F. Gülen intihar edebilir!

Dünya, nefsi emellerine ulaşabilmek için çok çeşit maske takan nice binbir surata sahne olmuş ama Gülen gibisine pek rastlamamıştır. Taktığı her maskeyi hem ruhuna hem de bedenine öyle giydirmiş ki, cinsel şeytanı dahi gıpta ettirmiştir.

Öyle ki, taktığı her maskedeki kamuflaj mahareti, sahip olduğu en büyük ve önemli silahtır. Bulunduğu ortama, düşünce ve dine o kadar mükemmel uyum sağlamaktadır ki, hidayete erdirilmemiş olanlar üzerinde çok kuvvetli etki yapıp sağladığı imajın dışındaki maskelerini gizleyebilmektedir. Dolayısıyla Gülen, her düşünce ve inançta müthiş bir kamuflaj ustasıdır.

Narsisizmin kendini beğenmiş bir türü olan Gülen, her ne kadar kendini Allah’a ve insanlığa adamış bir kul, hizmet eri ve mütevaziymiş gibi gösterse de, adeta nefes alıp yürüyen bir tanrıymış hissindedir. En büyük korkusu gücünü kaybetmesi, etrafındaki herkesin kendine düşman olması ve yıkılacak kaygısı taşımasıdır. Gücünün bir sınırı yokmuş gibi öyle bir benliğe sahiptir ki, aleyhine zuhur edebilecek oluşumlara karşı düşmanlarını sindirebilecek hak ve insanlık dışı her türlü tedbiri alır, tehlike sezdiği an şantaj ve tehdit amaçlı kullanır. Kurduğu gücün emanet değil mutlak olduğu sanısıyla iradesini Mutlak İrade’nin üstünde tutarak egemenliğini korumaya çalışır.

Ne yaratıcı Allah’ın ne Resulün ne Kur’an’ın ne de başkalarının düşünce ve isteklerine asla ilgi göstermez; “en iyi ben bilirim ve benim yaptığım doğrudur” tanrısal hüviyetle kendine itaat edilmesini ister. Plan ve hedeflerine ulaşamayıp gereken ilgiyi göremeyen Gülen gibi narsistler, eriyerek çökmelerini beklemeden intihara kalkışırlar. Sıradan bir insan olmaya kesinlikle tahammülsüzdürler.

“Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” diyebilecek kadar sapıklıkta haddi aşan Gülen, Allah’a dahi saygı göstermezken, başkalarının hakkına saygı duyabilmesi mümkün müdür?

Gülen’in kişiliği öyle bozuktur ki, gerçeklerle bağdaşmasa bile daima kendisini haklı görmekte ve ancak kendisinin kanaatiyle bir şeyin doğru ya da yanlış olabileceği düşüncesine sahiptir. Dolayısıyla en gözde ve tek olma isteği, “her şey sadece kendisi için vardır ve ne olursa olsun her şeyin, kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir” hissiyatı, Gülen’in kendini tanrı görmesine sebebiyet veren kalbi hastalığından doğmaktadır.

Bu öylesine bir hastalıktır ki, kendini başkasının yerine asla koymaz, başkalarını anlamak yerine başkalarının kendisini anlamasını zorlar; çıkarı olduğu kimse yanlış ise de doğruluğuna fetva verir; başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyor ise kabulüdür, aksi halde hiçbir fikir ve hareketlere tahammül edemez. Ki, “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” düşüncesiyle Allah’ın ayetlerine bile tahammülü olmadığı aşikârdır.

Gülen gibi hastalıklılar, başkalarının zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında öfkelerine hâkim olamaz, saldırganlaşır ve öylesine acımasızlaşırlar ki, ölümden ziyade hiçbir şey kendilerini durduramaz.

Allah’ın, cennette yaşamakla mükâfatlandırdığı ve ilim ile yücelttiği şeytanın evveli, akıbeti ve ahiri idrak edilemediğinden, Gülen’in şeytandan farksız durumu okunamamakta; dolayısıyla satanistlerin şeytanı rehber edinmeleri misali gülenistler de kayıtsız-şartsız Gülen’i rehber edinebilmektedirler.

Düşünün ki, yıllardır mallarını, makamlarını ve mesailerini Gülen’e adayarak sözü uğruna her türlü cani siperhane fedakârlıkta bulunmuş cemaat, “Paralel yapı” gerekçesiyle değişik yaptırımlarla karşı karşıyalarken; Gülen, onlar için dahi kılını kıpırdatmayıp göğsünü siper etmemek suretiyle yargının karşısına çıkmaktan korkmaktadır. Oysa Gülen, ifade ettiği gibi suçsuz ve hakkaniyet içinde ise, yüzlerce insanı aileleriyle birlikte perişan edeceğine sığındığı ABD’den Türkiye’ye dönüp hesaplaşmaya gitmelidir. Ancak o, bir narsistir ve kul olarak gördüğü yığınlar için hiçbir ödünde bulunmaz.

Oysa cemaati için;“Gözü dönmüş dinsizlerin ve densizlerin tecavüzleri karşısında ölümü gülerek karşılayan Hz. Zekeriya gibi, Hz. Yahya gibi, Hz. Mesih gibi gülerek karşılayacaklar” diyen Fethullah Gülen, tanrı mı ki, cemaati gibi ölümü, yargılanmayı göze almaktan kaçınmaktadır? Kendisini Peygamberler üstü sanan Gülen, narsist kişiliğinden ötürü tanrı haletiruhiyesindedir.

Artık ziyanında son noktaya gelen Gülen, güvendiği haçlı-siyonist güçlerce de kurtulamayacak; ya doğrudan intihar edecek ya da kendini öldürterek hainliğini, münafıklığını ve küfrünü örtbas etme yolunu seçeceği kuvvetle muhtemeldir.

Allah, kendisini dolaylı olarak Rab edinmiş cemaatinin çoğunluğunu zillete mahkûm etmiş; hidayete ulaştırdıkları istisna tamamını mühürlemiş olmalı ki, ne olduğu apaçık ortadayken anlaşılmasına izin vermemektedir.

Unutma o günü ki- onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah’a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri, “Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!” demekten başka bir şey olmadı.” En’am 22-23

Dengeler her yerde aynıdır…

Ölçü, karar ve denge, kâinatın yaratılışındaki temel hususiyetlerin başında gelir. Rahman suresinin hemen başlarında arka arkaya üç yerde ‘mîzân’ yani ölçüden bahsedilmesi boşuna değildir. Her olay, her hareket, her düşünce ve her eylem, karşı bir tavır ve tepkiyle dengelenir. Böylece hiçbir güç süper ve sınırsız, iradelerde özgür ve başıboş değildir.

İyiyle kötü, doğruyla yanlış, kayıpla kazanç, gaddarlıkla merhamet, huzurla sıkıntı, güvenle korku, zenginlikle yoksulluk, yaşamla ölüm arasında oluşan değişimler, Yaratıcı’nın denetimiyle dengelenmektedir.

Bir şeyin biçim değiştirmesi, farklılaşması, artı veya ekside ivme kazanması, küçülüp büyümesi mutlak olan dengeyi tahrip etmez. Büyük bir yanmamış kömür yığınındaki kimyasal enerjiyi ölçün. Kömürü bir trenin buhar kazanında yakın. Sonra harlayan ateşteki ve hızla ilerleyen lokomotifteki enerjiyi ölçün. Enerjinin biçim değiştirdiği ve biçimlerinin birbirinden tamamen farklı göründüğü açıktır. Ama toplam miktarı hep aynıdır. Eğer büyük bir çarklı saatin içinde yaşıyorsak, bu saatin sürekli kurulması gerekir. Ama etrafınıza bir bakın! Evrendeki enerjinin azalması ve yıllar geçtikçe enerji kıtlığından dolayı cisimlerin daha az hareket etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Bu, yaşanan bir kanıttır. Newton’a göre evrenin işlemeyi sürdürmesi, Yaratıcı’nın rahatlatıcı elinin müdahale ettiğinin, bizi koruyup beslediğinin, desteklediğinin, yitirdiğimiz güçleri yenilediğinin bir kanıtıdır.

Bütün maddelerin ilk varolduğundaki toplam miktarı da aynıdır. Mesela, havada var olan oksijenin daha sonra orada olmaması onun yok olmuş olması değildir. Herhangi bir metale yapışmıştır. Çünkü soluduğumuz havada çeşitli gazlar vardır ve bu gazlardan bir kısmı metale yapışmıştır. Havayı ölçerseniz biraz hafiflemiş olduğunu, demir parçasını tartmanız halinde ise biraz ağırlaşmış olduğunu görürsünüz. Havanın yitirdiği ağırlığa tamamen eşit miktardadır.

Kimya biliminin kâşifi Fransız kimyacı Lavoisier’in bir kutu içinde yaptığı deney sonrası paslanmış bir metalin yitirilen hava kadar öncekiden daha ağır olması, gerçekte hiçbir şeyin yok olmadığı, sadece şekil değiştirdiğini ortaya çıkarmıştır. Tıpkı enerji yani ruh gibi; Yaratıcı, yarattığı evrene gerekli olan sabit miktarda madde koydu. Yıldızlar büyüyüp parladı, dağlar oluşup çarpıştı, rüzgâr ve buzlarla aşındı, metaller paslanıp dağıldı. Ama bütün bunlar olurken evrendeki toplam madde miktarı asla değişmedi, bir gramın milyonda biri kadar bile değişmedi ve sonsuza dek değişmeden kalacak. Örneğin bir şehrin ağırlığı hesaplansa, sonra bu şehir kuşatma altında kalıp binaları yıkılsa, bütün dumanlar, küller, yıkılmış surlar ve tuğlalar toplanıp tartılsa, ilk ağırlıkta bir değişim olmaz. Hiçbir şey kaybolmaz, en küçük toz zerreciğinin ağırlığı bile!

İnsanların büyük bir çoğunluğu sıradan mazbut bir hayat yaşamasına, herhangi bir belâya bulaşmak istememesine, musibetlerden korkup kaçınmasına, barış ve refah bir hayat dilemesine rağmen; yine de belânın binbir türlüsüne muhatap olabiliyor, ahlâksız ve bayağı bir yaşamla bütünleşebiliyor, en güvendiği aile bireylerinin veya arkadaşlarının kurbanı olarak ya taciz ediliyor ya en ağır ihanetlere uğrayarak hayatı kararabiliyor ya da canı dâhil tüm varlığını kaybedebiliyor. Sayısız caniliğin, vahşet, entrika, öfke ve tuzakların varolduğu bir dünyada; her türlü iyiliğin, sevginin, merhametin, yardımın, hoşgörünün ve sabrın varlığı dikkate alınırsa, bu dengeyi sağlayan sebepleri ve araçları seçenin özgür iradeler mi, yoksa Mutlak İrade mi olduğu sorgusu gerçeğin perdelerini açmaya yeterlidir.

İnsan hayatının kendi elinde olduğu ve dilediğini seçebilme hakkı bulunduğu iddiası, gerçekçilikle zerre kadar bağdaşmamaktadır. Acaba kişi, kendi yolunu kendi seçtiği için mi, kendini yok edebilecek, acı verebilecek, zarara uğratabilecek ve öldürtebilecek olayları önce plânlayıp sonra gerçekleştirmektedir? Akıl kurallarına göre hatasız ve yanlışsız tek bir insan olamayacağı kuramı dikkate alınırsa; insanoğlunun her şeyi bizzat iradesiyle yaptığı fikri doğmaktadır ki, bu da, insanın sapık bir yaratık olduğu savını ortaya koymaktadır.

Her türlü yasa, tedbir, eğitim, yaptırım ve telkinlere rağmen, yeryüzünde işlenen bu kadar acımasız olayları, haksızlık ve adaletsizlikleri, muhakeme edebildiği iddia edilen özgür bir insanın yapabilmesi mümkün müdür? Hem kendini hem de çevresini mahvedebilen insanın huzur ve güven içinde yaşamak kadar akılcı bir imkânı varken; neden acı ve dehşet dolu bir hayatı tercih etmektedir?

İnsanı bu denli kör ve özürlü bir anlayışa sevk eden akıllar rahatsızsa, egemenlikleriyle böbürlenen iktidarlar ve bilgileriyle övünen dehalar, neden suç imparatorluklarının birer üyesi olabiliyor, bunlara son veremiyor, kötülük, olumsuzluk ve aykırılıkların önüne geçemeyerek mutlak bir barışı ve refahı sağlayamıyorlar? Bu farklı akıllar arasında varolan dengesizliği bertaraf ederek normal etkileşmeyi ve iletişimi kurabilecek, hafızalardan kötüyü silip doğruyu nakşedebilecek bir keşfin ve düzenlemenin yapılabilmesi, bilimsel verilere göre mümkün değil mi?

Dönmeye devam eden kader çarkı öylesine hassas bir döngü içinde akışını sürdürmektedir ki, hiç kimse hiçbir şeyin farkında olmadan sahnedeki rolünü oynamaya ve oyuncaklarıyla oyalanmaya devam edip süresini doldurmaktadır. Bu süreç içinde birbirine bağlı ve aykırı figüranların sürdürdükleri yarışın ne zaman, nerede biteceği ve nasıl sonuçlanacağı bilinmemektedir. Her şey aniden gelişmekte, sebep ve araçlar inanılmaz bir bütünlük ve denge içinde etkileşmektedir. Çok iyi şeyler kadar çok kötü şeylerin de varolduğu bir dünyada tercih kullanabilecek hür iradeler olsaydı, hiç kimse kötüden yana seçimini yapmaz, acı, dehşet, yokluk ve felâket yaşamak istemezdi.

Bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah, aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek dengeyi sağlamaktadır. Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları, akıl ve düşünce sistemleri tamamen aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden azgınların pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerinin topraktan yaratılmasının dışında!

Her şartta denge korunmakta ve olaylar çağlara göre düzeneği içinde biçimlenmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle hava, kara ve deniz taşıtlarında meydana gelen facialar, fizik, kimya, biyoloji ve matematiğin endüstriyi oluşturmasıyla virüs, hastalık, uyuşturucu, radyasyon, atom, petrol, gaz, elektrik ve nükleer silahların üretilmesi, iletişimsel kazanımla körüklenen fitne, karmaşa ve ahlâksızlıklar çığ gibi büyüse de, aynı şekilde denge sağlayıcı oluşumlar varlığını sürdürmektedir.

İyilerle kötülerin, iman edenlerle inkâr edenlerin hak veya batıllık adına mücadeleleri, yaratılışın temel unsurudur. Bir taraftan varoluş devam ederken, diğer taraftan yok oluş sürmekte ve denge muhafaza edilmektedir.

“Ey insan! Seni yoktan yaratan, düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren (maddi ve aklı yapıda seni en üstün kılan), seni dilediği en güzel şekil ve biçimde terkip eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İnfitar 6-7-8

Güç ve tedbir!

İnsanoğlunun sahip olduğu güç ile kendine zararlı her türlü menfi oluşumu aldığı tedbirlerle engelleyebileceği güveni, kendine tapınma yani narsisizm’dir. Ki, narsisizmler, kendilerini adeta nefes alıp yürüyen yeryüzü tanrıları gibi hisseder ve hiçbir gücün kendileriyle baş edemeyeceklerini, yenemeyeceklerini ve ziyan veremeyeceklerini düşünürler.

Narsisizmlerin en büyük korkuları; güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olma paranoyalarıdır. Güçlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar, herhangi bir zarar görecekleri endişesine kapılmalarında sayısız insan öldürür, hatta Firavun misali tedbir amaçlı yeni doğmuş bebekleri dahi katlederler. Varlıklarının kendilerinin de çözemediği sorununu insan değilmiş gibi çözmeye çalışsalar da aslında durumları düpedüz deliliktir. Dış dünya ‘ben’ olmadığı için, narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz, algılayamaz; böylece korkuyla yaşar, gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve ürkek olur.

İktidarı bir güç ve kudret sanarak dilediklerini yapabileceklerini zanneden narsisizmler, bunun asla mümkün olmadığı hem dün hem bugün kanıtlanmış, yarın da farksız olmayacağı mutlaktır. Günümüz iktidarları, gerek siyasi ve askeri, gerek sosyal ve ekonomi, gerekse ilmi, kültür ve sanatta geçmiştekilerin yanında vızıltı kalabilecek kadar zayıf oldukları tartışılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla dünyadan nice Karunlar, Firavunlar, İmparatorlar, Krallar, Sultanlar ve Komutanlar gelip geçti, tapındıkları güçleriyle kendilerini kurtaramadıkları ve nasıl buharlaşarak uçup gittikleri, geride bıraktıkları paha biçilmez eserlerinden, fikirlerinden, güçlerinden, zaferlerinden ve tarihsel biyografilerinden anlaşılmaktadır.

Hz. Musa (a.s) ve Firavun ilişkisi, başka bir kanıta ihtiyaç bırakmayacak ibret, güç ve tedbirin hiçbir yaptırımı olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

Kâhinler, Firavuna, yeni doğacak bir erkek bebek tarafından öldürüleceğini bildirmeleri üzerine, Firavun, tedbir amaçlı o gün doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Askerler evleri basarak doğan bütün erkek çocukları öldürür. Ancak Hz. Musa’nın annesi, çocuğunu koruyabilmek amacıyla bir sandığa koyarak nehre terk eder. Suyun akıntısıyla Hz. Musa’yı taşıyan sandık, Firavun sarayının önünde durur. O sırada nehrin kenarında dolaşmakta olan Firavunun karısı, sandıktaki bebeği görünce çok sevinir ve saraya götürür. Firavundan saklı Hz. Musa’yı evlat edinip büyüterek yetiştirir.

O gün, doğan bütün erkek çocuklar öldürülmüş, sadece Hz. Musa sağ kalmıştı. Firavunu öldürecek olan çocuğun, karısı tarafından sarayında büyütülmesi, kaderin hiçbir güç tarafından durdurulamayacağı ve değiştirilemeyeceği gerçeğini gözler önüne seriyordu. Ayrıca, cennetle mükâfatlandırılan Firavunun karısı, bu davranış sebep kılınarak hidayete erdirilmiş ve cennete lâyık görülmüştü.

Firavunu öldürecek olan Hz. Musa için alınan inanılmaz önlemler ve işlenen katliamlar dahi Mutlak İrade’nin takdirini engelleyememişti. Kader, herkes gibi Firavunun da akıbetini belirlemiş, tüm güç ve aldığı kıyıcı tedbirlerine rağmen hakkında yazılmış olandan kaçmasına, ordusuyla birlikte Kızıldeniz de boğularak ölmesine mani olamamıştı.

Yaratıcı, olabilecekleri kâhinlere hissettirmiş ve Firavuna duyurtarak tedbir almasına fırsat tanımıştı. Peki, tedbir uğruna binlerce çocuğu katletmesi bir fayda sağlayıp takdiri önlemiş miydi? Örneklendirilen olayların tamamı yaşamın değişmez gerçekleri olup, Mutlak İrade’yi kanıtlayan somut gelişmelerdir. Bir şeyi bilmek ya da haberdar olmak; o şeyi etki altına alınıp lehte yahut aleyhte yönlendirme iradesine sahip olmak demek değildir.

Firavun, bütün çocukları öldürtmesine ve alınan tüm önlemlere karşın Hz. Musa’dan sakınamamış, muhteşem kudreti ve ordusuyla, fizikken tek bir kişi olan Hz. Musa’ya mağlup olmuştu. Herhangi bir şeyi bilmek ve ona karşı tedbir alarak fayda temin edilebileceğini sanmak, lehte hiçbir kaçışa olanak sağlamamaktadır. Aksi takdirde ne bir kayıp ne de bir ölüm gerçekleşirdi. Neticede tedbiri aldıran da tedbiri aştıran da Yaratıcı Allah’tır.

Firavun, azametli ve korkutucu ordusuyla Hz. Musa ile iman etmiş İsrailoğullarını yakaladığı bir sırada, Allah’tan gelen bir emirle Hz. Musa asasını Kızıldeniz’e vurmasıyla denizin koca bir dağ gibi yarılarak açılabilmesi; Allah’tan başka dayanılıp güvenilecek, yardım ve destek bulunacak hiçbir gücün olmadığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla emanetsi gücüne, gücüne güvenerek aldığı tedbirlere inanların hazin sonu, Firavun gibi nice narsisizmlerin akıbetleriyle aşikârdır.

Allah, rüzgâra emretti ve rüzgâr yarılan yerlerin toprağını kuruttu. Yollar arasında her bir kavim, diğerlerini görüp de helak olduklarını sanmasın diye sular pencere şeklinde yarıldı. Hz. Musa ve kavmi denizden karşıya geçmişlerdi ki, Firavun ve ordusu sahile ulaşmıştı. Denizin yarılıp İsrailoğullarının geçtiğini gören Firavun, bir anda korkuya kapılarak gözlerine inanamamış ve durarak geri dönmek istemişti. Koca deniz, nasıl olup da ortadan yarılarak ikiye bölünmüş, Hz. Musa ve kavmi karşı tarafa geçebilmişti?

Firavun, böyle bir şeyin olamayacağına inanıyor, bunun büyü veya sihir gibi bir gözbağı olabileceğini düşünüyordu. Kesinlikle karşıya geçmemeye kararlıydı. Fakat artık kaçacak yeri yoktu. Geçip geçmemesi gibi bir seçim hakkı onun özgür sandığı iradesine bağlı değildi. Mutlak İrade’nin hükmü kesin ve uygulanacaktı.

Firavun, her ne kadar denize girmek istemiyor ve korkuyorsa da, ordusuyla beraber orada boğulacağı ve öleceği daha önceden yazılmış olduğundan, bir anda dönüşüme uğrayarak fikrini değiştirip cesaretlenmiş, kumandanlarına ve askerlerine dönerek, “İsrailoğulları denize girip oradan geçmeye bizden daha lâyık değillerdir, onlar geçmişse bizde geçeriz” diyerek hepsi birden ileri atıldı.

Yaklaşık yüz elli bin kişilik süvari ordusunun tamamı deniz içinde toplanıp, ilk giren öndekiler denizden çıkmaya başlayacakları sırada Allah, denize onların üzerine kapanmasını emretti. Deniz üzerlerine kapandıktan sonra bir teki dahi kurtulamadı. Dalgalar onları bir bir altına almaya başladı. Dalgalar Firavun’un üzerine tam toplanıp boğulacağı sırada, “İsrailoğullarının iman ettiği tanrıya inanıyor ve bir tanrı olmadığımı kabul ediyorum. Artık ben de müminim” dedi. İmanın fayda vermeyeceği bir yerde iman etmesinden dolayı, bu tevbesi Yaratıcı tarafından kabul görmedi. Çünkü müşrik olarak ölmesi kaderin gereğiydi.

“Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.” Yunus 91

Hz. Musa (a.s)’in doğduğu gün, doğan erkek çocukların öldürülmesi için talimat veren Firavun, tüm çocukları öldürmesine karşın, kendisini öldürecek olan düşmanı Hz. Musa’yı öldürmeyi başaramaması, hatta sarayında kendi elleriyle besleyerek büyütmesi nasıl bir bilgi ve iradenin sonucuydu? Hz. Musa’nın tek başına Firavunu ve ordusunu yok etmesi kimin başarısıydı? Hz. Musa’nın Firavuna karşı verdiği mücadelede çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı saldırılar ve gösterdiği mucizeler, hangi aklın ve düşüncenin yapabileceği gelişmelerdi?

Onun için ne gücün ne tedbirin ne de iradenin Allah karşısında hiçbir önem taşımadığı; kim ne derse desin, karşındaki güç ne kadar korkutucu ve azametli olursa olsun, Allah dilemedikten sonra hiçbir zarar veremeyeceği; ne kadar güçsüz ve zayıf olursan ol, Allah diledikten sonra hiçbir gücün karşında duramayacağı tevhidiyle; sadece Allah’a dayan güven, vekil ve destek olarak Allah sana yeter! Hakikat üzere olanın Allah yanında olmaz mı?

“Allah’a güven. (dayanılacak) Vekil olarak Allah yeter.” Ahzab 3

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“O halde sen Allah’a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.” Neml 79

”Cennet kılıçların gölgesi altındadır”; ya rızık?

“Benim rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Dolayısıyla asıl ve Allah’ın helal kıldığı rızık, küfürle yapılan savaş sonrası elde edilen ganimetler ve cizyedir.

Yaratıcı Allah, Resulünü ne dünya nimetlerinin peşinde koşmaya, ne dünya ve hazinelerini toplamaya, ne gösterişe ve ekonomik kalkınma için batılla müttefikliğe, ne barış adına tağuta boyun eğmeye, ne indirdiği hükümlerin dışında bir yol edinmeye, ne hümanist odaklı hoşgörü ve tavize, ne huzur, güven ve refahı dünyada sahiplenmeye, ne Allah yolunda savaştan kaçınmaya, ne ayetleri sorgulamaya, ne dünyaya meyletmeye, ne de dünya menfaatlerini elde edebilme sebeplerini arama peşinde uğraşmak için göndermiştir. Aksine Allah, Resulünü kılıçla tevhidine davetçi olarak göndermiştir. Dolayısıyla hiçbir peygamber dünya için değil, ahiret için gönderilmişlerdir.

Allah, birçok ayetinde “Dileseydim herkesi iman ettirirdim” sözü, kılıçla tevhidin meşruiyetini ortaya koyan yüzlerce cihad hükmüyle kanıtlıdır.

İslam’ın ikamesine yol gösteren; Kur’an ve cihaddır! Allah Resulü; “Her kim Kur’an’ın dışına çıkar ise, boyunlarını kılıçla (cihadla) vurunuz” buyurmuştur.

Resullerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ile asıl hedeflenen gaye, gerek Allah’ın hukukuna dair gerekse de yarattıklarının hukukuna dair insanların arasında adaletin tesis edilmesidir.

Bütün kitapların tevhid uğruna indirildiği ve bütün resullerin  tevhidi gerçekleştirmek amacı ile gönderildiği Allah’ın hukuku ile kastedilen; insanların, hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin gereklerini yerine getirmeleridir. Bütün resullerin mesajlarının aslı budur. Allah, ilkinden sonuncusuna kadar indirmiş olduğu bütün kitaplarda bu yüce hakkı farz kılmıştır ki, bütün kitapların bahsettiği tek husus ihlâslı bir teslimiyetle Allah’ı tevhid etmenin sağlamlaştırılmasıdır.

Allah’ın indirmiş olduğu mesajlar, tevhidi ikame etmeye, onu tesis etmeye yönelik bir çağrı, ona davet etmeye ve bu hususta sabır göstermeye yönelik bir emir, tevhidin hâkim kılınması için cihad etmeye, O’nun uğruna  dostluk ve düşmanlık yapmaya bir teşvik içermektedir.

Allah’ın indirmiş olduğu ayetler, Allah’ı hakkıyla tevhid eden, onu ikame eden, ona yardım eden ve bu yolda cihad eden kimselere yönelik, Allah’ın hazırlamış olduğu büyük nimet ve mükâfatlardan haber verir.

Allah’ın indirmiş olduğu hükümler, Allah’a ortak koşarak tevhidin hakkını bozan kişilerden beri olmaya, şirk ve ehliyle cihad etmeye, fitne ve şirki yok etmek ve onu yeryüzünde bütünüyle kökünden kazımak için çaba göstermeye yönelik bir davettir.

Zaman zaman tevhide karşı çıkanların, tevhid ve ehliyle savaşanların kötü akıbetlerinden dolayı hissedecekleri pişmanlıktan ve Allah’ın onlar için hazırlamış olduğu korkunç  ve kalıcı azaptan haber verir.

İnsanoğlu yaratıldığından itibaren Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitapların muhtevası ve bütün resullerinin mesajları, insanoğlunun hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin hukukunu yerine getirmeyi özetler ve bu esası ana konu edinir.  Bu hak, uğruna bütün mahlûkatın yaratıldığı, kitapların indirildiği ve resullerin gönderildiği en yüce amaç ve en büyük hedeftir.

Her kim bu haktan yüz çevirir, davetçilerin ve resullerin ilkelerine uygun olarak adaletle hakkı gerçekleştirmezse, o kimseye kılıçla karşı konulur.

“Ben; kıyametin eşiğinde kılıçla gönderildim. Tâ ki şirk koşulmadan yalnızca ALLAH’a ibadet edilsin diye. Benim rızkım mızrağımın gölgesinde kılınmıştır. Zillet ve küçüklük, benim buyruğuma muhalefet edenlerin üzerine verilmiştir. Kim de bir kavme benzerse şüphesiz onlardandır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

 

Ey Müslüman maskeli münafıklar!

Münafık yaftasına her ne kadar şiddetle tepki göstersen de, neden münafık olduğun gerçeğini analiz yapmaya ne dersin?

Dille ikrar etmenin yeterli olmadığı, kalple de tasdikin kayıtsız-şartsız zorunlu olduğu İslam akidesi, imanı doğurmaktadır. Diyeceklerdir ki, kalbimle tasdik edip etmediğimi nereden bilecek; kalplerdekini bilen bir gücün mü var? İşte amel, fiiliyat ya da davranışlar; kalple tasdik edip etmediğine kanıttır!

İman, öyle bir kuvvet ve teslimiyettir ki, ne sorguya ne yoruma ne şüpheye ne kıskançlığa ne hasede ne vesveseye ne fitneye ne kışkırtıcılığa ne isyana ne korkuya ne ihtirasa ne toleransa ne keyfiyete ne inisiyatife ne nefse ne pazarlığa ne umutsuzluğa ne gelecek endişesine ne batıla ne de kayıp yahut kazanç kaygısına ödün vermez. Dolaysıyla neye iman edilmiş ise, iman ettiğin gücün kuralları dışında bir seçim hakkı bulunmamaktadır.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Allah’a, Resulüne, dini İslam’a, kitabı Kur’an’a ve indirdiği vahye iman ettim; yeryüzü ile yeryüzündekilerin, gökyüzü ile gökyüzündeki canlı-cansız her şeyin sahibi ve yöneticisi Allah’tır, O’nun izni olmaksızın ağaçtaki yaprak dahi yere düşmez, diyorsun.

Daha açık bir ifadeyle; yarattığı mahlûkatın rızkından; diriltip öldürmesinden; başa gelen hayır ve şer ne varsa tamamından; dilediğini yüceltip, dilediğini alçaltmasından; dilediğine bol rızık verip, dilediğini daraltmasından; dilediğini iktidar sahibi yapıp dilediğini tutsaklığa mahkûm kılmasından; dilediğini endamlı, sağlıklı, güzel ve noksansız, dilediğini ucube, hastalıklı, çirkin ve özürlü yaratmasından; dilediğine zafer, dilediğine yenilgi bahşetmesinden; yarattığı her canlının rızıklarını ve görevlerini paylaştırmasından; dilediğine acı, sıkıntı, korku, yoksulluk ve felaketler verip, dilediğine mutluluk, refah, zenginlik ve güven vermesinden; yarattığı canlılardan hiçbirine kader tayin hakkı vermemesinden; ne bir saniye ne de gelecekle ilgili takdir mülkiyeti tanımamasından; zihin ve kalplerde oluşturulan planların hayata geçirilmesinde irade inisiyatifi kullandırmamasından; dilediğine namütenahi imkânlar verip, dilediğini hor ve hakir bırakmasından; dilediğini hükümran, dilediğini parya kılmasından; dilediğine dünyayı, dilediğine ahireti kazandırmasından; neyin helal ve doğru yani meşru, neyin haram ve yanlış yani gayrimeşru olduğuna karar veren tek hakim güç olmasından; buyruklarının dışında hiçbir imtiyaz hakkı tanımamasından; kulluğa ve itaate haiz tek varlık Allah’tır, diyorsun…

-Diğer taraftan ise, İslam ile devleti, tıpkı ruh ile beden misali ayırarak siyaset yapman; münafıklık değil midir?

-Egemenliğin kayıtsız-şartsız milletin yani beşerin dolayısıyla insanın iradesinde olduğuna inanman ve savunman; münafıklık değil midir?

-Yaratıcı Allah’ın indirdiği hükümlere göre değil de yaratık insanın nefsi doğrultusunda yaptığı yasaları kabul edilebilir bulman ya da müşrik misali seküler yasaşar yapman; münafıklık değil midir?

-Allah’a ortak koşarcasına beşeri rakip kılarak yardım ve destek umman; münafıklık değil midir?

-Allah’a dayanıp güvenmen yerine beşere, hem de Allah’ın düşman olduğuna hükmettiği güce ümit bağlaman; münafıklık değil midir?

- Allah’ın uyarı, tehdit, yaptırım ve vaatlerine değil de beşerinkilere itibar ederek düstura kalkışman ya da beklenti içinde olman; münafıklık değil midir?

- Allah’ın, batılca sakınca teşkil etmeyecek bir hükmünü Müslümanlar lehine legalleştirme aşamasında batıl gerekçeleri mazeret göstermen; münafıklık değil midir?

- İslam’ı, batılla harmanlayarak, Yunan mitolojisindeki sentor misali yarı at yarı insan gibi bir ucubeye dönüştürmen; münafıklık değil midir?

- Hak ve tek din olan İslam’ı, diğer dinlerle diyaloga sokman, birliktelik inşa etmen, barışı İslam çatısı altında değil de batıllık egemenliğinde yahut seküler düşünce düzeyinde kabul etmen; münafıklık değil midir?

-Allah, Kur’an’da, hak ile batılı kesin hatlarla birbirinden ayırıp müşrik, kâfir, Müslüman, münafık, fasık, hiristiyan, yahudi ve putperest olarak saflara bölmüş ve sadece Müslümanların dost ve kardeş olduklarına hükmetmişken, dine ve inanca bakmaksızın insanları tek çatı altında dost ve kardeş kabul etmen; münafıklık değil midir?

-Ahirete inanıp iman ettiğini onadığın halde, dünya debdebesine meyletmen; münafıklık değil midir?

-Kur’an’daki kimi ayetlere aynen iman edip kimi ayetleri ise nefse göre ya tevil etmen ya eğip bükmen ya yorumlarla başkalaştırman ya da çıkarına ters düştüğünden gizlemeye kalkışman; münafıklık değil midir?

- Küfür güçlerince dışlanma, zayıf düşme ve yalnız bırakılma korkusuyla Allah’ın hükümlerini batıla peşkeş çekmen; münafıklık değil midir?

- Rızık, zenginlik, yücelmek, zafer, güç ve ekonomik refahın Allah’tan geldiğine inandığını kabul ettiğin halde, gücü ve itibarı Allah’ta değil de beşerde araman; münafıklık değil midir?

Tumturaklı iman etmeyeni münafıklığa, küfre hatta müşrikliğe götüren en vahim etkin sebep; güçsüz ve yoksul kalabilme paranoyasıyla Allah’ın hükümlerine itaatten uzaklaşıp batıla-şeytana boyun eğmektir.

Mekke ve Medine, Arap yarımadasının ticaret merkeziydi. Kervanların taşıdıkları mallar, bu şehirlerden bölgeye ve dünyaya pazarlanmaktaydı. Allah’ın, Mekke ve Medine’yi haram şehirleri ilan etmesi, yani Müslüman olmayanın girmelerine yasaklama getirmesiyle rızık yani ekonomi endişesiyle paniğe kapılan insanlara Allah, korkmamalarını ve kendilerine başka gelir kaynakları yaratarak zengin edeceğini müjdelemiş ve emrine itaat edilmesini şart koşmuştu. Yaratıcıları Allah’ın hükmüne iman eden yöneticiler ve Müslüman halk, topraklarından fışkıran petrol ile zengin olmuşlar; günümüzde dahi dünya ekonomisinin en güçlü ve en refah içinde yaşayan toplumları olarak yer almayı sürdürmektedirler.

Rızık, zenginlik, kalkınma ve ekonomik güç kaygısı taşıyarak küfrü beşere el pençe divan durup ayetleri satan münafık ülkeler, iman ettikleri Allah’ın hükümlerine kulak tıkamak suretiyle gücü Allah düşmanlarında aramakta, Allah’ın yardım ve desteğine güvenmemektedirler. İslami kuralların egemen olmadığı, ayet ve ayete mutabık hadislerin yasak kıldığı ticaret, ortaklık ve işbirlikleri haramdır; tıpkı karanlıkta yakılan bir mum misali elde edilen kazanç ve zenginlik her ne kadar sevindirse de, yok olmaya mahkûmdur.

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Tevbe 28

Meğerse çağrısındaki amaç paraymış!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İSEDAK toplantısındaki İslam dünyasına çağrısı bir intifada duygusu uyandırıp küfre karşı bir birliktelik algısı oluştursa da, tıpkı kürsüden vaaz eden hocaların celalli konuşmalarının ardından cemaatten para dilenerek kurtuluş vaat etmeleri misali derdinin ekonomik güç olduğu açıklamalarının sonunda ortaya çıkmıştır.

Yaptığı konuşmada İslam coğrafyası üzerinde yaşanan olaylara değinen Erdoğan, Batı’nın İslam ülkelerinin petrolü ve altınını sevdiğini ama asla kendisini sevmediğini belirterek çağrıda bulunmuş, hiç bir mezhep ayrımı yapmadan tüm İslam ülkelerinin bir köşeye çekilip yaşanan kaostan kimin kazançlı çıktığını görmesi gerektiğini ifade ederek, ancak çözüm fitilinin bu şekilde ateşlenebileceğini söyledi.

Meselenin sadece yoksulluk yani ekonomi olmadığını, İslam coğrafyasının tarihinde hiç olmadığı kadar kanla anılır hale gelmiş durumda olduğunu belirten Erdoğan, ”Hemen her gün farklı ülkelerde birkaç tane Kerbela’ya şahit oluyoruz. Her gün çocuklarımız ve kadınlarımız ölüyor. Kutsal mekânlarımız gözlerimizin önünde barbarların postalları ile çiğneniyor. “Sesimiz çıkabiliyor mu; Konuşabiliyor muyuz?” hayır!” diye konuştu.

İslam ülkelerinin yeryüzünde barışı tescil edebilecek güce sahip olduğunu ve eğer istenilirse akan kanların da durabileceğini, çocuklar ölmeyebileceğini de dile getiren Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü;  ”İstenirse Ortadoğu’daki kan durabilir. Filistin’in yalnızlığı giderilebilir. Bizim sorunumuzu dışarıdan gelen çözemez. Dışarıdan gelenler İslam coğrafyasının petrolünü, altınını seviyor, bizim iç karışıklılığımızı seviyor. Bizim ölümüzü seviyorlar. Ama inanın bizi sevmiyorlar. Buna daha ne kadar göz yumacağız. Her ne mezhepten olursa olsun tüm kardeşlerime çağrıda bulunuyorum” diye konuşmasını sürdüren Erdoğan, ”Ne olur şöyle bir kenara çekilelim ve bu kaostan ve tartışmalardan kim kazançlı çıkıyor bunu görelim. Şayet bunu görebilirsek çözümün fitilini ateşlemiş oluruz.” dedi.

Petrol, altın, elmas uğruna, bitmek bilmeyen hırs uğruna canlara hatta ve hatta çocuklara kıyanlardan olmayacaklarını da söyleyen Erdoğan, ırkçılığın da yanında olmayacaklarını belirterek;”Ama inanın hesap gününde hesap gününün sahibi karşısında hiçbir mazeret geçerli olmayacaktır. Masum çocukların elleri susanların ve katillerin üstünde olacaktır.” dedi.

Tek çıkış yolunun “birlik” olduğunu ifade eden Erdoğan, bölgedeki hiçbir meseleye çıkar nazarında bakmadıklarını ve tarihinin en talihsiz dönemini yaşayan İslam coğrafyasında çıkışın ise birlikten geçtiğini söyledi.

BM’nin çocukların akan kanına sessiz kaldığını ancak İslam İşbirliği Teşkilatı’nın buna sessiz kalamayacağını da ifade eden Erdoğan konuşmasını şöyle sürdürdü;  ”Dünya barışına daha büyük katkılar sunabiliriz. Yeryüzündeki tüm çatışmalara müdahale edebiliriz. Hamd olsun bunlara yapacak birikim ve gücümüz var; tek ihtiyacımız olan ittifaktır.”

2011 yılında tercihli ticaret sisteminin yürürlüğe girebilmesi için üye ülkelerin atacağı sadece bir kaç adımın olduğunu da söyleyen Erdoğan,  konuşmasının sonunda; “İSEDAK’ın Gayrimenkul Kıymetler ve Altın borsası noktasında da adım atması gerektiğini” ifade etti.

Pes ki, pes be arkadaş!

Hem bir taraftan meselenin “yoksulluk yani ekonomi” olmadığını vurguluyor, diğer taraftan birlik çağrısının amacını,Gayrimenkul Kıymetler ve Altın borsası” kurulması olduğunu söylüyor. Bir taraftan “hiçbir meseleye çıkar nazarında bakmadıklarını” ifade ediyor; diğer taraftan İslam’a savaş açmış Haçlı koalisyonunda yer alarak, düşmanların arzu ve isteklerini yerine getirmede sınır tanımıyor. Bir taraftan, “Hemen her gün farklı ülkelerde birkaç tane Kerbela’ya şahit oluyoruz; her gün çocuklarımız ve kadınlarımız ölüyor; kutsal mekânlarımız gözlerimizin önünde barbarların postalları ile çiğneniyor” diyor; diğer taraftan o barbarlarla ittifak kurup dost olabiliyor. Ayrıca saltanatları ve sömürüleri yıkılmasın diye cihad ehlinden korunabilmek, güç ve itibar sağlayabilmek için Haçlı Batı’yı kazançlı çıkaran, Müslümanların altın, petrol ve diğer kaynaklarını sunan kendileri değil mi? Sunmasalar Allah’ın erlerinden nasıl muhafaza olup haksızlık ve adaletsizliklerini sürdürebilecekler?

Açıklamaları ve amacı o kadar aleni ki, anlaşılabilir olabilmesi için yoruma dahi ihtiyaç bırakmamıştır.

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan! Siz, sadece dünya hayatının görünen yüzünü bilip, ahiret hayatından gafil olduğunuz o kadar aşikâr ki, kendinizi dünya hayatının geçimine ve menfaatlerine, debdebesine, ekonomik güce, çarçabuk geçecek ve sonunda yıkılacak yapılara, süslere, dünya hayatının çekiciliğine, eğlencesine, oyununa, övünülmeye kaptırmışınız. Müslümanlara ahireti gösterip dünyaya sundunuz! İslami hissiyat ve tartışılmaz değerlerini dahi manipüle edebildiğinizden, öğütlerim bir fayda vermeyecektir! Sadece tek bir şey soracağım; fani dünya için gösterdiğiniz çaba, görkem ve azamet ile ilgili Kur’an’da, Allah’ın bir hükmü var mıdır? Dünya çıkarını öven bir ayet var mıdır? Dünya menfaatlerini yücelten bir ayet var mıdır? Ama siz, iyi işler ve hizmet yapıyorsunuz değil mi?

(Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” Kehf 104

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” Hadid 20

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (afetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” Yunus 24

“Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” Al-i İmran 117

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am 32

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. “ İsra 18

“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” Ta-Ha 131

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hala buna aklınız ermeyecek mi? Şu halde, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ardından ona kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?” Kasas 60-61

(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” Tevbe 55

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.” Rad 26

“Dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.” İbrahim 3

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” Ankebut 64

“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Lokman 33

“Batsın bu dünya” isyanı apaçık bir küfürdür!

Dünyadaki adaletsizliği gerekçe göstererek, ateistler misali dünyanın batmasını dileyen Müslüman kimlikli Cumhurbaşkanı Erdoğan; sanki dünya, adaletsizliği işleyenlerinmiş gibi sabırla mücadele etmek yerine isyan etmesi, iman etmemiş olduğunun bir kanıtıdır.

“Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.” Leyl 13

Dünya için batsın temennisinde bulunabilen bir kimse, şüphesiz ahiret ve cehennem için de ‘batsın’ diyebilecek bir düşünce ve duyguya sahiptir. Çünkü dünya hayatında bir azap vardır, ahirette ise bitmek tükenmez daha şiddetli ve ebedi azaplar vardır. Dolayısıyla iyi-kötü, hak-batıl ve doğru-yanlışı yaratarak musibetin binbir türlüsünü imtihan maksatlı “o kitap”’ın da yazan Allah’ın, takdirini reddedercesine isyan edebilen bir insanın dinden yüz çeviren küfür ehli zalimlerden olduğu tartışılmazdır.

“İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki: Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.” Hac 11

Adalet ancak İslami hukukla tesis edilebilir. İslam’ın hükmetmediği gerek aile gerek ülke gerekse uluslararası seküler hukuk ve toplumlarda yargının adil olabilmesi mümkün değildir. Allah buyruklarının yer almadığı bir yargı nefsi arzu ve çıkarımları galebe çaldıracağından haksızlık ve adaletsizlikler engellemez ve önüne de geçilememektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, batıl hukuk kuralları önünde muhakemeleşmek istediği halde adalet beklemesi, tıpkı örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır.

Hem Allah’a, insanlığa, vicdana ve adalete savaş açmış batıl çarkın içinde olacaksın hem de çifte standart ve ikircikli yaklaşımlardan şikâyet ederek adaletin olmadığından dem vurup batsın bu dünya diyeceksin.

Oysa İslam’ın yani adaletin vuku bulabilmesi için hak yolda batıla karşı cesaretle savaşabilseydi, iyinin kötüye karşı zaferi kaçınılmaz olur, böylece suçun dünyada değil kendilerine fiyat etiketi koymuş korkaklar ve işbirlikçilerinde olduğunu idrak edebilirdi. Daha dünyanın ve içindekilerin kime ait olduğunu bilmeyerek lanet yağdıran bir aklın adalet feryatları, tıpkı gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumundan farksızdır.

(Resulüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” Mü’minun 84

Dünyadaki haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne önderi ABD’yi dost ve veli edinip ittifak kurmak suretiyle İslam’ın egemenliği adına savaşarak adaleti hükmetmeye çalışan İslam Devleti ve mücahidlere karşı cephe alacaksın, akabinde “adalet yok” yaygarasıyla ahkâm keseceksin!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Fok balıklarının avlanmasını küresel mesele haline getirenlerin, Suriye’de Filistin’de binlerce çocuğun kadının katledilmesine en küçük bir duyarlılık göstermediğini görüyorsunuz. Suriye’de 300 bini aşkın insan öldürüldü. Hala dünyadan ses yok. Kendileriyle görüşüyorum, ama söylediklerimle kalıyorum“ açıklamalarına öyle şaşırıyorum ki, sanki kıyasıya eleştirdiklerinin saflarında değil de hak yolundaymış! Caydırıcı hiçbir fiiliyatta bulunmayıp en azından aralarından ayrılmaya dahi cesaret edemeyerek boyun eğebilen Erdoğan’da hiçbir samimiyet bulmuyor ve ağıtlarının politik bir nemalanma olduğunu düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, müttefikleri için; bir taraftan tek hassasiyetleri petrol diyor, diğer taraftan müttefikleriyle birlik olup Müslümanların işgalinde ve katledilmesinde rol oynuyor. İfadesi doğrultusunda Erdoğan, petrol sahalarının haçlı güçlerinde kalması için koalisyonda yerini aldığı ve petrol için Müslümanların katledilmesine rıza gösterdiği anlaşılıyor. Acaba Müslüman kanı üzerine iştirak ettiği koalisyon ortakları, elde edilecek petrolden kendilerine bir pay verecekler mi? Hani, Bush, Irak işgali sırasında Erdoğan’a verdiği sözlerin hiçbir tutulmamıştı da!

Haksızlık ve adaletsizlikleri işleyen batıl güçleri kendilerine rehber ve ortak edinip küfür çatısı altında birleşmeyi hazmedebilenin ne sözlerine ne de vicdanına güvenilebilinir. Eğer gerçekten hak ve adalet arayışında olsaydı ve katledilen yüzbinlerce kadın ve çocuğa duyarlılık gösterebilseydi; dünyayı ahiret karşılığı satar, adalet adına Allah yolunda savaşır ve cihad ehline düşman değil dost olurdu.

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

Şüphesiz her şeyi gözetip koruyan, iyi ve kötü her olayı takdir eden Allah, dileseydi gerek geçmişte gerek günümüzde katledilen insanlara iliştirmezdi. Lakin dünya, ahirete geçisin imtihansı bir süreci olmasından iman edenlerle etmeyenlerin açığa çıkabilmesi maksadıyla her türlü iyiliği ya da kötülüğü sebepler ve aracılılarla meydana getirmekte, dolaysıyla hakkın batıl ile mücadelesini şart koşmuştur. Hakkı Allah yaratıp batılı başka bir tanrı yahut şeytan mı yarattı ki, küfrü bir ayırıma gidilebiliyor? Ancak görevleri sadece kulluk ve Allah’ın hükümlerini yerine getirmek olan insan, kötülüğe ve adaletsizliklere karşı koymak yerine lanetlerle “batsın bu dünya” kolaylığıyla sıvışabileceklerini ve aklanabileceklerini sanıyorlar. Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmının inkâr edenden daha berbat kim vardır?

“Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hemde) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” Bakara 85

Haksızlık, adaletsizlik ve katliamlara gözlerini kapatanlar, küfürlerinin yani saptırılmışlıklarının gereğini ifa etmektedirler. Ya iman ettiklerini iddia edenlerin gözleri açık olmalarına rağmen körlüklerine ne demeli? Nefsi çıkarları adına aslan kesilip de tüm güçlerini kullananlar, sıra hak ve adalete gelince sefil insanlar misali ağlaşıp, beşeri güçlere karşı duydukları korkulardan çığırtkanlıkla yetinirler.

Dünya, Allah’ın izniyle iyilik ve kötülüğün hüküm sürdüğü bir denge üzerinedir. Safların birbirleriyle savaşı ezelden beri devam etmekte, kendini Hakka ve adalete adamamış olanların iyiliği egemen kılmadaki korkuları, kaçışları ve ihanetleri, diz çöktükleri kötülülerin safından iyilik temennisinde bulunma gibi adi bir riyakârlığı doğurmaktadır. Bedel ödemeden bir somun ekmeğe dahi sahip olamazken; iyilik, hak ve adalet benzeri bir müşkülata kavuşabilmek mümkün müdür? Dolayısıyla geçmişte nasıl Hakk yol için canını ortaya koyarak, küfür ehlinin zalim elini sıkmayarak uzlaşmaya ve pazarlığa girmemiş iman ehli çıkmış ise, dünyadaki adaletsizliklere son verecek Müslümanlar da var olacaktır.

ABD’nin dostu ve müttefiki, İsrail’in dostu ve müttefikidir; diğer bir ifadeyle şeytanın dostu ve müttefikidir! Bu sebeple şeytan dostunun zulüm feryatları, hak ve adalet isteği, YALANIN ta kendisidir!

“Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” İsra 72

 

İman etmiş bir Müslüman olduğunu mu sanıyorsun?

Yalın inancın imanla özdeşleştirildiği İslam dünyasında amele ehemmiyet verilmemesi, Allah hükümlerine itaatsizliği doğurmakta, dolayısıyla imanla kuvvetlendirilmemiş inanç düzeyi sözden öte kalbin derinliklerine nüfuz etmediğinden hiçbir risk üstlenilmemektedir. Bu sebeple nefsin istek ve düşünlerine göre güdülen inanç, imanla kâmil olamamaktadır. Ancak Allah’ın vahiyle indirdiklerine inanabilirsen, iman kapısından içeri girebilirsin!

İman etmek, doğrudan yaratıcı Allah’ın dilemesine bağlı olduğundan ne akıl ne bilgi ne eğitim ne etkileşim ne delil ne de iradesel bir savla gerçekleşebilmektedir. Onun için Allah’a ve hükümlerine ancak hidayete erdirilmiş kullar teslim olmakta ve hiçbir sorguya, yoruma, kaygıya, hesaba ve dünya menfaatlerine meyletmeden boyun eğmektedirler.

Bir insanın inandığı halde Allah’ın buyruklarını batıla tercih edebilmesi, iman sahibi olmadığının apaçık bir kanıtıdır. Çünkü kalbindeki şüphe ve tereddüt hastalığı, fani dünyadaki fırsatları ve çıkarları yitirebileceği gibi canından, sevdiklerinden ve hürriyetinden de olabileceği evhamını tetiklemekte, inancın yeterli olacağı vesvesesiyle dünyaya sırt çevirebilecek bir iman aşırı bulunmaktadır. Bu yüzden iman kuvveti hissedilememekte, anlaşılamamakta, kavranamamakta; iman sahibi olanlar ise radikal bulunup ya terörist ya ilkel ya da meczup olmakla yaftalanmaktadırlar.

Firavun, yeryüzü halkının en azgını, Allah’tan en uzak olanı ve kendisini tanrı ilan eden bir zalimdi. Ancak Firavun’un kâfir olması, azameti, gücü, tehditleri, acımasızlığı karısını korkutup ve etkileyip iman etmesine engel olamamıştı.

Karısının Allah’a iman ettiğini öğrenen Firavun, karısını güneş altında kazıklara bağlayarak işkence yaptı. Firavun, onun yanından uzaklaşınca melekler kanatlarıyla onu gölgeler ve o, cennetteki evini görürdü. Firavun, adamlarına bulabildikleri en büyük kayayı almalarını ve karısının hâlâ Allah’a iman konusunda ısrarını sürdürmesi durumunda üzerine atmalarını, eğer sözünden dönerse onu karısı olarak tekrar kabulleneceğini emretti. Yanına geldiklerinde o, “Allah’tan başka bir tanrı tanımıyorum” sözlerini sürdürdüğü sırada gözünü göğe doğru yükseltince, kendisine cennetteki köşkü gösterildi ve Allah, onun ruhunu çekip aldıktan sonra ruhsuz cesedine kaya atıldı. Bazı seçilmişlerin acı çekmeden ölmeleri, işkence anında ruhun bedenden ayrılmasından dolayıdır. Acıyı veya mutluluğu hisseden beden değil ruhun ta kendisidir!

Peygamber eşleri hatta babaları, amcaları, hısım ve akrabaları inkâr ederek kâfir olabilirlerken; kendini tanrı ilan eden Firavun’un karısı, saltanatına rağmen iman edebiliyordu. Onun için “Üzüm birbirine baka baka kararır” sözü, gerçekle örtüşmeyen bir safsatadır.

Her kim olursa olsun, Yaratıcı’nın dilediğini hidayete erdirmesi, mutlak irade’nin açık bir tezahürüdür. Bu olay akıl, mantık, irade ve düşünce kurallarını çökerten bir ibrettir.

Peygamberler, Allah’ın varlığını ve hükümlerini açıklayıp gönderildikleri toplumları imana razı ederlerken; eşleri, çocukları, babaları veya yakınları üzerinde etkili olamıyorlardı. Diğer taraftan Firavun, halkını kendisine iman ettirirken; karısı saltanatından ve tanrıçalığından vazgeçerek Allah’a iman edebiliyor; birçok işkence, aşağılanma ve acılara maruz kalmasına karşın, takiye yapmadan ve nefsini düşünmeden Allah için canını verebiliyordu.

Hem peygamber hem de şeytan, kaderin gereği zincirsel halkanın rehbersi aracıları olup, diledikleri gibi etkileyebilme ve yönlendirebilme kudretleri bulunmamaktadır. Eğer öyle olsaydı, Allah’ın Mutlak İrade’si acze uğrar, herkes sevdiği veya nefret ettiği yakınlarını, dost ya da düşmanlarını hayır yahut şer noktasında etkileyebilir, toplumları diledikleri yönde denetim altına alabilirlerdi.

Hz. Nuh (a.s) ve Hz. Lut (a.s), peygamber olmalarına rağmen eşlerini ve çocuklarını hidayete erdirememeleri, Firavunun şeytan olmasına karşın karısını saptıramaması, Hz. Muhammed (s.av)’nin amcasını ve bazı yakınlarını, Hz. İbrahim’in babasını, Hz. İsa (a.s)’ın kavmini ve düşmanlarını, Hz. Musa (a.s)’nın birçok inanılmaz mucizelerine rağmen İsrailoğullarını ve Firavunu doğru yola iletememesi, iktidarların ya da öğretmenlerin etkileşimde ki başarısızlıkları, Mutlak İrade’nin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu ispatlamaktadır. Günümüzde dahi aileden başlayıp okula ve devlete kadar milyonlarca olaya şahit olmuyor muyuz?

Kimin doğru yolu bularak hidayete ereceğine, kiminde yanlış yola girerek sapıtacağına, “bilinmeyen bir bilgiye” göre sadece Allah karar vermektedir. Onun içindir ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanların büyük bir çoğunluğu deliller, mucizeler, tecrübeler ve kılavuzlara rağmen doğru yola girememiş; bir kısmı da küfrün cehenneminden hidayete kavuşmuştur. Tıpkı İslam toplumunda yaşayan hatta ana ve babası takva olan bir insanın laik, ateist, Budist, Hıristiyan veya Yahudiliği kabul etmesi yahut gayr-i Müslim toplumda yaşayan birinin de İslam’ı seçmesi gibi! Veya varlıklı olduğu halde hırsızlık yapan ya da evli olduğu halde zina yapan; açlıktan süründüğü halde değil hırsızlık, borç dahi almaktan kaçınan yahut bekâr olduğu halde iffetini muhafaza edebilen kimse misali!

Bu, öylesine bir sırdır ki, iman edememiş ya da hidayete kavuşamamış bir kimsenin ne aklı ne de kalbi idrake yeterlidir. Dolayısıyla “niçin” sorusu bir anlam ifade etmemekte, arayışlar şeytana götürdüğünden iman mevzubahis olamamaktadır.

İman ehlinin indirilenin dışında seçme hakkı yoktur ve asla soru sormaz, yalnızca indirilene kayıtsız-şartsız itaat eder!

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.” Enam 125

“Yoksa siz de (ey Müslümanlar), daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” Bakara 108

İnsan, neden bedel ödüyor?

Yaratıcılığa ve egemenliğe özenen insanoğlu, bu iştahının bedelini çok ağır bir biçimde ödemekte ve arzu ettiği iktidarın altında can çekişerek ezilmektedir. Büyük sorumluluk büyük güç gerektirir; hele iktidarlık ve egemenlik, mutlak güç gerektirir!

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” Ahzab 72

Kendine verilen emaneti sahiplenerek “emanete ihanet” eden insan, yaratıcısının makamına öyle göz dikmiş ki, her ne yapmış ve yapıyor ise, kendi adına yapma cüretinde bulunup haddini aşmıştır.

Hak, hukuk, adalet ve hizmet anlayışındaki “olmazsa olmaz” temel prensip, kimin adına ve kimin kurallarıyla çalışıldığı ve yasaların yapıldığıdır. İnsan merkezli resmi veya gayri resmi, tüm politik, sosyal, ekonomik ve askeri kurum ve kuruluşların amacı, Yaratıcı’yı yeryüzünden ve yönetimden silerek insanı hâkim kılma üzerine yapılaştırılmış düzenlerin Allah ile sürdürdükleri savaşlar akabinde ödedikleri bedellerdir.

İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile kâinata egemen olan kuralların aynı olduğunu itiraf etmeye mecbur kalan rasyonalist düşünce, bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin Mutlak İrade olduğu gerçeğini kuramda onaylamasa da, pratikte itiraz edememiştir. Böylece aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve özdeşler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil ruhun mutlak yaptırımından olduğu da kesinlik kazanmıştır.

İnsanoğlunun bilim ve özgür irade adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesi, dolayısıyla tüm teorilerini de yanlış temele inşa etmesine sebep olmuştur.

Newton’un günümüzde mekanik bilimin dayanağını oluşturan hareketle ilgili olan ilk buluşu, “dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe hareketsiz bir cismin hareketsiz kalacağı”’dır. Cisimler nasıl ki bir kuvvetin etkisiyle hareket ediyorsa, Yaratıcı ruhu, ruhta maddeyi yani bedeni etkileyip hareket kazandırarak programsal (kadersel) içeriğine göre fiziği üretmekte, şekillendirmekte ve yönlendirmektedir. Düzgün doğrusal hareketli bir cisim, nasıl düzgün doğrusal hareketini sürdürüyorsa, doğru yola iletilerek hidayete kavuşturulmuş bir ruhta, aynı düzgünlükte işlev kazanıp doğru yolda ilerlemektedir. Kuvvetin cisimlere kazandırdığı ivme, Yaratıcı’nın yaratıklar üzerindeki tasarrufu gibidir. Farklılıkların ve aykırılıkların oluşmasını bu kurala göre örneklendirebiliriz. Her etki, ters yönde eşit bir tepki doğurmaktadır. Buna göre, yaşamdaki olumlu veya olumsuz olaylar birbirlerini etkileyerek karşıt oluşumları doğurmakta ve böylece denge sağlanmaktadır. Bu yüzden yapılan iyi veya kötü her eylem karşılıksız kalmamakta, dolayısıyla yapan yaptığıyla kalmayıp bedelini mutlaka ödemektedir.

İnsan, ne yapmadığını değil ne yaptığını sorgulamalıdır ki, ödemeye mahkûm olduğu bedelin haklılığını idrak edebilsin. Diri olan sürekli bir şeyler yapmaktadır ancak ölüler bir şey yapamazlar. Sadece “ben” demek dahi, şeytanın ödediği bedel misali çok ağırdır. 

Kimi insan, yaptığı kötülüğü bedelini anında öder; kimi insan, yaptığı kötülüğün bedelini aylar hatta yıllar sonra öder; kimi insan ise, yaptığı kötülüğün bedelini dünyada değil ahirette öder. Sonunda bedel, mutlaka ödenir!

Ayrıca Allah’ın haram saydığı ve razı olmadığı bir şeyi zihninde ve kalbinde geçirmen dahi bedel ödemeyi müstahak kılar. Dolayısıyla düşüncelerinde ve duygularında canlandırdığın yahut hissettiğin bir şeyi Allah izin vermediğinden dolayı eyleme geçirmemiş olman, seni bedel ödemekten kurtarmaz. Bu sebeple Allah, birçok ayetinde; “kalplerinde sakladıklarını bilirim” buyurmuyor mu? Dolayısıyla kalbinde sakladığını açığa vursan da vurmasan da fark etmez!

Şeytan, hep iyilik yaptığını ve nefislerin mutluluğu için çabaladığı iddiasında bulunduğu halde lanetlenerek bedelini nasıl ebedi cehennemle ödemiş ise, sözde iyilik ve hizmet için çalıştığını söyleyen insan da aynı akıbete duçar olmaktadır.

“Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl gelirler!” Nisa 62

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” Rum 41

“De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.” Ali İmran 29

Görünüşe önem veren insan;

İmanı olmayandır!

İsrafın Allah tarafından haram kılınmasının esas maksadı, şeytanı temsil eden benliğin böbürlenmesini, kibirlenmesini, gururlanmasını ve nefsini üstün görmesini tetikleyen görselliğin debdebe için kullanılması ve fani dünya için süslenilip ahiretin önemsizleştirilmesidir.

Uygarlığın doğuşu olarak nitelendirilen Helenistik dönem, görünüş ve aldatmaların ilk merkezidir. İnsanın temel oluşumunda, ruhunda, fıtratında, karşılaştığı musibetlerde, rızkında, ölümünde, kaderinde ve yaşam sürecinde ilerleme kaydedemeyen krallar, debdebeye önem vererek; insanların gözlerini boyamak, etkilemek ve güçlerini pekiştirebilmek için, öncelikle mimarlık alanında yenilikler yaptılar. Bu şekilde büyük binalar yapılmaya başlandı ve şehirciliğe önem verilerek nefisler etkilenip benlikler okşandı. Ululuk ve egemenlik duygusu uyandırabilmek amacıyla süslemeye aşırı önem verildi. Gösteriş, lüks ve konfor merakıyla mekânlar değiştirildi; mozaikler, mermer sütunlar, süslü mobilyalar ve biblo gibi eşyalar kullanılmaya başlandı. Ancak her şey; tıpkı bakımlı, nadide ve şehvetsel vücutların leşe dönüşmesi misali çeşitli felaketlerle yerle bir oldu ve tanrısal gösterişler kısa sürdü.

Krallar, mutlak bir güçte olduklarını kanıtlayabilmek adına ihtişama, azamete ve gösterişe olağanüstü önem verip insanları etkilemeye çalıştılar. Bu gösterişin namı ve gücü, o gün nasıl bir uygarlık idiyse, bugün de aynıdır. Değişen sadece aksesuar, süs, materyal ve makyajın cinsi, tasarımı ve teknolojik boyasıdır. İşte güç, ilerleme ve çağdaş olarak övünülen ve insanların etkilenmesine çalışılan olgu, gerçekte kalıcılığı olmayan illüzyonlardır. Maddeyi işlersin ama yoktan varedemezsen mutlak olamazsın.

Mümkün olan bir şey, başlı başına bir şeyi yoktan var edemez. Çünkü o, kendinin malik olmadığı bir şeyi kendi dışındaki şeylere verme imkânına sahip değildir. Nasıl ki, sıfırdan pozitif bir sayı türetmek mümkün değilse, mümkün olmayan bir şeyden de yeni bir şey meydana getirmek mümkün değildir. Bunun için muhakkak harici bir sebebe ihtiyaç vardır ve ancak o sebeple etlenip varlık kazanabilir. Bu harici sebep kendiliğinden mevcut değilse, elbette bir başkasına ihtiyaç duyacaktır. Ve bu sebepler zinciri neticede bütün sebeplerin ana sebebi durumunda olan bir sebebin varlığını zaruri kılacaktır. Dolayısıyla aracı sebepleri etkin ve yaratıcı bir güç olarak addetmek, insanoğlunun düştüğü en korkunç yanlış ve tuzaktır.

Makedonya kralı İskender, çıktığı seferden geri dönerken yolu üzerinde bir kasabadan geçiyordu. Halk, İskender ve ordusunu ihtişamla karşılayıp övgü dolu sözlerle tazimde bulunuyorlardı. Bu sırada İskender’in gözü, üstü başı yırtık bir pejmürdeye takıldı ve o, ne İskender’i ne de ordusunu umursamıyor, alaylı ve acınası ifadelerle izliyordu. Bunun üzerine İskender, atını duvarın dibine çömelmiş olan pejmürdeye sürdü ve dedi ki; “sen kimsin ki, dünyanın kralı bana ve orduma saygı göstermiyor ve yokmuşuz gibi bir tavır sergiliyorsun?” Pejmürde, istifini bozmadan başını kaldırarak İskender’e doğru; “Ya İskender! Senin gibi burada bir kral ve benim gibi de herkesin itip kaktığı ve artıklarla beslenen bir pejmürde vardı. Zaman geldi ikisi de öldü. Kralın cenaze töreni, yaşamındaki gibi günlerce süren muhteşem törenlerle altından yapılmış bir mezara gömülürken, benim gibi sefil pejmürdede hayvanmış gibi bir çukura atılmak suretiyle üstü kapatıldı. Merakımı yenemeyerek bir gece ikisinin de mezarını açıp, mezardaki hallerini öğrenmek istedim. Mezarlarını açtığımda hangisinin kral hangisinin pejmürde olduğunu tanıyamadım.”

Çok süs ve debdebe, gerçeği gizlemek amaçlıdır. Oysa insana şah damarından daha yakın olan, ne düşündüğünü, hissettiğini, yaptığını ve kalbinde sakladıklarını bilip gören Allah’tan gerçeği saklayabilmek mümkün değil ise, hilkatteki eşinden gerçeği saklaman ya da açığa vurman ne fayda yahut zarar temin eder? Sonuçta faydayı da zararı da sağlayan yaratıcı Allah olduğuna göre; hakkındaki takdir edilmişi, önem verdiğin süs ve debdebeyle aşabilecek misin?

Dolayısıyla kul, kendini başka bir kula beğendirebilmek ve övgüsünü kazanabilmek için servetler harcamak suretiyle kula kulluk yapmaya çalışır ama yaratıcısı ALLAH’ın kendisini beğenip beğenmemesini umursamaz.

(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” Tevbe 55

“Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” Al-i İmran 117

Allah dilediğini takdir ediyorsa, ne gelir elden!

Hiçbir sorguya kalkışmaksızın Mutak İrade’sine kayıtsız-şartsız itaat ve teslimiyet!

Ameli olmayan bir düşünce ve bilgi ya da imanı olmayan bir inanç ve ibadet sahiplerinin durumu; tıpkı üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer. Nasıl ki sağanak bir yağmurda toprak kaybolarak kaya ortaya çıkmakta ise, amelsiz ve imansız bir ilim ve inanç da öyle ortaya çıkmasından kazanılan hiçbir şeye sahip olunamamakta ve çelişkiler furyasında ne ilim ne de inanç sebatkâr kalmaktadır.

Her şeyde didinerek çırpınan insan, nefsinin isteği doğrultusunda hep bir şeyleri değiştirmeye, sahip olmaya, ilerlemeye, daha çok elde etmeye çabalar. Eğer yol kat edebilmişse ‘ben’ der, aksi tezahür etmişse ‘kader’ ya da “şansızlık” der. Diğer bir ifadeyle; ömrünü yaratıcı ile savaş yaparak geçirir; böylece özgür yahut cüz’i iradesine güvenen insan ile Mutlak İrade arasında üstünlük savaşı sürdürülür.

Hıristiyan ve Yahudiler, yeryüzünün yönetimi ve egemenliği insanda olduğuna inançlarından dolayı ateistler misali doğrudan “özgür irade”yi; Müslümanlar ise, “cüz’i irade” ve “külli irade” ikilemiyle yaratıcının tahtına yani Mutlak İrade’sine ortak olmaya kalkışırlar.

İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Yaratıcı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?

Allah’ın dilemesi dışında bir yaprak dahi yere düşemiyor ise; Müslümanların “cüz’i irade” savı çelişki değil midir?

Yaratıcı; her türlü düşünce, bilgi, anlayış ve davranışları insanoğlu bedenen yaratılmadan önce dilediği gibi paylaştırarak ruhlara nakşetmiş ve bu temel esasa dayalı dünyanın biçimlenmesini, maddenin, fiziğin ve olayların vuku bulmasını iradesince programlayıp eylemleştirmiştir.

Ruhsal akliyat, duygu ve fiziki oluşumların bireysel, toplumsal ve evrensel fıtrata denk görsellik ve güncellik kazanabilmesi amacıyla vahiyle bildirdiği iyi veya kötü, doğru veya yanlış yollar için; peygamberi, şeytanı, ruhu, bedeni ve maddeyi aracı kılmıştır. Böylece faydalı veya zararlı tüm düşünce, fiiliyat ve unsurların hudutları çizilmiş ve buna bağlı kâinatsal bir düzen konumlandırarak soyut veya somut tüm olayları ezelde yaratmıştır.

Peygamber ve şeytan özüne bağlı şekillenen düşünce, duygu ve davranışların düzen içinde varlık kazanması ve mücadelesi, varoluş ve yok oluş amacına uygun biçimlenmiştir. Düşsel ve fiziksel uygulamaların hiçbiri beyinsel, öğretisel, araştırısal, rastgelesel, gözlemsel veya iradesel etkiyle gerçekleşmemekte, ancak öyle sanılmaktadır. Her şey “ilk”e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda var olan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler; fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

Ruh, bünyesinde barındırdığı zihinsel ve duygusal oluşumları programı doğrultusunda hayata geçirerek durağan bedene fiziksel işlev kazandırmaktadır. Bireysel, toplumsal ve evrensel olaylar, “o kitap”’ta yazılan mutlak düzeneğe göre etkileşerek gelişmekte ve yaratıksal hiçbir katkı veya müdahaleye izin verilmemektedir.

İyi veya kötü her düşünce ve eylem, Mutlak İrade’ce önceden takdir edilmiş “bir bilgi”’ye göre olgunlaşarak etkileşmekte ve kadersel düzen, programı mecrasında akışına devam etmektedir. İnsanların vahye, akla veya fiziğe olan güvenleri iradesel değil tamamen kaderseldir.

Düşünce ile davranışın, inanç ile imanın, mantık ile duygunun çoğunlukla örtüşmeyerek çatışması ve sürekli değişkenlik göstererek zıt sonuçlar doğurması, insanoğlunun özgür olamayışından ve dilediğini yapabilecek iradesel bir gücü bulunmayışındandır.

Vahiysel din psikolojisinde; bir insan, yaşamı boyunca başına gelen olumlu veya olumsuz her türlü oluşumun Yaratıcı’dan geldiğine inanarak ya şükreder ya da sabreder. İmanı gereği Allah’ın izni ve iradesi olmadan herhangi bir şeyi başarma veya kaybetmesine olanak olmadığını düşünür ve yaşadığı hayatta bir kanıttır. Çünkü her iş, O’nun dilemesiyle gerçekleşmektedir.

Seküler beyin psikolojisinde ise, bilim, üstün ve özgür aklın zekâ seviyesine göre eğitsel, içgüdüsel, kalıtsal, rastgelesel yani tesadüfen kendiliğinden oluşan bilgileri işleyip muhakeme etmesiyle ortaya çıkardığı bağımsız yargılar olarak kabul edilir. Aklın, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran bağımsız bir güç olduğu varsayımıyla insanın egemenleşme ütopyasına neden olan özgür irade, dilenileni yapabilen, olumsuzlukları bertaraf edebilen, tedbirleriyle savabilen, kaderini yazabilen ve seçme hakkı olabilen mutlak bir güç olarak tanımlanır ama pratikte kanıtlanamaz.

Egemenlik ve irade savaşı öylesi bir karmaşa ve tutarsızlık içinde sürer ki, Mutlak İrade, Özgür İrade ve Cüz’i İrade konusu aralıksız tartışılır, birbirine hükmeden veya dışlayan yorumlarla paradoksal anlayışlar, dinler, mezhepler ve tanrılar üretilir. Aslında herkesin içinde yaşadığı gerçek dünya tektir. Bu sebeple Mutlak İrade gerçeğine kayıtsız iman edenler, bu tür anlamsız, dayanaksız, kanıtsız ve sonuç getirmez tartışmalara itibar etmezler.

Neticede hidayete erdirenin de saptırtanın da Yaratıcı olduğu içyüzü aleniyken ve her şey O’nun dilemesi ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği ortadayken, tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceği hatta zarar vereceği de aşikârdır.

“O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” Nisa 140

Yaratıcı’ya kayıtsız-şartsız teslim olanlarla, özgür veya cüz’i iradeyi savunanların fikirsel mücadeleleri; yaşamı yönlendiren ruhi ve fiziki kanıtlar dikkate alınmaksızın laflar deryasında devam eder. Zihinsel ve kalpsel ya da fiziksel veya duygusal iyi-kötü, doğru-yanlış her şeyi tecrübe edinerek gören, duyan, tadan ve hisseden insanoğlu; nasıl oluyor da farklı düşüncelere, anlayışlara, dinlere, keşiflere ve değerlere sahip olabiliyor, çatışabiliyor veya ani dönüşümlere zemin hazırlayan sebeplerle değişebiliyor?

Şu tartışılmaz bir gerçektir ki, her ne dine, inanca ve düşünceye sahip olunursa olunsun özgür veya cüz’i irade savıyla kulu doğrudan ya da dolaylı olarak egemen kılan her türlü anlayış batıldır. İnsanların büyük bir çoğunluğu her ne kadar Yaratıcı’nın varlığına ve dinlerine inandıklarını iddia etseler de, güttükleri ve rehber edindikleri yolun ateist köklü olduğunun bilincinde değillerdir. Kim ne derse desin, irade iddiası gizli bir ateistliktir.

Sözle fiil, mantıkla duygu, gerçekle kuram, düşünceyle irade, inançla iman arasındaki dengesizlik, aykırılık, denetimsizlik ve çatışma; beyinsel fiziki iktidarı sarsmakta, zihinsel ve bedensel özgür anlayış ve iradenin yıkımına neden olmaktadır. Başarı ya da başarısızlık, iyilik ya da kötülük, doğruluk ya da yanlışlık, özgürlük ya da kölelik, yönetim ya da yönlendirme de sorumlu olan egemen güç ya daima Allah’tır, ya da daima insandır.

Eğer Allah, zatına ortak koşulmasını kesinlikle yasaklamış ve bağışlanmaz bir suç olarak kabul etmiş ise, özgür yahut cüz’i irade anlayışı apaçık bir yanlışlık hatta bir küfürdür.

“Sizler ancak Rabbimizin dilemesi sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan 30

“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Mehdi ve Dabbe’tül Arz…

Kur’an’da bildirilmemiş Mehdi ile Kur’an’da haber verilmiş Dabbe’tül Arz adlı canlıya olan İslam âleminin ilgileri; Kur’an dışı efsane, hurafe ve uydurulmuş sözde hadislere nasıl rağbet edildiğini ve Kur’an’dan çıkılarak sapıklığa düşüldüğünü kanıtlamaktadır.

Allah Resulü, kendisine vahiyle bildirilip haber verilmemiş hiçbir konuda herhangi bir sözü mümkün değilse de, Mehdi misali birçok konuda zatına isnat edilen yalan ve iftiralarla anıldığı ve reverans gösterildiği malumdur. Bu sebeple; “Bana nispet edilen sözü Kur’an ile karşılaştırınız, Kitabullah’a muvafık ise benimdir, ben söylemişimdir” buyurarak müminleri uyarmıştır.

Herkes Mehdi’nin çıkacağı abartısını bilir ama kimse “Dabbe’tül Arzın” çıkacağı konusunda bihaberdir. Çünkü müminlere Kur’an bilgisi değil hurafeler öğretilmektedir.

Efsaneye göre; ahir zamanda Mehdi adında bir insan çıkacakmış, dünyayı kötülüklerden arındırıp insanoğlunun hidayete ulaşmasına vesile olacakmış, yeryüzünde iman etmemiş hiç kimse kalmayacakmış ve İslam’ın dünyaya hâkim olmasını gerçekleştirecekmiş. İfade edilen Mehdi’nin peygamberler üstü bir varlık hatta Allah olduğu üstü kapalı olarak anlatılır. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e dahi verilmeyen güç ve yetkinin, Allah’a ortak koşarcasına Mehdi denen insana yaraşık görülmesi apaçık bir küfürdür.

(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” Kasas 56

Peki, mitolojik kahraman Mehdi efsanesi nereye dayanmaktadır?

Günümüz itibariyle Mehdi inancı, Şiiliğin iman esaslarındadır. Tarihsel olarak ise, kökeni Mecusilik gibi Fars inançlarına dayanmasıyla birlikte yahudi-hıristiyan geleneğindeki “Mesih” öğretisi de sapkınlığı tetiklemiştir. Mecusi inancı çok eskiye dayandığı için, Mesih inancını geliştiren yahudilerin de, Babil sürgünü zamanında dönemin etkin dini Mazdeizm’in tesiri altında kalmışlardır. Dolayısıyla nereden ve hangi açıdan bakılsa da, Mehdi inancı bir küfürdür ve İslam’a sokulmak istenen ortak koşucu bir zehirdir. Unutulmamalıdır ki, yönetip yönlendiren ve Mutlak İradesi’yle dilediğini yapan Allah’tır, seçtiği veya seçeceği araçların hiçbir önemi, yaptırımı ve etkinliği bulunmamaktadır. O, ‘ol’ derse her şey olur, bu sebeple aracıların iradelerince hiçbir müeyyideleri yoktur!

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

Aslında Mehdi denen sapkın inancın küfür olduğu apaçık ortada ama kör, sağır ve mühürlü olanlar kavrayamamaktadırlar. Ki, onlar, Mehdi’nin geleceğini bekleyerek kurtulacakları umudu içinde şeytana kendilerini öyle kul edinmişlerdir ki, güya iman ettikleri Allah yokmuş, kurtarıcı yahut kötülükleri engelleyici değilmiş gibi tanrıları Mehdi’nin kendilerini kayıracağı ütopyasına kapılmışlardır. Kime karşı; haksızlık ve adaletsizlik yapan (hâşâ) Allah’a karşı olmalı ki, Allah’tan başka bir hidayet verici ve kurtarıcı beklemektedirler.

Mehdilik inancındaki deccal ve süfyan gibi mitlerin çıkacağı iddialarının tamamı yalan ve hurafedir. Mehdi mi arıyorsun; kim Allah’ın hükümlerini yeryüzünde hâkim kılabilmek için küfre karşı cihad yapıyor ise, işte Mehdi o ve onlardır. Deccal ve süfyan mı arıyorsun; her kim Allah ve Resulüne karşı savaşıp hükümlerine itaat etmeyerek asilikte sınır tanımıyor ise, işte deccal ya da süfyan o ve onlardır. Ama derdin yahut amacın başkaysa, sakın ha merak etme, yakında ona da kavuşursun hatta şeytanın temsilcisi olmandan o’sundur.

“O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” Neml 82

O mahlûkun ne ve nasıl olduğunu Allah bildirmemiştir. Lakin Allah Resulüne isnat edilen rivayetlere göre Dabbe’tül Arz:

Ahir zamanda insanların fesadı ve Allah’ın emirlerini terk ederek vahyi değiştirdikleri sırada bir canlı çıkarılacak. Bu canlının adı “Dabbe’tül Arz” olup, uzak bir çöldeki toprağın altından çıkacak. Dabbe’tül Arz, çöldeki bir yarıktan kısrağın koşması misali çıkacak; üç günde üçte biri dahi çıkmış olmayacaktır. İnsanlarla konuşacak; herkes onu işitecek; hamile kadınlar günleri dolmadan önce doğuracak; tatlı sular tuzlu sulara dönüşecek; dostlar birbirlerine düşman olacak; hikmet yıkılacak ve ilim kaldırılacaktır. Yeryüzü, kendisini takip eden şeyle konuşacak. İşte o zamanda insanlar, erişemeyecekleri şeyleri umup; nail olamayacakları şeyleri isteyeceklerdir. O öyle bir canlıdır ki, iki boynuzunun arası, bir atlı için bir fersahlık yoldur. Onun tavuk telekleri gibi telekleri, sarı tüyleri, tırnağı ve sakalı vardır. Soylu bir atın koşması gibi üç gün çıkmaya devam edecek de, henüz üçte biri bile çıkmış olmayacaktır. Onun başı öküz başı, gözü domuz gözü, kulağı fil kulağı, boynuzu dağ keçisi boynuzu, boynu devekuşu boynu, göğsü aslan göğsü, rengi kaplan rengi, böğrü kedi böğrü, kuyruğu koç kuyruğu, ayakları deve ayakları gibidir. Her iki mafsal arası iki kulaçtır. Onunla beraber Hz. Musa (s.a)’ın asası ve Hz. Süleyman (a.s)’ın yüzüğü de çıkacaktır. Hiçbir mümin bırakmaksızın yüzlerine Hz. Musa’nın asasıyla dokunacak ve onların yüzünde beyaz bir nokta oluşacak, bu nokta yayılıp sonunda bütün yüzü bembeyaz kılacaktır. Hiçbir kâfir bırakmayıp yüzlerine Hz. Süleyman’ın yüzüğü ile dokunacak ve siyah bir nokta oluşacak, bu nokta yayılıp bütün yüzünü simsiyah kılacaktır. O kadar ki, insanlar çarşılarda, “Ey mümin şu kaça; ey kâfir şu kaça” diye alışveriş yapacaklar. Hatta bir aile, sofralarının başına oturduklarında, kimin mümin kimin kâfir olduğunu bilip tanıyacaktır. Sonra Dabbe’tül Arz onlara; “Ey filanca kişi, sana müjdeler olsun, sen cennet ehlindensin; ey filanca kâfir, sen cehennem ehlindensin” diyecektir. İşte Allah, ayetinde; “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman yerden bir canlı çıkarılır ki, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyleyerek konuşur.”

Hidayete eriştiren de yoldan çıkaran da Allah’tır; İyilik ve kötülük elçileri olarak Peygamberleri ve şeytanı yaratmasıyla birlikte kıyamete kadar ne iyiliği ne de kötülüğü temsilen başka bir elçi göndermeyecektir. Dolayısıyla Mehdi de, decaal da, süfyan da yalandır, hurafedir ve iman edenleri Kur’an’dan uzaklaştırıp sapkınlığa odaklatmaktır.

Gerçek olan Kur’an’la bildirilen Dabbet’ül Arz’dır ama ondan bahsetmek sapmışların işine gelmemektedir. Çünkü Dabbe’tül arz ne hidayet verici ne kurtarıcı ne zulmedici ne de saptırıcıdır. O, yaratıcının takdiriyle iman ya da küfür yoluna girmiş olanları deşifre etmekle görevlidir. Dolayısıyla Mehdi inancı taşıyanların akıbetleri o kadar vahimdir ki, Dabbe’tül Arz, Hz. Süleyman’ın yüzüğü il yüzlerine vurarak, oluşacak siyah noktanın tüm yüzlerini simsiyah hale getirmesiyle kâfir damgası yiyecekleri muhakkaktır. Budistler de Buda’nın uykuda olduğunu ve bir gün uyanıp kendilerini kurtaracağına inanırlar. Kimden?!!!

“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben Allah’ın hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. O’ndan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve ümmi (okuma-yazma bilmeyen) peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah’a ve O’nun sözlerine inanıp iman etmiştir. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.” Araf 158

Ne din kaldı ne iman ne de namus ama…

Tükenmek bilmeyen laf, yeter oldu insana!

Karşılığı aranmayan lafların âlemdeki değeri, din ve namus önemini öyle yitirtmiş ki, artık vahiy, hak ve adalet değil ağızlardan dökülen laflar muteber hale gelerek heyecan, umut ve güven doğurmuştur.

İnsan ne kadar berbat, bezmiş ve yıkılmış bir psikolojide olsa da, laf kendisini öyle dinginleştirir ki, sanki sorunları çözülmüş gibi rahata kavuşur. Oysa lafın etkisi bitince altından kalkamadığı badireler ve sıkıntılar tekrar nükseder ve laf, tıpkı soğuktan donarak ölmek üzere olan bir insanın uykusunun gelmesi ve uyumasıyla beraber ölümünün gerçekleşmesi misali bitkisel hayata girer.

İnsan, neden karşılığı olan sözlere değil de laflara itibar eder?

Karşılığı olan sözler, yaratıcı Allah’ın sözleri; karşılıksız olanlar ise Allah’a karşı “ben” diyen insanların lafları! “Ben” diye böbürlenerek kulluğu doğrudan yahut kısmen veya dolaylı olarak reddeden insanın tek başına Allah’ın sözüne itibar edebilmesi mümkün değildir. Onun için gerek din gerek iman gerek namus gerekse şerefi nefsi doğrulara ya da yanlışlara göre kabullenir; Allah’ın sözleri ya inkâr edilir ya da mazeretlerle savsaklanır.

Amele değil lafa çok itibar edildiği hatta laf yarışında galebe çalanın üstün kılındığı dünyada her nefis mükemmeli arar. Oysa sözün doğrusu ve mükemmeli Allah’ındır ama benliği hoşnut etmediğinden ‘laf’ gibi muteber sayılmaz. Çünkü insanın tamamen özgür kalma iddiası bulunduğu için kul olmayı sindiremez. Dolayısıyla ne dilediği bir özgürlüğe kavuşur ne de mükemmelliğe! İnsan, kendini yaratamadıktan sonra özgür olamayacağı gibi mükemmelliğe de erişemez. Bu sebeple dünyada mükemmellik yoktur. Dualite yani ikilik vardır; iyi-kötü, karanlık-aydınlık misali! Dünyada mükemmele yaklaşım olabilir mi diye sorulacak olursa, yaratıcı Allah’a kayıtsız-şartsız itaat ve hiçbir gerekçeye sığınmayacak bir aşktır ki, o’da ahirete götürüp cennete kavuşturur.

İnsanın bozulması ve onurunu yitirmesinin nedeni, sözle değil lafla amel etmesi ve kendine yol edinmesindendir. Söz ile laf arasındaki fark, tıpkı ruh ile beden gibidir. Nasıl ki beden fani ise lafta fanidir. Allah söz, insan laf söyler! Dolayısıyla muhakeme edebilen insan, bakiye değil faniye inanabilir mi?

Kaynağını vahiyden almayan politikacı ve din adamları, yeryüzünün en tehlikeli lafebeleridirler ki, toplumların zihin ve kalplerini iğfal ederek insanda değer ne varsa silip süpürürler. Dolayısıyla insanı insan yapan din, namus, şeref, hak ve adalet mücadelesi yok olur.

Böylece asıl kaçınılması ve sakınılması gereken düşmanlar, kişi ya da toplumun hem dünyasını hem de ahiretini perişan eden siyasi ve din adamlarıdır. Onun için lafa değil söze odaklanılabilinirse, her iki âlemde de korku yaşanmayacaktır.

Yaşam ve ölümdeki mananın derinliğini bilmeyenlerin lafları tükenmez ama bilen, Allah’ın sözlerinden öte konuşmaya cesaret edemez. Hayatının nerede ve nasıl başladığı ya da nerede ve nasıl sona erdiğine değil, ikisi arasında neler yaptığını sorgulamaya başladığın an, yalanlardan uzaklaşıp gerçeğin açık perdelerine ulaşma ihtimalin doğmuştur. Laftan söze geçiş, batıldan hakka geçiştir!

İnsanın politikacı ve din adamlarının hazırladıkları tuzağa düşmelerindeki en büyük handikap nedir biliyor musunuz; işittiklerini gerçeğin eleğinden geçirebilecek idrakleri olmamalarıdır. Bilgileri demiyorum; çünkü her insan, yaşadığı olaylardan dolayı yalanla gerçeği ayırabilecek bir tecrübeye ve muhakeme yetisine sahiptir. Lakin lafı yani abartıyı kabul edip, sözü yani gerçeği dışlaması, aradığı ‘neden’ sorusuna açık bir yanıttır.

“Hayatımızda işlediğimiz hataların çoğu, düşünmemiz gereken yerde hissetmekten, hissetmemiz gereken yerde düşünmekten ileri gelmektedir.” John Colbins

Yeryüzüne halife olarak indirilen insanın söze değil lafa saygı duyup güvenmesi, halifelik sıfatını da kaybedip düşünemeyen ve kavrayamayan bir mahlûk olmasına sebebiyet vermiştir. Dinsizlikten, imansızlıktan, şerefsizlikten daha sert yatak, daha keskin soğuk, daha acı sefalet yoktur.

Bu sebeple dinin, imanın, namusun ve şerefin ne olduğu sözden değil laftan öğrenildiğinden, insan da ne din ne iman ne namus ne şeref ne de hak ve adalet kalmış; böylece bozulan insan, yaratıkların en korkuncu olarak dünyada peydahlanmıştır.

Oysa doğruluk ve adalet bakımından kimin sözü tamamlanmış ise, O’na itibar gerçeğin ta kendisidir.

“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” Enam 115-116

Başarı; Kazanç; Zenginlik; Sağlık; Şöhret; İktidar; Zafer!

Nefis başka ne istesin ki?

Ah birde, sahip olduklarını muhafaza edebilse; ölümüne dek hiç kaybetmese; ölümü durdurup elindekileri bırakmasa; diriyken kimse yanına yaklaşamayıp gıpta ile izlenirken, ölümüyle birlikte bir çukura atılmasıyla etrafında haşereden başka kimsenin kalmamasını önleyebilse…

Makedonya Kralı İskender, bir gün seferden dönerken yolu üzerinde bulunan bir yarım adaya uğramış. Ada halkı öylesine akıllı, zeki, bilgili ve meziyet sahibiymiş ki, İskender’in hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender, onlara, “Dileyin benden ne dilersiniz” demiş. Ada halkı, İskender’in yüzüne bakarak, “Ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” yanıtında bulunmuşlar. İskender de “Ben, dünyaya egemen ve önümde diz çöktüren büyük Kralım, dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip tek hükümdarım!” diyerek, büyük bir üstünlük ve azamet içinde böbürlenmiş.

İnsanlar, “Peki, senden üç şey isteyeceğiz; ilki, bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sormuşlar. İskender, “Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizinkini nasıl engelleyebilirim?” cevabını vermiş. İnsanlar, ikinci talepte bulunarak; “Bize belli bir süre yaşama garantisi verebilir misin, ecelimizi teminat altına alabilir misin?” İskender, bu soruya da hiddetlenerek, “Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl sağlayabilirim?” diye yanıtlamış. Ve üçüncü olarak, “Peki senden son şey isteyeceğiz. Yaşamımız boyunca hiç hasta olmayıp sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” İskender iyice hiddetlenerek, “Bunlar nasıl istekler ki, hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz!”

Bunun üzerine insanlar; “Öyleyse ya İskender; madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘Dileyin benden ne dilersiniz, dünyayı boyunduruğu altında bulunduran, her şeye gücü yeten ve isteklere karşılık verebilen’ olarak kendini tanrılaştırıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün yiyecek, içecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, onları her halükarda azda, zorda olsa temin edebilmekteyiz, ecelimiz gelmediği ve hayatta kaldığımız sürece zaruri ihtiyaçlara bir şekilde ulaşabilmekteyiz.”

İskender, duydukları bu gerçekler karşısında sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesiyle bir hiç olduğunu anlamanın ezikliği ve acziyeti içinde boynu bükük oradan uzaklaşmış.

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) dır.” Hud 6

İnsanoğlunun gerçekler karşısındaki inanılmaz tavrı, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz bir ceset gibidir. Geçici ve sürekliliği olmayan ve de benliğini azdıran makam, başarı, kazanç, zenginlik, şöhret, iktidar ve zaferlere karşı müthiş zaafı ve aleyhindeki oluşumları önleyememe dayanıksızlığı, akılsal ve mantıksal teorileri darmadağın yapmaktadır.

Teoride tarif edilen zihinsel fonksiyonların ve iddia edilen özgür iradenin olması gereken yaptırımıyla eylem aşamasındaki aykırılığına bir açıklama ve çözüm getirilememekte; mantıkla duyguların, özgür irade ile kaderin çatışması ne giderilebilmekte ne de düşünülen ve dilenilen bilimsel savlar gerçekleştirilebilmektedir.

İnsanoğlunun mutlak bir egemenliğe, fayda veya zarar sağlamasına, dilediğini yapabilecek özgür bir iradeye kavuşamaması, ne kadar karşı çıksa da kulluğunun bir sonucudur. Yaratıcıya karşı güdülen benlik, şeytanın misyonu gereği kadersel dürtüden kaynaklanmaktadır. Meleklere ve peygamberlere dahi verilmeyen iradesel başarı, kazanım, zafer ve iktidar gücünü insanoğlunun sahiplenmek isteyerek hâkimiyet kurma hırs ve ihtirası, nefsinin tanrılaştırma kışkırtmasındandır. Yaratıcıyı değil de hilkatteki eşlerini güçlü ve egemen kabul edebilmeleri, şeytani bir sapmadır.

İnsanın başarısı, şöhreti, ilmi, zaferi ve gücü ne olursa olsun, sahip olduğu iktidarı kendi yaratmadığı ve meydana getirmediği için muhafaza edememekte, yaratılan canlı veya cansız her varlık gibi belirlenmiş süresi dolduğunda geldiği hiçliğe geri dönmektedir. O süre zarfında ister bir karınca ya da aslan, ister bir köle yahut kral, ister bir yoksul veya zengin, ister bir çakıl taşı ya da koca bir dağ, ister küçücük bir örgüt ya da dünyanın en güçlü devleti olsun, her şey gibi sonunda yok olmaya mahkûmdur. Geçici emanetsel bir başarı, zafer, zenginlik veya iktidarlık, şeytanın aldatmada kullandığı en önemli nefsi araçlardır.

Makedonya Kralı İskender, muhteşem hazinelere sahip ve dünyayı titreten Pers Kralı Darius’u yenilgiye uğratmasıyla, kralın savaş meydanından kaçarken kendi askerleri tarafından ihanete uğrayarak yaralanması akabinde ölümüne ramak kalmışken söylediği son söz; “Yaşadığım gibi şanıma lâyık bir biçimde ölemediğime ve bir pislikmiş gibi güvendiğim askerlerim tarafından öldürüldüğüme kahrediyorum.”

Yaşarken sahip olduklarını bilgi ve iradesi ile elde ettiğini sanan, neden ölürken başaramıyor?

“Yaşamanın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok. Yarın, akılsız neyi bileceksin.” Ömer Hayyam

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahımızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

Tebliğ mi; cihad mı?

Vahyin indirilip ayetlerin tamamlanmasıyla birlikte tebliğ sona ermiş; Allah Resulü, halifeler ve İslam Devletleri cihadı birinci yükümlülük kabul ederek, hem İslam varlığının kıyamete kadar muhafazası için küfre karşı savaşmışlar hem de fitne kalmayıncaya ve kulluk sadece Allah’ın oluncaya kadar silahlı mücadeleyi yerine getirme hükmüne itaat etmişlerdir.

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

Peygamberimiz (s.a.v), Kuran’ı tebliğ ederken, müşriklerin atalarından kendilerine miras kalan sapkın dinlerini tamamen değiştirmiş ve bu nedenle onların baskı ve karşı koymalarıyla zulüm görmüştür. Ancak o Allah’ın emrine uyarak; onların baskı, tehdit, saldırı, alay ve savaş açmalarına hiçbir zaman aldırış etmemiştir.

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” Maide 67

Allah Resulüne her zorbalığı yapmışlar ama hiçbir zaman şantaja başvuramamışlardır. Çünkü şantaja sebep olabilecek ne tek bir gizliliği ne de Allah’tan korkmayıp insandan saklı bir sözü ve davranışı vardı. O tebliği, Allah’tan inen vahye sadık kılarak ifa etmiş, nefsi yahut başkalarının iktidarsal arzu ve isteklerine göre yorumlayarak eğip bükmemiş, emirleri sorgulamamış ve bizzat örnek olmak suretiyle etkili olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Hz. Peygamber, müşriklerin İslam’ı kabul etmemelerinden dolayı aşırı derecede üzülüyor ve akıbetlerinden dolayı ıstırap çekiyordu. Bunun üzerine Allah, kendisini teskin etmek maksadıyla hidayet vericinin zatından başkasının olamayacağını bildiren ayeti vahyederek üzülmemesini buyurmuştu.

(Resulüm!) Onlar iman etmiyor diye neredeyse kendine kıyacaksın! Biz dilesek, onların üzerine gökten öyle bir mucize indiririz ki, ona boyunları eğilip kalır.”” Şuara 3-4

Allah Resulü, tüm insanlığa ve cinlere gönderilen bir elçi olma hasebiyle Allah’ın buyruklarını duyurmuş, İslam Devletini kurmuş ve karşı gelen toplumlara savaş açarak, 23 yıllık peygamberlik hayatının büyük bir bölümünü hem savaş meydanlarında geçirmiş hem de İslam ordularına başkomutanlık yapmıştı. Vefatından sonra gelen halifelerde, İslam topraklarını devasa genişleterek, cihad yolundan asla ayrılmamışlardı.

Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73

Resulullah, eğer günümüzdeki tebliğ anlayışıyla yeryüzünde yaşayan tüm insanlara İslam’ın duyurulması ve imana gelmeleriyle ilgili Allah’tan bir vahiy almış olsaydı; ne cihad yapar ne de küfre karşı ordularını harekete geçirerek onbinlerce şehid verirdi. Ancak Allah, kendisine küfre karşı savaşı emretmiş ve davette bulunduğu ülkelerden menfi yanıt alması üzerine fethi buyurmuştur. İnsanların besini hak ve adalettir. Dolayısıyla İslam’dan başka bir düşünce hak ve adaleti tesis edemeyeceğinden İslami rejim ya da yönetim, insanoğlunun olmazsa olmaz besinidir. Lakin şeytan ve dostları, hak ve adalete karşı olmalarından sömürdükleri toplumlara şeriatı, özgürlük hasmı gibi dayatır; Allah’a kulluk yapılacağına, nefsi azdıran süslü sözlerle kendilerine kulluğu kılarlar.

Cihad, doğrudan Allah’ın tek rab ve kulluğun sadece Allah’a mahsus olduğunun bir savaşıdır. Allah’a kayıtsız-şartsız kulluğu kabul edenler ile etmeyenlerin arasındaki savaş, dünya yaratıldığından itibaren başlamış ve kıyamete kadar sürecektir.

Bu sebeple cihad yanlısı ve Allah yolunda savaş yapmayan kesinlikle Müslüman değildir. Cihada karşı olan asla Allah’ın rızasını kazanmaz ve hak yolunda olanlarla beraber olamaz! Eğer Allah Resulü, peygamberlik hayatı boyunca küfre karşı cihad yaparak meydanlara inmiş ise, sen kimsin ki cihadı İslam karşıtlığı bir canilik, teröristlik veya şer olarak aşağılayabiliyorsun? Allah Resulü, küfürle ittifaka girip cihad ehline karşı savaştı mı? Çıkar hesaplarıyla iğrenç pazarlıklara girişip Allah’ın hükümlerini müşriklere peşkeş çekti mi? Allah hükümleri veya İslami kuralların dışında batıl dayatmalı tek bir anlaşma imzaladı mı? Ekonomik kayıp, anaların ağlamaması, çocukların babasız ve eşlerin dul kalması, insanların ölmesi, savaşların doğuracağı sıkıntılardan dolayı bir çekince taşıdı mı? Düşmanlarından ve yaptığı cihadlardan dolayı kendisinin, eşlerinin, çocuklarının ve halkının başına bela gelebilecek kaygısı duydu mu? Azılı ve güçlü müşriklere karşı tedirginlik duyarak, dayatmalarına ya da tekliflerine boyun eğdi mi? Rabbine teslim olmasından ötürü herhangi bir yenilgi korkusu hissetti mi? Senin ilmin, huzurun, güvenin, takvalığın, insan sevgin, merhametin, affın ve adalet anlayışın Peygamber Efendimizden ve diğer nice peygamberlerden daha üstün mü ki, onların amellerini kınayabiliyor ve insanlık dışı addedebiliyorsun? Düşünce ve davranışınla rabbinin Allah, dininin İslam, kitabının Kur’an ve Peygamberinin Hz. Muhammed (s.a.v) olmadığını ikrar ettiğinin farkında mısın?

Münafıklar öyle bozuk mahlûklardır ki, nefisleri için karşısındakilere binbir türlü kötülük planlar yapar hatta canlı canlı derisini dahi yüzmeyi düşünürler ama sıra Allah için öldürmeye ve ölmeye gelince, bir anda hümanist kesilir, barışçıl olurlar. Hani, mücahidlerin küfür ehlinin kafalarını kesmelerini, asmalarını, kurşuna dizmelerini ve öldürmelerini şiddetle suçlayanlar ve teröristlikle yaftalayanlar; iman ettikleri Hz. Muhammed (s.a.v) içinde aynısı düşünüyorlar mı? Çünkü Allah Resulü de kafa kesti ve öldürdü! Hem Allah’ın Resulüne muhalefet ediyorlar hem de onun yolunda olduklarını iddia ederek dillerinden düşürmüyorlar.

Vay yalancılara; vay riyakârlara; vay fasıklara; vay münafıklara!

“Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.” Bakara 244

“Allah’a ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Saff 11

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir. “ Nisa 84

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. “ Enfal 65

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” Tevbe 38

“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” Muhammed 31

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. “ Maide 35

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bakara 216

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. “ Tevbe 111

Çözüm ortağı ihanet etti ama…

Cumhurbaşkanı ve hükümet, sanki hainler tarafından efsunlaştırılmışlar gibi,” her ne pahasına olursa olsun elimizi, bedenimizi, canımızı ortaya koyduk, son nefesimize kadar PKK ile kurulacak kardeşliğimiz için mücadele edeceğiz” inat ve ısrarlarını sürdürebilmektedirler.

İnsanda sürükleyici güce sahip öylesine bir benlik, bir inat ve itiraz duygusu vardır ki, bu duygunun tesirine kapılmasından karşısındakinin haklı olduğunu bildiği halde bir türlü kabul etmez ve nefsine mağlup olur. Sadece kendisine mi zarar verir; idaresi altındaki herkese! Ancak inatçı duygusuna karşı koymak suretiyle nefsine hâkim olmak suretiyle gururunu yenebilir ve gerçeği kabullenerek yanlışın ve felaketin doğmasını önleyebilir.

Küfrü, hainliği, zorbalığı ve vicdansızlığı meslek edinmiş görünüşte insan ama ruhen insan olmayan PKK adlı iblisle barış adına çözüm süreci başlatıyor, umutla her şey yolunda gidiyor derken hatta “anaların gözyaşları durdu, dağlar tepeler güvenli hale geldi, şehit cenazelerinden kurtulduk” başarısıyla övünüyorken, öyle yıkıcı bir şamar yiyorsun ki, o şamarın altında sadece kendilerini değil 77 milyonluk milleti ezdirebilen bir düşüncenin sağlıklı değil hastalıklı olduğu tartışılmazdır.

En büyük felaket olan gururunu yenemeyerek, “elimizi, bedenimizi ve canımızı ortaya koyduk, son nefesimize kadar iblisle ortaklığımızı pekiştirmek için mücadelemizi sürdüreceğiz” kararlılığını fütursuzca sürdürebilen, hata ve yanlıştan dönme erdemliğini gösteremeyen bir iktidarın ıslah olabilmesi ve doğru yola gelebilmesi mümkün değildir.

Neden biliyor musunuz?

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

Peygamber ile şeytan, hak ile batıl, doğru ile yanlış, gerçek ile yalanın ortak bir akılda buluşabilmesi her ne kadar imkânsız ise de, benlikleri arşı aşmış nefisler için öyle olasıdır ki, bir günü zararsız, huzur ve güven içinde geçirebilmek için istikbalini hoyratça riske sokabilir hatta bitirebilecek girişimleri başarı olarak süsler.

Düşünün; köklü sorun yaşadığınız bir terör örgütü ile barış adına bir çözüm sürecine giriyorsunuz. Siz, ülkenizin menfaatleri uğruna hem terör örgütünün sözde temsil ettiği vatandaşlarınız hatırına hem de insanlarınıza bir halel gelmemesi adına barış eli uzatıyor ama o, taleplerinden zerre adım geri atmayarak istediklerinin yerine getirilmesi için tehdit ve şantajlarla dayatmada bulunmaya devam ediyor ve yerine getirilmediği takdirde işgale cesaret edip ülkeyi biçiyor. Yani fıtratının gereğini yapıyor! Öyleyse barış ve çözüm süreci nerede kaldı?

Haydi, başta iblis ABD olmak üzere haçlı kuvvetlerine eğiliyorsun da, PKK gibi bir terör örgütü de neyin nesi? Şer koalisyonuna katılarak İslam Devleti’ne savaş açabildin de, PKK ve YPG için perde arkası mücadele vermen neyin nesi?

Arkadaş; terör örgütüne karşı bir teslimiyet yaşandığı o kadar aleni ki, adına barış, çözüm süreci veya ne derseniz deyin, gerçeğin açık perdelerini örtemezsiniz.

Siz konuşuyor, tartışıyor, gürlüyor, böbürleniyor ve nutuklar atıyorsunuz ama PKK yapıyor! Sen düşündüğünü ya da söylediğini eyleme geçiremiyorsun ama PKK söylediğinden daha fazlasını eyleme dönüştürebiliyor ise; iktidar kimdir?

Artık başka söze gerek yoktur!

“Budur cihanda benim en beğendiğim meslek. Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Mehmet Akif Ersoy

Apo’yu destekleyen Kürtler kâfirdir!

Her ne maksatlı olursa olsun işbirliği içinde bulunan Müslüman kimlikler de fasıktır; doğrudan savaşmak yerine ekonomi kaygılardan çözüm adına küfürle kardeş olabilme amacıyla uzatılan eller, şeytan elidirler. Dolayısıyla şeytan ve dostlarıyla barış adına işbirliği yapmanın ilk kuralı; “YAPMA”’dır.

Terör örgütü PKK’nın ele başısı Öcalan’ın İslam dinine, diğer dinlere, Peygamberimize ve Allah’a bakışı örgütün küfrünü açıkça ortaya koymaktadır.

“HRİSTİYANLIK VE YAHUDİLİK İSLAM’DAN ÜSTÜNDÜR”

Gençliğinde dine yakın olan, okuduğu bir kitaptan sonra Marksist eğilimler gösteren ve Evrimin sıkı savunucuları arasına giren Öcalan’ın Fırat Haber Ajansı’nda yayınlanan son avukat görüşmelerindeki görüşleri yine zihinlerde soru işaretleri oluşturdu.

Öcalan, İslam Dini, Muhammed peygamber (s.a.v) ve Kur’an hakkında AİHM’de yaptığı ve kitap haline getirilen “Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru Özgür İnsan Savunması” adlı yayında, İslam’a ve Kuran’a ağır hakaretler yağdırıyor. “Allah, Arabistan tasarımıdır” değerlendirmesinde bulunan ve “Bir Arabistan yarımadası tasarımı olarak Allah, yaklaşık M.Ö 2000lerde bir ideolojik kimlik olarak bütün Semitik kabilelerin zihninde yer edinmektedir” diyen Öcalan, “Ayette geçer; Ebabil kuşlarının Habeş ordusunu attığı taşlarla perişan etme öyküsü, aslında kabile güçlerinin at ve kılıçla savaşmalarının dinsel anlatımıdır” iddiasında bulunuyor.

Öcalan, Allah’ın 99 isminin, Sümerlerin tarihsel gelişmeye temel katkıları olarak gösterdiği “yazının icadı”, “matematik ve takvim”, “devlet kurumu”, “yasalar”, “şehircilik” “tapınak”, “kutsal aile”, “yazılı edebiyat” gibi kavramlardan ileri geldiğini öne sürüyor.

“Adem ile Havva’nın yaşamı” gibi olayları ütopya olarak nitelendiren Öcalan, “İlk ütopya ve destanlar Sümer kaynaklıdır, Cennet ütopyası Adem ile Havva’nın yaşamı, cennetten kovulması, ilk Habil-Kabil kardeş kavgası ve Gılgamışın yarı tanrı-insan kişilikli destanı yazılı olarak günümüze kadar ulaşmışlardır” sözlerini sarf ediyor.

Öcalan’ın ibadet ve camilere ilişkin iddiaları da insanı dehşete düşürecek şekilde ifadelerle dopdolu olarak karşımıza çıkıyor.

Farz olan namazın aslında tiyatro olduğunu belirten Öcalan, “Arabistan’da halen kıble denilen namazda yön anlayışı tanrıçaya bağlılığın bir izini teşkil etmektedir” diyerek, tam bir vahşet halini alan kurban yerine parasıyla yoksullara ve daha hayırlı işlere fon oluşturmanın yararlı olacağını, orucun sınırlı olarak ve nefsi terbiye amacıyla uygulanması gerektiğini, tüm ibadet uygulamalarının çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesinin gerektiğini düşünüyor!

Müşrik Öcalan, AİHM savunmasında fitne niteliği taşıyan ifadeleriyle Peygamberimiz Muhammed (sav) ve eşi Hatice annemize dil uzatmayı da ihmal etmiyor.

“Hatice olmadan Muhammed’in peygamberleşmesi mümkün görünmemektedir. Yaşça Muhammed’den büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Kadını hor gören ve kız çocuklarını diri diri ölüme terk edecek kadar erkek egemenlikli Mekke toplumunda Hatice’nin ciddi bir tehlike teşkil edeceği açıktır. Kendi başına bu azgın toplumla baş edemeyeceğine göre Muhammed’le ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır. Ölünceye kadar Muhammed’in başka kadınla evlenmemesi saygının ötesinde Hatice’nin maddi ve manevi gücüyle bağlantılıdır.” sözleriyle düşüncelerini dile getiren Öcalan, Kuran-ı Kerime de hakaretler yağdırıyor.

İslam dinine karşı olan dehşet verici açıklamalarının ardından Öcalan bu kez de görüşme notlarında Marks ve Hegel hayranı olduğunu, Musevilik ve Hıristiyanlığı İslam’dan üstün tuttuğunu, İslam’ın Kürtleri ezdiğini ileri sürüyor.

“Aslında Paskalya dolayısıyla Süryanilere ilişkin bir mesaj vermeyi düşünüyordum. Sadece Süryanilerle ilgili de değil, bütün Hıristiyanlara ilişkin bir mesaj vermek istiyordum. Ben Hıristiyanlık üzerinde epeyce duruyorum, araştırmalarım var. İslam ile Hıristiyanlığı ve Yahudiliği kıyaslıyorum. Hıristiyanlığa bazı haksızlıklar yapıldığını da düşünüyorum. Süryaniler, Doğu Hıristiyanlığını temsil ediyor, doğuya aittir. Batı Hıristiyanlığı özel olarak Doğu Hıristiyanlığını anlamalıdır” sözleri ise son fikirlerinden sadece bazıları.

Her zaman değişik fikirler öne sürdüğü bilinen ve tutarsız değerlendirmeleriyle gündemde kalabilmek için çaba sarf eden Öcalan’ın, bu kez de yine aynı amaç için kürek çektiği düşünülüyor. Ama boşuna kürek çektiğini hesaba katmadığı da bir gerçek!

“ALLAH HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİM”

Öcalan, “Sanat ve Edebiyatta Kürt Aydınlanması” isimli kitabının 153. sayfasında şunları söylüyor: “Yukarıda Tanrı olsaydı, beni yine yanlış yola sevk edecekti. Allah da Kürtler için değildir, Kürtleri şaşırtıyor. Kürtlerin Allah’ı da onları yanlış yola sevk ediyor. Bunun için ben kendi kendimin tanrısıyım.”

Bir başka kitabında ise kendini yarı tanrı ilan ediyor! “Özgür Yaşamla Diyaloglar” isimli kitabının 257. sayfasında ise şöyle anlatıyor: “Lise dönemlerinde büyük felsefi bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaş verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum.”

“Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa” kitabının 1. cildinin 204. sayfasında da PKK elebaşı Öcalan, “Tek tanrılı din ideolojileri, baştan sona siyaset ideolojileridir. Dini söylem, Allah, peygamber ve melek gibi kavramlar dönemin siyasi literatürüdür” diyor.

NAMAZA “TİYATRO” DİYOR!

Abdullah Öcalan, söz konusu kitabın 313. sayfasında da şunları söylüyor: “Allah bir nevi ortaçağın feodal manifestosudur, temel yasası ve bildirgesidir.” Öcalan, kitabın 354. sayfasında ise “Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur” ifadelerini kullanıyor.

ALLAH’A VE PEYGAMBERİMİZE HAKARET!

“Benim de bazı saplantılarım oldu. Tanrı saplantısından tutalım, başka saplantılara kadar, birçok saplantı… Bak doğru, bazı arkadaşlar tutkulardan, saplantılardan bahsediyorlar. Benimkini anlatsam dehşete kapılırsınız… Tanrıyı aşabilir miyim, aşamaz mıyım? Benim bir özelliğim de süreçleri zayıf yaşamam. Bu tanrıdan kopuş, aslında nedir? Tanrıdan, ideolojiden kopulmalıdır. Ben Allah’ımla yıllarca uğraşmış adamım. Allah’ımla delicesine pençeleştim.”

Kaynak, “Parti önderliğinin Kasım-1991 çözümlemeleri” isimli PKK yayını.

“DİN, KADINI KISITLAR, BİZİM DİN İLE İLİŞKİMİZ YOKTUR”

Öcalan, 13 Eylül 1998 günü Şam’da 60-65 kadar teröriste hitaben yaptığı konuşmasında, dini kökenli aile yapısının kadın özgürlüğünü kısıtladığını, kadınların din yüzünden hareket edemez duruma geldiğini, halkın emperyalist yapısı olan İslam’ı terk ettiği gün mücadelelerinin daha da güçleneceğini belirtir. Öcalan, sosyalist ahlakın topluma egemen olmasını istediği konuşmasına şunları da söyler:

“Kızlarımız, kadınlarımız, annelerimiz çocukça ve ahmakça hareket ediyor. Onlar, Kürdistan’ın çağdışı toplum etkilerini taşıyor. Düşmanın toplumumuza empoze etmiş olduğu karanlık toplumsal özellikleri değer yargısı olarak anlıyor. Kadınlarımız, açıkça söylüyorum dinin etkisinde kalarak pasifleşmiştir. Bu nedenle de kadın militanlarımız gittikçe azalmaktadır. Sadece kızlarımızı değil erkeklerimizi de engellemek istemektedirler. PKK’ya katılırsan hakkımı helal etmem demektedir. Ne hakkı var, aptal kadın! Bırak oğlunu, bırak kızını gelsin. Kadınlarımız, analarımız Kürdistan davasına ihanet etmiştir! Bizim din ile ilişkimiz yok. Halkımız tanrıdan, ideolojiden kopmalıdır! Ben çok uğraştım sonunda tanrıdan koptum. Tanrıyı aştım! Böylece Abdullah Öcalan olabildim. İslam kadınımıza bir şey vermemiştir. Bunun yerine sosyalist ahlakı koyacağız!”

“BİZ OLMAZSAK GÜNEYDOĞU’YA ŞERİAT GELİR”

Avukatları ile yaptığı bir görüşmede o günlerde yapılan operasyonlarda örgütün çok can kaybı verdiği bilgisi kendisine verilir. Öcalan’ın cevabı çok ilginçtir:

“TSK neden bu kadar sert davranıyor, anlamak zor, zira biz olmasak Güneydoğu’ya şeriat gelirdi. Ölümü bir türlü kabul etmeyen insanın Cennet ve öbür dünya tasarımı da mutluluk içgüdüsünün hayal âleminde tatmin olmasıdır…”

“DİN ADAMLARI KÜRTLERİ UYUŞTURUYOR”

“Din adamlarının ve imamların temel görevi İslamiyetin yüceliğini, Allah’ın yolu olduğunu her gün tekrarlasalar da, sosyal gerçekliğe ve milli gerçekliğe muazzam bir şovenist dayatmadır. Tarih bunun engin çabalarıyla doludur. Kürtlerdeki Din Adamlarının da görevi bundan öteye değildir…”

“Hatice olmadan Muhammed”in peygamberleşmesi mümkün görülmemektedir. Bu yönüyle Hatice üstü örtülü de olsa Meryem’in çok üstünde bir etkiye sahip ve tanrıça kadın kültürünü temsil etmek durumundadır. Muhammed’i Mekke toplumunda ilk destekleyenin Hatice olduğu açıktır. Yaşça da Muhammed”den büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Hatice kendi başına bu azgın toplumda baş edemeyeceğine göre, Muhammed”le ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır. Muhammed, Hira dağında ‘ideolojik ve devrimci yoğunlaşmayı yaşadı!”

“Muhammed”e daha sonra ilk inanacak olan, amcaoğlu çocuk Ali ile kölesi durumundaki Zeyd”dir. Ali’nin grubun devrimci niteliğini açıkça göstermektedir. Ali’nin şahsında da köleliği bağışlamakta ve devrimle ortadan kaldırılmaktadır. Aslında bu ilk üçlüde olsa gerçekleştirilmektedir. Hatice ile ilk kişi ile kadın devrimi, Ali ile kabile devrimi ve Zeyd ile köleliğe karşı devrim yapılmaktadır. Ortak bir komin yaşamı oluşturdukları içinde yaşamlarına devrimci bir tarz hâkim olmaktadır. Grubun bu temelde büyümesi ideolojik manifestoyu kaçınılmaz kılacaktır. Muhammed’in Peygamber olmadan önce uzun süre Hira dağına çekilmesi, ideolojik yoğunlaşma sürecidir.”

“İSLAM, KÜRTLÜĞE İHANET EDİYOR!”

İslam’ın tüm ırkları birleştiriciliğinin ve sağladığı huzurun güzelliğini kafir Öcalan bakın nasıl yorumluyor:

“Tarihin önemli kesitlerinden İslamiyet’in gerçeğimizle teması, devrimci özü ve adaleti temsil etme temelinde değil, tam tersine gerçeğimizin imhası, eşitsizliğe ve adaletsizliğe yol açması temelinde olmuştur. Daha doğrusu İslamiyet’in Kürdistan koşullarına girişi, devrimci yandan ziyade emperyalist yanı ağır basan biçimde olmuştur. İdeolojik ve hem de ekonomik, sosyal ve siyasal düzeylerdeki İslami yayılma, Kürt milli ve sosyal gerçekliğine çok az yer verir. Bu öğelerin önemli bir bölümünü silip süpürmüştür. Bunun da en başta gelen sorumlusu, Kürt egemen işbirlikçi tabakasıdır. Hala da günümüzdeki o işbirlikçi tabakaya baktığımızda kraldan daha çok kralcı, İslamcı, Türkçü veya bilmem neci kesimleri bu tarihi nedenden dolayıdır.”

Sonuç olarak; Allah ile verdiği savaşı kazandığını; kimi sözünde tanrı, kimi sözünde ise yarı tanrı olduğunu uluyan kâfir Öcalan; tanrılığına rağmen ömür boyu mahkûm olduğu hücresinden çıkamamaktadır. Peki, Müslüman referanslı Ak Parti hükümetini güdebilmesi, hükümetin de Müslüman olmadığına bir kanıttır.

Ne o, Kurban sunduğunuzu mu sanıyorsunuz?

Allah’a sunulacak hediyeyi çeşitli gerekçeler ortaya koyarak yoksulu doyurabilmek maksadıyla et dağıtmaktan ibaret görerek kurban törenine iştirak etmeyenler, Allah’a karşı apaçık bir saygısızlık, azamet ve üstünlük içerisindedirler.

Kurban, namazla eşdeğer fevkalade önemli bir ibadet olup, törene iştirak edilmeksizin vekâletle yerine getirilmesi, Allah’a gizli bir şirktir. Ekonomik durumu kurban sunmaya gücü elverişli olmayanların dahi herhangi bir kurban törenine iştirakleri, aynı sevabı kazanmalarına neden olur. Kurbanın özü maddiyat değil imani saygı ve teslimiyettir.

Yeryüzünün “ilk” cinayeti ve kötülüğü olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de, takdim ettikleri “Kurban”ların Allah nezdinde kabulü yüzünden vuku bulmuş, böylece kurbanın fiziki değil fizikötesi ne kadar ehemmiyetli bir ibadet olduğu; hem olaylarla hem de ayetlerle zikredilmiştir.

Gerçekten Biz, sana kevseri verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” Kevser 1-2

Ancak vahyi materyalistleştiren ilahiyatçılar, kurbanı Allah’a bir saygı ibadetinden çıkarıp maddeye indirgeyerek, her zaman yapılabilen bir yardım manipülasyonuna dönüştürmüşlerdir. Şayet Kurban; yoksul doyurma amaçlı bir yardım, sıradan ve basit bir kasaplık ve vekâletle yerine getirilebilen ehemmiyetsiz bir ibadet olsaydı; Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye kakışır mıydı? Neden oğlunun kurban edilmesi için bir vekil tayin etmedi? Ayrıca günümüzdeki gibi oğlu Hz. İsmail’i kurban etme amacı etini yoksullara dağıtmak mıydı?

İlk insan Hz. Âdem’in yaratılması ile cennetteki şeytanın saptırılması; iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, küfür ile iman, dostluk ile düşmanlık, isyan ile sabrı temsil edilmesi ve safların ayrılmasıdır. Hz. Âdem’in oğulları ve yeryüzünün ilk üçüncü ve dördüncü insanları Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek, yeryüzünün “ilk cinayet”’ini işler. Her ikisinin Allah’a şükredebilmek adına sundukları kurban; Habil’inkinin Allah tarafından kabul edilip, Kabil’inkinin bilinmeyen “bir bilgi”’ye göre reddedilmesiyle, benlikten fışkıran ve yeryüzünü sarsacak olan düşmanlığın, inkârın, küfrün, isyanın, riyakârlığın, kıskançlığın ve kötülüğün temelleri atılır ve ilk emsal ürün olarak geleceğe yön verir.

Allah tarafından kurbanı kabul edilmeyen Kabil’in, kurbanı kabul edilen kardeşi Habil’i öldürmesi, böylece dünyadaki vahşetin, ayırımcılığın, fitnenin, benliğin, hasımlığın, alçaklığın, hasetliğin, ihanetin, felâketin, suçların ve her türlü kötülüğün başlangıcı olur. Kaderin düalite çarkı, iyiyi ve doğruyu temsilen Hz. Âdem ile kötüyü ve yanlışı temsilen şeytanın mücadelesiyle başlar, Kabil’in, Habil’i öldürmesiyle biçimlenir ve düzen, bu temel yapı üzerine inşa edilerek; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, güçlü-zayıf, mümin-kâfir, dost-düşman, peygamber-şeytan savaşı tüm şiddetiyle devam eder.

Allah, neden Habil’in kurbanını kabul etmişti de, Kabil’inkini reddetmişti? Üstelik peygamber çocukları olmalarına rağmen her ikisi de taptıkları yaratıcıları Allah için kurban takdim etmemişler miydi?

Bir düşünün; Peygamber oğlunun elleriyle boğazladığı kurbanı dahi kabul etmeyen Allah, acaba başında bulunup törene iştiraki bile tenezzüle yanaşmayarak vekâletle kestirenlerin kurbanları kabul eder mi?

Hz. İbrahim, rüyasını Hz. İsmail’e anlatarak; “Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Sen ne dersin?” dedi. Çünkü peygamberlerin uykudaki rüyaları, aynı zamanda vahiy niteliğindedir. Hz. İbrahim’in rüyasını oğluna bildirmesi, ona durumunun daha kolay olması, ayrıca Allah’a ve babasına itaatte küçüklüğüne göre sabrını, sadakatini, gücünü ve azmini denemek içindi. Hz. İsmail dedi ki: “Babacığım, sana emrolunanı yap. Allah’ın sana emretmiş olduğu beni boğazlama işini yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Şüphesiz ben sabredeceğim. Bunun ecrini Allah katında bulacağımı umuyorum” dedi.

Yaratıcıları Allah’a ikisi de teslim olunca, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i alnı üzerine yatırdı ve tekbirler eşliğinde şahadet getirerek Allah’ı zikrettiler. Bu, öylesi bir imanı ve teslimiyeti sembolize ediyordu ki, İsmail, üzerindeki bembeyaz gömleğiyle babasına; “Ey babacığım! Beni kefenleyebileceğin başka elbisem yok. Bunu çıkar ki beni onunla kefenleyebilesin” dedi. Hz. İbrahim gömleği çıkarmaya çalışırken, “Ey İbrahim! Sen rüyayı gerçekleştirdin” nidası geldi. Hz. İbrahim dönüp bir de baktığında karşısında; beyaz, boynuzlu ve iri gözlü bir koç duruyordu. Allah; “Elbette Biz, ihsan edenleri böylece mükâfatlandırırız” ayetiyle, kendisine itaat edenlerden hoşlanmayacakları şeyleri ve zorlukları engelleyeceğini, işlerinde onlar için bir ferahlık ve çıkış yeri kılacağını bildirdi.

Gerek Kabil’in kardeşi Habil’i öldürerek, gerekse Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek isteyerek geleceğe ışık tutan olaylar, takdir edileceği üzere kurbanın maddi öneminden ziyade manevi yüceliğini ortaya koymakta, dolayısıyla kurbanın karın doyuran özelliğinin değil, Allah’a teslimi bir saygı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer aksi olsaydı; ne Kabil Habil’i öldürür ne de Hz. İbrahim oğlunu kurban ederdi. Şüphe yok ki Hz. İbrahim, canından üstün tuttuğu oğlunun etinden yararlanmayacağı gibi, yardım maksadıyla yoksullara da dağıtmayacaktı.

Sözde Yaratıcıları adına kurban kestiklerini öne süren inananların benliklerini yücelterek; ya ete odaklanmaları, ya törene sabredememeleri, ya törene iştiraki önemsememeleri, ya da yoksullara ve hayır kuruluşlarına yardım yaptıkları gerekçesiyle kurbanlarının başında bulunmamaları; sözde kurban takdim ettikleri Allah’a karşı büyük bir saygısızlık, gizli bir kibir ve hakarettir. Sanki tanrılarmışçasına böbürlenerek kutsal merasime tenezzül etmemeleri ve adlarına “vekil” atamalarının cüretkârlığı, kimin “Allah” olduğu sorusunu doğurmaktadır. Sanki Allah’a kemik atarcasına gösterilen akıl almaz bencillik ve saygısızlık, şüphesiz kurbanlarını da mundarlaştırmaktadır.

Kendi gibi bir insan olan politikacının, devlet adamının ya da menfaat sağlayacağını düşündüğü iş veya bir ilim adamının önünde esas duruşa geçmeyi, özen ve heyecanla hazırladıkları hediyeleri sunmayı şeref ve kazanç addedenler; neden aynı duruşu Allah’a karşı göstermiyorlar? Eğer kurbanın Allah nezdinde ki ehemmiyeti anlaşılmış olunsaydı; laubali, şımarık ve kasıntı davranışlar yerine, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme esnasında duyduğu o tarifi imkânsız aşk, arzu ve heyecan hissedilir; dolayısıyla iman, amelle açığa çıkardı. Herhalde vekâletle kurban kestirenler Hz. İbrahim (a.s)’den, Hz. Muhammed (s.a.v)’den ve diğer peygamberlerden daha üstün olmalıdırlar ki, Allah’a sunulan hediyelerin başında dahi bulunmayı kendilerine layık görmemektedirler.

Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban kesen birini vekil tayin edebilirsiniz ama orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdirde imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına namaz kılmış olmanız nasıl imkânsız ise; kurbanınızın da Allah nezdinde hiçbir değeri bulunmamaktadır. Yaratıcı Allah’a sunulan kurban sahibinin sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…

Kurbanınızı ya doğrudan ya da vekil aracılığıyla Allah’a takdim ettikten sonra dilerseniz tamamını yiyebilir, dilerseniz tamamını istediğiniz kuruma veya yoksula bağışlayabilirsiniz. Kurbanın amacı yardım değil, yaratıcı Allah’a bir tazimdir.

Unutmamalıdır ki sen, yaratık bir kulsun. Yaratıcı’nın rızasını kazanabilmek maksadıyla sunduğun hediyeyi törene iştirak etmeksizin vekil aracılığıyla takdim edemezsin! Cemaatle namaz kılarken nasıl vekil kıldığın imamın arkasında durma zorunluluğu var ise, kurban ibadetinde de bulunma mecburiyetin vardır.

“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, İşte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” Nur. 52

“Saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçacak, sonra ne ölecek ne de yaşayacak.” El Ala. 10-13

Artık iman düştü, münafıklık göründü!

Ne diyordu Cumhurbaşkanı Erdoğan; “İslam Devleti bir terör örgütüdür; sessiz kalamayız; İslam ile yakından uzaktan bir ilgileri bulunmamaktadır.”

Peki, ne diyor ABD’nin cumhuriyetçi senatörü Michelle Bachman; “İslam Devleti’ne karşı yapılan savaş, esasında İslam’a karşı yapılan bir savaştır.”

İslam karşıtı düşünceleriyle tanınan İsrail dostu ABD’li senatör Michelle Bachmann, “İslam adına ölmenin kendilerini cennete götüreceğine inanan radikal bir ideolojiye tabi olan cihadcılarla karşı karşıyayız. Bu ilahi bir savaştır. Yapmamız gereken şey İslami cihadı yok etmektir. Malesef Başkan Obama, yanlış bir reçete ortaya koydu. Cihadı beraberinde getiren dürtüyü bile kabul edemiyor. Evet Başkan, bu İslam ile ilgilidir. Ben şuna inanıyorum; eğer ortada bu büyüklükte bir şer varsa bunu ciddiye almalısın, buna karşı savaş ilan etmelisin, bunun etrafında dolanmamalısın. Tıpkı İslam Devleti’nin ABD’ye savaş ilan ettiği gibi. Onun liderini öldür, onun yöneticilerini öldür, onun ordusunu öldür, ta ki onlar beyaz bayrağı çekip teslim olana kadar. Savaş böyle kazanılır.”

Böylelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, Ak Parti ve diğer İslam kimlikli ülke iktidarlarının içinde yer aldığı haçlı koalisyonun İslam’a karşı savaştıklarını haftalarca haykırmama rağmen IŞİD’çi bir terörist olmakla itham edilmiş ve birçok ithamlarla karşı karşıya kalmıştım. Ancak ABD’li senatör Michelle Bachman’ın da aynı gerçeği dile getirmesi, şahsımı tekfir edenlere kapak olsun. Oysa bas bar bağırdım, ALLAH, Resulü ve hükümleri dedim!

Artık söze gerek kalmamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak Parti hükümeti ile birlikte ABD ve Vatikan güdümünde olan diğer Arap ülkelerinin de İslam’a karşı savaştıkları ABD’li senatörce de teyid edilmiştir.

Ey Cumhurbaşkanı Erdoğan; siz ne kadar haçlı ittifakında yer alarak İslam Devleti’ne karşı savaşmaya hazır olsanız da, Müslüman askerlerimiz asla dinlerine ve kardeşlerine karşı savaşmayacaktır. Unutmayınız ki, Müslümanlar ALLAH’ın kuludurlar, ne sizin ne ABD’nin ne Vatikan’ın ne de haçlıların kulluğunu kabul etmezler. Müslümanlık öyle bir cesaret, kararlılık, itikad, izzet ve şereftir ki; hapsedilmeyi, ölümü ve binbir türlü felaketi göze alır ama yaratıcısı Allah’a ortak koşarcasına İslam’a karşı savaşmayı ve haçlılara ittifak kurmayı asla sindiremezler. Onlar fani dünyaya değil ahirete iman etmiş olmalarından, bir saniye sonrası meçhul dünyaları için ebedi kalacakları ahiret hayatlarına fiyat etiketi koymazlar. Unutmayınız ki, Müslümanlık sözle karşılık bulsaydı, kimse şahadete koşmaz ve sizler gibi dünyevi çıkarlar peşine düşerlerdi.

Diyorsunuz ki; “İslam Devleti konusunda farklı bir yol haritası hazırlıyoruz.” Temennim o dur ki, hazırladığınız yol haritasının yanlıştan ve küfürden dönen bir tövbe olmasıdır. Hâlâ batılı rehber edinmiş bir yol haritası ise, bilin ki, Allah’ın yol haritası sizi çepeçevre kuşatacak ve o yolda haçlı müttefiklerinizle birlikte darmadağın olacaksınız.

Diyorsunuz ki; “Başbakan iken şöyle diyordu, şimdi böyle diyor’ filan gibi yazanlar çizenler var. O kadar anlarsınız. Sizin sırtınızda küfe yok. Rahatsınız. Ama bizim sırtımızda küfe var. Sorumluluk var. Onlarda böyle bir sorumluluk yok. Biz bu sorumluluğun idraki içindeyiz.” Keşke müminler ifade ettiğiniz gibi rahat olup kolayca cenneti kazanan bir sorumsuzluk taşısalardı. Ancak Allah, her kuluna sorumluluk yüklemiş, kimilerini yönetici kılarak, sırtlarına daha ağır yüklü küfeler koymuştur. Herhalde mürekkep yalamış olmanızdan, sorumluluk ya da küfe yüklemediği tek bir kulunun olmadığı idraki içindesinizdir. Lakin o küfelerin ağır gelmemesi için de hükümler indirmiş ve uyanları, sırat köprüsünden kolayca geçirtmesi misali küfelerini kuş tüyü ağırlığında hafifleştirerek, sabırla üstesinden getirtmiştir. Ama Allah’ı, Resulünü ve ayetleri değil de batılı rehber edinmişseniz, sorumluluklar ve sırtınızdaki küfeler size öyle ağır gelir ki, nefsiniz kabararak kendinizi başkalarından üstün, ayrıcalıklı ve başarılı bulur, övülmek ve alkışlanmaksızın geçirdiğiniz her saniye gururunuzu alçaltır. Çünkü o küfede Allah’a hizmet yok, nefse vardır! Acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kur’an’dan başka bir şeyle mi sorumlu tutulacağını düşünmektedir; iblis ABD liderliğine katılmayı sorumluluk olarak mı telakki etmektedir? Ya da haçlı safında durmasıyla mı sorumluluğu yerine getirmiş olacak ve sırtındaki küfe hafiflenecektir?

Diyorsunuz ki; “Çözüm sürecini mutlaka nihayete erdireceğiz.” Pkk ile giriştiğiniz çözüm sürecini nihayete erdirebilmenizin ön koşulu, öncelikle pkk’nın tövbe edip yanlışını ikrarla ıslah olduğunu kanıtlamasıyla başlar. Hâlâ azgınlıkta devam eden ve meydan okumasını sürdürerek tehdit ve şantajlarında sınır tanımayarak saldıran ve katleden pkk’yı, nasıl yola getirip kalıcı bir barışı tesis edebileceksiniz? Siz her şeyi ekonomiden ibaret gördüğünüzden, ekonomiyle üstesinden gelebileceğiniz düşüncesi ütopyadır. Bedeni ekonomi olarak ele alırsak, ruhu ne yapacaksınız? İnancı parayla satın alabilir misiniz? Canını inandığı değerler uğruna gözünü kırpmadan feda edebilen bir insana dünyayı verseniz, asla geri adım attıramazsınız. Ancak gözleri paradan başka bir şey görmeyen münafıklar istisna! Ekonomi, hiçbir zaman toplumsal huzurun ve güvenin teminatı olmamıştır. Materyalistlerde etkili olabilir ama ideolojilerde asla! Eğer çözümü Allah ve Resulünün hükümlerine göre değil de, batıl düşünce düzeyinde gerçekleştirmeye çalışıyorsanız, bilin ki şeytan size hayır değil şer getirir. Bu sebeple giriştiğiniz çözüm süreci hüsranla neticelenecek ve eskisinden çok daha beter tahribata yol açacaktır.

Siz çiziyor, konuşuyor ve planlıyorsunuz ama Allah yapıyor ve hiçbir beşer, yaptıklarının önüne geçemiyor ise, varlığınızın ve bildiklerinizin yaptırım değeri nedir?

Platon’la bir öğrencisi arasında geçen tartışma, nasıl bir yaptırımı olduklarını ortaya koymaktadır. Öğrenci, matematik dersinin sonunda, “Peki hocam” demiş, “İyi, güzel ama bütün bunların yararı?” Sonra eklemiş, “Ne gibi sonuçlar çıkar bundan?” Platon köpürmüş, kölelerinden birini çağırmış, “Bu öğrenciye bu hafta harçlığını vermeyeceksin” demiş. Sonra da öğrenciye dönüp, “Gördün mü? Matematik dersinin böyle de sonuçları da olabiliyor” demiş.

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3

“Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmezden önce, Rabbinize uyun. Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.” Şura 47

İman ile küfür arasında bir yapı ve kimlik…

Evinde Müslüman, dışarıda fasık ya da sözleri iman ehli, ameli ise küfür ehli maskelileri okuyabilmek çok zordur. Bulunduğu ortama göre maske değiştirmede maharetli kimseleri çözebilmek, ancak dünya menfaatlerinden tamamen arınıp ahiret hayatına odaklanmakla mümkündür.

Asıl tehlikeli olan kimdir biliyor musunuz; fiziki maskeli değil ruhsal maskelidir.

Bir insan, Allah’a, Resulüne ve Kur’an’ a iman ettim, Müslüman’ım ikrarından sonra arzu, istek ve düşüncesine göre tavır alabilir mi; hükümleri nefsi menfaatlerine göre yorumlayabilir ve birini kabul edip diğerlerini savsaklayabilir ya da yapmamakta direnebilir mi; Allah’ın yasak kıldığı küfür cephesiyle ittifak olup cihad ehline savaş açabilir mi; Allah’ın onlarca ayetinde apaçık emrettiği cihadı inkar edebilir mi; cihad ehlini terörizmle suçlayabilir mi; İslam ile siyaseti birbirinden ayırabilir mi; Allah’ın indirdikleriyle değil de Allah’ı ve tek dini İslam’ın buyruklarını reddeden seküler-laik yasalara boyun eğebilir mi; Allah’ın düşman kıldığını dost ve müttefik kılarak taleplerine uyabilir mi; hak din İslam’ı diğer batıl dinlerle özdeşleştirebilir mi?

İslam kimlikli Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, Ak Partiyi kurup iktidara gelmekle abd’nin süregelen boyundurukluğunu aynen kabul ederek, ilk icraatı, İslam karşıtı abd ve haçlı müttefiklerine Irak’ı işgal ettirerek darmadağın ettirmiş; yüzbinlerce insanın kıyılmasına, işkenceler altında ezilmelerine ve yurtlarında sürülmesine sebep olacak süreci tekrar gözden geçirelim ki, günümüzü daha bilinçli okuyabilme fırsatı yakalayalım.

Öncelikle şu gerçeğin altını çizeyim ki, gerek Fettulah Gülen gerekse Recep Tayyip Erdoğan’ın düne kadar süren müttefikliklerinin ve abd nezdinde ki değerlerinin altında yatan; birinin dini diğerinin de siyasi olarak “cihad” karşıtı oluşlarıdır. İslam kimliği taşımış olmaları, cihad karşıtlığında önemli etki yapacağı düşüncesiyle her ikisi de, Batı’nın tartışılmaz ortaklarıdır. İslam’dan yani cihaddan korunabilmek için hem Gülen hem de Erdoğan, haçlıların vazgeçemeyeceği paydaşlarıdırlar. Cihad karşıtı bir kimse, Müslüman olabilir mi?

Abd’nin Irak’ı işgal etmesinde en önemli rolü Recep Tayyip Erdoğan oynamıştı. Abd’ye kayıtsız destek ve güvence vererek umutlandırmış ve savaş kararı almasına teşvikte bulunmuştu. Aslında abd, Kuzey Cephesi olmaksızın işgale kesinlikle karşıydı. Her ne kadar Kuzey Cephesindeki müttefiki Kürtler ise de, onların tetikçilikten öte bir etkileri bulunmamaktaydı. Yalnızca Güneyden olabilecek bir saldırının netice vermeyeceğini, büyük kayıplara neden olabileceğini düşünüyor ve başarıya ulaşabilmesi için hazırlıklarını Türkiye’den açılacak olan Kuzey cephesine göre yapıyordu. Türkiye’deki darbecilere karşı sırtını abd’ye yaslayan Erdoğan, yeni iktidara gelmesiyle önüne çıkacak sorunları aşabilmek maksadıyla abd’nin her isteğine “eyvallah” diyor, bu sebeple abd’ye sözler veriyordu. Dâhili şeytanlardan kaçmaya çalışırken büyük şeytanın tuzağına öyle düşmüştü ki, kıyamete kadar da yakasını kurtaramayacağı anlaşılmaktadır. Hatırlaranız yüzyılın münafığı Gülen’de, “Askerden gelecek baskılara karşı sırtımızı abd’ye dayamalıyız” demişti. Onlar göre Allah, sadece sözden ibarettir. Abd varken Allah’ta (haşa) kimmiş!

Erdoğan’ın sözüne güvenen Bush, tüm hazırlıklarını yaparak Türkiye’ye yığınak yapmış ve savaş kararını dünyaya açıklayarak pozisyonu almıştı. Abd’nin Irak’ı işgali adına Erdoğan, meclisten geçirmeyi düşündüğü tezkere ile ilgili milletvekillerine yaptığı baskı ve telkinlere rağmen, TBMM’den veto kararı çıkması, abd’nin ihanete uğrayarak çok acı bir darbe almasına neden olmuş ve abd’nin tepkisi, demokratik ve özgür irade söylemleriyle giderilmeye çalışılmıştı. Oysa bu haksız ve acımasız harami işgale Müslüman Türk halkı kesinlikle karşıydı. Erdoğan, öyle inanılmaz bir konuma girmişti ki, hem müttefiki abd’yi hem de din kardeşi ve komşusu Irak’ı kazıkladı, dolayısıyla portünist bir politika gütmüştü.

Artık abd’nin geri dönüşü imkânsız bir psikolojiyle imajını ve caydırıcı gücünü kaybetmemek adına her türlü riski göğüsleyerek Güneyden saldırıya mecbur kaldı. Türkiye, her ne kadar görünüşte savaşa katılmamış olsa da, Erdoğan, savaş arifesi ve sonrasında teşvikkâr rollüne devam etmiş, abd’nin Türkiye’deki üslerini kullanıma izin vererek, her türlü lojistik destek ile misyonunu sürdürmüştü. Hıristiyan bir ülkenin bir İslam ülkesine açtığı savaşta, mutlaka müttefik bir İslam ülkesinin ortaklığına ihtiyaç varsa da, Türkiye dışındaki bir İslam ya da Arap ülkesinin muteberliği kabul edilmemektedir.

Aksi takdirde gizli sürdürülen din savaşı açığa çıkar ve çıkabilecek dinler arası küresel bir savaşa zemin hazırlar. Yoksa abd, İngiltere ve Batılı ülkeler yetmez mi? Bush’u cesaretlendirerek teşvik eden ve destek veren Recep Tayyip Erdoğan’dı. Neden?

Hıristiyan dünyası ile bütünleşerek her şartta güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtlamak; hem güç, hem övgü, hem de ihtiyacı olan ekonomik ve siyasi yardım ve desteği alabilmek! Ayrıca, Kemalistlerin baskısından kurtulabilmek için Batının desteğine ihtiyaç duymuş, dolayısıyla Kemalist olmaktansa münafık olmayı tercih eden bir mantıkla hareket etmişti.

Ne acıdır ki, Müslüman imajlı Erdoğan, herkesin sadece kendi çıkarı için çalıştığı seküler dünyanın canavarlarına karşı dudak bükemedi, aşırı ilgi ve vaat edilen ancak alamadığı paraya mağlup oldu. Kuvvetini ve aklını satma yerine, dinine, imanına ve kardeşi Irak halkına fiyat etiketi koydu. Uluyan abd ve İngiltere’nin başını çektiği haçlı canilerine kulaklarını tıkayamadı ve dimdik dikilip karşı koyamadı. Sonuç olarak, Müslüman Irak halkının can, mal, din, ırz ve namuslarını gözü dönmüş şeytanlara teslim etti.

İşte bugünde İslam Devleti’ne karşı oluşturulan haçlı koalisyonunda yerini almakta, geçici dünya menfaati için Allah’a ve ahiret gününe savaş açmaktadır. Oysa kalbindeki Allah korkusu ve edineceği kazanç, haçlı korkusu ve edineceğini düşündüğü menfaatlerden daha fazla olsaydı, ne böylesi bir zillete mahkûm olur ne de ebedi ahiretini yitirebilecek riske girerdi.

Ancak Erdoğan ve Ak Parti’nin haçlılara vereceği tam destek, ne Allah’ı ne de yolunda cihad eden mücahidlere hiçbir zarar veremez ve üstün gelmelerini sağlayamaz. Allah’ın ayetlerini dünyadaki sözde menfaatleri karşılığı satan Müslüman kimlikler bilmelidirler ki, küfrü imana tercih etmelerinin bedelini nefisleri örtbas etse de, mutlaka karşılığını ödeyeceklerdir. Ama bu fani dünyada ama baki ahirette!

Asıl fasık kimdir biliyor musunuz; mümin kardeşlerini haçlılara kırdırandır!

Ey Ak Partililer! Önce şu soruyu bir yanıtlayın ama dille değil kalben, düşüncenizle değil amelinizle. Sizler Allah’a mı kulluk yapıyorsunuz, yoksa lideriniz Recep Tayyip Erdoğan’a mı? Neden liderinizin yanlış yolda olduğunu haykırmıyorsunuz? Yaratıcınız Allah’ın ayetlerini eğip bükerek nefsinize göre yorulmanızı meşru addediyor ama liderinizin ise hata ve yanlışlarını dillendirmeye çekiniyorsunuz! Tanrınız kim?

Sizler Allah ve Resulüne iman etmiş müminlersiniz değil mi; hükümetleriniz boyunca İslam’a ve Müslümanlara çok hizmet ettiniz değil mi; özellikle başörtüsü yasağı gibi nice engelleri kaldırdınız, baskıları önlediniz ve insanlara özgürlükler kazandırarak hürriyet sahibi kıldınız değil mi; ekonomide çığırlar açarak projelerinizle nam saldınız değil mi; eserlerinizden söz ettirip Türkiye’nin gücünü kanıtladınız değil mi; dünyanın neresinde bir mazlum var ise sahip çıkarak haklarını aradınız değil mi; toplumsal barışa önem vererek çözüm adına ne badireleri üstlendiniz değil mi; her şey halk için diyerek hizmetkârlıkta sınır tanımayarak fedakârlıklarda bulundunuz değil mi; hafızam elvermediğinden hatırlayamadığım daha çok şeyler yaptınız değil mi?
Hani sizler Müslümansınız, Allah ve Resulünün hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlısınız ya; peki Allah için ne yaptınız; ilahınız Allah’ın dinini yeryüzünde egemen kılabilmek için ne yaptınız; Allah’ın haram kıldığını haram, helal kıldığını helal sayan yasalar getirdiniz mi; Allah ve Resulünün hükümlerine mi uydunuz, yoksa Recep Tayyip Erdoğan ya da abd’nin hükümlerine mi; batılı reddedip Hakk’ı rehber edindiniz mi; hükümet olduğunuz süre zarfında gerek içeride gerekse dışarıda bir kez olsun Allah ve Resulünün hükümlerine göre bir karar alabildiniz mi; Allah’a güvenip abd ve haçlı müttefiklerine karşı durabildiniz mi; Müslüman mazlumlar lehine müttefik ve dost olduğunuz hıristiyan ve yahudi güçlerini harekete geçirebildiniz mi; Allah’ın birçok ayetinde müttefikliklerini ve dostluklarını haram kıldıkları küfür cephesiyle ittifaklıklarınızı sürdürmediniz mi; elinizde Allah’tan inen bir delil mi var ki,haçlılarla birleşip cihad ehlini yok etmeniz hükmediliyor; Allah’ın değil onların düşman kıldıklarını düşman, dost kıldıklarını dost yapmadınız mı; Allah’ın kanun ve nizamı olan şeriatı reddetmediniz mi; ecdadınız haçlı koalisyonlarına karşı canlarını vermişken, sizler haçlı koalisyonuna katılarak Allah’ın düzeni için cihad eden mücahidlere karşı savaş açmadınız mı; bir kez olsun hak ve adalet adına haçlı müttefiklerinizi seferber edebildiniz mi; onların her harekâtına “emredersiniz” diyerek peşlerine düşmediniz mi; Allah, dünya hayatı bir oyun, oyuncak, aldatma ve övünme yeri, nezdinde hiçbir değer taşımadığını buyurduğu halde, dünya menfaatleri için değil ahiret hayatı için koşturduğunuzu iddia edebilir misiniz; Allah’ı değil de abd’yi tanrı edinircesine mücahidleri vurmak ya da vurdurmak ahiret için midir; Alllah ve Resulünün hükümlerine göre değil kendi istek ve düşünceleriniz doğrultusunda İslam maskesiyle bir din üretmediniz mi? Eğer sizler Müslüman iseniz, Kur’an hükümleri kimleredir?

“Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir.” Hz.Ömer (r.a)

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. “ Ahzab 36

Ey Yahudi eşeği!

Amerika ve müttefikleri, bu mesele sandığınızdan daha büyük ve daha vahimdir, artık yeni bir çağdayız, bu çağda bir İslam Devleti var. Bu devletin askerleri köle değil, liderlerdir. Bu askerler yenilgi nedir bilmezler, girdikleri savaşın sonucu daha başından bellidir.

Bu savaş sizin son savaşınız olacak, daha önce olduğu gibi gene yenileceksiniz. Ancak bu sefer siz bize değil, biz size baskın vereceğiz. Roma’yı fethedecek, haç’ı kıracağiz….

Sonra Şeyh Adnani, İstanbul’un Roma’dan önce fethedileceğine dair hadis okuyor.

Öyleyse ordularınızı seferber edin, planlar yapın, vurun ve bizi yok edin. Bunlar size fayda sağlamayacak ve yenileceksiniz. Ordularınızı en modern silahlarla donatın. Ajan ve köpeklerinizi silahlandırın. Bakın ki bütün zırhlılarınız, silahlarınız bizim elimizde.

Obama! Sen Yahudilerin eşeğisin, pisliğin birisin! Bütün yapabildiğin bu mu!? Amerika ve müttefikleri bu kadar mı zayıfladı?

Ey Yahudi eşeği! Savaşın havadan kazanılmayacağını bilmiyor musun? Sahaya inmeye gücün yetmiyor mu? Kendini Bush’tan daha zeki mi sanıyorsun. Hayır, sen Bush’tan daha aptalsın. 4 sene önce Irak’tan çekildiğini söyledin, biz ise sana yalancı olduğunu ve geri geleceğini söyledik. Ajanların sana fayda sağlamayacak. Askerlerin buraya eskisinden de fazla sayıda gelecekler. Eğer sen gelmezsen biz oraya geleceğiz.

Ey Yahudi eşeği! Amerika’nın başka bir savaşa sürüklenmeyeceğini söyledin. Hayır, bu savaşa girecek, ülkeni felaket ve yıkıma götüreceksin. Obama! “Amerika’nın elleri uzundur istediği yere ulaşır” demiştin. Öyleyse bil ki bizim de kılıcımız keskindir, elleri ve boyunları keser.

Ekonomileriniz çökecek, gördüğünüz her Müslüman’dan korkacak, kendi yatak odanızda bile rahat olmayacaksınız. Amerika bu savaşa ilk girdiğinde Erbil ve Bağdad’da kendi menfaatlerini koruduğunu iddia etti. Sonra işin vahametini anlayıp yalanı açığa çıkınca Suriye Müslümanları için timsah gözyaşları dökmeye başladı. Onları desteklemeyi ve teröristlerden korumayı vaat etti. Aynı zamanda Nusayrilerin Müslümanlara zulmünü seyretmeye devam ettiler.

Şam’da yıllardır süren açlık ve savaştan insani duyguları kabarmayan, düşen varil bombalarına gözünü kapayan, kimyasal silahlarla öldürülen kadın ve çocukları dert edinmeyen Amerika bir anda insanileşti. Müslümanların haklarını savunan, intikamlarını alan bir devletin öldürdüğü birkaç yüz Rafızi askerine ağlamaya başladılar. Medyaları; İslam Devleti’ni barbar hariciler, kendilerini ise modern olarak tanıttı.

Sünnetsiz moruk Kerry bile İslam fakihi kesildi. Amerika ve müttefikleri Yahudi’nin muhafızı Rafızi-Safevi ordusu ve Irak’taki köpeklerinin güçleri çökmeye başlayınca çılgına döndü. Nusayrilerin fareler gibi kaçtıklarını, koyun sürüleri gibi güdülüp boğazlandıklarını görünce tehdidin boyutunu fark edip dehşete düştüler. Birbirlerine gözyaşları içinde çağrılar yapıp Yahudi’yi kurtarın, Yahudi’yi kurtarın demeye başladılar.

İran’ın da sünnetsiz moruk Kerry “İslam Devleti’ne karşı savaşta İran da rol oynayacak” deyince Büyük Şeytan’la işbirliği ortaya çıktı.

Ey Irak Ehli Sünneti! Geçmişten ders alın ve bilin ki Rafızilerin çözümü ancak boyunlarını kesmektir. Bu işin başka çaresi yoktur.

Ey Şam halkı! Sizin için de hakikatler gün be gün netleşmektedir. Irak’ta halkımızın başına gelenlerden ders alın. Haçlılar bugün Suriyeli muhalifleri Ürdün’de eğittikleri gibi geçmişte de Irak Safevi ordusunu Ürdün’de eğiterek kurmuşlardı. Bu ordunun ise Irak halkına 10 yıl boyunca zillet ve aşağılanmadan başka getirdiği bir şey olmadı. Ey Akıl sahipleri, ders alın.

Bitirmeden önce Mısır Sina’da ki Yahudi bekçilerine cesur operasyonlar yapan mücahid kardeşlerimizi övmek istiyoruz.

Yolları patlayıcılarla kaplayın, Firavun’un üslerine saldırın, evlerini basın, kafalarını kesin. Bir an güvende hissetmemelerini sağlayın!

Ve Libya’daki muvahhid kardeşlerimiz! Ne zamana kadar bölünmüş kalacaksınız? Artık dostu düşmanı bilip birleşme zamanı gelmedi mi?

Tunus’taki kardeşlerimiz! Mısır’daki mücahidlerin yolunu takip edin. Ve Yemen’dekiler!.. Husiler Sana’ya girdi ancak derilerini kızartacak bombalı araçların patladığını göremedik. Yemen’de Husilerden intikam alacak kimse yok mudur?

“İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor! Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” Muhammed 38

Kafkaslar, Horasan, Avrupa ve dünyanın her yerinde Hilafeti destekleyen mücahidler. Devletiniz yeni bir haçlı saldırısı ile karşı karşıyadır. Devletinizi savunmak için ne yapacaksınız? Neden iki ayrı kamptasınız? İslam Devleti mücahidlerini savunun!

Son olarak Kürt kardeşlerimize bir mesaj var. Kürtlerle savaşımız etnik değil, dini bir savaştır! Onlarla Kürt oldukları için savaşmıyoruz. Aksine Kürtlerin içindeki kâfirlerle, haçlılar ve yahudilerin müttefikleriyle savaşıyoruz.

Müslüman Kürtler nerde olursa olsun kardeşimizdir. İslam Devleti ordularında çok sayıda Kürt savaşçı vardır. Kâfir Kürtlerle savaşarak Müslüman Kürtleri onların baskı ve zulmünden kurtarmak istiyoruz.

Şeyh Ebu Muhammed el Adnani
İslam Devleti resmi sözcüsü

Recep Tayyip Erdoğan ve Ak Parti…

Yorumsuz!

Esselamu aleykum ve rahmetullah

Türk Modeli ve Erdoğan tecrübesi… Bu tecrübe, Müslümanların, pozitif hukuka dayalı sistemlerde siyasete katılmasının doğru olduğunu gösteren başarılı bir tecrübe midir?

Kardeşlerim, bu konuşma; Erdoğan’ı seviyor muyum yoksa ondan nefret mi ediyorum diye görmek isteyen duygusal kişilere yönelik değil. Bu sadece, ümmetin durumunu ıslah etmek isteyen bazılarının örnek aldığı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin metodunu tartışmak içindir.

Tartışmamızı maddeler halinde yapacağız:

İlk olarak: Türkiye tecrübesi başarılı mı?

Cevaplamadan önce şunu söyleyelim: Bu soruyu soran başarıdan neyi kastediyor?
Eğer başarıdan kastettiği, yaşam standardının ekonomik olarak yükseltilmesi ise bunun Erdoğan ve partisinin gölgesinde gerçekleştiğinden şüphe yok. Ki bu; Budist, dinsiz ve Hıristiyanların liderliğinde Japonya, Çin ve Almanya’da da gerçekleşmiştir.

O halde iktisadi refah, metodun doğruluğuna delil teşkil etmiyor. Bununla beraber metottaki eksiklikleri ispat etmek için, bu refahı inkâr etmeye çalışmamızı da gerek yok, çünkü bu ikisi arasında bir ilişki olması şart değil.

Eğer başarıdan kasıt, kamu malları ve Müslüman kadının başını örtme hakkı gibi bazı hakların sahiplerine geri verilmesi ise, evet… Erdoğan ve partisi bunu gerçekleştirmiştir. Aynı şeyi Hıristiyan ve dinsiz liderler de Avrupa’da gerçekleştirmiştir. Mesela engizisyon mahkemeleriyle yıllarca yaşamış Endülüs’te bugün ibadetlerini aleni olarak yapabilen Müslümanlar var.

O halde bazı dini hürriyetlerin verilmesi de metodun doğruluğunu göstermiyor. Bununla beraber bu hürriyetlerin faydasını inkâr etmek ve metottaki yanlışları ispat etmek için değerini düşürmek hakkımız olmadığı gibi yine başlangıçta bu metoda bağlanmak ya da ona mecbur olmak da hakkımız değil.

Kardeşlerim, ikinci olarak: Erdoğan’ın yaptığı icraatlardan bazıları, Allah Teâlâ’nın herhangi bir projenin ilerlemesi için vesile kıldığı unsurların bir neticesidir. Bu proje İslami olsun veya olmasın veya bu vesileleri Müslümanlar ya da diğerleri yerine getirsin durum aynıdır. Bu vesilelerden bazıları ise; Müslümanların ihtiyaç duyduğu Yerbilimleri’nde uzmanlık, yönetim, planlama, sıkı çalışma yine kişisel liderlik özelliklerinden, dürüstlük, doğruluk, müsamaha, dirayet, alnın ak olması ve diğer başka özelliklerdir.

Mevcut pozitif sistemlere katılmanın haram olduğunu ifade etmek, Türkiye tecrübesinde bu bahsedilen güzel unsurların bulunduğunu inkâr etmemiz demek değildir. Bununla beraber Türkiye tecrübesinin icraatlarının hepsini, siyasete katılmaya dayandırmak da gerekmez. Yani çıkarımımız şöyle olmamalı: “Erdoğan’ın partisinin “başarı” sebebi demokrasiyi benimsemeleridir.” Aksine şöyle olmalıdır: “ Demokrasiyi benimseyen bu parti herhangi bir proje için gerekli olan faydalı vesileleri kullandı, öyleyse İslami bir projede de, zaten sebeplere sarılmayı emreden Allah’u Teâlâ’nın emrine icabet ederek, bu vesileleri kullanmak gerekir.

Kardeşlerim, üçüncü olarak: Müslümanlar olarak bizler, dünyada bir vazife için bulunduğumuza iman ediyoruz ve bu yüzden de başarıyı, inandığımıza inanmayanların tanımladığı gibi tanımlamıyoruz. Bizler başarıyı, Allah Teâlâ’nın şu ayetinde tanımladığı gibi tanımlıyoruz: “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak «İşittik ve itaat ettik» demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Her kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” Nur-51-52

Kurtuluş ve zafer ancak, Allah’a ve Resulü’ne mutlak itaatle ve ümmetin ilerlemesi, ıslahı ve değişimi yolunda onları tam olarak hakem kılmakla olur. O halde Türkiye tecrübesi başarılı mı değil mi bilmemiz için, bu şartlar bu tecrübede tahakkuk etmiş mi etmemiş mi buna bakmalıyız.

Adalet ve Kalkınma Parti’si Türkiye’deki yönetim sistemine katıldı ve bu uğurda da devletin laikliğini muhafaza edeceğine dair teminatlar verdi. Aslında en doğrusu o, devleti laikleştirdi. Çünkü Türkiye devleti, askerin yönetimi altındayken fiili olarak laik değildi. Aksine özellikle İslam’a düşman ve başörtüsü gibi, Müslümanların kişisel dini şiarlarını uygulamalarına engel durumundaydı. Erdoğan hükümeti İslam’a; Türkiye’deki diğer dinler gibi muamele etmek ve Müslümanlara kişisel dini şiarlarını uygulamalarına izin vermek üzere geldi. Yani devletin yasalarına aykırı olmayan kişisel dini şiarları yasaklamaksızın, dini devletten ayırarak, laikliği asıl mefhumuyla tahakkuk ettirmek üzere geldi. Ve bunda da Müslümanlara nefes aldıran bir durum vardı.

Fakat bu ne İslami ne de İslamî’ye benzer bir durumdur. Aksine bu; otoritenin tamamını Allah’a ait kılmaktan sapmanın şekillerinden bir şekil olarak tamamen laik bir durumdur. Erdoğan, askeri yönetimden daha az baskı içeren şer-i olmayan bu durumu sağlamlaştırıyor, onu benimsiyor, yayıyor ve ideal ve nihai bir hedef gibi halkları ona teşvik ediyor.

Bunu, Ocak olaylarından sonra, Kahire’de yaptığı konuşmasında şöyle ifade etmişti: “Türkiye demokratik ve laik bir hukuk devleti olarak, laiklik ilkesini uyguluyor ve bütün dinlere eşit mesafede duruyor.” Ve yine Mısırda anayasayı yazmakla görevli olanları, bütün dinlere aynı mesafede duran bir anayasa yapmaya teşvik etti. Yani Allah’ın buyruk ve hak olan dinini, beşerin buyruğu ve batıl-münharif dinleri gibi yapmak…

Yine benzer bir vurguyu İslam Ortak Pazar’ı kongresindeki bir açıklamasında da yapmış ve “Hangi proje dini veya etnik bir esas üzereyse başarısızlığa mahkûmdur” demişti. Erdoğan gerçek laikliği hiçbir zorlama olmadan, gönüllü olarak yayıyor, yine o ve partisi cüzî menfaatler için şirk içeren batıl şeyleri onaylıyor ve yasama yetkisini Allah dışında, insana ait kılan hükme iştirak ediyor… Yani şu kuralı reddeden hükme… : “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak «İşittik ve itaat ettik» demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”

Erdoğan’ın değiştirme alanı davranışsaldır, değer odaklı değil. Yani o, devletin temel değeri olan “ Laikliğe” dokunmuyor. Ve bilinen bir şeydir ki değerler, siyasi sistemin en derininde yer alır ve onların değiştirilmesi, sistemin gerçekten değiştirilmesi anlamına gelir. Ancak Erdoğan şeriatı; sistemi değiştirecek ve ardından uluslar arası sistemin çıkarlarına etki etmeye neden olacak, tam bir değerler manzumesi olarak benimsemedi.

İşte bu da Amerika Stratejik Planlama Merkezleri’nin çok iyi anladığı bir şey. Şöyle ki RAND( düşünce kuruluşu), Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından desteklenen ( The Rise of Political Islam in Turkey-) yani “ Türkiye’de Siyasal İslam’ın Tırmanışı” başlıklı araştırmasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Türkiye’de şeriatı ikame etmeye çalışmadığını yazdı. Bu da Batı’nın; Asya’nın veya Afrika’nın en uzaklarında, fakir bir devlette bile olsa uluslararası oyunun kurallarından kaçmaya çalışan hiçbir örneğe tahammül edemezken ve Afganistan, Somali ve Mali’de olduğu gibi hemen çökertmeye çabalarken; Türkiye gibi etkili bir devlette bu örneği nasıl kabul ettiğini açıklıyor.

Erdoğan sadece en önemli ilkelerden vazgeçmedi. Aksine icraatlarında dahi şeriattan ayrılan bir yol izledi. Türkiye’deki İktisadi refahın bir kısmı; zikrettiğimiz gibi dürüstlük, yolsuzlukla mücadele ve iyi yönetimin sonucudur. Ama bu refah, fasit Kapitalist sistem üzerine kurulmuştur. Yani bu refah, Erdoğan hükümetinin krediyle aldığı faizli borçlara, İslam’daki şirketleşme şartlarına uymayan ve Türkiye sahillerini çıplak turizme kiralama gibi de hiçbir yasaktan imtina etmeyen gayri şer-î anlaşmalara dayanıyor.

Yine birçoğunun bilmediği şey şu ki Türkiye İMF’e olan borçlarını kapatmasaydı Türkiye’nin toplam borcu (Public Dept Management Report)’ göre 367,343 milyar dolara ( yani yaklaşık 367 milyar dolar) ulaşmıştı. Ki bu rakam Adalet ve Kalkınma hükümetinin öncesinden kat kat fazladır. Ancak Kapitalist ölçekle Türkiye ekonomisi başarılı sayılıyor. Çünkü ekonomik kalkınma ve gayri safi milli hasıla bu borçlar ve bunun neticesindeki faizlerle beraber yürüyor. Güçlü bir ekonomi ama tamamıyla kapitalizmin temellerine dayanmış bir durumda…

O halde bu açıklamaya göre de Erdoğan ve partisi başarılı değil. Çünkü fürular (dallar-ayrıntılar) için asılları (temelleri) zayii ediyor. Onu başarılı kabul etmek, Rasulullah’a Mekke’deki Dar’un Nedve’ye katılması ve Kureyş’i bulunduğu hal üzere onaylaması teklif edilseydi, ona tabi olan mustazafları rahatlatmak karşılığında bunu kabul ederdi demeyi gerektirir ki, Rasulullah’ı bundan tenzih ederiz.

Bazılarının zannettiği gibi bizim sorunumuz; Erdoğan’ın hala bazı bozukluklara son vermemesi ya da dini tam olarak ikame etme mertebesine ulaşmamış olması değil. Sorunumuz; onun metodunun, yasama yetkisini Allah’a ait kılmak, bu esas üzere ikame olmamış her nizamdan çekilmek ve hatta onu değiştirmek için çabalamak gibi başlangıçta dinin en önemli kaidelerini bozuyor olması. Yine onun araçları da, İslam’a muhalif olan kapitalist sisteme bağlı bir durumdadır.

Kardeşlerim, hakikat şu ki bu sözleri, yüreğinde tevhidin değeri çok yüce olanlar sadece idrak edeceklerdir. Ama kimi de ekonomik refah ve Müslümanların şahsi işlerinin kolaylaştırılması fitneye düşürdüyse o kimse bunları; yasamada ve hayatın her alanında Allah’ın emrine başvurarak Allah’ı birlemeyi kurban etme karşılığında, mazeret görecektir.

Dördüncü olarak: “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sağladığı hürriyetler ve ekonomik kuvvet, Allah’ın dinini ikame etmek için bir ön adımdır” denilecektir.

Bu soruya şu yaklaşımlarla cevap verilebilir:

İlk olarak: Bizler itaatle ve güzel bir şekilde tabi olmakla mükellefiz, haram yolla da olsa iktidar için çabalamakla değil. Allah Teala buyuruyor ki “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir.” Nur-55

Bizler “iman edenler ve salih amellerde bulunanlar” dan olmakla ve bunun dışında da iktidar için hiçbir yasak vesile kullanmamakla görevliyiz. İşte o zaman iktidar Allah tarafından temin edilmiştir. Tabi ki -Allah tarafından- bu muktedir kılınma, sadece cüzî bazı dini hürriyetlerle değil, aksine ülkenin uluslar arası sisteme kulluktan kurtulacağı bir iktidardır.

Yani Türkiye’nin; Kapitalist ekonomiye rehin kalmadığı,“ teröre” karşı savaşta Afganistan’ı işgal eden NATO’ya ortak olmadığı bir iktidar… Yine Batı Planlama Merkezleri’nin laiklik ve demokrasiyle uyumlu, ılımlı İslam’a model olarak görmediği, desteklenmesi ve “radikal” İslam’ın büyümesinin engellenmesi için Müslüman halkalara örnek olarak sunmadığı bir iktidar. Tıpkı “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Tırmanışı” adlı araştırmada zikredildiği gibi…

İktidar; bu iktidarda olan Müslümanların; mustazaflara – Suriye’de olduğu gibi – gerçekten destek olmaya çabalamasıyla olur. Yıllar geçerken, sınırın diğer tarafında Müslümanların katledilmesiyle değil.

Yine gerçek iktidarda, Marmaris’teki gibi çıplak plajlar, İsrail diye isimlendirilen devletle medya açıklamalarına rağmen samimi ekonomik alakalar da görmeyiz.

İkinci olarak; Erdoğan’ın gerçekleştirdiği şeyin, Allah’ın (vâd ettiği) iktidara belli bir oranla da olsa gerçekten zemin oluşturacağını farz etsek bile, bu onun demokratik yönteminin doğru olduğunu göstermez. Ebu Talip’in Rasulullah’a destek olması, davetini yaymaya imkân vermesi, müşriklerin eziyetlerini ondan savması. Bu; Ebu Talip’in içinde bulunduğu şirkin doğru olduğu anlamına mı gelir? Ya da Rasulullah amcasını şirki üzere kalmaya ve müşriklerin amcasını putlarına secde ederken görerek kabul edip de böylece kendini saklayacak bir perde olmaya mı çağırdı? Yoksa hayatının son lahzasına kadar onu İslam’a mı çağırdı?

Eğer Rasulullah amcasının şirki üzere kalmasının daveti için daha faydalı olduğuna inansaydı, onun İslam’a girmesi talebinden vaz mı geçerdi? Rasulullah buyurdu ki: “ Allah bu dini facir kimse eliyle veya değersiz kavimlerle de destekler.”

Bu örnek; Erdoğan’ı facir ya da başka bir vasıfla vasıflandırmak ya da Ebu Talib’i, İslam’a bağlı olduğunu beyan eden Erdoğan’la bir tutmak için değil. Bu sadece şu kaideye işaret etmek için: Bir şeyde güzel sonuçların olması, tutulan yolun doğru olduğu anlamına gelmez.

Üçüncü olarak kardeşlerim: Bazı şeylere belli ölçüde sevinebiliriz, ama şer-î olarak, ona sebep olan şeyleri kabul edemeyiz. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişi, Müslümanların nefes almasına ve açıktan İslam’a düşman olan makamlara engel olmaya neden oldu. Bu neticelere; tertemiz bir davet ve gelecekte gerçek bir iktidara ortam hazırlamada rolü olabilir diye belli bir oranda seviniyoruz. Ama bu; partinin pozitif hukuka (dayalı sisteme) katılmasını onaylamak ve ona bu konuda yardımcı olmak demek değildir.

Son olarak kardeşlerim, birileri “ Erdoğan, Müslümanların diğer idarecilerinden daha iyi değil mi?” diye sorabilir.

Erdoğan için zikrettiğimiz bu olumsuzluklara, biliyoruz ki diğer Müslüman toplumların İdarecileri; hıyanet, apaçık ajanlık, zillet, açık zulüm, fesat, dinle savaş gibi başka olumsuzlukları da eklediler. Bu yüzden de biz Erdoğan’a hidayet için dua ederken bunlara helak olmaları için dua ediyoruz.

Lakin biz Türkiye modelinden bahsediyoruz. Çünkü insanlar bununla fitneye düştüler; İslam’a ulaşmak için bir merhale saydıkları İslam’a muhalif olan metoduna, dilleri ve gönülleri razı oldu, böylece de akideleri kirlendi.

Yine onlardan bazıları; Erdoğan’ın metodunu, demokrasisini ve laikliğini, Asil olan İslam nizamına göre “bu zamana daha uygun”, “alternatif” ve “nihai bir hedef” olarak kabul ettiler!

O’ndan bahsediyoruz çünkü O, bu kimselere, Allah’ın ve Resulü’nün buyruğundan ayrılan yolları, ıslah için kullanma gibi boş bir umut veriyor.

Allah’tan bu kimselere, Erdoğan’a ve partisine hidayet etmesini diliyoruz.

Vesselamu aleykum ve rahmetullah

Dr. İyad Kunaybi

Şeytan kime musallat olur?

Kim kötülüğün, şerrin, felaketin, ızdırabın, acının, dehşetin, sıkıntının, belânın ve zulmün kendisine musallat olmasını ister ki? Nefis öyle bir tıynettir ki, şeytana tapan satanistler dahi arzulamaz!

Öyleyse şeytanın musallat olması iradesinden mi, insanın dileğinden mi, Allah’ın takdirinden mi yoksa başıboşluğundan rastgele midir?

Şeytan, lakırdıdan öte hiçbir uğraşısı olmayanların yegâne ve vazgeçilmez dostudur. Onun için şeytan, hayalperest ve boş insana musallat olur.

Etrafınızda gördüğünüz bilgeler, analistler, stratejisiler, teorisyenler, yorumcular, komplocular, senaristler, gazeteciler, kurgucular, gaypçılar, falcılar, astrologlar ve bilinmeyenle ilgili ufkun ötesini gördüğünü iddia edenlerin neredeyse tamamı şeytanın hizmet eridirler. Birçoğunun iknadaki argümanları, olasılığa dayalı tahminleri ve zan odaklı istihbarat bilgileridir. Yeter ki bir ateş böceğinin yansıttığı yanıp sönen ışık misali bir foto görmesinler; öyle içini doldurmaya koyulurlar ki, uydurduklarına kendileri dahi inanır ve muhakemeden yoksun insanlara da inandırırlar.

Gerçeğin karşısında duran gerçeğin açık perdeleriyle ilgilenmez, örtünün altındaki gizeme hedeflenir, şeytandan aldıkları vesveseyle yetenekleri seviyesinde çizer dururlar. Üretenler bir yana, bir de artıklarla beslenenler vardır ki, kulaklarına bir fısıltı kaçmaya dursun!

Öylesine haksızlık, adaletsizlik, acımasızlık ve sömürünün hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz ki, seküler düzenin egemen tanrısı olarak ABD’yi kabulle; din, siyaset, ekonomi ve askeri kararlar ABD merkezli alınmakta, dolayısıyla ABD boyunduruğu kuşatmasıyla cihad ehli hariç tüm dünya etkisi altına girmektedir. ABD’nin dost ya da düşman edindiği dost ve düşman bellenmekte; önce ABD çıkarları, sonra arta kalanlar paylaşılmaktadır.

Sayıları az, silahları yetersiz, imkânları kısıtlı ama imanları kâinatı sallayacak etkideki Irak Şam İslam Devleti’nin ortaya çıkmasıyla yürekleri korku kaplayan seküler dünya, ne yapacaklarını bilemez bir panikle tavşanın farlar karşısında kaskatı kesilmesi misali birbirlerine sığınarak, cihaddan nasıl kurtulacakları arayışıyla çırpınıp durmaktadırlar.

Ne var ki, seküler dünyanın ittifak kurup oluşturduğu cephe karşısında Müslümanlarında Irak Şam İslam Devleti’nin safında birleşmemeleri için öyle yalan ve iftiralar düzdüler ki, neredeyse IŞİD’i İslam, insanlık, cani ve ahlak düşmanı yaptılar.

IŞİD’i ABD, İngiliz ve İsrail’in müşterek kurduğu bir yapı; lideri Ebu Bekir Bağdadi’nin Tel Aviv doğumlu bir yahudi asıllı ve asıl adının da Simon Eliot olduğu; kimileri CIA tarafından yetiştirilmiş bir CIA ajanı, kimileri MOSSAD ajanı, kimileri de M 16 ajanı olduğu gibi nice yaftalar!

Aklıma, Aziz Nesin’in başına ödül koyduğum gün, benim içinde CIA ajanı ve MIT ajanı olduğum yalanını yayan Refah Partisi, Fettulah Gülen, hatta İsmailağa cemaati öyle korkmuşlardı ki, rahmetli babamın üzerinde baskı kurarak açıklamamı ve koyduğum ödülü geri almam konusunda nasıl entrikalar çevirdikleri hiç unutamıyorum. Müslümanların desteklememesi için IŞİD’e atılan iftiraların aynısıyla karşılaşmıştım. Allah ve İslam adına yaptığım davranışımdan kendileri zarar görebilecek endişesiyle alçaklığa kalkışan Müslüman maskeli münafıklar, Allah’ın ayetlerine şeytan ayetleri denilirken ve ülke kaosa girip, Sivas olaylarıyla birlikte yok edici bir iç savaşa ramak kalmışken ne yapmışlardı? Ayetlere küfredilirken inlerine çekilip sinmek suretiyle, “aman bizlere bulaşılmasın” diyerek titrememişler miydi?

Velev ki, Ebu Bekir Bağdadi’nin yahudi asıllı; ana ve babasını da yahudi; haydi Tel Aviv de doğduğunu da kabul edelim; haydi ABD, İngiltere ve İsrail’in kurduğu bir örgüt olduğunu da kabul edelim; haydi CIA, MOSSAD ve M 16 ajanı olduğunu da kabul edelim; haydi senaryo aşamasında açıklamadıklarını da söylemiş varsayarak geçmişinde insan olmadığını da kabul edelim.

Eğer bugün Allah’ın dinini egemen kılabilmek ve küfre karşı cihad yaparak İslam’ı ve Müslümanları şerefli kılmaya çalışıyor ise, Allah nezdin de sen mi değerlisin yoksa o mu? Örneğin Allah’ın aslanı ve kılıcı övgüsü kazanmış Hz. Halid Bin Velid (r.a), peygamber efendimize ve İslam ordularına karşı savaşmamış mıydı, Müslümanları öldürmemiş miydi? O zaman müşrik olması, aleyhine bir delil olabilir miydi? İslam adına yüzlerce savaşa katılarak vücudunun herhangi bir yerine ok ve kılıç yarası almamış olan Başkomutan Halid Bin Velid, İslam öncesiyle yargılanabilinir, Müslüman olmadığı iddia edilebilir mi? Veya IŞİD saflarında cihad eden hıristiyanlıktan İslam’a geçmiş Müslümanlara, gayrimüslim denilebilinir mi?

Ya da öncesinde iman edip cennette yaşayan şeytan, ebedi lanetlenmesi akabinde sonsuza dek cehenneme gark olmasını; öncesini referans alıp “cennet ehliydi, sevgi ve saygı duymak” gerekir, bakışı getirebilinir mi?

Her ne kadar çabalasalar da, cihad ehlini yermeye kalkışsalar da, fitne yaymakta sınır tanımasalar da, rüşvet, makam ve fidye verseler de, yalan ve iftiraları kâinat boyu sıralasalar da, şeytan fısıltılarıyla amel etseler de, Lawrence’in İslam kılığına girmesi misali fetvalar yayınsalar da, firavunun büyücüleri misali gözbağında bulunsalar da, iman ehlini etkileyemeyecekler ve Allah yolundaki cihaddan saptırıp döndüremeyeceklerdir.

(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.” Hicr 38-39

 

Ey Arap ülkelerinin iman ehilleri!

İslam’ı kabul etmiş Müslümanlar olarak, Allah için yaratılmış ve Allah’tan başkasına kulluğunuzun küfür olduğu itikadınızla, belirlenmiş süre içinde kalacağınız dünya hayatını ebedi ahiret yurduna karşılık etiketlendirmeyeceğiniz bir imana sahipsiniz.

Lakin imanınızın gereği gibi amel etmekten kaçınıyor, küfrü imana tercih ederek batılla ittifaka girişip müminlere karşı savaş açan iktidarlarınıza karşı cihada kalkışmıyorsunuz.

Oysa iman etmiş Müslümanlar olarak varlık sebebiniz, yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya ve kulluk sadece Allah’ın oluncaya kadar küfür cephesiyle savaşmanızdır.

İslam maskeli krallarınız, sultanlarınız, emirleriniz, şeyhleriniz ve devlet erkânı hem Allah’a hem Resulüne hem de Allah’ın indirdiği hak düzene apaçık ihanet ederek küfür cephesiyle cihad ehline karşı koalisyon oluşturduğu halde, sizler hiçbir şey olmamışçasına yerlerinize çakılmış bulunmaktasınız.

Hâlbuki Allah üzerinize savaşı farz kılmış, Allah adına hain yöneticilerinizi iktidardan uzaklaştırıp batıl çukurlarına gömmenizi emretmiştir.

Ancak görülüyor ki, üzerinizdeki ölü toprağı dünya menfaatlerini ahiretten üstün tutmanızı sağlamış, dolayısıyla kendi istek ve düşüncelerinize göre yaptığınız ibadetlerle ahireti kazanabileceğinizi sanmaktasınız.

Bakın, yıllardır kardeşlerinizi deşen, yurtlarını işgal ederek vatanlarından çıkaran, İslam âleminin ve Kur’an’ın ezeli düşmanı olan İsrail başbakanı Netanyahu ne diyor; “Sunni Arap ülkeleri İsrail’in düşmanı değil artık müttefikidir. İslami terörizm, Ortadoğu’da yeni bir ortaklık oluşturdu. Irak Şam İslam Devleti örgütüne karşı ABD Başkanı Barack Obama’nın mücadele çağrısına tam destek veriyoruz. Hamas, El Kaide, El Nusra, IŞİD, Boko Haram ve Hizbullah gibi örgütler aynı zehirli ağacın dallarıdır.”

İşte sizin iktidarlarınız ya da krallıklarınız, iblis ABD ve İsrail’i müttefik yaparak, İslam’ı, Kur’an’ı Kerim’i dolaylı da olsa ‘zehirli ağaç’ olarak kabullenmişler ki, birleşerek mücahidlere karşı koalisyon kurabilmişlerdir. Öyleyse Suudi Arabistan, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’nın, İsrail’den ne farkları var? İsrail’de İslam’a düşman, onlar da!

Bugün Allah için haykırmayacak ya da ayaklanmayacaksınız da, ne zaman Allah’a karşı kulluğunuzu kanıtlayacaksınız?

Unutmayınız ki, Allah’ın verdikleri ve verecekleri yanında krallarınızın, sultanlarınızın, emirlerinizin, şeyhlerinizin ve iktidarlarınızın verdikleri ve verecekleri bir hiçtir.

Onun için onlardan değil Rabbiniz Allah’tan korkun! Onlardan elde etmeyi düşündüğünüz menfaatlere değil Allah’tan edineceklerinize odaklanın! Dünyadaki saltanat uğruna küfürsel ihanete razı olup cehennemi kucaklayacağınıza; şahadete koşarak ebedi cenneti kazanın! Şeytanın nefislerinize nüfuz edip aldatması akabinde nasıl bir felaketi sizlerin beklediğini kritik yapın ki, krallarınız ve iktidarlarınız adına yüklendiğiniz meşakkatin dehşetini idrak edin!

İmanınız Allah’a ise, Allah için canınızı vermekten kaçınamazsınız. Haçlı-siyonist koalisyonuna iştirak etmiş hain krallarınıza, emirlerinize ve iktidarlarınıza karşı öyle sert savaşın ve hak ettikleri dehlizlere gönderin ki, Allah, ellerinizle yaptığınız mücadeleden dolayı sizleri ve müminleri galebe çaldırsın; böylece küfrün tutsaklığından kurtarsın.

Biliniz ki, asıl düşman ne ABD ne de İsrail’dir. Asıl düşman kimdir biliyor musunuz; Peygamber Efendimiz (s.a.v)’nin buyurduğu üzere; “Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir” hadisine istinaden; Suudi Arabistan başta olmak üzere Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’dır.

Bugün iblis ABD ve işbirlikçi hain iktidarlarınızdan korkup, gelecek günden hiç tasa duymuyorsunuz? Yoksa “o gün” ABD ve krallarınızın sizleri koruyacağını ve kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Yoksa sadakatle bağlandığınız kulsal itaatinizden dolayı; “dünyada iken beni hiç bırakmadınız; sadakatle bağlı kaldınız; saltanatımızı ayakta tuttunuz; sözlerime boyun eğip cihad ehline karşı siper oldunuz; tüm haksızlık ve adaletsizliklerimize arka çıkarak mazlumları ve kendilerini Allah’a adayan müminleri ezip geçmemize tepki duymadınız; zalimlerle birlik olmamızdan ve Allah’ın hükümlerine uymamamızdan hesabını sormadınız; bizi ilahınız ALLAH ile eş değer tutarak sorgusuzca öyle bağrınıza bastınız ki, Allah’ın gazabına karşı bugün kendimizi kalkan yapıyoruz” diyerek, günahlarınızı ve cezalarınızı üstleneceklerini ve cehennemden kurtaracaklarını mı düşünüyorsunuz?

Bir Allah’ın hükümlerine bakın; bir peygamberinizin yaptıklarına bakın; bir devletinizin küfrüne bakın; bir kendinize bakın; sonra alacağınız karar, ya iman ya da küfür seviyenizle eşdeğer olacaktır.

Ey Suudi Arabistan, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’lı iman ehilleri; Rabbinize, hükümlerine ve müminlere savaş açmış münafık iktidarlarınıza karşı savaşın; alaşağı edin; babanız yahut kardeşleriniz dahi küfür safında yer almış ise, Allah adına öldürün, hapsedin, ülkelerinizden sürün; onlar düşmandır!

İktidarlarınızın İslam olmadığı, küfre yani batıla karşı savaşan cihad ehlinden duydukları korkularıyla ortadadır. Kâfirlerden daha şedit bir psikolojiyle mücahidlerden korkarak küfre sığınan bir iktidar, İslam olabilir mi? Çünkü onların amacı hak değil batıldır. Sizleri sömürerek saltanatlarına bir halel gelmemesi adına taşıdıkları evham ve tedirginlik, dünyadaki haklarınızı gasp ettikleri gibi ahretlerinizi de helak edici bir ihanet içindedirler. İmani değerlerinize karşı savaş açmış iktidarlarınız karşısında sinip Allah uğruna mücadele etmezseniz, akıbetinizin ne olacağı ayetlerle bildirilmiştir. Allah için savaşmayana Allah, merhamet eder ya da bağışlayıcı bir lütufta bulunur mu?

Devleti için savaşmayan hain kılınarak idamı meşru oluyor da, Allah için savaşmayan ne olur?

Dünya, küfürle imanın savaştığı bir yer; ahiret ise barış, huzur ve güven yeridir. Dolayısıyla dünyada iken Allah için, haksızlık ve adaletsizlik için savaşmayıp susan müminler, sadece “Allah’a ve ahiret gününe inandık” demeleriyle kurtulamayacak ve içinde ebedi kalacakları cehennemde barış içinde azap göreceklerdir. Orada ne tartışacak ne çatışacak ne benlik, kibir ve egemenlik güdecek; ne ölecek ne de istirahata çekilebilineceklerdir.

Bir saniye sonrası garantisi olmayan yaşam ve saltanatınız için ahiret hayatınızı satmayınız. Allah’a ihanet eden iktidarlarınıza karşı öyle dik durunuz ve yerle bir ediniz ki, iman ettiğiniz Allah, sizleri mükâfatlarla karşılasın.

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin (ve münafıkların) gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir. “ Nisa 84

Türkiye, korkunç bir tuzak içinde…

Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin bağımsızlık, mazlum, ümmet, hak ve adalet adına sesini yükseltip İsrail ve Batı’ya meydan okuyucu siyaseti, Obama’nın; “Ortadoğu’daki politik çizginizi NATO ve ABD eksenine çekmenizi bekliyoruz” uyarısıyla karşılık buldu.

Zaten Batı’ya karşı haksızlıklara hesap sorucu dik duruşundan hem içeride hem de dışarıdaki İslam âleminin, ezilen ve sömürülen toplumların övgüsü, desteği ve umutlarına mazhar olan Erdoğan, bugüne kadar dengeye dayalı hak ile batılı idare edebilme stratejisi, batıla karşı savaşan mücahidlerden dolayı öyle bir yol ayırımını doğurdu ki, “Ya bizdensin, ya da karşımızdasın” restine muhatap oldu.

Erdoğan ve Ak Parti, Irak Şam İslam Devleti’ne karşı kurulan koalisyonda yer alırsa batıl; almaz ise hak eksenini tercih ettiği deklaresiyle safını belirlemekle yüz yüzedir. Dolayısıyla batılı tercih ederse dostu ABD, hak yolunu seçerse dostu Allah olacaktır.

Türkiye diyor ki, “49 vatandaşım IŞİD’in elinde, sizinle birlikte hareket edersem vatandaşlarımın kelleleri Türkiye’ye gönderildiğinde halkıma ne derim”; ABD’de diyor ki; “Bizim iki vatandaşımızın kelleleri kopartıldı, bana ne senin 49 vatandaşından, topunuz bir ABD’li etmez.”

Cihadı hıristiyan ve yahudi uygarlığı için en önemli tehdit bulan ABD ve batılı müttefikler, Türkiye olmaksızın cihadı kıramayacaklarını; Türkiye’ye bel bağlamış İslam âleminin de cüretkârlıklarını ve biraraya gelmelerini önleyemeyecekleri panikliklerinden, özellikle Türkiye’ye cennet vaat edip cehenneme gönderebilme planı içindedirler.

Türkiye’nin İslam dünyasındaki yükselişinden ve itibar kazanmasından fevkalade rahatsız olan Suudi Arabistan, tıpkı Mısır’da olduğu gibi Türkiye aleyhine ABD ile girdiği gizli ittifaktan Irak Şam İslam Devleti’nin önüne sürerek mahvı perişan edebilme peşindedir. Saltanatını yitirebilecek korkusuyla ihanet ve fasıklıkta sınır tanımayan sömürgeci Suudi Arabistan’ın cihad ehlinden çekinceleri, Batı ülkelerinden çok daha fazladır.

Mesele IŞİD değil, doğrudan Türkiye’nin parlayan gücünü ve etkisel duruşunu kırmaktır. Düne kadar kendilerine tutsak kıldıkları ve boyunduruklarından çıkarmadıkları Türkiye’nin Erdoğan iktidarıyla birlikte öze dönüş süreci haçlıları endişeye sevk etmiş, geçmişte yaşananların ve egemenliğin tekrar Müslümanlara geçerek tarihin tekerrür edecek olması kaygıyı arttırmıştır. IŞİD bir mazerettir; asıl düşman bağımsız Türkiye’dir!

Obama, ifade ettiği gibi Türkiye ile birlikte Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’ün koalisyona iştiraklerini istemesi tamamen manipülasyon olup, asıl hedef Türkiye’yi saflarına katarak İslam aleminden koparmaktır. Zaten Ürdün, ABD’nin Ortadoğu’daki emir eri olmasına rağmen adının dâhil edilmesinden paniğe kapılmış; Başbakan en- Nasur, diğer ülkelerin içişlerine karışmayacaklarını ifade ederek, Irak Şam İslam Devleti’ne karşı oluşturulan koalisyona katılmayacaklarını açıklamıştır. Ülkesinde çıkabilecek isyana karşı krallığını yitirme korkusuyla karşı karşıya olan Suudi Arabistan, efendisi ABD’nin gölgesinde kalarak, yükü Türkiye’nin üzerine atma arayışındadır. Gerçi Birleşik Arap Emirlikleri bir devlet olmayıp, fahişelerden farksız süs, eğlence ve gösteri merkezidir.

Türkiye, Katar kadar onurlu, imanlı, cesur, hak ve adalet taraftarı olamayacak mı?

Türkiye, yaratıcısı Allah’a dayanıp güvenerek duruşunu açıkça ortaya koymalı, olası ekonomik zararlardan endişe duymayarak hak ve adaletin yanında yer almalıdır. Bilmelidir ki, Allah’ın gazabı, ABD’nin planladığı zararlardan çok daha vahim ve ürkütücüdür. Zaten Allah dilemedikçe, ne zarar ne de fayda verme gücüne hiçbir beşer sahip değildir.

Ya muhalefet partilerine ne demeli! En basit bir olayda dahi “Türkiye yıkıldı, bitti” gibi ulumalardan geri durmayan muhalefet, Türkiye’ye düşmanlar mıdır ki, haçlı koalisyonunu desteklercesine sessiz kalarak saflarında yer almaktadırlar? Erdoğan ve Ak Parti hükümetinin çöküşüyle ellerinde bir ülke kalacaklarını mı sanıyorlar? 49 vatandaşımızın başlarının kesilmesini fırsat kollayıp, Ak Parti iktidarının yerine geçmeyi mi düşünüyorlar? Türkiye’ye karşı kurulan tuzağı elem edinmeyecek kadar hain, düşman ve şerefsizler midir?

Haydi, Allah’ın kulluğunu kabul etmiş Erdoğan ve Davutoğlu! Rabbiniz varken ABD, Avrupa ve NATO kimlerdir ki, onlara boyun eğerek Rabbinizi düşman kılacaksınız? Onların dayatmalarına, arzu ve isteklerine uymayın; tuzaklarına düşmeyin; size güvenen insanlara ihanet etmeyin; Allah’ın verecekleri yanında onlardan bekledikleriniz bir hiçtir; Rabbinizin karşısına ortak koşmuş bir zillette çıkmayın; eğer Türkiye hassasiyetiniz vahyi duyarlılığınızdan fazla olsa bile, istiklal için canlarını feda etmiş ecdadınıza nankörlük ve hainlik etmeyin; Allah’a, vicdana ve adalete karşı direnerek savaşan kim muzaffer olmuş ki, batılın yanında yer alarak zafer kazanabilesiniz; dâhili düşmanlara karşı gösterdiğiniz dik duruşu onlara karşı da gösterin ki, Türkiye’nin hiçbir hasımca ele geçirilemeyeceğini kanıtlayınız!

Türkiye’nin bağımsız bir ülke değil, ABD ve NATO güdümünde müstemleke bir ülke olduğu, Obama’nın, “Ortadoğu’daki politik çizginizi NATO ve ABD eksenine çekmenizi bekliyoruz uyarısıyla alenileşmiştir.

Bağımsızlığa, sömürüye, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı intifada mı, yoksa köleliğe mi devam?

“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.” Hud 56

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

Obama-Erdoğan görüşmesindeki başlık; yahudi karşıtlığı…

Ancak Müslümanlar insan ve İslam, din sayılmadığından ABD ve Avrupa’yı saran İslamofobi tehlikesine hiç değinilmemesi ne anlama geliyor?

NATO zirvesine katılan liderlerin önceden belirlenmiş konular üzerinde müzakeresi yapılırken, Obama’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 1,5 saat süren özel görüşmesinde antisemitizm üzerinde durulup vurgu yapılması ve Erdoğan’ın yahudi karşıtlığından daha korkunç boyutta tehlike içeren Müslüman karşıtlığını dile getirmemesini nasıl okumalıyız?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile başkan Obama’nın Galler’deki NATO Zirvesi’nde görüşmesi sonrası Beyaz Saray’ın açıklaması, Türkiye’ye apaçık bir uyarı ve Müslüman milletin İsrail’e karşı tutumundan bir had bildirmedir.

İki lider 1,5 saat görüşüyor ve Beyaz Saray’ın açıklamasında öne çıkan başlık; antisemitizm, bağımsızlıkları için direnen ve sömürgeciliğe, haksızlık ve adaletsizliğe son vermek maksadıyla mücadele eden mücahidler oluyor.

Görüşmeye katılan ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Caitlin Hayden adına yapılan açıklamada, başta IŞİD, Suriye ve Irak konularında en iyi nasıl işbirliği konularının ele alındığı, yabancı uyruklu militanların Suriye ve Irak’a giriş çıkışlarının daha sıkı denetlenmesi; “antisemitizme karşı, hoşgörülü ve kucaklayıcı toplum yapılandırmasının öneminin ele alındığı” belirtildi.

Ne var ki, cumhurbaşkanı Erdoğan, Galler dönüşü gazetecilere yaptığı açıklamalarda bu konudan hiç bahsetmemesi ise fevkalade vahimdir. Beyaz Saray, birkaç satırdan ibaret verdiği mesajda “antisemitizme” vurgu yapıyor ama Erdoğan gizliyor. Şayet İslam âlemi ve milletimizde uyaracağı tepkiden dolayı Müslüman karşıtlığını değil de yahudi karşıtlığı üzerinde mutabakata vardığı görüşmeden rahatsızlık duymuş ise; neden Davos’taki “one minute” çıkışını Galler’de yapmaya cesaret edemedi? Yoksa Müslümanlar, hoşgörüye ve batılılarca kucaklanmaya layık değiller midir?

Çocuğunu dövüp de babasına laf edemeyen bir konuma düşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ikna edici bir açıklama yapmalıdır. Onun için Erdoğan’ın ABD başkanlarıyla görüşmesini sakıncalı buluyor ve başkalaşmasından dolayı önüne geçilmesinde ısrar ediyorum. Sanki öncedekileri farklı mıydı? Sonuçta ABD’ye karşı dik duramayarak hak ve adaleti savunamayan bir lider, ailesine meydan okuyan bir babadan farksızdır.

Başka bir trajikomik olay ise, yüzyılın fasığı Fettulah Gülen’in ya iade edilmesi ya da ABD dışına atılmasıyla ilgili talep! Arkadaş, siz Fettulah Gülen misyonunun hıristiyan ve yahudi uygarlığını tehdit eden “cihad”’ı önlemek maksadıyla çalıştırılan bir naip olduğunu hâlâ anlamıyor musunuz? Sizler nasıl bir cahilsiniz ki, Gülen’in gerek hıristiyan gerekse yahudi âlemince Türkiye’den çok daha ehemmiyetli olduğunu bilemiyorsunuz? Siz ancak Gülen’in sınır dışı edilmesini veya Türkiye’ye iadesini belki rüyanızda görürsünüz. Cihadı engelleyebilmek için, “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” diyebilecek kadar İslam’dan çıkmayı göze almış bir müşriki, ne ABD ne de Vatikan gözden çıkarmaz. ABD tutsağında olan Türkiye, ABD ve İsrail’in aleyhinde olan hiçbir şeyi kabul ettiremez.

Peygamberleri öldüren yahudiler; ihaneti, zalimliği, kin ve nefreti öyle meslek edinmiş lanetlilerdir ki, biz Müslüman Türklere olan düşmanlıkları sürmektedir.

Yahudilerin kutsal kitabı ve aynı zamanda hukuk sistemi olan Talmud’da, Türkler maymuna benzetilmektedir. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir.”

Haham Sofer şöyle der: “Osmanlı imparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilâhlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yoldan öldürülmeleri doğrudur.”

Hıristiyan dünyasını kendine köle kılarak emrinde bulunduran yahudiler, Müslümanları, iktidarları hariç tutsak yapamadıklarından ABD önderliğinde kıymaya çalışmaktadır.

Yahudilerin, Filistinli Müslümanlara; neden acımasız ve canavarsı duygular beslediğini, çocuk-kadın demeden katlettiğini biliyor musunuz?

Haham Sofer, Müslüman ve Hıristiyanları, Eski Ahit’te adı geçen Amalek kabilesine benzetir. Eski Ahit’te, Amalekler hakkında verilen hüküm şu idi. “Orduların Rabbi şöyle der: Amalek’in İsrail’e yaptığını, Mısır’dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amalek’i vur, onların her şeylerini tamamen yok et, onları esirgeme, erkekten kadına, çocuktan emzikli olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yahudilere karşı tavrı, “beni kureyza” hadisesi ile aşikâr olup, hiçbir Müslüman, herhangi bir yahudi’ye ne hoşgörüde bulanabilir ne de kucaklayabilir. Aksi takdirde Resule karşı gelmiş olur ki, İslam’dan çıkıp kâfir olur.

“Müslümanlar, Yahudilerle harp etmedikçe kıyamet kopmayacak. Harp olacak ve Müslümanlar onları yenip öldürecekler. Öyle ki, Yahudiler ağaç ve taşların arkasına saklanacaklar, o ağaç ve taşlar konuşarak, ‘Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.’ diyecek. Sadece Garkad ağacı haber vermeyecek, çünkü bu ağaç, onların ağacıdır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Dinler arası diyalogun son çaresi futbol mu?

Peki, futbolun ve maçın dinle ne ilişiği vardır? Kur’an’daki hiçbir ayette yer almayan futbol, İncil ya da Tevrat’ta barış için bahsediliyor mu? Eğer amaç, kucaklaştırma, bütünleştirme, seviştirme ve İslam’ın bağlayıcı hükümlerinden soyutlandırmak ise, seks daha etkin bir araç değil midir?

Artık ne yapacaklarını iyice şaşırmış Vatikan, “Barış için Dinler Arası Maç” tertip ederek, futbolun birleştirici özelliği ve etkisine dikkat çeken Papa Franciscus; “Barış için maç, dinler arasındaki işbirliğini göstermek için sembolik bir jest. Benim arzum farklı dinlerden oyuncuları ve antrenörleri bir arada görmek” açıklamasında bulundu. Neden futbol sahalarında değil de Vatikan’da?

Oysa futbol tarihinde farklı dinlerden oyuncular ve takımların birbirleriyle maç yapmaları, liglerde ya da uluslar arası organizasyonlarda oynamaları, antrenör çalıştırmaları, barış ve kardeşlik için yarışmaları ve farklı dinler taşımalarına rağmen dinlerine duymadıkları bağlılığı futbola ve kurallarına duydukları aşikarken; Papa’nın asıl amacı nedir?

Ki, siyaset arenasında dahi dini kurallar çiğnenerek, vahyen birbirlerine karşı hatta düşman olanların dostlukları, kardeşlikleri, müttefiklikleri ve tek çatı altındaki çıkar işbirlikleri en kuvvetli merhem iken; neden Papa, zaten futbolda var olan birlikteliği ön plana çıkarmaya çalışarak dini bir manipülasyona kalkışmaktadır?

Cihadı, hıristiyan uygarlığı için büyük bir şer gören Vatikan, cihada koşan Müslüman toplumları engelleyebilmek için mi, siyasette başaramadığını futbolla aşmaya çalışmaktadır?

Papa Franciscus, fikir babalığını yaptığı “Barış İçin Dinler Arası Maç” öncesinde, karşılaşmada forma giyecek Fenerbahçeli futbolcu Emre Belözoğlu’nu tercih etme nedeni, Belözoğlu’nun bir gülenist olarak Gülen’i temsil etmesindendi. Hani, futbola dinin sokulması gayrimeşru ve tehlikeliydi? Hani, dini ve ırki ayırımcılık, Dünya Futbol Federasyonunun vazgeçilemez bir ilkesiydi?

Vatikan’ın hazırladığı törende futbolcularla tokalaşan Papa, Fenerbahçeli Emre Belözoğlu ile birlikte Galatasaray’ın kalecisi Fernando Muslera, Fenerbahçe’nin eski futbolcusu Diego Lugano’nun yanı sıra Diego Armando Maradona, Roberto Baggio, Gianluigi Buffon, Andriy Shevchenko, Samuel Eto’o gibi yıldız futbolcularla toplu fotoğraf çektirmesi sırasında açıklama yapan Belözoğlu, kalbinde sakladığı Katolik inancını açığa vururcasına;Çok güzel bir organizasyon. Bizim için burada olmak büyük bir onur. Ülkemizi temsilen buradayız. Elimizden geldiğince burada dünyadaki barış adına bir şeyler yapmaya çalışacağız. Dünyada son dönemde yaşananlar ortada.”

Peki, nedir dünyada son dönemde yaşananlar ki, ancak Vatikan’a biat edip egemenliğini kabulle mi, iddia ettiği o yaşananlar son bulup barış gelecek? Allah adına yapılan ve kayıtsız hüküm olan Cihad’a karşı mı, bu örtülü cepheleşme?

İbrahim-i dinler adına İslam’a savaş açıp “tek ve hak din İslam’ı” vahiy olmaktan çıkarmaya çalışmak suretiyle her yolu deneyen Vatikan ve işbirlikçi münafıklar, Hz. İbrahim (a.s)’ın tek dinin İslam ve Müslüman olduğu gerçeğini örtbas edemezler.

“İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” Al-i İmran 67

İbrahim-i dinler manipülasyonu; Müslümanları, hıristiyan ve yahudilerle kardeş kılarak bütünlüğe götürmek istenen öylesine şeytani bir fitnedir ki, maazallah bu fitneye kapılan Müslümanları ebedi sürecek bir azap beklemektedir. Ne hıristiyanlar ne de yahudiler, birbirleri aleyhinde hiçbir çaba sarf etmeyerek mücadele vermediği gibi, aksine bir ittifak içindelerken; neden ısrarla İslam ve Müslüman toplumları dönüştürmeye, kendilerine benzetmeye ve uymaya zorluyorlar? Zaten yüzyılın münafığı Gülen’e; “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” fetva verdirmeleriyle hedeflerine ulaşmadılar mı?

(Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanif olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” Bakara 135

Hz. İbrahim (a.s) dininin tek olduğu ve İslam’dan başka bir dini olmadığı açıkça bildirilmişken; sözde Müslümanlar, Allah, Resulü ve Kur’an’a iman etmemişler mi ki, İbrahim-i dinler hilesine kanarak hıristiyan ve yahudilerle tevhid temelinde birleşmeye kalkışıyorlar?

Asıl amacın kâfir olarak lanetlenmiş hıristiyan ve yahudi egemenliğine karşı cihadın önüne geçebilmek, böylece Müslümanları cihaddan vazgeçirterek kendilerine tutsak kılmaktır. Devletlerde başardıklarını sokaklarda gerçekleştirememenin hüsranıyla futbolla aşmaya çalışmaktadırlar.

İslam’ı çağdaşlaştırma, hümanistleştirme ve laikleştirmeye girişerek bozamadılar, futbolla da şanslarını denemeye koyuldular.

Oysa seks, fuhuş, zina, şehvet, porno ve cinsellik, amaçları için daha etkin bir yol ama sözde ahlaki değerlerinden dolayı bugün için pek yanaşmıyorlar. Dinleri hak ve Allah nezdinde bir kıymetleri mi var ki, ahlaki değerleri olabilsin? Allah’a asi olmuş, yarattığı kullarını zatına ortak koşmuş, evlat edindi diyerek iftira atmış ve Allah adına din kurucusu olup hükümler getirmiş hıristiyan ve yahudilerin ahlak ve namus anlayışları kaç para eder?

Ebedi cehennemlikle lanetlenmiş şeytan ne ise, hıristiyan ve yahudiler de odur. Dolayısıyla nefislerine göre biçtikleri helal ve haramlardan dolayı kâfirlikle yaftalanmış olmalarından zinaya, fuhşa ve çarpık ilişkilere yasaksı fetvaları ne yazar? Onun için mi rahip ve hahamlar sapıklıkta sınır tanımıyorlar?

Müslüman kimliklileri baştan çıkarmanın en kolay ve basit yolu, cinsellik, şehvet ve zina ile azdırmaktır. Çünkü zevk ve tatmin anında ne Allah ne peygamber ne İslam ne de cihad kaygısı güdülür. Lakin yüzyıllardır onu da deniyorlar ama zihin ve kalplerini iğfal edemedikleri Müslümanların imanlarını muhafaza etmelerinden cihatsı intifadan sakındıramıyorlar.

Gelmiş geçmiş tek bir peygamber yoktur ki, hıristiyan ve yahudi olmuş olsun! Bırakın onların İbrahim-i din olmalarını, semavi din dahi değillerdir. Tek tanrılı dini inanç taşımış olmaları İbrahim-i dinler olmalarını meşrulaştırıyorsa, tek tanrı dini olan Bahailik ile ilgili ne diyeceğiz? 19. Yüzyılda İran’da ortaya çıkan Bahailik’i de, İbrahim-i bir din olarak hak mı kabul edeceğiz?

“Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve esbatın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. “ Bakara 140

Hıristiyan ve yahudiler, saflarına tüm münafık ve fasıkları da katsalar, kıyamete kadar sürecek cihadı engelleyemeyecekler; Müslümanların İslam ve şerefleri için yaptıkları mücadeleyi kıramayacaklar; cinsellik, seks, hümanizm ve futbolla kandıramayacaklar; satın aldıkları iktidarlarla etkin olamayacaklar; Müslümanların imani haykırışlarını susturamayacaklardır.

“Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “müslümanlar” adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır!” Hac 78

Ey Müslüman Türkler!

İman ehli ecdadımız yüz yıllarca Allah’ın düzenini yeryüzünde hâkim kılabilmek amacıyla kıtalar aşarak fetihler gerçekleştirmek suretiyle hak ve adalet için küfre karşı amansız mücadeleler vererek şehit düşmüş, bizler ise o batılın-küfrün hegemonyası altında yaşamayı kazanç ve şeref addetmişiz.

Onlarda nefis sahibiydiler; onlarında canları ve dünya nimetlerinden istifade etme imkânları vardı; onlarında hayalleri, kazançları, ticaretleri, unvanları, evleri ve malları vardı; onlarında ana, baba, eş, çocuk, torunları ve bir arada yaşama heyecanları vardı; onlarda haksızlık ve adaletsizlik karşısında susarak dünyanın ücra köşelerine seferler düzenlemekten imtina edip nefislerinin derdine düşebilirlerdi; onlarda Allah’ın hükümlerini evirip çevirerek nefislerine peşkeş çekebilirlerdi; onlarda Allah yolunda cihad etmek yerine nefisleri uğruna koşuşturabilirlerdi; onlarda zenginlik, debdebe ve caka peşine takılıp gösterişte yarışabilirlerdi; onlarda barış manipülasyonuyla barbarların arzu ve isteklerine uyup müstemlekeliğe razı olabilirlerdi; onlarda Allah’ın düşman kıldığı batılla dost olup el sıkışabilirlerdi; onlarda çıkarlarını gözeterek mazlumları canavarların dişlerine terk edebilirlerdi; onlarda mal ve can endişesi taşıyıp hayatta kalabilmeyi kollayabilirlerdi; onlarda keyfi ve zevki almasını bilirlerdi; onlarda eşleriyle birlikte sefa sürüp şehvetin doruğuna çıkabilirlerdi; onlarda imani yükümlülükleri terk edip ekonomi kazanç hırsıyla barbarlarla sarmaş dolaş olabilirlerdi; onlarda zalimlikte had tanımayan vicdansızlarla gülüp eğlenebilir ve kahkahalarla gelirlerini kutlayabilirlerdi; onlarda çocuklarını Allah yolunda cihada göndermek yerine okullarda eğitebilirlerdi; onlarda yaşamak varken şehid olmak istemeyebilirlerdi; onlarda Allah’ın emirlerini uygulamak yerine mazeretler üreterek kolayca sıvışma yolu arayabilirlerdi; onlarda nasıl olsa Allah affeder diyerek şeytanın tuzağına düşmek suretiyle İslam’ı nefislerine uydurabilirlerdi; onlarda eş ve çocuklarının akıbetlerini dert edinip cihada çıkmaktan kaçınabilirlerdi…

Kendimize bir soralım bakalım; biz Müslüman mıyız; Müslümanlık gibi bir şerefe layık mıyız; Allah bizden razı olabilir mi; doğru yola erdirenlerin zümresine ilhak olabilir miyiz; Allah yolunda savaşmış ecdadımıza yaraşık mıyız?

Asıl en feci, berbat ve rezil olan ise; bir taraftan küfre karşı Allah’ın cenneti kazanmakla şart koştuğu cihad’a çıkmadığımız gibi, cihad ehlini en alçak yalan ve iftiralarla karalayıp batıl cephesinde yer alabilmemizdir.

Rabbimiz Allah, fitnenin adam öldürmekten daha büyük günah olduğunu açıkça buyurduğu halde; bizler, küfrün çıkardığı fitnenin üzerine öyle atlıyor ve imanımızı yitiren bir azgınlıkla yayıyoruz ki, Allah yolunda canlarını veren mücahidlere karalar çalıp şeytanın tuzağına düşmüyor, bilakis balıklama dalıyoruz. Küfrün taktiği olan akılları karıştırarak savaş kazanma hilesi, ne acıdır ki biz sözde Müslümanları çarçabuk kuşatabilmekte, böylece düşmanlarımızın lehine, savaşan kardeşlerinize ihanet ederek hem Allah’ın hem meleklerin hem de değirmenlerine su taşıyıp küfrün katlettiği ve tutsak kıldığı masum insanların lanetine çarpılıyoruz. Unutmayınız ki, bizler, ufak bir sallantıda ya da kavga, bıçak yahut silah karşısında korkuya kapılarak kaçmaya çalışıyor iken, kendilerini Allah’a adayarak dünyalarını ahiret karşılığı feda eden ve bombalar altında mücadele veren mücahidleri aşağılayabiliyoruz.

Tekrar kendimize soralım; biz Müslüman mıyız; insan mıyız; ecdadımızın övünç duyabileceği varisler miyiz; peygamber efendimiz (s.a.v)’nin razı olacağı ümmet miyiz?

Cehennem yolu olan gösteri dünyası gözlerimizi, kulaklarımızı ve kalplerimizi o kadar köreltti ki, zafer sanılanın nasıl bir yenilgi olduğu ecelle birlikte daha da anlaşılacaktır.

Yıllar önce ünlü bir haber dergisiyle yaptığım röportaj da; “Türkiye’de vahyin emrettiği doğrultuda Müslüman yoktur, ben de dâhilim” demiş ve Müslüman kimliklilerden bayağı tepki almıştım. Allah’ın düzenini hâkim kılabilmek için dünya nimetlerini terk ederek savaşan Müslüman; batıl yani küfrü düzenden razı ben de Müslüman’ım; öyle mi?

İslam, insana değil Allah’a hizmettir. Allah’a hizmet, otomatikman insan hizmeti doğurur. Gerek peygamberimize isnat edilen sözde hadisler gerekse insana hizmetin Allah’a hizmet olduğu düşünceleri şeytanidir ve hümanist batıla hoş görünme maksatlıdır. Laik görüşlerinden dolayı doğrudan Allah diyemeyenler, insan üzerinden Allah’a göz kırpıyorlar.

Kalbinde iman kırıntısı olan insanlara diyeceğim odur ki, dünyadaki ekonomik, siyasi veya askeri zaferler aldatıcı ve geçicidir; asıl zafer ve kazanç, ebedi kalınacak olan ahiret yurdudur. Ahiretin de nasıl kazanılacağını kendini batıla satmış hoca veya âlimler değil, Kur’an bildiriyor. Onun için Kur’an’a uyun, bir saniye sonrası meçhul dünya için ebedi ahiret hayatınızı cehennemle sonuçlandırmayın. Cihad ehli için gaflete kapılıp aleyhlerinde söylediğiniz sözlerden tövbe edin ve Allah’tan medet dileyin ki, kazandıklarından nasiplenebilesiniz. Unutmayın onlar, küfrün insan olarak kabul etmediği biz Müslümanların şerefleri için çarpışıyorlar. Allah, hain ve nankörlerin düşmanıdır.

Biz Müslüman Türklerin, haçlı-siyonistlere ve münafıklara karşı savaşan cihad ehlinin saflarında yer almamız, hem dini hem de tarihi yükümlülüğümüzdür. Allah’ın lütfettiği cennetsi bir fırsatı geri tepmemiz, şüphesiz hor ve hakir kalmayı kabul etmemizdir ki, hiçbir nefis, böylesi ağır bir bedeli ödemeyi kaldıramaz. Her an ecel gelebilir; sevindiğiniz ve onurlandığınız para, mal, unvan, makam, yatırım, diploma, iş ve iktidarlığınızın size hiçbir faydası olmayacak, kaçtığınız ve karaladığınız cihad, cennete kavuşmanızı temin edecektir. Karar verin; dünya mı, ahiret mi?

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Eğer (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir. “ Tevbe 38-39

İslam, Allah’a teslimiyettir ama…

Beşere teslimiyet haline getirilmiş hümanist bir batıllığa dönüştürülmüştür.

Her hizmetin insan için yapıldığı inanç düzeyi dolaylı olarak insanı tanrı, Allah’ı da kul haline getirmiştir. İslam ile birlikte itaatin, hizmetin ve kulluğun sadece Allah’a yapılması ve hiçbir gerekçeyle ortak koşulmaması bildirilmiş; peygamberlerin dahi elçilikten öte hiçbir yaptırımları, fayda ve zarar verme güçleri, hidayete eriştirme ve dilediklerini yapabilme kudretleri bulunmadığı ayetlerle hükme bağlanmıştır. Sırf Allah’ın buyruklarını eksiksiz tebliğlerinden ötürü peygamberlere uyma ve iman etme mecburiyeti dahi manipüle edilmiş ve peygamberler yaratıcı Allah’a denk tutulabilmiştir.

İslam âlimleri, vahiy dışı düşünce ve felsefelerin etkisi altında kalarak İslam’ı hümanistleştirmiş ve batılla uzlaştırarak yontmuşlar; böylece Allah’ın indirdiği hükümlerin hayata geçirilmesi ancak seküler rejimlerin iznine ve seçimine bırakılarak biçilmiştir. Neyin meşru veya gayrimeşru; neyin helal veya haram; neyin doğru veya yanlış; neyin hak veya batıl olduğu nefsi arzulara terk edilmesinden, ayetler kitapta kalarak toplum düzenindeki kaçınılmaz varlığı engellenmiştir. Dolayısıyla her nefis, kendine göre bir hak yol edinmiştir.

“Akıl tanrıdır” felsefesini güden filozof Aristo dahi, İbni Sina ve Farabi gibi İslam bilginlerinde hayranlık uyandırmış ve Aristo felsefesinin batıda tanınmasına öncülük etmişlerdi. Bu sebeple Allah, ısrarla başkalarına uyup peşlerinden gitmeyin, Kur’an’a uyun; benim bildiklerimi onlar bilemezler” buyurmuyor mu?

Peygamber Efendimiz (s.a.v) siyasi bir devlet adamı olmasına rağmen, İslami siyaset şeytanlıkla özdeşleştirilmiş, böylece ruhu inkâr eden ateist köklü düşünceler misali İslam da siyasetten men edilerek ruhsuz bedene döndürülmüştür.

Devlet hukukundan uzaklaştırılmış bir İslam, ancak ölü bir İslam’dır ve dayatılan İslam’da ölünün kırık yahut çıkık bir yerini tedavi etmekten öte bir işe yaramamaktadır. Tıpkı hıristiyan ve yahudilerin, “Allah gökyüzüne yerleşmiştir, yeryüzünün yönetimi insan iradesindedir” itikatları gibi Allah, camide, evde ya da yalnız kalındığında anılmakta; devlette, siyasette ve kamuda yoktur laik anlayışıyla hükümranlık sınırları çizilerek din, Allah’a öğretilmektedir.

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

“Yaratanı severim yaratandan ötürü”, “Halka hizmet Hakka hizmettir”,” Ete kemiğe büründüm Yunus gibi göründüm” sözleri tamamen küfür ve şirktir; Allah’ı ikinci plana atmakla kalmayıp alenen insanı Allahlığa büründürmektir. Artık had o kadar aşılmış ki, beşer sevgisi ve tazimi Allah aşkının ve kulluğun üstüne çıkmış, sözde iman edenler peygamberlerini, liderlerini ya da şeyhlerini Allahlaştırarak kalben tapınır olmuşlardır.

Batıl çarkın içinde yoğrulması sonucu azan nefsi güdüler, İslami bilgilere sahip âlimleri de tahrip etmiş, nefse endeksli İslami yorum, fetva ya da tefsirler “nas” haline getirilmiştir. İncil ve Tevrat’ı kökten değiştiren hıristiyan ve yahudi din adamlarından çok daha zalimce Kur’an’ı eğip büken İslam kimlikli âlimlerden dolayı peygamber efendimiz, münafığın kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğunu buyurmuştur. Allah, İncil ve Tevrat’ı lağvedilmesiyle üzerlerinde oynanmasına izin vermiş ama Kur’an’ı Kerim’i kıyamete kadar doğrudan koruması altında bulundurmasından aslına dokunamayan münafık âlimler, peygamberimizin söylemediği sözleri söylemiş gibi gösterip hurafelere kalkışarak Müslümanları vahiyden uzaklaştırmışlardır. Neden “Kur’an’ın mealini okuma, sen anlamazsın, ancak biz biliriz” ısrarlarındaki amacı anladınız mı?

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve İslam Allah’ın oluncaya kadar küfürle savaşan cihad ehline, cihada, İslam Devletine, hilafete, müminlerin istiklallerine, Kur’an’ın egemen olmasına karşı durabilen, uğruna mücadele etmeyen, Allah’tan değil beşerden korkan ve Allah’ın düşman kıldıklarıyla dost yahut müttefiklik kurarak mücahidlere savaş açan bir lider yahut âlim, İslam olabilir mi?  

Vaazlarının toplum üzerinde etkisizliği, tumturaklı iman etmemiş ve söyledikleriyle amel etmeyip şüphe ve tereddüt içinde bulunmalarındandır. Yoksa gerçekten iman etmiş olsalardı, dünya nimetlerine tamah eder, ayetleri bozar, Resule iftiralar atar, küfre karşı siner, şehid olmaktan kaçar ve cihada koşmazlar mıydı?

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

“Asıl intifadayı ben başlatacağım!”

Bu nasıl şeytani bir hırstır ki,”Asıl intifadayı ben başlatacağım” açıklamasıyla hastalıklı kalbindeki tıynetini saltanatı sona ermesiyle dışarıya fışkırtan Hayrünisa Gül; kime karşı ayaklanacağını haykırıyor? Kime bu gurur? Hiç ölenlerin gömüldüğü mezarın kaç karış olduğunu ölçtü mü?

İslam âlemi katledilirken; çocuklar doğranıp barınakları başlarına yıkılırken; Müslüman kadınlar ABD ve İngiliz haçlılarınca tecavüze uğrarken; eşi görülmemiş en vahşi işkenceler “Lâ İlâhe İllallah Muhammedun Resulullah” diyen Müslümanlara uygulanırken; açlıktan insanlar kedi-köpek yiyip akbabalar ölmelerini beklerken; haksızlık ve adaletsizlikler yeri göğü inletirken intifadaya gerek duymayan Gül, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın altından kaymasıyla kendisini oralara taşıyan Ak Partililere nefsi adına intifada başlatması; ihanetin, nankörlüğün ve münafıklığın ta kendisidir!

İntifada, ayaklanma demektir; küfre ve zulme karşı İslami bir direniş ve şerefli bir mücadeledir ama nefsi galebe çalmış Müslüman kimlikler, yıllardır İsrail zulmü altında inim inim inleyen Filistinlilerin terminolojisini sömürmeye kalkışmaları alçaklık değil de nedir?

Filistin intifadası Cebaliye mülteci kampında başlamış; Gül’ler de intifadalarını Çankaya köşkünde başlatmışlardır.

Peki, Filistinli intifadasının sebepleri neydi:

İsrail’in işgali; baskı ve zulümleri; yargısız infazlar; toplu tutuklamalar ve katliamlar; ambargolar ve evlerin yıkılmaları; sürgünler, mahkûmiyetler ve cinayetler…

Gül’lerin intifada başlatmalarının sebebi nedir?

Ak Partiyi kurup iktidara taşıyarak bugünlere getirenin kendileri olduğu; zatı şahanelerine saygı duyulmadığı ve o saygının her türlü eleştiri ve tenkitten uzak tanrısal bir aşk ve tazim içermediği; tanrısal özgür ağırlıkları bulunmasından Ak Parti teşkilatı ve oy veren halktan ayrıcalıklı tutulmadıkları; Gül’lersiz bir Ak Partinin, devletin ve ülkenin var olamayacağı kibri; gerek Abdullah Gül gerekse Hayrünisa Gül’ün adlarına hatta gölgelerine dahi kıyamda bulunulmadığı; Ak Partinin kurucu ve ülkenin kurtarıcıları olarak CHP’nin Atatürk’ü misali gönüllerde yaşatılmamaları…

Hem Abdullah Gül hem de Hayrünisa Gül’ün yaptıkları açıklamalarda sürekli “ben, ben, ben” demeleri, şeytanın özelliklerini ortaya koymaktadır. Öyle ki, Ak Parti’nin ve hükümetin başına getirilen Ahmet Davutoğulu’nu dahi kendisinin siyasete getirdiği ve ülkeye kazandırdığını ifade etmesi öyle bir bencillik ki, neredeyse şeytanı masumlaştırmaktadır.

“Ne mutlu o insana ki, kendi liyakatinden bahsetmeyecek kadar mağrurdur.” Montesquıeu

Dağları yaratmışçasına böbürlenen Gül çifti, kendilerini ne sanıyorlar ki, kul ve İslam olduklarını reddedercesine vazgeçilmez, tartışılmaz ve yaptırım güçleri olabildiği hezeyanı içindedirler? Ancak takva sahibi mağrurlara saygı duyulur; kendini beğenmişlerin bilgi, makam ve rütbelerine aldırış etmeksizin yüzlerine tükürülmelidir ki, bir “hiç” oldukları gerçeğini idrak edebilsinler.

Mutsuzluklarından şikâyet eden kimseler, başkalarının mutsuzluklarını göremeyen ve hallerine şükretmeyen mahlûklardır. İnsanın insanı yüceltmesi kibre, gurura ve şirke yol açan şeytani bir felakettir. Dolayısıyla zamanında Gül çiftini arşa çıkaran Ak Partililerin Gül’leri nadasa bırakmaları, öfkelerine ve intifada başlatmalarına sebep olmuştur.

Hz. Ömer (r.a), başarı ve zaferlerden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk olarak addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hatta halifeliğin Genelkurmay Başkanı ve ömrü savaş meydanlarında geçip hilafet topraklarını genişleterek sayısız zaferler kazanmış Hz. Halid Bin Velid’i sırf bu yüzden görevinin başından almıştı. Gerek siyasetin gerekse ordunun esas görevinin Allah’a hizmet olduğunu vurgulayarak, şımararak sutlaşmasına kesinlikle karşıydı. Ancak ülkemizde siyasetin din dışı laik oluşu ve milletin laik çarkta öğütülmüş olmasından şirksiz geçen bir an yaşanmamakta, devletin başındaki, ortasındaki, sonundakiler ile millet de şirki, bir ibadetmiş gibi işlemekten haz duymaktadırlar.

İslami düşünen ancak kalpleri kibirle bezenmiş insanlar mümin zannedilir ama öyle münafıktırlar ki, “ben” merkezli oluşlarından kendileri olmaksızın her şeyin yakılıp yıkılacağı sanısıyla içten içe sadece kendilerini değil etraflarını da tüketirler.

“Kibir, bele bağlanmış bir taş gibidir; onunla ne yüzülür ne de uçulur.” Hacı Bayram Veli

“Onlara: İçinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü! denilir.” Zümer 72

İslam, satanistlik midir ki, hümanizm ile özdeşleştirilebiliyor?

Mutlak İrade’ye kayıtsız bağlılığı ve Allah için yaratılmış kulluğu manipüle ederek, “insan sevgisi, barış ve kardeşlik” adı altında insanı tanrılaştıran ve tek hizmet edilecek varlık haline getiren hümanizm; sosyal ve siyasi kriterler ve düzenin Allah otoritesinde değil insanlarda olduğunu okült (gizli bilim) kurallarına bağlamış dindışı bir düşünce sistemidir. Bir başka deyişle insanı; Yaratıcıdan, peygamberlerden ve dinlerden yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırarak, insanı yegâne amaç ve odak noktası haline getirmiştir. Hümanizmin İngilizcedeki sözlük anlamı; en iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de insanlarda olduğudur. Dolayısıyla hümanizmin bayraktarı ve nefsi hakların savunucusu şeytan olduğuna göre; hümanistler, bilinçli ya da bilinçsiz satanisttirler.

Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın ya da insanın kendisinden ibaret olduğuna inanır ve evrenin temel özünün Allah değil madde-enerji olduğunu savunur. Ama enerjinin ne olduğunu tarif edemez! Hümanizme göre; doğaüstü varlıklar yani Allah ya da ruh gerçek değildir; yani insan düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip değildirler ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur. Dolayısıyla Yaratıcı’yı, Mutlak İrade’yi ve vahyi reddeden hümanizm; doğrudan doğruya ateizme, sekülerizme, laisizme, bilvasıta satanizme dayanmaktadır.

Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir. Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli “manifesto” vardır. Birinci manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü isimler tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra 1973’te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyit etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı ilaveler içermiştir. II. Hümanist Manifesto’yu binlerce düşünür, bilim adamı, yazar ve medya üyesi imzalamış ve bu doküman, hala son derece aktif olan American Humanist Association (Amerikan Hümanist Birliği) tarafından okült temelinde bir kıstas olarak savunulmaktadır.

Manifestoları incelediğimizde; her ikisinde de en temel görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına varolduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı, Allah inancının insanları ve toplumları geri götürdüğü gibi bilinen ateist dogma ve propagandalar olduğu görülür.

Örneğin I. Hümanist Manifesto’nun ilk altı maddesi şu şekildedir:

1- Dinsel hümanistler, yani satanistler evrenin kendi başına var olduğunu ve yaratılmadığını kabul ederler.
2- Hümanizm, insanın doğanın bir parçası olduğuna ve sürekli bir işlemin (sürecin) sonucunda oluştuğuna inanır.
3- Hayat hakkında organik görüşü kabul eden hümanistler, zihin ve beden arasındaki geleneksel düalizmi reddederler.
4- Hümanizm, insanın kültür ve medeniyetinin, antropoloji ve tarih tarafından açıkça tanımlandığı gibi, insanın doğal ortamıyla ve sosyal birikimiyle olan ilişkisinden kaynaklanan kademeli bir gelişimin ürünü olduğunu kabul eder. Belirli bir kültür içinde doğan birey, büyük ölçüde o kültür tarafından şekillendirilir.
5- Hümanizm ileri sürer ki, evrenin modern bilim tarafından tanımlanan doğası, insan değerlerine ait herhangi bir doğaüstü ve kozmik garantiyi kabul edilemez hale getirir…
6- Bizim kanaatimiz gelmiştir ki; teizm, deizm, modernizm ve çeşitli “yeni düşünce”lerin zamanı geçmiştir.

Yukarıdaki maddeler; materyalizm, darvinizm, sosyalizm, kapitalizm, ateizm ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan şeytan egemenli ortak bir felsefenin doktrinleridir. İlk maddede “evren sonsuzdan beri vardır” şeklindeki materyalist dogma öne sürülmektedir. İkinci madde, insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan varolduğu iddiasıdır. Üçüncü maddede, insan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. Dördüncü maddede “kültürel evrim” iddiası öne sürülmekte ve insanın “fıtratının” (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı reddedilmektedir. Beşinci madde, Allah’ın evren ve insan üzerindeki hâkimiyetini reddetmektedir. Altıncı madde ise, “teizm”, yani Allah ve peygamber inancının terk edilmesi gerektiğini, bunun “zamanın gereği” olduğunu savunmaktadır.

Özgürlük ve demokrasi adına küresel düzeninin teorisyeni masonlardır; kendi üyelerine özgü yayınlarında; örgütün hümanist felsefesini ve bu felsefe içinde İlahi dinlere karşı duyulan düşmanlığı detaylı ama bilimsel bir örtüyle tarif ederler. Zaten tuzağa düşürmedeki en etkin yol, bilimsel teorileridir.

Masonlar, fiziki şeytanlar olarak Allahsız ve dinsiz bir dünya var edebilmek adına insan egemenli laik devrimleri körüklemişler ve amaçlarına ulaşabilmek için son derece acımasız yöntemler kullanmışlardır. Örneğin ülkemizde meydana gelmiş CHP devrimlerinin ilgasındaki şiddet içeren dönüşümler irdelendiğinde; İslam’ın hümanistleştirilme süreci idrak edilebilecek, Allah’a olan iman ve inancın değil aklın üstün sayıldığı anlayışın nasıl kökleştirilerek günümüzde de devam ettiği kavranabilecektir. “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur.” Atatürk
İslam, her şeyin Allah için olma zaruriyetine vurgu yaparken; hümanist İslam, ancak insana hizmetle Allah’a hizmet edileceği inanç ve fikri hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla Allah için cihad yapmaya, öldürmeye, öldürülmeye, İslam’ın egemen kılınmasına, başta idam olmak üzere Allah’ın koyduğu cezalara, Allah’tan başkasına kulluk yapanlara karşı savaşa, şeriata, insan benliğini ve gururunu aşağılayan hükümlere, batıla yani küfre karşı mücadeleye şiddetle muhalefet edilebilinmektedir.

Allah için öldürmeye karşı olan hümanizm, insan için öldürülmeyi meşru saymaktadır. Allah’ın buyruklarını yeryüzünde egemen kılabilmek için düşmanların öldürülmelerini emreden Allah’a itaat eden cihad ehlini öldürmek hümanizm gereği meşru; Allah’a isyan edenlerin öldürülmesi ise gayrimeşrudur. Peki, Allah için mücadele edenler insan değil mi? Hani, hümanizmin “insan sevgisi, barış ve kardeşlik” ilkesi?

Küfrün alabildiğine dünyayı sardığı bir karışıklıkta, iman eden bir mümin, Allah’ın hükümlerine sırt çevirerek cihad meydanına çıkmayı ziyan saymak suretiyle geçici kalacağı dünyada oyun ve oyuncaklarla oyalanmayı tercih etmesi, onun vahyi emirlere uymayan bir münafık olduğunu ortaya koymaktadır. Birde çıkmamakla kalmayıp, Allah için mücadele veren cihad ehli aleyhine ileri geri konuşup fütursuzca eleştirerek iftiralar yayması ise, fasıklığını ortaya koymaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Allah, yarattığı kuluna hümanist düşünceden daha yakın, daha şefkatli, daha bağışlayıcı, daha koruyucu ve daha rahmet edicidir. Ancak Allah’ın bildiğini ve kalplerde saklı olanı hiçbir beşerin bilebilmesi mümkün olmadığından, insanlığın, iyiliğin, huzur ve güvenin, hak ve adaletin baki kalabilmesi için cihadı ve sertliği mecbur kılmaktadır. Aksi takdirde şeytan egemen olur! Kimin dost, vicdanlı veya insan olduğunu Allah bildiğinden, zatına asi olanların cezalandırılmalarına hükmetmiş ve iman eden müminlerin de itaatlerini şart koşmuştur. Bu sebeple nefsi herhangi bir düşünce veya yorum, inkâra ve başkaldırışa sebep olur ki, imandan sonra küfür, hem dünya hem de ahiret için büyük bir felakettir.

Amaçları yaratıcı Allah’ı kalplerden tamamen yok etmek olan hümanist düşünce, doğrudan şeytanı hâkim kılmaktır ki, tarihleri incelendiğinde eşi görülmemiş vahşetleri işleyenler oldukları anlaşılabilecektir. Tıpkı Drakula Vlad Tepeş misali öyle vahşetlere imza atmışlar ve atmaya devam etmektedirler ki, insanların kulağından başlayarak tüm boğazını saracak şekilde kesmişler, karınlarını yarmışlar, bağırsaklarını çıkarmışlar, cinsel organlarını parçalamışlar, gözlerini oyarak burunlarını koparmışlar, kollarını ve ayaklarını kesip çeşitli yerlere dağıtarak halka korku ve panik vermişler, devrimleri ateşleyerek ihanetlere ve ayaklanmalara, sayısız komplolar düzenleyerek yıkıcı skandallara neden olmuşlar, gerçekleştirdikleri manipülasyonlarla insanları kıtlığa ve açlığa mahkûm etmişler, fitne çıkararak yağma ve yıkımlarla anarşiyi yaygınlaştırmışlar, akla ve hayale gelmeyecek her türlü kötülüğün merkezi olmuşlardır. Hümanistlerin siyasi faaliyetleri ve tüyler ürpertici cinayetlere kadar varan suçlarının yanı sıra, örgütlenme yapısı ve uyguladığı ayinler de oldukça dehşet vericidir. Hümanist felsefe; sömürgecilik, haksızlık, adaletsizlik, kan, şiddet ve ölümdür!

Öyleyse nasıl olur da Allah’ın hükümleri ve yüce dini İslam hümanistleştirebilir ya da hümanizmden üstün tutulabilir?

“Din konusunda onlara açık deliller verdik. Ama onlar kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma. Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda vermezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takva sahiplerinin dostudur.” Casiye 17-18-19

Şeytan sabırsızlıkla bekliyormuş…

Şeytan-ı kebir ABD başkanı Barack Obama, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle ilgili yayınladığı mesaj da; “Birlikte çalışmayı sabırsızlıkla bekliyorum” demiş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, iman etmiş bir mümin değil de şeytan dostumu ki, şeytan heyecan, sabırsızlık ve cüretkârlıkla birlikte çalışma beklentisi içindedir?

Şeytanın asli görevi insanları Allah yolundan saptırmak; İslam’la savaşmak; Müslümanları katletmek; vahyi ortadan kaldırmak; İslam’ın hâkim olmasını engellemek; iyinin önünü kesip kötülüğü tesis etmek; hak ve adalete düşmanlık yapmak; yeryüzünde fitne ve fesat çıkarıp yaymak; doğruyu değil yanlışı mukim kılmak; özgürlük vaat ederek kulluğu yermek; yaldızlı fısıltılarla aldatmak; nefisleri galebe çaldırarak Allah ve Resulüne asi yapmak; kendini müminden üstün görmek; Allah adına yapılan savaşı gayrimeşru, nefisleri adına yapılan savaşı meşru saymak; insanları kibirleştirerek böbürlenmelerine vesile olmak; dost ve hümanist görünüp azgınlık, acımasızlık ve husumette sınır tanımamak; tuzak kurmak; haramı cazip gösterip helali kötülemek; yaratıcı Allah’a ortak koşturmak; gaddar olduğu halde merhamet maskesine bürünmek; manipülasyonun bayraktarı olmak; zayıf olduğu halde güçlü imajı vererek toplumları peşinden sürüklemek; apaçık bir düşman olmasına rağmen dost görünmek; nefsanî işleri süslü ve hayatın tadı gösterip kendi gibi ebedi kalacağı cehenneme odun yapmak; ben merkezliliğinden esareti altında olmayanlara yaşam hakkı tanımamak; Allah indinde kötü, yanlış ve çirkin ne varsa işletmek.

Öyleyse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şeytanla nasıl bir işbirliği ve çalışması olabilir ki, sabırsızlıkla beklenebilmektedir?

-Dünyanın dört bir yanından zulme uğrayan Müslümanlar sanki insan değil zararlı canavarlarmış gibi tek bir adım atmayan ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi nedir?

-Ramazan ayı boyunca ve hâlâ devam Filistin Halkı katledilip çocuklar hunharca doğranırken tetikçisi İsrail’in arkasında duran ve tam katle tam destek veren ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi nedir?

-Yıllardır süren ve kimyasal silahlar dahi kullanan barbar Esed rejime karşı caydırıcı hiçbir müdahalede bulunmayarak on binlerce insan ölümüne, göçüne ve sakat kalmalarına seyirci olan ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

-Suriyeli Müslümanlar açlıktan kedi-köpek yerlerken, Yezidilere uçaklardan yaptıkları gıda yardımına tenezzül etmeyen ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

-Şeytana tapan Yezidilere gösterilen insani hassasiyeti Filistinli, Suriyeli, Mynamarlı ve diğer Müslüman toplumlara duymayan ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

-Cihadın hırıstiyan ve siyonist uygarlığı için bir şer olduğu ilkesiyle yeryüzünde vahye iman etmiş tek bir Müslüman bırakmamaya ant içmiş ABD’nin Erdoğan’dan beklentisi ne olabilir?

- ABD, 2. Irak savaşında olduğu gibi Irak Şam İslam Devletine karşı Erdoğan’dan destek mi bekliyor ki, sabırsızlıkla birlikte çalışmayı teklif edebilmektedir?

Kuvvetle muhtemeldir ki, küfre karşı iman etmiş Müslümanların desteğini alarak Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, şeytan Obama’nın tuzağına düşmeyecek ve kardeşlerini şeytana kırdırıp Allah’a karşı cephe açmayacaktır.

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” Nisa 76

“Onun (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu yoldaş edinirse bilsin ki (şeytan) kendisini saptıracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.” Hac 4

Ey Müslüman kimlikli Kürtler!

Vahye iman etmiş bir Müslüman olmadığın, etnik kökenli tercihinden aşikâr olup, dinine hasım sosyalist yani ateist Selahattin Demirtaş’ı desteklemekle kanıtlıdır.

“Kişi, dostunun dini üzeredir.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Lezbiyenlerin, ibnelerin, biseksüellerin, dönmelerin, tecavüzcülerin ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan sapıkların açıkça destek verdiği Selahattin Demirtaş’a sizlerinde oy vererek aynı safta yer almaları, onlardan hiçbir farkınız olmadığı gerçeğini ortaya koymamakta mıdır? Böylesi bir dinsizliği ve namussuzluğu sindirebiliyor musunuz?

Dinsiz, namussuz, ahlaksız ve sapıkların varlığını ve taleplerini kayıtsız-şartsız sahiplenen Demirtaş’a destek vermekle; eşlerinizin, çocuklarınızın, ırzlarınızın ve iffetlerinizin istikbaldeki felaketlerini düşünebiliyor musunuz? Hani, namus uğruna ölüyor ve öldürüyordunuz?

Oğullarınız ibne, eşleriniz ve kızlarınız fahişe olup karşılarına çıkıp hesap sorduğunuzda size; “cinsel özgürlük”’ü savunan Demirtaş’ı desteklemedin mi, LBGT’cilerle aynı safta yer almadın mı diye sorduklarında ne yanıt vereceksiniz?

Kürtlük nasıl bir sevgi ve tutkudur ki, Allah ve Resulünün düşmanlarıyla birlik olabiliyorsunuz? Amacı İslam olmayan bir insan, Müslümanlık şerefine ulaşabilir mi? Kürtlük uğruna hem dinini hem de namusunu satabilen bir insana ne denir?

Aralarında Kaos GL’nin de olduğu farklı şehirlerden 12 LGBTİ örgütünün yanı sıra; bağımsız aktivistlerin de imza vererek ortak bir metinle; “Amasız ve ancaksız eşit yaşam, cinsel özgürlükçü toplum için oyumuz Selahattin Demirtaş’a” bildirileri hiç mi değerlerinizi etkilemiyor?

Size özgürlük ve bağımsızlık vereceği vaadiyle din ve namusunuza göz dikenleri sırf Kürt oldukları gerekçesiyle kayırmanız ve desteklemeniz, apaçık şeytanın adımlarını takip etmekten başka bir şey değildir. Şeytan dostu HDP ve Selahattin Demirtaş’ın sizleri şerefsizliğe sürükleyerek nasıl saptırdığı ortadayken, nasıl olurda akıl erdiremiyoruz? Aklınız yok ise de, kalbinizde mi bulunmamaktadır? Kalplerinizde sizleri uyaracak hiç mi iman ışığı kalmadı?

Unutmayın ki, şeytan da ateşten yaratılma üstünlüğüyle kendini ayrıcalıklı tutmasından yaşadığı cennetten kovularak ebedi cehenneme gönderilmiştir. İman ettiğiniz halde aynı lanete mi çarpılmak istiyorsunuz? Kürtçülük, Türkçülük yani ırkçılık, en korkunç ve ezeli bir iblisliktir.

Allah’ın, Resulünün, Kur’an’ın ve İslam’ın tartışılmaz düşmanları HDP ve Selahattin Demirtaş’ı Müslüman olup da destekleyen her kim var ise; o, apaçık bir fasıktır.

Gerçekten Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v)’e biad etmiş iman sahiplerinden iseniz; onun gibi yüce bir ahlaka sahip olmaya çalışınız!

“Su buzu erittiği gibi, güzel ahlakta günahları eritir; sirke balı bozduğu gibi kötü ahlakta ameli bozar.” Hz. Muhammed (s.a.v)

“Ahlak kanunlarını çiğnemeye hiç gelmez, hemen öçlerini alırlar.” Tolstoy

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir. “ Nur 21 

Ne için oy kullanacaksın; dünya mı ahiret mi?

Din dışı devleti, Müslüman milletiyle Türkiye, cumhurbaşkanını seçmeye gidiyor! Dünyadaki menfaati için seçiyor ise aday tercihi kolay; istikbaldeki ahiret hayatı hedef alınarak seçime gidiyor ise, zorluğu sırat köprüsünden farksız!

Üç aday var! Biri 12 yıldır Türkiye’yi yöneten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; ikincisi kalbi öç, kin ve nefretle yoğrulu terörist Selahattin Demirtaş; üçüncüsü ise merkep misali sırtında taşıdığı akademik unvanları, aldığı ödüller ve bürokratik geçmişiyle yürüyen ölü Ekmeleddin İhsanoğlu!

Kim dünya arzularını, debdebesini, rahatlığını, fiyakasını ve menfaatini arzuluyorsa Recep Tayyip Erdoğan’dan bir başkasını tercih edemez. Her ne kadar hakkında birçok iddia bulunsa da yaptıkları, yapacaklarının bir garantisi olduğundan muhakeme edebilen bir insanın adaylar arasında başkaca bir alternatifi yoktur. Dolayısıyla hem dünya çıkarına göz dikeceksin, hem de biri terörist diğeri ruhsuz bir beden olan adayı seçmeye taraf olacaksın; öyleyse sen, idraki olmayan bir mahlûksun demektir. Bir düşün bakalım; kendini maceraya atmaya takatin yahut riske girerek daha beterinle karşılaşmama gibi elinde bir teminatın var mı?

Başbakan Erdoğan’ın hırsızlık, yolsuzluk ve kayırmacılık yaptığı gerekçesiyle karşı duranlar, yıllardır iktidar nimetlerinden yararlanabilmek için avlanmayı bekleyen yağmacı CHP, MHP, HDP ve diğer partilerin destekledikleri adaylarla talana girişmeyeceklerine dair bir garantileri var mı? Peki, din dışı seküler-laik rejimde Allah’ı, vahyi ve imanı reddeden bir devletin vicdanı olabilir mi? Devletin vicdanı yok ise devlet adamının olabilir mi? Dolayısıyla o devleti idare eden yöneticilerden hak ve adalet beklenebilir mi?

Türkiye’de yaşayan hiçbir insan yoktur ki, ne kadar kötü durumda olduğunu hissetse de yerinde olabilmek için milyonların gıpta ettiğini bilmelidir. Ancak nefisleri galebe çalarak arşa yükselmiş insanların şükretmez asilikleri ya sapıklıklarından ya da tamamen iktidar hırsı taşıyanların akılları karıştıran güdümlerindendir. Zaten betere sebep olan etkilerin ne olduğu irdelendiğinde karşılaşılan tek gerekçe şükürsüzlük, nankörlük ve ihanettir.

Gelelim ahiret için hangi adayın seçileceğine!

Bir oyun, hile, övünme, benlik ve aldatmadan ibaret olan dünya hayatının belirsizliği ve fani oluşu dikkate alındığında; Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş bir müminin dünyasal iktidar, ödül, şöhret, kazanç, arzu ve istek düşünebilmesi mümkün değildir. Ahiret kazancı doğrudan dünya tercihleriyle orantılı olduğundan dünya cazibesinden ahiret karşılığı vazgeçmeksizin Allah rızasına ve cennetine kavuşabilmek imkânsızdır.

Allah’ın indirdiği hükümlerle değil de İslam dışı batıl hükümlerle inşa edilmiş bir rejim haram olduğundan, o rejime bağlı yöneticiyi seçmek ve desteklemekte haramdır. Bu sebeple adayların tamamı seküler rejimin bayraktarları ve koruyucuları bulunmalarından vahyen gayrimeşrudurlar.

İslam hukukuna göre yöneticiden ziyade rejimin niteliği adalet doğurur. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen bir lider batıldır, dolayısıyla önüne konulan sandıktaki manipülasyonsu seçimle lider değil rejim oylatılmaktadır.

Liderin kim olacağı öncesinde nasıl bir rejimle hükmedileceği önemsenmediğinden haksızlık ve adaletsizliklerin sonu gelmemekte ve çığlıklar kesilmemektedir. Nasıl ki haram olan bir şeyi helalmiş gibi besmele çekerek yiyemezsen; haram olan bir rejimden helal bir yönetici çıkaramazsın! Dolayısıyla bir müminin oy kullanmadan önce haram mı yoksa helal mi araştırma yapması, imani bir zorunluluktur.

“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tayin olunan vali/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeşli bir köle olsa bile, sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Pergel misali bir ayağı şeriatta değil de batılda duranın diğer ayağı nerede olursa olsun yaptıkları tamamıyla nafiledir; ne dünya ne de ahiret için bir kıymet taşır! Neden dünya için kıymet taşımaz diye sorulacak olursa; bir kıvılcım, bir salgın, bir felaket, bir musibet, bir savaş yapılanları tamamen yok edebiliyor ve ölümle her şey sona erebiliyorsa, faydasından söz edilebilir mi?

Dünya hayatı nedir diye soracak olursanız; tıpkı cinsel birleşme anında birkaç saniye süren tatmin süresi kadardır. Tatmin öncesi neredeyse taptığın ve uğruna her şeyi feda edebileceğin kişi, tatmin sonrası nefret ettiğin, pişmanlık duyduğun, bir daha görmek istemeyeceğin kişiye dönüşebiliyor ya da başına birçok bela açabilecek bir kötülüğü doğurabiliyor. İşte dünya sonrası ahirette böyledir!

İstediğin hak, adalet, şeref, huzur, güven, dürüstlük, aş ve iş ise, sana bunları sağlayacak seçtiğin yönetici değil rejimdir! Çünkü rejim batıl ise, yönetici ne yapsın?

“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider.” C.Bruno

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.” İsra 18

“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.” İnsan 27

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” Nur 51

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

Gülen ve perestleri mutlaka gömülmelidirler!

Şeytan ve dostlarıyla ittifak kurarak vahye savaş açan yüzyılın münafığı Gülen’i dost ya da düşman edinenlerin nefsi bakışları öyle tahribata neden oldu ki, kıvılcımken söndürülmemesinin ceremesini sadece Türkiye değil iğfal edilen Müslümanlarda ödemeye mecbur kalmıştır.

Ezeli düşmanların dost, dostların ise düşman olduğu çıkarsı bir düşünce düzeyi hayır değil şer akıtır!

Allah için değil çıkar adına kurulan birlikteliklerin hüsranla sonuçlanacağı gerek ayetlerle gerekse tecrübelerle sabitken; nefislerinin ardına düşenlerin anlık nemalanma uğruna istikballerini umursamamaları nice Gülen’leri İslam âleminin ve toplumların başına bela kılmıştır.

Gülen’in, siyonizm’e amade bir emir kölesi olduğu gerçeği dini, milli ve hizmetsi maskeyle örtülemeyecek kadar aleni olduğundan, hiçbir gerekçe gizli amacını aklayamaz!

Başbakan Erdoğan’ın ihaneti meslek edinmiş Gülen ve güruhuna karşı “paralel yapı” yaftasıyla sürdürdüğü operasyonlar tamamen nefsi ve iktidarsı bir mücadele olup, İslami bir amaç taşımamasından Allah nezdinde bir değeri yoktur. Şayet Erdoğan, İslami bir hassasiyet gütmüş olsaydı, iktidara gelmesiyle düne kadar istediklerini vermez; böylece ne Gülen otoriteyi tehdit eder duruma gelir, ne gülenizm kök salabilir, ne Müslümanların iğfalleri söz konusu olur, ne uluslararası zeminlerde aleyhte kampanyalar sürdürmeye güç ve fırsat bulabilir, ne de hak ve tek din olan İslam batıla peşkeş çekilebilirdi!

Dolayısıyla Gülen haçlı-siyonist Çetesini güçlendirerek iktidar sahibi yapan Recep Tayyip Erdoğan ve Ak Partidir. Her ne kadar ittifakın dağılmasına sebep olarak “dershanelerin kapatılma süreci” gösterilse de, arka planda nelerin olduğu ve ne pazarlıkların yapıldığını Allah bilmektedir. Şükürler olsun ki Allah, aralarına nifak sokarak telafisi imkânsız sonuçları yaşamaktan müminleri kurtarmıştır.

Başbakan Erdoğan, Gülen çetesinin tavanındakilere yani yönetim kadrosuna vurgu yaparak tabanı masum addeden ifadeleri, özü kavrayamadığını ortaya koymaktadır. Neden? Çünkü özde İslami bir telaş taşımaması ve Allah’ın uyarılarına kulak vermemesinden! Gülenizme gönül vererek küfrü imana tercih etmiş bir insanı safiyane ve samimi Müslüman bulmak, oy kayırma maksatlı apaçık bir manipülasyon değil de nedir? Taban olmasa tavan olamayacağına göre; tövbe edip imana gelmekte direnen her gülenperest haindir; vahye savaş açmanın karşılığını ayetlerde belirlendiği gibi ödemelidirler.

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

Erdoğan, seküler siyaset çarkında yontulmasından ötürü sadece yaratıcı Allah’a mahsus “ulûhiyet” hakkının peygamberlerle ilgili olduğunu söylemesi, dinden nasıl kopuk olduğunu kanıtlamaktadır. İslam’ı siyasetten ayıran seküler yani laik rejim gereği Kur’an’a karşı açılmış bayrağı sürdüren Erdoğan, seçimlerde nemalandığı dini kavramlarda bocalaması normaldir. Ulûhiyet yalnız ve yalnız Allah’ın hakkıdır. Çünkü ibadete pay, kâinatı yaratmakta ve yaratılmışı yetenek ve kabiliyetine göre terbiye ve idare etmekte tam ve mutlak bir istiklalle olur. Bu istiklal de bütün kemal sıfatlarına sahip bulunmakla olur. Bunlar ise, eşsiz ve ortaksız olarak yalnız Allah’a mahsustur. O halde ulûhiyet de yalnız Allah’ın hakkıdır.

Gülenistlerin, Gülen için; “O, ne derse doğru?” itikatları, tıpkı diğer dini ve siyasi liderlere duyulan lahutilikten farksızdır. Erdoğan, her ne kadar gülenistleri, “Öyle şey olabilir mi ya?” diye eleştirse de, Ak Partililer de kendisine aynı inançla biad etmişlerdir. Kendisine hediye ettiğim bir hatanın Ak Partililerce nasıl düşmansı bir tavırla karşılandığını göz önüne alırsak; gülenistlerden farksız bir şirk içindedirler. Onlarda nasıl parti disiplini içinde kayıtsız-şartsız bir teslimiyet ve itaat var ise, cemaatlerde de “cemaat disiplini” içinde tapınış vardır. Öyleyse aralarındaki fark nedir? Ancak sıra dine gelince, din disiplinini tanımaz ve kendilerini Allah ve Resulünün yerine koyarlar.

Erdoğan,”Pensilvanya’daki zatın ulûhiyetle ne alakası var? Pensilvanya’daki zatın söyledikleri içinde doğru da olur yanlış da olur. Kalkıp da ‘O, dediyse doğrudur’ derseniz, kusura bakma, hapı yutarsınız. Böyle bir şey yok ve burada bir tehlike var. Gönül verenler içerisinde, tabandan çok samimi olan, saf insanlar var” haklı tepkisine karşılık; peki, Erdoğan’ın ulûhiyetle bir alakası var mıdır; neden Ak Partililer, “Erdoğan ne dediyse doğrudur” anlayışı içindedirler; o zaman gerek Erdoğan gerekse Ak Partililer hapı yutanlar zümresine ilhak olmamışlar mıdır; Ak Partide de tehlike yok mudur; bir kez olsun Ak Partiye gönül verenlere, “ben bir kulum, başarıların tamamı Allah’a aittir, ben yapmadım Allah yaptı, beni övmeyin, Rabbimin dileğinden başkasını dileyebilecek bir gücüm yoktur” gibi ikazlarda bulunarak, koşulan şirklerin önüne geçti mi? Allah aşkına; hangi cemaat ve siyasi lider ve mensupları diğerlerinden farklıdır?

Allah, Resulünü dahi uyararak müminlerin kendisine ortak koşmalarının önüne geçebilmek için Fussilet Süresi 6. Ayetini indirmedi mi?

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

Hz. Ömer (r.a), halka hitap ettiği bir gün; eğer yanlış işler yaparsa, kendisine nasıl davranacaklarını sormuştu. Topluluktan biri hemen ayağa kalkarak, “Ya Ömer, seni kılıcımızla doğrulturuz” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, adamın cesaretini sınamak için, “Benim hakkımda böyle konuşmaya nasıl cüret ediyorsun?” diye sordu ve o adamda gözünü kırpmadan, “Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum” demesine pek sevinmişti. Rabbine dönerek, “Allah’a şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, müminlerin içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var” duasında bulunmuştu.

“Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir.” Hz. Ömer (r.a)

Böylece nefisleri galebe çalarak benlikleri tanrılaşıp böbürlenenler de Allah sevgisi, korkusu, teslimiyeti ve kulluğu olabilir mi? Eğer insanlığın ölçüsünü Allah’a ve O’nun kanunlarına olan bağlılıkta bulmaya tenezzül etmeyen ve İslam’ı yaşamının her zerresinde kendine düstur edinmeyen; insan, dürüst, ahlaklı ve adil olabilir mi?

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3

El Kaide gibi IŞİD’e de sırt çeviren;

Ne yahudilerin ne hıristiyanların ne de budistlerin katliamlarından, işgallerinden, zorbalıklarından, caniliklerinden ve sömürülerinden şikâyet etme hakları yoktur.

Allah’a, hak ve adalete kendini adamış Müslüman bir iktidar yok ki, ümmete yapılan saldırıların ardı arkası kesilmiyor; her geçen gün derinleşen vahşet, bir sinema filmindeki acıklı sahnede akan gözyaşlarından farksız vicdani gösteriler devam ediyor.

Allah, şehid Usama Bin Laden’i Müslümanların huzur, güven ve iktidarları için zalimlere karşı bir güç olarak göndermiş, ancak Müslüman maskeli münafıklar kâfirlerden daha şedit bir muhalefette bulunarak kendisini taşladılar, terörist dediler, yakaladıkları mücahidleri ABD, İsrail, İngiltere ve diğer İslam düşmanlarına teslim ettiler.

Bunun üzerine Allah da, “sizler Müslümanlık şerefine layık değilsiniz; varın düşmanlarımı dost edinerek oyalanın; aldatıcı dünyada eğlenip durun; güç, izzet ve itibarı onların yanında aradığınızdan alçaltıcı zulümleri de eksik etmeyeceğim” buyurarak, Usama Bin Laden’i şehidlikle yücelterek çekip yanına aldı. Dolayısıyla El Kaide’de etkisini yitirterek, cihadi eylemlerindeki aksiyonu kaybetmesiyle tarihe karışmasına ramak kaldı.

Lakin Allah, tumturaklı zatına sığınan, yardım ve destek maksadıyla umut bağlamış muttaki kullarının hatırına El Kaide’den IŞİD adlı başka bir cihad ehli çıkardı. Bir taraftan küfür ehlini Müslümanlara karşı azdırırken, diğer taraftan Müslümanların tek çatı altında ittifak kurabilmeleri için defalarca verdiği fırsatlara bir yenisini daha ekledi.

Allah’ın apaçık uyarılarına rağmen Müslümanları kardeş ve dost yapıp bütünlük sağlamaları gereken sözde İslam âlemi, kudretli sandıkları kâfirlerin saflarında yer edinerek zillete, alçalmaya, zulme ve tutsaklığa koştular. Sonra da Müslümanlara haksızlık, adaletsizlik ve zorbalık yapılıyor yaygarasıyla kâfirlerden medet arayarak daha da pespayeleştiler.

“Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur. “ Enfal 73

“Allah bilmez biz biliriz” kibirleriyle vahyi paramparça kılarak nefisleri doğrultusunda kendilerine özgü din edinen Müslüman kimlikli her iktidar ve destekleyici toplumlar, İslam âlemindeki her menfi olayın ve katliamların yegâne müsebbibidirler. Aralarındaki fitne ve fesadın kâfirlerde bulunmaması, lanetin bir sonucudur.

Düşünebiliyor musunuz; Kâbe’de ya da camide aynı safta birleşenler; sıra siyasete, ekonomiye, nefse, ırka ve milliyetçiliğe gelince birbirlerine hasım kesilmekte, Allah’ı değil düşmanı kâfiri güç sahibi edinerek ortak koşmadan öte diz çökebilmektedirler.

Kâfirin önderliğinde, İslam ülkelerinin de iştirak edebildiği birçok silahlı askeri güç varken, Müslümanların ittifak olabilecekleri tek bir silahlı güçleri bulunmamaktadır. Adı İslam İşbirliği Teşkilatı olan tabela örgütleri, en pasif sokak derneğinden bile etkisiz bir yapılanmayla gövde gösterisi yapabilen aciz ve sefil ülkelerin Müslüman toplumlara yetişebilmeleri, zulümlerine son verebilmeleri, haklarını koruyabilmeleri ve Allah’ın dini İslam’ı hâkim kılabilmeleri mümkün değildir.

Haydi, El Kaide’yi küfre karşı desteklemeyip aksine çökerttiler, bari aynı yanlışı IŞİD için yapmamalıdırlar. IŞİD, İslam ülkelerinin silahlı bir gücü olarak Müslüman toplumları zalimlerden koruyup kollayacak bir kuvvet haline getirilse; hem Allah’ın hükmü ifa edilir, hem de sabah doğup akşam ölen bebekler, ırzlarına geçilen iffetli kadınlar, dul ve yetimler meydana gelmez, yapılan zulümler ne karşılıksız kalır ne de cüret edilebilir!

Ancak o kadar imansızdırlar ki, IŞİD’in yarın güçlenip başlarına bela olur nefsi korkularından taguta kulluğu sürdürmeye hazır ve nazırdırlar.

İsrail’in karşısında tanrı görmüş gibi mecalleri kesilen fasıklar, İsrail boyunduruğundaki ABD, BM ve AB gibi haçlı merkezlerinden yardım talep etmeleri, hem Allah hem de katledilen Müslümanlarla açıkça dalga geçmektir! Eğer mümin olsaydılar, Allah onları bırakıp yüzüstü süründürür müydü?

Bir de IŞİD’in İsrail zulmüne karşı savaşmasını istemeleri ise bambaşka bir kepazelik. Hem IŞİD’i teröristlikle yaftalayıp tanımayacaksın, hem Müslüman olmamakla aşağılayıp kardeş katili sayacaksın, hem Müslümanları katleden haçlı-siyonist safında kendilerine karşı açılan cephede yer alacaksın, hem de İsrail’e karşı mücadele etmesini isteyerek ihanetini, acizliğini, münafıklığını ve güçsüzlüğünü örtbas etmeye çalışacaksın.

IŞİD, İslam Devleti kurarak hilafeti ilan etmiş ve iman ehli tüm Müslüman ülkelerin kendilerine biad yapmalarını istemiş. Ne için? Allah için; İslam için; Müslümanların ezilmemeleri için; hor ve hakir bırakılmamaları için; zulümlere, işgallere ve sömürülmelere uğramamaları için; hak ve adalet için; kâfirlere karşı dünyada söz sahibi olabilmeleri için!

Diyelim rejimlerinden dolayı biad etmiyorlar; ekonomik katkıda da mı bulunamıyorlar? İslam âleminin silahlı gücü olarak da mı tanımaya cesaret edemiyorlar? Bir araya gelip müşterek silahlı bir güçte mi kuramıyorlar? Neden? İslam olmadıkları için!

Sonra da diyorlar ki, neden Allah bizi üstün kılmıyor? Peki, siz mümin misiniz?

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” Al-i İmran 160

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” Nisa 139

Ancak IŞİD, sırf Allah ve Müslüman kardeşleri adına İsrail’e de hak ettiği cevabı vermeye hazırdır. Ne var ki hem Irak hem Suriye cephelerinde fasıklarla savaşarak hilafetin temellerini sağlamlaştırabilmek için mücadele ettiğinden; henüz dilediği savaşçı sayısına ulaşamadığından ve Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelere denk hava gücü bulunmadığından bu kere İsrail’e saldırması, takdir edilir ki fitneden başka bir şey olamazdı.

Aslında iman etmiş bir mümin için karşındakinin sayısal gücü, silahı ve teknolojik üstünlüğü önemli değildir. O, yaratıcısı Allah’a öyle teslim olmuştur ki, emri yerine getirmeye odaklanmış bir imanla sonucu değil buyruğu düşünür. Sonucu tayin eden Mutlak İrade ise, maddi gücün önemi mümkün müdür?  

“Talut askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Talut ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.” Bakara 249

“Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Resulü’nün bize vadettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını arttırdı.” Ahzab 22

Önceliğin ne?

Allah ve Resulü mı; cihad mı; İslam Devleti mi; hilafet mi; Hakk mı; şeriat mı; şehadet mi; ahiret mi; kulluk mu; ümmet mi; millet mi; birey mi; ırk mı; dünya mı; özgürlük mü; batıllık mı; laiklik mi; nefis mi; baba, evlat, kardeş, eş, hısım ve akraba mı; ekonomi mi; ticaret mi; mal ve servet mi!

Kimse için değil kendin için bir sorgula. Sözünün başka kalbinin başka attığı bir ikilemi ortaya çıkaran amelin olduğuna göre; önceliğinin ne olduğunu düşünce ve davranışlarınla kavramaya çalış. Önceliğinin “şu” olduğunu söyleyip kendin gibi bir beşeri ikna etmen hiçbir fayda sağlamaz. Kalbinde saklı olanları bilen Allah, bildiklerini de amel olarak zaman içinde deşifre ettiğine göre, ağzından dökülen hiçbir söz ya da yeminin bir önemi var mıdır?

Mümin olduğumuz sanısıyla bir bakalım; Allah’ın hükmüne göre mümin miyiz, yoksa fasık mı?  

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Bu ayete göre fasık olunmadığı iddia edilebilinir mi? Allah ve Resulünün kriterlerine mi yoksa nefsimize göre mi Müslüman’ız?

Allah mı senin için var olmuş; sen mi Allah için var olmuşsun? Eğer kendinin Allah için yaratıldığına inanıyorsan, Allah’a karşı koymandaki maksadın nedir? Allah için yaratılmamışsan, Allah’a inanmanın anlamı nedir?

“İnsan, Allah için yaratılmamışsa mutluluğu Allah da bulmasının gereği nedir? İnsan Allah için yaratılmışsa Allah’a karşı direnmenin anlamı nedir?” Bilaise Pascal

Nasıl bir gönle sahipsin ki, tüm dünyayı içine alabilecek sevgi, merhamet, barış ve hümanistlik aşkıyla dolusun! İyi-kötü, dost-düşman, doğru-yanlış kim varsa kucaklayabiliyor, sevgi ve barış için herkese evet diyebiliyor, Allah’ın koyduğu sınırları aşarak baş dahi kaldırabiliyorsun. Oysa nefsine karşı işlenen bir olayda canavar kesilmen, şeytani bir maske taktığını kanıtlamıyor mu? En büyük hümanistin şeytan olduğunu biliyor musun?

Yunus Emre’nin;“Yaratılanı severim yaradan’dan ötürü” sözü, tamamen şeytan odaklı hümanist bir söylemdir. Oysa Allah, yarattığı kötülerin sevilmemesini, hoşgörüde bulunulmamasını ve bilakis yok edilmesini birçok ayetinde buyurmuş iken; buna rağmen iman etmiş bir mümin, Allah’ın hükümlerine karşı gelebilir mi? Bir mümin; Allah’a, Resulüne, İslam’a, cihad’a ve şeriata düşman bir yaratılmışı; Allah’ın düşmanlarını; yaratılmış olan şeytanı ve dostlarını; Allah’ın indirdiklerine asi olup karşı çıkanı; Allah’ın haram saydığını haram, helal saydığını helal kabul etmeyeni; zalimi, zorbayı, sömürücüyü, kâfiri, fasığı ve münafığı; Müslüman olmayanı; İslam’ı siyasetten ayıranı; Allah’ın dini İslam’ı egemen kılabilmek için savaşan mücahitlere hasım olanı ve alçakça eleştirenleri nasıl sevebilir ve hoşgörüde bulunabilir?

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin.” Mümtehine 1

Mümin, ancak Allah’ın sevdiklerini sevgili, düşman kabul ettiklerini hasım sayandır. Allah’ın düşmanlarını dost ve sevgili edinenler, mümin değillerdir. Dünyevi çıkarlarını ahiret çıkarlarından üstün tutup da Allah ve Resulüne muhalefet edenlerin Müslümanlıkla şereflenebilmeleri mümkün müdür?

Velev ki baban ve kardeşlerin dahi olsa küfrü imana tercih etmişse, dost edinmemeleri açıkça emredilmişken; sen nasıl olurda mümin olmana karşın hümanizm gerekçesiyle küfür ehlini sevip hoşgörüde bulunabilirsin?

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Sevgi, dostluk ve barış başka şeydir; hak ve adalet bambaşka şeydir! Hiçbir gerekçeyle yaratıcı Allah’ın düşman kıldığı ne sevilebilir ne dost edinilebilinir ne de arzulara ve çıkarlara uyularak hoşgörüde bulunabilinir. Ama konu hak ve adalet olunca, karşıdaki ne kadar küfür ehli, ezeli düşman ve şeytan dostu da olsa, adil davranmakla emrolunmuş ve duyulan kin ve nefret, müminin asla haktan ve adaletten yüz çevirmemesi gerekliliği hüküm altına alınmıştır.

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” Maide 8

Önceliği hem Hakk hem de batıl olan, pusulasını yitirmiş bir gemi misali çarptığı her kayayı, üstüne çıkıp kurtulacağı güvenli bir vatan sanır. Unutmayın ki, şeytanda her insanı kucaklar, sevgi ve barış vesveseleriyle kandırarak mahvı perişan eder. İnsanı insan yapan fıtrat, gerek gizli gerekse aşikâr olarak ya Hakk’ın ya da batılın safındadır ve asla taviz vermez. Batılı güden nefsin sınırı yoktur ama imanı güden Hakk’ın haddi aşmama kuralları vardır!

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tağuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” Bakara 257

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri (ve münafıkları) dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır. “ Al-i İmran 28

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır. “ Nisa 76

“Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.” Nisa 89

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri (ve münafıkları) dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” Nisa 144

YÜREĞİN KİMİ SEVDİĞİN ZAMAN HEYECANLANIYOR VE TİTRİYOR?

Müslümanlara diyeceğim o dur ki;

Irak Şam İslam Devletinin, “İslam Devleti” adına ilan ettiği hilafeti Allah adına tanıma ve biat edilme imani zorunluluğunu çeşitli fitnelerle etkisiz kılmaya çalışanlar, bilin ki şeytan dostlarıdırlar. Hiçbir mümin, Allah ve Resulünün hükümleriyle yapılaşmış bir İslam Devletini ve hilafeti reddedemez. Ancak batılı içselleştirmiş Müslüman kimlikler beri olup, hilafete karşı hakkın değil batılın safında yer almalarından imanı her düşünce ve davranıştan muaftırlar.

Osmanlı Devletinde olan hilafetin, şımarıp batıllaşmamızla birlikte bizzat kendi ihanetimizle elimizden alıp IŞİD’e veren yaratıcımız Allah’a isyan edercesine ırkı, ulusu, uyruğu, mezhebi, dili, milliyetçiliği, bayrağı, kibri, gururu elem edinerek muhalefete kalkışmak; biliniz ki, insanoğlunu halife olarak yaratmaya karar veren Allah’a meleklerin karşı çıkmaları üzerine; Allah da onlara: “Sizin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim” buyruğuyla yanıt vermiş, lakin sadece şeytan, “beni ateşten onu topraktan yarattın” diyerek asi olması misali, sizde hilafete karşı çıkıp şeytan gibi asileşerek ebedi cehenneme gark olmayın.

Irak Şam İslam Devleti, tıpkı Osmanlı Devleti misali sürdürdüğü cihad karşılığı edindiği mükâfatla hilafeti taşımaya hak kazanmış ve yeryüzünde ne kadar Müslüman, Müslüman devlet ve iktidar var ise itaatleri, Allah’a ve Resulüne itaatlerinden farksız kılınmıştır.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” Nisa 59

Unutulmamalıdır ki, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen; Allah’ın emrettiği düzeni kendine düzen edinmeyen; Allah’ın kitabı Kur’an’ı, kendine anayasa yapmayan; Allah’ın haram saydığını haram, helal saydığını helal kılmayan; Allah’ın yüce ve tek dini İslam’ı siyasetten yani devletten ve toplum düzeninden ayıran; herhangi bir anlaşmazlık ve çözümsüzlük durumlarında Allah ve Resulünün koyduğu kurallara göre değil de Allah ve Resulünü reddeden din dışı kurallara göre yargıya giden; halkın iradesini Hakk’ın iradesinden üstün tutan Müslüman bir kimlik taşısa da asla sizden değil münafığın ta kendisidir! Ancak sizden olan o dur ki, Allah ve Resulünün dışında hiçbir düşünce, inanç ve siyaseti kendine yol edinmeyendir. Aynı ırk, ulus, mezhep ve milletin Allah nezdinde zerre kadar kıymeti yoktur.

Hilafetini ilan etmiş bir İslam Devletine biat etmemek, Allah ve Resulüne karşı savaş açmaktır!

Osmanlı Devleti’nin yıkılıp hilafete son verilmesi üzerinden100 yıl geçmiş, artık müminlerin hasretle beklediği ve 100 yıldır yakardığı hilafet yeniden doğmuştur. Artık gerek BM, gerek AB, gerek ABD ve İsrail’e, gerekse NATO’ya haddini bildirecek bir halifeliğin olmasından daha büyük bir sevinç ve zafer ne olabilir? Eğer özde mümin isen sana bayram; sözde mümin isen sana cehennem!

Zaman, kimin cumhurbaşkanı seçileceğiyle ilgili oyalanma zamanı değildir. Ya da ekonomiyi düşünme zamanı değildir. Kim olursa olsun din dışı küfür rejimini koruyacak bir aday cumhurbaşkanı olacağına göre adının ne önemi var?

Hilafet kurulmuş, İslam Devleti doğmuş, müminlerin arkalarını yaslayabileceği cennetten gelme bir zırh ortaya çıkmış; halen neyin hesabı yapılabilir? Kuvvetlerimizi birleştirirsek, bilin ki Rabbimiz Allah’ın yardım ve desteği üzerimize olur ve bugüne kadar hayıflandığımız haksızlık ve adaletsizlikler son bulur.

“Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” Mü’minun 34

Esselamü aleyke ya resulAllah!

Rabbim; zatını, yoldan çıkıp nefsinin peşine düşmüş insanoğluna bir rehber göndererek; kötülüklerin, fenalıkların, zulmün, isyanın, batılın, küfrün, haramın, haksızlık ve adaletsizliklerin önüne geçebilmek ve kulluğun sadece Allah’a ait olduğunu; indirdiği ayetlerin dışında hiçbir yol edinilmeme gerçeğini bildirdiğin ve yaşamında bizzat uyguladığın halde inandıklarını iddia eden ümmetin, ihaneti meslek edinmiştir.

Hak ile batılı bir arada götürme yolunu seçen ümmetinin büyük bir çoğunluğu, tıpkı hıristiyanların Hz. İsa (a.s)’ı dönüştürerek başkalaştırmaları misali, zatını da hümanistleştirerek ve laikleştirerek Allah’a muhalif bir peygambere çevirmişlerdir. Söylemediklerini söyledi diyerek attıkları iftiralarda sakınca görmemiş, hakkında isnat ettikleri yalanları Allah’ın ayetlerinden üstün tutarak İslam olarak dayatmışlardır.

Zamanında münafık parmak sayısıyla varken, günümüzde ise Allah’a kayıtsız-şartsız iman etmiş Müslümanların parmak sayısına indiği bir felaketi yaşıyoruz. Neredeyse kâfirlerden daha çok münafıkların hüküm sürdüğü fani dünyada Müslüman kalabilme o kadar zor ki, yapmak isteyeceğin şefaat dahi Allah tarafından kabul görmeyecektir.

(Ey Muhammed!) Münafıklar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resulünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 80

Yaratıcımız Allah’ın hükümlerini ‘yapılsa da olur yapılmasa da’ kabilinden hafife alarak inanmışları zehirleyen hak ile batıl arasında sıkışmış münafık hoca, ilahiyatçı ve âlimler öyle fetvalar veriyorlar ki, “bir emri yerine getirmemek dinden çıkarmaz ama doğrudan inkâr etmek dinden çıkarır” gibi itaatsizliğe azmettirici fetvalarla münafıklaştırma harekâtları ortada mümin bırakmamıştır. Yapmamakla, yapmayı reddetmenin farkı, kâfir ile münafığın farkı gibidir; yani fasıklıktır! Bir işi yapmayanla yapmayı reddedenin işveren nazarında hiçbir farkı yoktur. Yapmayan, ıslah olur düşüncesiyle birkaç gün fazla tolerans kazanır.

Ya Allah’ın Resulü! Allah’ın yüce dini İslam’ı egemen kılabilmek ve yeryüzünde adaleti sağlayabilmek için o kadar müşkülatlı yollardan geçip dünyanın hiçbir nimetinden faydalanmayarak ve cihaddan mazeretlere sığınıp geri kalmayarak hem yaralandın hem de nice dostlarını savaş meydanlarında kaybederek Allah’a şehid verdin! Öyle dehşetlere şahit oldun ki, hem amcan hem ilk Müslümanlardan hem de sütkardeşin olan ve lakabı “Allah’ın arslanı” olan Hz. Hamza (r.a)’nın şehit düşmesi akabinde gözlerinin önünde bedeni parçalanarak kalbi sökülüp alınmıştı.

Oysa zatını dillerden düşürmeyen sözde hocalar ve ardına taktıkları yığınlar, cihad ehline karşı öyle hakaretler yağdırıp karalıyorlar ki, velev ki bugün yaşamış olsaydın aynı alçaklığı zatına göstermekten de imtina etmeyecekleri kuvvetle muhtemeldir. İslam’ı, Allah ve zatının buyurduğu üzere hâkim kılabilmek ve küfrün boyunduruğu altından kurtarabilmek için canlarını veren mücahidlere ağza alınmayacak küfürler ve iftiralarla saldıran münafıklar, şeytana dost olduklarını İslami maskeleri, ilmi zenginlikleri ve etkileyici üsluplarıyla gizlemelerinden nasıl hain oldukları da anlaşılamamaktadır. O gün mübarek eşine iftira atan münafıklar, bugün de cihad ehline iftira atmayı sürdürmektedirler.

Mübarek Ramazan Ayına girdiğimiz bu günlerde çıkarsı amaçlarıyla zatını yine sömürecekler, azmış nefisleri doğrultusunda öyle bir kimliğe büründürecekler ki, sanki Allah’ın kulu ve elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) değil, batıl düzeni destekleyen bir peygamber portresi çizeceklerdir. Oysa Allah’ın buyruklarının dışına çıkmamış; küfür senden razı olsun diye ayetleri eğip bükmemiş; ayetleri yok sayarak kendi başına hiçbir antlaşmaya imza atmamış; ayetleri tefsire kalkışarak hiçbir katkıda bulunmamış; İslami hükümler haricinde hiçbir batıl iktidarla ittifak kurmamış; şeriattan zerre kadar taviz vermemiş; Allah için adaletle şahitlik yaparak evladın olsa dahi hiçbir kayırımda bulunmamış; cihadı cennete girmenin ve Allah rızasını kazanabilmenin tek şartı bellemiş; cihad ehline baş üstünde tutarak ayrı bir sevgi ve saygı duymuş; dünyevi çıkar gözeterek İslam düşmanlarının arzu ve isteklerine uymamış; tehditlere, baskılara, rüşvetlere ve zorbalıklara boyun eğmemiş; batıla asla göz kırpmamış; nerede zulme uğramış mazlum bir insan varsa ırkını ve inancını gözetmeksizin zalime savaş açmış; Rabbin Allah’ın sözünden başkasına kulaklarını tıkamış; fitne yok edilinceye ve kulluk yalnızca Allah’ın oluncaya dek küfürle savaşmış; İslam devletinin kaçınılmazlığı ve tartışılmazlığını vurgulamış; Allah’ın dinini yayma ve muktedir kılabilmeyi imani görev yapmış; Allah’ın koyduğu cezaları uygulamada nefsi bir yorumda bulunmamış; bende sizin gibi bir insanım diyerek asla zatına bir ayırımcılık yapmamış, peygamberliğinle böbürlenmemiş, Allah’a kul olabilmek ve hükümlerini eksiksiz yerine getirebilmek için korkudan itaate sınır tanımamış; sözle değil amelinle insanlara örnek olmuş; Allah’ın vahyi dışında hiçbir şey söylememiş; çıkar amaçlı fetvalar vermemiş; cennetin kılıçların gölgesi altında olduğunu belirterek, eli silah tutabilen müminlerin batıla karşı hak için savaşarak küfre son vermelerini buyurmuşsundur.

Ya Allah Resulü! Zatının adını kullanarak bizleri öyle batıllaştırdılar ki, sen Allah’ın indirdikleriyle amel ederken, bizleri ise sana isnat ettikleri uydurma hadislerle amel ettirmektedirler. Adın her ne kadar kitaplarla, tablolarla, afişlerle, tefsirlerle, şarkılarla, şiirlerle, ilahilerle, mersiyelerle, vaazlarla, kasetlerle, sohbetlerle övülüp yer gök inletilse de, maalesef o sen değil, batıllaştırdıkları peygamberdir. Yüce dinimiz İslam bıraktığın gibi değil, Kur’an’ı Kerim Allah tarafından muhafaza edilmesine rağmen müminler yaklaştırmamaktadırlar. Rabbimin hidayete ulaştırıp cihada koşturdukları müstesna geri kalanın nasıl bir halde olduğu, cihad ehline yaptıkları hakaret, küfür ve belalarla kanıtlıdır.

Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır ya da sen Kur’an’dan anlamazsın aşağılamalarıyla bizleri Kur’an’dan soğutup ayetlerden öyle uzaklaştırdılar ki, zatını referans kılarak nerede bir hurafe var ise dayattılar. Adına sevap verdiler; günahları affettiler; hidayete kavuşturdular; diledikleri gibi yönlendirdiler; kendilerine tabi olmayanları cehenneme gönderdiler; haram ve helalleri belirlediler; hükümleri koydular; çıkarlara göre fetva verdiler; cihada düşman kıldılar; cihad ehlini cani, barbar, namussuz, şerefsiz, cehennem köpeği ve terörist yaftalarıyla aşağıladılar; Allah’ın ve senin üstüne geçerek fetva verdiler; Kur’an’dan başka bir hayatın varmış gibi sınırsız iftira düzdüler; böylece bizleri, zilletsi bir münafıklığa mahkûm ettiler.

Şüphesiz her şeyi bilen, gören ve işiten Allah, art niyetli olanları ortaya çıkarıp kahredeceği muhakkaktır. Lakin onlara uyan Müslümanlar ne olacaklardır?

Ya Allah Resulü! Öyle kötü bir durumdayız ki, Rabbimden bir mağfiret gelmeden iflah olabilecek değiliz. Adın var ama ne amelin, ne itikadın, ne Kur’an’i yaşamın, ne siyasetin, ne cihadın, ne de şeriatın var. Seni, dolaylı yollardan din kurucusu yaparak Allah’a ortak koştular. Bununla yetinmeyip, zatını istismar ederek İslam’ı, Allah’a öğretmeye kalktılar.

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder. “ Bakara 159

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Al-i İmran 142

Asıl İslamofobi, seküler Türkiye’de mevcuttur!

Her ne kadar haçlı ve siyonist dünyasında Müslümanlara ve İslam dinine karşı duyulan önyargı ve ayırımcılık, 1991 yılındaki 11 Eylül saldırıları sonrası “İslamofobi” yani İslam korkusu bir paranoya algısı oluşturarak yayılmış ise de, Türkiye’de 90 yıldır mevcut olup; seküler yani laik rejimin baskı, yasak ve tehditleri, Kur’an’i Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel nefret, ayırımcılık, düşmanlık ve kini her alanda yaşatmıştır ve yaşatmayı sürdürmektedir.

İslamofobi’nin tarihi, kökleri İspanya ‘da Endülüs’ün İslam Devleti tarafından fethedilmesine kadar iner. Haçlı seferlerine asker devşirmek isteyen kilise mensuplarının yaptığı propagandalar ile fikir zemini hıristiyanlığa karşı tehditler ve tehlikeler üzerinde oluşturulmuş olan “İslamofobi”, Müslümanlar ile hıristiyanlar arasındaki ilişkilerin, tanışıklığın yaygınlık kazanması ile yüzyıllar içerisinde azalmış iken, 11 Eylül 2001 tarihinde New York’daki İkiz Kulelere yapılan saldırılar akabinde günümüzde yeniden popülarite kazanmıştır. Bu popülaritesinde Huntington’un ünlü “Medeniyetler Çatışması” makalesinde İslam’ı Batı için bir potansiyel düşmanlık odağı olarak lanse etmesinin önemli bir etkisi olmuştur.

Batı dünyasının yabancı düşmanı ırkçı eğilimleri daha önceki dini düşmanlığı yeniden doğurmuş, İslam, hem hıristiyan hem siyonist hem de seküler dünya için “tek tehdit ve tehlike” olarak tekrar güncelleşmiştir. “Cihad, hıristiyan uygarlığı için şerdir.” George W. Bush- Eski ABD başkanı

Asıl garabet ve kabul edilebilmesi imkânsız olan ise, halkı Müslüman olup devleti seküler olan bir rejimin hükmedebilmesidir. Dolayısıyla dünyadaki dini gruplar arasında Müslümanlara daha fazla ayrımcılık yapılsa da, halkı Müslüman olan Türkiye ve benzeri laik ülkelerde Müslümanlara karşı yapılan ayrımcılık çok daha beterdir.

Din kurucu ve kural belirleyici tanrılar haline dönüşen rejimler, Allah’ın Resulü aracılığıyla indirdiği dini değil; haram ve helalleri, yasak ve özgürlükleri belirledikleri bir dine mahkûm kılmıştır. Böylece laik İslam ve laik peygamber inancı meşrulaştırılmış, Kur’an’i İslam gayrimeşru sayılarak itaat eden Müslümanlar hayvanlarda daha aşağı teröristler olarak sınıflandırılmıştır.

Allah’ın indirdiği İslam’a göre iman etmiş Müslümanların hiçbir hakkı olmadıkları öyle dikte edilmiş ki, batıl yani laik Müslüman kimlik taşıyanların suçları ne olursa olsun haklarının ihlal edilebildiği Anayasa Mahkemesince hükme bağlanırken; Kur’an’i Müslümanlar insan değilmiş ve halkları ihlal edilmemişçesine ayırıma tutulabilmektedirler.

Şu bir gerçektir ki, halkı Kur’an’i Müslüman olan laik devletlerde Müslümanlara karşı ayırımcılık, haksızlık ve adaletsizlikler, Batı ülkelerinden daha acımasızdır. Asıl İslamofobi dışarıda değil, içimizdedir! “Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır.” Fettulah Gülen

Türkiye, din dışı seküler devlet olmasından Kur’an’i Müslümanlara karşı ayrımcılık vehasımlık gütmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Allah’ın buyruğuyla küfrü bir devlettir! Çünkü Allah’ın haram ve helal olarak indirdiğini kabul etmeyen ve Allah’a kulluğu laiklik ve demokrasiye aykırı olduğu gerekçesiyle reddeden bir rejim batıldır ve Hakka düşmandır!

Düşünün ki, varlık amacı vahyi tamamen hayattan süpürüp atıp iç dünyaya hapsetmek olan CHP bile, artık İslam karşıtlığı yapmak yerine İslami maske takarak hedeflerine ulaşabilme stratejisiyle İslam referanslı ama maskeli Ekmelledin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmiştir. Çünkü düşman, Kur’an’i Müslümanlardır! CHP’de kâfirliğiyle İslam’a zarar veremeyeceğini idrak edip münafıklığı seçmiştir. “Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Yıllarca süren gerek yerel mahkemeler gerekse Yargıtay kararlarını “hakların ihlal edildiği” gerekçesiyle hükümsüz bırakarak Ergenekon ve Balyoz terör örgütlerinin müebbet cezası almış mahkûmlarını tek kalemde salıvererek beraat etmeleri amacıyla yeniden yargılanmalarının önünü açan Anayasa Mahkemesi; mahkûm olmuş Kur’an’i Müslümanlara ayrımcılık yaparak eşit bir hak sağlamamaktadır. Çünkü usulleri, Kur’an’i Müslümanlar ezeli düşmanlardır ve hiçbir hakları bulunmamaktadır!

Eğer Anayasa Mahkemesi üyeleri; iman etmiş olsalardı, Kur’an’i Müslümanlara kin dahi duysalar da adil davranmamaya kalkışmazlardı!

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” Maide 8

METİN KAPLAN İÇERİDE, ÇETİN DOĞAN DIŞARIDA!

Anıtkabir’e piknik tüple saldırmayı planladığı iddia edilen Metin Kaplan müebbet ağır hapse çarptırıldı ve cezaevinde bulunuyor. Fatih Camii ve Beyazıt Camii’nin bombalanmasından, kendi savaş uçağımızın düşürülmesine kadar birçok korkunç eylemin yer aldığı iddia edilen Balyoz Darbe Planı’nı kabul eden emekli Orgeneral Çetin Doğan ve kadrosu ise tahliye edilebiliyor.

MİRZABEYOĞLU CEZAEVİNDE!

52 yıllık hayatı boyunca silah taşıdığına ya da silahlı eylemlere karıştığına dair hiçbir delil gösterilemeyen yazar Salih Mirzabeyoğlu, piyasada satılan kitaplarındaki görüşlerinden dolayı terör örgütü lideri olmakla suçlanarak, 2011 yılında idama mahkûm edilmiş ve halen cezaevinde tutuluyor.

UMUT DAVASINDA ÇELİK VE ŞAHİN TUTUKLANDI

Paralel devlet yapılanmanın; aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da bulunduğu 7 bin kişinin dinlenmesi için uydurduğu “Selam Terör Örgütü” davası/soruşturması kapsamında Gazeteci-Yazar Abdulhamid Çelik ve Gazeteci-Yazar Mehmet Şahin tutuklu yargılanıyor.

SİVAS MAĞDURLARI 21 YILDIR CEZAEVİNDE!

Allah’ın yüce ayetlerine şeytan ayetleri diyerek Müslümanları tahrik eden Aziz Nesin provokatöründen dolayı Madımak Oteli’nde gerçekleşen ve 37 kişinin hayatını kaybettiği Sivas olaylarını çıkaranların faili bulunmazken, sadece ayetleri savunmak maksadıyla slogan attığı gerekçesiyle mahkûm edilen mağdurlar 21 yıldır cezaevinde bulunuyor. Sivas olaylarında 33 sanık idam cezasına mahkûm edilirken, 4 sanık 20’şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 27 sanık 7 yıl 6’şar ay, 2 sanık 5’er yıl ağır, 1 sanık ise 2 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve tutukluk halleri devam ediyor.

FAHRİ MEMUR HÂLÂ CEZAEVİNDE!

Malatya Üniversitesi önünde başörtü yasağını protesto eden topluluğun “idamla” yargılanıp beraat etmesinden kısa bir süre sonra Türkiye’nin birçok yerinde (Ankara’da, İzmir’de, Kahramanmaraş’ta) geniş kapsamlı operasyon yapıldı. Operasyonlarda tutuklanan Fahri Memur hâlâ cezaevinde bulunuyor.

DELİL BULUNAMADI, 10 MÜSLÜMAN CEZAEVİNDE

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, “Örgütün bugüne kadar herhangi bir silahlı eylemine rastlanılmamıştır” yazısı; Adana 2. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, “Örgüt, terör örgütü tanımına girmiyor” şeklindeki kararı; İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin savcısının “Örgüt silahsız” şeklindeki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na temyiz başvurusuna rağmen Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu iddiasıyla 10 hükümlü cezaevinde bulunuyor.

TORAMAN: ADİL YARGILAMA İLKELERİ MÜSLÜMANLARI KAPSAMIYOR MU?

Sivas ve Başbağlar davası sanıklarının yanı sıra Anadolu Federe İslam Cumhuriyeti davası, Umut davası, Malatya davası, Vahdet Vakfı davası sanıklarının avukatlığını yapan Cüneyt Toraman; “Adil yargılama ilkeleri Müslümanları kapsamıyor mu?” diye sordu. Toraman, “Adil yargılama ilkesi, bütün sanıklar için eşit olarak uygulandığında, o ülkede adaletten söz edebiliriz. Ancak son dönemde, sanıklar arasında ayırım yapılmakta, her davada rastlanabilecek basit hatalar ‘yeniden yargılama’ sebebi yapılırken, hukuk cinayetine maruz kalanlar hapiste yatmaya devam etmektedir” dedi.

AYM, DAVALARA BIRAKIN BAKMAYI DAHA USULDEN REDDEDİYOR

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Ofisi’nden Mahmut Kar ise, “Anayasa Mahkemesi’nin Hizb-ut Tahrir davalarına bırakın bakmayı daha usulden reddediyor. Bu da devletin Müslümanlara yönelik ‘düşman algısı’nın iktidara kim gelirse gelsin değişmediğini göstermektedir” ifadelerini kullandı. Mahmut Kar, şunları söyledi: “Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 19 Nisan 2004 tarihinde aldığı ictihadi kararında gerekçe olarak; ‘Şimdiye kadar cebir ve şiddete başvurmamıştır. Ancak Raşid-i Hilafet Devleti’nin ihdasından sonra Hıristiyan devletlerini cihad yolu ile kurulan Hilafet Devleti’ne dâhil etmek amacıyla silahlı mücadelenin başlayacağı amaç edinildiği anlaşılmıştır’ deniliyor. Henüz gerçekleşmeyen bir fiilden ve tamamen niyet okuyarak verilen bu kepazeliğe Türkiye’de ‘hukuk’ diyorlar.

Laik Türkiye Cumhuriyet Devletinin, Kur’an Müslümanlarına düşman ve ayırımcı olmadığını kim iddia edebilir? Kim, Türkiye’nin vahyedilen doğrultuda Müslüman bir ülke olduğunu iddia edebilir? Kim, Türkiye’de hak ve adaletin olabildiğini iddia edebilir? Kim, hukukun her düşünce ve inanca eşit davrandığını iddia edebilir? Hangi yargı maddi delillerle göre değil de kalbin içinde saklı olan faraziyelere göre karar verebilir? Düşünce ve inancından dolayı vatandaşını potansiyel düşman addeden bir devlet, önyargılarla karar veren bir yargı adil olabilir mi?

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “ Nisa 135

Ücretini Allah’tan değil beşerden bekleyen…

Sana vahyi değil, kurguladıkları bir dini ve peygamberi anlatırlar.

Ramazan Ayının gelmesiyle din adamlarına verilecek astronomik rakamlar, onların Allah’ın indirdiği İslam’ı ve Resulünün Kur’an’i hayatını değil, batıl düzene uygun ve kabul edilebilir uydurma ve hümanistleştirilmiş bir İslam’ı dayatmayı sürdüreceklerdir.

Neden onlara inanılmaz, güvenilmez ve uyulmaz?

“İşte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur’an) âlemler için ancak bir öğüttür.” Enam 90

Kiminin doğrudan ücret aldığı, kiminin kitap reklamlarını yaparak nemalanma karşılığı ortaya çıktığı, kiminin de seküler yani laik rejimi vahiy karşısında meşru hale getirmeye çalıştığı hoca veya ilahiyatçılar, kendilerine koydukları fiyat etiketlerinden dolayı hurafe, rivayet veya efsanelerden ibaret nefsi arzulara hitap eden bir dini empoze ederler.

Oysa hem Allah’ın indirdiklerini hem de Resulünün yaşamını hiçbir etki, baskı ve çıkar gözetmeksizin tebliğ etmesi gereken sözcüler, ne siyasi ne hukuki ne sosyal ne de ekonomik bir halele uğramamak için öyle bir İslam akidesi türetirler ki; sanki Allah kul, beşer de tanrıymış gibi bir inanç çerçevesi çizerler. İnsan ne yapsa yeridir; Allah affedici ve bağışlayıcıdır; lakin kul hakkı istisnadır; Allah hakkı ise fuzulidir!

Sürekli Peygamber Efendimizden bahsederler ama Peygamberimizin ne siyasi hayatından; ne devlet başkanlığından; ne Allah’ın hükümlerine göre kurduğu şeriat düzeninden; ne cihadlarından; ne zulme ve haksızlıklara karşı sert mücadelelerinden; ne müminleri küfre karşı savaşa çağırmasından; ne insana insan olduğu için değil Allah’a kulluğundan dolayı sevgi, merhamet ve saygıda bulunmasından; ne kâfir, münafık ve mümin saflarını birleştirmemiş olmasından; ne cihad ehline verdiği önemden; ne Kur’an’dan başka bir anayasayı kabul etmediğinden; ne dünya hayatı ve gösterişine karşı olmasından; ne ilk iş olarak kurduğu İslam devletinin tartışılmazlığından; ne batılla hiçbir şart ve koşulda ittifak oluşturmamasından; ne hıristiyan, yahudi ve mecusilerin arzularına uymamasından; ne İslam’a karşı savaşanlarla savaştığından; ne amaç ve hedefinin sadece İslam’ı egemen kılmak olduğundan; ne müşriklerle yaptığı anlaşmalarda İslam kuralları şart koştuğundan; ne Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşriklerin yaptıkları Hudeybiye barış anlaşmasının İslami hukuka göre imzalamasından; ne siyaseti İslam’dan ayrı tutmamasından; ne İslami hükümlerin dışında Müslümanların bir siyaseti ve devleti olamayacağından; ne din tamamen Allah’ın oluncaya kadar mücadelede bulunduğundan; ne şeriat hükümleri dışında hiçbir rejimi kabul etmediğinden; ne İslam dışı hiçbir din ve düşünce ile uzlaşmadığından; ne Allah’ın indirdiği ayetlerin dışına çıkmadığından; ne şeriat hükümlerine göre uyguladığı cezalardan; ne de Kur’an harici bir sözü, fetvası ve hayatı olmadığından söz etmezler.

Neden?

Çünkü Kur’an’i peygamber, din dışı düzenlere muhaliftir. Dolayısıyla siyaseti ve devleti dinden uzaklaştırma manipülasyonu Müslümanları uyandıracağından laik çatı çökecek, Allah ve Resulünün inşası olan şeriat rejimi egemen olacaktır. Onun için Kur’an Müslümanlığını sapıklıkla yaftalamaktadırlar.

Bu sebeple Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere milletin karşısına çıkarılan hoca ve ilahiyatçıların övgü, hatta gözyaşlarıyla anlattıkları peygamber; Allah’ın kulu ve elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) değil, tıpkı hıristiyanların Hz. İsa (a.s)’ı rab İsa’ya uyarlamaları misali fayda ve zarar veren, dilediğini hidayete ulaştıran ve hadisleri ayetlerden üstün tutulduğu bir peygamberdir.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” Kasas 56

Allah’ın indirdiği açık delilleri gizleyerek güya Peygamber Efendimizi, ashabı, sahabeleri, muttakileri, velileri ve kimi zaman da şehidleri ballandıra ballandıra anlatırlar ama müminlerin yaşadığımız çağda ve seküler düzende ne yapacaklarından hiç söz etmezler. Düzenin açıklamalarına izin verdiği helal ve haramları sıralarlar, geri kalan ayetler lafmış gibi fısıltı olsa dahi ağızlarına almaktan korkarlar. Hele de din dışı rejimin kırmızıçizgiyle yasak koyduğu ayetleri kazaen kaçırsalar, “aman ben ettim sen etme” diye inkârda sınır tanımazlar.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder. “ Bakara 159

Allah Resulü, Allah’ın yüce dinini yeryüzüne yayarken gerekçesi ne olursa olsun hiçbir ashaptan maddi yardım istememiş, yoksul bir hayat geçirirken bağış kabul etmemiş, himmeti insandan değil Allah’tan dilemiş, öğrenci yetiştireceğim diye para toplamamış, mescid yaparken el açmayıp bizzat kendisi amele olarak çalışmış, maddi hizmeti cennetle müjdelememiş, Rabbinin dışında hiçbir güce boyun eğmemiştir.

Hidayet ermiş hiçbir hoca, ilahiyatçı veya âlimin; hiçbir şart ve koşulda mal veya para ile bir ilişiği olamaz, İslam’a yaptığı hizmetin karşılığını beşerden değil Allah’tan bekler! Dolayısıyla hafızalardakini kalplerine indirememiş İslam maskeli oyuncu ezbercilere tabi olmayın; Allah’ın buyurduğu üzere ayetleri gizlemelerinden ya da evirip çevirmelerinden dolayı çarpıldıkları laneti anlamaya çalışın ki, usta tiyatroculara şapka çıkaran cambazlıkları ve lafebeliklerine kanmayınız.

“Sizden herhangi bir ücret istemeyen kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” Yasin 21

(Resulüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.” Sad 86

“De ki: Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Ücretim yalnız Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” Sebe 47

Hiç vazgeçmeyeceksiniz değil mi?

Allah ve Resulünün hükümleri yorumlarla ve rivayetlerle öyle doğranmış ki, İslam’ın ne olduğu anlaşılamamıştır. Nefislere peşkeş çekilen ayetler kitaplara hapsedilmiş, Kur’an’a muvafık olmayıp hurafelere dayalı sözde hadisler, İslam olmuştur.

Özellikle şeriat düzeni ve cihada karşı öyle bir cephe oluşturulmuş ki, kalkışan tekfirlikle suçlanmış, batıl düzeni bozmaktan dolayı teröristlikle yaftalanmıştır. Güya İslam’ı destekleyip hizmet adına mücadele edenlerin dünyalık çıkarları vahyi altüst etmiş, İslam, hümanistlikle özdeşleştirilerek beşer tanrılaştırılmıştır.

Allah ve hükümlerinin değil beşer ve yasalarının Rahman’dan üstün tutulması, Allah, Resul ve Kur’an’a inancının sözden öteye geçmemesine sebep olmuştur. Düşünce ve ifade özgürlüğü öyle hadde dayanmış ki, Allah’a, Resulüne ve ayetlerine saldırı meşru hale gelmiş, savunma ise kabahat ve suç teşkil etmiştir.

İş hayatından dolayı yaşadığım çok ciddi tecrübeler akabinde Kur’an’la tanışmamla birlikte Müslüman olmadığımı fark etmiş ve çok başarılı olduğum iş hayatından emekliye ayırarak, kendimi 35 yaşından itibaren ilme adadım.

Rahmetli babamdan dolayı İsmailağa Camisine gidiyor ve Mahmud efendi ile sıkı bir birlikteliğim oluyordu. Bir taraftan Allah’ın son derece açık ve seçik indirdiği Kur’an’ı inceleyerek ayetleri idrak etmeye çalışıyor, diğer taraftan Mahmut efendi ve İsmailağa cemaatinin Kur’an’a uymayan İslam anlayışları karşısında şaşırıp kalıyordum.

Hatta bir gün, acaba ayetleri mi bilmiyorlar düşüncesiyle cihad ile ilgili bir ayetin mealini bilinçli olarak yanlış okuyarak Mahmut efendiye ifade ettiğimde, hemen yanlışımı düzelterek doğrusunu söylemesi üzerine, neden ayetlere itaat etmedikleri karşısında bayağı sarsılmıştım. Acaba kendilerine benim bilmediğim özel vahiyler mi geliyordu?

Ertesi gün, Mahmut efendiye ayetler ışığında bir mektup yazarak, Kur’an ile ilgisi olmayan İslami anlayışlarından dolayı eleştirilerde bulunduğumda, cemaatin ileri gelen hocaları beni Lawrence olmakla suçlamış ve açıkça tekfir etmişlerdi. Hatta rahmetli babam dahi kızmış, cemaati hangi ilmimle suçlayabildiğim konusunda tepki göstermişti. Lakin ortalık karışmış ve haberi olan herkes bana saldırırken; Mahmut efendi, “Şadoğlu’na kızmayın, söyledikleri doğrudur” demesi üzerine sükûnet doğmuştu.

Türkiye nüfusunun % 99’unun Müslüman olduğu düşüncesiyle “Gerçek” adlı bir kitap yazıp 50 000 adet bastırarak posta ücretini de karşılamak üzere devletin her politikacısı, komutanı, hâkimi, savcısı, bürokratı ve talep eden insanlara gönderdim. Düşüncem; ayetler son derece açık olmasına rağmen kimsenin bilmediğini, uyarmam ile birlikte şeriat yönetimine geçilebileceği heyecanımdı. Öyle bir etki oluşturmuştu ki, kimi gazeteler “Şeriatın Donkişotu” olarak beni lanse etmiş ve Türkiye’de şeriat isteyen bir işadamı olarak kamuoyuna duyurmuşlardı.

Birde baktım ki, herkes her şeyi benden iyi biliyor ama öyle mühürlenmişler ki, İslam karşıtlarından çok cemaat ve tarikatlardan aleyhte tepkiler aldım. Hatta aradan birkaç ay sonra yazdığım ve yine ücretsiz dağıttığım “Sayın Türk milletvekilleri” adlı kitapçığımdan dolayı Refah Partililerin gazabına uğradım ve kitabımdan dolayı seçim kaybettikleri iddialarıyla karşılaştım.

Lakin hiç durmuyor ve şeriat lehine mücadelemi sürdürüyordum. Ne yasak, ne ceza ne de hapis korkusu hissetmiyor, dışlanma kaygısı dahi taşımıyordum. Hakkımda soruşturmalar açılıyor ama kimse yıldıramıyordu. Sık sık yollara dökülen küfür ehli “Kahrolsun Şeriat” sloganları atarlarken, “kahrolsun laiklik, kahrolsun Kemalizm” diye yazılar yazıyordum. Bununla ilgili istihbarat birimleri evime gelerek ifademi alıp arama yapıyorlardı. Yaratıcısı Allah’a iman etmiş birinin tüm dünya karşısına dikilse ve yüzlerce kez ceza vermeye ve öldürmeye kalkışsa, zerre kadar yolundan döndürebilir mi?

Ertesi yıl Aziz Nesin adlı bir kâfirin Allah’a ve ayetlerine hoyratça savaş açması üzerine başına ödül koymamla, “aman Yarabbi” kâfirlerden çok cemaat, tarikat ve Refah Partisinin direnişiyle karşılaştım; rahmetli babamı aracı kılarak “sözümü geri almam ve yanlış anlaşıldı” demem için öyle bir baskı uygulamışlardı ki, geri adım atmamak mümkün değildi. Lakin Rabbimin yardım ve desteğiyle ahiretimi dünya için satmadım.

Öyle korkmuşlardı ki, beni CIA ve MİT ajanı olmakla suçlamışlar, İslam’a zarar vermek için görevlendirildiğimi, cemaat ve partililerine desteklememelerini, benden uzak durmalarını, görüşmemelerini, mahkemelerime katılmamalarını ve izlenerek mimleneceklerini, arkamda ABD ve İsrail’in olduğunu, v,s gibi karalamaların hep Müslüman maskelilerden çıkması, amaçlarının vahiy olmadığını ortaya koymaktaydı. Ancak hiçbir cemaat, tarikat ve partiye üye olmayan Müslümanlar, Kars’tan Edirne’ye kadar Allah için desteklerini esirgememişler, devletin kaosu ve korkunç yıkımı engelleyebilmek maksadıyla durduramadığı kâfiri ölümüne dek hapsetmek suretiyle ülkeyi felaketten kurtarma aracılığımdan şükranlarını bildirmişlerdi. Ancak ben kimim ki övgülerine mazhar olabileyim? Her şeyi yapan Allah’tı!

İşte bu günde aynı ihanetler yaşanmakta, IŞİD’de münafıkların karalamalarıyla dışlanmaya çalışılmaktadır. Amaç; aman dünyalıklarımıza zarar gelmesin, aman ittifak içinde olduğumuz haçlılarla aramız bozulmasın, aman ekonomimiz sıkıntıya düşmesin, ben varken neden IŞİD, biz daha iyi biliyoruz, asıl İslam bizimle yücelir, IŞİD katliamcı, Müslümanları öldürüyor, kafa kesiyor, tekfir ediyor, ABD, İran, Esed veya İsrail güdümlü, vesaire!

Kim Allah’ın hükmünü yerine getiriyorsa, zannetmeyin ki düşman kâfirlerdir; asıl düşman münafıklardır. Bir bakın bakalım, IŞİD aleyhine propaganda yapan haçlılar mı, yoksa İslam maskeli münafıklar mıdır? Öyle alçak bir çıkar düzeni kurulmuş ki, inananların zihin ve kalplerini iğfal edebilmek için şeytanın dahi akil edemediği argümanları kullanmakta, uydurdukları dehşetsi spekülasyonlarla cihad ehlini püskürtmeye çalışmaktadırlar. İran ya da Şiiler, ABD ve İsrail’den ne denli daha zalim İslam düşmanıdırlar ki, IŞİD’e savaş açmakla kalmamış, sözde azılı düşmanı ABD’ye mücahidlere karşı savaşabilmek için ittifaklık dahi teklif edebilmiştir.

Nefis ve batıl dünya için savaşmak, öldürmek, parçalamak, yurtlardan çıkarmak, tecavüz etmek, açlığa mahkûm kılmak, sömürmek, işkence ve işgal etmek meşru; Allah adına hak ve adaleti tesis etmek ise gayrimeşru! Öyleyse tanrı kimdir?

Allah yolunda savaşarak tek ve hak din İslam’ı egemen kılmaya çalışan mücahidlere terörist diyen ya da kınayan kâfirdir. Asıl terörist onlardır ki, nefsi ve dünya için mücadele edenlerdir!

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” Casiye 18

PKK düşman; IŞiD dosttur!

Senin için PKK mücadelesi meşru ise; benim için de IŞİD’ın mücadelesi meşru ve haktır.

Neye göre?

Müslüman’ın temel dayanağı Allah’ın ayetleri ve Resulü’nün ayetlere mutabık hadislerine göre!

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Peki, PKK ve IŞİD’in amacı nedir?

PKK, sekülerizme dayalı ırkçı ve nefsi bir devlet kurmak peşinde; IŞİD ise Allah’ın indirdiği hükümlerin egemen kılınacağı, diğer bir ifadeyle Allah’a kulluk esasına dayalı şeriat devleti kurmak istiyor?

Fitne (batıllık) tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

Eğer IŞİD İslam için var ise; neden sert ve merhametsizce mücadele ediyor?

“Ey iman edenler! Kâfirlerden (ve münafıklardan) yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Bilin ki, Allah (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir. “ Tevbe 123

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73

İslam’da öldürmek var mıdır? Öyleyse IŞİD’in; PKK, ABD veya İsrail’den ne farkı kalıyor?

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

Yani etinden yararlanabilmek için helal kılınan hayvanların kesimi meşrudur değil mi? Ancak o hayvan, Allah adına kesilmese nasıl etini yemek büyük bir günah ve haram ise; Allah’ın koyduğu kurallar temelinde Allah adına bir beşer de öldürmek farzdır ve helaldir.

Başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere Allah elçileri peygamberlerde batılla savaşıp azgınları öldürdüler mi?

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

Hani İslam, iyilik, barış, kardeşlik, yaşam, hak ve adalet diniydi?

Kötülüklerden, zulümden, zalimlerden, canilerden, şeytanlardan, tecavüzcülerden, işgalcilerden, barbarlardan, teröristlerden, haksızlık ve adaletsizliklerden şikâyet eden sizler değil misiniz? İyiliğin, hakkın ve adaletin sağlanabilmesi için başka bir yol var mıdır? Eğer yaratıcı Allah, ancak savaşla ve onları yok etmekle mümkün buyuruyorsa, nefsi merhametten dolayı hoşgörüde bulunmanın ve yaşatmanın faydası olabilir mi? Fıtratı değiştirmeye gücün yok ise, fıtratı yaratanın iradesine karşı koyman, sözden öte ne ifade eder? Şayet şeytanla özdeşleşip azan ve isyan eden fıtratları değiştirici ya da engelleyici kudretin yok ise, itirazının manası nedir? Nefsi düşmana duyulan öfke, kin, nefret, öldürme ve savaş nefsi müdafaa düşüncesiyle meşru; Allah adına yapılanlar ise gayrimeşru öyle mi? Neden hümanist hisler nefis adına mücadele verilirken değil de, Allah için yapılırken baş gösteriyor?

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

Arkadaş! Ya vahyin emrettiği bir Müslümansın, ya münafıksın ya da kâfirsin! Öyle nefsine göre ne Müslümanlık vardır ne İslam! Hem hak hem de batılı sahiplenmek Müslümanlık değil münafıklıktır.Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a sımsıkı teslim olmuş olmandan seni “aşırı İslamcı ya da teröristlikle” yaftalayacaklardan çekinip kaçınıyorsan, münafık olduğun tartışılmazdır. Müslüman isen, batılın bakışına değil yaratıcın Allah’ınkine ehemmiyet verirsin! Ya Allah’a uyacaksın ya da batıla. İkisinin arasında bir yol edinmişsen, kimsenin sana münafık demesinden hayıflanma; çünkü zaten o’sun.

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3

Yazdıklarımdan dolayı çoğu İslam kimlikliler ya da Müslüman maskeliler şahsımı kınayacaklardır. Hiçte umurumda değil. Yeter ki Rabbim Allah kınamasın!

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide 54

Nutukta hizmetkâr; makam da tanrılar!

İnanç ve düşüncesi ne olursa olsun sahip olduğu makam ve mevkilerden kim olduklarını unutarak benlikleri tavan yapan insanlar öyle tanrılaşırlar ki, yaratıcın Allah’a ulaşır ama onlara yanaşamazsın!

Konumu, şöhreti, unvanı ve yaptırım gücü olmayan birçok insan; şikâyetlerini, dertlerini, karşılaştıkları haksızlık ve adaletsizlikleri dile getirip çözüm bulabilmek için konuyla ilgili bir müdürü, genel müdürü, daire başkanını, müsteşarı, bakanı, başbakanı yahut cumhurbaşkanı ile görüşmek ister ama sekretaryadan öteye geçemezler. Gerçi sekretaryaya ulaşabilmeleri de istisna!

Ahirette dahi sorulmayan öyle sorgulamalardan geçilir ki, “kimsin; nereden arıyorsun; konumun nedir; ne için görüşmek istiyorsun; tanıyor musun; ne söyleyeceğini önce bana bildir; ilgili memurlarla görüş; görüşmeye zamanı yok; müsait değil; yinede notunuzu alayım” gibi öyle geçilmez kapılarla karşılaşılır ki, sıradan bir vatandaş olduğuna lanet edersin.

Ancak gerek seçim zamanlarında bir oy için sınırsız vaatleri ve yakarışları, gerekse kamu önündeki mütevazi maskelerine öyle aldanılır ki, yaratıcı Allah’tan daha çok itibar edilirler. Devletin gizli bir tanrılığa dönüştüğü seküler düzende, hem seçilmişler hem de bürokratların dokunulmazlıkları halkı tutsak kölelere mahkûm kılmıştır. Dolayısıyla sultalaşmalarına izin verilmelerinden layık olunanla da karşılaşıldığı tartışılmazdır.

Hikmet başının Allah korkusu, aşk ve taziminin olmadığı bir düzende, sıradan vatandaşın köle değil efendi ya da eşit haklara ve itibara sahip olabilmesi mümkün değildir.

Oysa kendini büyük görenler; bugün ayakları altında biten otun, yarın mezarlarının üstünde biteceklerini idrak edebilselerdi, alçaldıkça yüceleceklerini de bilirlerdi!

Yoksa onlar, bilgimizle, irademizle, başarılarımızla, hizmetlerimizle, arkamızdaki yığınlarla ya da yeteneklerimizle makamlara ulaşarak diğerlerinden üstünüzdür diye mi düşünmektedirler? Acaba Allah dilemeseydi, oturdukları koltuklardan böbürlenerek ahkâm kesebilirler miydi?

“Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür. “ İsra 21

Hâlbuki İslam anlayışı temel alınsaydı; hiç kimsinin makam ve konumu ayrıcalıklı ve dokunulmaz sayılmaz, ilgi ve saygı en zengininden en yoksuluna kadar eşit kılınırdı. Peygamber Efendimiz, devlet başkanlığı ve sonrasında zengin, fakir, büyük, küçük, efendi, köle ayırımı yapmaz; herkese eşit davranırdı. Şüphesiz yargı da öyleydi, Müslim-gayrimüslim, zengin-fakir, halife-dilenci bakılmazdı!

Lakin bir gün; Peygamber Efendimiz, Mekke’de iken Kureyş’in ileri gelenlerine İslam’ı anlatırken, gözleri görmeyen ve yoksul olan Abdullah b. Ümmi Mektum, Hz. Peygamber’in bulunduğu meclise girmiş ve İslam konusunda kendisinin aydınlatılmasını istemişti. Ancak güçlü ve zengin misafirleriyle olan görüşmesini yarıda kesmemek için Abdullah b. Ümmi Mektum’un gelişi Hz. Peygamber’in hoşuna gitmemiş ve ona karşı ilgisiz davranarak yüzünü çevirmişti. Bunun üzerine Allah, Peygamber Efendimizi uyarmak maksadıyla şu ayetleri indirmişti.

(Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve geri döndü. Ne bilirsin, belki o temizlenecek? Veya öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmamasından sen sorumlu değilsin. Fakat sen, koşarak ve (Allah’tan) korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun.”Abese 1-10

Ayetlerde geçen uyarıdan da anlaşılacağı üzere; Hz. Peygamber, olay esnasında Mekkelilerin önde gelenlerine İslam’ı tebliğe fazlaca kendini kaptırmıştı. Çünkü o, kendilerine dini tebliğ ettiği kişilerin Müslüman olacaklarını ümit ediyordu. Görme özürlü Abdullah b. Ümmi Mektum’u ihmal etmesi ve onunla ilgilenilmemesi, Allah tarafından hoş karşılanmamıştı.

Düşünün; bir peygamberin dahi bir müminle ilgilenmemesi uyarıya neden olurken; makam ve mevkileriyle ‘tanrı’ olduğunu sanarak kibirlenenlerin halleri nicedir! Ki, âmâ ve yoksul biri, en azından Peygamberin yanına veya meclisine girebilirken!

Yahu arkadaş! Ağaçtaki bir yaprağın yere düşmesi dahi Allah’ın dilemesine bağlı ise, mevki, makam veya konumundan ötürü büyüttüğünüz insanlar kimlerdir ki, onlara tevekkül ederek baş tacı yapabiliyorsunuz? Sonra da sizlerle görüşmeye yanaşmadıklarından şikâyet ederek hayıflanıyorsunuz! Ayrıca onların kamuya açık bir alanda herhangi birinizle tokalaşması, konuşması ya da sıkıntınızı giderme maksatlı dinleyişi veya çözümünün hiçbir samimiyeti olmayıp tamamen vitrinseldir. Öyle olamasaydı aradığınızda da karşınıza çıkmazlar mıydı?

“Ben, Halid’i bir öfkesinden, ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.” Hz. Ömer (r.a)

Seküler düzen sadece dini, siyaseti ve devleti mi biçti, ne acıdır ki adil ve herkese eşit davranması gereken yargı da tarumar etti. Nüfus, kariyer, pozisyon ve durum da yargının lehte ve aleyhte karar alması etkili olmaktadır. Etiketin var ise, aleyhindeki tüm deliller ve yargılamalar lehine dönebilecek nitelikte düzenlenerek sonuca ulaştırılmaktadır. Örneğin Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım adlı mahkûm, hakkındaki suçla ilgili ağır ceza mahkemesinde yargılanıp aleyhine ceza tahakkuk etmesiyle birlikte Yargıtay’ca da onaylanarak hapse girmesi gerekirken; yeniden yargılanma gibi bir mevzuatla beraat edene dek süreç işletilebilmektedir. Düşünün; sıradan bir vatandaşın yeniden yargılanabilmesi yahut anayasa mahkemesinden lehine karar çıkarabilmesi mümkün müdür?

Dolayısıyla Allah’ın değil beşerin üstün tutulduğu bir düşünce düzeyinde hiçbir nefis, hak ve adaleti umursamaz. Varsa yoksa benliğidir! Darwin’in seleksiyon teorisi, seküler rejimde aynen tatbik edilmekte, güçlünün zayıfı yok etme meşruiyetiyle gelişen kapitalizm, her şeye nüfuz ederek pireyi dahi deveye çevirebilmekte; masumu suçlu, azgını ise masumlaştırabilmektedir.

Ne hizmetkâr ol ne de tanrı; insan ol insan!

Hakikati ve insanlığı mahveden vitrin mankenleri…

Hakkı süpürüp batılı öyle meşrulaştırmışlar ki, ortalık yürüyen ölülerden geçilemez olmuştur.

Bilmediklerini öğreten, dillerini yaratan, üretim, keşif, gelişim ve kalkınmalarını sağlayan yaratıcı Allah’a karşı kibirlenen insan; rahatlığı ve kolaylığı için yaptığı şeylerin yan etkileri altında kalarak öyle bedeller ödemeye mahkûm olmuş ki, böbürlenerek lehine keşfettiğiyle gururlandığı şeylerin aleyhine dönüşmesine mani olamamıştır.

Bilgisi, iradesi, bilim ve teknolojisine güvenerek her aldığı tedbiri ve huzuru tarumar eden kadersi müdahalelerin önüne geçememiş, mutlak bir denetim sağlayamamıştır. Bir deliği kaparken açılan yüzlerce delikle mücadele etmiş, dolayısıyla ne bilim ne teknoloji ne de güçleri, planlarını tumturaklı oturtmaya yetmemiştir.

Yapılan araştırmada özellikle günümüz bilim adamlarının bilim-kurgu senaryolarına duydukları ilgi, gerçek hayattaki başarısızlıklarının bir sonucudur.

İtalyan astronom Giovanni Cassini, uzayın karşısında kendisini ne kadar önemsiz hissettiğini, önemsiz bir gezegenin üstünde izole olmuş halde yaşayan insanoğlunun olup biten her şeyi ölçebileceği sanısına yalnızca yersiz gururu yüzünden kapıldığını söylemişti. Ancak bu gurur; bilim, demokrasi ve özgürlük adına giderek şiddetini arttırmış ve her insan kendini tanrı gibi hissetmeye başlamıştır.

Çoğu zaman olaylar karşısında, “Bu gerçek mi, şaka mı, sihir mi, düş mü, rüya mı, yoksa bir sinema filmi mi” gibi şaşkınlık ifadeleri eksik olmamaktadır. Normal gelişmeyip ani gerçekleşen olaylar, mutlak iradenin anlaşılabilmesi için her ne kadar önemli deliller ihtiva etse de, gerekli sonuçlar çıkarılamamaktadır. Mantığın kabul edemediği olaylar karşısında fevkalâde etkilenmemize, derin düşünce ve duygulara kapılmamıza rağmen, yine de parlayan güneşin ışığını takip etme yerine, dolunayın gece karanlığında ilerlemeye çalışılır. Neden?

Ağlarken gülüyor, yoksulken doyuyor, alçalmışken yücelebiliyor, sıkılırken mutlu olabiliyor, bitkisel hayattayken dirilerek güç ve kuvvete kavuşabiliyor. Veya tam zıttı bir oluşumun gelişmesine engel olunamıyor. Demek ki yeryüzünde vuku bulan tüm olaylar ve bu olaylarda yer alan sebepler, etkiler, araçlar, yaratıcının çizdiği senaryo dâhilinde uyarlanan iyi veya kötü görevler olup, her şartta hiç kimse bundan kaçıp kurtulamamaktadır.

Fiiliyata geçirilemeyen düşünce, tıpkı ranta çevrilemeyen ve gelir getirmeyen atıl mala benzer. İnsanoğlu olumlu veya olumsuz her ne yaşarsa yaşasın gereğini yapamamakta ve hiçbir şey olmamış gibi hakkında yazılmış olanları tatmaya devam etmektedir. Ruhsal tepkimenin sonucu oluşan zihinsel ve duygusal etkileşme, fiziksel olayları dürtmekte ve bir bütünlük içinde akış sürmektedir.

Lakin gerçeğin açık perdelerini örtmeye çalışan vitrin mankenlerinin etkileri, her alanda zihin ve kalpleri iğfal ederek insanları yığınlara dönüştürmüş, böylece görünüşte insan biçiminde olsalar da fıtratları yürüyen ölüden farksız olmalarından vitrin mankenlerini izlemekten öte insani bir vicdan ve değer taşımaktadırlar.

Ne zaman ki, gerek dinsel gerek bilimsel gerek siyasal gerekse sosyal vitrinlerden inmeyen mankenlere itibar edilmeyerek etkilerine kapılmaz; insan, insanlığına kavuşur.

Vitrindekiler indirilmeden, insan olunamaz!

“Biz onlara birtakım arkadaşlar (vitrin mankenleri) musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.” Fussilet 25

Siyaseti dine hasım yapma maksatları Mutlak İrade’dir!

Vahiy dışı güdümlü teorilerin toplumları Allah’tan uzaklaştırabilmek için din, bilim ve siyaseti farklı kuvvetlermiş gibi düşman saflara ayırıp, “Allah ya yoktur ya da gökyüzüne yerleşip yeryüzünün egemenliği insanların iradesindedir” dayatmaları seküler düzeni meşrulaştırmış,yeryüzü-gökyüzü tanrılarını doğurarak riyakârsı bir inanç ve düzen karmaşası dünyayı sarmıştır.

Oysa her şey, Mutlak İrade doğrultusunda üremekte, biçimlenmekte, düşünce ve eyleme dönüşmektedir.

İlahiyatçıların dahi seküler felsefesinin etkisinde kalarak batılı meşrulaştıran yorumları toplumları ikileme sevk etmiş, gerçek; ya bilinçli yahut bilinçsiz bir saptırmayla eğilip bükülerek temel yapı tahrip edilmiştir.

Öncelikle “Din nedir?” sorusuna cevap bulabilirsek tuzaklarda açığa çıkabilecektir. Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar ilahsal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi manipüle edilip, siyasi hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de; gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; bilim, düşünce ve iradelerin tamamıdır. Bilimsel ve siyasal her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı amaçlanır, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hâkim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğunun tasdik edilmesidir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman tanrısal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak, farkında olmadan tapınabilmektedir. Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Dolayısıyla ateizm de kural ve kaideleriyle bir dindir!

Tüm çaba, insanların kul olma yaratılmışlıklarını aşacak benliğin yüceltmesiyle Yaratıcıya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine rakip zafer kazanabilecek üstünlüğü pozitivist temelli argümanlarla adı sekülerizm, laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasim, Marksizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırılmaktadır. Ancak teorilerindeki düşünceleri pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir.

Yaratıcının vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, oyun içinde sayısız dalavereler tertipleyerek inananları şeytanca aldatmışlar ve aldatmaya devam etmektedirler. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, mega yalanlar zemininde empoze edilmiş abartılardır. Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel olduğunu işleyerek saygı altında Yaratıcıyı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzünden dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamış, insanların nefislerini okşayan seçme, seçilme, özgürlük veya hâkimiyet adı altında suni payeler vererek, tanrısal gücün otoritesine kavuşabileceklerini sanmışlardır. Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin köleliğine razı olmuş ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir onur vesilesi saymışlardır. Acaba böylesi bir anlayışa sahip politikacı, ilahiyatçı veya devletlerin aydınlık ya da adalet verebilmeleri mümkün müdür?

Lâik, sosyalist veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan devletlerin din ile siyaseti düşman hatları misali birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmakta, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni savunmaktadırlar. Ancak toplumlar böylesi şeytani bir hileyi derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırları çizmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayarak, kıyasıya mücadele etmişlerdir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Allah ile insanın egemenlik haklarından ötürü milyonlarca canlıyı ölüme sürükleyerek göz açtırmamışlardır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik veya sosyalist dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta Yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah.

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı!

Türkiye Halkının dini, bağlı olduğu seküler odaklı laik ve Atatürkçü anayasadır. İslam dini ve Allah’a olan inançlar bir ritüel niteliğinde olup, tamamen ruhsal bir mastürbasyondur.

Aslında sözü uzatmak yerine şu soruları cevaplayan her insan; gerçekte tanrısının kim ve hangi dine mensup olduğunu ortaya çıkaracaktır

1-    Allah’ın dinine mi devletin dinine mi itaat ediyorsun?

2-    Yaşamında devlet dinin kurallarına mı, Allah dinin kurallarına mı boyun eğiyorsun?

3-    Kimin emri altındasın?

4-    Kimin üstünlüğünü kabul edip düşünce ve iradesine kayıtsız teslim oluyorsun?

5-    Allah dinine mi, devlet dinine mi hizmet ediyorsun?

6-    Kimin ilkeleri ve prensiplerine koşulsuz bağlılık gösterip yaşamında uyguluyorsun?

7-    Allah’ın indirdiği hükümler mi, devletin koyduğu hükümler mi bağlayıcıdır?

8-    Devletin anayasası mı, Allah’ın anayasası mı zorunlu bir kanundur?

9-    Devletin milleti mi, Allah’ın milleti misin?

10-Devletin cezaları mı, Allah’ın cezaları mı güçlü ve caydırıcıdır?

11-Her iki dini bir arada yaşamak meşru mudur ve sindirilebilinir mi?

12-Yasa yapıcı devlet mi, Allah mıdır?

13-Kuralları belirleyici devlet ya da yaratık vekiller ise, Yaratıcı Allah’a olan inanç ve iman yalan değil midir?

14-Allah dinini reddeden seküler bir devlete bağlılık, itaat ve hizmet; Allah’a küfür değil midir?

15-İnsanların kaderlerine devlet değil de Allah hükmediyorsa; eğer ateist değilsen devlet dinine itaati nasıl bir düşünce ve duyguyla kabullenebiliyorsun?

16-Allah’ın lütuflarının yanında devletin ya da vekillerinin ne verdiğini hiç sorguladın mı?

17-Sözü ve kararı Yaratıcı belirliyorsa; vahyi dışlayan devlet kimdir, yaptırımı ve gücü nedir?

18-Tek güç Allah mıdır, devlet midir?

Yeryüzünde ve siyasette ayrı bir tanrı, gökyüzünde, doğada ve ölümde ayrı bir Tanrı’ya inananların dinleri apaçık bir ikiyüzlülük yani münafıklıktır.

“Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz.” Mü’minun 34

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın. Muhammed 33

“Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

Hem ihanet hem riyakârlık hem de lanet!

Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerinin İstanbul’u fethetmesiyle ilgili yapılan kutlamalar, ihanet ve riyakârlık içinde olan Türkiye’nin tüm pespayeliği ortaya koyan öyle bir yalandır ki, Ayasofya’nın camiden çıkarılıp müzeye dönüştürmesiyle ilgili Fatih’in lanetsi bedduasına aldırış edilmeksizin sürdürülen anmalar apaçık bir alaydır.

Hiçbir gücün fethetmeyi başaramadığı, uğruna on binlerce insanın öldüğü ve şehit düştüğü Bizans’ın merkezi İstanbul’u fethedip milletimize, Müslümanlara ve tüm dünya insanlığına hak ve şeref kazandırarak zulmü bitirip dünyadaki barış ve adaleti sağlayan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, Ayasofya Vakfiyesinde yer alan vasiyetinde;  “İşte bu benim Ayasofya vakfiyem; dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse, onu iptal veya tecile koşarsa, fasit veya fasık teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisinin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek mütevelli hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse; ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar!Bu sebeple bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allah’ın, Peygamberin, meleklerin bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin, onların haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, Allah’ın azabı onlaradır. ALLAH İŞİTENDİR, BİLENDİR.”

Allah’ın sadece Fatih’e nasip ettiği İstanbul’un fethi, bir çağ kapanıp bir çağ açılmasına neden olmuş; Allah da Fatih’i iki cihan sultanı olmakla ödüllendirip, peygamber efendimizin,o ne güzel bir asker ve o ne güzel bir komutan” hadisine mazhar kılmıştı.

Nefsi adına değil sırf Allah rızası ve peygamberimizin hadisine nail olabilmek için binbir meşakkatle ve binlerce şehid vererek İstanbul’u fetheden Fatih ve imanlı askerleri, Bizanssın simgesi Ayasofya’yı İslam’ın mabedine dönüştürmesi amacı yönünden bir hak ve ödediği bedelin karşılığıydı. Sanki ileride olabilecek ihaneti hissetmiş gibi hazırladığı vakfiyede varislerini uyarmasına rağmen Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve halen sürmesi, hainliği meslek edinmiş torunlarının nasıl haçlı-siyonist mandası altında olduklarını kanıtlamaktadır.

Düşünebiliyor musunuz; Fatih ve askerleri, Yezid’in dahi ordularıyla gelerek fethetmek istediği İstanbul’u aylar süren kuşatması akabinde fethetmiş ama hain ve korkak varisleri müzeden camiye döndürememişlerdir. 12 yıldır iktidarda olan, nutuklarıyla ecdadına sadakat ve bağlılıktan bahseden Başbakan Erdoğan, düşünce ve duygularında samimi mi ve Fatih’in varisi olabilir mi?

1934 yılında Fatih düşmanı CHP; gücün, hâkimiyetin, tarihin, çağın, şerefin, fethin, bağımsızlığın ve egemenliğin abidesel sembolü Ayasofya’yı, Fatih Sultan Mehmed Han’ın vasiyetine rağmen haçlı batının talebine binaen camiden çıkararak müzeye dönüştürülme kararnamesi dönemin başbakanı İsmet İnönü tarafından imzalanarak, Türkiye büyük bir lânetle karanlıklara gömüldü ve 85 yıldır bataklıkta çırpınarak birbirini yemekten sıyrılamadı.

Geçmişini, yüz akı devletini ve kahraman atalarını inkâr eden hainler yüzünden milletimiz lânete mahkûm oldu. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fetheder etmez ilk cuma namazını Ayasofya’da kılmış ve Ayasofya’nın peygamberimizin fetih ile ilgili müjdesi ve İslâm’ın siyasi merkezi olduğu idrakiyle Ayasofya’ya ne kadar önem verdiği ve sevdiğini tüm dünya bilmekteydi.

Ayasofya’nın tam 481 yıl cami olup milyonlarca Müslüman’ın secde ettiği kutsallığından, 14.11.1934 tarihinde Fatih ve İslâm düşmanı CHP Diktatörlüğünce müzeye çevrilmesiyle milletimizin ve tüm dünya Müslümanlarının yüreğinde derin bir hüzün, kahır, acı ve hasret korlaşmış, aradan ne kadar zaman geçse de o korun aleve dönüşerek laneti kaldıracağı umudu hiç azalmamıştır.

Şerefli, adaletli ve egemen Osmanlı Devleti’nin kuruluş amacı Bizans’ın fethidir. Diğer İslam devletleri gibi peygamber efendimizin müjdesine kavuşabilmek için binlerce kez İstanbul, Bizans’ın elinden alınmak istenmiş, ancak 21 yaşındaki Fatih Sultan Mehmed Han, göğsü iman dolu kükreyen ve gövdelerini siper eden o mübarek askerleriyle müjdeye erişmişti. Ayasofyasız İstanbul, İstanbulsuz da Türkiye olamayınca göre; hangi gerekçe milletimizin kanını dökerek hak ettiği zafer sembolü Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarabilir?

Ayasofya’nın MS. 532 yılında Bizans İmparatoru Constantinius tarafından inşa edilmesindeki amaç, turistlere müze hizmeti vermek değil, doğrudan Tanrı’ya ve O’na ibadet maksatlı görkemli bir mabed yapmak içindi. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed de aynı amaçla kiliseyi camiye dönüştürerek Allah’a ibadet yeri yaptı. Ancak İslam’a, hilafete ve Müslümanlara savaş açan Bizans taşeronu CHP, Ayasofya gibi kutsî bir mabedi ruhsal özünden kopararak seküler materyalizme ve Bizanslılara peşkeş çekmişlerdir.

Haydi, CHP yaptı; peki, sonradan gelenler ne yaptı? Haydi, onlarda Bizanslıların tutsağında olduğundan laneti kaldıracak imansı bir cesarete sahip değillerdi. Ak Partiye ne demeli!        Sıra söze gelince mangalda kül bırakmazlar, icraata gelince mazeretleri bitmez! Dolaysıyla Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerine yapılan ihanet ve lanet ortada dururken; kutlamaların tamamı göz boyama, manipülasyon ve riyakarlıktır.

Ey Başbakan Erdoğan! Hani dünyaya meydan okuyordun; hani gündem belirliyordun; hani Müslüman milletinin önderiydin; hani Allah’tan başka kimseden korkmazdın; hani ecdadına sadakatli ve saygılı bir varistin; hani haksızlığa karşı susmayan bir mümindin; hani İslam âleminin lideriydin! Ayasofya’yı ecdadının bıraktığı gibi camiye dönüştürmemenin sebebi nedir? Kimden çekiniyor ve korkuyorsun? Hangi gücün etkisi altındasın? Ayasofya’nın müze olarak kalmasını sindirebiliyor musun? Acaba Ayasofya’yı camiye dönüştürmeyerek CHP’nin ihanetsi adımlarını izlemekle Fatih’in lanetine ‘eyvallah’ dediğinin farkında mısın?

Unutmayın ki, Ayasofya cami olmadan lanetin merkezidir!

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” Bakara 114

Cepheleşme, kutuplaşma ya da kamplaşma bir hükümdür!

Allah, insanoğlunu yaratmasıyla birlikte şeytanı cennetten kovup kötülüğün elçisi kılmakla iyi ve kötü safları ayırmış; Allah’ın hükümlerine boyun eğip kulluk edenleri iyi, nefsine yani şeytana uyarak asi olanları ise kötü olmakla yaftalayıp; hak ile batılın, birlik ve beraberlik içinde olmalarını yasaklamıştır.

Allah’ın yüce ve tek dini İslam, ne ırkçılığı ne vatandaşlığı ne mantığı ne hümanizmi ne milliyetçiliği ne de ulusalcılığı kabul eder; dininin yeryüzünde egemen kılınarak hak ve adaletin inşası için kötüye yani batıla karşı mücadeleyi emreder. Dolaysıyla İslam; sorgu, tartışma, yorum ya da batıl temelde uzlaşma dini değil teslimiyettir.

Ancak barış, çıkar ve hümanistlik gerekçesiyle küresel bir birlikteliğin yapısı için her ne kadar çatısal bir bütünlüğün inşasına çalışılsa da, ruhların ve Mutlak İrade’nin denetim altına alınamaması, çatının düşünceden pratiğe geçmesini engellemektedir.

Bir aile hatta bir arkadaş grubunda dahi düşünce, inanç ve bakış temelinde kutuplaşma mevcut iken, birbirlerine tamamen zıt fikir ve din sahiplerinin birlik ve beraberlik içinde olabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Çünkü kadersi fıtrat, düalite gereği izin vermez!

Doğru-yanlış, hak-batıl, helal-haram, meşru-gayrimeşru, özgürlük-kulluk bazında mutabakat sağlayamamış toplumların kamplaşmaması varlığın tabiatına aykırıdır. Hele Allah için yaratıldıklarına iman etmiş Müslümanların, kendi dinlerinden olmayanları kardeş kabul edebilmesi vahiy gereği haramdır ve apaçık bir küfürdür.

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.” Al-i İmran 28

Cepheleşme, kutuplaşma ya da kamplaşma; hakkın yahut batılın saf seçimi doğrultusunda kaçınılmazdır. Zaten olmaması düalitenin sonu olur! Farklı düşünce ve inançtaki insanlara tahammül ederek hoşgörü, barış, hak ve adalet temelinde bir arada yaşamak ayrıdır. Nasıl ki dünyada tek ırk, tek din, tek millet, tek devlet ve tek vatan olarak birlik ve bütünlük tesis edilemiyorsa, bir ülke içinde de başarılamaz. Ama politika dünyası, bir şeyi olduğu ya da fıtratı gibi kabullenerek adalet çerçevesinde dengeyi kurmak yerine, büsbütün çözümsüzlüğe götürerek gizliden gizliye ütopik bir tanrısallığı oynamaktadır.

“Problemi yaratan beyinle problemi çözmek mümkün olmaz.” A. Einstein

Örneğin ben bir Müslüman’ım! Nasıl olur da ateistle, hıristiyanla, yahudiyle, budistle, laikle, kemalistle, sosyalistle, liberalle, zerdüştle, aleviyle, ırkçıyla kardeş olabilirim? Nasıl olur da aynı düşünce ve inancı paylaşıyormuşum gibi birlik ve beraberliği sindirebilirim? Nasıl olur da ruh ve beden misali bir bütünlüğü kabul edebilirim?

Nasıl ki devletler, ülkeler ve milletler başkalarıyla aralarına hudut çekerek bağımsızlıklarını ortaya koymuşlar ise, her düşünce ve inanç sahibi de bağımsızdır ve zoraki dayatmayla tek saf ve çatı altında bütünleştirilemezler.

Dolayısıyla ne müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinerek kardeşliği kabul edebilir, ne de kâfirler müminleri dost edinerek kardeş kabul edebilir!

Ki, farklı düşünce ve inançlara düşmanlığın en şiddetlisi Türkiye’de mevcut olup, sırf İslami imaj ve kıyafetlerinden dolayı vahye iman etmiş Müslümanlar hasımlarmış gibi aşağılanıyor, itilip kakılıyor ve her yerden dışlanıyorlar. Her ne kadar yasalarla güvence altına alınmışlar ise de kalplerdeki kin ve nefret, seçtikleri hükümeti dahi tehdit etmektedir. Sonra da cepheleşmeyelim, kutuplaşmayalım ve kamplaşmayalım diyerek, hümanist ve uyruk maskesiyle sözde kardeşlik, birlik ve beraberlik gösterisi yaparlar.

Yok böyle bir şey! Zaten Müslümanlar, Allah’ın musallat ettiği cinsel şeytanın vesveselerine ve hilelerine aldanarak imanlarını yitiriyorlar; birde insansal şeytanlara kanarak dinlerini kaybedemezler.

Bakın! Mısır’da, halkın seçtiği Müslüman iktidara askeri darbe yapılıyor, haçlı-siyonist batı darbecilere destek verip yardımda sınır tanımıyorlar; Tayland’da halkın seçtiği hükümete askeri darbe yapılıyor, haçlı-siyonist batı karşı çıkıp yardımlarını kesiyor! Dolayısıyla vahye iman etmiş Müslüman isen, seküler dünyaca ne insan görünüyor ne de iktidarın kabul ediliyor!

Evet! Allah’ın emrettiği safta olan bir Müslüman olarak, tabiiyeti neresi olursa olsun vahye iman etmişlerin yanında olup, Müslüman olmayanlarla birlik ve beraberlik içinde olamam, dost edinemem, kardeşlik yapamam ama Rabbimin hükmü gereği saldırmadıkları müddetçe barış ve hoşgörü içinde tahammül eder, insani ihtiyaçları durumunda yardımdan kaçınmam. Dolayısıyla benim kardeşim ve dostum, ancak Allah’ın dost tuttuklarıdır.

“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tağuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” Bakara 257

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” Nisa 144

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide 51

Egemen ve çağdaş insana depremden korkmak yaraşır mı?

Hani insan; özgür iradesi, üstün aklı, bilimsel yaratıcılığı, kadere meydan okuyan tedbiri, musibetleri engelleme gücü, ufkun ötesini görme bilgeliği, tehlikeleri bertaraf etme dirayeti, yeryüzünde hüküm sürme bağımsızlığı, mutlak bir teknolojiye sahipti; neden birkaç saniyelik sallantıda panikten korktuğu depremin dokundurmadığı zararı kendine verebilmektedir?

Oysa bilimleri, teknolojileri, yenilmez iktidarları, övündükleri teorileri, güvenceleri, öncesini haber veren istihbaratı kaynakları, akademik bilginleri, icatları, yer altı ve gökyüzünde gözleri ve gözlemleri, her şeyi gözetleme ve takip etmeleri, üstesinden gelemeyecekleri vaatleri, tedbirsel güçleri vardı!

Ama görülüyor ki, ilk çağdaki insanların depremle karşılaşmaları sırasındaki korkuları, panikleri, feryatları, intihar edercesine kaçışları, sığınacak yer arayışları, ölümleri nasıl ise, gelişmişlikle övünülen bugünde devam edebilmektedir. Öyleyse nerede o yaratıcı bilim, teknoloji, çağdaşlık, aydınlık, iktidarlık ve güven? Bu durumda günümüz çağdaş insanların, çağdışı addedilen insanlardan ne farkı vardır?

Allah’a meydan okuyan insanın basit bir sallantıdan dolayı korkup kaçması; nasıl bir bilim, çağdaşlık, aydınlık, teknoloji ve tedbirle izah edilebilir? Allah’tan değil de salıncağından ürpererek kurtulabilme amacıyla kendini camlardan aşağı atabilen, evlerini terk ederek sokaklara dökülen insanlar; neylerine güvenerek ‘ben’ diyebilmekteydiler?

Meydana gelen hafif bir depremle insanların endişe içindeki düşünce ve davranışlarının ilk çağdaki toplumlardan daha beter oldukları aşikârdır. Öyleyse maddede yapılan değişimler ruhta başarılamamış ise; övünülen ve tanrılaştırılan bilim ve teknoloji ne işe yaramaktadır? Korku, kaygı, yaralanma, ölüm, yıkım, tehlike ve dehşetlerle ilgili ruhlara güven ve engelleyici tedbirlerle itimat sağlanamamış ise, insana ne verilmiştir? Ancak sekülerist anlayışa göre insan da maddeden ibaret görülmesinden madde misali süslemenin kâfi olduğu düşünülse de, maddede olmayan akıl ve duygular yalanlarını kanıtlamaktadır.

İlk insan Hz. Âdem devrinde insanın hisleri ne ise, bugünde aynıdır. Öyleyse geliştirilen, değiştirilen ve dönüştürülen nedir? Düşünebiliyor musun; salıncakta sallanıyor; kayığa yahut gemiye biniyor; otomobille, otobüsle, trenle ya da uçakla seyahat ederek sallanıyor ama depremin sallamasından korkuyor? Oysa onların sallamasından oturduğun binanın sallanmasının ne farkı vardır? Diyorsun ki, bina yıkılırsa ölürüm; peki, içinde bulunduğun araçlar kaza yapınca sağ mı kalıyorsun? Ya 5-6-7 şiddetinde değil de 8-9-10 şiddetinde bir deprem olursa ne yapacaksın? Kurtulabilmek ümidiyle kaçtığın yerin yarılarak içine düşmeyeceğin ya da kurtulmakla sevinirken bir tuğlanın başına düşerek ölmeyeceğin ile ilgili bir teminatın mı var? Hani Allah’a karşı ‘ben’ diyerek böbürlenmek suretiyle yazgısına ve hükümlerine itaati gericilikle aşağılıyordun? Hani ‘ben’ bilirim diyordun? Hani kaderini kendin tayin ediyordun? Hani Mutlak İrade’ye karşı aklını ve iradeni üstün tutuyordun? Hani bilim her şeyin üstesinden gelir diyordun?

Asıl trajikomik olan ise, deprem sonrası ortaya çıkarak bilim adına günlerce yorum yapan şu deprem uzmanları ya da yerbilimcileridir. Depremin zamanını ve olabilecek etkisini bilmezler, depremi durduramazlar, gücünü azaltamazlar, önleyici tedbirler alamazlar, olası zararlarını engelleyemezler, sismik dalgalara müdahale edemezler, yerküreyi denetim altına alamazlar ama her şey olup bitip felaketler yaşandıktan sonra kamuoyunun karşısına geçerek, öğrencilerine ders anlatıyorlarmış gibi teorik bilgiler verirler. Oysa öncesinde depremin oluşturduğu aktiviteleri, levhanın gerilmesini ve oluşan basıncı engellemeleri gerekmez midir? Hani biliyorlar ya!

Aslında bilim, ne olduğunu insanoğluna öğretiyor ama insan, yaratıcıya galebe çalabilmek için gerçeği kabullenmiyor. Bilim, doğruya erişmenin neredeyse imkânsız olduğunu ve ulaşılıp ulaşılamayacağı konusunda hiçbir zaman emin olmayıp sadece tahminle yetindiğini itiraf ediyor.

Daha anlaşılabilir açık bir anlatımla; bilim, örneğin yıldırımın taşıdığı negatif veya pozitif iyonlardan bahsederek çarpması sonucu meydana gelen büyük zararları ve ölümleri engelleyebilmek için paratoneri (yıldırım önleyici) keşfetmiş ama mutlak bir denetim gücünü sağlayamamıştır. Günümüzde dahi uçaklara, diğer taşıtlara, kentlere ve insanlara yıldırım isabet ederek ölümler, yangınlar, kazalar ve yıkımlar oluşabilmektedir. Dolayısıyla bilgi sahibi olmak çözüm değildir. Ya da 18. Yüzyılda madenlerdeki grizu patlamalarını önlemek maksadıyla keşfedilen “faraday cage”, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen o kadar geliştirilmesine ve yüzlerce tedbir alınmasına rağmen grizu patlamalarına son verilebilmiş midir? Bilginin mutlak bir yaptırımı yok ise, o bilgi heybesinde yüzlerce kitap taşıyan merkepten farksızdır.

Asıl cahil ya da sefil kimdir bilir misiniz; bilgisinin yahut iktidarlığının karşılığını ortaya koyamayandır. Madem bilim, teknoloji ve yasalarla her şeyin üstesinden gelinebiliyor, belirsizlikler giderilebiliyor, gözetleniyor ve takip edilebiliyor; neden olumsuzluklardan, kötülüklerden, savaşlardan ve felaketlerden korunamıyor?

Dolayısıyla her sözünün fiiliyatta karşılığı olana mı, yoksa söylediği ya da bildiği halde yaptırımı olmayanlara mı güvenmelidir?

“Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece “Ol” dememizdir. Hemen oluverir.” Nahl 40

İşte hayat; tedbir mi, takdir mi?

Siyasetçisinden ilahiyatçısına, bilim adamından askerine, iş adamından işçisine, evdekinden sokaktakine kadar herkes konuşuyor ve tartışıyor ama yaşananla değil mantıksal teorilerle sonuç çıkarıyorlar. Böylece çelişki, tutarsızlık, taht ve irade savaşı ya doğrudan ya da dolaylı olarak sürdülüyor!

Kimi diyor, tedbirini al takdiri kadere bırak; kimi diyor, tedbir almakla her olumsuzluğu üstesinden gelirsin; kimi diyor, tedbir de kaderin bir gereği olduğundan insanın iradesiyle yapabileceği bir şey yoktur; kimi diyor, herkes kendi kaderini çizer; kimi diyor, tedbir kaderi engeller gibi birçok farklı iddialar, yorumlar, dinsel bakışlar, mantıksal açılımlar ve bilimsel kuramlar…  

Oysa her hayat, okunabildiği takdirde yaşamdaki ruhi ve fiziki gerçekleri kanıtlayıcı tecrübelere vakıftır. Lakin insan, kendi hayatını irdeleyerek çözme yerine hep başkalarının hayatlarına merak duymasından öykü, roman ve sinemalara itibar eder. Ne yazık ki oralarda geçeni de sorgulayarak muhakeme edemez.

İngiliz bir aile, yaz tatili için İskoçya’nın uçsuz bucaksız orman köylerinden birine gider. Bunlar, tek çocukları olan aristokrat bir İngiliz ailesidir. Köyün dayanılmaz çekiciliği ailenin genç çocuğunu cezp eder. Her yeri rengârenk eşsiz kokulu çiçekler, birbirlerine nazire yapan bitki ve ağaçlar genci o kadar büyülemişti ki, bilmediği bir yer olmasına rağmen tek başına dolaşmaya çıkar. Gezer, gezer ve ağaçlar arasında çok çekici bir su birikintisi bulur. Lakin o su birikintisi, yemyeşil bataklık bir gölcüktür. Hiç düşünmeden, kimseye sorma ihtiyacı duymadan ve tedbir almadan kendini suya bırakır ama az sonra olacaklardan habersizdir.

Ne tedbir almış ne ailesi nerede olduğunu biliyor ne de yardım edebilecek kimse yanında bulunmaktaydı. Suya atlamasıyla hem bacağına kramp girmiş hem de çırpındıkça bataklık tarafından aşağı doğru çekilmeye başlamıştı. Böylece korku ve dayanılmaz acılarla ölümle karşı karşıya kalmış ve canhıraş feryatlar savurarak; “İmdat, İmdat” diye bağırmasıyla ormanın sessizliğini deliyor, hayvanları ve böcekleri dahi kaçırtıyordu.  

Bir müddet sonra, az ilerideki bir çiftlikten sesi duyulmuş ve yoksul bir çiftçi gelerek, kendisini bataklıktan çıkartmak suretiyle hayatının kurtulmasına vesile olmuştu. Oysa hiçbir tedbir almadan ıssız bir yerde bataklığa saplanmış, üstelik bacağına kramp girmiş bir gencin kurtulabilmesi söz konusu değildi. Ya o çifti, o anda çiftlikte değil de başka bir yerde olsaydı, ya sesini duymasaydı, ya zamanında yetişemeseydi, ya da sese kulak vermeyip umursamasaydı! Şüphesiz eceli gelmiş olsaydı o çiftçinin yardıma koşabilmesi mümkün değildi.

Düşünebiliyor musunuz; dünya, öylesi gizemli olayların baş gösterdiği bir sahnedir ki, insan, şehrin merkezinde ve kalabalığın ortasında yardım bulamayarak ölebilirken, ıssız bir ormanda yardım alarak hayatta kalabiliyor!

İngiliz baba, oğlunu mutlak bir ölümden kurtaran köylüyü ziyaret eder. İngiliz baba, çiftçiye; “Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” der. Yoksul ve onurlu çiftçi; “Kabul etmem!” diyerek ödülü geri çevirir. Tam bu sırada kapının aralığından çiftçinin küçük oğlu görülür. İngiliz baba; “Bu senin oğlun mu” diye sorar. Çiftçi gururla “Evet” der. İngiliz, “Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver, iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur” der. Çiftçi de kabul ederek oğlunun eğitim alması için İngiliz’e teslim eder.

Aradan geçen uzun yılların ardından bataklıkta ölmek üzereyken son anda kurtarılan İngiliz aristokratın oğlu Winston Churchill, İngiltere Başbakanı; yoksul çiftçinin oğlu ise, dünyaca tanınan ve penisilini keşfeden ünlü bilim adamı Alexander Fleming’dir.

Mutlak iradenin yazgısı devam eder. 1945 yılının bir kış günü, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchil, Afrika’ya yaptığı bir ziyaret sırasında amansız bir hastalığa yakalanır. Bu, zamanın vebası olan zatürreedir ve henüz tedavisi yoktur. Ancak İngiltere de deney aşamasında olan bir ilacın bu hastalığı tedavi ettiği Churchill’e söylenir.

Başbakan Churchill, hastalığından dolayı öylesine ağırlaşmıştır ki, yine ölmek üzeredir ve sayılı dakikaları kalmıştır. Hemen ilacın mucidi olan Alexander Flemming, uçakla Afrika’ya getirtilir ve can çekişmekte olan yaşlı Başbakan Churchill’e ilacı uygulayarak ölmek üzere olduğu hasta yatağından kalkmasına vesile olur.

İskoçya’nın uçsuz bucaksız bir köyün bataklığında başlayan Churchill ve Flemming’in tanışması, birlikteliği ve gelişen olaylar; rastgele mi, tesadüf mü, akıl mı, tedbir mi, kader midir?

Bu öylesine programlanmış bir senaryo ki, şüphesiz yaratıcı Allah’ın yazgısından başka bir şey olamaz! Ortaya çıkan başka bir gerçekte; sürekli tartışılan tedbirin kişinin veya devletin iradesiyle değil kaderin yazgısıyla alınmasıydı.

Yoksul bir köylü olan çiftçinin oğlu Sir Alexander Flemming, keşfettiği Penisilin ile Winston Churchil’in hayatının kurtulmasına yine son nefesinde ikinci kez aracılık eder. Sonuçta Churchill, atlattığı onca badirelere rağmen gelen ecelinden kurtulamayarak 1965 yılında 91 yaşındayken inmeden öldü. Ki, öldüğü zaman sağlığıyla ilgili her türlü olanaklar yanı başında ve doktorlarının gözetimindeydi!

Böylesi gerçek bir senaryoyu kurgulayabilecek; eksiksiz, hatasız ve kusursuz oynatabilecek Etkin bir Aklın ve Mutlak bir İrade’nin yaratıcıdan başkasına ait olabilmesi mümkün müdür? Öyleyse tartışılan nedir?

Eğer kurtulacaksan, tıpkı Churchill gibi ormanın ıssız derinliklerinde bir bataklığa da saplanmış veya Afrika’nın bir ucunda ölümüne beş kala iniltiler içinde kıvranmış olsan da Yaratıcı, aracı kılacağı vasıtaları sana ulaştırır; eğer ölümcül ve çaresiz bir hastalığa yakalanmışsan bile o hastalığı tedavi edecek keşfi dahi aynı anda yaptırtarak bir müddet daha hayatta kalmanı sağlar. Her şey bir şeye bağlı gelişir, ona göre lehte ya da aleyhte sebepler yaratılarak sonuca gidilir. Çünkü öncesinden yazılmış “o kitap” ne hüküm vermiş ise, onun dışına çıkabilmek mümkün değildir.

Soma’daki ya da meydana gelen diğer bireysel yahut toplumsal ölüm ve felaketlerin bu olaydan hiçbir farkı yoktur. Yazgısına göre kimi kurtulur, kimi yaralanır, kimi sakat kalır, kimi bitkisel hayat yaşar, kimi de ölür! Buna sen değil, seni yaratan karar verir!

(Resulüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 16

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.817 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: