğine göre gerçekleşmekte; üstünken yahut dehayken hiçliğe, hiçken iktidara dönüşen sürecin altında yatan gerçek kavranamamaktadır.

Her insan, kaderini yaşadığından iradesel temelde birbirlerine karşı ne güçlü ne de zayıftırlar. Sadece Allah tarafından biçilen görevleri yapmakta, kiminin kimine karşı üstünlüğü akıl ve iradelerinden değil, Allah öyle dilediği içindir. Bu sebeple insan olmalarından peygamberlerin dahi kendi başlarına yaptırım güçleri bulunmamaktadır.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.” Cin 21-22

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” Enam 165

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” Zuhruf 32

İşte insanoğlu, gerçekle bütünleşemediğinden ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri gücü elinde bulunduranlara gıpta ederek önlerinde boyun eğer, maharet akıl ve iradelerindeymiş gibi arşa yerleştirilir ve efsaneler düzerler.

Herhangi bir beşerin geçici ve emanetsi gücünden etkilenerek fayda yahut zarar verebileceğini sanmayın. Böyle yaparsanız yaratıcı Allah’ınıza ortak koşarsınız!  Fayda beklediklerinizin nasıl zarara uğradıklarını yargılayabildiğinizde yanlışınızda ortaya çıkacaktır.

Karşındaki kim olursa olsun kul olduğunu unutma ki, kulu olmayasın!

İnsana ne nankörlük ne de ihanet yaraşır!

Yaratıcısı Allah’a hainliği meslek edinmiş günahkârlara güvenen, umut bağlayan ve savunanların insan olabilmeleri; insanca muhakeme edebilmeleri ya da insanca yargıya gidebilmeleri mümkün müdür?

Benliklerinin ardına Arap atı misali dörtnala koşarak yorulmaları akabinde nefislerinin eline terk edilenlerin hazin sonları her ne kadar herkesçe edinilen tecrübeler ise de, yine de gerçeğin açık perdelerini kapatabilmek için inatlarını sürdürebilmektedirler. Çünkü onlar ‘o kitap’ça mühürlenmişlerdir.

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” A’raf 179

Nefsin hüküm sürdüğü bir toplumda iyiyi ve doğruyu, hakkı ve adaleti kabul ettirebilmek imkânsızdır. Yalnızca çıkara odaklı nefsin kendinden başkasını elem edinebilmesi mümkün olmadığından nankörlük ve ihanette sınır tanınmamakta, dolayısıyla felaketlerin başa gelebilmesi için acele edilip, sonrada “ne yaptım” hayıfıyla dizlere vurulmaktadır.

Neredeyse herkesin benliğine çalıştığı bir dünyada insaniyet, barış, hak ve adalet argümanları tamamen aldatmaca olup, ancak kendini yaratıcı Allah’a adayıp dünyayı ahiret karşılığı satanlar nefislerini düşünmezler. Kimilerinin; “kendilerini Allah’a adadıklarını iddia edip de nefisleri peşine koşarak binbir dalavere yapan Müslümanlara ne demeli!” eleştirilerde bulunmaları doğrudur. Ne var ki, onların Müslüman değil Müslüman kimliği taşıyan münafık oldukları kestirilememesinden Müslümanlar yaftalanmaktadır. Çünkü tumturaklı iman etmiş hiçbir Müslüman nefsi hiçbir arayış ve beklenti içinde bulunmaz, dolayısıyla ne nankörlük ne de ihanete kalkışır.

2006 yılının Nisan ayında yazdığım “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda, seküler rejimi meşrulaştırmamak için herhangi bir partiyi desteklememin dinen sakıncalı; yaratıcı Allah’ın anayasasını değil de beşeri anayasayı rehber edinmenin apaçık bir başkaldırı olduğu üzerinde durarak, partinin adı ne olursa olsun Allah’ın kitabına isyan esası üzerine kurulu batıl rejime bağlı faaliyet göstermelerinden hak ve adaletli değil nefsi bir yönetim güttüklerinden hep karşı çıkmış ve bu sebeple hiç oy kullanmamışımdır.

Hatta kitabımda, söz konusu seküler düzen adına kullanacağım tek bir oy, çok sevdiğim rahmetli babamın dirilmesine neden olabilecek bir mucizeyi gerçekleştirecek olsa dâhi, yine de kullanmam. Çünkü dirilişi bir hayır değil, mutlaka şer olacaktır. Vahyi reddeden bir rejim,“Allah adı” anılmaksızın kesilen hayvanın haram etine benzer. Onun etini yemek ne kadar büyük bir günahsa, rejimi meşrulaştıran herhangi bir partiye oy vermemde o kadar büyük bir günahtır” açıklamasını yapmıştım.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider. C.Bruno

Ne var ki geldiğimiz nokta, İslam ve Türkiye karşıtı ne kadar dâhili ve harici güç var ise, sırf din ve vatan hassasiyetinden dolayı Başbakan Erdoğan’a karşı ittifak kurarak ülkemizi kuşatmaya kalkışmış, dolayısıyla İstiklal mücadelelerinde olduğu gibi saf tutmaya mecbur bırakmıştır. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler, haçlıların kuşatmasını kırabilmek ve ülkemizi düşmanlardan kurtarabilmek için geçmişimizdeki İstiklal muharebelerinden farksızdır.

Ecdadımızın haçlılara karşı silahla gerçekleştirdikleri cenk, günümüz Türkiye’sinde seçimlerle yapılmaktadır. Bu gerçeği idrak edemeyen insanların haçlı safında yer alarak dinine, namusuna ve vatanına ihanetleri nefsi bir hezeyan olup, sorunun Ak Parti yahut Başbakan Erdoğan muhalefetliği değil, doğrudan Türkiye hasımlığı olduğu ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de Başbakan Erdoğan gibi haksızlıklara dik durabilen; ülkeyi uluslararası arenada etkin kılabilen; insanları inançlarından yahut etnik kimliklerinden dolayı ayırmayan; zulüm altında kim olursa olsun yardım ve desteğe koşabilen; milletine şeref katabilen; caydırıcı gücüyle dostlarına cesaret, düşmanlarına gözdağı verebilen; yolsuzluklara taviz vermeyip ülkenin kalkınmasına çalışan; şehit, dul ve yetimlerin haklarını faiz lobilerine peşkeş çekmeyen;  hiçbir şantaj ve tehdide pabuç bırakmayan; din ve namusu tüm değerlerden üstün tutan; beşere değil yaratıcısı Allah’a sığınabilen; oy kaygısıyla kendine fiyat etiketi koymayan; köhnemiş Türkiye’yi şaha kaldırabilen; artıklara mahkûm edilmiş milletimizi Allah’ın izniyle aslan yapıp da başkalarının artığına muhtaç bırakmayan; her olayda izleyici olmayıp müdahalede bulunabilen; milleti millet yapıp şan kazandıran; beşerden değil Allah’tan korkan; ülkesi için her zorluğa göğüs geren; halkının huzur ve güveni için baskılara boyun eğmeyen; fedakârlıkta sınır tanımayan; haçlı kuşatmasına karşı kahraman ecdatlarını anımsatan başka bir lider var mıdır?

Artık Türkiye, yıllar öncesi Türkiye değil! Nasıl ki kümesi çok iyi tanıyor diye tilki bekçi yapılamayacak ise; muhalefet partilerinin hiçbirine Türkiye emanet edilemez. Her biri azmış nefislerinin gereği ülkeyi yağmalayabilmek için maskelerinden birini çıkarıp diğerini takmak suretiyle yarışmakta ve bağımsızlığına kavuşup gündem belirleyen Türkiye’yi eski tutsaklık günlerine götürebilme peşindedirler.

Otokritik yapıp kendinize bir sorun bakalım! Desteklediğiniz Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, böylesi güçlü bir Türkiye’yi ve dağları yırtarcasına azmedip sınır tanımayan yiğit bir milleti yönetebilir mi? Yahut Devlet Bahçeli ve MHP; ya da Mustafa Kamalak ve SP ne yapabilirler? Sakın ha, yüzyılın münafığı ve haçlı taşeronu F. Gülen’den medet uman BBP; ya da ömür boyu mahkûm Öcalan’a sığınmış BDP yahut HDP’den umutlu olduğunuzu söylemeyin!  

Yoksa doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak muhakeme yetisini kullanamayan insanlar mısınız?

Haydi diyelim, nefsi bir çıkar edinebilmek amacıyla söz konusu partileri yahut adaylarını destekliyorsunuz. Şüphesiz söz konusu partiler ve adaylar, yakınlarını zenginleştirecek ve kendilerini destekleyen sermaye gruplarına hizmet edeceklerdir. Peki, sen bunlardan istifade edebilecek ve ayrıcalıklı kesimden olabilecek misin? Seçimler öncesi peşinden koşan belediye başkan adayının seçim sonrası odasından içeri girebilecek misin? Sağlattığın imkânlara ortak olabilecek misin? Dertlerini dinletebilecek ve ihtiyaçlarını karşılatabilecek misin?

Bir düşünün; örneğin İBB Başkanı Kadir Topbaş, ABB Başkanı Melih Gökçek ya da diğer bir Ak Partili Belediye Başkanının iktidar desteğine rağmen yapamadığı ne var ki, diğerlerinin başarabileceğine inanıyorsunuz? Hangi İstanbullu Kadir Topbaş’ın hizmetlerinden memnun kalmayıp da binbir surat Mustafa Sarıgül ya da kendini lezbiyen, biseksüel, gay ve transseksüellere adamış Sırrı Süreyya Önder’i destekleyebilir? Bu apaçık bir nankörlük değil midir?

İstanbul’un trafik yoğunluğundan söz ediliyor. Bana dünyada bir metropol gösterin ki, trafik çilesi yaşanmamış olsun! Nüfusu yaklaşık 2 milyon olup otobanları, metroları ve yedi şeritli yollarıyla ünlü Dubai’de dahi saatlerce bekleyen trafik yoğunluğundan kaç kişinin haberi vardır? Dolayısıyla 15 milyonluk nüfusuyla İstanbul, inanın trafik yoğunluğu en az olan anakenttir.

Her beşer gibi Başbakan Erdoğan’ın da çok hataları vardır. Benim nezdim deki asıl yanlışı, haçlıların Irak’ı işgal etmesine cesaret verip milyonlarca Müslüman’ı yurtlarından çıkarttırmak suretiyle katlettirmesidir. Bu sebeple kendisine hakkımı helal etmeyi düşünmüyordum ama gerek dâhili gerekse harici düşmanlara dik duruşu, kararımı değiştirecek boyuttadır. Ancak Türkiye için vazgeçilemeyecek bir lider olduğu tartışılmazdır.             

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan tanrı değil bir insandır. Hata yahut yanlış yapması kulluğunun kaçınılmaz gereğidir. Bu sebeple nefse yenik düşerek kendisine cephe almamalı, bilakis içinde bulunduğumuz fitne furyasında din ve vatan için mutlaka desteklenmelidir.

Böylesi bir haçlı kuşatmasında nefsi düşünmek haram ve ihanettir. Zaman, nefsi isteklere göre karar verme değil, Türkiye’nin bekasını sahiplenme zamanıdır. Tüm partileri ve muhalefeti bir araya toplasanız, Başbakan Erdoğan’ın gölgesi dahi etmezler!

Söz konusu fırsatçıların yemleri olmayınız; nefsinizin aşağılayıcı tuzağına düşmeyiniz; yanınızda dolaştırmaya utanacağınız maskelilerin oyununa gelmeyiniz; çocuklarınızın haklarını onlara yedirmeyiniz; maceraya kalkışıp binebilecek bir otobüs dahi bırakmayacak olanlara imkân tanımayınız; adamı ıslah etmeye çalışınız, adam olmayanla tükenmeyiniz; yaratıcısına asi olanın hilkatteki eşine adil ve vicdanlı davranabilmesi mümkün değildir; nefsi zaafın korkunç sonundan ürkünüz; nefsi hakkın değil ilahi hakkın peşine düşünüz; adaleti nefsinizde değil insanlıkta arayınız; kadim düşmanlarımıza vatanımızı peşkeş çekmeye çalışan hainlerin ardına takılmayınız; sonunuzu getirecek bir maceraya kalkışmayın; en önemlisi vesveselere kulak kabarıp nankörlük ve hainlik etmeyiniz.

Allah’a ve Peygamber’e ihanet etmeyip dininin ve milletinin egemenliği için siper olmuş başbakanınız ve hükümetiniz emanetinizdir. Emanete ihanet edebilir misiniz?

“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.”  Enfal 27

Gülen ve CHP çetesinin yanında…

PKK’nın kirli planları, çamura bulanmış bir çamaşırın etkisi kadardır!

Münafığın kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu gerçeği idrak edilememesinden öylesine derinsi bir tahribat ortaya çıkıyor ki, yapının yıkılmasından başka bir çare kalmayıp maddi-manevi tüm değerler ve istikbal altüst edilebiliyor.  

Varlıkları kökü olmayan odunluk pis bir ağaç olan münafıklar, köşe başlarını tutmalarından, uluyan kaynakları bulunmalarından ve arkasına aldıkları düşmanların desteklerinden güçlü görünseler de, aslında bir rüzgârla hatta bir nefesle devrilebilecek çürüklüktedirler. Dolayısıyla görünüşteki caydırıcılıkları bir illüzyon ve barınakları da örümcek evinden farksızdırlar.

Haçlı-siyonist cephe önce CHP’yi, sonra PKK’yı ülkemizin başına bela etmiş; yıllar sonra iktidara gelen Başbakan Erdoğan’ın ‘Güçlü Türkiye’ hedefiyle başlattığı kalkınma ve çözüm süreciyle dumura uğramışlar, sonunda joker olarak elinde tuttukları İslam maskeli Gülen çetesini ileri sürerek, “yolsuzluk ve rüşvet” iftiralarıyla Türkiye’yi batırmaya kalkışmışlardır.

Müslüman Türk milletine olan kin ve kadim düşmanlıklarından zerre kadar vazgeçmemiş olan haçlılar ve siyonistler, halkımızın aşırıduyusundan ve batı kompleksinden istifade ederek dinlerine ve vatanlarına düşman edindirmekte zorlanmamış, her girişimlerinde kara delikler açarak hakkımız olan egemenliğimizi hainlerin yardımlarıyla engellemeye çalışmış ama milletin, seçtiği hükümete sahip çıkmasıyla planları geri tepmiştir.

Onların nezdinde Müslüman Türk milleti ezeli ve ebedi bir düşmandır; ya Asya steplerine geri sürülmeli ya da Anadolu’da yok edilmelidirler. Ancak Müslüman milletimizi yenilgiye uğratsalar da asla teslim alamayacaklarını bilmelerinden ardı arkası kesilmeyen karışıklık çıkarmada yılmamışlardır. Yeter ki dinlerini ve vatanlarını satmaya hazır bir hain yakalamasınlar; ellerine fırsat geçtiğinde Gülen misali destek verip önlerini açarlar.

Aslında “yolsuzluk ve rüşvet” fitnelemesiyle yapılan yıkıcı saldırılar gerek geçmişimizi gerekse batı’yı sorgulayabilme açısından fevkalade olumlu bir sonucu doğurmuştur.

AB Komisyonu tarafından ilk kez açıklanan Yolsuzlukla Mücadele Raporu’na göre yolsuzluğun Avrupa ekonomilerine yıllık maliyeti 120 milyar Euro imiş. Peki, yolsuzlukla ilgili hangi Avrupa ülkesinde hükümetin devrilmesi için bir isyan, çökertme veya yok etme girişimi mevcut olmuştur?

AB Komisyonu’nun İçişlerinden Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström üye devletlerin yolsuzlukla mücadele için son yıllarda çok şey yaptığını ancak bunların yeterli olmadığını belirtti. Cecilia Malmström, “Avrupa’da yolsuzluktan arınmış bölge yok” diye konuştu. Peki, seküler bir düzende yolsuzlukları engelleyebilmek mümkün müdür? Nefsin egemen olduğu seküler rejimlerde vicdanlardan atılan Allah sevgi ve korkusu hak ve adaletle davranışı mukim kılabilir mi?

Gelelim Türkiye’ye! I.Dünya Savaşından çıkmış milletimiz yoksulluktan kırılırken, bir lokma somuna ve bir çift çarığa ihtiyaç duyarken; Atatürk ve İsmet İnönü’nün akıl almaz servetleri nasıl izah edilebilir? Aylık maaşlarıyla edinebilmeleri mümkün olmayan servetleri yolsuzluklarını kanıtlamıyor mu?

Atatürk; sahip olduğu otelini, lunaparkını, gazoz fabrikasını, şarap fabrikasını, deri fabrikasını, 2 fırınını, 4 lokantasını, 443 baş sığırını, 10 300 baş koyununu, 582 dönüm meyve bahçelerini, 700 dönüm fidanlığını, 400 dönüm Amerikan asma fidanlığını, 220 dönüm bağını, 220 dönüm zeytinliğini aldığı maaşla mı elde etmişti? Ya İsmet İnönü’nün Atatürk’ten geri kalmayan serveti! Bunlar yolsuzluk ve rüşvetten başka yollarla elde edilebilinir mi?

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!“ Atatürk-10 Temmuz 1923

Halk Bankası Genel Müdürü’nün evinde 4,5 milyon dolar ve birkaç bakan oğullarının rüşvete karıştığı iddiasıyla 12 yıllık bir iktidarın “yolsuzluk ve rüşvet” ile suçlanabilmesi apaçık bir nankörlük ve ihanet olup, ancak “oha!” denir. Şu açık bir gerçektir ki, bugüne kadar gelmiş geçmiş hükümetlerin içinde yolsuzluğa, hırsızlığa ve rüşvete bulaşmamış tek hükümet Ak Parti’dir. Neden mi? Yaptığı yatırımlar! Neden geçmiş hükümetler Ak Parti iktidarının yaptığı kalkınmayı başaramadılar diye hiç sorguladınız mı? Şüphesiz nefis taşıyan her insana şeytan musallat olup baştan çıkarabilir ama topyekûn bir suçlamaya cüret edilemez.

Örneğin F. Gülen’in ihanetlerinden dolayı dinimiz ve milletimiz suçlanabilir mi? Ya da ihlâslı ama muhakeme yetisinden ırak cemaati yaftalanabilir mi? Allah adına hizmet gerekçesiyle Müslümanlardan topladığı yardımlarla kiliseler ve havralar yaptıran, İslam’ın ve Türkiye’nin aleyhine harcayan Gülen ve çetesi, hayırsever Müslümanlarla denk tutulabilir mi? Yolsuzluk, sömürü, istismar, dolandırıcılık ve hırsızlıkta Gülen çetesi ile yarışabilecek CHP’den başkası var mıdır?  

Yolsuzluğu ve rüşveti milletimize aşılayarak dininden ve namusundan koparan bir CHP’nin yanında başkasını suçlamak abestir. Asıl yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetin ne büyük bir yıkım olduğu, CHP’nin iktidara gelmesiyle anlaşılacak ve geçmişteki acılar tekerrür edecektir. Onun için CHP’nin iktidara gelmesini temenni ediyor, azmış insanların hak ettikleri belayla yüzleşmelerini bu sebeple arzu ediyorum. 

İlkesi “dini ve namusu olanlar kazanamazlar” olan bir zihniyet, ancak şeytanı egemen kılar; dolayısıyla “bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz“ düşünceleri de, Türkiye’deki azgınların barınabileceği çatının CHP olduğunu kanıtlamaktadır. Kalbinde Allah imanı, sevgisi ve korkusu olan için CHP, bir cehennemdir.

 (Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar. “ A’raf 202

Hukuk var; adalet yok!

Seküler yani batıl hukuk, nefsi yücelten kanunlarla inşa edildiğinden adil olabilmesi mümkün değildir. Her rejimin bir hukuku vardır ve hukukun önemine işaret edilir lakin adil olup olmadığına aldırılmaz. Hukukun çiğnendiğine vurgu yapılır ama devletin hazinesi olması gereken adalete yangın misali sahip çıkılmayarak kıyamet yaşanır. Adil olmayan hukuk, ayakları olmayan engellinin ayakkabısı olması gibidir!

Kölelik karşıtı mücadelesiyle bilinen Amerikalı filozof Henry David Thoreau der ki; “Adil olmayan yasalar mevcuttur: Onlara itaat etmekle yetinelim mi, yoksa bu yasaları değiştirinceye kadar onlara itaat mi edelim, yoksa bu yasaları ihlal mi edelim? Bu tür bir devlet yönetimi altında insanlar genellikle çoğunluğu ikna edinceye kadar beklemek gerektiğine inanırlar. Eğer yasalara karşı gelirlerse, çözümün mevcut kötülükten daha kötü olacağını düşünürler. Fakat bilinmelidir ki, devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür.”

Her nefsin doğru yahut yanlış algısı adaleti doğrayan yegâne sebeptir. Ancak hukuk nefsi arzular üzerine inşa edilmiş ise, insanda nefsinden öte hiçbir şeye kaygı duymamakta, dolayısıyla adaletin değil nefsin peşine düşülmesinden kuvvetlinin zayıfı ezip geçmesi meşru hale gelmektedir.

Adaletin ilki devletten gelmiyor ise, devletin toplumsal düzen sağlayıcısı hukuk ne işe yarar? Adaletin hesap sorduğu bir yargıda çıkar ve merhamet hakkı gözetilirse, adalet doğranmıştır! Dolayısıyla Allah; ana, baba, kardeş ve evladının aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmekten vazgeçilmemesini emretmiştir. Ne var ki nefis, adil olmaya izin vermemekte, çıkar ve merhamet saplantıları hakkı ve adaleti öyle savurmaktadır ki, tıpkı kuvvetli bir rüzgârın bitkileri çerçöp haline getirmesinden farksızdır!

Suriye’deki vahşetin yaşandığı bir dünyada artık seküler hukuk, ancak tükürükle boğulmalıdır. Haksızlıklar karşısında susan korkaklar, nasıl barış şemsiyesi altını sığınırlar ise, canilerde hukuka barınarak kendilerine dokunulmazlık sağlarlar.

Şeytanın bedenine girerek fiziki görünüm kazandığı Beşar Esed adlı cani, yıllardır onbinlerce insanı kıymasına rağmen tartışmaktan öte hiçbir yaptırım uygulanmaması hukuk ise, adalet nerede? Barış adına Cenevre’de düzenlenen görüşmelerde kelimelerin doldurulması, halen deşilmekte olan insanlardan daha önem arz ediyorsa, sonucun insani değil şeytani çıkacağı kaçınılmazdır. Dolayısıyla bir mahallede, şehirde yahut ülkede seri cinayetler işleyen azılı bir katil ortaya çıktığında; nefesler tutulur, korku yürekleri kaplar ve güvenlik güçleri alarma geçilerek sürek avı başlatılır. Lakin her gün yüzlerce insanı öldüren Beşar Esed adlı seri katil için uluslararası hukuk hiçbir önlem almıyor, caninin kırılmamasına hassasiyet duyuyor ve cinayetleri izliyor ise, seri katilliği meşru hale getiren hukuk karşısında dileyenin dilediği gibi insan öldürmesi hukuka aykırılık teşkil edebilir mi? Bu durumda terörist olarak yaftalanan insanlarda nefsi hukuklarını uygulamalarından dolayı suçlu sayılamazlar! Tecavüzcüsü de, soyguncusu da hırsızı da hukuklarının icabını yapmaktadırlar.    

Hukukun dayanağı nefis ise, bir nefis diğerini mahkûm edemez; eğer hukukun dayanağı vahiy ise, kim olursa olsun ayrıcalık gösterilmez ve bedeline bakılmaksızın adaletin gereği yerine getirilir! Seküler rejimlerde inşa edilen hukuk nefsi olduğundan ne hak ne adalet ne vicdan ne de insani bir ölçü vardır! Varsa yoksa çıkardır, gerisi manipülasyondur!

Charles Darwin, Malthus’un düşüncelerinden yola çıkarak, ayıklanma metoduyla gereksiz veya yararsız canlılardan kurtulmayı çevre uyumuyla özdeşleştirmişti. Teorisine göre; “Çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalır.” Adına ‘Doğal seleksiyon’ verdiği ve evrimin itici gücü, yani ilerlemenin dayandığı düzenek koyduğu düşünce, 19. yüzyılın acımasız kapitalizmini ve emperyalizmini doğurmuş, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışını seküler düzende egemen kılmıştır.

Böylece despot iktidarlara boyun eğmeyip uyum göstermeyenler katliamı hak etmekte ve uyanlar sağ bırakılmaktadırlar. İşte dünyada hâkim olan bu düzenden dolayı zalim Esed, iktidarına muhalefet edenleri vahşice elemektedir. Dolayısıyla seküler düzenin Esed’e müdahalede bulunabilmesi mümkün değildir.

Yaratıcı Allah’ın koyduğu düzene asi olanlar güçlerine güvenerek ne kadar ‘benim’ diyerek böbürlenmek suretiyle zulümlerinde ısrarcı olsalar da, eceli gelen her devlet gibi silinip süpürüleceklerine şüphe yoktur.

Allah’ın Suriye’deki vahşete izin verip şımaran dünyaya müdahale ettirmeyerek ‘o kitap’ta takdir ettiği günü beklemesi, Nuh tufanı ve diğer kavimlerin başlarına gelen binbir türlü felaketin tüm insanlığı kuşatacak olmasındandır. Bugün Suriye’deki vahşeti izleyen milyarlar var ama o gün, izleyebilecek ne kadar canlının geride kalacağını bilmiyorum. Sözünü ettiğim felaket, kıyamet öncesi meydana gelecek belâlardır yani Suriye’deki vahşetin tetikleyeceği bedelidir.   

Kıyamet ise öyle bir gündür ki, yeryüzü tutuşacak, gökyüzünde peyda olan korkunç ses ve görüntüler kalpleri durduracak, binlerce volkan tarafından fışkıran lâvlar dünyayı kaplayacak, yerler eriyecek, denizler kaynayacak, kıtalar batacak, uçan kızgın taşlar insanları avlayacak, yarılmış arzın gümbürdemesi ve kül kasırgalarının kükremeleri dünyayı yok edecektir. Kimileri Mars yahut bazı gezegenlere kaçarak yaşayabileceklerini sanıyorlar ama sonuçta kâinatın tamamı yaratıcının hükmü altındadır.

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” Bakara 48

 

İran’ın, İsrail’den bir farkı var mı?

Biri Yahudi diğeri Şia olmak üzere her ikisi de insaniyet, hak, adalet, vicdan ve İslam düşmanıdırlar. Varlıklarından itibaren Müslümanlara zulmü şiar edinmiş ve Müslümanlardan başka hiç kimseyle savaşmamışlardır.

Şia, her ne kadar İslam’ın bir mezhebi olduğu iddia edilse de, 12 imamlarını tıpkı Hıristiyanların İsa’sı gibi kalplerinde Allah’a veliahd kılmışlar ve kurtarıcı olarak sözde mağarada çocukken kaybolup halen yaşadığına inandıkları Muhammed el-Mehdi adlı birinin ahir zamanda yeryüzüne dönerek insanlığı kurtaracağına iman etmiş sapkın bir yığındırlar. Tıpkı Budistlerin Buda’nın ölmeyip uyuduğuna ve uyanınca dünyayı kurtaracağına inanmaları gibi!

Yaratıcı Allah’ın buyruklarına kayıtsız-şartsız teslim anlamı taşıyan, nefsi hiçbir söz ve davranışa geçit vermeyen ve zalimlere hiçbir gerekçeyle aman tanımayan İslam’la hiçbir ilişikleri olmadığı; Esed adındaki şeytan tarafından yanı başında katledilen ve açlığa mahkûm edilen Müslümanların öldürülmelerini, kıyılmaları için cehennem askerlerini göndermeleri ve işkenceler altında inlemelerini sağlamaları ve acımasız şeytan Esed’ı zulümlerinden dolayı desteklemeleri İran’ın İslam olmadığına yeterli kanıttır.

Oysa Allah; zalimleri sevmediğini, zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yapılmayacağını, zalimlerin dost edinilmeyeceğini, yardım ve destekte bulunulmayacağını, hatta zalimlerle birlikte aynı safta yer alınmayacağını emretmedi mi?

İran’ın bir taraftan İsrail’in yok edilmesini savunarak diğer taraftan tek bir saldırıya cesaret edemeyip Müslüman toplumları sindirme ve silme politikaları, İsrail’le aynı safta olduklarını ortaya koymaktadır. İsrail’in Lübnan işgaline bilmukabele de bulunmayarak İsrail topraklarına giremeyen hizbuşeytanlar, Suriye halkına acımasızca saldırarak Müslüman halkı katletmede sınır tanımayabilmektedirler.

Zalimlerle birlik olmak, Allah’ın ayetlerini açıkça inkâr etmek değil midir?

El Kaide birçok cephede ABD ve İsrail’e karşı mücadele edip Müslümanların bağımsızlığı adına binlerce şehid verirken; İran, bugüne kadar ne yapmış ve tarihlerinde küfre karşı bir savaşları mevcut mudur? İran’ın İslam adına yaptığı ve Müslümanların safında olduğu tek bir mücadele var mıdır? Her olayda ABD ve İsrail’e karşı düşman olduğunu haykırdığı halde karşılarına çıkıp ulumadan öte ne yapmıştır? İsrail, Lübnan’a saldırarak taş üstünde taş bırakmazken, neden kılını kıpırdatmamıştır? Haçlı emperyalist güçler; Irak, Afganistan, Somali, Nijerya, Çeçenistan, Doğu Türkistan ve birçok bölgede Müslümanları ortadan kaldırabilmek için zulmederlerken, İran sesini çıkarabilmiş midir? Bırakın tepkisini, üstelik Müslüman direnişçileri tutuklayıp ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet etmemiş midir?

İran, İslam dışı Pers zihniyetinden derhal vazgeçerek, Müslüman ise ya gereği gibi Allah’ın hükümlerine itaat etmeli ya da içi boş şovsal tehditlerinden vazgeçerek, en azından Müslümanlara düşman kesilmemelidir diyeceğim ama İran, İslam değil ki böylesi bir çağrıda bulunabileyim!

Ayetler hakkında ileri geri yorumlar yaparak mezhebine uydurma ve egemen olma çabaları, Allah yolunda cihad eden ve bağımsızlık uğruna canlarını feda eden Müslümanları engelleme politikaları, apaçık zalimler topluluğu olduğunu kanıtlamaktadır.

İran, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in bedduasına uğramış bir millettir. Bu sebeple sözle kabul ettikleri Peygamberi, kalben tasdik etmediklerinden kendilerine has bir din kılmış, halifelerden Hz. Ömer başta olmak üzere Hz. Ebubekir ve Hz. Osman’ı düşman belleyerek, ehlibeyt manipülasyonuyla gizliden Hz. Ali’yi tanrılaştırmışlardır. Tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa’yı tanrılaştırmaları gibi Hz. Ali ve imamiyetlerini de tanrılaştırmıştır.

İran’ın geçmişteki Kisra İmparatorluğunun öcünü alırcasına Müslümanlara düşmanlığı, Peygamberimizin davet mektubunu yırtıp parçalamalarıyla kanıtlıdır.       

“Bismi’lillahi’r-rahmani’r-rahim. Allah’ın Kulu ve Peygamberi Muhammed’den Fars’ın ulusu Kisra’ya. Hidayete uyanlara, Allah ve Rasulü’ne iman edenlere, Allah’tan başka hiçbir ilah olmayıp O’nun bir tek olduğuna, ortağı ve benzeri bulunmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet edenlere selam olsun. Ey Kisra! Seni Allah’ın dinine davet ediyorum. Çünkü ben, dirileri (Allah’ın azabıyla) uyarmak, kâfirler üzerine o söz (azab) hak olmak için, bütün insanlara Peygamber gönderildim.  Ey Kisra! Müslüman ol ki selamet bulasın. Eğer olmazsan, mecusilerin günahı boynuna olsun.”

Hz. Muhammed (s.a.v), mektubun Kisra’ya verilmek üzere, Bahreyn emir’i Münzir’e teslimini emretmişti. Bahreyn, o zaman İran’a bağlıydı. Münzir mektubu Kisra’ya götürdü. Kisra, mektubu okuyunca yırtıp parçaladı. Hz. Muhammed (s.a.v) bundan haberdar olunca; “Parça parça olsunlar” buyurdu.

Çok geçmeden Kisra Hüsrev Perviz, oğlu Şirveyh tarafından karnı deşilerek öldürüldü. Hz. Ömer (r.a)’in halifeliği sırasında da Kisra’nın İmparatorluğu parçalandı ve bütün İran toprakları Müslümanların eline geçmişti. Onun için İran Halkının Müslümanları kardeş kabul etmesi, vahye ve Resulünün hükümlerine boyun eğebilmesi mümkün değildir.

Bu sebeple Müslüman Halkını acımadan katleden zalim Esad rejimine koşulsuz destek vererek akan Müslüman kanların katil işbirlikçisi olan İran, kendi ırk ve mezhebinden olmayan Müslümanlara beslediği kin ve nefretlerinin haçlılarınkinden daha hafif olmaması fevkalade vahimdir.

ABD ve İsrail dinlerinin egemenliği için Müslümanları katledip zulüm yaparlarken, İran’ın da kendi inancı çerçevesinde Müslümanlara karşı mücadele etmesi; münafığın kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu hadisine göre, ABD ve İsrail’den daha tehlikeli olduğunu ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla İran’ın bir İslam Cumhuriyeti değil, putperestliğe dayanan bir Şia Cumhuriyeti olduğu aşikârdır. Onun için İran, kendinden olmayan hiçbir Müslüman topluma yardım etmemekte, sinsice yok etmeye çalışıp asla ulaşamayacağı egemenliği için bataklığa saplanmış bir hayvan misali debelenip durmaktadır.

“İşte bunlar dünyada da ahirette de çabaları boşa giden kimselerdir. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur.” Ali İmran 22

21. Yüzyılın Lawrence!

İslam’ın ve Türkiye’nin düşmanı kim? Fettulah Gülen

Türkiye’yi haçlılara peşkeş çekmek isteyen kim? Fettulah Gülen

ABD ve İsrail’in taşeronu kim? Fettulah Gülen

Hainliği meslek edinmiş kim? Fettulah Gülen

İslam birliğine karşı çıkan kim? Fettulah Gülen

Azılı haçlılara hizmet eden kim? Fettulah Gülen

İslam’ı Protestanlaştırmak isteyen kim? Fettulah Gülen

Masonları öven kim? Fettulah Gülen

Kurban bağışlarıyla kiliseler yaptıran kim? Fettulah Gülen

Cemaatini İsrail’e adayan kim? Fettulah Gülen

Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır diyen kim? Fettulah Gülen

Cihad ehli mücahidlere beddua eden kim? Fettulah Gülen

Müslümanları aldatan kim? Fettulah Gülen

Okullarıyla haçlı misyonerliği yapan kim? Fettulah Gülen

Allah’ın ayetlerini eğip büken kim? Fettulah Gülen

Vatikan’a bağlılığını bildirip papa’nın izinde olduğunu açıklayan kim? Fettulah Gülen

İncilsiz ve Tevratsız Kur’an’ın olamayacağını söyleyen kim? Fettulah Gülen

Kur’an’a alternatif ‘gerçek furkan’ kitabını yazdıran kim? Fettulah Gülen

Allah’ın ipine değil şeytanın ipine sarılan kim? Fettulah Gülen

Evliliğin vahim bir fecaat olduğunu söyleyen kim? Fettulah Gülen

Hak ile batılı harmanlaştıran kim? Fettulah Gülen

İslam’ı hümanistleştirerek şeytanın bayraktarlığını yapan kim? Fettulah Gülen

Müslümanlar canavarmış gibi ehlileştirilmesini savunan kim? Fettulah Gülen

Allah’a ortak koşarak kendini rab edinen kim? Fettulah Gülen

Müslümanların zekâtlarıyla İslam’a hasımlık yapan kim? Fettulah Gülen

Müslümanlardan gelecek tepkilere karşı sırtını ABD’ye dayayan kim? Fettulah Gülen

Terör gerekçesiyle mücahidlere savaş açan kim? Fettulah Gülen

Hıristiyan uygarlığınca şer kabul edilen cihadı önlemeye çalışan kim? Fettulah Gülen

Şehid Müslümanları lanetleyip katil yahudilere anma töreni düzenleyen kim? Fettulah Gülen

Allah’ın hak ve tek dini İslam’ı diğer batıl dinlere peşkeş çeken kim? Fettulah Gülen

Müslüman ve Hıristiyan ümmetler İsa’nın şahsiyeti etrafında birleşsin diyen kim? Fettulah Gülen

Hıristiyanların İsa’yı tanrının oğlu olduğu kabullerine aldırış etmeyin fetvasını veren kim? Fettulah Gülen

İsa’nın mesih olarak tekrar yeryüzüne ineceğini ve insanlığı kurtaracağını iddia eden kim? Fettulah Gülen

Büyük Ortadoğu Projesini överek Türkiye’nin geç kaldığını söylemiş olan kim? Fettulah Gülen

Müslümanları yakıtı insan ve taşlar olan ateşe atmak isteyen kim? Fettulah Gülen

Kendini ‘vahidü dehrih’ (zamanın biriciği) ve ‘feridü asrih’ (asrın teki) kabul ettiren kim? Fettulah Gülen

Allah’ın indirdiği vahiyden başkasını söylemesinden lanetlenen kim? Fettulah Gülen

Allah ve Resulünün hükümlerine göre değil de nefsi istek ve düşünceleri doğrultusunda din kuran kim? Fettulah Gülen

Sözü başka kalbi başka kim? Fettulah Gülen

Yardımları Allah’ın rızasını gözetmek için değil haçlıların takdirini kazanabilmek için hoşnut olacak yerlere dağıtan kim? Fettulah Gülen

Dinine ve şerefine fiyat etiketi koyan kim? Fettulah Gülen

Riyakârlıkta, kumpasta ve komploda sınır tanımayan kim? Fettulah Gülen

Çıkarı için her türlü zalimliği mubah sayan kim? Fettulah Gülen

Haftanın yedi günü ve gecesi kapitalist, dört günü hümanist, Cuma cami, Cumartesi havra ve Pazar günü kiliseye giden kim? Fettulah Gülen

Haçlılarla abat, Müslümanlarla helak olacağını düşünen kim? Fettulah Gülen   

Peki, daha tehlikelisi kimdir? Gülenistler’dir! Gülenistler, Kemalistler ve satanistler misali paraya tapan, merhameti ve vicdanı olmayan, dini kuralları nefislerine göre düzenleyen,  acımasız, gaddar, sömürücü ve kendilerinden olmayanlara zulmü meşru sayan bir güruhtur.

Atatürk, nasıl Kemalizmi doğurarak Müslüman milletimizi haçlı batının ayaklarına kapattırmış ise; F. Gülen de gülenizmi türeterek ABD ve İsrail’e prangalamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Kemalistlere gösterilen hoşgörü nasıl horlanıp dışlanmamıza neden olmuş ise; gülenistlere duyulacak iyi niyette haçlı kuşatmasını işgale dönüştürecektir.  

 

Hala mı direniyorsun diyanet!

İnsanoğlunun anayasası olan Kur’an’ı Kerim’i, devlet yönetimi siyasetten ayrıştırarak hem İslam’ı hem insanlığı hem de Türkiye’yi tahrip edip toplumların vazgeçilmez gıdası ‘hak ve adalet’’ten uzaklaştırmanız, Diyanet değil bir hıyanet örgütü olduğunuzu ortaya koymaktadır.

Kur’an hükümleri, gerek sosyal gerek siyasi gerek ekonomik gerekse askeri yapılarının temelini ihtiva edip nefsi ve batıl hiçbir katkıya izin vermeyerek insanoğlunun düzeni için çözüm olarak yeryüzüne indiği aşikârken; siyasetten dışlanabilmesi Allah’a karşı apaçık bir meydan okuma ve ‘ben’ deme cüretidir. Ki, cennette ikame eden şeytanın da ‘ben’ duruşuyla lanete uğraması dikkate alındığında, neden insanların iki yakasının bir araya gelemediği, huzur ve güven, hak ve adalete kavuşamadıkları gayet sabittir.

Ancak ruhsuz bedenler ölü olmalarından tarafsızdırlar. Madde dahi kimyasal veya fiziksel özelliklerinden dolayı bitaraf olamadıklarına göre, sözde hak ve adaleti temsil eden ve toplumlara kötülükten kaçınıp iyiliğin yanında yer almalarını öğütlemekle yükümlü Diyanetin tarafsız olabilmesi mümkün müdür? Kötüyle iyinin mücadelesinde tarafsızlığı seçen bir düşünce ancak ölüdür!

Seçimlerin yaklaşmasıyla imamlara “tarafsızlığa gölge düşürmeyin” mesajı gönderebilen Diyanet, açıkça Allah ve Resulünün hükümlerinden, haktan, adaletten, vicdandan ve iyilikten yana olmadığını deklare etmiş, namaz kıldırma memurluklarından öte hiçbir yükümlülük ve sorumlulukları taşımadıklarını itiraf etmiştir. Dolayısıyla ülkemizde çıkan birçok karışıklık ve anlaşmazlıkta hakemlik görevi üstlenmediği gibi bitkisel hayattaki bir hastanın tavrıyla kör, sağır ve hissizliğe bürünebilmektedir.

Ey imamlar! Bağlı bulunduğunuz Diyanet İşleri Başkanlığı, Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laik rejimin bir kuklası olma hasebiyle tarafsız görünebilir;  laik taraflı İslam maskesi de takmış olabilir; Kur’an’ı siyasetten koparmasıyla kâfirce de düşünebilir; iman edenleri kandıran batılların yanında da yer alabilir; sizlere ve çocuklarınıza da zararları dokunduğu iç ve dış siyasetlere karışmamanızı söyleyebilir; vaaz ve hutbelerinizde siyaset hakkında yorum yapmamanızı isteyebilir; Müslüman kardeşlerinizi uyarmak maksatlı yararlarına olabilecek siyaset faaliyetlerinizi de yasaklayabilir;  sanki sen bir insan ya da vatandaş değilmişsin gibi ima yoluyla bile olsa herhangi bir siyasi parti, kişi veya zümrenin lehine veya aleyhine olabilecek konuşmalardan sakınmanızı isteyebilir; hiçbir konuşma yapmamanızı ve demeç vermemenizi de emredebilir, SAKIN HA İTAAT ETMEYİN!

Unutmayınız ki sizler, İslam’la şereflendirilerek Müslümanlara bilmediklerini öğreten ve aklı karışıklara yol gösteren imamlarsınız! Müslüman tarafsız olamaz, kötünün galibiyetini izleyemez! Geçici dünya menfaatleri için dininize fiyat etiketi koyarak hem dünyanızı hem de ahiretinizi heba etmeyiniz. Sizlerin rızkını Diyanet değil Allah veriyor! Kötüye karşı mücadele ederek hakkın ve adaletin yanında olmanızdan dolayı görevlerinizden el çektirirlerse bile, Allah’ın yeni kapılar açacağından şüpheniz olmasın. Dâhili ve harici haçlı ve hainlerin kuşatması altında olduğunuz dininiz, namusunuz ve vatanınız aleyhine susamasınız…  Susmanızı kim istiyorsa, o bir haindir! Allah seni din konusunda şeriat sahibi kıldı; dolayısıyla O’na uymaktan başka hiçbir çaren yoktur! Diyanet İşleri Başkanlığı’na uyma ki, bir saniye sonrası meçhul hayatın için ne kendinin ne çocuklarının ne de Müslümanların geleceğini karart!

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” Casiye 18 

Türkiye’de yoksuzluk yok; haçlı kuşatması var!

İngilizlerin I. Dünya Savaşında Araplara; “Türklerin karnında sizin altınlarınız var” kışkırtmaları sonucu Arapları isyana kalkıştırarak karınlarımızı deştirmeleri ve Ortadoğu’daki iktidarımızı kaybettirip İsrail’e devlet kurdurmaları misali bugünde, iktidar yolsuzluk yaparak tüyü bitmemiş yetimin haklarını kursaklarından geçiriyor ve kul hakkına giriyorlar fitneleriyle filmi tekrarlatarak Türkiye’yi artığa muhtaç hale getirmeye çalışıyorlar.

Zaten Müslüman milletimizi ya Anadolu’da yok etmeye ya da Asya steplerine sürmeye ant içmiş ezeli ve ebedi düşmanımız haçlılar, içerimizdeki hainleri saflarına çekemeselerdi, ne dün ne de bugün başarıya ulaşabilmeleri mümkün değildi. Onun için münafık kâfirden yetmiş kez daha kahpe, tehlikeli ve acımasızdır.

Unutulmamalıdır ki, haçlılar için Müslüman Türkler her zaman kâbus olmuş, güçlenip kuvvetlenme düşüncesi dahi kıyameti çağrıştırmıştır. Ancak kendini bilmeyen, tanımayan ve geçmişini inkâr eden yığınlar, batıya eğilmeyi ve rızasını aramayı ayrıcalık hisseder; şerefli Müslüman bir Türk olmaktan ise, dinsiz ve namussuz bir batılı olmayı yeğlerler!

İran’a karşı ABD ve İsrail’in kin ve nefreti, iktidarın İran’a konulan ambargoyu delerek ticaret yapmasıyla haçlıların intikamına neden olmuş; dolayısıyla hem iktidarı hem Halk Bankasını hem de İran’ın tahsildarı Reza Zarrab adlı iş adamını hedef almışlardı. Ancak öçleri için devlete sızmış etkili bir taşeron çeteye ihtiyaçları vardı!  

Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri gelişmelerinden fevkalade rahatsız olarak caydırıcı güce ulaşmasını tehdit gören ABD ve İsrail, her ne kadar planları için CHP’yi taşeron olarak kullanmak isteyip gerek Gezi gerekse ODTÜ olaylarıyla istedikleri sonuca kavuşamayınca, yıllardır desteklediği ve joker olarak bugünlere hazırladığı F. Gülen’i öne sürmüş ve devletin önemli kurumlarına sızan militanlarıyla “yolsuzluk ve rüşvet” operasyonunu gerçekleştirmişlerdi. Çünkü CHP’nin devlet kurumlarında hiçbir ekibi ve etkinliği bulunmamaktaydı.

Dershane, hatta destek verdiği Gezi olaylarından çok önce ihanete hazır F. Gülen, aldığı emri yerine getirerek birbirleriyle hiçbir ilişiği olmayan dosyaları gündeme aldırmak suretiyle CHP’den sonra milletimize ihanet eden ikinci çete olmuştur.   

Herkesin bildiği uluslararası silah kaçakçısı bir Adnan Kaşıkçı vardı. Silah ambargosu konan ülkelere silah satan bu şahıs, ABD adına ilişkilerini ve kaçakçılığını sürdürüyor, deşifre olmasıyla üstüne çizgi çekilerek başka taşeronların yerine getirilmesiyle kimyasal silahlar dahi satılabilmiştir. Esed, kimyasal silahlar kullanıp binlerce insanı katletmesine rağmen ABD’nin savaştan vazgeçmesi, kendisinin deşifre olacağı çekincesindendi. Rusya’nın dünya kamuoyuna açıklama tehdidi, ABD ve Avrupa’yı masaya oturtmasına, dolayısıyla Esed’in dokunulmazlığına neden olmuştur. ABD, bir taraftan dilediği ülkelere ambargo uygulatıp, diğer taraftan satışlar gerçekleştiren sinsi bir devlet olarak gayrimeşru kazançlarla mafyalaşmış bir imparatorluktur.

Dünya ekonomik krizle boğuşurken, uluslararası tüm riskleri göğüsleyerek milletine sıkıntı yaşatmamak amacıyla kendini feda eden Başbakan Erdoğan’a minnet duyulup saygı besleneceğine, yolsuzluk ve hırsızlıkla suçlanabilmesi alçaklığın, ihanetin ve nankörlüğün ta kendisidir. Bu Türkiye’ye yapılmış öylesine bir ihanettir ki, bundan böyle güvenirliliği yitirtilerek yatırımcıların cazibe merkezi olmaktan çıkarılmasıyla ekonomiye korkunç bir darbe indirilmiş bir korkunçluktadır. Ancak uluslararası ticaret döngüsünden bihaber CHP ve MHP’nin milleti nasıl bir yokluğa ve ülkeyi gerilemeye götüreceği de politikalarıyla aşikârdır.    

Peki, Başbakan Erdoğan ve hükümeti ne yapmış? Ambargo altında olan komşumuz İran ile ticaret yaparak ülkeye milyarlarca dolar kazandırmış! Bu ticaretin uluslararası zeminde resmiyet taşıyabilmesi mümkün olamayacağından aracılar kullanmış. Tabii ki bu aracılardan biri de tıpkı Adnan Kaşıkçı misali Reza Zarrab’dı. Ki, Reza Zarrab, İran’ın temsilcisi ve tahsildarıydı. Bu sebeple söz konusu işadamının ticareti meşru olup, rüşvet verme gibi hiçbir zorunluluğu bulunmamakta, İran’ın alacağına aracılık yapması dışında hiçbir gayrimeşruluğu bulunmamaktadır. İran, Türkiye’den alacağı ile ilgili kendisini temsilci kılmış, böylece alacağının % 5’ini komisyon olarak vermesiyle tahsilâtını yürüttürüyordu. Ancak kendisi yardımsever bir işadamı olmasından ki, İbrahim Tatlıses’in ifade ettiği üzere yoksul bir aileye anında ev alabilecek kadar cömert birisi olması, operasyonda rüşvet almakla suçlanan kişilerin istismarına uğradığını kanıtlamaktadır.

Ortada iddia edildiği gibi ne bir yolsuzluk ne de bir rüşvet mevcuttur. Rüşvetin olabilmesi için devletten habersiz bir kaçakçılığın olması gerekir. İran hem petrol ve gaz verecek hem de alacağı için rüşvet mi?

Kanıt diye ortaya konulan dinlemeler, bakan oğulları ve halkbank genel müdürünün evinden çıkan paraların iktidarı kapsayacak bir yolsuzluk ve rüşvet olmadığı tartışmasız açıktır. Çünkü sebep yoktur ve yapılan iş her iki ülke arasında meşrudur ve gayet anlaşılırdır. Zaten yargı safhasında da süreç ortaya çıkacak ama hem ülke uğradığı zararlarla hem iktidar ve zanlılar atılan iftiralarla kalacak; haçlılar ve taşeronları vurdukları darbeyle sevineceklerdir.

Bir kadının mahrem yerinin görünmesi nasıl onu fahişe yapmaz ise, birkaç kişinin paraya karşı olan tamahı iktidarı hırsız yapamaz!

Arkadaş! Bu ülke senin değil mi? Kazanılan her kuruş senin lehine değil mi? Millet olarak güçlenmene ve dünyada söz sahibi olmana karşı mısın? ABD ve İsrail’in artığına ve tutsaklığına mı tarafsın? Ak Parti’ye karşı olabilirsin, Başbakan Erdoğan’dan da nefret edebilirsin ama vatanına ve milletine ihanet edemez ve hiçbir gerekçeyle hainliğini aklayamazsın. Türkiye’nin nasıl bir belayla karşı karşıya olduğunu anlayabilmen için illa belalarla cebelleşmen veya ölmen mi gerekli?

Ne Ak Partiliyim ne de Başbakan Erdoğan’ı eleştirmediğim tek bir gün vardır. “Neden oy Kullanmıyorum” adlı kitabımla seküler rejimi meşrulaştırmamak için tüm partilere karşı olduğumu detaylarıyla ortaya koymuş ve oy kullanmayı küfürle özdeşleştirmiştim. Ama geldiğimiz nokta haçlıların kuşatma tehdidi taşıdığından Başbakan Erdoğan’ın yanında olmayı dinim, namusum, vatanım ve milletim için kaçınılmaz bir yükümlülük addediyor, savaş sathında bulunmamızdan ötürü ilk defa Başbakan Erdoğan’a oy kullanacağımı açıklıyorum. Allah’ın izniyle felaketsi badireyi atlattıktan sonra gerek Ak Partinin gerekse Başbakan Erdoğan’ın yakasına yapışmayı sürdüreceğim.

Ey Müslüman milletim! Şu ülkede haçlıların ve hainlerin entrikalarından acı çekmemiş, kahrolmamış, haksızlık ve adaletsizliğe uğramamış ve başı önde yaşamamış tek birimiz yoktur. Nefsi davranarak ne kendimizi ne de çocuklarınızın geleceğini tehlikeye atmalıyız! Haçlı kuşatması altında oluğumuz öyle bir kaypak ve kaygan bir zemindeyiz ki, hırslarından Türkiye’nin çökecek olmasını dahi umursamayan muhalefet partileri ve Gülen’in haçlı taşeronluğuna geçit vermemeliyiz. Artık zaman; parti tutma, öç alma, hesap sorma, çıkar gözetme ya da nefse uyma zamanı değildir. İş işten geçtikten sonra pişmanlıklarımız hiçbir şey ifade etmeyecek, yanlış tercihlerimiz ve ihanetlerimizin bedelini çok ağır ödeyeceğiz. Rabbimden temennim o dur ki, hepimize muhakeme edebilme yetisi kazandırarak uluyanların ulumalarına kulaklarımızı tıkattırması ve ülkemizi haçlıların kuşatmasından korumasıdır.

Bir ülke dışarıdan değil içeriden yıkılır! Halk için en büyük felaket, nefsine yenik düşmüş ahlâksız hainlerdir. 

Sayın Başbakan Erdoğan! (Haşa) mucizeler yaratsan da;

Onların nezdinde ezeli ve ebedi bir düşmansın…

Allah, insanoğlunu yoktan var edip sayısız nimetler vererek yeryüzünde halife kılmak suretiyle keşifler yaptırtıp belâlardan koruyup kollamasına rağmen asilikte sınır tanımaması, hain ve nankör fıtratını kanıtlamakta, dolayısıyla insana değil Allah’a dayanıp güvenilmenin zaruriyeti ortaya çıkmaktadır.

Yaratıcı Allah’ın memnun edemediği insanı senin hoşnut kılabilmen mümkün değildir. Onun için amaç ve hedefin, Allah’ın rızasını kazanmak olduğu sürece sapan kimselerin sana zarar verebilme plan ve tuzakları da etkisiz kalacak, yaratıcının koruma kalkanıyla hakkın ve adaletin egemenliği için muzaffer olabileceksin. Bu sebeple insanın sana katacağı hiçbir şey olmadığı idrakiyle etiketleri yahut görsel potansiyelleri aldatmamalı, faydadan öte zarar verebildikleri yüzleştiğin kanıtlarla ortadadır.  

Bir kimse Allah yanında makbul ise, bütün insanlar ondan yüz çevirseler, ona hiçbir zarar gelmez. Allah yanında makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi, ne fayda eder?   

Azılı kâfir ve münafıkların sayı, şöhret ve güçleri asla yıldırmamalı, çıkardıkları fitnelerden korkulmamalıdır.   

Bana diyorlar ki, nasıl oluyor da bu kadar cesur ve korkusuz olabiliyorsun? Oysa benden daha korkak kimsenin olmadığını, aramızdaki farkın benim yaratıcım Allah’tan, senin de hilkatteki eşinden korkuyor olmandır. Asıl pervasız, Allah’tan korkmayıp meydan okuyabilendir!

Gerek partinden gerek içeriden gerekse dışarıdan korkunç bir kıskaçla karşı karşıya olsan da zafer mutlaka senin ve Müslüman milletimizindir. Nefsinden tamamen arınarak Allah’a dayanıp güvenen kim mağlup olmuş ki, yenilgiye uğrayabilesin! Yeter ki geri adım atmayarak haçlıları cesaretlendirecek bir ürkeklik göstermemiş ol. Onlar nasıl tuzaklar kurup hukuk adına her türlü hileye başvuruyorlar ise, Allah’ın koyduğu ölçüler dâhilinde bilmukabele de bulunman meşrudur.

İnsanların senin için ne düşündüğünü önemseme, Allah’ın hakkındaki kanaatine eğil! Hainlere ve nankörlere ne kadar celalli olursan, bil ki Allah seninledir. Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmalısın. Çünkü kâfir ve münafıklara karşı göstereceğin hoşgörü, onların şımarıp üzerine
tasallut etmelerini tetikler. Altın prangalar içinde başbakan olmaktan ise, demir prangalar içinde şehid olman şerefli ve ebedi kurtuluştur.

Uluyanların ulumalarına kulaklarını tıkayamazsan, gerçeği yalan zanneder ve çarklarında öğütülürsün. İnancın ne kadar derin olursa, zaferin o kadar kolay olur. Unutma ki sen yalnız değilsin; arkanda umutla bekleyen kükremeye hazır bir millet var! Eğer bu milletin hakkı ve adaleti için canını feda etmekten çekinirsen, o koltuk sana haram olur; Allah’a karşı seni müdafaa edecek bir mümin dahi bulamazsın.  

Zorbaların görünüşteki galibiyetleri, karşılarında iman ehli bir toplum olmamasındandır. Dindar sanılan cemaatlerin dahi kendilerine fiyat etiketi koyarak en yüksek bedel biçenlere hem dinlerini hem de ülkelerini nasıl satabildikleri aşikârdır. Dolayısıyla şeytanın boş durmadığı âlemde taht kurduğu nefisler ne dini ne vicdanı ne vatanı ne de milleti tanırlar.  

Milleti temsilen iktidarına savaş açanlarla savaşmaktan kaçınırcasına zerre bir kaygı duyarsan, bu davranışın apaçık bir ihanet olup, hem dâhili hem de harici işgalcileri halkımızın başına musallat etmiş olursun! Karşılarında hiçbir toleransta bulunmayıp hak ve adalet için dimdik durabilirsen; geçmişte olduğu gibi Müslüman milletimizin sesi veya gölgesi dahi zalimlerin yüreklerine korku salıp adımızın geçtiği her yerde saygıyla eğilmelerine sebep olur.  

Haydi, Başbakan Erdoğan! Müslüman millet dik durmanı, kâfir ve münafıklara göz açtırmamanı, hain ve nankörlere taviz vermemeni, haksızlık ve adaletsizliklere karşı geri adım atmamanı, hukuki manipülasyonlara kanmamanı, millettin üstünde hiçbir batıl düşünceleri ve beşeri güçleri tutmamanı, şantajcılardan ve fitnecilerden korkmamanı, amaçları ülkeyi talan etmek olan fırsatçılara yol vermemeni, sömürücülere boyun eğmemeni, bozgunculara sessiz kalmamanı, Allah’a ve iman etmiş milletine güvenmeni beklemektedir! Onların sesi gürültülü çıkıyor diye tasalanma, tuzaklarından sarsılma, önce kırıp sonra barış eli uzatmalarına inanma!

“İzzetim hakkı için; her kim bana sığınırsa, yeryüzü ile yeryüzündekiler, gökyüzü ile gökyüzündekiler ona düşman bile olsa, onlar için bir çıkış yolu yaratırım. Kim de bana sığınmaz ise, yeryüzünü yere batırırım da onu nefsinin eline terk ederim.”   

“Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur, din de yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?“ Nahl 52

Yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetten suçlanamayacak tek adam!

Hiçbir yalan, iftira ve dedikodu; boğazından tek bir haram lokma geçmemiş ve iffetsizlik yapmamış Recep Tayyip Erdoğan’a yaraşamaz. İstanbul Belediye Başkanı olmadan önce dahi vahyin yolunda olmadığından kıyasıya eleştirdiğim, bulunduğumuz ortamlarda tartıştığım hatta kavga ettiğim Başbakan Erdoğan’ın tartışılmaz özelliliği kul hakkına olan hassasiyeti; yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvete karşı olan duyarlılığına her daim şahit olmuş, asla toleransta bulunmamış olmasıdır. Yoksa o, muhafazakar demokrat; ben ise İslamcı ve şeriatçıyım; o hümanist, ben ise cihadçıyım; o ılımlı, ben ise radikalim!

Gerek kitaplarımda gerekse günlük yazılarımda İslami bir siyaset gütmemesinden en ağır üslupta eleştirdiğim Erdoğan’ı dürüstlüğünden ötürü hep takdir etmiş, rahmetli annesinden emdiği sütün helal olduğunu vurgulamışımdır.  

Takdir edilir ki, din ve namus düşmanlarının yegâne argümanları; ya rejim düşmanlığı ya da yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet gibi kabul edilemez yaftalarla Müslümanları gözden ve iktidardan düşürebilme çabalarıdır.

Milleti layık oldukları seviyeye ulaştıramayarak güvenini kazanamayanların alışa geldikleri taktikleri bugünde yaşamakta, ya darbelerle ya komplo ve isyanlarla ya da iftiralarla halkı kandırarak hükümet olabildikleri herkesçe malumdur.

Özellikle CHP’nin; Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” ilkesi gereği savaşlarda şehit düşmüş ecdadımızın geriye bıraktıkları dul ve yetimlerinin haklarını gasp ederek nasıl yolsuzluk ve hırsızlık yaparak CHP Diktatörlüğünü kurdukları hatırlanmalıdır. Bu sebeple halen kapkara leke taşıyan, dul ve yetimlerin yanı sıra tüyü bitmemiş neslimizin dahi hakkını yemiş CHP’nin Ak Parti’yi suçlayabilmesi adil olabilir mi?

MHP’nin de DSP ve ANAP ile yaptıkları koalisyon ortaklığındaki yolsuzlukları, hırsızlıkları ve yağmaladıkları devlet kurumlarının perişan halleri hala hafızalardadır. Ayrıca Alpaslan Türkeş’in rahmetli olmasıyla beraber İngiliz bankalarında ortaya çıkan milyonlarca sterlini, eş ve çocuklarının miras paylaşımıyla ilgili kavgaları unutulmamalıdır. 

Şöyle bir düşünün; CHP ve MHP’nin yolsuzluk ve hırsızlık gerekçesiyle Başbakan Erdoğan’ı suçlayabilmeleri trajikomiktir. Ayrıca madem çok dürüstler ve kendilerini hak ve adalete adayarak millet için varlar; neden millet onlara güvenmeyip iktidara getirmiyor veya kısa dönemli getirdiğine bin pişman oluyor? Çünkü milleti aptal sanarak taktıkları maskelerle aldatabileceklerini düşünürler ama milletimiz onların ne olduklarını çok iyi bilmelerinden geleceklerini asla ellerine bırakmamaktadırlar. Lakin onlar, geçmişi bilmeyen yeni nesli kandırarak yıkılmayacak ölçekte destek almalarından böbürlenebilmektedirler.

Eğer Başbakan Erdoğan iddia edildiği bir ahlaksızlık içinde olsaydı, ülkeye devasa yatırımlar yapmaz, CHP ve MHP gibi hazineyi yakınlarına peşkeş çekerdi. Demek ki hiçbir yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvete bulaşmamış ki, millet tarafından 3 dönem tek başına iktidara taşınmış, muhalefet partileri gibi iktidardan uzaklaştırılmamıştır.

Gerek CHP gerekse MHP’nin şansları, çok uzun zamandır iktidara gelmemelerinden dolayı kimilerinin yaptıklarını unutmaları, kimilerinin ideolojik bağlılıkları, kimilerinin de yeni nesil olmalarından şerleri, acaba kabilinden denemek heveslerindendir. Yoksa Başbakan Erdoğan’ın çığır açan başarıları ortadayken, nasıl bir akıl yahut kalp onlara imkân tanıyabilir? Ki, onların yolu bilinmeyen değil binbir belanın fokurdadığı bilinen harami bir yoldur!

Nasıl ki hiç para görmemiş bir adama namuslu yahut kadın görmemiş bir adama iffetli denemeyeceği gibi, iktidar gücünü ele geçirmemiş bir adama da dürüst denemez!

Evet, herkesin aklını karıştıran ve hislerini paçavraya çeviren bir yolsuzluk iddiasıyla karşı karşıyayız. Bilgi ve kanıt kirliliğinin en dorukta yaşandığı bir karmaşada sağlıklı bir kanaat ve yargı mümkün değildir. Lehte ve aleyhte her kesim kendilerini doğrulaştıracak deliller ve yorumlarla zihin ve duyguları iğfal etmekte, neyin doğru yahut yanlış olduğu kestirilememektedir.

Bu durumda ölçü alınması ve güvenilmesi gereken iktidarın başıdır. Eğer başbakan dürüst ise adaletin yerini bulacağından şüphe edilmemeli ve kirliliğin aklanacağı gün sabırsızlıkla beklenilmelidir. Dürüst olduğu da ne benim ya da başkalarını sözleriyle değil, 12 yıldır sürdürdüğü iktidarıyla kanıtlıdır. Düşünün ki, benim gibi Başbakan Erdoğan’a radikal bir muhalif, dürüstlüğünden dolayı Erdoğan’ı savunabiliyor! Nefsi değil adil şahitlik, Allah’ın sevdiği ve kıymet verdiği bir özelliktir.  

Hiçbir şeyin göründüğü yahut işitildiği gibi olmadığı, tecrübelerin ortaya koyduğu bir gerçektir. Nefis öyle bir zehirdir ki; adil olunmasına düşman, önyargısız yargıya gidilmesine karşı, arzulanan sonuca ulaşılmasında hırslı, haksızlık ve adaletsizlikte celalli, peşin hükümde ısrarcı, karalamada sınırsız, yalan ve iftirada bayraktar, gözbağında mahir, ihanette sinsidir. Bu sebeple Allah, yeryüzünde bulunanların çoğuna inanılmamasını ve uyulmasını emrederek, söze değil öze odaklanılmasını buyurmaktadır.  Dolayısıyla ortaya konan kanıtlar bile yüzeysel değil derinsi bir araştırma ve irdeleme akabinde adalet sağlanır.  

Allah’ın sebatkâr kılmadığı hiçbir insan yoktur ki, nefsi tutkularının esiri olmasın! Örneğin bir kadın ve erkeğin birbirleriyle konuşmaları, yürümeleri yahut bir arada oturmaları öyle bir fitne ve fesadı tetikler ki, daha eve varmadan çekilen fotoğraflar yahut üzerine katılan dedikodular eşlerine yahut yakınlarına ulaştırılır da, ya tartaklanır ya iffetsizlikle suçlanır ya da öldürülürler. Oysa görünenin ve sanılanın aksine hiçbir ilişkileri bulunmayan taraflar, birbirlerinin ya dertlerini dinlemiş, ya sorunlarına yardımcı olmak istemiş, ya kardeşçe sohbet etmiş, ya da ticari bir görüşme yapmış olabilirler! Young Deneyinde dahi yarım bardak bir suya sokulan bir kalem nasıl kırık görüntüsü veriyor ise, delil olarak sanılan görüntüler ve duyumlar da aynı yanlışa sebebiyet verebilir.   

Gerek kanıtlar gerek tartışmalardan dolayı herkes gibi ben de etki altında kalmış, dürüstlüğünden asla şüphe duymadığım Başbakan Erdoğan’ın sessizliğine ve hakkında iddialarda bulunulan bakanları görevden almamasına şaşırmış, atılı suçların üzerine sıçrayacak olmasının doğuracağı riskten ülkenin zarar görebileceğini düşünmüştüm. Ancak sağlıklı bir düşünce sonrası takındığı sabır, kati bir dayanağınve iddiaların kesinleşmesini beklediğini ortaya koymuştur. 

Her ne olursa olsun dürüst ve adaletten asla taviz vermez bir başbakanın var oluşundan, herkesin ulumalara kulaklarını tıkayıp gerçeğin açığa çıkmasını beklemesi hem dinen hem hukuken hem siyaseten farzdır.

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” Maide 8

28 Şubat’ın darbeci mandaları titriyor…

Görünüşte insan olup tabiatları hayvan hatta daha da aşağı olanların yüksek mevkilere gelerek bir millete hele de Türkiye’ye siyasi ve askeri yön verebilme konumları, takdir edilir ki lanetten başka bir şey değildir.  

Ergenekon ve Balyoz terör örgüt komutanlarının ihanetleri mahkemelerce kanıtlanmış, yargısı devam eden 28 Şubat hainlerinin de ne kadar korkak, pespaye ve satılmış oldukları ifadeleriyle ortaya çıkmaktadır. Sırf inançlarından dolayı milleti ve seçtiği hükümetlerin üzerine milletin ordusuyla çökmeye çalışan rütbelilerin yargı karşısında birbirlerini suçlayan ve yaptıklarını inkâra varan ifade ve davranışları, insanlığın ve askerliğin onur ve şerefini doğramaktadır.

İnsan, hatadan münezzeh bir tanrı olmadığından yanlış ve kusurda bulunarak nefsi kararlar alabilmesi normaldir. Ancak insanı insan derecesine yükselten; ya cezada alacak olsa yaptığı yanlışı kabullenmesi ya da yaptığının doğru olduğu kararının arkasında durarak şerefini muhafaza etmesidir. Ancak bir kul olduğunu reddedip ‘ben’ diyenler namussuzluğu ve hainliği meslek edindiklerinden ceza alacak ve unvanlarını yitirebilecek kaygılarından aslanken sıçana dönüşebilmektedirler.

İşte 28 Şubat’ın hain generalleri, bir zamanlar gölgeleri dahi koca bir milleti korkuturken, yargı safhasında taşıdıkları rütbelerini dahi ayaklar altına alarak, asılları olan sefillerin en sefilleri olduklarını açığa çıkarabilmektedirler.

Düşünün ki, şerefli, yılmaz ve yiğit bir ordu olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin genelkurmay başkanlığını yapmış İsmail Hakkı Karadayı, ölümüne bir kulaç kala dahi yalan ve inkârdan kaçınmamakta, ihanet içinde olduğu alt kademedeki işbirliğindeki komutanlar tarafından “yalancı ve küstah” olmakla suçlanabilmektedir. Nasıl olurda genelkurmay başkanlığı yapmış Karadayı, böylesi alçak ve izzetsiz bir davranışı sergileyebilir?

Açıklamalarından ve ifadelerinden anlaşıldığı üzere; düne kadar genelkurmay başkanı olmak ve terfi edebilmek için aranan koşul, “İslam düşmanlığı ve İsrail dostluğu” idi. Ancak çoğu insanımızın dikkatinden kaçan ise, irtica gerekçesiyle dinin siyasete alet edilmesi yani İslami şeriat adına bir milleti topyekûn yok etmeye çalışırlar; diğer taraftan Yahudi şeriatıyla yönetilen İsrail’e emir kulu olurlar. Sonra da irtica yaygarasıyla İslam’a ve Müslümanlara kin kusup toplumu birbirine hasım edercesine bölerler.

Merhum Erbakan’ı “dini siyasete alet etmekle” suçlayan ve irticaya karşı orduyu harekete geçiren Karadayı; 27 Şubat 1997’de Netanyahu ve Ammon ile görüştükten sonra neden “Ağlama duvarı”’na gitmişti? Madem “din ayrı devlet ayrı” ise, Türkiye’deyken bir kez olsun camiye gitmeyen hatta şehitlerin cenaze namazlarına dahi iştirak etmeyerek avlunun dışında dikilen Karadayı, Yahudilerin ibadet yeri Ağlama Duvarında ne işi vardı?

Genelkurmay Başkanımız Org. Necdet Özel’e kadar gelmiş tüm genelkurmay başkanları ve üst düzey komutanlar İsrail adına görev yapmış ve Müslümanları ezebilmek için acımasızlıklarını milletin ordusunu arkalarına alarak kanıtlamışlardır. Şükürler olsun ki halkının inancıyla kavga etmeyen ve ordu ile milleti bütünleştiren şerefli bir Genelkurmay Başkanı ve ekibi ile TSK aslına rücu etmiştir. İnsanın daima muhtaç olduğu adaleti halkın gıdası yapmayan düşünceler, er geç yıkılmaya mahkûmdurlar.

28 Şubat darbesinin elebaşlısı ve Müslüman Türk düşmanı şerefsiz ve hain Çevik Bir, 2002 yılında, Middle East Quarterly adlı Amerikan dergisine yazdığı makalede; postmodern darbenin aslında “irtica”ya karşı değil, “İsrail’le dostluğun sürmesi” için yapıldığını itiraf etmişti. Dolayısıyla “Refahyol Hükümeti’ne yönelik darbe”nin sadece ve sadece “İsrail’in çıkarları” için yapıldığını itiraf eden bir genelkurmay, alçak ve hain değil de nedir?

Ne acıdır ki, Müslüman halkına haçlılardan daha azgın düşman bir genelkurmayın TSK gibi gücü ve cesareti dünyaca kanıtlanmış bir ordunun komutasını üstlenmiş olması, Allah’a şükürler olsun ki herhangi bir savaşın çıkmayıp silinmemizin engellenmiş olmasıdır.

Kalkıştıkları isyanı milletin yararına ve demokrasi adına savunanlar, neden hâkim karşısında yaptıklarının arkasında mertçe duramayarak birbirlerini suçluyor, aşağılıyor ve inkâr ediyorlar? Çünkü hile, yalan ve ihanet, güçsüz ve korkakların işidir!  

Bu kadar gerçekler karşısında yediden yetmişe herkesin sorması gereken; “BİZ BU PESPAYELERDEN Mİ KORKTUK? BİZ ORDUMUZU BU HAİNLERE Mİ EMANET ETTİK? BİZİ BU SEFİLLER Mİ SİNDİRDİ? ORDUMUZUN BAŞINA GEÇEN İSRAİL AJANLARINA MI SAYGI DUYUP İTİBAR ETTİK?

“Bilmeden yapılan hata yanlışlıktır, bilerek yapılan hata ise ihanettir.” B.Brech

Mustafa Balbay’ın tahliyesi bir ihanettir!

Hem de öyle bir ihanettir ki, halkı isyana götürecek bir felakettir. Eğer halk, Mustafa Balbay gibilerle eşit hukuka sahip olmayıp adalet karşısında ayırıma tabi tutuluyor ise, o halkın haykırışını hiçbir güç durduramaz ve manipülasyonlarla ikna edemez!

Allah, yaklaşık 1500 yıl önce âlemşümul yasalar indirmiş, yarattığı canlı ve cansız varlıkların özünde hiçbir değişime gitmemesinden dolayı kıyamete kadar geçerli olacak yasalara itaat edilmesini şart koşmuştur. İnsan ise, tıpkı şeytanın ’ben’ isyanı gibi yaratıcının yasalarına baş kaldırarak, ‘ben daha iyi bilirim’ böbürlenmesiyle düzeni eline yüzüne bulaştırmış, çorap değiştirircesine çıkardığı yasalarla toplumları ayakta tutan adaleti, kurumuş bir ot misali savurmuştur. Dolayısıyla adalet kıtlığı çekenler iktidara meydan okuyarak haklı taleplerini dile getirmekten vazgeçmemiş ve uğruna canlarını vermişlerdir.

Mustafa Balbay’ın düşüncesi, inancı ve yaptıklarından ziyade sokaktaki bir vatandaşla eşit hukuka sahip olup olmaması, konumundan dolayı hiçbir ayrıcalığa tabi tutulmaması önemlidir. Allah, “Ana ve babanın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik yap” buyurmaktadır. Oysa seküler yani batıl düşüncede ise, mevki, makam ve şöhrete göre adaletin biçimlendirilmesi mukim kılınmaktadır. İşte bu anlayıştan ötürü sokaktakilerin parya, geri kalan bir avuç insanın efendi muamelesiyle adaletin kevgire dönüştürülmesi asla kabul edilemez.

Mustafa Balbay terör örgütü üyesi olmak suçundan yargılanıyor, yargılama sonunda hakkında hüküm veriliyor, üstelik Yargıtay onaylıyor; sonra yüksek mahkeme diye nitelendirilen Anayasa Mahkemesi yanlış karar diyerek, 35 yıla mahkûm olmuş suçluyu, “tutukluğunun makul süreyi aşması ve seçilme haklarının ihlal edilmiş” olması gerekçesiyle suçsuz olduğu görüşünü ortaya koyuyor ve ceza veren mahkemede Anayasa Mahkemesinin kararına uyarak tahliye diyor.

Peki, o mahkeme, suçunun ağırlığına göre tutukluluğunu sürdürmüş ve 35 yıllık mahkûmiyet vermiş ise, tutukluğunun süresi önem taşır mı? Şayet aldığı cezadan fazla bir süre tutuklu kalsaydı, AYM’nin aldığı karar hakkaniyet taşırdı.

Allahaşkına; hangi vicdan böylesi bir tiyatroyu sindirebilir? Madem bu adam suçsuz ve yasalara aykırı yargılandı, neden 5 yıldır tutuklu kalıp 35 yıla mahkûm ediliyor? Bugün tahliyesine karar veren mahkeme, neden hapiste tutarak hayatını ve itibarını altüst etmekle kalmayıp eş ve çocuklarından kopardı? Oysa sokaktaki milyonlarca insana; neden aynı yargı çalışmıyor? Acaba halk, oylarıyla seçtiği insanlara dokunulmazlık sağlayarak paryalıklarını mı kanıtlıyor? İşte neden oy kullanmadığımı kavrayabildiniz mi?

İktidarın Zafer Çağlayan adlı bakanı Mustafa Balbay’ı ayakta alkışlıyor, Bülent Arınç’ı, Cemil Çiçek’i, Hayati Yazıcı’sı, kimi milletvekilleri adaletsizlikten duydukları memnuniyeti dile getiriyorlar.

Kusura bakmayın ama alınları secdeye gelmelerinden ötürü kendimi zorlayarak savunmaya çalıştığım Ak Partililer bilmelidirler ki, nefsi arzu ve kazanımlarının ardına düşerek gözlerini ve kalplerini öyle perdelemişler ki, nefisleri azdırıcı ne varsa yasalaştırmaktan ve kişiye özel kararlar çıkarmaktan geri durmamaktadırlar. Hatırlarsanız, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’a alçak bir CHP’li yumruk atmış ve mahkeme saldırganı tutuklamayıp salıvermesinden dolayı günlerce tepki vermişlerdi. Oysa mahkeme, çıkardıkları yasaya göre tutuklamamış, hemen akabinde yasayı değiştirmeye kalkışmışlardı. Sonuç ne oldu bilmiyorum ama adalet karşısında kendini 75 milyon vatandaşından üstün tutan bir nefsi hazmedebilmek mümkün değildir.

Şöhret ve makama göre yargının işlediği bir ülke; ne kadar adaletin bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden, özgürlük ve demokrasiden bahsetse de, o ülkenin monarşi ve derebeylik yönetimlerinden bir farkı olmayıp, hatta daha da beterdir. Neden mi? En azından o rejimlerdeki iktidarlar, halkın isyanından endişe ederek memnun etme yolları arar ama demokratik yönetimlerde karar verici milletin seçtiği vekiller olmasından haksızlık ve adaletsizlikleri manipüle etmede rol oynarlar. Böylece milletin değil egemen devletin lehine çalışır ve karşılığında da dokunulmazlıklara sahip olurlar!

Suçlar artıyormuş ve ne yapılabilirmiş? Adaletin olmadığı bir yerde suçların azalabilmesi ve herhangi bir tedbirin alınabilmesi mümkün müdür?

Mustafa Balbay ile ilgili gerekçe ne olursa olsun hiçbir vicdan o gerekçeleri kabul etmeyecek, artık cezaevlerinin boşaltılarak her vatandaşa eşit hukukun sağlanması zaruri hale gelecektir!

Ne zaman ki gerek bürokratlara gerek siyasilere gerekse şöhretlilere tanınan resmi yahut gayri resmi imtiyazlar halka tanınmadığı müddetçe, kullanacağın oy babanı mezardan dahi çıkaracak olsa o oyu kullanma ki, saygı, itibar ve eşit muamele görebilesin!

İslam’ın ve insanlığın gıdası adalettir. İnsan aç durabilir ama adaletsizliğe asla tahammül edemez! 

Sakın ha, CHP’lilere yardım etmeyin!

Gerek ekonomik gerek sosyal gerek siyasi gerekse askeri bir yardım, içişlerine karışmak ve müdahale etmek olur ki, CHP ilke olarak karşıdır. Egosunun yaratıcı Allah’ın yardım ve desteğini dahi reddedip aklının ve iradesinin üstün olduğunu kabullenmiş CHP, herhangi bir beşerin dayanağına ihtiyaç duymamakta, insanlık adına olası bir yardımın yahut öğüdün içişlerine karışmak ve müdahale etmek anlamı taşıdığı görüşünden karşı çıkmaktadır.

Oysa hiçbir çıkar ve ayırımcılık gözetmeksizin insaniyet adına düşmüş birini ayağa kaldırmak, hem insanlığın olmazsa olmaz bir yükümlülüğü hem de Allah’ın bir hükmüdür. Dolayısıyla ihtiyaç sahibi dinen, ırkken ya da siyasetten düşmanın dahi olsa el uzatman mecburidir.

Dünyadaki birçok toplumun haksızlık ve zulüm altında yaşamaya çalıştığı malumunuzdur. Başbakan Erdoğan’ın ecdatlarının izinden giderek uluslararası satıhta insaniyet namına yapmaya çalıştığı yardım ve desteklerine muhalefet ederek zalimlerin safında yer almak suretiyle barbarlıkları, haksızlık ve adaletsizlikleri meşru sayan CHP, Müslüman milletimizin abideleşmiş misyonunu kara çalmaya çalışmaktadır.

Dünyanın neresinde insanlığı doğrayan bir zalimlik var ise yanında biten CHP, özellikle Müslüman toplumların uğradıkları zulümde daha da mutluluk duyan bir psikolojiyle tavır almaktadır. Neden İsrail, Esed, Sisi’nin yanında yer aldığı sorgulandığında, CHP anlaşılabilecektir. Hatta insanlıktan o kadar soyutlanmışlardır ki, ülkemize sığınan mazlum Suriyelilere yapılan yardımlardan öfke duyarak yoksullarımız ve işsizlerimiz dururken, neden yardım yapılabildiğine tepki gösterebilmektedirler. Sadece CHP mi, ulusalcı MHP’de aynı vicdansızlığın bayraktarlığını yapabilmektedir. Devlet Bahçeli’nin Suriyeli sığınmacılara yapılan yardımları eleştirmesi, onun da Müslüman bir Türk olmadığını ve bu milletin sulbünden gelmediğini kanıtlamaktadır.

Kim ister evini, yakınlarını, vatanını ve kurulmuş düzenini terk ederek başka bir ülkeye sığınmayı? “Keser döner sap döner, gün olur devran döner” sözü misali yarın başlarına aynısı ya da daha beteri gelirse; olur da komşu bir ülkeye sığınma zorunda kalıp bir somun ekmeğe ve barınacak bir çadıra muhtaç hale geldiklerinde, ne yapacaklar? Onlarda, “Biz bunları istemiyoruz, yardım etmeyelim, bırakalım memleketlerinde gebersinler, kedi-köpek yesinler, kadınların ırzlarına geçsinler, çocukları parçalansın” dediklerinde, ne yapacaklar? Unutmasınlar ki beterin daha beteri var, onun için böbürlenerek başlarına herhangi bir musibet gelmeyeceklerinden emin olmasınlar!

Öyle nankörlerdir ki, İstiklal Savaşları sırasında savaşan askerlerimize dahi bir somun ekmek bulamazken, dünyanın her köşesinden Müslümanların gönderdikleri yardımlar hatta altınlar tarih sayfalarında ve hafızalarımızda canlılığını korurken; CHP ve MHP, Suriye felaketinden ülkemize sığınan kardeşlerimizin ne yiyip ne kadar su içtiklerinin hesabını yaparak, Esed zalimine geri gönderilmelerini isteyebilmektedirler. Ayrıca Budist katliamlarında Mynamar’daki Müslüman kardeşlerimize gönderilen yardımlara bile karşı olduklarını, “ne işimiz var oralarda” ifadeleriyle ortaya koymuşlardır. Ancak yazıklar olsun diyorum!   

Ne yani, bundan böyle Allah rızası ve insanlık için yapılan karşılıksız yardımlarda, ihtiyaç sahiplerine CHP’li ya da MHP’li misin diye mi sorulmalıdır? Başkalarına yapılan yardıma karşı olanlara herhangi bir destek ve sıkıntılarına ortak olunmamasını mı istemektedirler? İmdat yahut yetişin diye bağırdıklarında koşturulmamalı mıdır? Sadece Türkiye’de yaşayanlar insan da muhtaç olan yabancılar hayvan mı? Ya da CHP ve MHP’liler her şeye layık da, olmayanlar dışkı mıdır? İnsanlığını ve vicdanını yitirmişlerden yardım ve hayır ummak, tıpkı ölüyü diriltmeye uğraşmak gibidir. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Örneğin, bir CHP’li aileye yapılan yardım yahut başlarına gelen bir belayı defetme sonrası aileden biri karşınıza dikilerek; “ne haddine, bizim içişlerine karışamanız” diye diklenirse, ne cevap vereceksiniz? “Yahu Allah için, insanlık için yanınızda oldum” yanıtınız karşısında “ne Allah’ı, ne insanlığı” tepkisi kuvvetle muhtemeldir. Çünkü onlar, nefislerinin dışındaki bir acze yapılacak her türlü yardıma karşıdırlar ve merhamet gibi yüce duygudan mahrumdurlar!

“Ya Allah ya Bismillah” sözünü ağızlarından düşürmeyip birçoğu secde eden MHP’liler, liderleri ülkemize sığınmış mazlumlara yapılan yardımlara karşı çıkarken, neden tepki göstermediler? Acaba Allah ve Bismillah, kulaklarını aşıp kalplerine inmediğinden mi kendisine sığınmış kardeşlerine yapılan yardıma karşıdırlar? Yoksa Müslüman ve merhametli bir Türklüğü değil de barbar ve egoist bir Türklüğü mü savunmaktadırlar?

Seçimler geliyor ve oy dilenciliğiyle yardım talep edeceklerdir. Kendiler için yardımları kabul edip de kendilerinden olmayanlara yardımı haram telakki edenlerin toplumun tamamına iyi niyetli, eşit ve adil davranmayacakları tartışılmazdır. Velev ki kendilerine umut duyup güvenerek destekleyenler dahi, eğer partilerinin ileri gelen tanınmışlarından, söz sahibi üyelerinden, aktif çalışarak kanıtlayanlardan değiller ise öyle bir bedelle karşılaşacaklardır, “aman ben ettim sen affet yarabbi” diye yakaracaklar ve dövündükleri dizleri ağrıdan başka bir yanıt vermeyecektir.

Şişirilmiş bir tulumdan farksız olan gaddar riyakârlar,  ağızları açılınca sönmeleri gerekirken şişirilmelerine devam edilmesi toplumundaki bencilliğin ve gaddarlığın bir kanıttır. Vicdanında mağlup olmuş bir insanın dışarıda zafer kazabilmesi mümkün değildir.

Vicdanı olmayanın adil ve merhametli olabilmesi nasıl imkânsız ise, egoist bir politikacının nefsinden başkasını düşünebilmesi de olanaksızdır. Dolayısıyla insanlığı rehber edinmemiş bir politikacı, sadece yabancıya değil milletine de hasımdır.

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez onu (başkasına da bırakıp) teslim etmez. Kim kardeşinin bir hacetinde bulunursa Allah’ta onun hacetinde bulunur. Kim bir Müslüman’ı üzüntüsünden rahatlatırsa Allah’ta onu kıyamet günü üzüntülerinden rahatlatır. Kim Müslüman’ı örterse Allah’ta onu kıyamet günü örter. “ Hz. Muhammed (s.a.v)  (Buhari, Müslim)

Aleviliğini ABD’de de hatırladı!

Aleviliğini ve Kürt kökenliğini gizlemek amacıyla “inanç ve etnik” kimlik üzerinde siyaset yapmayacağını defalarca belirterek, Alevi kelimesini kullanmaktan ısrarla kaçınan hatta yok sayan Kılıçdaroğlu’nun ABD’de deki, Neden Alevi’den de başbakan olmasın” sözleri; ya Alevi oylarını avlama peşinde ya da Türkiye’de ırk baskısı gibi inancın da tehdit altında olduğu maksadı taşımaktadır.

Partisine ilahiyatçıları ve Kürt kökenlileri kattığı halde Alevi kelimesine bile tahammülsüz olan Kılıçdaroğlu, kendi inancını ağzına almayarak reddetmesinin doğurduğu tepkiyi seçimler arifesinde savuşturabilmek maksadıyla Türkiye’de cesaret edemediği Aleviliğini ABD’de de dolaylı olarak sahiplenebilmesi, nasıl binbir suratlı olduğunu ispatlamaktadır.

Kimliğinden büyük bir utanç duyan Kılıçdaroğlu, Obama’nın siyahî oluşuna vurgu yaparak, “Neden Alevi’den de başbakan olmasın” açıklaması, Alevilerce kabul edilebilir bir özür müdür bilemiyorum ama Alevi sorunlarını ve kimliğini ele alan tek iktidarın Başbakan Erdoğan olduğu da inkâr edilmemelidir. Başta Atatürk olmak üzere CHP’li liderlerin tamamın Alevilere bir dışkı misali mesafeli davranmış, sorunlarının hiçbirine eğilmek bir yana bir arada bulunmaktan dahi kaçınmışlardır.

Aleviliğini telaffuz etmeyi habis bulabilen Kılıçdaroğlu, aleyhine nasıl bir sakınca doğurabileceği ve ne kaybettirebileceği düşüncesi olsa olsa aşağılık kompleksinden başka bir şey değildir. Demek ki Aleviliği yasaklayan ve sorunlarını arttıranın Alevilerin ta kendisi olduğu da ortaya çıkmaktadır. Alevileri kimliğinden ötürü teröristler misali köşe bucak kaçmaya mecbur bırakan Kılıçdaroğlu gibi kimliğini inkâr eden maskelilerdir. Bu sebeple Alevilerin toplumda varlık gösterebilmesi mümkün müdür? Dolayısıyla sanıldığı gibi Alevi kimliğine karşı önyargılı olan Sünni muhafazakârlar değil, Alevilerin ta kendileridir.  

Aslını gizleyen Alevilerin gevşekliklerini bir başkasına mal etmeleri korkunç bir riyakârlıktır. Özellikle Kılıçdaroğlu bilmelidir ki; aslı, atası, gelenek ve görenekleri ona ve ondan sonrakilere bırakılmış en kıymetli hazinedir. Aslını beğenmeyerek saklaması ve bahsini bile açmayarak açılmasından dahi rahatsızlık duyup başkasına özenip benzemeye çalışması kendisini parazit olmaktan ve artıklara mahkûm yaşamaktan öteye götürmez. Onun için Kılıçdaroğlu’ndan değil başbakan, aile babası dahi olmaz!

Alevileri yok sayan karmaşık duygu sahibi Alevilerdir. Alevileri, toplumun diğer katmanlarından ayıran tek bir yasa, yaptırım, sınır yahut yasak mevcut mudur? Bugüne kadar Müslümanlara kamu alanlarına girmeme yasağı uygulanarak duvarlar örülmüş ama ne Alevilere ne de Kürtlere hiçbir kısıtlama getirilmemiştir. Eğer Aleviler ve Kürtler, kendilerine haksızlık yapıldığı ve eşitlik uygulanmadığını iddia ediyorlar ise, sorun tamamen komplekslerin de ya da gizledikleri ihanetsel art niyetlerindedir. Üstelik ana muhalefet lideri kimliğinden utanıp açıklamaktan sakınıyor ise, suçlu kimdir? Nasıl olur da Müslümanlar veya muhafazakârlar itham edilebilir?

Allahaşkına!  Alevi olan ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, bugüne kadar Alevilerin sorunlarına hiç değinmiş ve lehlerine tek bir adım atmış mıdır? Diyeceksiniz ki, adam Alevi olduğunu gizliyor ve Alevi kimliğinden öcü görmüş gibi kaçıyorken, Alevi vatandaşlarını muhatap alır mı? CHP’nin başında olduğundan bugüne kadar Aleviler için ne değişti? Alevi toplum için ne yaptı; CHP’de Alevi söylemi yasak değil midir?

Neymiş efendim, Neden Alevi’den de başbakan olmasınmış.” Elini tutan mı var yahut Alevi başbakan olamaz diye bir kanun mu var; önünde bir engel mi var? Eğer halkı ikna ederse, ister Alevi, ister Budist, ister Hıristiyan yahut Yahudi olsun, başbakan olmasına mani değildir! Daha Aleviliğini kabul etmeyip inanç ve etnik kimlik üzerinden siyaset yapmayacağı manipülasyonuyla gizleyip, sonra da ABD’de de şahlanarak sanki Türkiye’de Alevilere karşı bir düşmanlık varmış gibi maskeye bürünmesi, güvenilir olamayacağına açık bir delildir. Bu durumda halkın kendisini başbakan yapabilmesi nasıl mümkün olur?   

İrtica gerekçesiyle Müslümanların dışında Türkiye’de hiçbir inanç ve etnik grubuna karşı bir baskı, yasak ve darbe gerçekleşmedi, hor ve hakir bırakılmadı, itilip kakılmadı, dışlanmadı, eğitim ve çalışma hakları engellenmedi, horlanmadı ve vatanından kovulmadı.  

Kılıçdaroğlu, Obama ile aynı dokudan geldiğini açıklıyor ama kendisinin Aleviliğini ve Kürtlüğünü saklaması misali Obama, ne derisinin renginden utanarak maskeyle dolaştı, ne Afrika kökenli olduğunu gizlemeye ihtiyaç duydu, ne de çıkarsı beklentileri uğruna kökenine sırt çevirerek inkara kalkıştı!

“Aslını inkâr eden (yahut gizleyen) haramzadedir.” Hz. Ali (r.a)

Nefsi sevme; nefsi nefret etme ki;

Hak ve adaletten sapmayasın!

Herhangi bir kişiye, topluma, düşünceye veya ırka karşı duyduğun sevgi ya da nefret, nefsi bir yargı yahut önyargı taşırsa şeytanidir. İnsanı insan yaparak erdemliğe ve halifeliğe ulaşmasını sağlayan peşin hükümlerden ve nefsi duygulardan uzak yargısıdır.  

Nefis yani benliğin düzen içinde biçimlenip dengelenebilmesi maksadıyla Allah kurallar indirmiş, böylece kötülüğün elçisi şeytandan sakınılabilmesi adına bencil tutku ve arzulardan alıkonulmasını sağlamıştır.

İnsanın heva ve hevesi, şeytanın kontrolü altındaki nefsidir, bu sebeple insanın iyiliğini istemeyeceğinden Allah’a karşı asileştirir. Ancak nefsinin isteklerini değil de Allah’ın hükümleri dikkate aldığında, nefsin baş edilemeyecek azgınlığa ulaşması engellenir.        

İnsan bir kul olduğunu bildiği halde nefsini okşayan övgülere karşı pek acelecidir ve vahye aykırı düşünce ve davranışlarından dolayı yapılan eleştirilere tahammülsüzdür. Özellikle lider konumundaki dini ve siyasilerin nefisleri öyle galebe çalmıştır ki, sanki hatadan münezzeh tanrılarmışçasına yanlışlarını kabule yanaşmaz, eleştiride bulunanları ya da daha nazik bir ifadeyle kusurlarını hediye edenleri düşman belleyerek yanından uzaklaştırır.

Vahye ters düşünen, davranan veya siyaset yapan kimseleri nasıl şiddetle eleştirdiğim ve tepki koyduğum malumunuzdur. Velev ki babam ve kardeşim dahi olsa taviz vermeyip adil olmakla emrolunmuş bir Müslüman olarak, asla nefsi bir yargıya gitmem, dün kıyasıya eleştirdiğim birinin vahye mutabık doğrusuna şahit olduğumda da kıyasıya över ve önünde siper olurum. Yaratıcı Allah’ta öyle buyurmuyor mu?

Örneğin; Başbakan Erdoğan’ı vahye aykırı siyaset gütmesinden o kadar çok eleştirmeme ve ağır ithamlarda bulunmama rağmen dik durmaya başlamasıyla destekleyip arkasında olmam, maalesef bazı arkadaşların tepkisini çekmiş; şeriata düşman bir batıla nasıl sahip çıkabildiğimi sorgulayanların yanında neredeyse beni menfaat sağlamakla dahi suçlayanlar olabilmiştir. Doğru! Aslında beni safa çekmek, yanına almak, peşinden sürüklemek, savundurmak çok kolaydır ve bedelsizdir. Yeter ki Kur’an’ın emrettiği yolda olunsun ve azgına karşı dik durulsun!

Eğer insan, dünkü yanlışını ertesi gün doğruya çevirmişse, asla nefsi bir önyargıda bulunmayıp yanında biterim. Dolayısıyla bugün itibariyle küfür safına karşı batıl etkileri taşısa da Başbakan Erdoğan’a destek olmak, her Müslüman ve insanın vesvesesiz yükümlülüğüdür. Özü sağlam olanın söz ve davranışlarındaki aykırılıkları baz alarak kendisini harcamak, kesinlikle doğru değil ve dinen de yasaktır. Önemli olan onu yalpalandığı hakkın yoluna getirebilmektir. Ama özü bozuk olanın söz ve davranışlarındaki doğruları da asla yanıltmamalıdır. Onun için geçerli olan özdür! Boyaları dökülen veya bir kısım tadilat gerektiren bir binayı temelden yıkar mısınız, yoksa onarır mısınız? Ancak sağlam değil ise tadilatınız bir işe yarar mı?

Evet, “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” diyebilecek kadar vahye savaş açmış F.Gülen ile ne gibi nefsi ve çıkar çatışmam olabilir ki sert bir mücadeleye girmiş olayım? Birçok Müslüman’ın zihin ve kalbini iğfal ederek İslam’dan uzaklaştırıp batılla harmanladığı bir inanca götüren Gülen’i görmemezlikten gelerek aleyhime Allah nezdinde delil mi vermeliyim? Aman ‘hocaefendidir’ toleransıyla küfrüne ortak mı olayım? Onunla ne için mücadele ediyorum; “Müslümansan Allah’ın emrettiği gibi Kur’an’a tabi ol, değil isen Müslüman maskesi takarak müminleri baştan çıkarma” diye! Çünkü Müslümanlar çok çeşitli Lawrence’lere güvenmelerinin bedelini vatanlarıyla ödemişlerdir.      

Ne zaman ki F. Gülen “Kur’an Müslümanı” olur, işte o zaman tıpkı Başbakan Erdoğan’ın yanında yer almamın ötesinde önünde kendimi siper ederim. Her kim Allah’ın hükümlerine kayıtsız-şartsız itaat ediyor, ya da en azından ayetleri nefsine peşkeş çekerek yorumlara kalkışmıyor ise, safında yer almak Allah’ın hükmüdür. Bir saniye sonrası için hayatta kalma garantim yok ise, dünya nimetlerine karşı imanıma etiket koyabilmem mümkün olabilir mi? Şu yazıyı bitirip dikkatinize sunmaya dahi yaşam teminatım yok ama dünyadan sınırsız beklentilerim olabilmesi; insan olamayacağım gibi zırdeli bir mahlûk olduğuma da açık bir kanıttır.

Nefis, nasıl ki şeytanı cennetten kovdurtup ebedi cehenneme mahkûm etmiş ise, hiçbir konu ve ilişkinizde nefsi davranmayınız. Dolayısıyla ne sevginiz ne nefretiniz ne muhalefetiniz ne de desteğiniz nefsi olmasın! Şeytanın insanlar için bir biçim olduğu idrakiyle düşünce ve tavırlarınızı gözden geçiriniz ki, akıbetiyle karşı karşı kalmayınız. Çünkü Allah için sevmek ve nefret etmek, imanın ta kendisidir.

Hz. Ebu Zer (r.a) şöyle anlatıyor:

Bir gün Allah’ın Resulü (s.a.v) yanımıza çıkageldi ve topluluk halinde oturan bize; “Allah’ın en çok sevdiği ameller hangileridir, biliyor musun?” sordu.

Bir sahabi, ‘Namaz ve zekâttır’ dedi; diğer bir sahabi ise ‘Cihaddır’ cevabını verdi. Bunun üzerine Allah’ın Resulü şöyle buyurdu: “Allah’ın en çok sevdiği ameller, Allah için sevmek ve Allah için nefret duymaktır.” 

Gülen’in okul açtığı ülkede İslam yasaklandı…

Bu da ne demek şaşkınlığınızı hissediyor ve “ne saçmalıyorsun” tepkilerinizi soğukkanlılıkla karşılıyorum. Öyle ya, Müslüman iş adamlarının sırf Allah rızasını kazanabilmek uğruna yaptığı fedakârlıklarının karşılığı İslam’a ihanet olabilir mi? Cihad yaptıkları inancıyla vatanlarını terk ederek dünyanın uzak diyarlarına göç eden öğretmenler, dinlerine mi ihanet ediyorlar?  Aman yarabbi, bu nasıl bir oyun; bu nasıl bir tezgâh!

Cemaat, İslami değil de ulusalcı bir cemaat midir ki, Türk Okulları açarak Türkçe dili ve şarkılarını öğretebilmek maksadıyla böylesi zorlu ve meşakkatli bir yola baş koyabilmişlerdir? Acaba Müslümanlar, zekât, sadaka ve yardımlarını İslam için değil de Türkçe için mi yapmaktadırlar? Onun için mi İslam karşıtı başta ABD olmak üzere Siyonistler ve haçlılarca okullar övülüp desteklenebilmektedir? Neden Vatikan Türk Okullarının arkasında durmaktadır? Türk Okulları vahiy aleyhine bir fitne; Hıristiyan, Yahudi ve İslam karmalı Gülenizm mezhebinin yapı taşları mıdır?

Nüfusunun % 95’i Hıristiyan olan Afrika Ülkesi Angola, sayıları yaklaşık 80 bin civarında bir Müslüman nüfusuna sahiptir. Ecdadımız, İslam dinini egemen kılabilmek için at koşturmadığı, gemi yüzdürmediği bir yer bırakmamış, batılı hakka dönüştürebilmek için nice canlar feda etmişti. Tıpkı ecdadımızın yolundan gidildiği umuduyla Türk Okullarının eğitim seferberliğine gönül vererek mallarını son kuruşuna kadar adayan Müslüman milletimiz, F. Gülen’e öyle inanmış hatta iman etmişti ki, İslam’ın dışında hiçbir amacının ve hesabının olmayacağı güvencesiyle kendisine teslim olmuşlardı.

Lakin gelişmeler tam aksini göstermiş, aralıklarla yazdığım yazılarla gerek şahsım gerekse diğer Müslümanların uyarıları cemaatçe “yalan ve iftira” gibi ithamlarla püskürtülmüş, gerçeğin açık perdeleri baskı, tehdit ve davalarla kapatılmaya çalışılmıştır. Çünkü hocaefendi denilen zatın hatipliği, kıvrak zekâsı, ilmi, takkesi ve gözyaşları, cemaatin uyanışına kalkan olmuştu. Tıpkı mucizeler gördükleri halde hakikati idrak edemeyen mühürlüler gibi!

2008 yılında cemaatin ‘Ümit Okulları’ kurumsal kimliğiyle Angola’da açtığı Türk Okulları, nüfusunun % 95 Hıristiyan olan Angolaların İslam’la şereflendirileceği beklentisi doğurmuş, amacı İslam’a hizmet olduğu düşünülen Türk Okulları aracılığıyla Müslüman nüfusunun artacağı sanılmıştı. Ancak okullarının Türkçe dili ve Türkçe şarkılardan başka bir hedef taşımadıkları, ülkemizde her yıl düzenledikleri Türkçe Olimpiyatları adı altındaki şarkı organizasyonlarından da bilinmektedir.

Angola, Hıristiyanlıktan önce yerel inançlara sahip bir toplumdu. Hıristiyan misyonerlerin faaliyetleriyle bir kısmı Katolik bir kısmı da Protestan mezheplerine iman ettiler. Gülen Hareketinin aksine Hıristiyanlar çeşitli amaçlarla girdikleri her ülkede dini propagandalarını ve hizmetlerini öncelik yapmış ve tek bir Afrikalıyı Hıristiyan yapabilmiş olmayı hizmet ve zafer ilan etmişlerdi. Dolayısıyla dili değil dini hedef alarak ülkeyi Hıristiyanlığa götürmüşlerdi.

Angola’da yaklaşık 5 yıldır varlığını sürdürüp bürokrat ve siyasilerin çocuklarını eğiterek başarısından dolayı memnuniyet ve takdirler kazanan Türk Okulları, nasıl bir imaj doğurmuş ve Hıristiyanlarla nasıl bir ittifak yapmış olmalıdırlar ki, Angola’da İslam yasaklanıyor, camiler kapatılıyor ya da yıkılabiliyor?  

Angola Kültür Bakanı Roza Cruze Silvia, “Camileri kapatmak yasadışı dini gruplarla mücadeledir. İslam’ın Adalet ve İnsan Hakları Bakanlığı tarafından yasal olarak kabul edilmediğini, dolayısıyla İslam’ı yasal olarak kabul etmiyoruz” açıklaması, Türk Okullarını da kapsıyor mu? Angola’daki Türk Okulu, meşruiyetini sürdürebilmek için Hıristiyanlaştı mı? Ya da “Biz Kur’an Müslümanları değiliz, önderimiz Hz. Muhammed değil Vatikan, ABD ve Avrupa’nın da arkasında bulunduğu Fettulah Gülen mi” savunmasını yapmışlardı? Yahut Vatikan, Türk Okullarıyla ilgili Angola Devletinin dikkatini mi çekmişti?

Aydınlanabilmek amacıyla son birkaç soru: Türkiye’de dershanelerin okullara çevrilmesini İslam’a darbe, ihanet, Firavunluk gibi aşağılamalarla adeta savaş açan Gülen, okulu olduğu Angola’da İslam’ın yasaklanması, camilerin kapatılması ve yıkılmalarıyla ilgili ne yaptı? Rejime göre biçimlenmek İslami midir? Türkiye’de Müslüman Angola’da Hıristiyan mıdırlar?     

Ortaöğretim yetmez, üniversitelerde de son verilmelidir…

Her konuda olduğu gibi kız ve erkek öğrencilerin karma eğitim yapmaları teoride tartışılmakta, pratikte ne getirip ne götürdüğü alakadar etmemektedir. Ancak yıkıcı sonuçlar ortaya çıkınca dizler dövünmekte, ağıtlar yeri göğü inletmekte, gözyaşları yağmur misali boşalırcasına sele dönüşmektedir.

“Bir kuramın doğru yahut yanlışlığı ancak yaşanılan hayattaki karşılığı ile kanıtlanır” ilkemi baz alarak konuya açıklık getirecek, felaketin daha anlaşılır olabilmesi açısından aşırı yaklaşımlarım olması durumunda affınızı rica ederim.

Maalesef eski Yunanlıların hilesel bilgi taktiği sürdürülerek, edinilmeye değer bilginin yaşanılan olaylardaki somut kanıtlarla değil de beyin hücreleri çalıştırılarak (nasıl çalıştırılıyorsa!) elde edilen teorisel bilgi tuzağı günümüzde de etkisini korumaktadır. İşte nefse hitap eden parıltılı düşünceler cehennemi cennetmiş gibi algılatmıyor mu?   

Yaratıcı Allah’ın yarattığı insanların nefislerini dizginleyebilmeleri için etkileşime sebep olacak her türlü fitne, kışkırtma yahut tahrik edici durumlardan kaçınabilmeleri için mahrem ve namahrem ile ilgili düzenleyici birçok ayet indirdiği malûmdur. Çünkü şeytan, nefislere nüfuz edebilmek için her fırsatı lehine çevirebilmek maksadıyla tetikte beklemektedir. Bu sebeple ona fırsat doğuracak tüm kapıların kapatılması vahyin bir hükmü ve ahlâki kuralların tartışılmaz bir gereğidir.

Her ne kadar kadın ve erkek cinselliğini biyolojiden ibaret doğal bir masumiyet olduğu dayatılmaya çalışılsa da, insan cinselliğinin sadece doğal ve fizyolojik bir olgu olmayıp nefsin güttüğü bir şehvet, doyum ve karşı konamaz arzu gerçeği aşikârdır. Öyle ki, ticaretin her alanında ‘olmazsa olmaz ‘ etkisini sürdürmekle kalmayıp bilfiil ticarette de yerini alarak milyarlarca doların döndüğü bir imparatorluk sektörü haline gelmiştir. Dolayısıyla cinsellik, su ve hava misali vazgeçilmez bir hakikattir ancak helal yani meşru yahut haram yani gayrimeşru olması önem ihtiva etmektedir.

Şüphesiz çocuk gelişimi için korkunç bir tehlike olan cinsel özgürlük, tüm dünyada ciddi bir suç haline gelen ve geçmişte de Türkiye’nin izlemede birinci geldiği ‘çocuk pornosu’, özellikle ergenlik çağına ulaşmış çocukların takip ve disipline edilmesini zaruri kılmaktadır.

Hani diyorlar ya; “orta öğretimdeki kız ve erkek öğrencilerin karma eğitim yapmalarının ve dekolte giyinmelerinin cinsel açıdan bir tehlikesi bulunmamaktır” diye!

Ne var ki yaratıcı Allah, harami bir ilişkiyi önleyebilmek amacıyla ergenlik çağına ulaşıp şehveti derinliklerinde hissedenler için evliliğe izin vermiş, lakin Allah’ın kıldığı harama karşı çıkan çağdaşlar, küçük yaştaki çocuklar evlenemez tepkilerine karşı o çocukların ellenmelerine, koklanmalarına, sevişmelerine, doyumlarına ve teşhirlerine özgürlük gerekçesiyle dolaylıda olsa razı olabilmektedirler.

Çocuk yaşta başlayan cinsel özgürlüğün sapıklığa gitmesi, cinsellikle çok erken tanışmış olmasındandır. Artık normal ve helal birleşmelerden heyecanlanamayarak tatmin olamayan insan, akla hayale gelmeyecek fanteziler kurarak sapkınlığın her türlüsüne sapmaktadır. Siyasi Partilerin dahi peşinden koştuğu LBGT’lilerin bunca artışı nedendir diye hiç sorgulandı mı?     

Teknolojinin gelişimiyle cinselliğin ve azmettirici tahrikin hoyratça sergilendiği okullar, sokaklar, evler, sinemalar, diziler, programlar ve çağdaşlık kompleksi taşıyan ebeveynlerin sağladığı altyapıyla kıvama gelen çocuklar, daha küçük yaşta iken şehvetleri tavan yapmakta, önce aile içinde başlayan ensest ilişkiler okullarda devam ederek üniversitelerde de hamile kalmalarıyla en vahşi cinayetlere kadar sürmektedir.

Her ne kadar kontrol hapları ve araçları kullanılsa da, topraklar öldürülmüş bebek cesetleriyle doludur. Sadece deşifre olanlar bilinmektedir. Artık şehvet öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, her yer seks herkes tatmin olabilme arayışında ve ılık ılık akıtma peşindedir. Sadece ortaöğretim ve üniversite öğrencilerimi; evliler dahi eşlerinden gerekli heyecanı alamamaları bahanesiyle fırsat yakaladıklarında geriye tepmemektedirler. Velev ki eşinin arkadaşı, akrabası, çalıştığı yahut yolda tanıştığı biri olsun! Hani Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç diyor ya; “Adamı çok seversiniz ama her gün karşınızda. Yüz eskimesi olabilir, her gün kaymaklı baklava yenmez” misali! Çocuklarla ilgili DNA yapılmış olsa, büyük bir çoğunluğunun gayrimeşru çocuklara sahip oldukları tartışılmaz bir gerçektir. Ki, bununla ilgili bir sebeple ortaya çıkmış birçok habere şahit olunabilmektedir!

Geçenlerde Pamukkale Üniversitesi Kimya Bölümü 3′ncü sınıfta öğrenim gören bir kız öğrencinin kaldığı yurdun tuvaletinde doğurduğu bebeğinin başını kopartıp, odasındaki ayakkabı dolabında saklayacak kadar vicdansızlaşabilmesi, işte çağdaş ve uygar olabilmenin özgürlük sonucuydu! Ki, bu kız öğrenci, kaldığı kız yurdunun kantininde çalışan bir erkekten hamile kalmıştı. Neden sürekli beraber okuduğu arkadaşlarından değil de sadece kantinde rastladığı bir erkekten? Yoksa tamamını bitirmişti de sıra ona mı gelmişti sorgulamasına kalkışmayı gerekli bulmuyorum.

Zemin öyle hazır ki, aslında herkes tatminsi doruğa ulaşabilmek ve seksin verdiği hazza kavuşabilmek amacıyla dörtnala koşuyor ama boşalabileceği kimseyi anında bulamadığından ya mastürbasyona ya da porno izlemeye kayıp daha da azgınlaşıyorlar. Eğer Allah, nefislere, dilediklerini yapabilecekleri bir özgürlük tanısaydı, düşünün nasıl bir dünya oluşurdu!

Bir arada öğrenim gören, çalışan ve yakın irtibat içinde bulunan kadın ve erkeklerin çok azı istisna, gayrimeşru ilişkinin tutsaklarıdırlar. Çünkü çağdaş uygarlıkta zinanın, birlikteliğin suç ve ahlâksızlık sayılmaması, insan yaşamındaki en temel ve haz verici cinselliğin tehlikeleri ve öldürücü yan etkilerinin önemsenmemesine neden olmaktadır.

Artık hayâsızlık ve namussuzluk öyle normalleşmiş ki, biri kadın biri erkek öğrenci, savcılığa başvurarak bir evde yaşadıklarını gerekçe göstermek suretiyle ahlâka meydan okurcasına güya suç duyurusunda bulunabiliyorlar!

Özgürlük, ticaret, eğlence yahut sanat adı altında cinsellik o kadar meşrulaştırılmış ki, aklı ermeye başlayan çocuk, neredeyse seksin tüm inceliklerini bilebilir bilgiye ulaşmakta, fanteziler dahi kurmaya çalışarak etrafına karşı pürdikkat kesilip “nasıl sevişiliyor” merakına heves edebilmektedir.

Kimi cinsellikle, kimi uyuşturucuyla, kimi de alkolle kendinden geçmeye çalışıp sınırların yıkıldığı seküler bir dünyada hangisi daha tehlikelidir diye sorulacak olursa; kural tanımaz ahlâksızlığın güttüğü cinselliktir. Vicdanların kaldıramadığı tüm suçların anası cinselliktir. Bir insan uyuşturucu kullanmaya, alkol içmeye hatta hırsızlık yapmaya ya da cinayet işlemeye ikna edilemez ama tahrikle ve seksle kolayca kandırılır, üstelik köle dahi yapılabilir. Terör örgütlerinin gençleri uyuşturucuyla kandırdıkları sanılır oysa seksle ve şehvetle etkiledikleri pek düşünülmez!

Çağdaş cinsellik öyle bir zehirdir ki, en dindarını bile tesir altında bırakıp baştan çıkarabilmektedir. Ömrünü Allah yoluna adayıp ölümüne bir kulaç kala sapıklaşan nice insanlar, meşrulaşmış cinsel zeminde nefsiyle baş edememenin bedelini hem bu dünyada hem de ahirette ağır bir cezayla ödemekte ve zilletle yaftalanmaktadırlar.

Her tarafın cinsellikle sarıldığı bir toplumda insanın tahrik olmaktan kaçıp kurtulabilmesi çok zordur. Ancak önüne ve arkasına set çekerek etkileşimi engellemekten başka bir çaresi bulunmamakta, dolayısıyla kör ve sağır olmaya mecburdur.

Halkının ahlâkî yapısından sorumlu devlet, özgürlük ve demokrasi gerekçesiyle mahremiyete önem vermiyor ise, o halk hem cinsel bir meta hem fahişe hem lezbiyen hem gay hem de binbir türlü sapıklığa kayar!

Artık karşısındakinin güzel yahut çirkin, genç yahut yaşlı, akraba yahut tanıdık, çocuk yahut yetişmiş, evli yahut bekâr, kadın yahut erkek olduğuna bakılmaksızın doyuma hedeflenmiş bir yığın türemiştir. Sınırlar yıkılmış, kurallar lağvedilmiş, edep yok edilmiş, utanma duygusu bırakılmamış, namusun namussuzluk sayılmış olduğu bir düzende ahlâktan ve mahremiyetten bahsedenin suçlu haline geldiği çağdaş uygarlık adına bir anlayış dehlizinde debelenilmektedir.

“Beden benim; ahlâkı senden öğrenecek değilim; özgürüm dilediğimi yaparım; ne yaptığım seni ilgilendirmez; kiminle seks yaptığıma karışamazsın; ne giyeceğime müdahale edemezsin; istediğim yerde öpüşür; koklaşır ve sevişirim; çocuk benim” diyorlar, başlarına bir belâ geldiğinde ise “yetişin” diye feryat ediyorlar.

Devlet misin, iktidar mısın, meclis misin, millet misin, insan mısın, ne isen; toplumun hızla koştuğu ahlâksızlık uçurumuna engel olmalısın! Herkes özgürdür, demokrasi vardır, kimsenin yaşamına karışamayız diyenler, gelişmişlik ve zenginliklerine rağmen toplum olarak yerin binlerce metre altından kazılarak çıkarılmaktadırlar. Su, yemek ve barınak gibi temel ihtiyaçların dahi bulunamadığı bir dünyada cinsellik her yerde var ise, felaket geliyorum demektir. Uyuşturucu yaşının 14-15 yaşlarına düştüğü ile kaygı duyuyorsun ama cinselliğin ilköğretim yaşına düştüğünden endişe taşımıyor; zaten seks bilincine ulaştırılmış çocuk yahut gençlerin bir arada eğitim görmelerine izin veriyorsan, patlama nereden geldi diye istihbaratı bir araştırmaya gerek yoktur. Halen unutamadığım, İzmir’de yaşları 60-70 arasında değişen üç sapığın 2 yaşındaki bir bebeğe defalarca tecavüz etmeleriydi.

En dehşetli nükleer silahlardan daha korkunç tahribat yapan cinselliği disiplin altına almaktan, bir avuç sapığın cazgırlığından dolayı imtina edersen, genç nüfusuyla övündüğün bir millet değil birbirini önce düzen sonra da öldüren bir mezarlıklar ülkesiyle kahrolacaksın!

Cinselliği öne çıkaran yazılı ve görsel yayınları kesmekle işe başlayacak, toplum ahlâkına meydan okuyan her türlü yaşam tarzına ve davranışlarına müdahale ederek, istikbaldeki medarıiftiharımız çocuklarımız ve gençlerimizi kız-erkek ayırmak suretiyle başarıya odaklandıracaksın.            

Unutmamalısınız ki, iffet ve namusuyla dünyaya nam salmış ecdadın şerefini taşıyan Müslüman milletimiz, çağdaşlık ve özgürlük manipülasyonlarıyla kapkara bir leke taşımaya layık değillerdir. Şerefsizliği, ahlâksızlığı, sapıklığı ve namussuzluğu rehber edinmişlerin kendi sınırları içinde ne yaptıkları başka, toplumu kendilerine benzetebilme gayretleri bambaşkadır. Dolayısıyla otorite toplumdan sorumludur ve varlık sebebi de toplumun ahlâkını muhafaza etmektir.   

Etekler küçüldükçe kalabalıklar nasıl artıyorsa, ahlâkta yok edildikçe suçlar çoğalmaktadır!

Bir tarafta müşrikler, bir tarafta münafıklar;

Bir tarafta düşmanlar, bir tarafta hainler; bir tarafta asiler, bir tarafta sapkınlar; bir tarafta zalimler, bir tarafta riyakârlar; bir tarafta sömürücüler, bir tarafta çıkarcılar; bir tarafta maskeliler, bir tarafta benciller; bir tarafta nefisler, bir tarafta uzlaşma arayışalrı gibi uzayıp giden bir karmaşa ve o karmaşadan çıkmak isteyerek düzlüğe kavuşmaya çalışan bir insanlık! Nerede erdemlik; nerede hak ve adalet!

Dikkat edilirse yanlışın yani nefsin rehber alındığı bir bocalamayla doğru ve iyiye ulaşabilmek mümkün değildir. Çünkü sürdürülen mücadele sağlam yapıda gerçekleşmediğinden hak ve adalet adına yapılmaya çalışılan her şey, bumerang misali geri dönmekte; dolayısıyla batılın tahrip edici varlığı hız kesmeden sürebilmektedir.

Sorun; karşılaşılan sorunların o sorunları ortaya çıkaran batıl düşüncelerle çözülmeye kalkışılmasıdır. Bu sebeple çözüldüğü sanılan problemlerin yeniden nüksederek daha da kronikleşmesine yol açması, tıpkı öldürücü bir hastalığın engellendiği sevinciyle birlikte yeni birçok hastalığın üremesi gibi!

“Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.” Einstein

Yanlışı yanlışla çözebilme teorisi, yanlışın çözülmek istenmediğine bir kanıttır. Çünkü yaratıksal bir aklın yanlışı çözebilmek gibi bir iradesi ne dün ne bugün ne de gelecekte mümkün olmayıp, yaratıcının Etkin Aklı ve Mutlak İrade’si saf dışı bırakılmadığı müddetçe de imkânsızdır.

Siyasilerin yaşattıkları vahamet yetmiyormuş gibi ‘daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi’ çığırtkanlıklarıyla nefisleri sınır tanımaz doruğa ulaştırıp topyekûn suça azmettirme çabaları, insanların benliklerini okşamasından dolayı gelecek felaketsi sonuçların idrakini önlemektedir.

Özgürlük, suç demektir. Çünkü özgür bir nefis toplumu değil kendini düşünür. Demokrasi de özgürlüğün siyasi bir terminolojisi olmasından arzulara ulaşabilmenin nefsi anahtarıdır. Bu sebeple terörist, dinsiz, namussuz ve isyancıların yegâne argümanı olan demokrasi, bir toplumun akıllarını karıştırıp mahvetmenin kapısıdır.

‘Demokrasi’ ve ‘demokratik devlet’ kavramlarının ne olduğu ve açıkça tanımlanmadığı tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü egemen ideolojinin etkisine göre biçimlenerek; kimi zaman çoğunluğun, kimi zaman azınlığın, kimi zaman da bireyin hak iddiasında bulunmasını meşrulaştırıyor ki, karmaşada böylesi çarpık bir anlayıştan çıkmaktadır. Dolayısıyla demokrasi, her ne kadar halkın özgürce aldığı kararlar olarak servis yapılsa da, demagoji yapanları ve despotların elini güçlendirmektedir. Zaten dünyada ki gelişmeler, demokrasinin, despotizmin manipüle edilmiş bir tezgâhı olduğunu kanıtlamaktadır. 

Peki, ne yapmak gerekir ve nasıl bir sistemle nefisler hapsedilip huzur ve güvene kavuşulabilir?

Kul olan bir varlığın dilediğini yapabilecek bir özgürlüğe ulaşabilmesi mümkün müdür; demokrasi düşüncesiyle dilediği bir düzeni kurabilme ve karar alma iradesine sahip midir?

Bir toplumda çoğunluk yaratıcıları olan Allah’a iman etmiş ise, inkâr edenin rejimde söz hakkı olamaz ama adalet gereği her türlü haksızlıklardan muhafaza edilirler. Eğer bir toplumda Allah’a iman edenler azınlıkta ise, o toplumun bekası için İlahi kanunlar tebliğ edilmeli ve mücadelesi sürdürülmelidir. Çünkü insan sadece kendinden değil komşusundan başlayıp dünyadan da sorumludur.

Örneğin; Dans, ilk defa Kanuni zamanında Fransa’da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Avrupa’nın ortalarında idi ve Fransa’ya dayanıyordu. Bu dans denen ahlaksızlığın yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına bir mektup yazdı. Kanuni’nin Fransa Kralına yazdığı tarihi mektup aynen şöyleydi: 

“Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han’ım. Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans adı altında kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle insanlar arasında fuhuş amaçlı oyunlar oynatmakta olduğunu işitmiş bulunmaktayım. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde Name-i Hümayunum elinize ulaştığından itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Ordu-yu Hümayunumla gelip men’e muktedirim!.. 

Nasıl ki bir kişinin yanılışı aileyi etkileyip töhmet altına sokabiliyor, azınlığın yanlışı topluma tesir edebiliyor ve bir toplumun yanlışı da diğer toplumlara hatta dünyaya kıvılcım olabiliyor ise, yaratan kim ise O’nun hükümlerinin egemen olabilmesi adına insaniyet namına vahyi düzen tesis edilmelidir. Beşerin nefsine göre düzenlediği helal ve haramlara değil Allah’ın yaratıcı olması hasebiyle hükmettiği helal ve haramlara itaat etmek zorunludur.  

Aslında her insan; yaratıcı mı yoksa yaratılanın mı düzen kurmaya liyakatlidir muhasebesini yapmaya haizdir. Ne yazıktır ki nefsinin arzularına sahip çıkamayan insanın ‘benlik’ hırsı, bu kadar basit bir muhakemeyi dahi yapamamasına neden olmaktadır.        

Yaratıcı Allah’ın koyduğu hükümlere karşı çıkan bir kişi yahut toplumun asi düşünce ve davranışları ‘neden’ sorusuna açık bir yanıttır. Sürekli şikâyet, isyan, bitmek tükenmez musibet, sıkıntı, kahır, kayıp ve daha nice menfi olaylarla karşılaşan insanlar, neden özgürlüklerinin gereğini yapıp da olumsuzlukları defedemiyorlar?  Şayet özgürlük ve demokrasi, acılara son veremeyip kötülükleri aşamıyorsa yaptırımı nedir?

Ancak Allah, başa verdiği belâlarla birlikte sabır da akıttığından, iman edenler ve hükümlerine boyun eğenler ne kadar kötü durumlarda olurlarsa olsunlar, ‘beterin daha beteri’ var diyerek kesinlikle şikâyet, intihar yahut isyana kalkışmayıp, “Allah bize yeter” itikatlarıyla metanete bürünüp felaketlerin Allah’tan geldiği imanlarından dolayı mutlulukla karşılayabiliyorlar.

Şeriatın verdiği huzur, güven, mutluluk, hak ve adaleti bilmemek başka bir şey, bilinmediği halde düşmanca kin ve nefret güderek karşı çıkmak bambaşka bir şeydir. Yaratıcı Allah, yarattığı kuluna zulmeder mi yahut haksızlık ve adaletsizliği mukim kılacak hükümler getirir mi?

1990 yılında Malezya eyaletlerinden biri olan Kelantan başbakanının davetlisi olarak bir haftalığına görüşmeler yapmak üzere orada bulunmuştum. Müslüman nüfusu %45 olup, geri kalan Hindu, Budist ve Hıristiyan dinlerine sahiptiler. Lakin seçimleri İslam partisi kazandığından Kelanten, şeriatla idare ediliyordu. Çok şaşırmıştım. Nasıl oluyor da nüfusu %45 olan Müslüman olan bir eyalette şeriat hüküm sürebilirdi?

Merakla araştırmaya koyularak neredeyse her dine mensup kadın ve erkekle görüşmeler yapmam sonrası aldığım yanıtlar, kişinin dininden, ırkından yahut ideolojisinden ziyade huzur ve güveni önemsediklerini ortaya koyuyordu. Çoğu alkolün, barın, pavyonun, kumarhanenin, hırsızlığın, cinayetin, dolandırıcılığın ve kavgaların olmamasından duyduğu memnuniyeti dile getirerek; eşlerinin zamanında eve geldiklerini, sarhoşluğun, aldatıcılığın, hırsızlığın, cinayetin ve kutuplaşmaların doğurduğu kötülüklerle karşılaşmadıklarını ve şeriatın yaşam biçimlerine müdahale etmeyerek huzur ve güveni sağlamasından desteklediklerini belirtmişlerdi. Dolayısıyla şeriat nefislerde irkileme uyandırsa da pratikte mutluluğuna doyum olunamayan bir rejimdir!

Düşünün ki, Hindu’suyla, Budist’iyle, Hıristiyan’ıyla çoğunluğu elde eden bir toplum şeriattan memnun ama Müslüman olduklarını iddia edenler şeriata karşı! Acaba kötü olan şeriat mı, yoksa görünüşte insan olup da kalben sapık olanlar mı?

“Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüde mi düştüler? Yoksa Allah ve Resulünün kendilerine karşı zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, işte onlar asıl zalimlerdir.” Nur 50

Evet, bu işte bir yanlışlık var!

Dershanelerin kapatılacak olmasını İslam’a ihanet’e kadar götüren Fettulah Gülen ve cemaatinin söz ve düşüncelerine uzun bir yorum getirmemeye çalışarak kamuoyunun bilgisine sunacağım.  

Başbakan Erdoğan’ın eğitimdeki devrimleriyle köhnemiş sistemi çok ileriye taşıyıp sözde eğitime katkı yaptığı düşünülen sömürücü dershaneleri ortadan kaldırarak özel okullara yöneltme girişimini dini istismar ederek tepki gösteren Fettulah Gülen ve cemaatinin açıklamaları her ne kadar ‘pes’ dedirtse de, amaçlarının bir kez daha açığa çıkması iflah olmadıklarına ve imana erişemediklerine bir kanıttır.

Devletin eğitimde başarılı olamayıp dershanelere muhtaç imajı, bir devleti yerin dibine sokan bir utançtır. Bu sebeple iktidarın idare ettiği devleti böylesi bir bozumdan kurtarabilmek için eğitimde başlattığı gelişimi sonuçlandırması akabinde fırsattan istifade eden sömürücülere son vermesi hem kendi görüntüsü hem de vatandaşın güveni ve ekonomisi yönünden fevkalade sevindiricidir.  

Ne var ki iktidarın sömürgecilerin üzerine giderek millet lehine olumlu kararlar alması, şüphesiz art niyetlilerin tepkilerine yol açmış, böylece amaçlarının eğitim değil kolay yoldan sömürmek oldukları ortaya çıkmıştır. Tabii ki iktidar aleyhine muhalefet de fırsatı kaçırmayarak kadim düşmanları olan Gülen ve cemaatinin etrafında birleşebilmeleri, alçaksı ve ilkesiz çıkarın nelere kadir olduğunu ispatlamaktadır.      

Gülen, dershanelerin kapatılmasıyla ilgili karar için diyor ki; “her fırsatta ‘kardeş’ olduğunu söyleyen, aynı safta yer tutan ve hizmet erlerinin yüzüne gülen bazı kimseler tarafından bir kısım planların yapıldığı ve uygulamaya konulacağı yazılıp çiziliyor. Biz, müminlerin bu kadar kötülük yapabileceklerine ve garazlara bina ettikleri icraatla milletin geleceğine kastedebileceklerine inanmak istemiyoruz. İnanmak istemiyor ve hala ‘Bu işte bir yanlışlık var!’ diyoruz.”

Dershanelerin kapatılmasını “Eğitime darbe planı”  olarak tanımlayan Gülen, musibetler karşısında dişin sıkılıp sabredilmesi gerekliliğini vurgulayarak, cemaatini “hacet namazı” kılmaya çağırdı. Duyurusunda kararın yüreklerine hançer gibi saplandığını, “Mümin sarsılabilir ama devrilmez, meseleye öyle bakmak lazım” ifadeleriyle, sanki dershaneleri seküler bir eğitim değil de vahyi bir eğitim veriyormuşçasına akıl almaz bir manipülasyona kalkışarak İslami vurgular yapması, sürdürdüğü dinlerarası diyalog çalışmalarında dahi görülmemiştir.

Daha fazla detaya girmeyi lüzumlu görmeyip, 28 Şubat korkusuyla Amerika’ya varması akabinde cemaatine verdiği şu direktifleri muhakeme ederek; zulme nasıl teslim olduğu, dinini dünya menfaati gibi az bir bedel karşılığı nasıl sattığı, bugün dershaneler için gösterdiği din odaklı tepkilerin aksine nasıl dinden soyutlanılması gerektiği, sorun para olunca yeri göğü inletip iman olunca teferruat olduğunu zikreden Gülen’in asla tahammül edemediği olası bir para kaybıdır. Zaten dershanelerin kapatılmasına gösterdiği ve batılı hiçbir platformda hassasiyetini dile getirmediği İslam vurgusunun nedeni; yitirilecek olan “PARA ve CEMAATİ” dir. “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır.” F.Gülen      

Açıklamalarında, “Ülkemizin geçirdiği değişik darbe dönemlerinde de benzer plan ve entrikalar görülmüştü; fakat onlar, dindarlara karşı husumetini açıkça ortaya koyan insanların eliyle olmuştu” diyorlar; peki, Müslümanlara karşı girişilen hangi darbe, baskı ve şiddette kendileri gibi dinlerinden vazgeçen bir cemaat olmuştur?      

İşte Gülen’in İslami tüm değerleri ve imanı bırakıp bir tek paradan vazgeçmediği 28 Şubat bildirgesi.

1- Evlerde bulunan Risale-i Nur Külliyatlar› kaldırılacak. Herkes, bu eserleri sivil olan akrabalarının yanına götürecek.

2- Evlerden, Hocaefendinin kaleme almış olduğu eserler kaldırılacak. Kuran-ı Kerim’den başka hiçbir dini kitap kalmayacak.

3- Evlerin giriş kısmına, hatta dış kapı açıldığında görülebilecek yerlere Atatürk’ün foto¤rafları asılacak. Odalarda, 10. Yıl Nutku ve İstiklal Marşı duvarlarda olacak.

4- Evlerde, görünür kısımlarda, Nutuk gibi kitaplar bulunacak.

5- İşyerine giderken Sabah, Milliyet, Cumhuriyet gibi gazeteler alınıp götürülecek ve işyerinde herkesin görebileceği yerlere bu gazeteler konacak.

6- Zaman gazetesi, Aksiyon, Sızıntı gibi dergilere başka isimler altında abone olunacak. Dergi ve gazete ücretleri yatırılacak. Fakat kesinlikle ev adresi verilmeyecek. Bu yayınlar evde bulunmayacak.

7- Telefonlar istihbarat birimleri tarafından dinlenildiğinden, telefonlarda kesinlikle dini konuşmalar yapılmayacak. Selam verilmeyecek. Hatta hayırlı sabahlar bile denilmeyecek. İyi günler, günaydın türü konuşmalar yapılacak.

8- Telefonda hizmetler hakkında konuşma yapılmayacak. Hiçbir elemanın ismi zikredilmeyecek. Adres verilmeyecek. Sohbet yapılacak evler hakkında konuşulmayacak.

9- Eğer herhangi bir evde buluşma olacak ise telefonlarda kodlu konuşulacak. Mesela ‘Bu akşam maçı nerede seyrediyoruz?’, ‘Bu akşam bizde okey oynayalım mı?’ ‘Gelirken şu isimleri de çağır’ gibi.

10- Cuma namazına üç hafta üst üste gidilmeyebilir. Bu nedenle birimlerde bulunan elemanlar üç gruba ayrılacak. Her hafta bir grup gizlice Cuma namazına gidecek. Diğer kalan iki grup birimlerinde kalacak. Birim amirlerinin gözleri önünde bulunarak dikkat çekilmeyecek. Hatta mümkünse, Cuma namazı vaktinde, Polis Evi’nde birim amirleri de çağrılarak yemekler tertiplenecek. Kurum içinde bulunan halı sahalarda yine birim amirleriyle maç yapılacak.

11- Kesinlikle hiçbir vakit namazı işyerinde kılınmayacak. Cem edilecek. Yatsı namazında evde topluca kılınacak.

12- Çöp kutularından boş bira kutuları ve içki şişeleri toplanacak. Evdeki çöpler dışarı konduğunda bu şişe ve kutulardan birkaç tanesi çöpün görünen kısımlarına konulacak.

13- İşyerinde kendi cemaatimizden başka bir grubun ya da cemaat elemanlarının başı derde girdiğinde kesinlikle yardım edilmeyecek. Hatta görmezlikten gelinecek.

14-İşyerinde lehimizde ve aleyhimizde cereyan edilecek tüm konular anında bağlı olunan imama bildirilecek.

15- Önceden hanımlarının başları açık olup sonradan kapananlar, eşlerinin başını açacak. Eşinin başını açan her eleman eşiyle beraber birim amirlerinin görebileceği yerlere gidecek. Mesela; polis evine yemeğe veya bayramda bayramlaşmaya.

16- Önceden hanımlarının başları kapalı olsa dahi önemli yerlerde çalışanlar mutlaka eşlerinin başını açacak.

17- Akademi, kolej ve polis okulu öğrencileri hafta sonunda dershanelere gönderilmeyecek.

18- Tüm öğrencilerle pastane ve lokal gibi yerlerde buluşulacak.

19- Tüm akademi, kolej ve polis okulu öğrencileri mutlaka bilgisayar kursuna gidecek.

20- Kurban bayramlarında hiçbir eleman kurban kesmeyecek. Deri toplama işine girmeyecek. Fakat tam bir kurban parası imama verilecek ve bu para hizmete aktarılacak. Hizmetten bu elemanlara sadece bir but gönderilecek. Böylece deri toplama işi olmayacak. Herkes kurban kesmiş olacak. Çevreye de kurban kesmedik denecek.

21- İşyerinde ve çevrede lâiklik ve Atatürkçülüğü öven konuşmalara iştirak edilecek. Dini öven konuşmaların olduğu gruplardan uzak durulacak.

22- Son alınan duyumlarda MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde çalışan tüm amir sınıfı personelin adreslerini tespit etmiş ve bu amirlerin evlerine giderek bir adres sorma bahanesi ile kapılar çalınıp hanımlarının kapalı olup olmadıklarını tespit etmektedir. Bu nedenle evlerde kadınlar başı açık duracak ve kapı çalındığında başlar açık olarak kapılar açılacaktır.

Neden bu işte bir yanlışlık olduğu ve neden dershanelerin kapatılmasına karşı olduğu anlaşılmıştır. İşte Gülen; işte para! Nerede İslam; nerede Kur’an; nerede iman; nerede müminlik! 

Allah bunun neresinde!!!

TBMM Başkanı olan Müslüman bir kimlik, “Ölen ‘Allahuekber’ diyor öldüren ‘Allahuekber’ diyor” açıklamasıyla Allah’ın, bu inanç temelinin neresinde olduğunu sorguluyor.

Ne gariptir ki aynı kimlik, bir taraftan Allah’a, Resulüne ve İslam’a iman ettiğini söylüyor, diğer taraftan Allah’ın hükümlerine isyan üzerine kurulu seküler rejimin yasa yapıcı başkanlığını sürdürüyor. Peki, Allah bunun neresinde?

Hem Müslüman’ım diyor hem de Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laikliğe; Atatürk gibi ölü bir beşerin ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağına yemin ediyor. Peki, Allah bunun neresinde?

Müslüman bir millet için yeni bir anayasa yapabilmek uğruna TBMM başkanlığına geldiğinden beri özde birbirine düşman partileri uzlaştırabilmek amacıyla atmadığı takla bırakmayan o kimlik, düşündüğü anayasada Allah, Peygamber, İslam ve Kur’an’ın yer almasına gerek görmeyip hiçbir girişimde bulunmamış olmasını “Allah bunun neresinde” diye sorgulamış mıdır?

İnsanı yaratan ve yaşamasını yönetip yönlendiren Allah’ın olduğuna inanıyor ise,  anayasa yapıcı ve düzen kurucusunun da Allah olduğu apaçık ortadadır. Öyleyse söz ve davranışındaki korkunç ikilemi “Allah bunun neresinde” otokritiğini yaparak iman ile küfür arasındaki riyakârlığına son verebiliyor mu?

Siyasetteyken Atatürk, camideyken Allah diyen o kimlik; hangi vahye veya kitaba dayanarak kendine böylesi ikiyüzlü bir yol edinebiliyor?

Siyasette binbir maskeyle dolaşılabileceği ve Allah’ın mutlak olan ilkelerinin özel ya da devlette eğrilip çevirebileceği ile ilgili bir hüküm mü vardır?

Beşerin vereceği tepkiden endişe duyup da Allah’tan korkmayarak hakka karşı batılda ısrar eden o kimliğin ‘pardon’ diyerek yaptığı geri dönüşümler, hakikatin örtülüp yalanın meşrulaştırılması değil miydi?

O kimlikte Allah diyor, şehadete koşan da Allah diyor! O kimlikte Müslüman’ım diyor, Allah’ın dinini egemen kılabilmek için dünyayı ahiret karşılığı satan mücahit de! Peki, Allah bunun nesrinde?

Müslümanların Allah yasalarına göre devletleşmesi dinen zaruri bir buyrukken, o kimliğin politik hayatı Kemalist bir devlet için geçmiş ise; Allah o hayatın neresindedir?

Her ne kadar kalplerde saklı olanı sadece Allah bilse de, tumturaklı bir imanın söz ile davranışında kesinlikle paradoksa rastlanmaz. Çünkü o, kalpsiz bir akılla asla hareket etmez. Ancak o kimlik gibi hak ile batıl birarada idare edilmeye çalışılırsa, Allah bunun neresindedir?

Ömrünü Atatürk ilke ve inkılâplarının bekasına adayıp güttüğü seküler politikayla İslam’ı yozlaştıran o kimlik, mastürbasyon misali günde beş vakit sözde namaz, yılda bir ay oruç ve getirdiği kelime-i şahadet ile günahlarından kurtulup pirüpak olacağını ve Allah rızasının kazanılacağını düşünmesi, Kur’an’ın neresinde yer almaktadır? Söz ile davranış yahut akıl ile kalbin, ruh ile beden misali bir bütün olduğunu kestiremiyor mu?

Zannımca özel hayatında Allah’ın gücüne, yardımına ve desteğine ihtiyaç duyan o kimlik, neden siyasette beşerden medet umuyor ve ilkelerine Allah’ı karıştırmıyor? Eğer Allah’a imanı özel ve devlet diye ayırmışsa, sözdeki inancında Allah rızası olabilir mi?

Müslümanların anayasası Kur’an’ı Kerim ve Allah’ın ilkelerimidir yoksa laiklik ve Atatürk’ün ilkelerimidir? Eğer Kur’an ve Allah’ın ilkeleri diyorsa, bugüne kadarki siyasi hayatında Kur’an ve Allah’ın ilkelerini devlette egemen kılabilmek için mertçe ne yapmış ve hangi zorluğu göğüslemiştir?

Allah’ın kayıtsız-şartsız itaati mecburi olan hükümlerini değil de bir beşerin ilkelerini rehber edinmiş o kimlik, “Allah bunun neresindedir” sorgulamasında bulunabilmiş midir?

Bir meclis başkanı olarak kürsüden Allah’ın selamı olan “Essselamu Aleykum” demeye dahi cüret edememiş o kimlik, bir başkasının Müslümanlığını sorgulayarak, “Allah bunun neresindedir” deme hakkına sahip midir?

Allah’ın, “seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma” emri aşikârken, o kimliğin batılı takip etmesi Allah’ın bir izni midir?

Meclis ve devlette Atatürk, cami ve evde Allah diyen o kimlik, Müslüman mı yoksa münafık mıdır? 

Darısı Türkiye’nin başına mı?

Başbakan Erdoğan’ın geçmişteki yaşananları ayna yapmak suretiyle halkının herhangi bir felakete duçar olmaması için ebeveynlerin şikâyetlerini ciddiye alarak, üniversitede eğitim gören gençlerin üzerlerine devlet olarak eğilme sorumluluğu hissetmiş, Biz kızların erkeklerin devletin yurtlarında karışık olarak kalmasına müsaade etmedik etmiyoruz. Kız ve erkeklerin aynı evlerde kaldığı ihbarlarını bir kenara atamayız ifadeleri öyle bir bomba etkisi yaptı ki, muhalefet ve hükümetinin başbakan yardımcısı başta olmak üzere ahlaksızlığı özgürlük ve demokrasi adına savunanların farklı üsluplarla karşı bir cephe açabilmeleri endişe vericidir. Oysa Başbakan Erdoğan, sırf ebeveynlerin endişelerini dillendirmişti. Düşünün ki diktatör denilen bir başbakana ifade özgürlüğünü dahi çok görüyorlar!

Özellikle hükümet ve partisinin sözcüleri tıpkı Gezi Parkı olaylarında olduğu gibi ihanet derecesinde saptırmalara, manipülasyonlara ve özür niteliğinde açıklamalara kalkışmaları bambaşka bir vahametti. Çünkü amaçları milletin ahlaki hassasiyetlerinin yanında olmak değil yaklaşan seçimlerde herhangi bir oy kaybına uğrayarak saltanatlarını riske sokmamaktı. Acaba ahlâksızlığı müdafaa, muhafazakâr bir partiye oy kaybettirir mi?  

Şayet başbakanın ifadelerini evirip çevirmek yerine yekvücut olarak salvolara karşı siper alabilselerdi, HDP denen sapık ve terör partisi; Sadece evlerde değil sokaklarda da aşk; erkek erkeğe; kadın kadına ve aşka özgürlük” pankartlarıyla ulumaya ve yürüyüş yapmaya cüret edemezlerdi.  

Her neyse söz düellosuna girmeyecek, asıl riskle kendileri değil milletin topyekûn karşı karşıya olduğunu tarihsel kanıtlarla ortaya koymaya çalışacağım.

Evet, geçmişte birçok toplum, cinselliği evlerden sokaklara taşıyarak sapıklıkların binbir türlüsünü aleni işlemeleri sonucu yerle bir olmuşlardı. Bu sebeple acılar içinde helak olan toplumların hepsinden bahsetmeyecek, Türkiye topraklarında yaşamış olan sadece birini örnek vermekle yetineceğim.

MÖ 2000 yıllara uzanan Muğla ili Datça ilçesinin 1,5 km kuzeydoğusunda kurulu Knidos adlı bir kent ve medeniyet vardı. Dünyanın cazibe merkezi olan bu kent, bilim, mimarlık, tarih, arkeoloji ve sanatta öyle ileriydi ki,  görkemli yapıları, tapınakları, kültürel ve bilimsel çalışmaları yanında devrinde ticaret merkezi olarak altın çağını yaşamıştı. Yani her milletin ulaşmak istediği uygar bir çağdaşlık seviyesindeydi! Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoksus, zamanın ikinci büyük tıp okulunu Knidos’ta kuran ve dönemin büyük buluşu olan güneş saatini keşfeden ünlü doktor Euryphon, ünlü ressam Polygnotos, dönemin en önemli heykeltıraşları Faroslu Skopas ile Bryaksis, Pers kralını amansız hastalıktan kurtulmasına aracı olan ünlü hekim Ktesias, ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos’ta  Knidos’ta yaşayan ünlülerdi.

Ayrıca İlyada ve Odessa gibi dev eserlerin yazarı ünlü İyonlu edebiyatçı Homeros’un epik dilinde  “güzel saçlı fahişe” diye söz edilen demetleriyle de ün salmış Knidos, antikçağın ünlü çıplak Afrodit Heykeline de ev sahipliği yapmıştı.

Bütün bunların yanında Knidos; cinselliğin, fuhşun ve sapıklıklarında merkeziydi. Diğer sapkın kentler gibi savaş, deprem ve salgınlarla yok olmuştu. Asırlar sonra toprağın kazılmak suretiyle altındaki kalıntılarla ortaya çıkarılan Knidos, zamanında neydi, ne oldu yargısı için fevkalade bir ibretti!

Günümüzde dahi olmayan 8000 kişilik tiyatroda kazılar sırasında meydana çıkmıştı. Knidos, yapıları ve cazibesiyle günümüzde dahi eşine rastlanamayacak öyle bir kentti ki, dünyanın çok uzaklarından binbir güçlükle gelen insanların akınına uğrar ve Knidos’u ziyaret etmeyenlere ilkel gözle bakarlardı.

Ne var ki Knidos’ta her ev fuhuş yuvası, her kadın fahişe, her erkek eşcinsel, şehvet ve sapıklığın en dorukta yaşandığı ve herkesin çırılçıplak dolaştığı, sokaklarda alenen cinsel ilişkiye girildiği, erkeklerin kadın kılığında gezdiği, akla ve hayale gelmeyecek sapkınlıkların yaşandığı bir merkezdi.

Ticaret, kültür ve sanat için gelen insanları sapıklaştıran Knidos, şehvetleri tükenmişleri dahi tahrik ederek uyarmakta, ürettiği açık saçık resimlerle pornografik süslü kandilleri dünyanın diğer ülkelerine ihraç etmekteydi. Günümüz sanal pornografisinin ilk adımlarının Knidos’ta atıldığını biliyor muydunuz?

Knidos halkı öyle acı çekerek yavaşça yok oldu ki, önce işgal edilip müthiş işkencelere maruz kaldılar, salgın hastalıklarla tükendiler, sonrada depremle yerle bir edilip o nadide ve imrenilen yapılar ve zenginlikleri yeryüzünden silinmişti.

Eğer bilim, kültür, zenginlik, sanat ve cazibe merkezliğinin dünyada kurtarıcı bir gücü olsaydı, Knidos yok olmazdı!

Aklıma hep bir soru takılmış ve sorgulamaktan kendimi alamamışımdır. Acaba Ege Bölgesindeki CHP üstünlüğünün Knidos lanetiyle bir ilişiği var mıdır? O illerin akıbeti Knidos gibi mi olacak?

Bir tarafta ahlâksızlığın getireceği korkunç sonla endişe duyan bir toplum, diğer tarafta  “sadece evlerde değil sokaklarda da aşk; erkek erkeğe; kadın kadına ve aşka özgürlük” naraları atan sapkın bir kesim!

“Sana ne; ne karışıyorsun; özel yaşama müdahale haddine mi; isteyen dilediğini yapar; herkesin ahlâkı kendinedir; ne bu gençlere güvensizlik; gençlerden intikam” gibi gerekçeler, sonumuzun Knidos’tan farksız olmayacağına açık bir işarettir. Knidos halkı da aynı düşüncelerle kendilerine müdahale ettirmeyip uyarılara kulaklarını tıkayarak zamanının çağdaş uygarlığını en üst sınırda özgürce yaşıyorlardı.  

Teröristler, gaspçılar, hırsızlar, katiller, tecavüzcüler, kadın ve uyuşturucu satıcıları, fahişeler, hainler, vahşiler, lezbiyen ve homoseksüel gibi sapıklar; özgürlük adına başıboş bırakılan kimseler değil midir?    

Haddi aşan azgınlara ve destek veren CHP, MHP, BDP, HDP ve kimi AK Partililer şu sorulara bir yanıt versinler:  

- Sonunuzun Knidos Halkı gibi olmasını mı istiyorsunuz?
- O masum çocuklarınızın gözlerinin içine bakıyor musunuz?
- Sizlerden sapkın bir gelecek mi yoksa ahlaki değerleri yüksek bir istikbal mi bekliyorlar?
- Gelecek neslinizi öldürmeyip öldürmekten daha beter hale getirecek nefsi bir zehri özgür bırakmak istemeniz, vicdanınız sızlatmıyor mu?
- Kızlarınızın binlerce erkeği tatmin eden bir fahişe, oğullarınızın da homoseksüel yahut
transseksüel olmalarını mı arzu ediyorsunuz?
- Kızlarınız ve oğullarınızın cinsel sapkın olmalarından gurur mu duyacaksınız?
- Hedefiniz Knidos Halkı gibi çağdaş bir uygarlık seviyesine ulaşmak ise, aynı acı bedelleri ödemeye dayanabilecek misiniz?
- Ekonomisi, zenginliği, yapıları, kültür ve sanatsal eserleri, ünü, özgürlükleri ve tatminin en  dorukta yaşandığı cazibesiyle merkez olan Knidos’un yok oluşu, sizlere bir şey ifade etmiyor mu?
- Uyuşturucu çekmiş kızınız karşınıza bir kız getirerek beraber yaşam istediğini söylediğinde,  “özgürdür dilediğini yapabilir mi” diyeceksiniz?
- Yahut satıcısını da beraberinde evinize getirip uyuşturucu partisi vermeye kalksa, hakkıdır mı  diyeceksiniz?
- Oğlunuz erkek sevgilisiyle eve gelip beraber yaşayacaklarını ve ileride evlenebilecekleri
söylediğinde, özgürlük gerekçesiyle razı mı olacaksınız?
- Eşlerinizin bir başkasıyla olan ilişkilerini özgürlük düşüncenizle hazmedebilecek ve aynı yatakta grup seks yapmak istemesinde heyecanlanabilecek misiniz?
- Eğer ahlâki kurallar özgürlüğünüzü kısıtlıyor ise, neden kıskançlık duyuyorsunuz?
- Özgür bıraktığınız çocuğunuzun bir sokak kenarında cesediyle karşılaşmanızdan üzüntü
duymayacak mısınız? Yahut binbir türlü olayların birine karışmış olmasından düştüğü      cezaevinden  dolayı aferin mi diyeceksiniz?
- Zaten basın ve yayınlar kanalıyla ahlâkın çivisi çıkarılarak en namuslunun dahi fırsat bekler  kıvama geldiği bir psikolojide, herhangi bir gencin başıboş bırakılması mümkün müdür?
- Dokunmaya kıyamadığınız gelişim çağındaki çocuklarınızın pornografik fotoğraf ve yayınlarını izleyebilecek misiniz?

Özgürlüğünüzü kısıtladığı gerekçesiyle ahlaki kurallara karşı duruşunuz ahiretteki cehenneme inanmamanıza neden oluyor ise de, yaşadığınız dünyayı cehenneme çevirmenizi nasıl izah ediyorsunuz? Tıpkı Knidos halkı gibi azan nefsiniz muhakeme yetinizi kaybettirmiş ise de, vicdanınızı da mı söndürdü?

Peki, bu ülkede yaşayan sadece siz misiniz? Size karşı sessiz kalmanın bedelini milletin ödemesi mubah mıdır? Eğer iktidar, milletinin istikbalini elem yapmayıp sapkınların arzu ve isteklerine boyun eğecekse, özgür ve demokrat bir siyaset mi gütmüş olacak? Başbakanın ebeveynlerden gelen şikâyetlere kaygı duyarak almak istediği önlemlerden dolayı suçlu mu oluyor? Milletimizin din ve namus hassasiyetlerine olan hayati bağlılıklarını görmemezlikten gelerek bir avuç sapkına “bana ne, özgürdür mü” demelidir? Topluma verilen zararı tasa etmemelimidir? Bu mudur çağdaşlık, uygarlık, özgürlük ve demokrasi!

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

 

Ahlâk bekçiliği yapmayan bir devlet ihanet içindedir…

CHP’nin 90 yıl öncesinde ‘din ve namusa’ karşı başlattığı mücadelenin oluşturduğu tahribatı kısa zaman içinde ortadan kaldırmak her ne kadar mümkün değilse de, halkımızın ezici bir çoğunluğunun din ve namustan taviz vermemesi, iktidarın atacağı adımları azmettirmekte ve güçlendirmektedir.  

Ahlâkı, bütün sivil yasaların amacı ve hedefi haline getirmeyen bir iktidar, toplumu havasızlığa mahkûm etmekten farksız bir düşünce içindedir. Çünkü ahlâki değerlendirmeler ne adalet ne de siyasi yönetimlerden ayrı tutulmalıdır.

Ahlâkın toplumu çöküntüden, yozlaşmaktan, terörden, sapıklıktan ve bilumum suçlardan kurtaracak ve muhafazasını sağlayacak hayati bir araç olduğu idrakine erişemeyenlerin ulumalarına kulaklarını tıkamayarak ciddiye alan bir iktidar, tıpkı pire için yorgan yakan bir anlayışla insanını ateşe atmaktadır.

Özgürlük ve demokrasiyi manipüle ederek başlatılan ‘özel hayat’ dokunulmazlığı, beraberinde hem sosyal suçları hem de siyasi terörü doğurmuş, bu sebeple gözyaşı dökülmeyen, ağıt yakılmayan ve kahır okunmayan tek bir hane kalmamıştır. Evrensel amaçlar doğrultusunda değil de özel amaç için güdülen düşünce ve davranışlar nefsi tetiklemesinden gayri-ahlâki ve şeytanidir. Dokunulamaz yahut ilişilemez bir özel yaşam anlayışı sinsi bir zehirdir!

Ahlâkın temelde krizle karşı karşıya olduğu seküler dünyada, ülkemizde payına düşeni almış; çağdaşlaşma adına etkinleştirilen özgürlüklerle iffet, şeref ve utanma duyguları harap edilmiştir. Toplumu erdem ve ahlâk kurallarıyla değil de seküler yasalarla yöneten devletler, nefisleri cüretkârlaştıran bağımsızlıklarla ‘özel hayat’ gibi egemenliklerin kurulmalarına imkân tanımış, böylece özel hayatlarda yaşanılanların dışarıya yansıması, toplumu tehdit eder hale gelmiştir.

Yasalarla teminat altına alınan 18 yaşını aşan kimselerin dilediğini yapabilme özel yaşmaları ancak başkalarına yahut topluma zarar vermediği müddetçe meşrudur. Lakin özel yaşamda yapılanlar başta ebeveynler olmak üzere toplumu dehşete düşürecek boyutlara ulaşıyor ve yayılmalarına neden oluyor ise, devletin tedbir alma ve müdahale yapma yükümlülüğü yok sayılamaz. Sonunda gayrimeşru bir çocuğun doğmasıyla işlenen cinayet ve vahşetler, uyuşturucu alışkanlıkları, seks partileri, terör faaliyetleri, fuhuş pazarlıkları, cinsel hastalıklar, çarpık fanteziler ve akla gelebilecek her türlü cürümün içinde yer alabilen öğrencilerden dolaylıda olsa devlet sorumlu tutulacağından, “sana ne yahut bana ne” diyebilme vurdumduymazlığı mümkün değildir.

Ne var ki iman etmiş bir insan için beşer değil yaratıcı Allah’ın görüp işitmesi ehemmiyet taşıdığından hiçbir tehdit ve tehlike olmamaktadır. Çünkü o, “kimse olmasa bile Allah var” itikadından sürekli temkinlidir. Dolayısıyla insanı insan yapan edebidir yani ahlâkıdır. Unutulmamalıdır ki, teröristler de özel hayatlardaki yeşermelerinin akabinde çınarlaşıp tehlike saçmaktadırlar.    

Siyaseti, eğitimi ve ahlâkı farklı ele alanlar, hiçbirini anlayamamış moronlar olarak gelecek nesilleri dahi etkileyecek derin bir felaketin bayraktarlıklarını yapmaktadırlar. Ahlâksız bir toplum hukuksuz bir devlete benzer ki, insanlar kendilerini bir çıkmaz içinde bulurlar. Böylece hem ahlâki değer yargılarını hem de hukuka olan saygılarını yitirirler.

İnsan psikolojisi öylesine hassas, değişken ve kırılgandır ki, en basit bir etkileşimde kişiyi tepetaklak yapıp tanınmaz hale sokar. Buna fırsat verecek tehlikelere karşı ebeveyn, toplum ve devlete ciddi sorumluluklar düşmekte, artık “gelişti, büyüdü veya üstesinden gelir” babında gösterilecek bir başıboşluk fevkalade vahim sonuçlara neden olmaktadır. Çünkü ne şeytan ne de dostları biran durmakta, nefislere nüfuz edebilmek için açık kollamaktadırlar.     

Başbakan Erdoğan’ın geç kalmış olsa da, ülkesinin geleceği adına gerek kız gerekse erkek öğrencilerin aleyhlerine olabilecek vukuatlara sessiz kalmayıp tedbire başvurması milletçe desteklenmeli, bir bütünlük içinde kötülere ve fitneye karşı mücadele edilerek gençlerimizin ve dolayısıyla toplumun huzur ve güveni teminat altına alınmalıdır. Öyle ki, bir dedikodunun dahi nasıl hayatları kararttığı ve yıkımlara sebep olduğu unutulmamalıdır!   

Ahlâklı bir toplumun inşası için Başbakan Erdoğan’ın başlattığı seferberliğe erdemli ve namuslu olanlar yer almalı, olası yıkımın önüne geçilmelidir. Muhalefetteki CHP ve BDP’nin karşı çıkmaları, düşünce ve amaçlarından dolayı gayet normal de MHP’ye ne oluyor? Yoksa MHP, ahlâklı ve iffetli bir nesilden yana değil midir? Ya da terör yuvalarının dağıtılmasına karşı mıdır?

Devletin terör bekçiliği yapıp da daha kötüsü olan ahlâk bekçiliği yapmaması, o toplum için bir kıyamettir. Zaten terörü üreten ahlâksızlık değil midir? Ahlâk, doğruyu ve iyiyi yapmaya götürür; yanlışa ve kötüye bariyer olur!   

Din ve namus karşıtı ahlâksız ebeveynlerin kendileri gibi yetiştirmeye çalıştıkları gençleri ne devlet ne de toplum bırakmamalıdır! Sonuçta o gençler bu toplum arasında yaşayacaklarından tehdit olmaktan çıkarılmalıdırlar. Aksi takdirde bedelini en ağır şekilde ödeyecek ve halen ödemekte olan devlet ve toplumdur. Nasıl ki yaratıcı Allah, yarattığı hiçbir kulunu başıboş bırakmayıp denetimini sürdürüyor ise, devlet de otoritesini kullanarak kendini meydana getiren halkının üzerinde etkin olmak zorundadır.   

“Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).” Nuh 27

Yeni bir Atatürk için çok geç kaldılar…

“Allah’ı da, Sultan’la birlikte tahtından indirdik” meydan okumasıyla övünen CHP, 72 yıldır sürdürdüğü Atatürk etkisinin yitirilip halkın özüne dönmesi üzerine, acil bir Atatürk arayışına girerek Mustafa Sarıgül’e iltihak etti. Neden Mustafa Sarıgül?

Sosyalist, Kapitalist ve Kemalist Mustafa Sarıgül adlı binbir surat politikacının kendini Allah’a, Resulüne, İslam’a ve Kur’an’a adamış bir şeriatçı misali ağzından i’lâ-yı kelimetullah’ı düşürmemesi,  kimliğini bilmeceleştirmiştir. Kemalist, Budist, Hümanist, Müslüman, Musevi ve Hıristiyan gibi birçok maskeyle dolaşan Sarıgül kimdir?

Mustafa Sarıgül kâfir mi, münafık mı, mümin midir? Mustafa Sarıgül, Lawrence maskesiyle Müslüman milletimizi hançerleyecek ve geçmişi tekerrür ettirecek gizli bir düşman mıdır? Eğer Mustafa Sarıgül, sosyalistliğinden ve Kemalistliğinden vazgeçmiş bir tövbekâr ise, vahiy karşıtı CHP’de ne işi vardır? CHP’nin Mustafa Sarıgül’ü sindirmesindeki amaç nedir?

Mustafa Kemal Paşa, 7 Şubat 1923 çarşamba günü Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde çıktığı hutbede şunları söylemişti. 

“Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.

Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki manası açık olan ayetlerdir.

İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir.

Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak’tır.

Arkadaşlar;

Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi.

Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber’in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna eriştiren Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevap kazanacağımı ümit ediyorum.

Efendiler;

Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.

Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir.

Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir.

Hutbenin manası budur.

Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber’in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi.

Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idâri, mâli ve siyasi, sosyal konularıdır. İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber’in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü, her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.

Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, ikiyüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki “Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur. ” Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur.

Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.”

Cumhuriyet manipülasyonuyla CHP Diktatörlüğünün kurulma sonrası Mustafa Kemal’in yerini Atatürk almış, Mustafa Kemal’in tam aksi vahye, İslam’a ve Hz. Muhammed (s.a.v) düşman, Müslüman Halkına gaddar bir Atatürk doğmuştu.

Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum.” Andrew Mango – Atatürk

 “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” Atatürk- Kazım Karabekir, Paşaların kavgası s 159

 Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini (saçmalıklarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye çevirttireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.” Atatürk

“Zaman hızla dönüyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.“ İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi

 “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sâirenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi milli lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’ân’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.” Medeni Bilgiler (Yurttaşlık Bilgileri) – Gazi Mustafa Kemal Örgün Yayınevi 2003 Sayfa 28- 29, El yazıları Sayfa: 298,299,300

“Muhammed uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.” Atatürk-1931

“Muhammed’in din dediği şey, bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka bir şey değildir. Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla, utanmaksızın tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur. Tüm dönemlerde toplumun kutsallaştırdığı boş düşüncelerden tehlikesizce sıyrılmak imkânsızdır.” Atatürk

“Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir. İslam ananesinde bu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek vasıtasıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur. Muhammed birdenbire Allah’ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”  Atatürk

“Arabistan’ın muhtelif yerlerinde insan heykellerinden ve nebat resim ve suretlerinden ibaret ağaçtan ve taştan putların muhafazasına mahsup yerler vardı. Muhammed’in neş’et etmiş olduğu Mekke’de ki Kabe denilen mabet bu yerlerin en büyüklerinden idi. İbrahim oğlu İsmail ile birlikte Kabe’yi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceriesvedi getirmişti, bu taş sonradan günahkarların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi sonradan uydurulmuş masallardır.” Atatürk

“Prensiplerimiz, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” Kaynak: Atatürk, Cumhuriyet Halk partisi Programı, Söylev ve Demeçleri / cilt 1 / sf. 389

“Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.”  Kaynak: Atatürk, 1933, Milli Eğitim Bakanı Dr.Reşit Galip’e hitaben, İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi

Bu kadar açık ve tartışılmaz kanıtlar doğrultusunda Mustafa Kemal ile Atatürk aynı şahıs olabilir mi? Atatürk, Mustafa Kemal Paşa’yı şehit edip yerine geçen bir İngiliz ajanımıydı? Yoksa Mustafa Kemal, tıpkı cennette yaşayan şeytanın ‘ben’ demesiyle lanetlenerek ebedi cehenneme gark olma dönüşümü misali Atatürk olmasının akabinde dinden mi çıktı? Mustafa Kemal, devleti kurana kadar Müslüman maskesi takıp sonradan mı İslam’a ve halka ihanet etti?

Mustafa Sarıgül’ün stratejisi olan riyakârsı bu taktiğin karşılık bulabilmesi, gerçeğe ulaşma yolunda ciddi ilerlemeler kaydeden Müslüman milletimiz tarafından kabulü bayağı zor görülmektedir. CHP, her ne kadar Mustafa Sarıgül’ü yeni bir Atatürk yapmak istese de hakikatlerin her geçen gün deşifre olmasından dolayı ilerleme kaydedebilmesi mümkün değildir.

Artık CHP, özünde zehir olarak telakki edip Türkiye’den atabilmek için çağdaşlık, aydınlık, özgürlük ve demokrasi maskesi altında savaştığı İslam ile girişeceği barış inandırıcı olmayacağından inkârda kronikleşmiş seçmenleriyle yetinecektir. Dolayısıyla değil Mustafa Sarıgül, Atatürk’ü dahi kabrinden kaldırma güçleri olsa yine de umutlarına kavuşamayacaklardır.

Bilinmelidir ki, CHP asla minnetle değil lanetle anılacaktır. Çünkü Allah, zatına, Resulüne ve kitabına savaş açanlara ve iman etmiş müminlere zulmedenlere lanet yağdırır. Dolayısıyla lanetlinin ardına takılanlarda paylarını alırlar!   

“Allah ve Resulünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.” Ahzab 57

 

Yaşlanmak ve ölmek…

Yaşamını dünyadan ibaret sanarak ahiret hayatına inanmayanların en korktukları ve düşündükçe çıldırdıkları iki gerçek! Oysa ahiret hayatında ne yaşlanma ne de ölüm vardır. Peki, ne vardır?

Yıllar önce; Allah’a, Kur’an’a ve kadere meydan okuyan seküler bilimle ilgili olarak, “Eğer yaratıcılıkla özdeşleştirilen bilim; ölümü durduramıyor, yaşamı belirleyemiyor, hastalıkları engelleyemiyor, kötülükleri yok edemiyor ve yaşlanmayı durduramıyor ise ne işe yarıyor? Bilim; boya, badana ve makyajdan öte mutlak hiçbir çözüm üretemediğinden insanoğluna keşfettirilen en büyük yalandır” demiş, çevrelerin tepkileriyle karşılaşarak yobaz damgası yemiştim.

“Bilim, dünya gerçekleriyle kıyaslandığında, tüm bilimin ilkel ve çocukça kaldığı, daha düzgün çakıl taşları ya da daha güzel midye kabuklarını toplamakla yetinildiğidir.” Isaac Newton

“Beni hayvan mezarlığına gömün” diye vasiyette bulunan süperstar şöhretli Ajda Pekkan adlı kadın, “Öleceğim aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyorum. En korktuğum şey yaşlanmak ve ölmek” açıklamasıyla ahirete iman etmemiş bir kâfir olduğunu itiraf etmesinin yanı sıra yaşlanmasına rağmen halen kendini genç görme kompleksi ve kibri, beraberinde narsizm gibi birçok psikolojik hastalıkları getirdiğinden hayatını sinirsel bozuklularla geçirerek ölmeden o çok korktuğu mezara mahkûm bir yaşam sürmektedir.

İnsan olabilmenin yolu kulluğu kabulden geçer. Kulluğu reddetmek tanrılığa adaylık olduğundan insanda olunamamaktadır. Dolayısıyla kulluğa itiraz insanlığa itirazdır!

Ajda Pekkan gibi toplumda kendini aşırı derecede önemseme, sevme ve beğenme olarak bilinen narsistik kişilik bozuklukları taşıyanlar, çocuklukta anne ve babasından göremediği sevgi ve ilgiyi imanla aşma yerine başkalarından alabilmek için sürekli değerli olma, beğenilme ve ilgi görme çabası içindedirler. Bu tür hastalıklı kişiler sürekli takdir bekler, genç ve güzel görünmek ister, plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında yıkıma uğrarlar. Tıpkı Ajda Pekkan adlı kadının yaşlanmaktan, çirkinleşmekten, ilgisizlikten ve ölmekten çıldırırcasına korkması gibi!

Aristo’nun; “Çok süslenenlere bakın, hepside gizlenmek istiyordur” sözü; genç ve güzel görünmeye çalışanların özde nasıl çirkin olduklarına bir kanıttır.

Ruhu reddedip bedenleriyle ilgi çekme çabasında bulunanların durumu, Hıristiyan veya benzeri inanç sahiplerinin ölülerini makyaj ve kıyafetlerle süsleyerek diriymiş gibi göstermeye çalışmaları gibidir. Aralarında ki fark, birinin bedeninden ruhun çıkmasıyla ölmüş olması, diğerinin de ruhu bedende olmasına rağmen kendini ruhsuz bir bedenden ibaret sanmasıdır. Bu sebeple bedene hayatiyet, ışıltı, parlaklık ve canlılık kazandıran ruhla diri olsalar da görüntüleri ölülerden farksız olmalıdır ki, makyaj ve estetik müdahalelerle manipülasyona ihtiyaç duymaktadırlar.

Ancak bedenlerini ne kadar kozmetiksi tornadan geçirseler de göz boyamadan öteye özü değiştirememektedirler. Genç, çekici yahut güzelmiş gibi görünüşleri, yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık imgesinden farksızdır. Oysa makyajsız olarak tek başına kaldıklarında aynaya bakamaz, aynayla dövüşür ve biri görecek diye çıldırırlar. Bunlar, derin bir boşluk duygusu içinde can sıkıntısı, iç daralması ve hayattan keyif alamama gibi bir girdapta boğuşurlar. 

Öyle ki, 90 yaşında dahi olsa iman etmiş bir insanın yüzündeki eşsiz nura makyaj ve estetiklerle bile kavuşulamaması, güzelliğin ruhtan mı yoksa bedenden mi kaynaklandığına bir delildir.

Dünyada iken imani nuru değil de kozmetik güzelliği tercih edenler, ahirette ne yapacaklardır?

“O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, o iman edenlere şöyle sesleneceklerdir. “Bize bakın da nurunuzdan alalım!” Onlara, “Arkanıza dönünde nur arayın!” denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet, dışında da azap vardır.” Hadid 13  

Onlar, yaşam sürecindeki gelişme olan doğuş, çocukluk ve gençliği kabul edip yaşlılık ve ölümden nefret ederek yaratıcı Allah’a asi gelen kibir tutkunlarıdır. Sokrat’ın ifade ettiği, “İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor” sözü, hakikate karşı kör ve sağır olanları işaret etmektedir.

Hani bir kamyoncu sözü vardır. “Hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun” diye! Madem yaşlanmaktan çıldırırcasına korkuyorlar, neden intihar ederek hayatlarına son vermiyorlar? Diyeceksiniz ki, ölümden de çıldırırcasına korkuyorlar. Öyleyse neden yaratıcı Rablerine teslim olup hükümlerine itaat ederek ebedi genç kalacakları ve hiç ölmeyecekleri ahiret hayatına hazırlanmıyorlar? Ya, ahirete inanmıyorlarsa!

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” Kafirun 6

Süperstar namlı söz konusu kadın mülakatında diyor ki,”Ama ne çare; sonunda iki metrelik bir çukurda ebediyen yatmak, hazin!  Kimse nereye gömüleceğimi merak etmesin. Mezarım hazır.”

Öncelikle ömrü boyunca uğruna servet döktüğü bedeninin haşereler tarafından kemirilip çürüyerek toprağa karışması ve ürkütücü bir görüntü olan kemik yığınına dönüşmesiyle iki metrelik çukurda kalacağı doğru ancak berzaha çekilen ruhunun diriliğini sürdürerek, ifade ettiği gibi ebediyen yatmayacağı yalan. Kim bilir beklide kendisine hazırladığı o iki metrelik çukurda değil de ya okyanusların veya bataklıkların derinliklerinde ya vahşi hayvanların veya balıkların midelerinde ya başına gelebilecek bir olay karşısında organları parçalanarak farklı yerlerdeki çöp bidonlarında ya diri diri yakılarak kül halinde ya da bombalar veya korkunç bir afet karşısında yok olabileceği de meçhuldür! Çünkü hiç kimse nerede ve nasıl öleceğini bilemez!

Sanırım dökülen binlerce meniden birine can verilmesiyle dünyaya geldiğine inanmıyor olmalı ki, yeniden dirileceğine de inanmayarak ebedi yatabileceğini zannetmektedir.

“İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı.” Tarık 5-6

Şüphesiz mahşer günü yeniden dirilene kadar dahi ruhu sessiz sedasız bekletilmeyecek, cehennem ehli ise ‘kabir azabı’ denen ceza ile cennet ehli ise mükâfatlarla ağırlanacaktır.

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” Kıyame 36

Kimi hangi akıbetin beklediği düşünce, söz ve davranışlarıyla kanıtlıdır. Ne cennette ne de cehennemde ölüm yoktur!

“Hüsranın ardından da cehennem vardır. Orada kendisine irinli su içirilecektir. Onu yudumlamaya çalışacak fakat boğazından geçiremeyecektir. Ona her yönden ölüm gelecek fakat ölmeyecek, arkasından da şiddetli bir azap gelecektir.” İbrahim 16-17

“Kim de ayetlerimizi yalanlar ve onlara karşı büyüklük taslarsa, işte onlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.” A’raf 36  

“Şüphesiz ki ayetlerimizi inkâr eden kâfirleri (ve münafıkları) biz yarın bir ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine başka deriler vereceğiz. Çünkü Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” Nisa 56

“Bir de bunlara demirden kamçılar vardır.” Hac 21

“Şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. O’nu (ve ayetlerini) inkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir.” Hac. 19

“Gömlekleri katrandandır ve yüzlerini ateş kaplar.” İbrahim 50

“Onlar cehennem bekçisine: “Ey Malik! Rabbin artık bizi öldürsün” diye seslenirler. Malik de: “Siz böylece kalacaksınız” der.” Zuhruf 77

İnkârcı ile tartışma aynı akıbete uğrarsın…

(Resulüm!) Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin. Körleri de sapıklıklarından (vazgeçirip) doğru yola iletemezsin. Ancak teslimiyet göstererek ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.” Rum 52-53

Ayetlerden de açıkça anlaşılacağı üzere Allah’ın bilinmeyen bir bilgisine göre gözlerini, kulaklarını, idraklerini ve kalplerini mühürleyip kendinden uzaklaştırdığı inkârcılara, Allah’ı ve ayetleri tebliğ ederek iknaya çabalayıp doğru yola getirilebilmelerinin imkânsızlığı vurgulanmakta, tebliğin ancak hidayete ulaşan iman edenlere yapılması gerekliliği emredilmektedir. Dolayısıyla hüküm sadece Mutlak İrade de bulunmasından dolayı peygamberlerin dahi açmaya izin verilmediği kilidin hiçbir beşer tarafından açılamayacağını aşikârdır.

İnkâr edenlerin dışında iman etmiş bir Müslüman’ın ayetler hakkında tartışmaya girmesi, savunma amaçlı da olsa tartışma içinde yer alması hatta dışarıdan dinleyerek ortak olunması, inkârcılarla eşdeğer tutulmasına neden olmaktadır.

“O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” Nisa 140   

Amaç ve niyet ne olursa olsun ayetler hakkında ileri geri konuşanların yanında bulunman kesinlikle yasaktır, yani haramdır. Şöyle örneklendirmeye çalışırsak; ana, baba, eş, çocuk ve sevdikleriniz hakkında ileri geri konuşanların iddialarını sabırla dinleyebilir misiniz? Tartışmaları metanetle karşılayabilir misiniz? O ortamda bulunmayı sindirebilir misiniz? İfade ve düşünce özgürlüğü gerekçesiyle tepkisiz kalabilir misiniz? İddiaların yanlışlığını kanıtlayabilmek maksadıyla sakin bir savunmada bulunabilir misiniz?

 “Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma.” En’am 68

Şüphesiz ‘hayır’ diyerek, nasıl olur da anam, babam, eşim, çocuğum ve sevdiklerim hakkında konuşulabilir tepkisini ortaya koyarak ya çarpışır yahut orayı derhal terk edersiniz. Öyleyse Allah ve ayetleri, kıymet verdiğin beşerlerden daha aşağı mıdır ki aleyhindeki sözleri sabırla dinleyebiliyor, tartışmada yer alabiliyor ve düşmanlarına söz hakkı verebiliyorsun?

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez. “ Tevbe 24    

Yalan sözlerle Allah’a iftira eden ve O’nun ayetlerini yalanlayanların zalim olduğu ayetlerle sabitken, sözde Allah’ı ve ayetlerini müdafaa sebebiyle dolaylı da olsa küfre meze olmak, bedbahtlığın ta kendisidir. Ne var ki peygamberlere dahi yasak kılınan tebliği kendilerine meşru sayabilen sözde Müslümanlar, inkârcılara zemin hazırlayarak küfürlerini alenileştirmekte hatta kurdukları tuzağa düşerek pozitif mantıkça kabul görmeyen ayetleri dahi yalanlayabilme mecburiyetinde kalabilmektedirler. Peki, onca toleranslarına rağmen sapkınlıklarından vazgeçirip ikna edebiliyorlar mı?  

“Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir.” En’am 39

Şüphesiz Allah, dileseydi her hidayete erdirdiği Müslüman gibi inkârcıları da ayetler sayesinde yükseltebilirdi. Ancak onların dünya saplantıları ve heveslerinin peşine düşmeleri batıla saplanmalarına neden olmuş, tıpkı köpekler misali dillerini çıkarıp solumaları olası bir gerçeği kavrayabilme veya hidayete erişebilme yanılgısı doğurduğundan Mutlak İrade’ye rağmen iflah olabilecekleri sanısıyla muhatap alınabilmektedirler. Dolayısıyla sapmışı ikna ederek doğru yola getirebileceğini düşünen kimi haddi aşanlar, Allah’ın yazgısının değiştirebilecek bir irade iddiasıyla hareket ettiklerinden inkârcılardan bir farkları bulunmamaktadır.    

“Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyeceklerdir.” Kehf 57

Elbette inkârcıların sözlerine üzülmeyecek tek bir Müslüman olamayacağı gibi iman etmelerine sevinmeyecekte yoktur.  İman etmiş Müslümanların Rablerinin ayetlerine büyüklük taslamadan secdeye kapanıp hamd ve tesbihte bulunmalarının aksine kul olmayı reddeden inkârcıları birkaç söz ve delil bir yana, mucizelerle dahi yola getirebilmek mümkün değildir. Çünkü onlar doğrudan Allah’ı yalanlıyor ve asıl hasım oldukları Allah’tır. Batıl fikirleri öylesi kibirlenmelerine ve böbürlenmelerine yol açmış ki, hayatta karşılığı olmayan teorileriyle ahkâm kesmekte, inkâr ettikleri Yaratıcı, din, peygamber, kader ve hayatın akışı ile ilgili inandırıcı tek bir kanıt ortaya koyamamaktadırlar.

 “Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler gerek Allah yanında, gerekse iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” Mü’min 35

Allah’a ve ayetlerine karşı inkârı meslek edinmiş lanetli güruhu hidayet erdirebilecek beşeri bir güç, şeytanı da hidayete eriştirecek bir kudrete sahip demektir ki, böylece kâinattaki kötülüklere son veren ve Allah’ın tahtına oturmaya hak kazanan bir varlık olur! Madem böylesi peygamberler üstü bir irade ve etki gücüne sahip olduklarını düşünüyorlar, neden şeytanın kötülük elçiliğine mani olamıyorlar?  

 “(Resulüm!) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!” Zümer 19

“Onlardan sana bakan da vardır. Fakat -hele (gerçeği) göremiyorlarsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin?” Yunus 43

“Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak ayetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.” Neml 81

(Resulüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin? “ Zuhruf 40

Hiçbir cin yahut insan, akıl yahut mantık çıkarımlarıyla iman edemez ve hidayete kavuşamaz! İman, tamamen Mutlak İrade’nin dilediğine nasip ettiği bir ayrıcalık olmasından akıl ya da mantıki kanıtlarla ulaşılabilecek bir teslimiyet değildir. Bu sebeple Allah, birçok ayetinde de buyurduğu üzere dileseydi herkesi iman ettirir, ne cehennemi yaratır ne de şeytanı da kötülük elçisi yapar ne de düaliteye yer verirdi. Dolayısıyla inkârcıyı iman ettirebilmek herhangi bir şart ve koşulda imkânsızdır. Allah, ayetlerini saptırdığı inkârcılara değil hidayete erdirdiklerine göndermiş, tebliği farz ve itaati zorunlu kılmıştır.

“Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, “Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” diye benden kesin söz çıkmıştır.“ Secde 13

Allah ve ayetlerinin hiçbir kanıta ve birilerine de ispata ihtiyacı yoktur. İman ve inkâr akla ve iradeye bağlı değil O’nun dilemesiyledir. Bu sebeple inkârcıyı kararından vazgeçirebilmek için ayetleri eğip bükmek yahut mantık ve bilim doğrultusunda aklayabilmek için girişilen her adım şeytanidir ve tuzaktır. Sanki üzerlerine farz olan hükümleri tumturaklı yerine getirmişler gibi inkârcıları hidayete ulaştırma çabasında bulunanların düşünce ve davranışları samimi değil benliklerini tatmin etmek içindir.

İnandığı gibi amel etmeyenin karşısındaki üzerinde etkili ya da inandırıcı olabilmesi mümkün değildir. Ki, zaten böyle bir kudreti de bulunmamaktadır. Ancak kendisini bağlayan kulluğa değil de tanrılığa kalkışmasından Allah adıyla aklınca tanrılığı oynamaktadır. Bu sebeple ne Allah’ın ne de ayetlerin tartışılmasına ve dinlenilmesine kesinlikle fırsat verilmemesi imanın kaçınılmaz şartıdır.

Nefsi arzulara değil hükme göre itaat edersen, meydan okurcasına Allah’ın uzaklaştırdığını yakınlaştırmaya kalkışmazsın.

 “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir. “ A’raf 146   

     

Peygamber düşmanı inkârcıların maskeleri…

Birinci Dünya Savaşı sırasında büründüğü takva ile milletimize ve İslam âlemine unutulmaz darbe indiren İngiliz Casusu bir Lawrence vardı. Sanırım çoğunuz biliyordur. İşte o Lawrence, çeşitli dönemlerde İslam ülkelerinde ortaya çıkmayı sürdürmüş, bugünde Türkiye’de Kılıçdaroğlu ve Öcalan kimliğiyle dirilmiştir. Biri peygamber soyundan gelen bir Seyid olduğunu ileri sürmekte; diğeri de Hz. Muhammed (s.a.v)’in Medine Şûra çalışmalarının örnek alarak İslami bir kongre düzenlenmesi çağrısında bulunmak suretiyle güya şeriatsı adalete sığınmaktadır.

Oysa her ikisi de Hz. Muhammed (s.a.v)’in Allah’ın Resulü olduğunu reddetmekte, ilkel ve geri kalmış Arap kabilelerin ortaya çıkardıkları bir din kurucusu olduğu düşünceleriyle vahyin yani Kur’an’ı Kerim’in Allah sözleri değil, Hz. Muhammed (s.a.v)’in gerek Türk gerekse Kürtlerin rehbersel peygamberleri olmadığını gizli ya da aşikâr savunmaktadırlar.    

Ancak politika yaptıkları ülke insanlarının Allah, Hz. Muhammed (s.a.v) ve Kur’an’a iman etmiş Müslüman oluşları, mecburen İslam maskesi takmalarını zaruri kılmaktadır.  

Öncelikle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun peygamber soyundan geldiğini ancak bunu siyasette kullanmadıklarını belirtmesi; ya siyasetin çok kötü, iğrenç, aldatma, şeytani ve pislik olduğu için kullanarak kirletmek istememesinden yahut Peygamber Efendimizin soyundan gelen Ebu Leheb, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibi müşriklerden olup Allah ve Resulünün hükümlerine başkaldırmasındandır. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.v)’nin soyundan geldiğini iddia eden bir kişinin iman etmemiş olması, o kişiye hiçbir ayrıcalık ve üstünlük sağlamayacağı tartışılmazdır.

Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun bağlı bulunduğu Kureyşan aşiretinin Peygamberimizin aşireti olan Kureyş ile hiçbir ilişiği bulunmamakta; özleri vahyi inkâr, İslam’a ihanet olan ve Alevi-Kürtlerden oluşan bu aşiret, Selçuklu devrinde seyit olarak şecerelerinin onaylanıp Osmanlı’nın ilk dönemlerinde kabul görmeleri akabinde İslam düşmanı olduklarının anlaşılması üzerine cezalara duçar kalarak dışlanmışlardır. Zaten manipüle maksatlı kullandıkları kureyşan namı ve kurucusu azılı kâfir kureyş dede adlı Rıza, peygamber soyundan gelen seyit olarak hürmet görebilmek için İslam âleminde kendilerini meşrulaştırabilmek gayesiyle şeytani bir hileye başvurmuştur. Dolayısıyla Kureyşan aşireti sadece Allah’a, Resulüne ve İslam’a ihanet etmekle kalmamış, bugüne kadar bağlı bulundukları devlet ve iktidarlara da ihanette sınır tanımamışlar, fitne ve isyanda yarışmışlar, alttan alta İslam’a saldırmışlar, Müslümanları hasım görmüşler, aynı hainsel saldırganlıkla misyonlarını sürdürmektedirler.

Lawrence nasıl İslam maskesiyle Müslümanları birbirine kıydırtıp topraklarımızı yitirtmişse; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da peygamber soyundan gelen seyit maskesiyle Müslümanların oyunu devşirebilme peşindedir.

Gelelim azılı kâfir Abdullah Öcalan denen zalimin kurnazlığına:

PKK ve BDP lideri Öcalan, gerek ‘Din sorununa devrimci yaklaşım’ adlı kitabında, gerekse AİHM’de yaptığı ve kitap haline getirilen ‘Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru Özgür İnsan Savunması’ daki görüşleri, nasıl İslam ve Hz. Muhammed (s.a.v) ‘in hasmı olduğunu belgelemektedir.

Marksist, Zerdüşt ve sonunda Hıristiyanlığı seçtiğini açıklayarak çıkarına göre din değiştiren Öcalan, inanmadığı ve hakaretler savurup olmadık ithamlarda bulunduğu İslam, Kur’an ve Hz. Muhammed (s.a.v)’ı sömürmeye kalkışarak, “Hz. Muhammed (s.a.v)’in Medine Şûra çalışmalarının örnek alınmasını ve Diyarbakır’da Demokratik İslam Kongresi” çağrısında bulunması; İslam’dan üstün tuttuğu Hıristiyanlık ve Musevilikle ilgili görüşlerine ve İslam’ın Kürtleri ezdiği düşüncesine ne kadar zıt olduğu aşikârdır. Neden Hıristiyanlık ve Yahudilik temelli bir kongre çağrısında bulunmuyor da düşmanı olduğu İslam adaletine sözde yöneliyor?

Allah adına PKK’ya karşı savaşan El Kaide ve El Nusra gibi mücahit örgütleri İslam’a ihanet etmekle suçlayan kâfir Öcalan, mürtet ve azılı bir İslam düşmanı haçlı olduğunu kamufle edebileceğini mi sanıyor?

Allah’ı Arabistan tasarımı, Esmaül Hüsna olan 99 sıfatını Sümer Kavramlarından ileri geldiğini, cenneti ütopya, Peygamber Efendimizin Hz. Hatice ile evliliğini para için yaptığını, namazı tiyatro, Kurbanı cinayet, orucun sınırlandırılmasını, Kur’an’ı Kerimin Sümer mitolojisinin üçüncü büyük versiyonu olduğunu, İslam’ın dogmatizm ve lanetli olduğu gibi birçok sapkınlıkta bulunan Öcalan’ın İslam çatısına ihtiyaç duyması; tövbe edip İslam’a girmesinden mi yoksa Lawrence misali şeytani hileyle Müslümanları tuzağa düşürmek istemesinden midir?

Nasıl oluyor da vahşet olarak nitelendirdiği Kurban Bayramıyla ilgili bir kutlamada bulunabiliyor?

Kâfir Öcalan, öylesine sapıtmış bir iblistir ki, kendini Allah yerine koyan bir tanrıymış gibi iman etmiş Müslümanlara yeni hükümler getirebiliyor ama Hıristiyan ve Yahudilerin dinlerine herhangi bir müdahalede bulunma cesareti gösteremiyor.

İblis Öcalan diyor ki; “Arabistan’da halen ‘kıble’ denilen namazda yön anlayışı tanrıçaya bağlılığın bir izini teşkil etmektedir. Tam bir vahşet halini alan kurban yerine, parasıyla yoksullara ve daha hayırlı işlere fon oluşturmak yararlı olacaktır. Oruç sınırlı olarak ve nefsi terbiye amacıyla uygulanmalıdır. Velhasıl tüm ibadet uygulamaları çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmelidir.”

Öcalan, Hıristiyan ve Siyonist haçlı Batıya hoş görünebilmek ve lehine karar çıkarabilmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı İslam ve Müslümanlar aleyhtarı savunmada; “Farz olan namazın aslının tiyatro olduğunu; ilk ütopya ve destanlar Sümer kaynaklı olduğunu; cennet ütopyası, Âdem ile Havva’nın yaşamı, cennetten kovulması, ilk Habil- Kabil kardeş kavgası ve Gılgameş’in yarı tanrı-insan kişilikli destanı yazılı olarak günümüze kadar ulaşmışlardır” gibi sapkın açıklamalarını tekrarlamaya devam etmeyecek, ancak sapkın örgütünde yer alarak ‘şeriat istiyorum’  diyen İslam kimlikli Altan Tan benzeri münafıkların şeriattan kastettiklerinin “Öcalan şeriatı” olduğu artık kesinleşmiştir.  

Lawrence hatta şeytana dahi şapka çıkartan işte Kılıçdaroğlu; iste Öcalan!

 

Vekâletle Kurban, Allah’a ortak koşmadır…

Allah’a sunulacak hediyeyi çeşitli gerekçeleri ortaya koyarak kurban törenine iştirak etmeyenler, Allah’a karşı apaçık bir saygısızlık ve üstünlük içerisindedirler.

Kurban, namazla eşdeğer fevkalade önemli bir ibadet olup, törene iştirak edilmeksizin vekâletle yerine getirilmesi Allah’a gizli bir üstünlük koşmadır. Ekonomik durumu kurban sunmaya gücü yetmeyenlerin herhangi bir kurban törenine iştirakleri dahi aynı sevabı kazanmalarına neden olur. Önemli olan maddi katkıları değil samimi duygularıdır.

Yeryüzünün “ilk” cinayeti ve kötülüğü olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de, takdim ettikleri “Kurban”ların Allah nezdinde kabulü yüzünden vuku bulmuş, böylece kurbanın fiziki değil fizikötesi ne kadar ehemmiyetli bir ibadet olduğu; hem olaylarla hem de ayetlerle zikredilmiştir. Kevser süresi 1. ve 2. ayetlerde; “(Ya Resulüm!) Gerçekten Biz, sana kevseri verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” emredilmiştir. Ancak dini materyalistleştiren ilahiyatçılar, kurbanı Allah’a bir saygı ibadetinden çıkarıp maddeye indirgeyerek, her zaman yapılabilen bir yardım manipülasyonuna dönüştürmüşlerdir. Şayet Kurban; yoksul doyurma amaçlı bir yardım, sıradan ve basit bir kasaplık ve vekâletle yerine getirilecek ehemmiyetsiz bir ibadet olsaydı; Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye kakışır mıydı? Neden oğlunun kurban edilmesi için bir vekil tayin etmedi? Ayrıca günümüzdeki gibi oğlu Hz.İsmail’i kurban etme amacı etini yoksullara dağıtmak mıydı? 

İlk insan Hz. Âdem’in yaratılması ile cennetteki şeytanın saptırılması; iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, savaş ile barış, dostluk ile düşmanlık, isyan ile sabrın temsilci ve taraftarlarını saflara ayırmıştır. Hz. Âdem’in oğulları ve yeryüzünün ilk üçüncü ve dördüncü insanları Habil ve Kabil; kardeş olmalarına, vahiyle bildirilmiş herhangi bir fitneye neden olabilecek anlaşmazlığa ve paylaşılmayacak hiçbir çıkar ve nedenleri bulunulmadığı halde; Kabil kardeşi Habil’i öldürerek, yeryüzünün “ilk cinayet”’ini işler. Her ikisinin Allah’a şükredebilmek adına sundukları kurban; Habil’inkinin Allah tarafından kabul edilip, Kabil’inkinin “bir bilgi”’ye göre reddedilmesiyle, benlikten fışkıran ve yeryüzünü sarsacak olan düşmanlığın, isyanın, riyakârlığın, kıskançlığın ve kötülüğün temelleri atılır ve ilk emsal ürün olarak geleceğe yön verir. Bu süreç ile ilgili tefsirlerde konu edilen; Habil’in güzel, Kabil’inde çirkin olan kız kardeşleriyle evlenmelerinin doğurduğu kıskançlık yüzünden Kabil’in kurbanının kabul edilmemesiyle ilgili rivayetlerin tamamı hurafe olup, Kur’an’da bu söylentileri destekleyici hiçbir ayet ve işarete rastlanılmamaktadır.

Allah tarafından kurbanı kabul edilmeyen Kabil’in, kurbanı kabul edilen kardeşi Habil’i öldürmesi, böylece dünyadaki vahşetin, ayırımcılığın, fitnenin, benliğin, hasımlığın, alçaklığın, hasetliğin, ihanetin, felâketin, suçların ve her türlü kötülüğün başlangıcı olur. Kaderin düalite çarkı, iyiyi ve doğruyu temsilen Hz. Âdem ile kötüyü ve yanlışı temsilen şeytanın mücadelesiyle başlar, Kabil’in, Habil’i öldürmesiyle biçimlenir ve düzen, bu temel yapı üzerine inşa edilerek; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, güçlü-zayıf, mümin-kâfir, dost-düşman, peygamber-şeytan savaşı tüm şiddetiyle devam eder.

Allah, neden Habil’in kurbanını kabul etmişti de, Kabil’inkini reddetmişti? Üstelik peygamber çocukları olmalarına rağmen her ikisi de taptıkları Yaratıcıları için kurban takdim etmemişler miydi?

Bir düşünün; Peygamber oğlunun elleriyle boğazladığı kurbanı dahi kabul etmeyen Allah, acaba başında bulunup törene iştiraki bile tenezzüle yanaşmayarak vekâletle kestirilen kurbanları kabul eder mi?

Hz. İbrahim, rüyasını Hz. İsmail’e anlatarak; “Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Sen ne dersin?” dedi. Çünkü peygamberlerin uykudaki rüyaları, aynı zamanda vahiy niteliğindedir. Hz. İbrahim’in rüyasını oğluna bildirmesi, ona durumunun daha kolay olması, ayrıca Allah’a ve babasına itaatte küçüklüğüne göre sabrını, sadakatini, gücünü ve azmini denemek içindi. Hz. İsmail dedi ki: “Babacığım, sana emrolunanı yap. Allah’ın sana emretmiş olduğu beni boğazlama işini yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Şüphesiz ben sabredeceğim. Bunun ecrini Allah katında bulacağımı umuyorum” dedi.

Yaratıcıları Allah’a ikisi de teslim olunca, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i alnı üzerine yatırdı ve tekbirler eşliğinde şahadet getirerek Allah’ı zikrettiler. Bu, öylesi bir imanı ve teslimiyeti sembolize ediyordu ki, İsmail, üzerindeki bembeyaz gömleğiyle babasına; “Ey babacığım! Beni kefenleyebileceğin başka elbisem yok. Bunu çıkar ki beni onunla kefenleyebilesin” dedi. Hz. İbrahim gömleği çıkarmaya çalışırken, “Ey İbrahim! Sen rüyayı gerçekleştirdin” nidası geldi. Hz. İbrahim dönüp bir de baktığında karşısında; beyaz, boynuzlu ve iri gözlü bir koç duruyordu. Allah; “Elbette Biz, ihsan edenleri böylece mükâfatlandırırız” ayetiyle, kendisine itaat edenlerden hoşlanmayacakları şeyleri ve zorlukları engelleyeceğini, işlerinde onlar için bir ferahlık ve çıkış yeri kılacağını bildirdi.

Gerek Kabil’in kardeşi Habil’i öldürerek, gerekse Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek isteyerek geleceğe ışık tutan olaylar, takdir edileceği üzere kurbanın maddi öneminden ziyade manevi yüceliğini ortaya koymakta, dolayısıyla kurbanın karın doyuran özelliğinin değil, Allah’a teslimi bir saygı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer aksi olsaydı; ne Kabil Habil’i öldürür ne de Hz. İbrahim oğlunu kurban ederdi. Şüphe yok ki Hz. İbrahim, canından üstün tuttuğu oğlunun etinden yararlanmayacağı gibi, yardım maksadıyla yoksullara da dağıtmayacaktı.

Sözde Yaratıcıları adına kurban kestiklerini öne süren inananların benliklerini yücelterek; ya ete odaklanmaları, ya törene sabredememeleri, ya da yoksullara ve hayır kuruluşlarına yardım yaptıkları gerekçesiyle kibirlenerek kurbanlarının başında bulunmamaları, sözde kurban takdim ettikleri Allah’a karşı büyük bir saygısızlık, samimiyetsizlik ve hakarettir. Sanki tanrılarmışçasına böbürlenerek kutsal merasime tenezzül etmemeleri ve adlarına “vekil” atamalarının cüretkârlığı, kimin “Tanrı” olduğu sorusunu doğurmaktadır. Sanki Allah’a kemik atarcasına gösterilen akıl almaz bencillik ve saygısızlık, şüphesiz kurbanlarını da mundarlaştırmaktadır.

Ancak kendin gibi bir insan olan politikacının, devlet adamının, ya da menfaat sağlayacağını düşündüğü iş veya bir ilim adamının önünde esas duruşa geçmeyi, özen ve heyecanla hazırladıkları hediyeleri sunmayı şeref ve kazanç addedenler; neden aynı duruşu Allah’a karşı göstermiyorlar? Eğer kurbanın Allah nezdinde ki ehemmiyeti anlaşılmış olsaydı; laubali, şımarık ve kasıntı davranışlar yerine, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme esnasında duyduğu o tarifi imkânsız aşk, arzu ve heyecan hissedilir, dolayısıyla iman açığa çıkardı. Herhalde vekâletle kurban kestirenler Hz. İbrahim (a.s)’den, Hz. Muhammed (s.a.v)’den ve peygamberlerden daha üstün olmalıdırlar ki, Allah’a sunulan kutsal nitelikteki hediyelerin başında dahi bulunmayı kendilerine layık görmemektedirler. Allah’a saygısı olmayanın bir başkasına duyabilmesi mümkün müdür?

Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban keseni vekil tayin edebilirsiniz ama orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdirde imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına namaz kılmış olmanız nasıl imkânsız ise; kurbanınızın da Allah nezdinde hiçbir değeri bulunmamaktadır. Yaratıcı Allah’a sunulan kurban sahibinin sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…

Kurbanınızı ya doğrudan ya da vekil aracılığıyla Allah’a takdim ettikten sonra dilerseniz tamamını yiyebilir, dilerseniz tamamını istediğiniz kuruma veya yoksula bağışlayabilirsiniz. Kurban toplayan sömürücülerden törene iştirak etmek istediğinizi şart koşmanız kaçınılmaz olmalıdır. Kurban amacı yardım değil, yaratıcı Allah’a bir tazimdir…

Peygamberler dâhil yaratıklar içinde en muazzam ilim sahibi şeytan, ilmiyle nasıl ebedi cehenneme gark olduysa; ilmine güvendiğiniz işbirlikçi ve fırsatçı rivayetçilere güvenip ateşe girmeyiniz…

Unutmamalıdır ki sen, yaratık bir kulsun. Yaratıcı’nın rızasını kazanabilmek maksadıyla sunduğun hediyeyi törene iştirak etmeksizin vekil aracılığıyla takdim edemezsin! 

“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, İşte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” Nur. 52

“Saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçacak, sonra ne ölecek ne de yaşayacak.” El Ala. 10-13

Müslüman, milliyetçi olamaz!

Milliyetçilik; diğer bir ifadeyle ulusçuluk ya da nasyonalizm, kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir çatı meydana getirerek altcins ve din ayırımı gözetmeyen bir milliyetperverliktir.

19. yüzyıla kadar egemen olan dinin hâkimiyetine son verilmesiyle milliyetçilik sosyal ve siyasi bir düşünce olarak yerini almış, böylece manipülasyonlarla dini otorite siyasetten uzaklaştırılarak milliyetçi ilkeler sokağı ve siyaseti biçimlendirmiştir. Milliyetçilik temelindeki vatan yahut vatanseverlik, tıpkı ruhsuz beden gibidir. Vatanseverlik, her ne kadar dini bir inançla manipüle edilmeye çalışılsa da özünde din olmayıp dil, tarih ve kültür bulunan bir cesettir.

Milliliğin maddi ve manevi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir anlayış olmasından dini, dilden kültürden ve geçmişten aşağı tutarak, toplumun hassasiyetinden ötürü bir maske olarak kullanılır. Dolayısıyla milliyetçilikte din, olsa da olur olmasa da! Ancak tarihinde din bulunmasından dolayı dinsiz bir milliyetçiliğin inandırıcı ve ikna edici olamayacağı kaygısı, mecburiyetten dini kabullenmeye yol açmıştır.

Bir de Atatürk milliyetçiliği vardır ki, Türk milliyetçilik anlayışının olmazsa olmazıdır. Öyle ki, Atatürk milliyetçisi olmayan vatan hainliğiyle suçlanabilmektedir. Şeriatı reddedene kâfir diyemiyorsunuz ama Türk olsanız da Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainliğiyle suçlanabiliyorsunuz! Türk milliyetçiliğinin aksine Atatürk milliyetçiliğinde din tamamen reddedilir, deist bir inanç olan Tanrı işlenir. Zaten Türkiye’deki etnik ve dini sorunları üreten, ayrılığa ve çatışmalara götüren Atatürk milliyetçiliğidir.

Milliyetçiliğin esası ırk olmasa da ırktan beslendiği tartışılmazdır. Kendini üstün ırk nitelendiren egemen milliyetçilik, elimine etmeye çalıştığı diğer ırkları ‘milli birlik’ manipülasyonuyla etkisiz kılabilmek amacıyla hegemonyası altına almak ister. Unutulmamalıdır ki hemşerilik gütmek dahi hak ve adalet açısından nasıl yanlış ise, milliyetçilikte o kadar yanlış, nefsi ve şeytanidir. Her köyün, kasabanın, şehrin veya bölgelerin onlarca lehçesi, dili ve kültürü bulunduğuna göre, bir toplumu tek bir milliyetçilik çatısı altında toplayarak olmazsa olmazı haline getirmek, nefis için yeterli bir isyan sebebidir. Bir araya gelmiş toplumları tek bayrak, tek dil, tek vatan altında toplamak başka bir şey, milliyetçilik ise bambaşka bir şeydir. Milliyetçilik tamamen nefsi üstünlüğe dayalı bir zorlamadır!

Ben, Türküm ama asla milliyetçi olamam! Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a olan imanım, milliyetçi olmama izin vermediği gibi İslam’dan çıkmamada sebeptir. Çünkü şeytanda ırksal bir milliyetçilik güderek kendinin topraktan yaratılmış Hz. Âdem’den üstün tutmasıyla lanetlenmek suretiyle cennetten kovularak ebedi cehenneme mahkûm olmuştu. Oysa ateşten yaratılan cinlerin bir kısmı milliyetçi anlayışlarından şeytanı rehber edinmiş, bir kısmı da iman ederek Peygamberleri rehber edinmişti. Başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere herhangi bir peygamberin milliyetçilik yapabilmesi nasıl mümkün değilse, Müslümanlarında milliyetçiliği mevzubahis olamaz! İslam’da milliyetçilik haramdır ve milliyetçiliği meşrulaştıran tek bir kanıt sunulamaz.

Gerek Türk gerek Kürt gerekse diğer etnik kökenli Türkiye Halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır ve hükmen, İslam’dan başka bir çatı altında bütünleşebilmeleri imkânsızdır. Ancak milliyetçiliği İslam’la özdeşleştirerek zihin ve kalpleri iğfal eden iblis takipçileri, Müslümanlığın milli bir değer olduğu konusunda başarıya ulaşabilmişlerdir. Tıpkı Türk İslam anlayışı gibi!  

İslam’ı dahi milliyetçileştirerek ‘Türk-İslam; Arap-İslam’ gibi küfre varan düşünceleri, milliyetçiliğin nasıl İslam düşmanı olduğuna yeterli bir kanıttır. Allah’ın vahiyle indirdiği yüce dini İslam’ı milliyetçileştirerek vahyi tahrip eden bir anlayış, kâfirlerin en şiddetli ve celâllisidir.  

Dinde dahi zorlama yasak kılınmışken, milliyetçilikteki zorlamayı milli menfaatler icabı meşrulaştıran bedenperestler,  İslami değerlerin değil milli değerlerin önemini vurgulayarak, bağlayıcı resmi bir ideolojiye dönüştürmüşlerdir. Oysa İslam’ı seçmiş Müslümanlar için yaratıcı Allah, milli değerleri değil dini değerleri şart koşmuş, doğumla başlayıp ölümle sona eren yaşamın her safhasına hükümler getirmiştir.  Bu sebeple kabre konmakla beraber hangi milletten olduğun değil hangi dinden olduğunun hesabı sorularak neye gönül verdiğin detaylarıyla irdelenmektedir. “Hem milliyetçi hem de Müslümanım” yanıtı karşısında münafıklıkla yaftalanacak ve kâfirlerle aynı akıbete uğranacaktır.   

İslam’a göre kardeşlik ve Müslüman için zaruri saf, aynı milletten olanları değil aynı dinden olanları kapsamaktadır. Buna göre bir Müslümanın milliyetçi olabilmesi mümkün müdür? Bir Amerikalı, Yunan, Rus, Avrupalı, Asyalı, Afrikalı Müslüman ile aynı milletten olmadığına ve milli bir değer, çıkar ve menfaat paylaşmadığına göre; kardeşin olarak aynı safta bulunmayacak mısın? İşte milliyetçilik anlayışı, bu kardeşliğe ve safa karşıdır!

Milli değerin İslam ile ilgisi olmadığına en önemli kanıt, milliyetçiler arasında ateist, deist, Kemalist, laik, Hıristiyan, Yahudi gibi binbir çeşit düşünce ve inanç sahiplerinin bulunduğu apaçık ortadayken, nasıl olurda milliyetçilik, İslam ile özdeşleştirilebilmektedir? Velev ki Türk-İslam olmuş olsa dahi!

Dünya nasıl bir aldatmaca ise maddeden ibaret milliyetçilikte bir yalan, hile, aldatma ve İslami kurallara muhalefet şeytani bir tuzaktır. Onun için varsa yoksa ırkıdır, milletidir, dilidir, kültürüdür ve tarihidir. Diğer bir ifadeyle benliği ya da milliyetçilik kibridir. Lakin dine ihanet ettikleri gibi dillerine ve tarihlerine de ihanet etmişlerdir ya! Dikkat edilirse en azılı İslam düşmanları milliyetçilerdir. Tıpkı Doğu Perinçek gibi Ergenekon ve Balyoz terör örgüt üyeleri!

Türkiye’deki Atatürk milliyetçiliğinin bayraktarı CHP ve Türk milliyetçiliğinin bayraktarı MHP ve uzantılarıdırlar. Kâfir ile münafığın farkı ne ise, CHP ile MHP’nin de farkı odur. Halkın Müslüman oluşu milliyetçilik ilkelerinin dışına çıkmalarına mecbur bırakır, çıkarları uğruna ilkelerine oy etiketi koyarak İslam’ı ve iman etmiş Müslümanları da savunmaktan kaçınmazlar!    

Millet bir beden, din de bir ruhtur. Milliyetçilik, bedeni temel alıp dil, kültür ve tarihinde din yok ise önemsemez. Başka bir ifadeyle ruhsuz bedendir! Onu var eden dil, kültür ve tarihten müteşekkil beden, nefsi temsil eder. Örneğin ülkemizdeki PKK ayaklanmasının sebebi Kürt milliyetçiliğidir; Kürt dili, kültürü ve tarihi! Türk milliyetçiliği her ne kadar Kürt milliyetçiliğini boyunduruğu altına almak istese de nefis izin vermez ve Türk milliyetçiliğine karşı Kürt milliyetçiliği; milliyetçiliğin ilke ve kimyasından dolayı itiraz eder. Müslüman, PKK’ya dini açıdan karşı çıkarak düşman bellerken; Türk milliyetçisi ise nefsi egemenlik ihtirasından karşı çıkar. Eğer Türk milliyetçiliği yahut Atatürk milliyetçiliği meşru ise, Kürt milliyetçiliği de o kadar meşrudur! Bu sebeple ruh ile bedeni birleştiren dindir; milliyetçilik ise ayrıştırıcıdır, bölücüdür, fitneciliktir ve parçalayıcılıktır!

Öyle, dini bir çeşni olarak içinde barındırmak; nefsi arzuları, hırsları ve isyanları engellemeye yeterli değildir.  Bu sebeple milliyetçiliğin din karşıtı olmadığı savunulsa da münafıklık olduğu tartışılmazdır. Çünkü ilke aldığı dili, kültürü ve tarihi, vahyi hükümlerle ilişkilendirmeyip ortak geçmişin doğurduğu zorunlu bir birliktelik olarak kabul etmektedir.  

Milliyetçilik ilkeleri, milletlerin birbirlerinden bağımsız hareket etmelerine izin vermez. Zaten BM’nin de amacı budur! Ülkelerin sınırlarla çevrilmiş olmaları ve toprak bütünlükleri, ‘beden’ misali bağımsız olduklarını kanıtlamaz. Ruh olmadan beden nasıl bir kadavra ise, din olmadan vatanda Allahsız bir topraktır!  Milletlerin kendi dillerini, kültürlerini ve tarihlerini yaşatıp yüceltmeleri, ölü bir bedeni bakımlı hale getirmekten farksızdır. Milliyetçiliğin var oluş sebebi, dini otoriteyi yıkıp din adına birleşmeyi engelleyerek bütünleştirici gücünü parçalamak suretiyle etkisiz hale getirmektir. Farklı milletlere mensup insanlar din çatısı altın birleşir ama hiçbir milliyetçilik çatısı altında bir araya gelmezler. Bir Amerikalının, Rusyalının, İngiliz’in, Çinlinin veya Kürdün İslam çatısı altında birleşmeye koşup da, milliyetçilik tuzağına düşmekten kaçmaları, din ile milliyetçiliğin gücünü yahut zayıflığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla milliyetçilik, şeytani bir saptırmadır.

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin 62

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hud 118

“Sizden önce nice (milletler hakkında) ilahi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah’ın ayetlerini) yalan sayanların akıbeti ne olmuş, görün!” Al-i İmran 137

 

EL KAİDE terör örgütü müdür?

Ya da Allah’ın dinini egemen kılabilmek için küfre karşı cihad edenler terörist midir? Batıl veya seküler düzenlerin yıkılması için mücadele terör müdür? İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’in küfrü yok etmek maksadıyla Allah’ın dinini egemen kılabilmek için yaptığı silahlı mücadeleler terör müydü? Seküler küresel anlayışa göre Hz. Muhammed (s.a.v) terörist midir?    

Terör nedir ve literatüre nasıl girmiştir? 17. yüzyılda Fransız devrimindeki döneme ve rejime verilen addır. Devrimcilerin çevresinde oluşan merkezleşmeye terör denerek, ilk defa burada kullanılmıştır. Terör, hükümetler tarafından uygulanan şiddet rejiminin tanımlamasıdır.

Haksızlık ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü rejimlere karşı hakların müdafaası için yapılan başkaldırış gayrimeşru sayılarak terörle özdeşleştirilmiştir. Oysa haksızlık ve adaletsizliklere karşı girişilen eylemler, nefsin değil yaratıcının koyduğu hükümler çerçevesinde meşrudur ve farzdır. Direniş, insanı insan yapan ve ona erdemlik kazandıran temel bir davranıştır. Kendini Allah’a ve adalete adamış insanların hak arayışları iman temelinde şeytan ve dostlarına karşı ifa edilip kötüyü ve fitneyi yok etmek maksadıyla yapıldığından ibadetlerin en makbulü ve yücesidir.

İslam’ın, diğer bir ifadeyle adaletin hüküm sürdüğü toplumlarda kutuplaşmalar olmaz. Çünkü adalet, tüm kutuplaşmaların panzehiridir. Seküler düzenlerde adalet var olmadığından ne kutuplaşmaların ne de çatışmaların önüne geçilebilmektedir. Kâinata hükmeden Allah’ın koyduğu kurallara muhalefet ederek nefsin egemen olduğu rejimlerle inşa edilmiş devletler, kutuplaşmaların, katliamların ve savaşların yegâne müsebbibidirler. Dolayısıyla toplumları tehdit ederek düşmanlıklara ve çatışmalara yol açan, nefisleri galebe çaldıran rejimlerdir.

Şüphesiz haksızlık ve adaletsizliklere karşı yapılan direniş ve çatışmalarda, ister istemez taraf olmayan insanlar, çocuklar ve kadınlarda ölebilmektedirler. Bu insanların öldürülmelerinden sorumlu, aslında öldürenler değil doğrudan iktidarlardır. İktidarlar, halkının can ve mal güvenliği koruma adına adil olmakla mükellef ve isyanlara sebebiyet verecek her türlü oluşumdan kaçınmalıdırlar.

Hatadan ve günahtan münezzeh bir insan olamayacağından hiçbir kulun masum olabilmesi mümkün değildir. Çocuklar her ne kadar istisna ise de yaratıcı Allah, eceli gelenin yaşına bakmaksızın canını almakta, binlerce sebep yaratarak ölümleri gerçekleştirmektedir. Kimileri rahat ve güvenli yataklarında, kimileri hastanelerde, kimileri de savaş meydanlarında ve bombalar altında! Şüphe yok ki menfi yahut müspet her olay, Yaratıcı’nın “bir bilgi”’sine göre oluşarak kader akışı içinde biçimlenmek suretiyle ivme kazanmaktadır. Peygamberler iyiliğin, şeytanda kötülüğün temsilcileri olarak nasıl görevlendirilmişler ise, sokaktakiler ve devletler de bu temel yapıya bağlı iyi veya kötü saflarda yerlerini almakta, dolayısıyla hak ile batılın mücadeleleri sürerek ölümler vuku bulmaktadır. Sokaktaki adamın nasıl ‘ben’ diyerek meydan okuma hakkı yok ise devletlerinde yoktur ve bedelini halkına ödetmektedirler.

Yıkılmaya mahkûm bir yapı düşünün; görünüşteki makyajı yıkılmasını engelleyemeyerek içindeki onlarca insanın mezarı olabiliyor ise, adil olmayan devletlerde tıpkı o yapı misali halkının yok edilmesine mazeretlerdir.   

Şiddete karşı şiddet, silâha karşı silâhla, öldürmeye karşılık öldürmeden kaçınılıyorsa; neden barış, hümanizm, yaşam, demokrasi, diyalog, diplomasi ve insan haklarıyla ilgili ahkâm kesen devletler; insan ırkını yok edebilecek silahlanma yarışını sürdürebilmekte ve bir canlı kalmamacasına girdikleri yerlere ölüm yağdırabilmektedirler? İnsan haklarının bayraktarlığını yapan bu caniler, dünyayı kana bulayan BM’nin 5 ülkesi değiller midir? Geri kalan ülkeler de bunların kuklası değiller midir? Silâh, savaş, katliam, öldürme ve işgal etme bu devletlere ve kuklalarına helâl de, kendilerini müdafaaya çalışıp adaleti arayan direnişçilere mi haramdır?

Müslüman kanıyla ve ırzlarıyla beslenen sadist devletlere karşı hiçbir yaptırım uygulamaya cesaret edemeyen köleler, sıra mücahitlere geldiğinde taş üstüne taş bırakmıyor, vicdan sömürüsüne ve şeriatına karşı oldukları İslam’ı istismar ederek, Allah yolunda savaşan mücahitlerin masum insanları öldürdüğü ve çocukları katlettiği yaygarasıyla zalimleri koruma altına alıyorlar. Şüphesiz düşmana karşı yapılan her saldırı, tıpkı trafik kazaları misali sivil zayiatlar meydana getirebilmektedir.

Allah, bir beldeye günahlarından dolayı doğasal musibetler yağdırıp canlıların bebek mi, çocuk mu, kadın mı, masum mu, hayvan mı, bitki mi olduklarına bakmaksızın helak edebilmektedir. Bu durumda ‘onların ne günahı vardı’ şikâyeti nasıl apaçık bir isyan ise, savaşta da can alan Allah’tır. Bir depremde sorumlu fay hattı olabiliyor da, neden haksızlık ve adaletsizliklerinden iktidarlar sorumlu tutulmuyor? Canı veren kimse, alanda O’dur. Ancak sorumluluk ve ceza yükümlülüğü açısından canın Allah için değil de nefis için alınmasında fail olanlar, tüm insanları öldürmüş sayılmaktadır.

“Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” Enfal 17

Konumuzun dışında olması hasebiyle her ne kadar ayrıntılara girmeyecek isem de, bedenin sağlıklı kalabilmesi için besinden ibaret bir gıda dahi helal olmayıp yenmesi nasıl haram yahut Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanın etini yemek büyük bir günah ve yasak ise, Allah’ın koyduğu sınırlar dâhilinde Allah için bir adam öldürmek günah değil cennete götüren bir sevaptır.

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. “ Tevbe 111

İslam kimlikli sözde Müslüman iktidarların batıla karşı Allah yolunda cihad eden mücahitlere olan düşmanlıkları, münafıklıklarının apaçık bir kanıtıdır. Her ne kadar Müslüman şöhretleri var ise de, rejim ve iktidarları batıl olmalarından hak ve adaletin inşa edileceği bir düzene karşıdırlar. Bu sebeple kınadıkları mücahitleri teröristlikle özdeşleştirip manipülasyonlarla toplumları kandırmaya çalışsalar da, Allah’a karşı sebatkâr olan mücahitler, sahayı kendilerine bırakmayıp büsbütün şeytanlaşmalarını engellemektedirler.

İktidarlarını vahiysel haklılığa değil de batıl haklılığa dayandıranların adalet anlayışları, şeytanın adalet anlayışla aynıdır. Dolayısıyla kendilerinin nefisleri adına yaptıkları kayırışlara, suskunluklara, adaletsizliklere, zulümlere, zorbalıklara, katliamlara, sömürülere, namussuzluklara, hilelere ve despotluklarına değil de mücahitlere sözlü ya da fiziki saldırışları, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya yetmemekte, Allah’ın ayetlerle bildirdiği hakikatleri saptıramaya kâfi gelmemektedir.        

El Kaide ve bağlı örgütler ile İslam, yani hak ve adalet adına savaşan mücahitlerin tamamının direnişleri Allah nezdinde makbul ve meşrudur. Seküler düşüncede gayrimeşru sayılıp teröristlikle suçlansalar da hiçbir şey ifade etmemektedir. Siyonistlerin terörist dediğine terörist diyen bir Müslüman, İslam’dan çıkmıştır. Hele de PKK gibi nefsi amaçları uğruna öldüren teröristlerle mücahitleri aynı kefede değerlendirenlerin vay hallerine!

Bir kimse, Allah yanında makbul ise, bütün insanlar ondan yüz çevirse ona hiçbir zarar gelmez. Allah yanında makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi, ona ne fayda temin eder? Dolayısıyla kimin Allah nezdinde makbul olduğunun kanıtı, ayetlere kayırsız-şartsız bağlılık ve sadakatle orantılıdır.

Evet, mücahitlerin kimi eylemlerinde iktidarlarının günahlarını çeken bazı insan ve çocuklar öldürülmüş olabilirler. Belki de onların ölümleri şer değil hayırdır. Allah adına verilen bir mücadelede ölmüş olmalarından günahlarının affa uğrayarak cennetle müjdelenmedikleri ne malum! Kul olan bizler bilemeyiz ama Allah’ın kıl kadar haksızlık yapmayacağı malumdur! Ayrıca kimin kalbinde ne sakladığını da bilememeyiz. Şeytan nasıl silahla dolaşmayıp vesveseleriyle düşmanlık yapıyor ise, kimin masum olup olmadığını da bilebilmek mümkün değildir! Çünkü Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpışı, Karayip’ler de fırtınalara sebep olabilmektedir. Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” A.Einstein

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir. “ Enfal 25

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur. “ Bakara 193

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

Birkaç yıl hapis cezası az; idam verin ki;

Ben, Allah yolunda şehid olmaktan cennete, siz de Allah’a karşı savaşmaktan cehenneme gidiniz.

Demokratikleşme paketiyle öyle bir ceza yasası getirildi ki, ceza almamak için ya ayetlerin gereğini yapmayacak ya ağzına almayacak ya da inkâr edeceksin! Özellikle din ile ilgili nefret ve ayrımcılık yapanlar, “nefret ve hakaret saiki” başlığı altında cezalara çarptırılacaklardır. Allah, İslam’a iman edenlerle inkâr edenleri düşmansı saflara ayırmış, “Müslüman, kâfir, münafık, fasık” gibi yaftalarla adlandırarak apaçık ayırımcılıkta bulunmuştur. İman etmeyen azgınlardan nefret edilmesini, dost olunmamasını, hasım sayılmasını, aynı safta yer alınmamasını, birlik ve beraberlik içinde bulunulmamasını, merhamet duyulmamasını, cezadan kaçınılmamasını ve savaşılmasıyla ilgili hükümler apaçık ortada iken; Başbakan Erdoğan, Allah’a kılıç kuşanırcasına ayetlerine savaş açmıştır.

İslam düşmanlarına nefret duymayıp sevgili mi edinmeliyim? Onlarla düşman olmayıp dostluk mu kurmalıyım? Onlar Allah ve Resulüne hakarette sınır tanımazlarken sessiz mi kalmalıyım? Onlar Müslümanları aşağılayıp dışlarken, aralarına katılabilmek için diz mi çökmeliyim? Onlar sırf Müslüman oldukları için kardeşlerimi katledip ırzlara geçerken kutuplaşmamak adına aynı safta mı olmalıyım?

Müslüman olduğum gerekçesiyle düşmanlıkta had tanımayan CHP, PKK ve Kemalistlerden nefret etmemeliyim? Öcalan’a saygı mı duymalıyım? PKK’lı canileri bağrıma mı basmalıyım? Onlar nefret söylemlerinde bulunurken iyi mi yapıyorsunuz demeliyim?

Allah, iman etmiş bir mümin olarak kimi düşman ve kimi dost edinmem gerektiğini emretmiş ise, aynen O’na itaat ederim. Kiminle savaşmam ve kiminle barış içinde yaşamamı emretmiş ise, aynen O’na itaat ederim. Kime nefret ve kime saygı duymamı emretmiş ise, aynen O’na itaat ederim. Kiminle kutuplaşmam ve kiminle aynı safta yer almamı emretmiş ise, aynen O’na itaat ederim. Benim tanrım Allah’tır ve sadece O’nun hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlıyımdır. Bu sebeple bana değil birkaç yıllık hapis cezası, idam cezası dahi verecek olsalar, zerre kadar geri adım atmam.  

 

 

Kur’an’dan başka çözüm paketi arayanlar…

Belâ peşinde koşanlardır!

Beşeri arzuları memnun edebilmek için kendilerine doğru yol olan Kur’an’ı değil de batılı rehber edinen iktidarlar, şeytanın verdiği ümitle ardı arkası kesilmeyen çözüm paketleri ne Kur’an’ı etkisizleştirebilir ne Mutlak İrade’yi dışlayabilir ne de umutları karşılık bulabilir.  

İnsanoğlunun yaratılıp şeytana yüklenen kötülüklerin elçisi olma misyonerliğinden bu yana özgürlük talepleri hiç bitmemiş, sözde insan iradesini egemen kılacak demokrasi dilekleri son bulmamıştır.

Nedir özgürlük ve demokrasi; kime karşı; amacı; yaptırımı; sınırı; somut olarak açıklanamamış, insanoğlunun elem ve kederini bitirebilecek, sorunlarını çözüme kavuşturabilecek, nefisleri dengeleyebilecek, çatışmaları engelleyebilecek, kötülüklere son verebilecek, barışı kazandırabilecek, huzur ve güveni sağlayabilecek, sıkıntıları giderebilecek, kötülükleri bertaraf edip iyilikleri hâkim kılabilecek, haksızlık ve adaletsizlikleri sonlandırabilecek hiçbir şeyi ispatlayamamıştır.

Böylece geriye sadece yaratıcı Allah’a karşı beşeri tanrılaştırmak kalıyor! Diğer bir ifadeyle Allah’a kulluğu reddedip şeytana yani dostlarına kulluğa zorluyor ve sürekli daha fazla özgürlük daha fazla demokrasi manipülasyonuyla iblise hizmet ediyorlar.

Düşünün ki, özgürlük ve demokrasi talepleri tamamen nefsanî olup, Kur’an’ı Kerim’e iman ederek Allah’a teslim olmuş müminleri kapsamamakla beraber açıkça düşmanlık içermektedir. İman etmiş bir müminin taptığı Allah’ın ayetlerine göre yaşama özgürlükleri yok mu? Eğer demokrasi, insanların dilediği gibi seçme ve rejim yapma hakkı sağlıyorsa; Allah’ın anayasası olan şeriatın talep edilmesi yasaklanabilinir mi?

Nasıl olur da İslam’ı seçmiş bir Müslüman olarak seküler yani laik rejimi kabul edebilirim? Ya da batıl bir çözüme umut bağlayabilirim? Bu, apaçık Allah’ın indirdiği hükümlere bir başkaldırı değil midir? Allah, batılı değil hakkı emretmişken, hem batıl hem de hak yolunda gitmem münafıklık değil midir?

Allah’ın indirdiklerine şeytanın beşeri arzular katmaya çalışması gibi Müslüman kimliklerde, İslam’a beşeri arzular katarak oluşturdukları bir dinle Allah’a meydan okuyorlar.    

(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hac 52

Müslüman odur ki, Allah’ın indirdiği ayetlerin dışında batıl hiçbir rejimi ve yasayı kabullenmez; ceza alacak yahut çıkar güdecek endişesiyle ödünde bulunmaz; iktidarını kaybedebilecek kaygısı taşımaz; yaratıcısının hükümlerinden taviz vermez; dininin düşmanlarıyla dost olmaz; Allah’ın helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul ederek mücadelesini sürdürür; zalimi affetmez;  çözüm diye sunulan batıllığa itibar etmez; Allah’ın dinini egemen kılabilmek için şehid olana dek cihad yapar; kendine fiyat etiketi koymaz; dünya şatafatına değil ahirete odaklanır; gerekçesi ne olursa olsun Allah’ın razı olmadığı bir oluşumun içinde yer almaz; nefsinin değil Allah’ın isteklerini rehber edinir; iyilik adına ne yaparsa nefsi için değil Allah adına yapar; yaptığı iyiliğin karşılığını beşerden değil Allah’tan bekler; gücü ne olursa olsun hiçbir insandan korkmaz; faydayı yahut zararı beşerden değil Allah’tan bekler; herhangi bir musibete karşı isyan etmez; başına gelen ne varsa Allah’tan geldiğine inanarak sabreder;  ırkı yahut milletiyle değil Müslümanlığıyla şeref duyar; haksızlıklara karşı sessiz durmaz; dinsel kardeşinin derdini kendi derdiymiş gibi hisseder; velev ki mal ve canından olacağını bilse dahi Allah diyenin yardımına koşar!

Sayın Başbakan Erdoğan! Kur’an’a iman etmiş bir Müslüman’a batıllık yaraşmaz. Hidayet verici ve doğru yola ulaştırıcı Kur’an gibi emsalsiz bir rehber varken, herkes gibi kendinin de ne oluğunu bilmediği demokrasi adına çözüm paketleri hazırlayarak milletinize aydınlık yarınlar vaatlerinde bulunarak umut vermeniz, sizi hem Allah nezdinde hem de millet nezdinde er-geç hüsrana sürükleyecektir. Allah’ın hükümlerine göre değil de nefislerin arzu ve isteklerine binaen hazırladığınız demokratikleşme paketlerinin batıllığı konusunda itiraz etmeyeceğiniz kuvvetle muhtemeldir. Mutlak İrade’siyle kâinata hükmeden Allah’a rağmen batıl paketlerinizle başarıya ulaşabilmeniz imkânsıdır. Belki farkında değilsiniz ama nefisleri kışkırtarak daha da azdırmakta, bitmek tükenmek bilmeyen arzuları kamçılamaktasınız. Paketin içeriği değil hak mı batıl mı olduğuna bakarak yargıya giderim. Azılı İslam ve insanlık düşmanı PKK’ya hoş görünmek maksadıyla hazırlandığı iddia edilen söz konusu paketin batıl olup olmadığı önemlidir. Batılı rehber edinmiş olan muhalefet partilerin eleştirileri, benim için kulakların kapatılmasını zaruri kılan ulumalardır. Ancak azılı kâfir Öcalan’a düşünülebilecek bir af ve sırf anadilde eğitim uğruna binlerce insanı katleden şeytan tomurcuğu PKK’nın istekleri karşılanması durumunda, gerek malımla gerekse canımla savaşabilmek için cephede ilk yer alacak biriyim. Evet, lisanları Allah yarattı ve hiçbir rejim dilleri yasaklayamaz ve Kur’an’da da böyle bir hüküm yoktur. Lakin dil için adam öldüremez ve katliamlara girişemezsin. Atatürk, harf inkılâbıyla dilimizi değiştirdi diye tek bir Müslüman isyana ve katliama kalkış mıydı? PKK, bir şeytandır ve isteklerini karşılamaya kalkışırsan hem Allah’ını hem de milletini yitireceksin. Seni Kur’an’a uymaya davet ediyorum. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a davette bulunmuş ama nefsi ağır bastığından davetimi kabul etmeyerek ölüme yakalanıverdi. Ne kadar bocalama içindeysen de özün Müslüman olduğundan davetime sessiz kalmayacağını umuyorum. Bu daveti ne Kılıçdaroğlu’na ne Bahçeli’ye ne de Öcalan’a yaparım. Kur’an’a uy; bilmeyenlerin isteklerine uyarak hem dünyanı hem de ahiretini kaybetme. Ecelini bilmiyor ve bir dakika sonra nasıl bir akıbete uğrayacağını kestiremiyorsun. Rehber edindiğin batıllıktan kurtulabilmek için tövbe etme zamanını dahi yakalayamayabilirsin. Kökü olmayan pis bir ağaçtan farksız batıllıkla hedeflerine ulaşamazsın. Allah’a dayan güven, vekil ve destek olarak Allah sana yeter! Eğer yapamıyorsan imanını yitirmiş demeksin!

 “Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.” Şura 47

 “Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” A’raf 3

“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” En’am 153

 

 

Gerçekle yüzleşmek için ölümü bekleme!

Çünkü geri dönüşün mümkün olmadığı gibi son andaki tövbende işe yaramayacaktır.

(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar. “ Bakara 167

İnsanoğlunun büyük bir çoğunluğu her ne kadar vahyi ve tarihi bilgilere haiz olup yaşadıkları tecrübelerle de gerçekle karşı karşıya iseler de,  nefislerinin dürtüsüyle kalplerinde taşıdıkları şüphe ve tereddütler ile dünya sevgisinin ağır basarak Allah’ın haksızlık yapabileceği çekinceleri, inandıklarını iddia ettikleri Allah’a karşı tumturaklı güvenememelerine neden olmaktadır.

Aslında kanıt olarak gerçekle yüzleşmek için ölüm sonrasına gerek olmayıp, imanla okunabildiği takdirde atılan adımın, dokunan elin, işiten kulağın ve gören gözünde, öncesinde tartışılmaz delillere sahip olduğu muhakkaktır. Ancak ebedi ahiret hayatına karşı şeytanın vesveseleri ne akıldan ne de kalpten sökülüp atılabilmekte; dolayısıyla inanıldığı gibi iman edilemediğinden Allah’a ortak koşulmaktadır. 

Hz. Musa (a.s)’ın hayatını birçok insan, ya aynı yahut benzer bir doğrultuda tecrübe etmiştir. Peygamber olamamaları ya da mucizeler gösterememeleri farklı, yaratıcı kudretinin anlaşılması açısından başlarından geçen olaylar benzerdir.  

Aslında hem yaşadığınız dünyadaki tecrübeleriniz hem de Hz. Musa (a.s)’nın hayatı her ne kadar kanıt ise de, yinede tumturaklı yaratıcımıza teslim olamıyoruz. Unutmayınız ki, firavun, kâhinlerinden kendisini öldürecek ve iktidarlığını sona erdirecek Hz. Musa’nın doğumu sırasında tüm bebekleri öldürmüş ve tek bir bebek sağ bırakmamıştı. Maddi olarak o bebeğin hiçbir güvencesi olmadığı gibi bir sepetin içinde nehre terk edilmiş ama Allah, Hz. Musa’yı koruyup firavunun sarayında büyüttürerek nasıl firavunu yok ettirmiş ise, sizlerde düşmanlarınıza karşı galebe çalmanızda hiçbir mani yoktur. Çünkü sizlerin maddi bir güce değil imana gereksimi vardır. O gün ki Allah bugün de kudretini sürdürüyor ise, korkunuzun ve boyun eğmenizin bir gerekçesi olabilir mi?

Firavun, yeryüzü halkının en azgını, Allah’tan en uzak olanı ve kendisini tanrı ilan eden biriydi. Ancak firavun’un inkârcı olması karısına zarar verememişti. Çünkü her kişi, kendi günahından sorumluydu. Karısının Allah’a iman ettiğini öğrenen firavun, karısını güneş altında kazıklara bağlayarak işkence yaptı. Firavun, onun yanından uzaklaşınca melekler kanatlarıyla onu gölgeler ve o, cennetteki evini görürdü. Firavun, adamlarına bulabildikleri en büyük kayayı almalarını ve karısının hâlâ Allah’a iman konusunda ısrarını sürdürüyorsa üzerine atmalarını, eğer sözünden dönerse onu karısı olarak tekrar kabulleneceğini söylemelerini emretti. Ancak karısı, tehditlere aldırış etmiyor ve firavundan korkmuyordu. Yanına geldiklerinde o, gözünü göğe doğru yükseltince, kendisine cennetteki köşkü gösterildi ve Allah, onun ruhunu çekip aldıktan sonra ruhsuz cesedine kaya atmışlardı. Oysa günümüzün sözde Müslümanları, bırakın ölümle karşı karşıya gelmeyi, basit bir çıkar için dahi Allah’ın hükümlerine fiyat etiketi koyabilmektedirler!

“Allah, inananlara da Firavun’un karısını misal gösterdi. O: Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar! demişti.” Tahrim 11

Kâhinler firavuna, yeni doğacak bir erkek bebek tarafından öldürüleceğini bildirmeleri üzerine; firavun, o gün doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Askerler evleri basarak doğan bütün erkek çocukları öldürür. Ancak Hz. Musa’nın annesi, Allah’tan gelen nida üzerine çocuğunu koruyabilmek amacıyla bir sandığa koyarak denize terk eder.

“Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.” Ta-Ha 39  

Akıntıyla Hz. Musa’yı taşıyan sandık, firavun sarayının önünde durur. O sırada denizin kenarında dolaşmakta olan firavun’un karısı, sandıktaki bebeği görünce çok sevinir ve saraya götürerek firavun’u ikna eder. Oysa aynı anda firavun yeni doğmuş tüm bebekleri katlettirirken, Hz. Musa’ya karşı bir sevgi besler.

“Firavun’un karısı (sandık içinden erkek çocuk çıkınca kocasına:) Benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz, dedi. Halbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı.” Kasas 9

O gün, doğan bütün erkek çocuklar öldürülmüş, sadece Hz. Musa sağ kalmıştı. Üstelik firavunu öldürecek ve iktidarını yitirtecek olan çocuğun kendisi tarafından sarayında büyütülmesi, takdirin hiçbir güç tarafından durdurulamayacağı ve değiştirilemeyeceği gerçeğini gözler önüne seriyordu.

Firavunu öldürecek olan Hz. Musa için alınan vahşi önlemler ve işlenen katliamlar dahi Mutlak İrade’nin takdirini engelleyememiş, korkusundan binlerce bebeği katletmesine karşın geriye kalan tek bebeği kendi elleriyle büyütüp sonunu getirtmişti. Kader, herkes gibi firavunun da akıbetini belirlemiş, beşeri tüm güç ve hâkimiyetine rağmen hakkında yazılmış olandan kaçmasına, ordusuyla birlikte Kızıldeniz de boğularak ölmesine mani olamamıştı. Yaratıcı, ibret maksadıyla kâhinlere hissettirmiş ve firavuna duyurtarak tedbir almasına fırsat tanımıştı. Peki, tedbir uğruna binlerce çocuğu katletmesi bir fayda sağlayıp takdiri önlemiş miydi? Bu olay ve benzerleri, yaşamın değişmez gerçekleridir.

Firavun, bütün çocukları öldürtmesine ve aldığı tüm önlemlere karşın Hz. Musa’dan sakınamamış, muhteşem kudreti ve ordusuyla ona mağlup olmuştu. Herhangi bir şeyi bilmek ve ona karşı tedbir alarak fayda temin edilebileceğini sanmak, lehte hiçbir kaçışa imkân sağlamamaktadır. Aksi takdirde ne bir kayıp ne bir zarar ne de bir ölüm gerçekleşirdi. Neticede tedbiri aldıran da tedbiri aştıran da Yaratıcı Allah’tır.

Firavun, azametli ve korkutucu ordusuyla Hz. Musa ile İsrailoğullarını yakaladığı bir sırada, Allah’tan gelen bir emirle Hz. Musa asasını Kızıldeniz’e vurdu ve deniz koca bir dağ gibi yarılarak açıldı. Allah, rüzgâra emretti ve rüzgâr yarılan yerlerin toprağını kuruttu. Yollar arasında her bir kavim, diğerlerini görüp de helak olduklarını sanmasın diye sular pencere şeklinde yarıldı.

Hz. Musa ve kavmi yarıktan karşıya geçmişlerdi ki, firavun ve ordusu sahile ulaşmıştı. Denizin yarılıp İsrailoğullarının geçtiğini gören firavun, bir anda korkuya kapılarak gözlerine inanamamış ve durarak geri dönmek istemişti. Koca deniz, nasıl olup da ortadan yarılarak ikiye bölünmüş, Musa ve kavmi karşı tarafa geçebilmişti? Firavun, böyle bir şeyin olamayacağına inanıyor, bunun büyü veya sihir gibi bir gözbağı olabileceğini düşünüyordu. Kesinlikle karşıya geçmemeye kararlıydı. Fakat, artık kaçacak yeri yoktu. Geçip geçmemesi gibi bir seçim hakkı onun özgür sandığı iradesine bağlı değildi. Mutlak İrade’nin hükmü kesin ve uygulanacaktı.

“Bunun üzerine Musa’ya: Asan ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu.” Şu’ara 63

Firavun, her ne kadar karşıya geçmek istemiyor ve korkuyorsa da, ordusuyla beraber orada boğularak öleceği daha önceden yazılmış olduğundan, bir anda dönüşüme uğrayarak fikrini değiştirip cesaretlenmiş, kumandanlarına ve askerlerine dönerek, “İsrailoğulları denize girip oradan geçmeye bizden daha lâyık değillerdir, onlar geçmişse bizde geçeriz” diyerek hepsi birden ileri atıldı. Yaklaşık yüz elli bin kişilik süvari ordusunun tamamı yarık içinde toplanıp, ilk giren öndekiler yarıktan çıkmaya başlayacakları sırada Allah, suları onların üzerine kapanmasını emretti. Sular üzerlerine kapandıktan sonra bir teki dahi kurtulamadı.

“Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık, bu sırada kendini kınayıp duruyordu. “ Zariyat 40

Dalgalar onları bir bir altına almaya başladı. Dalgalar Firavun’un üzerine tam toplanıp boğulacağı sırada, “İsrailoğullarının iman ettiği tanrıya inanıyor ve bir tanrı olmadığımı kabul ediyorum. Artık ben de müminim” dedi. İmanın fayda vermeyeceği bir yerde iman etmesinden dolayı, bu tövbesi Yaratıcı tarafından kabul görmedi.

“Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.” Yunus 91

İşte, her insanın mutlaka irili ufaklı yaşadığı hayat budur. Allah, idrak edebilmenizi ve yaşamı okuyabilme yeterliliğini nasip etmiş ise zaten iman etmişsinizdir, yoksa firavunlar misali nefsinizin tutsağında iseniz bu kadar açık kanıtlar dahi ikna için yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla Hz. Musa ve firavun’un arasındaki olaylar, bugün içinde güncelliğini korumaktadır.

“De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bakın (da ibret alın!)” Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.” Yunus 101

“Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır.”  Mü’min 18

Şairler şeytan, şiirlerde şeytanın sözleridir…

Nasıl olurda edebiyatı ve sanatı sözde yaratan şiire ve şaire böylesi bir itham ve aşağılamada bulunabildiğim ile ilgili tepki göstermeden önce anlam, amaç ve hedefini öğrenelim.

İlk şiirlerin dinsel törenlere eşlik etmek için yazıldığı bilinen bir gerçektir. Şiirlerde hakikat değil hayal, sezgi, duyu ve duygular öyle abartılır ki, ancak acıyla ve olumsuzlukla karşılaşıldığında hayatın şiirler ve şarkılarda yansıtıldığı gibi olmadığı anlaşılır.

Enstrüman olmaksızın yazılan şiirler sessiz şarkılar olup, nefsi odaklı tanrısal bir yüceliği, gerçekle özleşmeyen hayalsi bir güzelliği ve gizemi işlemesinden tamamen destan, ninni, aşk, ağıt ve isyandan ibarettir. Tıpkı bir çocuğu avutmak için kullanılan sözlerin şiirlerdeki muhteviyatı, şiirlerin şeytansı aldatmasını kanıtlamaktadır.

Daha açık bir ifadeyle şiir akla değil nefse hitap eden bir manipülasyondur. Şiirdeki amaç anlamı açığa kavuşturmak değil anlamamayı sağlayarak gerçeğin dışına götürmektir. Kendine edindiği ütopik bir alemden seslenir, insanlara ulaşamayacakları ve elde edemeyecekleri rüyası bir duygu doğurtarak boşluğa sürükletir. Bu sebeple şiire akılla yaklaşmak şiiri çıkmaza sokar ve hayalsi gizemini ortadan kaldırır.

Şairlerin saçma sapan rüya âleminde yaşadıkları ve izledikleri şeytanın uydurduğu ne varsa dizilerine döktüklerini ayetlerle açıklayan Allah, onlara uyanları da sapıklıkla yaftalamıştır.  

 “Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. “ Şuara 224  

Allah, Hz. Muhammed (s.a.v)’i elçisi olarak görevlendirilmesine inanmayıp karşı çıkanların kendisini “mecnun bir şair” olarak suçlamaları, o gün dahi şairlerin güvensizliklerini, kaçıklıklarını ve sapkınlıklarını kanıtlamaktadır. Allah’a iman etmiş hiçbir mümine şairlik yaraşmayacağı gibi şiirlerinde gerçeklerden uzaklaştıracak olmasından ötürü vahyen yasaklanmış ve Kur’an’ın bir şiir değil apaçık bir hakikat olduğu bildirilmiştir.

“Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.“ Yasin 69

Şairler hakikatlerin ve kulluğun hasmı olup, kalpleri uyuşturarak yalana, abartıya, aşırıya ve mübalâğa götüren nefsin bayraktarlarıdır. İnsanoğlunun ilk ebedi yaratısı olarak kabul edilen şiir, hayatın gerçeklerine değil de gerçeklerin dışına iter. Şeytan da fısıltılarıyla nefsi egemen kılmıyor mu? Şairler, kendilerine uyanları önce gökyüzüne çıkartıp bir dolaştırır, sonra da aşağı bırakarak paramparça ederler.

Kelimelerdeki cambazlıklarından şairlere her ne kadar itibar duyulsa da yalancılıkları tartışılmazdır. Nefiste yalanlarla kandırılarak felaketlere sürüklenmiyor mu? Bir sözü edebi ve sanatsal olarak değerlendirilip gerçekle özdeşleşip özdeşleşmediği önemsenmez ise, o edebiyat ve sanat sevgisi kişiyi zehirler. Böylece kabul edilmiş bir yanlışlık kazanılmış bir zehir olacağından, o insanın hayatında doğru ve gerçek varolamaz.

Kimileri Peygamber, İslam, vatan ve millet sevgisini içeren şiirlerin ve şairlerinde mi aynı kategoride değerlendirilmesi gerektiği sorusunu sorabilirler. Haddi aşıp abartılan her söz, kime karşı ve neyi içerse de abartıdır ve vahyen kabulü söz konusu değildir. Çünkü hayat, şiir ve şarkılardan ibaret değil yaşanılan gerçeklerden müteşekkildir. Ne Allah‘ın ne peygamberin ne de İslam’ın abartıya ve kelime cambazlığına ihtiyacı yoktur. İmanı veren kudret, ümmi dahi olsan o imanı kalbine nakşeder!  

Eğer Allah, “Peygambere şiir öğretmedik ve ona da yaraşmazdı” buyurmuş ise, hiçbir şiir ve şaire ayrıcalık tanınamaz.           

Çünkü şiirin özü abartıdır, haddi aşmaktır, nefsi yüceltmektir, gerçeği örtmektir, isyan ve intihar ettirmektir, hileli yönlendirmedir, olmadığı gibi göstermektir, duyguları tanrılaştırmaktır, algıları gerçekmiş gibi sunmaktır, kalbi uyuşturmaktır, yalanı süslemektir, bahaneler uydurmaktır, bir ütopyadır, kelimelerle nefsi coşturmaktır, ayakları yerden kesip olmayan âlemlere götürmektir.

Öyle olmasaydı Allah, şairleri ve şiirleri dışlar mıydı? Peygamberimize şiir öğretmediğinin ve şairliğin yaraşmayacağının altını çizer miydi?        

“Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!” Hakka 41

 

İnsan, sözde Allah’a özde şeytana taptığı halde;

İnancıyla davranışındaki aykırılığı dahi kabul etmeyerek neye taptığının bilincinde değildir. Bu sebeple Allah, Abese Süresi 23. Ayetinde; “Hayır! (İnsan) Allah’ın emrettiğini yapmadı” ve Yasin Süresi 60. Ayetiyle de uyarısını sürdürerek, “Ey Âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır” demedim mi?” buyurmuştur.

Hz. Âdem’in yaratılması ile şeytanın saptırılması; iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, asi ile sebatkâr ve hak ile batılın temsilcilerini saflara ayırmıştır. Peygamberler imanın ve iyiliğin, şeytanda nefsin ve kötülüğün temsilcileri olarak görevlendirilmişlerdir. Böylece sokaktakiler ve devletler de bu temel yapıya bağlı hak ile batıl saflarda yerlerini almışlar, bu esas üzerine kadersel düzen akışını sürdürmektedir.

Aldatma, teşhir ve cazibenin merkezi şeytan, nefsine yerleştiği insanların gizli tanrısı olarak Yaratıcı’ya karşı asileştirmekte, böylece sözde Allah ilah kabul edilirken, özde şeytan ve dostlarına ilahlarmışçasına bağlılık sürmektedir. Dolayısıyla soyut olan gökselliğe yani görünmeyene değil, somut olan görselliğe yani beden, madde ve fiziğe itibar edilmektedir.

İslam karşıtları, sözde İslam Dünyası’nın geri kalmışlığı ve uygar olamayışını, tıpkı Hıristiyanlar gibi “Allah” sorununu tartışma konusu yapmamaları ve Kur’an’dan ayrılmamalarına yorumlayarak, geri kalma sebebi olarak göstermişlerdir. Peki, geri kalmışlık ve uygar olmama ne demektir? Yaratıcı Allah’ta mı geri kalmış ve uygarlıktan bihaberdir ki, yaratılışı aynen sürdürmektedir? Aristo felsefesine dayalı pozitivist ve rasyonalist anlayışların dinli ve dinsiz temsilcileri ateistler, Müslüman kimlikliler, Hıristiyan ve Yahudiler; Yaratıcı’dan gelen emirleri çağa, koşullara, akla ve mantığa aykırı bulup simgeden öte hiçbir yaptırımı olmadığını öne sürerek, akılcı ve sevgi kaynağı hümanist bir “Tanrı” oluşturup, diledikleri düzeni kurabilecek ve egemen olabilecek tek gücün kendileri olabileceğine inanmışlardır. Bu sapkınlıklarından dolayı Allah’ın gökyüzüne yerleşip gökyüzünün yönetiminden sorumlu olduğunu, yeryüzünün de insanların egemenliği altında bulunduğu safsatasıyla yeryüzünün tanrısı olarak insanı kabul etmişlerdir.

Özellikle laik İslâm ilahiyatçıları, Batılılaşma ve uygarlaşma adına tıpkı Hıristiyanlar misali, İslâm da köklü bir reform yapmaya girişmişler, dolayısıyla Allah egemenli Kur’an’ı lağvederek, aklın egemen olduğu bir İslâm inancına çabalamaktadırlar. Bu sebeple yüzyılın münafığı Fettulah Gülen adlı şeytan dostu, “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” diyebilecek kadar haddi aşmıştır.

Aristo felsefesinin fevkalade etkisi altında kalmış olan Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflar, Aristo’nun görüşlerini Kur’an’a ve şeriat’ın diğer kaynaklarına uydurmaya çalışmışlardır. Öyle gariptir ki, Aristo felsefesi, İbni Sina ve Farabi gibi İslam düşünürleri sayesinde Batılılar tarafından yeniden keşfedilmiş, insanı egemen kılan lâik, komünist, sosyalist, demokrasi, liberal ve diğer anlayışların türemesine aracı olmuşlardır. Öncesinde mitolojik tanrılar, putlar ve hayvanlara olan tapınma, uygarlıkla birlikte insanlara geçmiştir. Gerçekten kader, öylesine inanılmaz bir gizemle doludur ki, Aristo’nun insanı tanrı kılan görüşleri İslam düşünürleri tarafından değerlendiriliyor ve Kur’an’la yoğrularak başka anlayışların doğmasını tetikliyordu. Ki, Aristo, Tanrı anlayışına yer vermediği için, felsefesinde “İlahi nedensellik” diye bir şey söz konusu değildir. Kişinin ya da toplumun yaşantılarında “kader” ya da “mutlak irade” değil, sosyal ve doğal nedenlerin etkisi olduğunu savunur. İnsanların mutlu ya da mutsuz, iyi ya da kötü olmaları Allah’ın değil, kişinin veya toplumun kendi iradesinin yattığını iddia eder. Eşitsizlik, kölelik ve yoksulluk gibi çaresizlikler ya da rızık azlığı ya da çokluğu, savaş veya barış gibi musibet ve olaylar, ilâhî iradenin değil insan iradesinin sonucu olduğunu kabul eder. Tıpkı Hıristiyan ve Yahudiler gibi, yeryüzü düzenini oluşturanın Allah değil insanların olduğuna inanır. Diğer bir ifadeyle Aristo, insan varlığını “özgür”, “bağımsız” ve “sorumlu” kılıcı bir tanrı anlayışına yöneltmiştir. Yani insan bir tanrıdır ve dolayısıyla egemendir.

İşte bu yüzden Kur’an’a muvafık olmayan yorumlara itibar edilerek Yaratıcı ile kul arasında olması gereken zorunlu sınır tahrip edilmiştir.

Batıl rejimlerin şeytanı tanrı edinişleri toplumları da etkilemiş, böylece Allah ile şeytan arsasında kalan insan, kime teslim olacağı konusunda tereddüde düşmüştür. Allah’ı, elçisini ve dinini kamudan, siyasetten ve düzenden soyutlayıp hapsetmeleri, hukuksal boyutunu yasaklamaları, itaati zorunlu değil de tavsiye niteliğinde bir kültür seviyesine çekmeleri, rasyonalist hilenin nefsi tetikleyen dehşetiyle vahyin paçavraya çevrilişini ortaya koymaktadır.

Seküler düşünce ve düzenler, Allah otoritesini kalplerden söküp atarak batıllığa, nefse ve şeytana olan inancı ve tapınmayı gizli yahut aşikâr perçinlettirmiş, dünyayı dinli ya da dinsiz satanistler doldurmuştur. Kimileri sözlerime tepki göstererek “ben şeytana değil Allah’a tapıyorum” dese de, sözden öte fiziki bir kanıtta bulunamamaktadırlar. Vahiy açık; nefsi çıkar gözetmeksizin kendini Allah’a ve İslam’a adayarak yolunda malı ve canıyla mücadele eden bir avuç insanın dışındakilerin tamamı satanisttir.

Allah, Kur’an’da hak ile batılın sınırlarına vurgu yaparak insanı cennet veya cehenneme götürecek ebedi bir uyarıda bulunmuş, lakin toprak parçası olan ülkelerin sınırlarına, ırka ve milletlere gösterilen özen Allah’ın hükümlerine duyulmayarak, batıla yani şeytana olan tapınmanın nasıl toplumları ve devletleri kuşattığı ortaya çıkıyor. Düşünün ki, ülke sınırları tacize uğradığında savaş sebebi sayılıyor ama dine yapılan saldırı ve taciz düşünce ve fikir özgürlüğü kabul edilip hoşgörüyle karşılanmasına salık veriliyor. Sonra da Müslüman’ım mı diyorsun?

Madem şeytana değil Allah’a taptıklarını iddia ediyorlar; neden Allah, insanın emrettiklerini yapmadığını ve şeytana tapmamalarını buyuruyor?

Allah’a tapan şehadete, şeytana tapan nefse (batıla) koşar! Bir bak bakalım, sen nereye koşuyorsun?        

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin 62

 

ABD’nin ihaneti; Rusya’nın sadakati…

Her ikisi de birbirinden daha zalim ve sömürgeci ama biri hain diğeri sadık!

ABD’yi, Avrupa Ülkelerini, BM, i Türkiye’yi, İsrail’i, Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri gibi birçok ülkeyi karşısına alarak müttefiki Esed’ı savunmak amacıyla savaşmayı göze alarak sahip çıkan Rusya; ne kadar samimi, ilkeli, kararlı, vefalı ve güvenilir olduğunu kanıtlamıştır.

ABD ise, müttefikleri Esed’in kimyasal silahlarıyla tehdit altında iken bertaraf edebilmek amacıyla savaşmaktan kaçarak, başta Türkiye olmak üzere Ürdün, İsrail, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri gibi yıllarca sömürdüğü ve emir eri olarak kullandığı milletlere sırtını dönmek suretiyle kalleşliğini belgelemiştir.

Böylece Rusya’nın müttefikine gösterdiği bağlılığı ABD, müttefiklerine karşı ihanetle yanıt verip, zalim Esed’i cesaretlendirmiş ve müttefiklerini yalnızlığa terk etmiştir. Eğer karar alıcı iki şeytan olup, dünyada bu şeytanların gözünün içine bakıyor ve illa şeytanlardan birinin safında olmaya ihtiyaç duyuyorsa, hain ABD’nin değil Rusya’nın safında yer almak, nefis için kaçınılmaz bir istikbaldir.

İnsanlar, ilme büyük itibar göstermelerinden ilim sahiplerine öyle teslim olurlar ki, hata ve yanlış yapmaz inançlarından tanrı seviyesinde bir aşk ve tazimde bulunmaktan sakınmazlar. Ben de derim ki, madem düşüncenin ‘vahyi mi batıl mı’ olduğuna ehemmiyet vermeden bilgisi dorukta olan ilim sahiplerine saygı duyacaksın, neden yaratılmışlar içinde ilmi en yüksek olan şeytana itibar göstermiyorsun? Amelsiz bir ilim, nasıl ki ruhsuz bir beden misali ölü ise; hain bir güçte örümcek evi gibidir. Çünkü evlerin en çürüğü örümcek evidir. Dolayısıyla şeytanı rehber edinmeye karar vermiş bir ülke, korkağın ve hainin değil de cesurunun ve sebatkârının safında olmalıdır.

Artık ABD’nin süper güç ve gündem belirleme unvanı ortadan kalkmış; Rusya, tek başına meydan okuyarak seküler dünyanın iktidarlığını eline geçirmiştir. Dolayısıyla ABD’de de manda altındaki diğer ülkeler durumuna düşmüş ve dolaylıda olsa Rusya’yı Efendi olarak tanımıştır. Yaratıcısı Allah’a güvenmeyip imanın gücüne inanmayanlar; kölenin köleliğini yapmaktan ise, bir efendinin köleliğini yapması daha muteber olsa gerek!

Bu sebeple günümüzün efendisi Rusya olup, gerek Türkiye gerek bölge ülkeleri gerekse vahye sırt çevirmiş dünya ülkeleri, ABD’nin de kendilerinden bir farkları kalmadığını idrak ederek, Rusya cephesinde yer almalıdırlar.

Rusya’nın kararlılığı ABD’nin imajını paçavraya çevirmiş, artık ABD’nin caydırıcı gücü hezimete uğramıştır.

Şeytanla akit ve pazarlık yapmanın ilk kuralı, yapma’dır. Dolayısıyla her iki tarafta şeytan olup, insan kasabı Esed şeytanının çıkarlarını gözetmek maksadıyla Cenevre’de yaptıkları görüşmeler, tamamen savaşsız bir çözüm hilesidir. Böylece ancak istediği 30 günlük süre zarfında kimyasal silahlarının listesini çıkarabileceğini söyleyen Esed, elindeki kimyasallarında ne denli devasa olduğunu kanıtlamakta, bir kısmını ortaya çıkararak büyük bir çoğunluğunu şartlara göre kullanmaktan çekinmeyecektir.

Öyle trajikomikler ki; ABD Dışişleri Bakan Kerry, ABD ve Rusya’nın Suriye’nin elindeki kimyasal silahların alınması ve yok edilmesi metotları üzerinde anlaşmaya vardıklarını söylüyor; zalim Esed ise halkına karşı kimyasal silah kullanıyor ve bölge ülkelerini tehdit ederek her an kullanabileceğini gözdağında bulunuyor; onlar ise metot üzerinde mutabakat sağladıklarıyla gurur duyarak başarı nutukları atabiliyorlar. İnsan olarak ipini şeytana kaptırmışsan, adı ABD olmuş, Rusya olmuş, Esed olmuş, Sisi olmuş ne fark eder?

Rusya’nın cesur kararlılığı karşısında korkusundan diz çöken ABD, Esed’in elindeki kimyasal silahların denetimi ve yok edilmesi konusunda kâğıt üzerinde anlaştı ama kimyasal silahların kullanma inisiyatifi halen Esed’in elinde ise, üzerinde anlaşmaya varılan o kâğıt parçası gurur duyulmaya değil çöpe atılmaya layıktır.

Unutulmamalıdır ki, azgının kesinlikle iflah olmayacağına hükmeden Allah, azgından insani bir düşünce, davranış, uzlaşma ve merhamet gibi bir karşılılık beklenmemesini açıkça bildirmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın da ifade ettiği üzere; işlenen katliamların kimyasal ile yahut meşru addedilen diğer öldürücü silahlarla yapılmasının hiçbir farkı bulunmadığıydı. Esed’in 100 bin insanı öldürmesi ve milyonları ya yaralayıp sakat bırakması ya da göçe zorlaması dünya kamuoyu önünde BM ve Batı’yı zora sokmuş, müdahaleyi kırmızıçizgi addettikleri kimyasal silah kullanılmasıyla şarta bağlamışlardı. Sonuç; kimyasal silah kullanılıp yüzlerce çocuğun kıyılması akabinde sokak kabadayılığı yaparak esip gürlemişler ve Rusya’nın masaya vurmasıyla süt dökmüş kediye dönüşmüşlerdir.

Esed, değil elindeki tüm kimyasal silahları kullanması, Rusya, kendisine atom bombası dahi verse mutlaka mağlup olacak ve imanın karşısında barınamayacaktır.

Bugün ki süreç nasıl ABD’yi bitirmiş ise, yarın da Rusya bitecek; Müslümanlar, Allah’ın yardım ve desteğini hak ettikleri gün, dünya iktidarlığına kavuşacaklardır. Allah’ın oyun oynamalarına izin verdiği insan hilkatli şeytanların birbirlerine çalımları, üstünlükleri, silahları ve tuzakları Müslümanları endişelendirmemeli ki, Allah yanlarında olabilsin! Bilmelidirler ki, Allah’ın izni olmadan ne bir insan öldürebilirler, ne katliamlarda bulunabilirler, ne zafer kazanabilirler, ne de egemenlik kurabilirler. Şükürler olsun her şeyi görüp gözeten ve hesap soran yaratıcımız bir Allah var! Allah’ın yanında Rusya, ABD ve Esed gibi çapulculardan korkulup kıymet verilmesi; hiç iman etmiş müminlere yaraşır mı?

İNANMAK YETMEZ; İMAN ET, İMAN ET, İMAN ET…

“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” Tegabün 11

İnsan mısın; hayvan mı?

Hemen bu nasıl bir soru diye tepki koymadan önce; seni insan olarak yaratıp şereflendiren Allah’a yaptığın hainlik ve nankörlüğü sorgulaman akabinde yanıt verecek olursan, hayvandan da daha aşağı bir yaratık olduğuna hükmedeceksin.

“Kahrolası insan! Ne inkârcıdır! Allah onu neden yarattı? Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onun canını aldı ve kabre soktu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir. Hayır! (İnsan) Allah’ın emrettiğini yapmadı.” Abese 17-23

Yaratıcısı Allah’ın hükümlerine göre değil de nefsinin istek ve düşünceleri indinde ya kökten inkâr ederek, ya Allah ile peygamberlerini birbirlerinden ayırarak ya da ayetlerini eğip bükerek sözde imanını yahut imansızlığını savunan insanın, Allah’ın halife kıldığı insan olmadığı tartışılmazdır.

İnananın da inanmayanın da Allah’a ortak koşarak nefislerine boyun eğmeleri, Abese Süresi 23. Ayetinde buyrulduğu üzere; “Hayır! (İnsan) Allah’ın emrettiğini yapmadı” hükmüyle aşikârdır.

Aslında lafebeliği yapmaya gerek olmadığından yazımı uzatmayacak; nefse göre sözde iman edenlerin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur yağdığında onu çıplak pürüzsüz kaya halinde görmen gibidir.

Allah ve Resulünün herhangi bir işte verdiği hükümleri, gerek inanmış bir kadın gerekse inanmış bir erkeğin nefsi doğrultusunda seçme hakkı bulunmadığı açıkça bildirilmiş, her kim gerekçelere sığınarak hükümlerden yüz çevirdiğinde sapıklığa düşmüş olacağı ayetle karara bağlanmıştır.

Bu durumda sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların tümünde Allah’ın indirdiği hükümlerle mi yoksa beşeri hükümlerle mi hükmedildiği sorgulandığında, nasıl Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen kahrolası bir insan olduğuna kanaat getireceksin.

Şüphesiz Allah’ın söylemediğini ‘Allah’tandır’ diyerek dinlerine fiyat etiketi koymuş münafıklar, insanları vahiyden uzaklaştırarak nefislerinin esaretine sokma gayretindedirler. Zaten onlar sebebiyle insanların yoldan çıktıkları malumdur. Onlar kendilerini hüküm veren konumda addedip toplumlara da böylesine korkunç bir imaj doğurmalarından, insanlarda ayetlere bakmaya gerek bulmamaktadırlar. Hatta vahyi yol edinenleri de, “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” fetvalarıyla ayetlerden büsbütün uzaklaştırmaktadırlar.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

(Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin (ve münafıkların) durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” Bakara 171

“Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” Enfal 22

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

Hayvan, hayvanlığını; bitki, bitkiliğini; şeytan, şeytanlığını biliyor ama aslında hayvan olup da kendini insan sananlardan daha ürkütücü bir mahlûk var mıdır? 

 

Hedef Esed değil doğrudan mücahitlerdir!

Suriye’ye yapılacak saldırının başını çeken ABD ve Türkiye’nin dâhili olduğu ittifakın hedefi Esed mi yoksa mücahitler midir? Sözde Esed ise, Rusya, açık açık Esed’e her türlü silah yardımında bulunurken, neden ittifakta savaşan muhaliflere silah yardımında bulunmuyor? Doğrudan operasyon yapmak yerine, Esed ile savaşan mücahitlere silah yardımı yapmak daha meşru, ekonomik, kolay ve risksiz bir yol değil midir?

Gerek ABD, gerek İsrail, gerek AB, gerek Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri, gerekse Türkiye’nin açık ve gizli hasmı Allah’ın düzenini egemen kılabilmek için cihad eden mücahitler olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Tamamen hak ve adalete dayalı İslami bir sistemin bölgede hüküm sürmesine karşı seküler ve sömürgeci güçlerin mücahitleri düzenlerine çekebilmesi mümkün olamayacağından, yağmurdan kaçarken doluya yakalanmak istememektedirler. Dolayısıyla mücahitler yerine zalim bir Esed, kendileri için bir dost ve yardımcıdır! Dışarıya karşı verdikleri hümanist söylemleri, içeride derin hesapları gizlemektedir. Ayrıca İsrail için de ne İran ne de Esed düşman değil mücahitlerdir. Mısır’da ki Müslüman Kardeşler iktidarını deviren firavunlara destekleri de apaçık ortadadır.

Mücahitlerin adım adım zafere yaklaşmaları haçlıları endişelendirmiş ve kimyasal silahı bahane ederek İslam ordularını ortadan kaldırmaya yönlendirmiştir. İran da her ne kadar İsrail ve ABD’ye düşmanmış imajı verse de, asıl hasmı yanı başında Sünni bir şeriat devleti kurulacak korkusudur ve onlar için Sünniler, İsrail’den çok daha tehlikeli ve ezeli bir düşmandır. Bu sebeple tarihleri boyunca Sünniler ile savaşmış ve tek bir kâfir ülkeyle muharebe yapmamışlardır.

ABD, asla İslam ordularıyla aynı safta yer almaz! Zaten ABD ordusu bu gerçeği açıkça deklare etmiştir. Ancak asıl amaç, İslam ordularının güçlerini kırmak ve ileride doğacak tehdidi ortadan kaldırabilmek olduğundan kongreden beklenen oylamada operasyona imkân tanıyacaktır. Dikkatle okunduğunda müdahale Esed rejimine karşı yapılacağı görüntüsü verse de, hedef mücahitlerdir ve kurulabilecek bir şeriat devletidir.

Suriye’de savaşarak yüzlerce şehid veren İslam tugayları: “Batı’nın Suriye’ye askeri müdahalesine karşı çıkıyoruz. Bunun İslami Cihat tugaylarına yönelik yeni bir saldırı olduğunu düşünüyoruz. Şam beldesinde aktif olan bizler, halklarımıza karşı yapılacak olan Batı askeri müdahalesine karşı olduğumuzu açıklıyoruz. Bu açıkça, kutsal Şam beldesine ve İslam devletine yapılacak bir saldırıdır.”  

Başbakan Erdoğan’ın Irak’ta yaptığı ihaneti tekerrür etmeyeceğini düşünüyor ve mücahitlere karşı planlanan saldırıda yer almayacağına ihtimal veriyorum. İnşaAllah nefsi ve çıkarcı düşünceyle karar almaz; her ne kadar aşırı uç olarak tanımlayıp pkk teröristleriyle özdeşleştirebildiği ve ‘asla yanımızda olamazlar’ dediği mücahitlerin imhaları için herhangi bir tavrın içine girmez. Zalim Esed’in yerle bir edilmesi tartışılmazdır ama ittifak içinde olduğu haçlıların amaçlarını ihlâslı bir kalple okursa, Allah yolunda savaşan mücahitlerin katili olarak ahirette yaftalanmaz.

“Gerçeklik yalnız akılla değil gönül gözü ile de görülür, gönül gözünün de kavrayıcı ve bilici bir gücü vardır.” B. Pascal

Başbakan Erdoğan, vahyi bir imanın içinde ve idrakinde değil ki, Müslüman halkı kasıp kavuran Esed gibi bir zalim için Batı’dan yardım isteyebilmektedir. Nasıl oluyor da bir Müslüman olarak kardeşlerini haçlılara vurdurmayı sürdürebiliyor? Oysa Esed’e karşı göğüslerini siper etmiş mücahitler, Batı’nın müdahalesine şiddetle karşı çıkmakta ve ‘bizler Esed’e yeteriz’ diyorlarsa, Başbakan Erdoğan’ın derdini anlayamıyor, samimiyeti ve amacının sorgulanması gerekliliğini vurguluyorum.

Diyorlar ki; “Batı’dan çözüm için yardım dilenenler düşmandır ve Allah’a, peygamberine, şehitlerin kanlarına, yaşlılara, çocuklara ihanet edenlerdir. Allah bizim İslami devrimimizledir… İster zafer ister şehadet, Allah’tan başka kimseye boyun eğmeyeceğiz ve Allah’tan başkasından yardım istemeyeceğiz. Allah’ın vadine güveniyoruz.”

Müslümanların Batı’lı güçlerce sürekli vurularak hunharca katledilmelerini ve zayıf düşürülmelerini özgürlük, yardım ve destekle açıklamak, yalanın ta kendisidir. Şer güçlerin bombaları Esed’i devirmez ama mücahitlerin imanları yerle bir eder. Çünkü imanın ardında Allah, şer güçlerin ardında da nefisleri var!

Türkiye, hiçbir şart ve koşulda kâfir ve münafık zalimlerin safında yer almamalı, Esed’den çok daha zalim, sinsi ve hain barbarların tuzağına düşerek milletimizin lanetine sebep olmamalıdır.

Suriyeli muhalif grup Yusuf El Azma Tugayı’nın komutanı Enes Abdülhamid Zir, haçlıların Suriye’ye yapacakları askeri müdahale öncesi dedi ki; “Askeri müdahale yerine keşke bize silah verselerdi, Esed’i biz kendi yöntemimizle devirirdik. Kendi kendimizi yönetme güç ve kapasitesine sahibiz. Silah yardımı almıyoruz, gıda yardımı ise çok az geliyor ve yetmiyor. Elimizdeki silahlar Esed askerlerinin elinden aldığımız silahlardır. Türkiye’nin hedef alınacağını düşünmüyorum. Kaldı ki Suriye’deki mazlum halka yardım eden, her zaman desteğini esirgemeyen tek ülke Türkiye, tek halk Türk halkı ve tek lider de Erdoğan’dır. Türkiye tarafının da hiçbir şekilde etkileneceğini sanmam çünkü bizim oraları da korumaya karşı stratejimiz hazırdır.”

İşte Erdoğan’a, Türk halkına ve Türkiye’ye karşı böylesine samimi duygular ve güven içinde olan mücahitleri, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri gibi Sisi dostları ve ABD kuklalarının oyununa gelerek kıyabilecek bir Erdoğan; vallahi, billahi Allah’a, peygamberine, şehitlerin kanlarına, yaşlılara ve çocuklara ihanet eden bir düşman olarak damgalanacaktır. Rabbimin nasip ettiği iktidarlığını hüsrana uğratmaması için dua ediyorum.

Bilinmelidir ki, ABD, İsrail ve AB ‘den daha çok mücahitlerden korkan ve yok edilmelerini isteyen Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleridir. Çünkü saltanatsı diktatörlüklerine son verecek sadece mücahitlerdir. Nefis düşkünlerini satın alabilirler ama Allah yolunda şehadete koşan iman dolu kalpleri satın alabilmeleri mümkün değildir.

ABD’nin İslami kamuoyundan tepki almamak için Esed’in askeri gücünü de vuracağı ve böylece çatışmanın devamını sağlayacak dengeyi oluşturacağı kuvvetle muhtemeldir. Böylece İran, İsrail ve Rusya’nın da reaksiyonunu azaltarak, asıl düşmanı mücahitleri etkisiz kılmak suretiyle kendine yakın bulduğu diğer muhalif tarafları güçlendirerek, Esed ile masaya oturtmayı hesap etmektedir.

İran ve Rusya, Esed’e açık açık yardım ederek her türlü silah ve lojistik desteği verip çarpışmaya asker gönderebiliyor; diğer ülkeler çekincelerinden muhaliflere silah yardımı bile yapamıyor ise, düşünülen müdahalenin Esed’e değil mücahitlere karşı olduğu aşikârdır.

İman nasıl bir güç ve zaferdir diye merak edenlere, El Nusra mücahitleri bir kanıttır. Silahları ve hiçbir ülkeden destekleri olmadığı halde düşman ordusundan edindikleri silahlarla Esed gibi güçlü bir orduya sahip zalimi köşeye sıkıştırmışlarsa, imanın da tarifi oraya çıkmaktadır.

Herkesin hesabı olduğu gibi Allah’ın da hesabı vardır ve mutlak olacak olanda Allah’ınkidir.

“Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?“ Nisa 109

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73

Nefsin şiddet ve yasağından kaygılanma!

Asıl nefisleri yaratan Allah’ın şiddet ve yasaklarından kaygılan ki, geri dönüşümü olmayan felaketten kurtulabil.

Nefis, fıtratı gereği aleyhine olabilen her oluşuma tepki duyar ve onu bertaraf edebilmek için yaratılmış tüm kötülülükleri mubah sayarak işlemede sınır tanımaz. Dolayısıyla yaşanılan dünyada hak ile batılın savaşı değil nefislerin birbirleriyle olan savaşlarıyla karşı karşıyayız.

Bir nefsin doğru yahut yanlışı, diğer nefsin doğru ya da yanlışıyla çatışır ve güçlü olan nefis, diğer nefislerin taleplerini gayrimeşru kabul ederek üstünlük kurar. Nefislere karşı yaratıcı Allah adına mücadele edenlerde, birbirine düşman nefislerce asıl hasım ilan edilir ve her ortamda kınanarak dışlanır. Bu sebeple nefislerin birbirlerine olan kindarlığı, Allah safında yer alanlara karşı ittifaka dönüşür, böylece dönmeye devam eden çark, ta ki dünya hayatı sona erinceye kadar sürer!

Dünya hayatında bunu engelleyebilmek mümkün değildir. Çünkü kötülüklerin ve nefislerin temsilcisi şeytan, misyonu gereği varlığını sürdürmektedir. Ne zaman şeytan ortadan kaldırılır, nefsi kötülüklerin tamamı son bulur ve düalitesiz yeni bir yaşam yaratılarak sadece iyilik hâkim olur. Ancak şeytanı dünya hayatından yok etmek yaratıcı Allah’ı da kapsayacağından kabili imkânsızdır.

İradesiyle üstün bir nefsin olmadığı, Allah’ın insanlarca bilinmeyen bir bilgiye göre dilediği nefsi galip kıldığı tartışılmaz bir gerçektir. Bu durumda nefisleri kökten yok etmek gibi bir ütopyaya kalkışılacağına hükme boyun eğerek Allah’ın safını seçmek, kulun nefisle mücadelesi için temel şarttır. Unutulmamalıdır ki, beşerin herhangi bir şeyi yok edebilmek gibi bir kudreti bulunmamaktadır. Zarar verebilir, tahribatta bulunabilir ve vicdanları doğrayan eylemlere girişebilir ama yok edemez. Var eden kudret kim ise, yok eden de O dur!

Dinsel ve ırksal olarak farklı, hatta düşman sayabileceğimiz ülkelerin çıkar odaklı nefissel ittifakları, sanırım başka bir kanıta ihtiyaç bırakmamaktadır. Bir tarafta ABD, AB ve İsrail; diğer tarafta Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve sözde İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Mısır’daki firavun Sisi’nin safında yer alarak seçilip darbe ile yıkılan Müslüman Kardeşlere cephe almaları; nefsin çirkinliklerini, hak ve adalet düşmanlığını da ispat etmektedir.

Suriye’nin zalim diktatörü Esed’in yaklaşık 3 yıldır 100,000’i aşkın insanı katletmesini ve milyonların yurtlarından çıkartmasını izleyen nefisler, kimyasal silah kullanmasıyla birlikte harekete geçerek tepki koymuşlardır. Oysa tepkilerinin ve müdahalede bulunmak istemelerinin nedeni insani değil, ileride o kimyasal silahların kendilerine karşı kullanılabileceği korkularındandır.

Nefis öyle sinsi ve hilekârdır ki, insaniyeti bitirebilmek için insani maske ile dolaşır da kimse gerçeği okuyamaz.    

Şüphesiz meydana gelen müspet yahut menfi her olay Allah’ın izniyle gerçekleşmekte, heva ve heveslerini tanrı edinenlere layık oldukları karşılık reva görülmektedir. Dolayısıyla hiçbir nefis yoktur ki, hatasız, günahsız ve temiz olabilsin!

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” Enfal 25

Firavunların Müslüman Kardeşler örgütünü feshetme kararlarının zerre kadar değeri yoktur. Kendi ülkemizde dahi böylesi nice kararlar alınmış, üstelik CHP iktidarı dönemlerinde Arakan’lı Müslümanlar gibi zulümlere ve katliamlara duçar kalmıştık. Nefsin yaptığı zulümler imanı artırır ve cennete giriş bileti kazandırır. Asıl dehşete kapılması gereken Allah’ın ebedi ceza ve azaba çarptıracak olmasıdır.

Müslüman Kardeşlerin Allah’ın hükümlerine muhalefet ederek zalimlere karşı savaşmamaları nefislerinin bir kandırmacısıdır. Bir Müslüman olarak varlıklarının nedeni hakkı ve adaleti egemen kılabilmek için kötülüğe karşı savaşmaları farz iken, Allah ve Resulüne karşı savaş açıp acımadan öldürenler lehine gösterilen sabır vahyi değil tamamen nefsanîdir.

Müslüman’ın iktidarlık savaşı nefsi için değil Allah için olmalıdır. Zaten yeryüzün ve gökyüzünün iktidarı Allah değil midir? Eğer sen, Allah’ın iman etmiş bir kulu isen; nefsi bir iktidarlığı değil iktidarın sahibi için savaşmalı, ölmeli ve öldürmelisin. Ancak Müslüman Kardeşlerin mazoşist misali zulümden haz duyarcasına karşı koymamaları, İslami hükümlerle bağdaşmadığından Allah, firavunlara geri adım attırmamaktadır.

Devlet kurumları bizim kurumlarımız yahut insanlar bizim insanlarımız gibi bir düşüncenin İslam’da yeri yoktur ve tümüyle nefsidir. Ona bakılırsa dünyadaki kurumlar ve insanlarda Allah’ın varlıklarıdır. Lakin Allah, ana ve babamın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmeni ve kötüye karşı savaşarak hakkın ve adaletin hâkim kılınmasını emretmiştir.

Müslüman Kardeşlerin firavunlarla çatışmaktan kaçma nedeni, darbeyle el konulan iktidarlarını yeniden kendilerine teslim edebilecekleri umudu taşımış olmalarındandır ki, bu da, şeytanın vicdana gelerek kötülüğü terk edip iyiliğe çalışması gibidir.

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.“ Bakara 190

 “Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

 “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

“Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” Nisa 75

Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?” dediler. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.” Nisa 77

 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.810 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: