Gayrimeşru siyahî bebek, çağdaşlığın tanımıdır…

Ne İslam ne de Müslümanların bilim ve teknolojiye karşı durabilmeleri imkânsızdır. Çünkü Allah’ın yarattığı şeyleri insanoğlunun kullanabileceği hale getirmek Allah’ın eserini ortaya koymaktır ki, değil karşı olmak bilakis daha iyisi için gayret etmek bir ibadettir.

Oysa çağdaşlık, cinsellik ve sekste sınır tanımamak, hayvani duyguları öne çıkararak şehvet esaslı yaşam biçimini ortaya koymaktır. Dolayısıyla çağdaşlığın ne ilim ne bilim ne de teknolojiyle hiçbir ilgisi bulunmamakta, ahlaksızlığın gelişimi olduğu gerçeği manipüle edilmektedir.

Çağdaşlığın asıl amacı vahyin ahlak kurallarına karşı bir isyan ve nefsin kışkırttığı hırssal özgür bir yaşam biçimidir. Nefis odaklı çağdaş yaşamda kural bulunmamakta, evreni var eden yaratıcı ve kuralları tanınmayarak doğrudan cinselliği oynamaktır.

Çağdaş yaşamda din ve namus telakkisi bulunmamaktadır. Ona göre din ve namus, gelişmemişliğin bir kanıtıdır. Hem din hem de namusu gözeterek çağdaş yaşamı desteklemek, ulu ve kurtarıcı olarak hem Allah’ı hem de Atatürk’ü kabul etmek gibidir.

Derinliklere götüren yolların kokusunu alamayarak zihin ve duygularını meşgul edip asıl önemli her şeyden uzaklaştıran nefis, önüne çıkan her engeli yıkabilmek için çağdaş ve özgürlük gibi argümanlarla hayvandan daha aşağı yaratık olabilmek için ileri atılır, böylece ilerici olduklarını sanırlar. Oysa nefislerini tanrı edinmiş olmanın felaketi siyahî bebekler doğurtsa da, yanlışı doğru kabullenme anlayışından etkilenmezler.  

Çağdaş sosyete diye adlandırılan kesim, kerhanenin VIP tabakasıdır. Onların bir kısmı kerhanedeki gibi para karşılığı seks yapmasalar da şehvetleri uyandığında hiçbir ahlaki kural tanımaksızın bir anlık tatminleri için en yakınlarıyla ilişkilere bile girmekten kaygı ve utanma duymaz, kimseyi bulamadıklarında besledikleri hayvanlara musallat olurlar. Eğer besledikleri bir hayvanları yok ise, ya çalışanlarıyla yahut evlerinde bir tamirat olduğu bahanesiyle çağırdıkları ustalara tecavüz ederler. Kendilerinden çok aşağı tabakada gördükleri hemcins yahut karşı cinslerini seks metası gerekçesiyle ilişkiyi meşru sayar, deşifre olmalarını önleyebilmek için güçleri veya paralarıyla sustururlar. Tıpkı o malum kadının bekârlığa veda gecesinde zenci dansçıyı odaya kapatıp ödediği 500 dolar gibi!  Asıl vahim nokta ise tamamının evli olmalarıdır.

İnsanı insani vasıflardan bütünüyle koparan çağdaşlık adı verilen sapkın yaşam biçimi; iffetin, namusun, ahlakın, vicdanın, aklın ve helalin düşmanıdır. Toplumu insani değerlerinden soyutlayarak nefsin güdümüne sokan çağdaşlık, insanlığı çökerten öyle bir zehirdir ki, ilericilik ve gelişmişlik maskesiyle işlenen tüm sapıklıkların ve doğurduğu kötülüklerin azmettiricisi ve tetikleyicisidir. Bu yüzden manipüle edilmiş çağdaş düşünce insanlığın düşmanı, şeytanlığın sevgilisidir.  

İnsanların büyük bir bölümü sosyete denen kesime özenti duyar ve aralarına katılabilme hayalini kurarlar. Oysa o kesime katılabilmek için din, namus ve ahlak mefhumlarından hiçbirini taşımamak şarttır. Onların zengin işadamı, bürokrat, diplomat, politikacı veya aydınlar olduğuna kanmamalıdır. Kimin organının kiminkinde olduğu belli olmayan yaşam biçimleri, her babayiğidin kaldırabileceği yük değildir. Daha açık bir ifadeyle kadınları fahişe, erkekleri pezevenk, çocukları ise kimden belli olmayan piçlerdir. Böylece o meçhul sosyete kızının fışkırttığı siyahî bebek misali gelecek nesilleri de aynı yoldadırlar. Ahlak kurallarıyla oynamanın bedelini siyahî bir bebekle ödeyen sosyete kızı boşuna üzülmesin, içinde bulunduğu kanalizasyonda temiz olanı bulunamayacağına göre beyaz bebeklerin doğması aklandırmamaktadır. Yapılacak bir DNA testinde sosyete üyelerinin gayrimeşru oldukları açığa çıkacaktır.

Ahlaksızlığın merkezi olan çağdaş düşünce ve temsilcisi sosyete, şükürler olsun ki azınlık olmalarından geçmişteki Pompei ve Knidsos halkı gibi yerle bir olmuyoruz. Şükürler olsun ki kendilerini İslam’a ve ahlaka adamış Müslüman insanlarımız, etkilerinde kalarak ülkemizin helakini durdurmada vesile oluyorlar. Şükürler olsun ki, aslı çelik Müslümanların yozlaşmalarına ve kendilerine benzetmelerine ne kadar uğraşsalar da sarsabiliyor ama asla yıkamıyorlar.

Yüce Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılabilmek için görevlendirilmiş bu millet, çağdaşlık etkisiyle dinsizliğe ve namussuzluğa onay vermemektedir. Bilir ki, bir saniye sonrası belirsiz bir yaşam uğruna birkaç saniye sürecek harami zevkleri için nefislerine mağlup olmanın bedeli çok ağırdır.

Kerhanelerde çalışan kadınlar ve satan pezevenklerden ziyade çağdaş sosyete ve özentileri asıl ahlak kurallarını çiğneyen ve toplumu kemirerek yok eden belâlardır.

“Sakın ahlâk kurallarını çiğnemeyin, çünkü öcünü çabuk alır.” Tolstoy 

      

Kötüye karşı soğukkanlı; iyiye karşı celalli!

İnsanlar sadece söylediklerinden değil, söylemesi gerekeni söylemediklerinden dolayı da sorumlu tutulmuyorsa, insaniyet bitmiş demektir.

CHP’nin, Suriye’de zulüm altında öldürülen halka sahip çıkmayarak zalim Esad rejimini dolaylı destekleyip Ak Parti iktidarının insani duruşuna tepki göstermesi, Esad’ın Türkiye’deki siyasi uzantısı olduğuna bir kanıttır. Terör uzantısı ise CHP arkalı sol terör örgütleridir. Dolayısıyla Esad rejiminin Türkiye’deki tüm kanlı yahut kansız eylemlerinin perde arkasında CHP ve güdümündeki terör örgütleri vardır. Her ne kadar çoğunuza ütopik gelse de tartışılmaz bir gerçektir. Yeter ki okuyabilecek bir muhakeme yetisi olsun!

CHP, geçmiş tarihinde olduğu gibi iktidara kavuşabilmek için milletin tamamını gözden çıkarmaya hazır bir ihtirastadır. Kendilerinden olmayanı vatan haini olarak yaftalamakta, hele Ak Partiye oy veren insanları düşman belleyerek, ancak terörden nemalanmak suretiyle iktidar şansının olabileceği hesabı içindedir.

Hükümetin ekonomideki başarısını terörle karartmaya çalışıp halkın nezdinde düşürerek aciz kalmasına çalışan CHP, Türkiye’deki terörün bizzat azmettiricisidir. Her ne kadar terörün içinde fiziki olarak yer almasa da fitneleriyle kışkırtmakta, işbirlikçiliyle cesaretlendirmekte, özgürlük ve demokrasi adına meşrulaştırmakta ve hükümet aleyhindeki olayların üzerine atlayarak fırsatları lehine çevirebilmek için yangına benzinle müdahale etmektedir.

Muhakkak ki zalim Esad rejimi Suriye halkının yanında olan ülkelere düşman olacak ve boğulurken tahrip etmeye de çalışacaktır. Ancak ülkenin iktidarı ve muhalefeti halkın mal ve canları adına kenetlenebilmiş olsaydı, herhangi bir zarara ve caydırışsızlığa da uğrayabilmesi mümkün değildi. Ne var ki nefisleri çıldırmış muhalefet, Ak Parti düşmanlıklarının millete felaket getireceğini umursamamakta, iktidar mücadelesi savaştan çok daha ağır hezimetleri beraberinde getirmektedir.

Muhalefet, akıl ve vicdanlarını nefislerinin eline terk etmelerinden nefisleri dışındaki insani değerlere ve milletin uğrayacağı belâları elem edinmemektedir. Ancak “beni destekle ki Atatürkünüz olalım” vaatleriyle benlik gütmeden sorunlara ortak olma yerine daha da büyütmekte, dolayısıyla milleti hiç tasa etmemektedirler.

Yaratıcısı Allah’ın izini takip etmeyen bir akıl ve vicdandan; ne adalet ne merhamet ne muhakeme ne de insaniyet beklenir.  

İnsanlığın insan olmayan numunelerinden muhalefetteki politikacılar, insanların kaygı ve felaketleriyle beslenerek semizlenebileceklerini düşünürler. Ancak konuşmaya başladıklarında öyle tanrılaşırlar ki, içleri acı içinde kor gibi yanan insanlara döktükleri tatlı dil, tilkinin kargaya döktüğü tatlı dilden farksızdır.

Diğer taraftan Başbakan Erdoğan, patlamaların sorumlusunun Esad rejimi olduğunu belirterek, “Olay kesinlikle rejimle alakalı bir olaydır. Rejim bu işin arkasındadır” açıklamasıyla savaştan kaçınabilmesini imkânsız kılmıştır.  Ne var ki tartışılmaz olan nefsi müdafaayı komplo teorileriyle örtbas etme politikası, hem devlet hem de millet egemenliği hançerlemektedir.

Eğer patlamanın sorumlusu Esad rejimi ise, uzantılarıyla ilgi çalışmalar derinden sürdürülürken; neden Esad rejimine mukabelede bulunularak, bundan böyle olabilecek saldırıların önüne geçilmekten çekiniliyor?  

Nasıl bir siyasettir ki, ülkemiz hedef alınıp onlarca insan öldürülüp yaralanırken, Türkiye’nin Suriye’deki savaşın içine çekilebileceği korkusu anlaşılabilir değildir. Böylesi izzetsiz bir siyasete halkın güvenebilmesi mümkün müdür?

Türkiye’ye karşı yapılan saldırının cevabını vermekten kaçınan ürkek bir devlet, sadece millet indinde değil uluslar arası camiada da itibar taşıyamaz.   

Ortaya konan gerekçeler, güçlü bir devlete ve kadim bir millete yakışmayacak mazeretlerdir. Neymiş efendim; “Türkiye savaşın içine çekilmek isteniyormuş, bölgede büyük bir mezhep savaşı çıkarılmak isteniyormuş” gibi egemenliği ayaklar altına alan safsatalar, çok daha ciddi saldırılara yol açmakla kalmayıp, zaman içinde işgalleri de tetikleyecektir. Hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen böylesi ürkek stratejilerle, Türkiye içindeki saldırı ve çatışmalar sınır dışına itilmeye çalışılsa da, geri dönüp çığ gibi büyüyerek önüne geleni biçeceği muhakkaktır.

Başbakan Erdoğan, Esad rejimine karşı ABD’den yardım dilenerek müdahale yapmasını isteyecek. Lakin ABD böyle bir talebi diplomatik bir manipülasyonla geri çevirecek. Çünkü ABD, Türkiye’yi İsrail gibi bir müttefiki görmeyip çıkarı olmadığı bir mücadeleye girmesi de söz konusu değildir. ABD için adalet ve insanlık değil sadece nefsi vardır, geri kalan boyunduruğu altındaki müstemlekelerdir ve masumların ölümünü dünyadan bir temizlik olarak addetmektedir. Hele kıyılanlar Müslüman ise, âlânın da ötesi! Yıllardır NATO’ya emir erliği yapıp uğruna binlerce can vermemize rağmen, koruma amaçlı Patriot füzeleri için bedel talep etmediler mi?

Milletin önünde gölge yapan politikacıların taklaları son bulduğunda; geçmişteki gibi kükremeye hazır Müslüman milletimizin önünde hiçbir gücün duramayacağı, dünyanın neresinde Müslüman bir kardeşine zulüm yapan bir zalim varsa korkusundan cesarete kalkışamayacağı ve bölgesinde insanlık düşmanı hiçbir alçağın barınamayacağı mutlaktır. Ancak bu cesur Müslüman millet, politikacıların esareti altında vicdansızlaştırılıp ruhsuz bedenlere dönüştürülmüştür.

İşte size milletimizin yiğit bir kadını ve çocukları! Sultanbeyli’de, icra yoluyla satılan evlerini vermek istemeyen kadın ve çocukları öyle bir direniş sürdürüyorlar ki, beş günden bu yana kendilerini kilitledikleri evden çıkmayan kadın ve dört çocuğu, benzin bidonları ve mutfak tüpleri ile eve zorla girilmesinin önüne geçerek; bir ev için canını ortaya koyabilen ile saldırılan vatanı ve milleti için savaşmaktan korkan politikacıların farklılığını kanıtlıyor. Canları pahasına mücadele amaçlarının ev değil onur olduklarını ifade eden kız çocuğunun tırnağını, hiçbir politikacı ve sözde aydınlarla değiştirebilmem bir yana kıyasını dahi abes bulurum.

Haksızlık karşısında takınılan sakinliği dilsiz şeytanlığa dönüştüren soğukkanlı politikacı ve sözde aydınlar, milletin içindeki adalet sevdasını bastırmaya çalışsalar da artan basıncın dışarıya çıkmasını engellemek, hem tabiat hem de fizik kanunlarına aykırıdır.

Kendine yapılan saldırıyı sakinlikle karşılayan kişi, toplum veya devletler; saldırıların devamına davetiye çıkarır ve sakinliğinin bedelini çok ağır öder.

“Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir.” Bakara 194

Ne acayiptir ki, millete karşı yapılan ölümcül saldırılarda sakinlik ve soğukkanlılık tavsiye edenler, nefislerine bir hakaret yapıldığında kıyamet koparıp ya yargıya yahut bilmukabeleye başvururlar.  

“Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever.” Hücurat 9

 

Gerek Atatürk gerekse başka bir beşer sadece araçtır…

Tıpkı denizde boğulurken bir tahta parçasının kurtarıcı araç olması misali!

Müslüman Türk Milleti’nin inanç gücünü en derinlerinde işleyerek düşmanın fiziki sayı, silah ve kuvvetini nasıl paçavraya çevirip zaferlere dönüştürdüğü savaşlar, beşerin değil Allah’ın bir kudretiydi. Lakin ya inkârlarından yahut yaratıcıları Allah’ı idrak edemediklerinden zaferleri beşere atfetmeleri, Allah’a olan inancın kulaktan geçip kalplere inmemesindendir.

İnsanı tutsağında bulunduran nefis, iradesince kavuştuğunu sandığı herhangi bir başarıda öyle şımarır ve kendini Kaf dağında hisseder ki, kendisini yaratıcısı Allah’ın dahi üstünde görür. Sözle itiraf etmese de nefsi tasdik etmekle kalmaz, ardına takılanlarda kendisine tevekkül ederler. Atatürk veya diğer dini ve siyasi liderlerde olduğu gibi!

İslam olduğunu beyan eden bir lider, milletine dönerek; “Ey halkım! Ben, abarttığınız gibi bir tanrı değil kulum. Başarı olarak addettiğiniz her ne varsa Allah’ın bir lütfü, ihsanı ve emanetidir. Allah’ın dilediği kuvvet ve kıymetlerim irademden değil O’nun eseridir. Bana tevekkül ederek ne nefsime yenik düşmemi ne de kendinizi şirke götürün. Ben de sizin gibi bir insanım; dolayısıyla size bir fayda yahut zarar sağlayabilmem imkânsızdır. Allah’ın dilemesinden ötede bir şey yapmaya da kudretim yoktur. Ortaya çıkan eser yahut başarıları benden değil Allah’tan olduğunu bilin! Allah dilemedikten sonra bir yaprak dahi yere düşmüyorsa, nasıl olurda beni büyütebilirsiniz?” dediğine şahit oldunuz mu? Modern dünyada inançlar ne olursa olsun her lider, gizli bir tanrı konumundadır!

Devlet otoritesinin yitirilerek şahsi despotizmle idare edilen her toplum, bitkisel yaşam süren yatalak hastalardan farksızdırlar.

İslam Halifesi Hz. Ömer (r.a), ömrü savaş meydanlarında zaferlerle geçen başkomutan Halid Bin Velid’in halkça yüceltilmesinden fevkalade imani rahatsızlık duyarak görevden almasının nedeni, Müslümanların farkında olmadan şirke girecek olmalarındandı. “Ben, Halid’i bir öfkesinden, hatasından ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün başarıların ve zaferlerin Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”

Özellikle Allah’a iman ettiklerini iddia eden insanlar, idol belledikleri liderlerine öylesine tevekkül edip yüceltiyorlar ki, hidayet, başarı ve zaferlerin iradelerince elde edildiği bir anlayışla tanrısallaştırıyorlar. “Sen ne yapıyorsun” diye çıkışıldığında ise, “o benim sadece liderim; şu şu hizmetleri yaptı; şu kadar insanı kurtardı; ülkeyi düşmanların işgalinden temizledi; zenginleştirdi; huzur, sağlık, refah ve güven sağladı; insanları doğru yola iletti; v,s” gibi gerekçelerle Allah’ın yaptıklarını onlara mal ediyor ama Allah da başka diyebiliyor. Her şeyi liderleri yaptıysa (haşa) Allah ne işe yarıyor?

Türkiye, ölümünün ardından yıllar geçmesine rağmen hala Atatürk’ün despotizmi altındadır. Atatürk Devleti, Atatürk Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliği, Atatürk Askerleri, Atatürk Vatanı, Atatürk Meclisi, Atatürk Anayasası, Atatürk Andı, Atatürk ilke ve inkılâpları! Yaklaşık 130’dan fazla ülkeyi dolaştım ama dünyada böylesi bir zillete mahkûm başka bir millet göremedim.  

Milli marşımız olan İstiklal Marşının hiçbir mısralarıyla özdeşleşmeyen milletimiz, ne İslam’ın mutlakıyetini ne de rehberliğini önder kabul etmeyip ölü bir insanın vesayetindedir. Milli marşımızda söz edilen iman dolu göğüslere çıkarsı bir materyalizm ve Atatürk’ün hükmettiği; yurdu saran Atatürkçülerin kol gezerek baskı yaptıkları; kanla sulanmış vatanda zincirlere vurulmuş ve ecdadını gericilikle aşağılayıp inkâr etmiş laik ve putperest bir milletin doğduğu; mabedimizin göğsüne namahrem eli değmesiyle yurdumuzun üstüne Atatürkçü putperestlerin inlediği; şanlı hilalimiz yerine putların dalgalandığı; aslı hür kendisi müstemleke bir devşirmeyle Hakk’a değil Atatürk’e tapan maneviyatsız yaratıklara dönüşen bir millet olduğumuz inkâr edilemez.  

Düşmanlara aman vermeyerek ömrü savaş meydanlarında geçip vücudunun herhangi bir yeri kalmaksızın ok, kılıç, top ve mermi yaraları almış onca yiğitler dahi kahramanlık ve kurtarıcılık payelerini haddi aşmak gerekçesiyle kabul etmezlerken, egoları galebe çalanların kahramanlık ve kurtarıcılıklarını sürdürebilen bir millet, insan olma muhakemelerini yitirmiş olmalılardır ki, idrak edememektedirler.

Allah ve dinleri İslam’ın egemenliği için ecdatlarının döktükleri kanlara ihanet eden Atatürkçüler; hâkimiyeti Allah da değil de Atatürk yahut başka bir beşerde olduğu düşüncesiyle şeytanın tutsağı olmuşlardır. Yaratıcıları Allah’ın değil Atatürk’ün ilkelerini öncü edinmeleri kör, sağır ve mühürle lanetlenmelerindendir. İnsanlıklarına fiyat etiketi koymalarından medeniyet denilen tek dişli canavarın midesine yerleşmenin gururuyla kıvanç duyabilmektedirler. Oysa ecdadın Atatürkçülere asla helal etmeyeceği bu topraklar, çelik zırhlı duvarlarla sarılıyken İstiklale kavuşturulmuştu.      

Artık içimizde iman kalmadığından gövdelerimizi siper edemiyor, hayâsız politikaları durduramayarak Hakk’ın vaat ettiği aydınlığa ulaşamıyoruz. Altında binlerce kefensiz yatan şehidi inciterek bastığımız yerleri sıradan toprak sanıp şeytanla bütünleşmiş benliğimize peşkeş çekebiliyor, ruhumuzu, kalbimizi ve şanlı geçmişimizi satarak Yaratıcımıza ve ecdatlarımıza ihanet edebiliyoruz.         

Onuru, şerefi, istiklali ve dinini batıla tahvil edip kadersi düşmanlarına diz çökmüş bir millet, zillete ve kahrolmaya müstahaktır.

İşte böyle bir milletin marşı İstiklal değil ancak ruhsuz bir 10. yıl marşı olmalıdır…

Bir muhakeme edin bakalım hangisini kendinize yakıştırıyorsunuz?

İSTİKLAL MARŞI 

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

10. YIL MARŞI

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;
Demir ağlarla ördük Ana yurdu dört baştan.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk’üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını,
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını.
Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını.
Bütün dünya öğrendi, Türklüğü saymasını.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz;
Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülkeye biz;
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Uğruna yaşadığın ve mücadele ettiğin şey, ancak uğruna öleceğin şeydir!

Bir bakalım, Yüce yaratıcımız Allah ne diyor…

(Resulüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.” Al-i İmran 64

 “De ki: Ne dersiniz; size Allah’ın azabı gelse veya o kıyamet gelip çatıverse size, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!” Enam 40

“Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” Yunus 15

Mühürlüler kimlerdir diye merak ediyorsanız;

CHP ve Kılıçdaroğlunun ardına takılanlardır…

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” Bakara 7

Her ne kadar 1 Mayıs Emek ve dayanışma günü diye bilinse de, İslam ve insanlık düşmanı azgınların isyan, saldırı, mal ve cana kastettikleri gündür. O gün şeytanın bir kısım dostu sokağa dökülüp özgürlük ve demokrasi naralarıyla yakıp yıkar; haklarına tecavüz ettikleri halkın kendilerinden olmadıkları mazeretiyle efendileri şeytanın hakkı için vahşice hücum ederler. Maalesef bu terörün kalkanı da özgürlük ve demokrasidir!

Türkiye’de bir başkaldırı, terör veya düşmanlık olmasın ki, altından doğrudan yahut dolaylı CHP çıkmasın! Kime karşı özgürlük ve demokrasi! Eğer hükümete karşı ise hükümeti halk seçmiyor mu?  Halkın seçtiği hükümete karşı kanunsuzluk girişimi, seçen halka bir meydan okuma ve seçtiğini kabullenmeme değil midir?

Olayları manipüle etmede efendisi şeytana kayıtsız-şartsız itaat eden CHP, karanlık amacını aydınlıkmış gibi kamuflajdaki mahareti, mühürlü destekçilerinin muhakeme yetileri bloke olduğundan kavranamamakta, dolayısıyla şeytan elçisi umut doğurabilmektedir.

Yığınların umudu Kılıçdaroğlu’nun ifadelerini idrak edebilenler, onun bir ülkeyi yönetmeye layık olup olmadığını kolayca çözebilirler.

Ak Partinin seçimle başa gelip yaklaşık 13 yıldır sürdürdüğü iktidarlığını cumhuriyete ve milletin iradesine rağmen sindiremeyen CHP ve Kılıçdaroğlu, hem cumhuriyetin hem milletin hem hukukun hem de demokrasinin gizli bir düşmanı olduğunu iktidarı tanımamazlığından ve kanunlara karşı başkaldırışından anlaşılmaktadır.

Hükümetlerin asıl yükümlülüğü; gerekçe her ne olursa olsun halkının mal ve can güvenliğini korumak ve asayişi temin etmektir. Korku olmadan nefisleri dizginleyemezsin. Bu sebeple de nefisleri fevkalade tehlikeli olan insanın mutlaka korkuyla sindirilmesi, Allah’ın da birçok ayetinde özellikle vurguladığı hükümdür.

“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” Al-i İmran 102       

Korkuya yer vermeyen bir devlette, kanunlar hiçbir zaman gerekli saygıyı görmezler ” Sophokles

İnsan fıtratı, psikolojisi ve devlet otoritesini inatla reddeden Kılıçdaroğlu, Korkuyla ülke yönetilmeye kalkılırsa o korkunun başında şiddet gelir. Ne zaman ki bir iktidar, halktan korkup şiddet uyguladıysa o iktidar kendi sonunu getirmiştir” açıklamaları, özellikle bindiği dalı kesen politikacının aptallığına bir kanıttır. Çünkü bu mahlûk, Türkiye gibi bir ülkeyi yönetmeye adaydır ve halkın kanunlara karşı isyan etmesini azmettirmektedir.

Madem Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın torunları olmaktan gurur duyuyorlar ve ruhlarının, özlerinin ve sözlerinin CHP’nin kuruluş felsefesi “dinsizlik ve namussuzluk” olduğuyla övünüyorlar; bu millet, çektiği korku ve zulmü başka bir dönemde yaşamış mıdır? Bugün, hükümete ve kanunlara karşı çıkanlar, özgürlük ve demokrasi adına onca güvenlik güçlerini yaralamalarına rağmen şiddetle karşılaşmıyor ama o gün, kim dinden ve namustan bahsederse kelleleri uçmuyor muydu ve zindanlara atılarak işkencenin görülmemişine duçar olmuyorlar mıydı? Hangi dönem, halktan korkup şiddet uyguluyormuş? Hangi iktidar, düşünce ve inançlarından dolayı idam ediyormuş? Hangi hükümet, baskı ve tehditle kendinden olmayanları katlediyormuş? Bu sebeple silah ve korku ile iktidarlığını sürdüren CHP, çok partili döneme geçişle iktidarının sonunu getirerek günümüze dek korkulan bir parti olmadı mı? İlke ve inkılâplarıyla seçimle başa gelen hükümetleri tehdit ve darbelerle korkutup boyunduruğu altında bulundurmadı mı?  

CHP’li militanlar devlete ve millete şiddet uygularken bilmukabele de bulunmayan iktidar, şüphesiz insan olmayan azgınlara insan muamelesi yapmasından suçlanmakla kalmayıp daha da hadsizleşmelerine fırsat tanımaktadır.

CHP’liler o kadar yoldan çıkmışlar ve hidayetleri mümkün olmayan yığınlardır ki, malum trajikomik genel başkanlarının, “Ne zamandan beri AKP’ye karşı olmak suç oldu. Türk Ceza Yasası’nda böyle bir madde mi var?” açıklamasına itibar edebilmektedirler.

Devleti yöneten iktidarı hükümet kimliğiyle değil parti kimliğiyle manipüle eden bir düşüncenin dürüst ve namuslu olabilmesi mümkün müdür? Muhalefetteyken böylesi şeytani taklalar atabilen bir CHP, iktidara gelince neler yaşanabileceğini, varın, siz hayal edin! Hayal edemiyorsanız Atatürk önyargısından sıyrılıp geçmişteki cehennemi öğrenmeye çalışın.  

Müslüman ve izzetli milletimizi ikna ederek iktidara gelemeyeceğini bilen CHP, çözümü militanlarına kaos çıkarttırarak iktidarı halkın gözünden düşürtmek suretiyle fırsattan yararlanmaya gayret etmektedir. Zaten kuruluş dönemlerinde de aynı taktiklerle Osmanlı Devletini yıkmamışlar mıydı?

Artık millet, çıktığı savaşlardan yorgun ve aklı karışmış bir millet değildir! Yediği kazıkların bileşkesinden tecrübe edinmiş öyle bir millettir ki, yıllardır iğfal edilip dine ve adalete karşı düşman hale getirdikleri dışındakilerden bir başkasını ikna edebilmeleri imkânsızdır. Eğer Allah, milletimizi lanetlememişse; CHP’nin tuzakları ve taktığı maskeler etkin olamayacaktır.

Gerek Allah’ın indirdiği açık delilleri gerekse batıllıklarıyla hidayet yolunu baskı, şiddet ve politik hilelerle gizleyen CHP lanetlidir, dolayısıyla lanetlenmiş bir güruha bulaşmaktan korkmayıp da onlar gibi mahvı perişan olmak isteyenlere de insan denilemez.  

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” Bakara 159    

Din, siyasetten ayrı tutulduğu sürece meşru…

Sesini çıkardığı anda gayrimeşru!

Dine verdikleri kutsallık payesiyle siyaset ve dünya işlerinden dışlama hilesini müminler okuyamadıklarından münafıklara dönüşmüş; dolayısıyla din, vicdanlara hapsedilerek varlıksal nedeni olan iktidar amacı perdelenmiştir. 

Oysa vahiy, dinin her alanda referans alınarak toplumsal yaşamın olmazsa olmazı olarak müminlerin üzerine farz kılmışken, kavram ve yorum manipülasyonlarıyla akılların karıştırılması ve ilim erbaplarının ihanetleri yüzünden dinin egemenliği adına yapılması gereken mücadeleye gerek bulunmayarak, laik kurallar doğrultusunda hümanist bir din yapılaştırılmıştır.

Dini vicdana, aklı da siyasete angaje etme iknasında başarılı olan pozitivizm, gerek vicdan gerekse aklı birbirinden bağımsız etkin güçler olarak tanımlayarak, aklı, kişinin özgür iradesiyle özdeşleştirmiştir. Hâlbuki akıl ve vicdan, ruhun direktifinde etkileşim gösterdiklerinden yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildirici kalp ve zihinden üreyen kuvvetlerdir. Neden kalpten üreyen bilgiler ruhun öz malı olabiliyor da, zihinden üreyenler bedenin iradesinden kaynaklanıyor sorusunun sorgulanmaması, yanlışı meşrulaştırmıştır. Her ne kadar akıl ya da mantık ön plana çıkarılmaya çalışılsa ve sürekli duygu ya da vicdana karşı üstün getirilmeye uğraşılsa da, aklı ve kalbi güden ruhtur. Dolayısıyla vicdanı ruhla bütünleştirip de aklı ayrı tutmak mümkün değildir.

Etkin Ruh, nasıl bedenlere hayatiyet kazandıran ruhları güdüyor ise, Etkin Akıl ya da Etkin Duygu da, kulsal akıl ve duygulara hükmediyor. Bu sebeple ne akıl ne düşünce ne duygu ne de vicdan; iddia edildiği gibi özgür ve mutlak değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Hiçbir teorinin bu gerçeği değiştiremediği yaşamsal kanıtlarla ortadadır.

İnsan aklı ve duyguların özü; bilmek ve hissetmek ise de, insan her zaman biliyor ve hissediyor yahut bildiğini veya hissettiğini yapıyor demek değildir. Dolayısıyla insanın bilebilmeye veya hissetmeye yetili olması, mümkün olmaktan öte iradesel hiçbir şey ifade etmemektedir.

İşte gerçek ile yalanı ortaya koyan doğrular denizi, din ve laiklik adına öne sürülen düzmeceleri kanıtlamakta, böylece din ile laikliğin birbirlerine zıt ve düşman düşünceler olduğunu ispatlamaktadır.

İman etmiş bir mümin için düzenin egemeni Allah ve vahiy, etmeyenler için beşer ve laikliktir. Bu vesileyle iman ettiğini ileri sürdüğü halde laikliğe bağlı siyaset yapanlar ve düzene muhalif etmeksizin razı olanların tamamı nicelikli münafıklardır.    

Özellikle Müslümanlar, kulluğunu kabul ettikleri Yaratıcıları Allah’ın emri doğrultusunda anayasaları Kur’an’ın dışında hiçbir anayasayı sindirmemeli, kabule yanşmamalı, kötünün iyisi diyerek şeytana kanmamalıdır. Müslümanların varlık amacı, bağımsız bir devlet kurabilmeleri için mücadele etmek ve inananı küfre götüren laiklik zehrine karşı İslam’la şereflenecek düzeni hâkim kılmaktır. 

Irkları veya nefisleri için ölümü dahi göğüsleyerek savaşanların cesaret ve kararlılıkları ile Allah, Resulü ve sözde dinleri İslam için mücadele etmeyerek yere çakılan insanların Müslüman olabilmeleri imkânsızdır.

Laik rejim, barış ve insan hakları adına seküler temelli her türlü görüşü hoş karşılayıp haklarını gündeme alıyor ama dinlerinin gereği gibi yaşayamayan Müslümanlara açılımı gereksiz bulup, kucaklaştırdığı laik rejime mahkûm ediyor. Allah’ın haram dediğini helal, helal dediğini haram sayan bir rejim ve yöneticileri, şüphesiz ki İslam’ın açık ve seçik düşmanıdırlar. Velev ki İslam’a iman ettiklerini iddia etseler, ibadet yapmış olsalar da!

Kutsal, kavram olarak “temiz olmak, temizlemek” anlamı taşıdığına göre; kutsal olan bir değeri sadece vicdana gömmek nasıl bir aklın doğrusu olabilir? Temiz olan bir değerin, toplum ve devleti temizlemekle görevli yükümlülüğünden alıkoymak yahut engellemek, pisliğe razı olmak değil de nedir? Demek ki, dünya işlerini ve siyaseti kutsal olan dinden arındırmak, dünyayı pisliğe mahkûm etmektir. Bu mantığa göre; muhakeme edebilen hangi insan, pislik düşünce ve rejimlere saygı duyabilir? Bu durumda sekülerizm, laiklik veya Kemalizm; pis ve kirli bir düşünce değil midir?

İslam adına ahkâm kesen kimi âlimlerin münafıklıkları, sözde inandıkları İslam’ı, dünyevi bir bedel uğruna pis ve kirli düşüncelere peşkeş çeken fetvalarıyla insanoğlunun hak ve adaletin hâkim olduğu tertemiz bir dünyada yaşamalarından mahrum kılmaktadır.   

Şöhretleri sınırları aşmış kimi azılı münafıklar, dünyanın her bir yerinde kurduğu dernek ve okullarda zalimlere karşı direnerek barışı ve insani değerleri yüceltecek cesur gençler yetiştirmek yerine vahiy dışı düzenlere hizmet edici münafık nesiller oluşturarak vahyi törpülemekte, dolayısıyla materyalizme karşı inen İslam’ı da materyalistleştirmektedirler.  

Şeytanın göz boyaması nasıl insanları etkileyerek yoldan çıkarıyor ise, o münafıklarda inananları vahyi yoldan saptırmaktadırlar

Laik düşünce, din kardeşliğini ortadan kaldırarak çıkarcı ve fırsatçı egoist, vicdansız ve materyalist bakışıyla insanlığı biçmiş, dolayısıyla dünyanın neresinde bir zulüm, ayırımcılık, haksızlık ve adaletsizlik var ise, zerre kadar tereddüt etmeksizin mal ve canlarıyla yardıma koşan milletimizi insanlıktan soyutlamıştır. Vicdanı olmayan bir düşünceden insani bir merhamet beklenebilir mi?  

Hak, adalet, barış, insanlık, merhamet ve eşitlik getiren İslam gibi bir değer karşısında laiklik gibi değersiz bir bencil anlayışın galebe çalmış olması, doğruluk adına mücadele etmekten kaçınan münafıkların teslimiyetlerinden ileri gelmektedir.      

Bir Müslüman için İslamsız aldığı nefes dahi günah olduğuna göre; her alanda İslam’ın hükmü adına mücadele etmeli, gerekirse o yolda şehit düşülerek Allah huzuruna çıkmak, imanın temel şartıdır.

Türkiye’de Müslüman kimliklilerin batıl olan laiklik ve Atatürk ilkelerini kabul ederek siyaset yapmalarından İslam vicdanlara hapsedilmiş, dolayısıyla İslam’ın hukuk düzeni gerçekleştirilememiştir. Artık her nefsin istek ve düşüncesine göre yorumlanan çakma bir dinle karşı karşıyayız! Hiçbir düşünce ve beşeri güç, Allah’ın kayıtsız-şartsız emrine müdahale edemez, nefsi bir talep olarak karşılayamaz. Gerek dünyada gerekse Türkiye’deki hangi toplum nasıl idare edilmek, yaşamak ve yapılanmak istiyor ise, diktayla engellenemez. Zaten savunulan demokrasi, böylesi bir hürriyetin açılımı değil midir? 

Laik ve Kemalistlerin rejimleri var ise, Müslümanlar da tartışılmaz haklarının ardına düşmelidirler. Ama münafıklar, laikliği İslam’ın bir teminatı olarak dayatmalarından ne huzur ne güven ne de birlik bırakmışlardır. PKK denen zalimlerde bu fırsatı kullanarak Müslüman Kürt kardeşlerimize musallat olmadılar mı?    

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” Bakara 48

“ İşte o gün kişi kardeşinden kaçar; Annesinden, babasından; Eşinden ve çocuklarından; O gün, herkesin kendisine yetip artacak bir derdi vardır.” Abese 34-35-36-37

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” Tevbe 38

Başarı için mazeret yokmuş…

Aman Yarabbi; bu nasıl bir iddia, bu nasıl bir güven, bu nasıl bir irade, bu nasıl bir benlik, bu nasıl bir tanrısallık, bu nasıl bir meydan okuma, bu nasıl bir mutlaklık, bu nasıl bir nefis!

“Ben bir tanrı değil insanım; mutlak bir başarı için kulluğumu aşabilme iradem yok; Allah dilemedikten sonra nasıl başarılı olabilirim; insanoğlunu etkileyebilecek mutlak bir güce sahip değilim; Allah’ın takdiri olmadan yaprak dahi yere düşmüyorsa ben ne yapabilirim; nasıl olur da Allah iradesini savuşturabilirim; yoldan çıkmışı hangi güçle iflah edebilirim; Peygamberlerin başaramadığını ben nasıl başarabilirim; karşımdakiler kulum olmadığına göre üzerlerinde bir yaptırımım olabilir mi; bu tamamen nefsi üstün kılabilecek bir taleptir” gibi mazeretler Ak Partice kabul görmeyecek, böylece teşkilatını tanrısallıkla kutsayıp başarıyı yakalamayı tartışılmaz ve kaçınılmaz addetmektedir.

Kendini 10 yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunduran Ak Parti, savunduğu laikliğin çarkına girerek “tanrı akıldır” felsefesini sindirebilmiş ki, başarı için hiçbir mazerete yer vermemektedir.

Başbakan Erdoğan, Allah’ın kendisine lütfettiği iktidarlığının getirdiği böbürlenmeyle tıpkı Atatürk misali kendini mağlup edilemez kabul ederek dilediğini yapabilecek bir kudrete sahip düşüncesinden başarı için hiçbir mazereti onamaması, ya Allah’ın bir ortağı olduğunu ya da akıl ve iradesiyle tüm kötülükleri ortadan kaldırabileceği zannetmektedir.

Oysa hiçbir nefis, kötülükleri istemeyeceği gibi barışa da karşı olmaz. Her nefis, huzur ve güvende yaşayabilmek ve tehdit altındaki tüm tehlikelerden kaçıp kurtulmak ister. Ancak her nefsin kendi doğruları için bir mücadelesi vardır. O mücadele kimi zaman kanlı kimi zamanda kansız bir akış içinde hak, adalet ve barışa odaklıdır. Lakin neyin barış neyin adalet getireceği seçimi nefislere terk edildiğinden tartışmalar ve çatışmalar asla son bulmaz.

İyiliğin temsilcileri nasıl Allah’ın elçileri peygamber ise, kötülüğünde temsilcisi de yine Allah’ın elçisi şeytandır. Dolayısıyla iyi ile kötünün savaşı kıyamete kadar sürecek bir yazgıyla tamamlanmıştır. Şüphesiz şeytanın bayraktarı olduğu kötülüklere karşı peygamber taraftarları da iyiliğin hâkim kılınabilmesi için insanlığın muhafazası adına mücadele etmekte ve kötülüğün nasıl engelleneceği ile ilgili Yaratıcı’nın buyruklarını rehber edinmektedirler.

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” Nisa 76

 

Ne var ki laik rejimin iktidarı ‘analar ağlamasın, gençler ölmesin, kötülükler son bulsun, barış gelsin ve ekonomi güçlensin’ gerekçeleriyle diyor ki; (Hâşâ) Allah kim ve ne bilir ki? Aklın tanrı olduğunu kabul eden laik ve hümanist düşünceye itibar etmek varken neden Allah’ın meşakkatli buyruklarını önemseyelim? Manasını anlamasan da oku Kur’an’ı, kazan cenneti! Hem Kur’an’ı laik siyasete müdahale ettirerek çağdışı, yobaz ve irticacı gibi ithamlarla yaftalanmak gururunuzu aşağılatmaz ve haçlılara dostluğumuzu bozmaz mı? Ayrıca iktidarı kaybetmemi, zenginleştirdiğim ve dünya gündemine oturtturduğum ülkenin yoksullaştırılmasını, itibarsızlaştırılmasını ve düşmanlarınızın başa gelmesini mi istiyorsunuz? Din başka siyaset başkadır. Bana inanıp güvenin şeytan dostu PKK’yı ıslah edip silahlarını bıraktırmak suretiyle kötülüklere son verecek ve yarının güzel günlerini yaşatacağım.”

Madem ikna yoluyla kötülükleri ortadan kaldırabilecek böylesi tanrısal bir etki ve güce sahipler; Başbakan Erdoğan’a ve Ak Parti’ye tüm insanlığı kötülüklerden kurtarıp sadece iyiliği egemen kılabilecekleri bir önerim var. Ak Partinin zihniyetine göre Allah’ın teşvik ettiği savaş şeytanidir(!).

PKK gibi lanetli bir zalim güruhunu kötülükten vazgeçirip Türkiye’yi huzur ve güvene taşıdığını iddia eden; neden şeytanla da uzlaşarak dünyadaki kötülüklerine son vermesin? Başarı için hiçbir mazereti kabul etmeyen bir iktidara, bu kolay olsa gerek!

Malumunuz üzere Hac ibadetinin bir yükümlülüğü olan Mina’daki şeytan taşlamada milyonlarca hacı, her yıl şeytan taşlar ama hiçbiri şeytanla diyalog sürecine girerek kötülüklerinden vazgeçmesi için barışa kalkışmaz.

Oysa şeytan dostlarıyla barışı sağlayıp kötülüklerinden vazgeçiren Ak Parti, Başbakan Erdoğan’ın önderliğinde topluca hacca giderek Mina’daki taşlama töreninde diyaloga geçmek suretiyle işlettiği kötülüklerden vazgeçirecek süreci başlatsa, aynı sonucu alamaz mı? Şeytan dostlarını ikna edebildiğine göre; neden şeytanı da ikna etmesinler ki?

Haydi, Başbakan Erdoğan ve Ak Parti! Gelin insanlık adına böylesi üstün ve yüce bir görevi başarabilme iradesini insanoğlundan esirgemeyin. Her ne kadar ruhla bedeni ayıran pozitivizm etkisinde kalarak din ile siyaseti ayırıştasınız da, bu talebe siyasi çerçeveden bakarak laiklikle ters düşmeyin.

Bir de yeni bir anayasa yapıyorlar. Millet Müslüman, Hıristiyan yahut Yahudi ama rejim laik (dinsiz) ve putperest. Peki, o anayasa da Allah var mı, vahiy var mı, İslam var mı, ayet var mı, Yaratıcı ve egemen olan Mutlak İrade var mı, Peygamber var mı, YOK!

Ne var? Laik ve putperest temelli anayasanın makyajla manipüle edilmiş hali! Öyleyse Allah’a, Resulüne ve kitabına iman etmiş bir mümin, bu anayasayı onaylamasıyla kâfir olmaz mı? Ama diyeceksiniz ki din ile siyaseti karıştırmayın, dinin hükümleri siyasette bağlayıcı ve geçerli değildir, öyle olsa dahi akabinde tövbe edersiniz; nasıl olsa Allah affedicidir.

“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Lokman 33

 Müslümanların anayasası Ku’an’ı Kerim’dir…

 

Öyle bir ülke düşünün ki…

Öyle bir ülke düşünün ki, halkı, toprağı, yapıları, hayvanı, devleti ölü bir adamın mülkiyetinde olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, doğuştan ölüme kadar neredeyse her canlı ölü bir adamın izinde olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adam ulu ve kurtarıcı ilan edilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, her nefes ölü bir adam için alınsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın ilke ve inkılâplarına ilişmek savaş sebebi sayılsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın fotoğraf ve heykellerine saygı duyulsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın ölüm saatinde hayat dursun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü adama zikredilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın ilke ve inkılâpları üzerine ant içilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ordusu ölü bir adamın askerleri olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın kabri kıyam yeri olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın dokunulmazlığı için ceza kanunları konsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ilahi hiçbir kutsiyeti bulunmayan ölü bir adam kutsal sayılsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, anayasası ölü bir adamın ilkelerine göre düzenlenip değiştirilmesi veya değiştirilmesinin teklifi dahi yasak olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, 75 milyon ölü bir adamın esaretinde olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın ırkı diğer ırkları yok sayabilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın sözleri Yaratıcı Allah’ın üstünde kabul görsün;

Öyle bir ülke düşünün ki, özgürlüğü ölü bir adamın verdiğine inansın;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adama şikâyetlerde bulunarak yardım dilenilebilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, eğitime başlayan çocukları ölü bir adama taptırtsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın her an dirilebileceği umudu beslensin;

Öyle bir ülke düşünün ki, bir millet ölü bir adam için canını vermeye kalksın;

Öyle bir ülke düşünün ki, varlığını ölü bir adama borçlu hissetsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, halkı Müslüman olmasına rağmen ölü bir adamı rab edinsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, kalbi ölü bir adam için atsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, kesilen damarından ölü bir adamın aktığına inansın;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın diktatörlüğüne dahi son veremesin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamı mezarında bırakmayıp diri tutsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adama saygı duyulma mecburiyeti konsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adama karşı özgürlüğünü sağlayamasın;

Öyle bir ülke düşünün ki, bayrağının üzerinde ölü bir adamın fotoğrafı olmadan değer taşıyabilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın devlete ve millete hükmetmesine sessiz kalınsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, milli bayramlar ölü bir adamın olabilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın prangalarını taşısın;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın adı korku yaysın;

Öyle bir ülke düşünün ki, dine karşı ölü bir adamın kimliği kullanılabilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, inanç ve ibadet hürriyetlerine karşı ölü bir adam kalkan edilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, düşmansı bölücülüğün sebebi ölü bir adam olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, eğiten, öğreten ve yazdıran ölü bir adam olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamsız vatan olamayacağı düşünülsün;

Öyle bir ülke düşünün ki, devlet ve millet ölü bir adama şükretsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın heykeline dahi yan bakmak suç sayılsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, özgürlük ve bağımsızlığa ölü bir adam sayesinde kavuşulduğuna iman edilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın izinden ayrılmadığı müddetçe aydınlıkta kalınacağına inanılsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, her şey ölü bir adam için yapılsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, milyonlarca atası olan insanlar ölü bir adamla atalaştırılsın;  

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamsız yok olacağı düşünülsün;

Öyle bir ülke düşünün ki, gelişme ve ilerlemesinin ardında ölü bir adamın olduğuna inanılsın;

Öyle bir ülke düşünün ki, hem demokrat hem de ölü bir adamın vesayetinde olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, ölü bir adamın ilkesinden dolayı İslami bir parti ve Müslüman adıyla dernek kurulması yasak olsun;

Öyle bir ülke düşünün ki, neredeyse nüfusunun tamamı Allah’ı Rab edinmesine rağmen ölü bir adama boyun eğmiş olsun;  

Öyle bir ülke düşünün ki, başöğretmen olarak ölü bir adam rab edinilsin;

Öyle bir ülke düşünün ki, hem Müslüman hem de putperest olsun…

 

O ülkeyle ilgili dünyada bir eşi ve benzeri olmayan daha birçok şey…

 

Dolayısıyla Türkiye, Atatürk’ün mahkûmiyeti altındadır!

“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle (yazdıran) Rabbin erkemdir (cömerttir).” Alak 4-5

 

Pozitif biliminin saçmalıklarından “zekâ ve korku”…

İnsanoğlu fiziki çatışmadan daha korkunç bir fikri savaş içinde olup, pozitif bilimin temsilcisi şeytan ile vahyin yaratıcısı Allah arasında ikilem yaşamaktadır. Nefsi ağır basanlar pozitif bilimin yanında yer alıp kul olduğunu kabul edenler Allah yolunda mücadele vermektedirler. Bir de her ikisine eyvallah diyenler, yörüngeden çıkmış yıldızlar misali zillet içinde kaybolup gitmektedirler.

Asıl korkulması gereken fiziki çatışmaya, savaşlara ve felaketlere neden olan düşman fikirler, dünya var olduğundan itibaren olduğu gibi birbirlerini elimine edebilmek için kıyasıya çarpışırlar. Bu savaş kıyamete kadar sürecek ve kesinlikle uzlaşma ve barış mümkün olmayacaktır. Yaratıcı Allah yanında olanların hükmen galip geleceklerine şüphe yoktur. Ancak oyun ve oyuncaktan ibaret dünyadaki kazanımlar, kimilerinin akıllarını karıştırıp teorilerin ve umutların içinde boğuldukları idrakini engellese de sonuç, Allah’ın hükmettiğinin dışında gerçekleşmeyecektir. 

İnsanoğlunun mutlak güç olarak biyolojik ruhsuz bir beyni, bedeni ve fiziği önemsemesi; özgür ve egemen olabilme arayışından ileri gelmektedir. Allah, ruh, vahiy, melek, cin veya şeytan gibi mutlak varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, pozitivist kompleksin egemen olabilme hırs ve ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen, fikirlerindeki ısrarcılıkları yine de gerçekleri gizlemeye yeterli olmamaktadır. Nedene değil de nasıla odaklattırıp nefsi öne çıkarmaları, insanların kandırılmasına kâfi gelmektedir. Ne de olsa gerçek dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, sözde beyin hücrelerinin ürettiği sanılan düşünce, mantık ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfıyla yazgıyı etkilenebileceklerini ve değiştirebileceklerini düşünmektedirler.

Mutlak güç ve yaratıcı olabilme hevesleri öyle haddi aşmış ki,  çaresiz ve zorda kaldıklarında somut doğa olaylarına bakar ama yine de o doğa olayların yaratıcısını kabule yanaşmazlar. Öylesine bir reddiye içindedirler ki, akıllarınca yaratıcısız doğayı dizginleyememenin ama fikir almaktan da geri durmadıkları bilgileri elde ederlerken de yaptıklarından utanırlar. Onlara göre, edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen bilgidir ama o bilgilinin nedenini ve gerçekçiliğini çözemezler.   

Zekâ ve korku ile ilgili hipotezleri de aynı saçmalıktadır.

Onlara göre; zekâ, her şeyin içyüzünü anlamak ister. Ancak gözlemlerini hep “dışarıdan” yapar. İçeri sızmayı, bir manada duyguları ve sezgiyi işin içine katmayı kendisi için eksiklik ve zayıflık sayar. Tıpkı duygulara karşı mantık kompleksi gibi! İşte böylesi gerçekten kaçan pozitivist zekâların ortaya koydukları düşünce ve teorilerin hiçbir temel dayanakları yoktur. İçgüdüyü kendilerinin bilinç dışı bir hali olarak kabul ederler. Çünkü içgüdü ile zekânın, aynı bir başlangıcın iki ayrı yönde gelişimi olarak görülmesi, bunlardan birinde başlangıçtaki unsurların kendi içinde kalması, diğerinde dışa taşarak maddeyi kullanmaya yönelmesi yüzündendir. Tıpkı mantık ile duygu misali içgüdü ile zekâ arasındaki bu çatışma, zekânın içgüdüyü önüne katıp sürme imkânından yoksun bulunduğunu, bir bakıma bir araya gelmeleri ihtimalinin olmadığını gösterir. Apaçık bir ikilem içinde çatışma yaşamaları, mutlak iradece nasıl mühürlendiklerinin apaçık kanıtıdır. 

Fizyolojik ve fiziksel oluşumlara işlev kazandıran ruhun; akıl, zekâ, içgüdü, düşünce, duygu ve hafıza gibi değişik tanımlamalarla karşı karşıya getirilmesi ve çatıştırılması kabul edilemez bir yanlıştır. Sözde iradece bilinçli bilgi ve davranışları beyne, akla ve düşünceye, bilinç dışındakileri de içgüdüyle bağdaştırmak, hiçbir düşünce ve anlayışın mantık çerçevesinde yeterlilik vermemesi gereken bir kuramdır. Evrim yoluyla içgüdüsel bir kazanım ya da içgüdülerinde gelişme olduğu düşünülen canlıların neden bu gelişmiş halleriyle yaratılmayıp bazı nitelikleri sonradan kazanabildiğini yaratma kavramıyla örtüştürmek de imkânsızdır.

Meselâ, ölüm ötesi ile ilgili korku denen duygunun, inanca dayalı olsun veya olmasın, bilinçli ya da bilinçsiz bir içgüdü halinde ortaya çıktığı iddia eder ve burada inanç faktörünün çok önemli bir rol oynamadığı söylenir. Buna örnek, “Korkunun ecele faydası yoktur” sözü gösterilir. Her şeyden önce bir şeyin herhangi bir inanca dayanması, bilinçli ya da bilinçsiz olmasını mantıksal veya fizyolojik bir içgüdüye dayandırmak kadar akıl almaz bir paradoks olamaz. Öyle olsaydı, düşündüğünü ve inandığını zihninde ve duygularında çözümleyerek ve pekiştirerek ister bilinçli ister bilinçsiz kesinkes yapabilecek bir iradeye sahip olunur ve içgüdüsel gelişen her şey yaşama geçirilirdi. Peki, bunu engelleyen nedir? Korkunun ecele faydası olmadığı apaçık ortadayken neden korkuluyor? Veya cennetin sonsuz bir saadet olduğuna inanıldığı halde, neden ölümden kaçınarak dertsiz ve elemsiz mutlu bir hayat olan cennet tercih edilemiyor? 

Teorilerine göre; bu noktada insanla hayvanı ayıran farkın hayvanın ölüm ötesi hakkında bir bilgiye sahip olmaması savunulur ve bunu doğuran etmenin ise, onun öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip bulunmayışı gösterilir. Bu yüzden de hayvandan bir mükellefiyetin beklenmediği düşünülür. Böyle olunca, içgüdülerinin gösterdiği yolda davranan hayvanın veri tabanında bir bilgi oluşmadığı öne sürülür. Yani, yerin iki metre altı ile ilgili en küçük bir korku duymamaktadır. Ancak yine de insanlar gibi ölümden korkmakta, rızık aramakta, çiftleşmekte, düzen kurmakta, üretmekte, yuvalarını inşa etmekte, yön bulmakta, tehlikelerden sakınmakta ve ölümle sonuçlanabilecek olaylardan şiddetle kaçmaktadırlar. Hayvanların bu davranışlarını, bu sefer hayvansal içgüdüyle özdeşleştirmektedirler.

Düşüncelerindeki böylesi açık çelişkileri savunabiliyor olmaları, ruhsuz fizyolojik bir fiziksel yaşam felsefelerindendir. İnsan olan ateistlerin, laiklerin ve diğer düşüncelerin ölüm ötesi hakkında inançları bulunmamasına rağmen, tıpkı hayvanlar gibi davranmaları, acaba öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip olmayışlarından mıdır? Öyleyse hayvanlardan ne farkları vardır? Beyinsiz olduklarından dolayı, onların da hayvanlar gibi bir mükellefiyetleri yok mudur? O zaman hayvansal içgüdülerle insansal içgüdüleri birbirinden ayıran ve veri tabanlarına bilgi gönderip yöneten ve yönlendiren kimdir? Eğer beyinsel, zekâsal ve iradesel özgür bir fizyolojik yapıya sahip isek, neden duygularımızı kontrol edemiyor, farklılaşabiliyor, düşündüğümüzü eyleme dönüştüremiyor, korkularımızı yenemiyor, dilediğimizi yapamıyor, kötülüklerden sakınıp iyiliğe yönelemiyoruz? Neden sıradan bir işgünün mutlu ve başarılı başlangıcı, insanın acı ve dehşet sonu olabiliyor? Acaba şartların ve değer yargıların düşünsel önemi fiiliyata geçirilebiliyor mu? Hayvanda olmadığı iddia edilen değer yargısı, nasıl bir yaşam enerjisiyle bağdaştırılarak ruhtan soyutlanabiliyor? 

Pozitif bilimin keşfedemediği, üzerinde deneysel ne bir araştırma ne de hiçbir gelişme gösteremediği ve sadece düşlerde şekillendirdiği gen formasyonu, neden fonksiyonel özelliğini koruyamıyor ve inanılmaz paradokslara sebep oluyor? Örneğin, Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Eğer insan, yaşamın gayesini belirlemek, nasıl davranacağına kendisi karar vermek ve ölüm ötesini kabullenmek durumunda ise, neden hayvansal bir şuura, hatta daha da sapkın inanç ve düşüncelere sahip olabilmektedir?

Bilim ve teknolojinin popüler makyajının etkisinde kalan ve dönüşümün iradesel yanılgısını yaşayan toplumlar, kadersel yaratılışta ve düzende değiştirilemeyen yapıyı, değiştirebileceklerini ya da kozmetik manipülâsyonlarla sanki değiştirmeyi başarmışlarcasına propagandasını yaparlar. Ancak bilimin yozlaşarak gerilemesine yegâne etken, doğrudan pozitivist olmasındandır. Laiklik, toplumların ahlâki değerlerini mahvetmekle kalmamış, din gibi bilimi de katletmiştir. Dolaylı olarak bilimde gelişmelerden nasiplenerek varlık amacından sapmış, kurtarıcı ve mutlak irade sahibi “tanrı insan” yaratabilme adına pozitivistçilerin hilelerine alet edilmiştir. Olumsuzu iyiye çevirmek yerine yaratmaya yönelmişler ve onlarca sorunu çözümsüzlüğe terk etmişlerdir. Hâlâ asırlar öncesinin problemleri devam edebiliyor ve üremelerine engel olunamıyor ama dönemsel aralıklarla makyajlar dökülüp gerçekler ortaya çıkınca, motivasyon sağlayıcı hileli yönlendirmelerle çarklarını döndürüyor, sözde muhakeme edebilen insan da kanabiliyor. 

Din dışı bilimin ve siyasetin aktörleri gelip gidiyor ama yalanları baki kalıyor.

“Pozitivizm niçinlerle uğraşmaz, ama nasılları iyi bilir.” Auguste Comte

Oysa nedeni bilmeyen nasılı bilemeyeceğinden kuramların ötesine geçilememektedir. 

“Olayı gördüler de nedeni görmediler.” Pascal

Auguste Comte’ın tarihimizdeki etkisini biliyor musunuz? 

Koyu bir ateist olan Fransız düşünür Auguste Comte, masonluk kanalıyla Osmanlı toplumunu dinden uzaklaştıracak telkinlerde bulunarak reformcuları örgütlemiştir. Comte, Tanzimat Fermanının mimarı mason Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektupta, Osmanlı halkının İslâm’ı bırakıp din olarak pozitivizmi benimsemesini tavsiye etmiş, böylece “faydasız olan siyasi birlik fikrinden”, yani Osmanlı’nın ve dünya Müslümanlarının birliği düşüncesi olan hilafetten vazgeçilmesi gerekliliğini vurgulamıştı. Comte, Osmanlı halkına “Allah yerine hümaniteyi” benimsemelerini tavsiye ederek, Atatürk Türkiye’sindeki çağdaş referanslı ilk ateist temellerini attırmış ve ateist inkılâplarla hem Osmanlı Devleti yıkılmış hem hilafet ortadan kaldırılmış hem de İslam alelade bir kültüre dönüştürülmüştür.

“Hangi sahada olursa olsun, bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır. “İman et”. İman, bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıftır.” Max Planck

AKP’yi kapatacaklarmış da;

Bülent Ecevit engellemişmiş…

Ölümüne bir kulaç kalmasına rağmen halen idrakten yoksun ve iflahı kabil olamayan Vural Savaş adlı azılı bir emekli başsavcı, mahkûm olduğu karanlıktan Müslüman Halka kin kusmaya devam edip dizlerine vurmak suretiyle yitirdikleri jakobenlikleri için hayıflanmakta, “insan bu mudur” ibretini ortaya koyarak, nasıl bunlara boyun eğilebildiği utancını yaşatmaktadır.

“Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.“ Enfal 22

Görünüşleri insan ancak fıtratları hayvan hatta daha da gafil olan mahlûklar, kibirlenip Yaratıcılarına sadakatle boyun eğmek yerine başkaldırmalarından aşağılık maymunlara dönüştürülmeleriyle meydan okumakta ve azgınlıkta sınır tanımamaktadırlar.

Sözde hem egemenliğin millette olduğunu hem de demokratik düzenden bahseden despot mahlûklar, halkın seçtiği Ak Parti iktidarını diledikleri gibi kapatabilecekleri hezeyanıyla açıkça savaş açıyorlar ama milletimiz, uluyanların ulumalarına kulaklarını tıkayarak muhatap dahi kabul etmemelerinden dolayı hukuka havale edip karşılık vermiyorlar.

Kendileri gibi vahiy düşmanı, türbanlı Müslüman bir vekili TBMM’den attırarak terör estiren solcu ve Kemalist bir Ecevit’in Ak Partinin kapatılmasına engelliği mümkün olabilir mi? Velev ki böylesi bir gücü ve iradesi olmuş olsaydı, partililerince ihanete uğrar ve zillet içinde ölür müydü?

Zorbalıklarıyla gururlanan mahlûklar, hep zorba kalacaklarını ve hiçbir gücün kendilerine yetinemeyeceği zanlarından, “Bugün yaşadığımız hiçbir şey olmayacaktı, Ergenekonlar falan olmayacaktı” sözleriyle Allah ve milletten üstün zorbalar olduklarını itiraf etmektedirler.

Artık Allah’ın yeter diyerek zalimliklerini sona erdirdiğini dahi muhakeme edemeyip zavallı bir ölümlüyü gerekçe gösterebilmeleri, haklarında söyleyecek bir söz bırakmamaktadırlar. Örneğin boş bir odada bağırdığınızda duvarlarda ses yankı yaparak geri döner ama onlardan hiçbir şey!   

Oysa savundukları özgür iradeleri, sözde mağlup edilmez güçleri, laiklik ve İnkılâp kanunları temelinde; neden süt dökmüş kediler misali miyavlayacaklarına arkalarına CHP, TİP, TKP, ADD ve DHKP-C’yi alarak diktatörlüklerini ele geçiremiyorlar?      

Söz konusu mahlûk, “İnkılâp kanunu, bütün kanunların” üstündedir diyerek her ne kadar ulusa da, Müslüman milletimiz nezdinde tek kanun Kur’an’ı Azimüşşan olup, diğer kanunların tamamı ayaklarının altındadır.

Bu sebeple ayaklar altına alınmalarından ölecek insanın can çekişmesi misali horuldanıyorlar, dolayısıyla Mutlak İrade ve Müslüman milletin yanında bir hiç olduklarının açığa çıkmasıyla gevezeliklerinden öte hiçbir eyleme cesaret edemiyorlar.     

Müslüman milletimize yazıklar olsun ki, yıllarca sefillerin gölgelerinden çekinerek boyundurukları altına girebilmiş ve bir yaptırımı oldukları tedirginliğiyle ahkâm kesmelerine sessiz kalarak ışığa güvenmeyip gölgelere teslim olabilmişlerdir.

Boş laflara esir olan bir millet olmaktan çıktığımız her gün, yıldızlarla birlikte güneşi de göreceğimiz yakındır. Yeter ki karanlıkta öten horozların güneşin doğduğu yanılgısına kapılmayalım.

Nasıl ki papağan söylenenleri anlamayıp aklında tutuyor ise, yolu karanlık dehliz olanların abartılarını anlamadan aklınızda tutma hamaliyesine girişmeyelim.

Unutmayınız ki nefis için ruh değil madde önemlidir. Nasıl ki rüzgârı göremeyip kuvvetinden anlıyor isek, ruhu da göremiyor ama etkisini hem bedenden hem de kâinattan anlıyoruz. Dolayısıyla boş laflar ve tehditlerle milletimizi esir eden mahlûklar, ağır ve zahmetli yüklerin altına girmemelerinden, vicdan taşımayıp hakkı ve adaleti gözetmemelerinden ruhları olmayan cesetlerdir.

Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar.” Victor Hugo

Hümanistler için cehennem vahşettir…

Dolayısıyla o vahşeti işleyen (haşa) Allah da!

Nefsine tutsak insan bildiğini sanıyor ama hiçbir şey bilmiyor. Bilmediğini kabul etseydi şeytanın adımlarını takip ederek hak ve adalete düşman kesilmezdi.

İyiliğin, asayişin ve barışın temini için kötüye karşı ceza, suça göre uygulanmak mecburiyetindedir. Yaratıcı Allah, yarattığı nefsi en iyi bilmesi, kalplerde saklananı ve geleceği takdir etmesi; makbul kullarına karşı merhametinden dolayı kötüyle mücadele ile ilgili olarak kurallar indirmiş, böylece insanların huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri ve kötülüğü şiar edinmiş azgınların toplumdan izole edilebilmeleri için hiçbir gerekçeye sığınılmamasını ve acıma duygusuna kapılmamasını emretmiştir.

Suçlunun insan görünümünde olması nefsi yargıyı doğurmuş, şeytan gizli bir rab olarak kötüye karşı merhamet duygularını galebe çaldırmıştır.   

Ruhtaki akıl ve duyguları yaratan Allah, yarattığı kullarına duyduğu sonsuz merhametinden dolayı akıbetleriyle ilgili uyarılarda bulunarak kötülükten ısrarla kaçınıp şeytanın takip edilmemesini, aksi takdirde yakıtı taş ve insan olan cehennemde kalacaklarını bildirmiştir.

Sanki devletler, daha çok özgürlük ve daha çok demokrasi gerekçesiyle kendilerini yok etmek isterlercesine sürekli yasa değiştirir ve çoğaltırlar. Oysa Yaratıcı Allah, tüm kâinat için indirdiği yasaların üzerinden asırlar geçmesine rağmen hiç değiştirmemiş ve arttırmamıştır. Çünkü yarattığı canlılar ve kurduğu düzen özde aynıdır.

Ne var ki devlet, doymak bilmez nefisleri memnun edebilmek için çıkardığı yasalarla suçları hazırlar, suçluyu da işlemesi için azmettirir. Dikkat edilirse suçluları teşvik eden yasalar, ceza yasalarının yanında daha da çoktur.

Nefsi yasalar, adaletsizliğin ve zulmün en berbat şeklidir. Eğer yasalar, yüksekte olanları kayırıp sokaktakilerini tahakküm altına alıyor ise, orada ayırımcılık, haksızlık, zorbalık ve zulüm var demektir. Oysa Allah, her kim olursa olsun ister kral ister dilenci, ister ebeveyn ister hasım olsun hak ve adaletten zerre kadar vazgeçilmemesini ve insanlığın layık olduğu seviyede yaşayabilmesi için hakkaniyetle davranılmasını emretmiştir.

Devletlerin halkı kendilerine uydurabilmek için yasalara boyun eğdirmeye zorlaması özgürlük ve demokrasi de, Allah’ın hükümlerine itaat mi kölelik ve gericilik?

Devlet, nefsi yasalarına karşı çıkanları ideolojisine göre ya cezalandırıyor yahut düşünce hürriyeti yahut barış adına affedebiliyor ama Allah, hiçbir ayırım gözetmeksizin ayetlerini inkâr eden, yalanlayan, itaat etmeyen ve kötülük işleyenleri cehennemle cezalandırıyor. Kimilerini cezalarını çekmeleri akabinde affedebiliyor. Dolayısıyla suç işleyenin cezasını çekmeden cehennemden çıkarılmaması adaletin bir timsalidir.  

Suçluları kayıran sözde insan hakları adına iyi ile kötü müsavileştirilip insan seviyesinde tutulması, şüphesiz haksızlığın ve adaletsizliğin ta kendisidir. İşte bu sebeple suçlular ve kötülükler üremekte, şeytan hedefini tutturmaktadır.

“Allah’ın hoşnutluğunu gözetenle Allah’ın hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kötü bir varış noktasıdır.” Al-i İmran 162

Kimilerinin Allah’a ve hükümlerine baş kaldırdığı halde yaptıkları iyilikler tamamen nefsi olup, psikiyatrı da Oidipus Kompleksi diye geçen kendini yüceltebilmek amacıyla giriştiği nefsi yardımlardır. Onun için temel düzen, neden ve kimin için yapıldığı üzerine oturmuştur.  

Ancak suça meyilliler suçlunun ağır cezalara çarptırılmalarına karşıdırlar. Hırsız değil isen hırsızın kolunun kesilmesine karşı olunabilir mi? Katil, hain, terörist, tecavüzcü ve bozguncu değil isen, idama karşı çıkmanın bir gereği olabilir mi? İyi olan kötüyü savunabilir mi? Suçsuz olan suçluyu himaye edebilir mi? İnsan olan suçu kendine meslek edinmiş mücrime insan diyebilir mi?

Allah için yapılan iyilikler, ibadetler ve teslimiyetleri ilkellik, insan adına yapılanları ise ilericilik, özgürlük ve demokratik gören nefsi anlayışlar, suçlunun eylemiyle misli olarak cezalandırılmasını da aynı düşünceyle değerlendirirler.

Allah ne suçları ne cezaları ne de cehennemi boşuna yaratmış, azıcık bir dünya menfaati için nankör ve hain insanoğluna hak ettiği bedeli vermiştir. Merhamete layık olmayana merhamet etmek, Allah ve insanlık düşmanlığıdır. Kötüyü nasıl iyileştiremezseniz, tövbe etmemiş ve hidayete erdirilmemiş suçluyu da insanlaştıramazsınız.

Nasıl ki cehennem Allah’a günahkâr olarak varanlar için ise, hapishaneler ve idam sehpaları da suç işleyenler için olmalıdır. Ne acıdır ki suçluların konumlandırıldığı caydırıcı ve ıslah edici sözde hapishaneler, daha çok azdırıcı konaklama mekânlarına dönüştürülmüştür. Cehennemde suçlulara taviz verilmeyip iliklerine varana kadar azap uygulanıyor ise, dünyada da hiçbir ödün verilmemelidir.      

Eğer kötülüğü yapan ve kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatanlara insan gerekçesiyle acınılırsa, dünyayı kötülerden ve kötülüklerden temizleyebilmek mümkün değildir.

Allah’tan değil de insanlardan korkanların benlik ve gururları da fevkalade vahim bir çelişkidir. Yaratıcıya karşı benlik ve gurur yaparlar ama kendi gibi yaratıklara kul olurlar. Bu durumda ceza ve azap olarak cehennem hak değil midir?

Yaratıcı Allah ve elçisi Resulüne karşı koyanların iyi olabilmeleri mümkün olamayacağından, Oidipus Kompleksi taşıyanların düşünce ve davranışları yanıltmamalı, Yaratıcısına asi olanın hilkatteki eşine iyi olabilmesinin imkânsızlığı temel alınmalıdır. Eğer dünyadaki yasalar ve düzenler, cehennemsi bir yaptırıma gidebilseydi, insanlığın var olduğu bir cennet doğardı. Bu sebeple afları mümkün olmayan nefse odaklı kâfir ve münafıklara karşı ne kadar sert olunursa, o kadar huzur ve güvene kavuşulur.

 “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73 

   

Dalaşmalarını ciddiye almayın…

Aldığınız takdirde şovlarını sürdürür ve sizi de çukurlarına çekerek kendilerine benzetirler. Sahnede birbirlerine saldıranların sahne arkasındaki pazarlıklarına şahit olsanız, psikolojinizin bozulacağı muhakkaktır.   

Sizlere dolaylı olarak Allah’ı bırakıp bana kul olun diyenlere gösterdiğiniz ilgi ve güvenden dolayı belalardan kurtulamıyor, farkında olmadan ilahlaştırdığınız lafebelerinden ötürü Allah’tan ne yardım ne çare ne de destek görüp doğru yolun aydınlığına kavuşamıyorsunuz.

Karşınıza sözde dindar, muhafazakâr, solcu, milliyetçi, liberal, laik, Atatürkçü ve Apocu kimliklerle çıkarak Allah’ın ayetlerini hükümsüz bırakabilmek için yarışan partilerin tamamı nefislerine boyun eğmiş sömürücüler olup, çıkarları örtüştüğü an öyle sarmaş dolaş olurlar ki, riyakârlıklarının karşısında insanlığınızdan utanırsınız.

 “Ben” merkezli şeytan dostlarından hiçbiri yoktur ki, insanlık, adalet ve millet için var olduklarını söylememiş olsunlar. Ancak sizler, şereflerini, namuslarını ve dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinenlerin dünya hayatına adadıkları nefislerinin çirkinliklerini görmek istemediğinizden sürekli aldatılmakta, sözde didişmelerini sanki hak arama gibi algılayarak destekte sınır tanımamaktasınız.

Allah’tan dileyin de gözünüze, kulağınıza ve kalplerinize inen perdeleri kaldırıp nasıl bir çıkarcı, fırsatçı ve sömürücü partilere olan tutsaklığınızı ortaya çıkarsın. Birinin diğerinden farkı olmadığı nefsi düzende Allah, hükmünü tamamlayıncaya kadar hem beklemeli hem de mücadele sürdürülmelidir.

Acımasız İslam düşmanı müşrik PKK öyle bir konuma yerleşti ki, siyasetin odağı haline geldi. Tüm politikalar onun üzerine gelişmekte, cani Apo’nun sözü Allah ve Resulününkinden üstünde tutularak dikkatle izlenen hale gelmektedir.

Artık Allah’ın kendilerini tutup yahut bırakacak olmaları önemsenmemekte, sanki o canavar kendilerine yardım edecek ve beladan kurtaracakmış gibi gönüllerde parıldatılmaktadır. Şüphesiz o gönüller, şeytanın taht kurduğu gönüllerdir ki, Allah’ın ayetlerini boşa çıkarabilmek için Peygamberimize dahi iftiralar dizmek suretiyle haklılıklarını kanıtlamaya çalışırlar.

Akıp giden tiyatroyu izleyin ama o tiyatroyu oynatan Yaratıcı’yı hesaba katın ki, gülerken kahra düşmeyin.

Bir anda dostların düşman, düşmanların dost olabildiği öylesi nefsi bir politikayı yaşıyoruz ki, kendini koruyabilen ve yaldızlı tuzağa düşmeyen iman sahipleri dışında her nefis, seçtiği safın bedelini mutlaka ödeyecektir.

PKK ve Apo denen zalimi bu Müslüman milletin başına bela eden DSP-MHP-ANAP koalisyonudur. İktidar öncesi asıp keseceği ulumalarıyla halk şans vermiş ve Apo’nun idamını engelleyerek bugünlere taşıyan MHP, koalisyon öncesindeki iğrenç sömürüsünü sürdürerek sözde savaş ilan etmektedir.

İktidar ortağı olduğu mazeretine sığınarak onursuzca devam ettirdiği DSP-MHP-ANAP koalisyonunda Apo’yu idam ettirmeyen MHP’nin ahkâm kesmeyi bırakmaması asla inandırıcı değildir. Madem idam ettirmeye gücü yoktu, istifada mı edemedi? Geçmişini baz aldığımızda, şayet bir iktidar şansı yakalayacağını bilse, hiç aldırış etmeden PKKBDP ile kol kola girerek AKP’nin yaptığından daha beterini sergilemekte sakınca görmeyeceği kuvvetle muhtemeldir.

Daha düne kadar birbirlerinin düşmanı olan ve her platformda birbirlerine en ağır eleştirilerde bulunan AKP ve BDP’yi uzlaştırarak aynı çizgide buluşturan Apo, şeytanın etkisini dünyaya kanıtlayarak geleceğin birleştirici kahramanı ve Nobel Ödülü sahibi olmayı hak etmiştir. Zaten Nobel ödülü, Müslüman milletimiz karşıtlarına verilmiyor mu? Bakalım, Başbakan Erdoğan’da bu ödülden nasiplenebilecek mi?

Haçlılar, nasıl Iraklı Kürtleri kullanarak Irak’ı parçalamışlar ise, Türkiye’de ki Kürtleri de aynı gerekçeyle sahiplenerek Türkiye’yi parçalayacaklardır. Asırlardır besledikleri amaçları, milletimizi Anadolu’da yok etmek veya Asya steplerine sürmekti. Osmanlı Devletinin ve hilafetin yıkılış amacı da ümmetsi bütünlüğü yok edip güçsüz hale getirmek değil miydi? Nasıl o dönemde Atatürk’e ve CHP’ye methiyeler dizip ödüllerle kıymetlendirmişlerse, bugünde Apo ve Başbakan Erdoğan’ı arşa yükselteceklerdir.

Nisan 2006’da yazdığım “Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda, A.Öcalan’ın gelecekte tıpkı Celal Talabani’nin Irak’a cumhurbaşkanı olması misali Türkiye’de de cumhurbaşkanı olacağını yazdığımda, neredeyse herkes bana hayal gördüğümü söylemişti. Sizce haklı değilmiş miyim?

Ayrıca “kan akıtacağımıza para akıtalım da hem Kürtler hem de Türkler rahat etsin” pazarlığıyla harami gelirlerini legalleştiren PKK, silahların susması karşılığı hazineden çok yüklü bir pay alacakları kaçınılmazdır. Diğer bir ifadeyle haraç alacaktır. Dolayısıyla Kürt hakları adına mücadele ettiklerini öne süren PKK, ahmak Kürtleri para karşılığı satmıştır. Katilin tek tanrısı paradır! Ateist veya Zerdüşt’ün başka bir değeri olur mu?

Unutmayınız ki kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir. Ancak para, iktidar hırsı ve nefsi bir yaşama ihtiyacı olanlar, zilletsi bir barışla geride ne şeref ne de namus bırakırlar.   

Napoleon Bonapart, İspanya’yı savaşta yendiğinde, İspanya Kralı, Napoleon’a şöyle demişti: “Siz sadece Para, Ganimet, Altın ve Toprak elde etmek için savaşırsınız, oysa biz şerefimiz ve namusumuz için savaşırız” demişti. Napoleon’da kendisine şu cevabı vermişti. “Doğru, herkes neye ihtiyacı varsa onun için savaşır.”

Nefse zor olandan kaçıyorlar…

Eğri kalpler hurdaya atılmadıkça; çözüm diye dayatılan sözde barışın güven ve aydınlık getirebilmesi bir yana, devlete karşı dâhil intikam ve düşmanlığı derinden körükleyecek, vicdanların fokurdamasıyla nefissel iknanın silkinip atılması akabinde ülke mezbahaneye dönecektir.

Devlet, kendini meydana getiren ve varlığının yegâne sebebi milletinin azılı düşmanıymış gibi iflah olmaz canileri işledikleri yüzlerce katliama rağmen masumlarmış politikasıyla silahlarını gömüp diledikleri yere göç ettirme toleransı, adalete dayanmayan kuvvetin nasıl zalim olduğunu kanıtlamaktadır.

Kâinatın ruhu ve insan topluluğunun kutsi bağı olan adaletin önemini kavrayamamış iktidar ve çıkar peşinde koşan hümanistler, insanın daima muhtaç olduğu gıdasını elinden almakla hayatına değer verecek bir şeyin kalmayacağını muhakeme edemiyorlar.

Olanları geride bırakıp önümüze bakalım mantığı şeytani olup, insanlığın temelini tahrip etmektedir. Çünkü bu mantık, kötülükleri tahrik edip azdıracak öyle bir felakettir ki, şeytanın da yaptırmak istediğidir. İnsan, her şeyi görünüşten ibaret sanmasından hilkatteki eşi ne kadar zalim olursa olsun insan belleyip merhamet duyması, kötülüğün yaşatılmasına yegâne sebeptir.

Adaleti hiçe sayıp vicdani haykırışı hissetmeyen bir devlet, ne kadar gösteri yaparak taklalarıyla beğeni toplasa ve doğru yolda olduğu imajı sergilese de, adalet ve vicdanların sahibi Allah tarafından tepetaklak edileceği mutlaktır.  

Zalime karşı adil olmayan çözüme giderek halkının geleceğini karartması kendi geleceğini de karartmakta, dolayısıyla lanetsi karanlıktan aydınlık bir geleceğe çıkabilmesi mümkün olamayacaktır.

Barış adına müzakereye kalkışılan PKK’lı Kürtler, yabancı bir düşman değil devletin vatandaşlarıdır. Dolayısıyla onları savaşan taraftar değil ihanet eden acımasız asiler kategorisinde değerlendirerek yaptırıma gidilmeli, adaletin gereği her vatandaşa uygulanan ceza onlara da tatbik edilmelidir.

Unutmamalısınız ki Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk ve CHP’lilerde Osmanlı Devletinin vatandaşlarıydı. Onlar da devletlerine ihanet ederek kökten yıkmak suretiyle diktatörlüklerini kurmuş ve aradan yaklaşık yüz yıl geçmesine rağmen “Atatürk milliyetçiliği” anayasaca teminat altına alınarak, karşı çıkanlar vatan hainliğiyle yaftalanmışlardır.

Süreci tarafsızlıkla yorumladığımız da; o gün CHP ne yapmışsa bugünde PKK aynısını yapmakta, nasıl Osmanlı Devletinin üzerine Atatürk Devleti kurulmuş ise Türkiye Cumhuriyeti Devletini tamamen lağvetmeden bağımsız bir Apo devleti kurmak istemektedirler. Eğer o doğru ise bu da doğrudur. O yanlış ise bu da yanlıştır. Önyargıdan uzak bir serinkanlılıkla muhakeme edildiğinde itiraz hakkı bulunmamalıdır. PKK’nın ki ihanet de CHP’nin ki sadakat mi?

Hak ve adalet gereği her ikisi de yanlıştır; millet, böylesi bağışlanamaz yanlışları sindirebildiği müddetçe huzur ve güvene kavuşamayacak, çok daha beterlerine müstahak olacaktır.  

Gerek CHP gerekse MHP’nin Atatürk milliyetçiliğini savunarak geçmişteki yanlışa sahip çıkmak suretiyle PKK’lı Kürtlere karşı tavırları, asla kabul edilebilir değildir. İnsanlık nezdin de hem CHP hem de MHP’nin ilke ve düşünceleri PKK ile aynı olup, yanlışı ikrar etmeyenlerin bir başka yanlışı eleştirebilmeleri ve karşı çıkmaları da adil değildir.

Eğer geçmişi toz sanıp üflemekle temizlenseydi, gelecek var olmaz ve tarih tekerrür etmezdi.     

Maalesef ektiğimizi biçmekte, nasıl ki CHP devlet kuran ayrıcalığıyla meşruiyet kazanmış ise aynı yolu izleyen PKK neden olmasın?

Ancak her insanın kuvvetle karşı çıkması gereken PKK’lı canilerin yargılanmamalarıdır. Geçmişteki CHP’li hainlere karşı diretilmemesi ve yargılanmamaları sonucu gelişen olaylar nice olayları doğurmuş ve PKK’da ortaya çıkarak harami yapıda gecekondu inşa etme hakkını kendinde görmek suretiyle katledenin ve başkaldıranın yanına kar kaldığı anlayışına sarılarak meşrulaştırılmasını talep etmiştir.

Geçmişteki adaletsizliklerden dolayı PKK’lı suçluları hoş görüp geçiştirdiğimiz sürece, ülkemizin başı beladan kurtulmayacak ve Allah’ın adı olan adalet, intikamını muhakkak alacaktır.

Her insan, ortaya birçok gerekçe koyarak haklı olduğunu savunabilir ama o haklılığın adil olup olmadığını aramaz. Nefsin insanları hükmetmesinden adalet biçilmiş, dolayısıyla nefissel bir adalet türemiştir. Ki, o adalette şeytani olup, ancak haksızlığı ve kötülüğü yayabilmek için varlığını sürdürür.

Evet, ben de Müslüman olarak milliyetçiyim. Ancak ırkımın değil dinimin ve Hz. Muhammed (S.A.V) milliyetçisiyim. Diğer bir tabirle ümmetçisiyim!

Ne olacak şimdi?

Biri Türk milliyetçisi, biri Kürt milliyetçisi; ben de İslam ümmetçisiyim! Bu durumda hem Türklerin hem de Kürtlerin hasmı mı oluyorum? Müslümanlığı kabul etmiş biri olarak ırksal ve kültürel bir milliyetçiliği savunmam, dinime ihanet olmaz mı? Bu durumda Türk veya Kürt milliyetçisi Müslüman olabilir mi?

Sonuç olarak; PKK’lı katillerin yargılanmaksızın salıverilmeleri adaleti ve vicdanları katletmek olup, bedeli hayal edemeyeceğinizden çok daha ağırdır.

PKK’lı Kürtler, insanlıkta, barışta ve adalette samimi iseler; cani suçlularını derhal teslim etmeliler ve işledikleri cinayetlerle ilgili yargı önünde durmamalıdırlar ki, hak ve adaletten taraf oldukları kanıtlanmış olsun.

Eğer iktidar, siyasetinin en mühim prensibini adalet yapsaydı, çözümle ilgili olmazsa olmaz koşulu olarak suçluların gitmesini değil teslimini şart koşardı.

Adil olmayan bir çözümü adilmiş gibi göstermek, ancak şeytanı bir yetenektir.

“Barış zor savaş kolay” diyenler bilmelidirler ki; onursuz, haksız, adaletsiz ve şerefsiz bir barış, insaniyet adına gerçekten zordur. İnsanım diyen bir beşer, zilletsi bir barışı hazmedemez. Şeytani bir yürek taşımak, gerçekten büyük bir cesaret ister. Çünkü yaratıcı Allah, şeytani yürek taşıyanların en azılı düşmanıdır. Dolaysıyla kötü ve adaletsiz bir barış, en şiddetli savaştan daha beterdir.  

“Haksızlığa sapıp bütün insanların senin peşinden gelmeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalman daha iyidir.” Mahatma Gandhi

“De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.” Araf 29

 

Allah’a değil nefislerine iman etmişler…

Allah ve Resulünün hükümlerini yapmamayı günahkârlık, inkâr etmeyi ise kâfirlik olarak yorumlayan din adamları, hükmü yerine getirmemenin münafıklık olduğunu vurgulamaktan kaçınırlar. Sonuçta günahın affedilebileceği umudu vermelerinden günah işlemeyi dolaylı olarak meşrulaştırırlar. 

Oysa iman ettiğini ileri sürdüğü bir hükmü yapmamakla inkâr etmek arasında bir fark yoktur. Nasıl ki münafıklık ile kâfirlik arasında bir fark yok ise, iman ettiği şeyi yapmamakla inkâr etmenin de bir farkı yoktur. Dolayısıyla inandığı halde yapmayanla inanmadığı halde inkâr edenin farklı değerlendirilebilmesi mümkün değildir. Biri hain diğeri düşman!

Adamın biri zamanın zatına; ”Namaz kılmayan kâfir olur mu” diye sormuş, o da, ”Kâfirlerde namaz kılmıyor” diye yanıtlamış.  

“Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara da kâfirlere de içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır.” Tevbe 68

İnsan, her ne işle iştigal ediyorsa da vahyin ortaya koyduğu kriterlere göre karakterleşmekte, nefis veya Rahman doğrultusunda özleşmektedir.

Anadilde eğitim gerekçesiyle tarihteki barbarları aratacak canavarlıkta milletimizi katleden ve diri diri yakabilecek kadar gaddar bir PKK ile uzlaşı hem Allah nezdinde hem de insaniyet adına haram ve affedilmez bir suçtur. Zaten güya Kürt kökenli toplum adına giriştikleri hunharlıktaki mazeretlerinin anadilde eğitim hakkı olması, taleplerinin nasıl nefsi olduğunu, böylece nefisleri gereği önlerine gelen her canlıyı doğramakta sakınca görmeyen sapıklar, insan mı ki müzakereye kalkışılabilmekte ve muhatap alınabilmektedirler?   

Ki, kendini Müslüman sayan bir Kürt, eğer anadilde eğitim hakkı adına PKK zulmünü meşru sayabiliyor ve canilerin arkasında durabiliyor ise, vallahi billahi o Müslüman değil münafığın ta kendisidir. Hatta vicdan ve muhakeme taşımayan vahşi bir yaratıktır!

Dilin Allah nezdinde bir önemi ve yaptırımı varda ben mi bilmiyorum? Dil de ırk gibi Allah’ın yaratma kudretini ortaya koyan ve tıpkı bitkiler misali renkten öte ne niteliği ve bağlayıcılığı vardır? Allah, Peygamber Efendimizin dili olan Arapçayı dahi şart koşmayıp farklı diller ve ırklar yaratarak zenginliğini insanlık hizmetine sunmuşken; Kürtler şeytan mı ki, dil için insan öldürüyor ve isyan çıkarıyorlar? Aynı yaklaşımım Türkler ve diğer milletler için de geçerlidir.

Her ne kadar CHP Diktatörlüğü tarafından asimilasyona tabi tutulmuş isek de, uluslar arası arenada Türk ve Türk bayrağı doğrudan İslam’ı sembolize ettiğinden terörist PKK istedi diye vazgeçilebilmesi mümkün değildir. Ben bir Müslüman olarak nasıl Atatürk milliyetçiliğini reddediyorsam, Müslüman Kürtlerde Apo milliyetçiliğini reddetmelidirler.

Adı çözüm süreci olan şeytan yolu, “analar ağlamasın, gençler ölmesin, kardeş kardeşi vurmasın” gibi manipülasyonlarla idamlık suçluların aklanması, ne Allah’ın ne de hiçbir vicdanın kabul edemeyeceği bir iblis tezgâhıdır.

Oysa başta Sahabi olmak üzere nice Müslümanlar küfrün karşısında Allah ve vatan adına genç yaşlarda ölmemişler miydi, anaları ağlamamış mıydı? Peygamberimizin başkomutanlık yaptığı savaşlarda baba-oğluna, oğlu-babaya, kardeş-kardeşe karşı savaşarak birbirlerini öldürmemişler miydi? Neden Peygamber Efendimiz müdahale edip engellememişti? Çünkü hak ve adalet uğruna kötü kim olursa olsun cezası ve katli farzdı.

Düşünün, ömrünü savaş meydanlarında geçirmiş bu milletin yüz binlerce ecdadı neden şehit olmuş ve anaları ağlamıştı? Onlarda günümüzdeki hezeyan gibi genç yaşlarda ölmeyip düşmanla barış yapmak suretiyle yaşamalarına devam edemezler miydi? Analarının kollarında saadet süremezler miydi?

Azılı zalimin tehditlerini ciddiye alarak gerek yandaş yığınları gerekse haçlıların baskılarıyla etki altında kalan Başbakan Erdoğan, değil toplumun tamamının desteğini, arkasına dünyayı da alsa teröristlerce katledilen insanların geriye kalan yakınlarının rızasını almadan Allah’ın gazabından kurtulabilmesi ve çözüm diye sunduğu şeytan yolunu başarıyla sonuçlandırabilmesi imkânsızdır. Hani öldürülenlerin yakınları rıza göstermeden devlet af edemezdi? Demek ki PKK’lı teröristler istisna!

Nasıl bir akıl, yargı ve izandır ki, silahları diledikleri yere gömüp ülkeyi terk etme serbestîsi, eğer verilen taahhütlerin yerine getirilmemesi akabinde tekrar gömdükleri yerden silahlarını çıkararak kıyıma girişme pazarlığıdır. Dünya yaratıldığından bugüne kadar hangi devlet, teröristler yahut düşmanlarıyla böylesi bir pazarlığa kalkışmış ve müsamaha göstermiştir?

Ayrıca silah bulmak nedir ki; önemli olan silah değil o silahı ateşleyecek canilerdir. Bugüne kadar rahatlıkla silah temin eden caniler, salıverilmeleri akabinde silah bulup tekrar saldırmayacaklarının garantisi var mıdır? Destek aldıkları düşman devletlerle de bir uzlaşma sağlandı mı?

Başbakan Erdoğan ifadesinde;”Çözüm sürecinin önemli bir aşaması olarak süreci takip edecek, toplumsal desteği perçinleyecek, çözüm iradesini güçlendirecek, toplumsal algıyı olumlu istikamette geliştirecek, farklı kesimlerin görüşlerini değerlendirecek bir heyeti tespit ettik” sözleri, içinde Allah rızası ve buyruklarının önemsenmeyip zalim PKK’yı hidayete erdirmiş gibi iflah olduğu teminatı taşıyor ki, inat ve ısrarla lanetlenmişlerle barışa ulaşabileceğini sanıyor. Öyleyse Allah’ın uyarılarını dikkate almayıp Başbakan Erdoğan’a mı güvenelim?

Anlaşılacağı üzere; Allah, Resulü ve hükümlerinin barınmadığı ve şeytanın bayraktarlığını yaptığı hümanist anlayış çerçevesinde yürütülen çözüm süreci, Başbakan Erdoğan’ın nefsi bir zaaf içinde olduğunu kanıtlamaktadır.  

Başbakan Erdoğan’ın;Tahriklere, sabotajlara, süreci bozmaya ve bulandırmaya yönelik girişimlere karşı herkesin gücü nispetinde sürece dâhil olmasını özellikle rica ediyoruz” açıklaması, acımasız teröristlere işledikleri cinayetleri kazanç saydırtıp adalet gereği hiçbir ceza almadan gitmelerine dâhil olmak ise ben, ne dinimi ne adaleti ne de vicdanımı satarak taraf olurum.

Adalet ve vicdandan yoksun argümanları nefissel mantığa hitap etmiş olsa da, zalim PKK ile girişilen süreç tamamen nefsi olup, şeytanın tahtı olan nefiste ne devlete ne millete ne de insanlığa yarar değil dehşet getirir.

Allah’ın ve vicdanların razı olmadığı harami bir çözümün refah değil felaket getireceği aşikârken, nasıl olurda harama ve yıkıma teşvik edebiliyor?

Canı yanmış milletin elini taşın altına sokmalarını istiyorlar. Müslüman milletimiz var olduğundan itibaren ne taşların altına elini sokarak zaferler kazanmıştır. Ancak manipüle edilen taş, cehennem ateşinin ta kendisi ise, bu nasıl bir taleptir?

Başbakan Erdoğan, Biz destek verenlerle yolumuza devam ederiz. Buradaki derdimiz başka; biz milletçe üzüm yiyelim, bağcı ile bizim işimiz yok” diyor. Ancak hak ve adaletten yana olan ve vicdan taşıyanlar böylesi bir yolda devam edemezler. Ayrıca Hz. Âdem cennetteyken Allah, kendisine şu ağacın meyvesinden yeme demiş ve şeytanın kendisini kandırmasıyla kovulmuştu. Acaba yenilen üzümde o ağacın meyvesi gibi olmasın? Dolayısıyla asıl bağcı Allah olup, her Müslüman’ın imanından ötürü bağcı ile işi vardır.

Şeytanla uzlaşma ve işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMA’dır. Dolayısıyla şeytan dostu PKK ile girişilen çözümün selamet getirilebilmesine ne kadar çabalansa da, yaldızlı sözler sarf edilse de, yığınların tamamı ikna edilse de, değil yetmiş akil insan(!), yetmiş milyon akil insan görevlendirilse de; kahpece kıyılan, parçalanan ve katledilen şehitlerin kanı, dul ve yetimlerin akan gözyaşları üzerine güvenli bir yapı inşa edilemez.

Adaletten ve cezadan ödün vermeyen Allah’a rağmen mi yollarına devam ederek çözümü gerçekleştirecekler?

Allah’ın laneti zalimlerin üzerineyken her kim şeytan misali insanlara vesvese vererek çözümü kurtuluş olarak dayatmaya kalkışır, biliniz ki korkunç bir yalan içindedir.  

Kürtlerin ayrılmak isteyip özerklik, federasyon veya bağımsız bir devlet kurma taleplerine böylesine şiddetli bir muhalefette bulunmayabilirim. Zamanında 23 milyon kilometre kare olan bir vatanımız vardı, şimdi ise 780 bin kilometrekare kaldı. Sonuçta dünya Allah’ın arzı olduğundan vatanın nicelik büyüklüğü değil içinde hak ve adalet var olmasıdır.

Yarın kıyamet kopacak dahi olsa PKK’lıların yargılanmayıp ceza almaksızın salıverilmeleri apaçık Allah’a bir başkaldırı ve millete ihanettir.  

“Onlara: Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Resul’e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” Nisa 61

Zalimin zulmünden kaçan Müslüman değildir!

Müslümanlığın günde beşer dakikadan namaz kılmak ve yılda otuz gün oruç tutup dünyayı geçimden ibaret sanan kimlikler, zulüm karşısında topyekûn mücadele etmek yerine bir gün daha fazla yaşayabilmek için zillet içinde kaçışmaları, vahyin belirlediği Müslümanlık şerefinden uzak olduklarını kanıtlamaktadır.

İslam ile birlikte kötülüğün temsilcisi şeytana biçilen görevin idrakini kavrayamadan Müslüman olduğunu iddia eden insanın vahiyle çelişkiye düşmesi, düşünce ve davranışından ortaya çıkmaktadır.

Kendi istek ve düşüncesine izafeten yaptığı ibadetleri Müslümanlıkla özdeşleştirmesi asli yükümlülüklerini önemsemesine, dolayısıyla Allah ve Resulünün hükümlerine göre değil nefsinin arzularına göre kabul ettiği bir İslam’ı yol edinmektedir.

Oysa yeryüzünde hakkın ve adaletin egemen kılınabilmesi için kötüye karşı savaşmak ve iflah olmaz zalimleri etkisiz hale getirerek Allah’a olan aşklarını ve bağlılıklarını kanıtlamak zorundadırlar.

Örneğin nüfusu 6 milyonu aşkın Myanmar’daki sözde Müslümanlar, zalim Budistlerin saldırıları karşısında savaşmak yerine çil yavruları misali kaçışmaları Müslüman olmadıklarına işarettir. Kendi vatanlarında zalimler evlerini, camilerini, çocuklarını ve eşlerini yakıp parçalarken canlarını kurtarabilmek için sığınacak yer aramaları ve yardım çığlıklarında bulunmaları, şüphesiz layık oldukları zilletsi akıbetin bir sonucudur.

Hâlbuki sözde iman ettikleri Allah’a sığınarak şehitlik ayrıcalığına inanmış olsalardı, ne korkup kaçar ne de çığlıklarla zalimlerin ayakları altında paspas olurlardı. Böylesi sefillere Allah yardım eder mi?       

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

İslam, nasıl egemen oldu? Allah Resulü dahi küfre karşı savaşarak galebe gelmesiyle İslam’ı yaymış, sadece Müslümanları değil insanlığın tamamını güvence altına almıştı.  

Bugüne kadar savaş meydanlarında cenk yapan Müslümanlar nefisleri için değil zalimlerin zulmü altında inleyen insan topluluklarını huzur ve saadete kavuşturabilmek amacıyla Allah adına savaşmış ve kurdukları devletlerle insanlığı yüceltmişlerdi. Ne zaman şımarıp Allah hükümlerinden yüz çevirerek nefislerinin adımlarını takip etme yanlışına düşmüşler, o yenilmez sanılan güçleri bir sabun köpüğü misali kaybolup gitmişlerdi.

Altı milyon Myanmar’lı sözde Müslümanların içinden iman etmiş bin kişide mi yok ki, Allah’ın yardımını hak edici bir cengâverlikle çekindikleri şeytan dostlarını kolayca mağlup edebilsinler!

Sanki zillet içinde kaçtıkları yerde ölüm kendilerine gelip çatmayacakmış gibi savaştan korkup kaçan Müslüman olabilir mi? Oysa Kur’an’ın hükmü gereği dünya nimetlerine koşmayıp zamanında İslam’ın egemenliği için Myanmar’da mücadele etmiş olsalardı, kaçan değil kovalayanlar olarak zulmün eserini yaşatmamış olurlardı.       

(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Tevbe 41

Allah yolunda savaşa çıkması gereken Müslümanların yere çakılıp kalarak dünya hayatını ahirete tercih etmeleri, zalimin zulmüne neden olmaktadır.

Geçmişteki iman sahipleri günümüzdeki münafıklar misali nefislerinin peşine düşseydi, yaşanabilen bir iyilik var olmazdı.

Başta kendi Osmanlı tarihimiz olmak üzere sayısız örnek verebileceğim zalime karşı verilen mücadelelerin nefsi ibadetlerle elde edilmediğini, şeytan ve dostlarıyla varılan barış adı altındaki teslimiyetlerle huzur ve adaletin sağlanmadığı ibretle:

Adı bir dağa ve Akdeniz’i Atlas Okyanusuna bağlayan boğaza (Cebel-i Tarık) verilen Endülüs fatihi ünlü komutan Tarık bin Ziyad, Batı Afrika’da yaşayan Berberiler adındaki küçük bir göçebe topluluktandı.

Kökenleri Orta Asya’ya uzanan bu topluluk, Emevi Müslümanlarının buralara yayılmalarının ardından Müslüman olmuşlardı. O dönemde Kuzey Afrika valisi Nuseyr oğlu Musa idi. İslam’ı ve adaleti hâkim kılmak ve halkına zulmeden barbarları yok etmek adına Avrupa’ya yayılmaya karar veren Berberiler, bir ordu hazırladılar. Ordunun başına da halktan bir köle olan Ziyad’ın oğlu Tarık getirildi. Tarık, yaklaşık yedi bin kişiden müteşekkil ordusunu gemilere bindirerek denizi geçip, Endülüs, günümüz İspanya kıyılarının güneyindeki dağın eteklerine çıktı ve oraya Tarık Dağı adını verdi.

O dönemlerde, o bölgede kökenleri Cermen ırkına dayanan ve Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkarak, Roma’yı yağmalayan Batı Gotlar (Vizigotlar) adlı barbar bir kavim hüküm sürmekteydi. Bunlar oradaki halka ağır bir şekilde zulmetmekteydi. Tarık’ın, ordusu ile bu bölgeye geldiği haberini alan Vizigotların Kral’ı Rodrik, yaklaşık doksan bin kişilik büyük bir orduyla savunmaya geçti. Tarık’ın komutasındaki yedin bin kişilik İslâm ordusu, doksan bin kişilik İspanyol ordusuyla karşılaştı.

Çarpışma yaklaşıyor ve gerilim yükseliyordu. İşte bu noktada Tarık, askerlerinin zoru görünce kaçmalarını önleyebilmek adına, oraya gelmek için kullandıkları tüm gemileri ateşe verdi. Askerlerine; “Artık bizim için geri dönmek olanaksızdır. Önünüz düşman, arkanız deniz ile çevrili bulunuyor. Direnmekten başka şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Kısa bir süre derde ve güçlüğe katlanmayı göze alırsanız, uzun süre rahat edersiniz. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ve şehit olana dek savaşın.”

Savaşın sekizinci günü Tarık’ın ordusu sürekli tazelenen Vizigotlar karşısında yorulmaya ve geri çekilmeye başladı. Bunun üzerine Tarık tekrar askerlerine; “Kahramanlar, nereye gidiyorsunuz? Gaflete kapılıp, nereye kaçmayı düşünüyorsunuz? Şehitlikten daha üstün bir izzet ve şeref var mı? Unuttunuz mu önünüz düşman ve arkanız denizdir. Bana bakınız ve ben ne yaparsam siz de onu yapınız” diyerek düşmana doğru atıldı.

Kendisine barbar kavmin sancağını hedef aldı. Sancağın yanındaki, kıymetli taşlarla süslü tahtında rahat bir şekilde oturan Vizigot Kralı Rodrik’i bir anda karşısında bulan Tarık, derhal hasmı olan Kralı öldürdü. Bunun etkisi ile Vizigot ordusu dağıldı. Tarık, düşmanını kovalayarak Vizigotların başkenti olan Toledo kentini alarak, 350 yıllık barbar Got hâkimiyetini yıktı. Bundan sonra Batı Avrupa’da yaklaşık sekiz yüz yıl sürecek olan İslam devleti ve uygarlığı dönemi başladı, dolayısıyla herkes barış ve adalet içinde yaşadı.

Şöyle bir yargıya gidersek; ya o günün savaşanları Müslüman değil ya da günümüzün barışçıları Müslüman değil! Sizce kim Müslüman’dır?

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

 

Batıl çark Başbakanı da öğüttü…

Allah ve Resulünün hükümlerini değil de akil insanlar olarak nefis düşkünlerini sözde çözüm sürecine dâhil eden Başbakan Erdoğan, laik anlayışı gereği Allah’ı devletten koparmasının bedelini mutlaka ödeyecektir.

Etkin Akıl yahut akil olarak ayetlerle öğüt veren Allah’ı ateistler benzeri sanki aklı yokmuşçasına tavır takınması, ateizm kuramlarından farksızdır.

Ateizm şöyle iddia eder:

Peki, akıl ve zekâ sahibi oldukları iddia edilen bu metafizik varlıklar, “beyin” denen fiziksel organa ya da bu organın yerine geçecek başka biyolojik yapılanmalara sahip midirler? Özellikle “sonsuz derecede zeki” olduğu vurgulanan Tanrı, bırakalım sonsuzu bir tane bile beyin hücresine sahip midir? Einstein benden zekidir. Sonuç olarak benden daha fazla sayıda beyin hücresine sahiptir. Onun beyin organı, kendisinden daha az zeki olanlarınkinden “fiziksel olarak” farklı, büyük bir yapıdadır. “Akıl” denen soyut tanım, eninde sonunda “hücre” denen somut maddelere bağımlıdır. Beyin hücresi az olan insan, çok olandan daha az akıllıysa, varlığında ısrar edilen Tanrı, dünyadaki en küçük beyinli ve en akılsız insandan, sonsuz derecede daha aptal bir varlık olmaya zorunludur.

Acaba bu düşünceden dolayı mı Allah’ın akli olarak yeterli olmadığı yahut laiklik gereği mi Allah’ın siyasette bulunamayacağı kararıyla ayetler hiçe sayılabilmektedir?

İşte maalesef Başbakan Erdoğan’ın İslam’ı kabul etmiş bir mümin olarak laiklik vurgusu, ya laikliği ya da İslam’ı bilmediğini veya iktidarsal çıkarı adına hem laikliği hem de İslam’ı eğip bükerek nefsince karar kıldığı dolambaçlı bir yolu izlediğini kanıtlamaktadır. Birbirine iki zıt ve düşman düşünceyi bir arada yaşatma çabası sürdürülmeye çalışılsa da, ateş ile barut misali infilakı durdurulamaz veya ortaya çıkan paradoksu örtbas edemez.

Ne iktidarı müddetince ne de dış siyasette geliştirdiği politikalar İslami olmadığı gibi laikte değildir. Tamamen harmanlaştırılmış bir ucube anlayışla geçiştirilmeye çalışılan günün, istikbalde neler getireceğini her ne kadar Allah bildirmiş ise de nefis, uyarıları dikkate aldırmayarak anlık kazançlara odaklandırmak suretiyle makyajı kurtuluş zannettirmektedir.

Her neyse! Nefsi galebe çalanlar, Allah’ın uyarıları dinlenmiyor da ben kimim ki dikkate alsınlar? Zaten Başbakan Erdoğan, “Benden başkasını dinlemeyin ve güvenmeyin” demiyor mu?   

Bu sebeple “akil insanlar” denen PKK yandaşları, PKK’lıların sınır ötesine değil de devlet kademelerine yerleşmelerine gözlemcilik yapacak, yabancı teröristler dışındakilerin tamamı şehir merkezlerine konumlandırılarak, atakürt apo’nun barış planı uygulanacaktır. Zamanında CHP’de aynı politikalarla teröristleri mevki ve makam sahibi yapmamış mıydı?

Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.” Hud 93

  

Başbakanın kitabı nedir ki;

Kitabında ne vurmak ne de öldürmek olmadığını açıklayarak hangi kitabı kastettiği anlaşılamamıştır. Kur’an’ı Kerim’in olmadığı özellikle şu ayetle aşikârdır.

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, büyük kazançtır.” Tevbe 111

“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” Al-i İmran 157

Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

Şüphesiz Kur’an’da yer alan yüzlerce ayeti burada zikretmeyerek; apaçık bir Allah ve İslam düşmanı olan PKK’yı kardeş olarak nitelendirip huzur içinde yaşanacak kimseler olarak gösterilmesi, kitabın Kur’an’ı Kerim olmadığına işarettir. Çünkü Kur’an, zalimlerle ve şeytan dostlarıyla barışı ve bir arada yaşamayı yasaklamış, Allah adına savaşılmasını emretmiştir.  

 

Ey Başbakan Erdoğan!

Size Allah’ın açık ve seçik ayeti kâfi gelir mi bilemiyorum, her ne kadar zannınızca ülke menfaati adına zalim PKK ile giriştiğiniz barış sürecinin yarar getireceğine inansanız da kalplerde saklı olanı ve niyetleri bilen Allah, sizleri uyardığı halde dinlemeyip nefsiniz doğrultusunda politika yapmanızın insanlığa ödeteceği bedeli düşündünüz mü? Eğer Allah’ın iradesini alt edecek bir gücünüz yok ise, neye ve neyinize güveniyorsunuz?  

Nasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, hâlbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” Tevbe 8

DHKP-C’nin siyasi uzantısı CHP ne olacak?

Kontrolündeki terör örgütlerini yitiren CHP’nin son kalesi DHKP-C’nin güvenlik güçlerince darmadağın edilmesi ardından köşeye sıkışan CHP, kuvvetle muhtemel şeytanla yeni planlar içindedir.  

Terör, isyan ve ihanetin odağı CHP, sözde millet adına kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini mundarlaştırmak suretiyle lanete çarptırtmış, o günden itibaren baş gösteren tüm ayırımcılıklar, başkaldırılar ve zulümlerinin bedelini millete ödeterek birlik ve bütünlüğü kaybettirmiştir.

PKK’nın terör gerekçeleri de doğrudan CHP hegemonyasındaki devleti işaret etmekte, sorunların tek müsebbibi olmalarından insani bir direniş olarak gördükleri isyanlarını haklı mecraya çekmektedirler. Sorumlunun CHP mi yoksa PKK mı olduğu kökten irdelenmediği sürece yeni PKK’lıların çıkmaması mümkün değildir. Bir musibetin ortadan kalkması yeni musibetlerin doğmayacağına garanti değildir.

Eğer devlet dürüst olsaydı, sapan örgütler devlete dolayısıyla millete zarar veremez ve içinde bulunduğumuz kahredici utancı ve düşmanlığı yaşamazdık.

Aslında geriye dönüp Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş sürecini dikkate aldığımızda, nasıl Osmanlı Devleti asla haklılığı olmayan bahanelerle yıkılıp Türk millet adına Atatürk Diktatörlüğü kurulmuş ise, PKK’da aynı mazeretlerle Türkiye Cumhuriyetine karşı isyana girişerek Kürtler adına Apo Diktatörlüğünü kurmak istemektedir. Bu sebeple geçmişte ne ektik ise, bugünde hasatla karşı karşıyayız. Şüphesiz geçmişteki yanlış ne ise bugünde aynıdır, dolayısıyla yanlışa karşı yanlışın meşruiyeti olamaz.

Osmanlı Devleti ve İslam’a karşı girişilen isyan sonucu muvaffak olan CHP, nasıl milletçe kabul görmüş ise, PKK’nın da onanmamasına sebep yoktur. Çünkü ilk düğmenin yanlış iliklenmesi, sonraki düğmelerin de yanlış ilklenmesini kaçınılmaz kılar.

Meşrulaştırılan CHP ve yanlışlar bütünüyle ele alınmayıp da sadece bir kesim hedef seçildiğinde, çözüme ulaşmak ve yanlışı temelinden söküp atmak imkânsızdır. Böylece yalnızca yanlışı erteler ve daha derin yanlışlara cesaret vererek bölünmelerin ve düşmanlıkların önüne geçemezsin.

Tamamen hislerden arınıp adalet çerçevesinde gelişmelere eğildiğimizde, PKK ne kadar düşman ve millet aleyhine kabul edilemez bir felaket ise; ihaneti, isyanı ve acımasızlığı üreten merkez CHP’de o kadar düşman ve felakettir. CHP meşru ise, neden PKK’da meşru sayılmasın sorgusunu adalet merkezinde aramalıyız.

Bugün PKK’nın bebek katili ve kırk bin kişinin ölümünden sorumlu olduğu haklılığıyla meşrulaştırılmasını sindiremiyor ama CHP’nin yüz binleri katlettiğini, geriye binlerce dul ve yetim bıraktığını, Müslümanları asimilasyona kalkıştığını, babalarını görmeden doğan sayısız bebeklerin feryatlarından hiç bahsedilmemesi adil midir? Eğer tarihimize bakıldığında, CHP’nin PKK’dan çok daha gaddar, ırkçı ve İslam düşmanı olduğu tespit edilebilecektir. Bu durumda PKK’nın mı yoksa CHP’nin mi daha şeytani olduğunu sorgulamak, adil yargın tartışılmaz yoludur.  

Şüphesiz kötüleri derecelendirmek, dolaylı yoldan kötüyü cezp etmek olur ki, fevkalade tehlikelidir. Ne kötünün iyisi olur ne de kötünün iyi yanlarını alarak ehven olabildiği iddia edilir. Nefsin katkı ettiği adalet, asla adalet değildir. Adalet, hislere peşkeş çekilmeyecek kadar hayati bir özdür.

CHP’nin varlık sürdüğü bir ülke de PKK’nın da pekâlâ hakkı vardır. Biri benden diğeri de karşı taraftan diye bakıldığında, zalim ayırımcılığıyla kötülüğü daha da semizletirsiniz. Zaten CHP olmasaydı; geçmişten bugüne sarkan isyanlar yaşanmaz, PKK, DHKP-C’, Balyoz, Ergenekon, darbeler ve düşmanlıklar var olmazdı. Bu sebeple din, insanlık, vicdan ve hak düşmanı CHP silinmediği müddetçe milletimizin huzur ve güvene kavuşabilmesi hayalden öte değildir. Şeytanın misyonu gereği boş durmadığı bir âlemde, dostu CHP’nin boş durabilmesi mümkün müdür?

Türkiye’nin lanetten kurtulabilinmesi, fitnenin sona erebilmesi, taşların yerine oturabilmesi, kabaran öfkelerin sönebilmesi, iyilerin biriktirdiği enerjinin dehşete dönüşmemesi ve milletin birbirine güvenip sakinleşebilmesi için CHP’yi hak ettiği çukura gömmek kaçınılmazdır.

Türkçülük ne kadar şeytani ise, Kürtçülükte o denli şeytanidir. Dolayısıyla ülkemizdeki şeytanın iki yüzünden birine kayma şeytanın esaretine girmek olur ki, artık ne insaniyet ne de adalet beklenir.

CHP’yi sözleriyle değil icraatlarıyla dikkatli okuyun ki, geçmiştekilerinizi mahvı perişan ettiği gibi geleceğinizi de bitirmesinler. Belki fikri açınız aynı olabilir ama insan ve vicdan sahibi iseniz, kendinizi değilse bile ülkenizi ve çocuklarınızı düşünmekle sorumlusunuz. Sadece benliğini galebe çaldırarak yaratıcısına asi olmuş bir CHP, insana karşı merhamet duyabilir, hak ve adaletli davranabilir mi?

Şeytan da ateşten yaratıldığını gerekçe göstererek yaratıcısı Allah’a karşı böbürlenmemiş miydi? Şeytanın ilhak ettiği nefislere mırıldadığı sözde iyi ve doğrularla kurtarıcı olduğu ne kadar inandırıcı ise, CHP’de o kadar inandırıcıdır.

CHP, hakkında yoruma ya da tartışmaya gerek bırakmayacak kadar aşikârdır ama insanların gözleri gördüğü, kulakları duyduğu ve kalpleri olduğu halde kavrayamamaları, nefislerinin bir sonucudur. İnsanların düşünceye ve vaade kıymet verip pratikteki karşılığını aramamaları asıl sorunun ta kendisidir. Tıpkı şeytan gibi peşine düşülen CHP gerçeğinin idrak edilememesi, neden karanlıklardan kurtulunamadığına bir delildir. Allah’ın bir laneti olmalıdır ki, CHP felaketlerini insanımız unutabilmiştir.

Güpegündüz aydınlık diye feryat edenler, aydınlığı karanlık hissetme lanetliklerindendir.

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” Araf 179

Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” Enfal 22

Devlet laik, PKK’da laik!

Peki, biz Müslümanlar hangi safta yer almalıyız?

Allah, birçok ayetinde iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden tüm anlayışları batıllıkla yaftalamış, apaçık bir düşman olduklarını buyurmuştur. İslam’dan başka hiçbir düşünce ve rejimin kabul edilmeyeceği, İslam hakim olana dek mücadelenin şart olduğunu ve şehit oluncaya kadar vazgeçilmemesini emretmiştir.  

Devlet Türküm diyor, PKK’da Kürdüm diyor. Böylece kaçınılmaz ırki bir çatışma başlayıp egemenlik hakkı adına silahlar patlıyor, halka kıyılıyor, tehdit ve pazarlıklar havada uçuşuyor.

Ne var ki sokaktaki insanlar Müslüman olup, ırklar savaşında yakılıyor, yıkılıyor ve biçiliyorlar. Her iki tarafta İslam karşıtı ama varlıklarını sağlayan Müslüman halklar! Fakat devlet adına mücadele verenlerin Müslüman, PKK adına cinayet işleyenlerin ateşe tapan Zerdüştler olması, biz Müslümanların kardeşlerinin safında yer almasını mecburi kılıyor.

Atatürkçüler, Apocular, ulusalcılar ve şovenler didişiyor, Allah diyenler nefisleri çerçevesinde ya izliyor ya da bilinçsizce taraf tutuyorlar. Oysa barış, dayanışma ve bütünlüğü sağlayacak nefis değil vahiydir. Dolayısıyla vahye düşman tarafların uzlaşıları samimi değil sinsi bir taktiktir. Tıpkı dolandırıcıların veya seks düşkünlerinin tuzaksı taktiklerinden farksızdır.

Nefsin hüküm sürdüğü bir müzakerenin kalıcı bir barışla sonuçlanabilmesi ne zaman mümkün olmuş ki, bundan böyle olabilsin!

Devlet ne kadar haksız ve adaletsiz olsa da, tabiiyetini taşıdığın müddetçe ihanet edemez ve başkaldıramazsın. Önce tabiiyetinden ayrılmalı, akabinde savaşmalısın. PKK, vekilleri aracılığıyla devletin en üst düzeyine kadar girip hem dokunulmazlık hem de siyaset yapma özgürlüğü elde edecek, sonra da isyan ederek dil, hak, hukuk ve ezilmişlik gerekçeleriyle meşruiyet arayacak.

Allah’ın razı olmadığı bir uzlaşı da bugün susacak silahlar yarının kıyameti olarak geri dönecek, ölen sayılı insanların yerini sayısız ceset dağları alacak!

Silahların susacak ve akan kanın duracak olmasından sevinin, mutlu olun diyorlar. Şehveti kabarmış bir düşkünün arzu ettiği kişiyle berberliği bir sevinç ve mutluluk doğurup akabinde felaketsi musibetlerle karşılaşması misali geçici tatmine umut bağlayanlar, dehşetin acısını en derinlerinde tatmaya mahkumdurlar.

İman, adalet, onur ve şerefini yitirmiş materyalistler için sevindirici olabilir ama haksızlık karşısında susmayı sindiremeyerek şeytan olmayı reddedenler için kabul edilebilmesi imkansızdır.

Karanlık bir dünyada misafir olarak yaşamaktan ise, aydınlık bir ahirette ebedi yaşamayı tercih eden iman sahipleri,  onursuz ve imansızca bir gün daha fazla yaşamayı düşünmezler bile! Asıl yaşamın ve özgürlüğün ahiret olduğa inanan, neden günü kurtarmayı istesin ki?

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Enam 32

Eğer ırkın, milletin, dilin, rengin ve aslın sana sorulmayacak ise, bu hırs ve isyan niye?

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” Hadid 20

PKK’nın samimi olmadığı kanıtlanmıştır.

Diyarbakır’daki nevruz (Zerdüşt bayramı) kutlamalarında Türkiye Cumhuriyetinin bayrağı açılmaması, oranın PKK’nın bağımsız bir toprağı olduğunu ortaya koymuş, dolayısıyla girişilen sürecin bir tuzak ve geleceğe yönelik bir aldatma olduğu belgelenmiştir.

Uluslar arası Deniz Hukukunda dahi yabancı karasularına giren bir geminin o ülkenin bayrağını çekmesi şartken, PKK meydan okumuş ve açıkça Diyarbakır’ın bağımsız bir ülke toprağı olduğu mesajıyla kalbinde sakladığı istikbaldeki hedefi bugünden deşifre etmiştir.

Dünkü yazımda PKK ile girişilen sürecin batıl olduğunu ayetlerle açıklamış, böylece aradan bir gün geçmesiyle haklılığım anlaşılmıştır.

Merhum Necmeddin Erbakan, Atatürk karşıtı olmasına rağmen portresini her kongre ve mitinginde asmış, dolayısıyla ne devlete ne de halka meydan okumuştu. Hem ayrılmayı düşünmeyip Türkiye Cumhuriyetine bağlı kalacaklarını iddia ediyorlar hem de fırsatını buldukları her aşamada başkaldırışlarını sürdürüp dolaylıda olsa kin ve nefretlerini kusuyorlar.

Tereddütsüz PKK ve BDP düşmandır ve kesinlikle Müslüman Kürt kardeşlerimizin temsilcileri değildir. Kürt kardeşlerimiz adına PKK ile yapılacak uzlaşma, sadece Başbakan Erdoğan’a baldıran zehrini içirmekle kalmayacak, milletimizin tamamına da içirerek yok edeceklerdir.  

Unutulmamalıdır ki PKK’nın ardına düşme gafletinde bulunan Kürt kardeşlerimin başıboş bırakılıp vahiy doğrultusunda ikna edilemediklerinden düşmanların ağına düşmüş, böylece milletin tamamı lavlara teslim arifesine getirilmiştir.

Analar ağlamasın ve gençler ölmesin hümanist söylemi PKK’ya diz çöktürüyorsa, bundan böyle ülke için savaşacak kimseyi de bulamazsınız. Çünkü o zaman da anaların ağlamaması ve gençlerin ölmemesi için hiçbir vatandaşı cepheye gönderemezsiniz.

Adalet, ne hümanist düşüncelere ne çıkarlara ne pazarlıklara ne de hislere boyun eğdirilmemesi gereken yüksek bir insaniyetlik ve Allah’ın vasfıdır. Bu sebeple çeşitli gerekçeler mazeret gösterilerek şeytan ve dostlarıyla yapılmayı düşünülen iyi niyetli her girişim kalıcı bir barışı değil yıkıcı bir felaketi körükler.

 (Resulüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 16

PKK ile girişilen süreç hak mı, batıl mı?

Hümanist çerçeveden bakıldığında barışçıl ama vahiy doğrultusunda bakıldığında ise batıldır. Çünkü PKK, şeytan adımlarını takip ederek batıla dalmış bir düşmandır, adalet gereği hiçbir şart ve koşulda müsamaha gösterilmeyip acıma duygusuna kapılmamalıdır.

Adalet, ne hümanist düşüncelere ne de hislere boyun eğildirilmemesi gereken yüksek bir insaniyetlik ve Allah’ın vasfıdır. Bu sebeple çeşitli gerekçeler mazeret gösterilerek şeytan ve dostlarıyla yapılmayı düşünülen iyi niyetli her girişim kalıcı bir barışı değil yıkıcı bir felaketi körükler.

Yanardağın söndüğü sanılarak magma tabakası üzerine inşa edilen yapılar patlamayla birlikte nasıl buharlaşıp geriye hiçbir şey bırakmıyorsa, hümanistlik adına PKK ile inşa edilmeye çalışılan yapı da ondan farksız değildir.

Unutulmamalıdır ki hümanizm, ateizmden beslenir; ceza ve adalet ise Allah’tan desteklenir. Dolayısıyla Nisa Süresi 135. Ayeti:Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır” temel alınarak yola çıkılmalıdır.

Ama diyeceksiniz ki, ne ayeti kardeşim, burası laik bir ülke, ne cüretle dini siyasete alet ediyorsun? Geçmiştekilerde aynı hezeyanlarla yerle bir olmuş, geriye toprak altında yıkık yığınlarından ve tarih sayfalarında yer alan adlarından öte hiçbir şeyleri kalmamıştı. Bitti mi; ahirette devam etmekte, vahyin siyasete alet edilmemesinin hesabı görülmektedir.

Şüphesiz herkesin olduğu gibi hükümetin ve PKK’nın da planları var ama Allah’ın da bir planı var! Ki, o öyle bir plandır ki, ne akamete uğratılabilir ne de nefislerce mağlup edilebilir! Dolayısıyla Allah’ın yönettiği kâinatta kendilerini akıllı sanarak birbirlerine tuzak hazırlayıp planlarının başarıya ulaşacağını düşünen beşer, Allah’ın planlarını nasıl altüst edeceğini idrak etmeksizin harıl harıl koşturmaktadırlar.  

“Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst ettik.” Neml 50  

Barış, sadece iman edenler arasında yapılması hükmedilen bir emirdir. Allah ve Resulüne karşı savaşan ve acımasızca insanları katleden PKK gibi zalimlerle barış değil ceza buyrulmuştur.

Her ne kadar yangını söndürebilmek için çaba sarf ediliyorsa da, soğutmanın mümkün olmayacağı ve kalplerde gizlenen közün daha korkunç yangınlar çıkaracağı vahyin ortaya koyduğu sonuçtur. PKK’nın fenalık etmekten geri durmayacağı, kalplerinde sakladıkları düşmanlıklarının daha büyük olduğu, sürekli sıkıntıya düşmemizi isteyeceği, işbirlikçi haçlılarla Müslüman Türkiye’yi bitirecekleri, hümanist yaklaşımlarının bir tuzak olduğu, kin ve düşmanlıklarının ağızlarından dökülen sözlerle belli olduğu aşikârken; nasıl oluyor da umut beklenebiliyor?

Tabii ki geleceği bilemem ama bilenin ayetlerini göz ardı edebilmem de mümkün değildir. O ne söylüyorsa doğrudur ve zerre kadar şüphem yoktur. Çünkü her şeyi bilen sadece O’dur. O’nun sözlerine değil de beşerin sözlerine mi inanmalıyım? Bir şeyi gizlemek veya açığa vurmaktaki amacı öğrenmemin de gereği yoktur. Zaten O, her şeyi hakkıyla gözetip koruyandır. Eğer düşünebilirseniz siz de anlayabilirsiniz…

Şeytan ve dostlarının sözüne güvenenden daha mühürlü kim olabilir? Vahyin buyrukları üzerine PKK ile girişilen sürecin batıl ve Türkiye’yi saracak kara günlerin bir altyapısı olduğunu düşünüyor, Mutlak İrade sahibi Allah’ın hayır yahut şer olan planını bekliyorum.

Fırsat peşinde koşanların ulumalarına yanılmamalı, etkisinde kalıp zırvalarına kulak asılmamalıdır. Ancak Allah’ını reddeden yahut inanmış gibi görünen münafıkların itibar ettiği haykırışlara iman edenler aldırmamalıdır.       

Eğer Allah nezdinde merhamet edilecek bir millet isek, onların kötü planları kesinlikle boşa çıkacaktır. Değil isek, diğer toplumlar gibi tarihte adı olup kendileri olmayanlara döneceğiz.

Haydi hayırlısı! Allah’a dayan güven, vekil ve destek olarak Allah bize yeter…

İflah olmaz suçluyu asmayıp besleyen toplumlar, şerden kaçıp kurtulamazlar!

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

 

Herkesin aklını kurcalayan soru; “SINAV”…

Sınav yahut imtihan ile ilgili ateistler ile ilahiyatçıların taşıdıkları kuşku ve yargı birbirlerinden farklı değildir. Bir taraf iman ettiğini iddia ettiği halde özü kavrayamamakta, diğeri ise inkarının getirdiği mantıkla çelişki olduğunu ileri sürerek Allah’ı yargılamaktadır.

Ateistler, inançsızlıkları gereği der ki:

“Bize en çok tekrarlanan telkinlerden biri de dünyanın bir sınav yeri olduğudur. Bu görüşe göre Tanrı insanları dünyada sınamakta ve bu sınavın sonucuna göre ahrette onlara ceza veya ödül vermektedir. Ancak bu doğru olamaz. Zira bizzat teizmin (iman) ilkelerine göre Tanrı sonsuz güçlüdür ve sonsuz bilgiye sahiptir. Ne sınavı bu; neyin sınavı? Bir sınav seviye belirlemek için yapılır. Sınav sonucunda önceden bilinmeyen yeni bilgiler elde edilir. Tanrı’nın bilmediği bir şey var mıdır ki sınav yapıyor? Bize “Tanrı önümüze yollar koymuştur ve biz o yollardan birini seçeriz” deniliyor. Ancak bu noktada ortaya çıkan bir soruya hiç kimse cevap vermiyor: Tanrı bizim hangi yolu seçeceğimizi tahmin edemiyor mu? Eğer ediyorsa bu “sınav” ne için? Formalite mi? Eğer edemiyorsa bu Tanrı’nın “sonsuz bilgili” sıfatını zedelemez mi?”

Bu sorgulama ilk bakışta ateist düşüncenin mantık boyutunda haklılığını ortaya koymakta ise de, maalesef ilahiyatçılar tek tanrı olan Allah’ı tanıyamamalarından ikna edici yanıtı verememekte, dolayısıyla içlerinde dahi paradoks yaşamaktadırlar.

Öncelikle yeryüzündeki her şey ruhsaldır. Madde ve insanın fiziki varlığı, tıpkı Young Deneyindeki yarım bardak suya konulan bir kalemin kırık görüntüsü misali özdeki bir yanılgıdır. Yaratıcı Allah’ın ve görevli meleklerin ruhsal oluşu etkin gücü kanıtlasa da, fiziğin yanılgısı ruhsal iktidarı perdelemektedir. Böylece tumturaklı iman etmiş olanların dışında fizik, ruhun önüne geçirilmekte ve tek egemen güç olarak kabul edilmektedir.

Madde ve bedenin varlığı her ne kadar başta Allah olmak üzere ruhsal olan tüm mevcudiyeti yok saydırsa da, ruhun bedenden çıkmasıyla gerçekleşen ölüm, neden ruhun tartışılmaz gücünü kavramada etkili olamıyor? Öğüt alabilmeleri Allah tarafından dilenmediği için, ruhun fiziksel aparatları olan ve ölüme neden gösterilen beyin, kalp, vs gibi organlarla sonuca gidiyorlar.

“Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık olan da O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.” Müddessir 56  

İnsanoğlu bedenen yaratılmadan önce yaratılan ruhlar, en ince detayına kadar programlanması akabinde tayin edildiği gün ve saniyede fizikken güncelleşerek insan yaratılmıştır. Ancak insanın öncesinde ruhsal âlemde yaratıldığı ve Allah’ın bilinmeyen bir bilgisine göre sınavdan geçirilerek fiziki yaşama döndürüldüğü, iman zafiyetinden anlaşılmamaktadır. Yoksa insanın bedenen yaratılmasıyla “o kitap”’ta takdir edilmiş kaderi asla değişmemekte, hakkındaki iyi veya kötü hükmü iradesiyle yönlenmemektedir.

İşte sorun; madem her şey “o kitap”’ta yazılmış ise, insanın iradesiyle bir şeyi değiştirip değiştiremeyeceğidir. Dolayısıyla ateizm de bu sorgunun üzerine giderek; sınavın seviyeye göre değerlendirilip değerlendirilmediğidir. Ki, bu sorgu, insanın zengin fakir, güzel çirkin, zayıf güçlü, sağlıklı hastalıklı gibi düalitelere götürür ki, “her şey benim dileğime göre gerçekleşmektedir” buyuran Allah, özgür yahut cüz’i irade iddiasını geçersiz kılmaktadır.

“Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Tekvir 29

Sizler ancak Rabbinizin dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. “ İnsan 30

Hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmaksızın açıkça anlaşılacağı üzere; özgür yahut cüz’i iradeyi savunanların ateistten hiçbir farkları bulunmamaktadır.

Yaşamdaki tüm oluşumlar, sonuçlar ve sebeplerin “bir bilgi”’ye göre gerçekleştiği, bu yüzden tahakküm altında bulunan insanların kader akışı içinde seçme haklarının ve iradesel özgürlüklerinin bulunmadığı açıkça belirtilmektedir. Zaten fiziki hayat bunun bir kanıtı değil midir? Bu, öylesine bir sırdır ki, “o kitap”’ı yazan melekler dâhil hiçbir canlı “bir bilgi”’nin ne olduğunu bilmemektedir.

Kâinattaki gizem, yaratılan ruhlar, melek, cin, insan, hayvan, keşfedilmiş veya edilememiş tüm canlı-cansız varlıkların yaratılışları, gayeleri, kabiliyetleri, düşünceleri, dilekleri, davranışları, bilgileri, farklılıkları ve imtihan olarak nitelendirilen nedenler, aralarındaki denge, etkileşim, ceza ve mükâfatı sağlayan sebepler ve daha birçok oluşum, söz konusu “bir bilgi”’ye göre düzenlenmiş ve “o kitap”’ta mevcut kılınmıştır.

“Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkiyle kadirdir.” Maide 40

Doğru düşünebilen bir mantığın ve muhakeme edebilen bir aklın kendi iradesiyle Yaratıcı’ya meydan okuyabilmesi asla mümkün değildir. Tıpkı şeytanın Araf Süresi 16. Ayetinde buyrulduğu; İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” gibi! İnsanoğlunun benliğinde varolan yaratıcı ve egemen olabilme hırsı, Yaratıcı’nın tıpkı şeytanı saptırması misali dilediği kimseleri de saptırtarak kendine rakip ettirme ve üstün göstertme dileğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü kâinatın ve düzenin sahibi kendisi olduğu için, “bir bilgi”’ye göre birbirine zıt olan olayları iyi veya kötü, doğru veya yanlış, güzel veya çirkin, sevgi veya nefret ayırımı yapıp ruhlar arasında tasnif ederek paylaştırmıştır. Buna göre, kendi düzeni ve dileği doğrultusunda “bir bilgi” gizemi içinde imtihan söz konusudur ve öncesinde yapıldığından fiziki güncelleşme yanılgıya neden olmamalıdır.

Eğer görev paylaştırma, rızık dağıtma, şifa verme ve egemen olma gücü insanoğlunun hâkimiyetinde olsaydı, tıpkı Allah dilediğini yaparken nasıl zerre kadar zarar görmüyorsa, insanoğlu da kurduğu düzen içinde hiçbir acı ve sıkıntı yaşamaz, belâ ve kayba da uğramazdı. Bu sebeple insanın hakir bir meniden oluşması, hiçbir şey bilmezken çok şey bilir hale gelmesi, bilgisi, keşfi ve yükselişinin ardından her şeyini zamanla kaybedip alçalmasıyla ilgili evre dikkatle irdelediğinde, iddia ettiği gibi egemen olmadığı, iradesiyle hiçbir gelişme kaydetmediği ve sahip olduklarını mutlak iradenin sonucu elde ettiği anlaşılacaktır. Yeryüzünde ne cevapsız bir soru ne de sebepsiz bir olay vardır! Yalnızca düşler âleminde tutuklu hayalperest mühürlülerin kavrayamadığı ve anlayamadığı gerçek bir yaşam vardır.

Cehennemin bile insanoğlu yaratılmadan önce yaratılarak, bilinen anlamdaki imtihan sonucu beklenilmeden doldurulacağına karar verilmiş olması, imtihanın öncesinde yapıldığına kanıttır. Yaşadığımız olaylar bunun açık bir belgesi değil midir?

“Biz dilesek elbette herkese hidayet verirdik. Fakat, ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde 13

Yaratıcı, sebepleri öylesine dengeli yönlendirmiş ki, lanetlediği insanları, mükâfatlandırdığı kimselere musallat ederek bir imtihan ortamı oluşturmuş, buna göre cennet ve cehennem sürecini başlatmıştır. Tıpkı şeytanın ve peygamberlerin görevlendirilmeleri misali! Zaten Yaratıcı’nın izni olmadan insanların birbirlerini cezalandırması, ödüllendirmesi veya herhangi bir yaptırım uygulaması mümkün değildir. Her şartta süreci işleterek akışı sağlayan ve sebepler doğrultusunda insanları birbirine aracı kılarak ya cezalandıran ya da mükâfatlandıran O değil midir? Dindar bir Hıristiyan olan eski ABD Başkanı Henry Ford’un kader ile örtüşen ancak İncil’e aykırı şu sözü; “Tanrı’nın olayları yönettiğine ve benim önerilerime ihtiyaç duymadığına inanıyorum. Tanrı iş başında olunca, sonuçta her şeyin en iyi şekilde biteceğine inanıyorum.”

Demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık adına insanı egemen kılan benlikçi ateist anlayışlar, tüm çabalarına karşın aleyhlerine vuku bulan olaylara mani olamıyor ve merkezi kontrolün egemenliğini ele geçiremiyorlar. Düşüncelerinde projelendirdikleri sanal plânlarını hayata geçirememeleri, tüm iddia ve düzenlerini yalanlamakta ve iradeleri olmadıkları gerçeğini ortaya koymaktadır. Yaratıcı, insanların iyiyle kötü ve gerçekle yalanı ayırt edebilmeleri için birbirine aykırı çeşitli fikirler ve sistemler oluşturarak bir imtihan ortamı sağlıyor ve sonra, kendinde saklı “bir bilgi”’ye göre dilediği gibi yönlendiriyor. Sahne arkasındaki tek hâkim güç olarak zihindeki düşünceler, uykudaki rüyalar ve kalpteki duyguları önce olgunlaştırıyor, sonra şekillendiriyor, daha sonra eyleme dönüşmelerine ya izin veriyor ya iptal ediyor ya da değişime uğratarak bambaşka bir gidişata uğratıyor. Ancak bunları yaparken insanları ve yarattığı her şeyi bir araç olarak kullanıyor, birbirleriyle ya uzlaştırıyor ya da çatıştırarak üstün kıldırıyor. Herkes senaryonun bir figüranı olduğunu bilmekten aciz bir benlikle böbürleniyor, geçici güçlerinin ve gurursal kıymetlerinin aldatıcılığına kapılarak düşündükleri hedefe ulaştıklarını yahut ulaşabileceklerini zannediyorlar. Gerçek senaristin ve prodüktörün kurguladığı kader doğrultusunda olaylar gelişerek sonuçlanınca, ahkâm kesen figüranların nasıl kaçıştıklarını seyrediyor ve geriye özgür irade ile egemenlik yalanları kalıyor.

Ne var ki kadersel senaryonun farkında olmayan veya olsa da elinden bir şey gelmeyen insanoğlu, ısrar ve inatla birbirleriyle yarışıyor ve üstün gelebilmek adına karşı çıktığı kötü fiilleri dahi bizzat işlemekten geri kalmıyor. İşte bu yüzden dünyanın bir oyun, süs ve aldatmadan ibaret olduğunu özellikle vurgulayan Yaratıcı, kazanç ve kaybın, şan ve şöhretin, önemsiz ve geçici olduğunu ısrarla belirtiyor. Çünkü övünülen iktidarın ve dövünülen acziyetin aynı akıbete uğrayarak nasıl birkaç saniye içinde yön değişebildiği dikkate alındığında, ortada egemenlik gibi bir anlayışın ve gücün varlığı da kalmıyor. Gerçekler karşısında duyarsızlığını ve ölü taklidini sürdüren insanoğlunun anormal davranışlarına sebep olan faktör, kalpsizleşmelerine, körleşmelerine ve sağırlaşmalarına neden olan mührün Yaratıcı tarafından vurularak açılabilmesine olanak tanınmamasıdır.

“Hevasını (kötü duygularını) tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

Peygamberlerin bile kurtarabilme yetkileri yok iken, politikacılar, güvenlik birimleri, bilim veya din adamlarının kurtarıcı olabilmeleri mümkün müdür? Eğer o kadar güçlülerse önce kendilerini kurtarsınlar ve değiştirsinler de, sonra başkalarına sıra gelsin.

“Ey Muhammed! Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” Zümer 19

İnsan ne kadar inkâr etse ya da kendine bir irade edinse de bir kuldur, dolayısıyla yaratıcısı Allah’a hesap soramaz.

 “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” Enbiya 23

Ey Allah’tan korkmaz, Peygamberden utanmaz Arınç!

Allah’ı, Resulünü, Kitabını ve Müslümanları satmayı planladığın az bir dünya menfaati için Musevilere (yahudilere) peşkeş çekmenin bedelini düşünmüyor olmalısın ki, ağzından çıkanı kulağın duymuyor, vahşilikleri izlediğin halde göremiyor ve kalbinde sakladığın küfrü açıklamaya akıl erdiremiyorsun…

İfadesine Musevi dostlarım diye başlayarak, “Bizim sizin inancınıza aykırı gelen hiçbir düşüncemiz olamaz, incitecek hiçbir sözümüzde olamaz, sizi rencide edecek hiçbir sözde söylemeyiz” açıklamalarıyla, iman etmiş bir Müslüman değil, münafık olduğunu belgelemektedir.

Oysa sözü Allah ve Resulü söyler, iman etmişler de “inandık ve itaat ettik” derler. Bu durumda sen kimsin ki, Allah ve Resulünün hükmü dışına çıkarak aksi düşüncelerde bulunabiliyorsun? Eğer Allah, yahudileri dost edinmeyin, onların arzu ve isteklerine uymayın, küfürlerine sessiz kalmayın buyruklarıyla Müslümanları uyarırken yahudileri meşrulaştıran Arınç, inkârlıklarına ve düşmanlıklarına karşı hiçbir sözümüz olamaz açıklamasıyla, onlardan biri olduğunu itiraf etmektedir.

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide 51

Allah’tan değil de İsrail’den korkarak, Mavi Marmara Gemisinde hunharca katledilen 9 Müslüman vatandaşımızın şehit olmaları akabinde, “Bizden kimse İsrail’e karşı savaş beklemesin” teslimiyetiyle hem İslam’a hem de milletimize ihanet etmiş Arınç, “Şu anda Türkiye küresel bir aktör olma, elbette iddiasında değil ama dünya siyasetinde, dünya barışında küresel krizlerin çözümü noktasında Türkiye, geçmişe göre çok daha dikkat çeken bir ülke” düşüncesiyle Ak Parti Hükümetinin küresel aktörlük propagandasına da hainlik etmiştir. İsrail’in sözde hüküm sürdüğü bir bölgede Türkiye’nin aktör değil, İsrail’in taşeronu olduğunu açıkça bildiren Arınç, dost mu düşman mı; Müslüman mı yahudi midir?

Hz. Musa dahi azgınlıkta eşi olmayan ve iflah olabilmelerini imkânsız sayan yahudilerle yollarını ayırması için Allah’a yalvarmış ama Arınç ve Gülen gibi yahudi dostu münafıklar, yüreklerini açıp zalimliklerini insanlıkla özdeşleştirmek suretiyle hidayette olduklarını vaaz edebilmişlerdir.    

“Musa: “Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hâkim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır” dedi.” Maide 25

Dinlerine uymadıkça yahudilerin asla Müslümanlardan razı olmayacaklarını vurgulayan Allah’ın bildirgesini umursamayan Arınç, ifadelerinden anlaşılacağı üzere yahudilere uymuş olmalı ki,  “sizi üzecek hiçbir söz, hiçbir davranış bundan sonra olmayacaktır” taahhüdüyle hem hükümet hem de Müslüman millet adına ahkâm kesebilmiştir.   

Bülent Arınç’ın İslam referansı ve Müslüman kimliği her ne kadar yoldan çıkmışlığını perdelese de, kendilerini Allah’ın en sevgilileri gören yahudiler misali ahirette perişan olacağı muhakkaktır. İsrail’in akıttığı her Müslüman kanının vebalini taşıyan Arınç, İslam’ı alay ve oyun konusu yaparak acımasızca aşağılayan ve saldıran yahudilerden farksız bir akıbete uğrayacaktır.

İsrailoğullarına sayısız yardım ve destekte bulunarak zulümden kurtaran yaratıcı Allah’ı tanımayarak Hz. Musa’ya; “Bizim için bir tanrı yap” cüretkârlıkları, ne kadar nankör, hain ve imana gelmez asi olduklarını ispatlamıştır. Hz. Musa’nın baş edemediği azgın yahudi toplumu, geçmişte nasıl ise bugünde aynıdır, kıyamete kadar da Allah ve insanlığa olan düşmanlıklarını sürdüreceklerdir.  

“Musa onlara: Yazık size! dedi, Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.” Ta-Ha 61

Allah, İsra Süresi 101. Ayette; “Andolsun biz, Musa’ya açık açık dokuz ayet verdik” buyurduğu halde; nasıl oluyor da yaklaşık 5 kitaptan oluşan musevilik, vahyi olabiliyor?

Allah hakkında yalanlar uydurup iftiralar düzen yahudiler, insanlığın insan olmayan numuneleridir. Dolayısıyla yahudilerle dost olan ve dostluklarıyla övünen çakma Müslüman kimlikler, ne İslam’dır ne de insandır!

“Kişi, dostunun dini üzeridir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Allah’ın, Al-i İmran 175. Ayetinde; İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun” buyruğu, Arınç’ın İsrail’den korkmasından ötürü; şeytan dostu olduğunu mu ortaya çıkarıyor?

Müşrik Adnan Oktar, yahudiliğini itiraf etti…

Habervaktim.com ile yaptığı röportajında; yahudiliğin kötü bir şey olmadığını, Hz. İbrahim’in soyundan gelmelerinden mübarek bir soy olduğunu, kendi soyunun Hz. Davud soyuna dayandığını iddia ederek, dolaylı bir üslupla yahudiliğini kutsileştirerek itiraf etti.

Öncelikle insanoğlunun tamamı Hz. Âdem soyundan gelmekte olup, devirler aşamasında her insanın peygamber soyu taşıdığı tartışılmazdır.

Ancak insan, hangi soydan gelirse gelsin iman etmedikten sonra geldiği soyun hiçbir önemi olmayıp, Allah nezdinde onurlanmaya yahut ayrıcalıklı tutulmaya dair bir değer taşımamaktadır. Peygamberlerin herhangi bir yakınını hidayete erdirme, doğru yola iletme veya kayırma gibi bir iradeleri ve yetkileri bulunmadığından, Allah’ın iman ettirmediği bir kuluna karşı peygamberlerin yapabileceği hiçbir şey yoktur.

Ki, Hz. İbrahim’in babası Allah’a iman etmemiş bir kâfir olmasına rağmen Hz. İbrahim, babası için hiçbir şey yapamamıştı.

“İbrahim’in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” Tevbe 114

Heva ve hevesine uyarak Allah yolundan sapan müşrik Adnan Oktar, sözde Hz. Davud soyundan gelmekle onur duyduğunu söyleyerek, mehdiliğini inandırabilmek için Hz. Davud ve kitabı Zebur’u sömürerek, müminleri kandırabileceğini düşünmektedir.

İslam dışı şaklabanlık ve ahlaksızlıklarına Hz. Davud’un sünnetini yerine getirdiğini iddia ederse, sakın ha şaşırmayın!  

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.” Sad 26

Müslümanları kimlik haline dönüştürerek vahiyden uzaklaştıran Fetullah Gülen ve Adnan Oktar gibi yüzyılın münafıkları, İbrahim-i dinler adına hıristiyan ve yahudileri meşrulaştırarak, tek hak din olan İslam ile müsavileştirebilmişler. Maalesef iman ettiklerini ileri süren Müslümanlarda, hiçbir araştırma yapmaksızın inanma ve güvenme konusunda mahsur göremeyebilmişlerdir. Satanistlerin şeytana inandıkları baz alındığında, Allah’ın saptırdığını doğru yola getirebilmenin mümkün olmadığı aşikârdır.

“Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Hâlbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?” Al-i İmran 65 

Yahudileri kötü değil Hz. İbrahim soyundan geldiğini, dolayısıyla İsrail soyunun mübarek bir soy olduğu küfründe bulunan müşrik Adnan Oktar, insanların Ku’an’i bilgisizliklerini istismar ederek, şeytanın temsilciliğini yapmaktadır. Cambaz misali her türlü takla atarak şirinliğiyle göz boyamalığını sürdürmekte, yoldan çıkmışların rehberi olarak vahyi ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Hz. İbrahim ve oğullarının yahudi olmadığı ayetlerle sabitken, kendi yahudiliğini mübarek saydırma arayışıyla yalan ve iftiralarında sınır tanımamaktadır. Adnan Oktar’ın amacı, Müslüman kimliği altında iman edenleri yahudileştirmektir.

Vay müşrik ve zalim Adnan Oktar’a inanıp sevgi gösterenlerin haline!

“İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” Al-i İmran 67

“Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve esbatın (torunlarının) yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Bakara 140

 

Ahmedinejad mümin mi, münafık mı, kâfir midir?

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, bugüne kadar hiçbir mümine yapmadığı övgüyü ateist ve komünist Hugo Cahvez’e düzmesi, gerçek inancını da ortaya koymuştur.

Hugo Chavez için; ”Gerçekte halkına hizmet, insani ve devrimci değerleri savunma yolunda bir şehittir” ifadesiyle açıkça Allah, Resulü ve Kur’an’ı Kerim’e başkaldıran Ahmedinejad, ancak Allah yolunda savaşarak elde edilen şehitlik gibi bir ölümsüzlüğü kâfire yakıştırmasıyla, nasıl şeytan misali nefsinin esiri olduğunu kanıtlamıştır. Oysa Allah için varolan bir mümin, nefsi için halkına hizmet eden bir kâfire iyi diyerek yüceltemez. Çünkü sevgi, dostluk ve övgüler sadece Allah için olmalıdır.  

Gerek ABD gerekse İsrail’le olan sözde ezeli düşmanlığının Allah için değil de nefsi için olduğu açığa çıkmış, dolayısıyla tamamı putperest ve İslam karşıtı dostları Rusya, Çin ve Esad gibi hasımlarla vahyi yok edip geçmişteki Pers barbarlığını Şiilikle harmanlayarak İslam aleyhine ne denli tehlikeli olduğunu bir kez daha ispatlamıştır.

Allah’a asi bir kâfire övgüler yağdıran Ahmedinejad’ın mümin olmadığı, söz konusu müşriki şehitlikle yüceltmesinden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Peygamber Efendimizin buyurduğu üzere; “Münafık, kâfirden yetmiş kat daha tehlikelidir” hadisi, Ahmedinejad gerçeğini tartışılmaz kılmaktadır.

Müminleri bırakıp yanında olan kâfirleri dost edinen Ahmedinejad, İslam için değil nefsi, putperest dini ve ırkı için mücadele vermekte, dolayısıyla iman etmiş herhangi bir müminin safında yer alabilmesi gayri-İslami’dir.

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” Nisa 139

Asıl kâfirler, Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine hak gelmişken onu yalan sayan zalimler olup, en alçaltıcı azaba onlar çarptırılacaklardır.

Ahmedinejad, öyle yoldan (sanki yolda mıydı)! çıkıp kâfirlikle özdeşleşmiş ki, Allah ve vahye meydan okuyarak, Şia’nın sözde kayıp imamını mehdi ilan edip dünyayı yönettiğini söyleyebilme cüretini gösterebilmiştir. Madem öyle; neden kendilerini zilletten kurtarıp düşmanlarına karşı zafer getirtemiyor? Tıpkı Buda misali tanrılaştırdığı o meçhul mehdi, inancınca dünyanın tüm işlerini organize ettiğini ve o olmasaydı hiçbir varlığın olmayacağı iddiasıdır. Bu sebeple Allah Şiileri rahmetinden kovmuş, iftiraları ve büyüklenmelerinden ötürü onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır.

Kalbinde kâfirlik ve münafıklık hastalığı taşıyan Ahmedinejad, inancı gereği taptığı 12 imamın sonuncusu olanı Allah’tan üstün tutup ortak koşarak tüm varlıkların varlığını ondan aldığını iddia edebiliyor ise, o Ahmedinejad, mümin sayılabilir mi? Bağışlanabilmesi mümkün müdür?

Bu durumda münafığın kâfirden yetmiş kat daha tehlikeli olduğu hadisi temel alındığında, İran’ın İslam düşmanlığı açısından ABD ve İsrail’den hiçbir farkı yoktur.

“Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” Kehf 102

 

 

Savaşta değil ama masa başındaki müzakerelerle yenilen bir milletiz…

Her ne açıdan irdelesem de PKK ile girişilen görüşmeleri sindiremiyor, hem vahye hem de insanlığa bir ihanet telakki ediyorum. Oysa PKK değil de Kürt asıllı kardeşlerimizin hakları mevzu olmuş olsaydı, din ve siyaset adına hiç kimsenin itirazı olmazdı. Ama PKK ile barış, şeytanla barıştır ki, çok daha dehşetli bir geleceğe çağrıdır.   

Yazımı fazla uzatmayacak, Başbakan Erdoğan’ın TBMM’deki grup toplantısında yaptığı konuşmaya değineceğim.

Haçlıların ülkemizin her sathını işgal ettiği ve Müslüman milletimizi yok etmeye çalıştığı 1. Dünya Savaşında; PKK ile olan barış sürecini meşrulaştırabilmek maksadıyla Başbakan Erdoğan’ın o günlere atıfta bulunarak, elim savaşlardan zaferlerle çıkmamız akabinde Osmanlı iktidarında görevli komutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın haçlılarca Nobel Barış Ödülüne layık görülmesi, başta İngilizler olmak üzere Yunanistan ve diğer Avrupalı ülkelerce nişan ve övgülere mazhar olmasını kin güdülmemesine ve nefretin devam etmemesine bağlaması, akılları durdurmuştur.

Haçlılar bu kadar insancıl ve barışçıl idiyse, neden 600 yıl boyunca milletimizle savaşmış ve tıpkı 1. Dünya Savaşında yapılan savaşlardan çok daha sert ve acımasız bir düşmanlıkla saldırılardan vazgeçmemişti? Yoksa 1923’e kadar milletimiz barbardı da, ondan sonra mı insan oldular? Onur ve acıların soğumadığı 8 yıl sonrası gibi yakın bir zamanda Mustafa Kemal’i Nobel Barış Ödülüne layık görmeleri, onlarla savaşan Mustafa Kemal düşmanları değil de dostları mıydı?

Yaklaşık 50 yıldır AB’ye almadıkları Türkiye’yi hala düşman ve tehlikeli görmediklerini düşünebilmek ne kadar imkânsız ise, Mustafa Kemal’e verdikleri ödüller ve övgülerin de barışçıl bir dostluk adına olmadığı aşikârdır.

1923’te Osmanlı İslam Devletinin yıkılmasıyla sevinç naraları atan haçlılar, halifeliğin çöküşünü sağlayan Mustafa Kemal’e zaferinden dolayı kollarını açmış olabilirler mi?

Bu durumda aynı yolu izleyen Başbakan Erdoğan, nasıl bir pazarlık içindedir ki, PKK ile barışı geçmişteki Haçlı barışı ile örneklendirerek meşrulaştırmaya çalışmaktadır?

Unutulmamalıdır ki, asıl savaş, mertçe yapılan savaş meydanlarında değil kahpece yapılan masa başıdır. Savaşta kazandıklarımızı masa başında kaybeden bir millet olarak, defterin kıyamete kadar kapanmayacağını en iyi biz biliriz.

Gerek haçlılarla gerekse PKK ile uzlaşma, apaçık bir batıllıktır. Hakkında yazılmış savaştan ne kadar kaçsan da, şeytan asla yakanı bırakmayacaktır. Eğer Allah yalan söylemiyor ise!

Nasıl ki şeytan, dostlarının yakalarını bırakmayıp azgınlığa sürüklüyor ise, PKK da milletimizin yakasını bırakmayacaktır.

İnsana acınır, merhamet edilir, barış eli uzatılır, affedilir, sevgi ve muhabbet gösterilir ama şeytana ve dostlarına asla…

Yarın kıyamet kopacağını dahi bilseniz şeytandan korkarak ne diyaloga giriniz ne verdiği sözden ümitleniniz ne de barış yapınız.

“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175

 

Yem, insanları hayvanlaştırmıştır…

Artık yemden başka bir şey düşünmeyen insanlar, Antik Roma’nın ünlü filozofu Epiktetos’un binlerce yıl önce; Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilseydi, yemden başka şey düşünenlerle alay ederlerdi” sözleriyle, hayvanların alay konusu olmaktan çıktıkları 21. Yüzyıl dönemini yaşıyorlar.

Böylece Yüce Allah, Enfal Süresi 22. Ayetin de; Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir” vurgusuyla, nefisleri ardına düşerek en iyisini yemek, içmek, giyinmek, binmek, süslenmek, tatmin ve sahip olmak arayışında bulunanları, hayvanların en kötüsü olmakla yaftalamıştır.

İdealden soyutlanıp hevesi uğruna hayvandan daha aşağı düşen insan, şerefli yaratılmışlığını ve halife olma ayrıcalığını dikkate almaksızın ölecek ve akabinde çürüyecek bedeni uğruna kendisini nasıl heba ettiğini idrak edememektedir.

Yaratıcısına kul olmakla elde ettiği özgürlüğü dahi muhakeme edemeyerek nefsi özgürlükle yaptıklarını süslü gösterip doğru yoldan alıkoyan şeytanı rehber edinmekle yüzüstü kalıp rezil rüsva olan insan, sonu gelmeyeceği bir saltanat umuduyla Allah nezdinde birkaç saat kalacakları dünya ile ebedi yaşamlarını mahvetmektedirler.

İnsan hilkatindeki bu mahlûklara insan denilemeyeceği gibi hayvanda denemez.

 “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44

İyilik çağrısına kulak vermeyen bu hayvanların durumu, tıpkı çobanın bağırıp çağırmasını işiten sürülerin durumu gibidir. Nasıl ki hayvan tehdit olmaksızın yemini bırakıp çağrıya kulak vermez ise, insan görünümündeki hayvanlar da tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında ’ne oluyor’ diyerek, tehlike geçene kadar nefislerinden uzaklaşırlar.

Muhakeme yetileri mühürlenip kalpleri iyice katılaşmalarından şeytanın yaptıklarını cazip göstermesi, savuna geldikleri akıl, bilim ve mantık sahibi olmadıklarını da kanıtlamaktadır.

Aydınlık ve çağdaşlık! Nedir bunlar? Beni kaderin tutsağından kurtarıp dilediğim gibi hareket etme özgürlüğü kazandırabiliyor mu? Ölümü ve hastalıkları durdurabiliyor, yaşamı belirleyebiliyor mu? Neden teori yahut düşünce, pratikte etkili olamıyor? Acaba Yaratıcı Allah’ın izinden gitmek karanlık ve ilkelliğe mi götürüyor? İnsanları yaratan Allah, yarattığı insanlara düşman mı ki, aydınlığı değil de karanlığı vaat ettiği öne sürülüyor? Yoksa yaratıcı Allah değil de yaratık insan mı daha iyi biliyor?       

Yoksa aydınlık ve çağdaşlık, vahye karşı kurulmuş yaldızlı bir tuzak mıdır? İnsanları dinden uzaklaştırıp aydın ve çağdaş hayvanlara dönüştürebilmek için süslü bir yalan mıdır?

Ünlü mason Lessing’in de ifade ettiği gibi; “İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır” sözü, aydınlık ve çağdaşlıktaki asıl maksadın vahiy düşmanlığı olduğu açıklığa kavuşmaktadır.   

Böylece yaratıcıya iman eden bir insan olmaktan ise, bilim ve akla iman eden aydın ve çağdaş bir hayvan olmayı yeğleyen gizli ve aleni ateistler, ünlü ateist ve mason düşünür Ernest Renan’ın şu sözleriyle, ruhsuz beden misali dinsiz insan yetiştirmeye çalışmaktadırlar. “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır.”

Açıkça anlaşılacağı üzere; çağdaş ve aydınlık vaadiyle vahyi tamamen ortadan kaldırmak adına yapılaşan eğitim kurumları aslında ahırlar olup, verimsiz yemlerle insanı insan olmaktan çıkaran laboratuarlardır. Amerikalı siyasetçi ve hukuk adamı Wendel Philips’in dediği gibi; “Yenilgi, seküler eğitimden başka bir şey değildir.”

Kâinatta ki her şey, zerrecik bir kum tanesi bile temel bir denkleme göre var olduğu, böylece düzende yerini alarak işlevini sürdürdüğü halde gerçeği inkâr edenlere teslim edilen bir çocuktan insaniyet değil hayvaniyet beklenir.

Hiçbir şeyin ne boşu boşuna ne de gereksiz var olmadığını idrak edemeyenlerin; doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, aydınlık ile karanlığı, çağdaşlık ile ilkelliği muhakeme edebilmeleri mümkün değildir. Düşünce ve olayları “temel denklem” ile kıyaslayamayanların yargısı, ancak hayvanların kanaatidir. Ki, hayvanlar, en azından zararlı ve faydalı olanları tasnif edebiliyor ama hilkatteki insanların hayvandan da daha aşağı oldukları seçimleriyle ortaya çıkmaktadır.  

Şeytan da nefisleri hoplatan aydınlık ve çağdaşlık adına günahları işletmiyor mu? Nasıl ki şeytan söz verip insanları ümitlendirerek aldatıyor ise, İslam karşıtları da müminlerin başına çuval geçirerek karanlığa mahkûm etmektedirler.

(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Nisa 120

Şeytanı yoldaş edinen aydın ve çağdaş kimlikli hayvanlar, yaratıcılarına iman eden insanlara karşı haset gütmelerinden kendilerine benzetmeye çalışmaktadırlar. Ne var ki inanıp da iman edemeyen kimi sözde Müslümanlar, onların rızasını ve beğenisini kazanabilmek için asıl hallerinden başka bir hale dönüşerek, tıpkı erkekken kadın olan transseksüeller misali ucubeleşebilmektedirler. Dolayısıyla sözde inanıp da özde iman etmeyerek karmaşa yaşayan Müslüman kimlikler, transseksüellerden farksızdırlar!

“De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: “Bize gel! ” diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri (inkârcılığa) mı döndürüleceğiz? De ki: Allah’ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.” Enam 71

Şeytanın etkisi altına girip Allah’ı anmaya utanan ya da unutan ve düşmanların argümanlarını kullanıp kendilerini yontan ve paye sahibi olmaya çalışan Müslüman kimlikler, şeytan yandaşlığına kavuşmalarından yemden başka bir şey düşünmedikleri, yaşam hırslarından anlaşılmaktadır. Dolayısıyla şeytanı ve dostu vahiy karşıtlarını yoldaş edinmelerinden sapmakta, nasıl ki hayvanlaşmaları duygusal ise, fikirleri de transseksüel olmaktadır.

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” Araf 179

 

Kader mahkûmu insanoğlu bir hiçtir…

Ancak İslam gereği Allah iradesi ve hükümlerine kayıtsız-şartsız teslim olup , Allah’ın lütuf ve ikram vererek doğru yola kavuşturdukları  müstesna!

İşte insanoğlu, gerçekle bütünleşemediğinden ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri gücü elinde bulunduranlara gıpta ederek önlerinde boyun eğer, maharet akıl ve iradelerindeymiş gibi arşa yerleştirilirler.

Aslında geçmiş, düşünebilenler için apaçık bir ayna olmasına rağmen, nefisleri o gerçeği kavramalarına izin vermemektedir. Dolayısıyla idollerini farkında olmadan Allah’tan daha çok anarak ve yaptırım güçleri olduklarına güvenerek iplerine sarılırlar. Bu sebeple insanlar kör ve sağır olmalı ki, çağdaşlık adı verilen aynalara ve atılan gazellere itibar edebilmektedirler.

Oysa derinliklere götüren yolların kokusunu alamamalarından ve zihinlerini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi göz ardı edebildiklerinden ne kadar kanıta da şahit olsalar,  yine de idrak edememektedirler.

Demek ki akıl, teoride öngörüldüğü gibi muhakeme yetisi de sağlamamaktadır. Şöyle ki:

Hakkında birçok şifreler ve gizemler üretilen Leonardo da Vinci, çok kısa olan okul hayatında okuma, yazma ve işlem yapmayı öğrendikten sonra okulu bırakmış ve 14 yaşında bir heykeltıraşın yanında çırak olarak çalışmaya başlamıştı. Akademik bir eğitim almamasına rağmen, Da Vinci’nin kadersel dehalığı pozitivist kuralları paçavraya çevirerek, hem parlamasına, hem de belirgin yetenekler şeklinde gelişerek onu hiç düşünmediği ve tahmin etmediği çeşitli alanlara yöneltmişti. Böylelikle Da Vinci, ruhsal programı gereği deha basamağına kolayca yükselmiş bir ressam, aynı zamanda büyük bir heykeltıraş, şair, keşifler gerçekleştiren bilim adamı, ünlü bir mimar ve hatta müzisyen olarak da parlayarak üne kavuşmuştu.

Geçmişteki her seçilmiş insan gibi, onunda şöhreti çeşitli rivayetlerle kehanetleştirilip artarak devam etmişti. Fakat Da Vinci, iş edindiği ve büyük bir başarı ile yürüttüğü sanatına, hayatının önemli bir amacı olarak sarılmamış ve hiç ehemmiyet vermemişti. Neredeyse yaptığı resimlerinin büyük çoğunluğunu yarıda bırakarak tamamlamamıştır. Ayrıca bilimsel konular üzerine yoğunlaşarak matematik, fizik, kimya, anatomi, hidroteknik ve astronomi ile uğraşması ve bu konularda üstün yetenek göstermesi, bilim ve düşünce adamlarını hayrete düşürmüştü.

Da Vinci, özde sanatkâr olmasına rağmen, sürekli yeni bilimsel araştırmalara meyletti ve yeni teknikler peşinde koştu. Bundan başka, askerlikle ve inşaatla ilgili işlerde de çok usta ve bilgili biri olduğunu kanıtlamıştı. Toplar dökmüş, top mermileri yapmış, kanallar açmış, bataklıklar kurutmuştu. Ve nihayet günün birinde, Milano valisi Sfortza tarafından sarayın ses sanatçısı ve şairi olarak saray hizmetine alınmıştı. Bu görevde bulunduğu sırada, daha önce yazmadan ve hiçbir hazırlık yapmadan şaşılacak kadar güzel şiirler söylemesi, bu şiirlere çok uygun güzel besteler yapması, şiirlerini, bizzat kendisinin buluşu ve yapısı olan bir müzik aleti ile çalarak bir opera sanatçısının ustalığı ile dile getirmesi, akılları donduruyor ve herkesi şaşırtıyordu. Eğer kaderce bilgilendirilen ruhun, mutlak iradece nasıl programlandığı gerçeği kestirebilinmiş olsaydı, şaşılacak ve gıpta edilecek hiçbir şeyin de olmayacağı da anlaşılabilecekti.

Daha çocukken, çok farklı bir teknik olan ve o dönemde hiç bilinmeyen yağlı boya ile resim yapmayı kendi kendine öğrenmiş, adı, Florensa’nın ünlü ressamlarının yer aldığı “Kırmızı Kitap”’ta yer almıştı. 1478’de yaptığı basit bir resimde, kendini yansıtan bir genç, bir melek ve de mekanik parçalar çizerek, bilim alanında yapacağı çalışmaların ilk işaretini vermişti.

Da Vinci’nin ünlü resmi Mona Lisa dâhil günümüzde muhafaza edilen hiçbir resmi orijinal değildir, değişik zamanlarda zarar görmelerinden birçok ciddi tadilâtlardan geçirilmişlerdir. Buna rağmen tablolar özenle korunabilmekte ve paha biçilememektedir. Bisikletin ilk taslağını çizenin Da Vinci olduğunu biliyor muydunuz?

Da Vinci gibi kehanetleştirilmiş bir kader mahkûmunun dehalığı sonrası bir anda değişime uğrayarak hayatının son yıllarına doğru serserice dolaşmaya başlaması, her şeyden ve herkesten kaçıp kurtulmak istemesi, ün, şöhret, övgü ve itibardan nefret etmesi, her şeyi bilirken ve inanılmaz başarılarla ağızları açık bırakırken hiçbir şey bilemez ve başaramaz hale dönüşü, bambaşka bir gelişme ve ibret alınması gereken mutlak bir dersti.

Da Vinci, Kral I.Francis’in kendisine tahsis ettiği Codex kalesinde yapayalnız yaşarken önce felç geçirmiş ve iki yıl sonra da adı bilinmeyen bir hastalıktan ölerek, geriye akılcı teorileri altüst eden müthiş bir yaşam biyografisi bırakmıştı.

Sözde yaratıcı akla ve iradeye odaklattırılan büyük bilimsel keşiflerin ve hükmeden iktidarlığın ardında yatan öyküler göz ardı edilir. Dünyada gelişmelere neden olan buluşların, ani beyin fırtınaları sonucu doğduğu iddia edilir. Hâlbuki her şey, Mutlak İrade’nin “o kitap”ta ki düzeneğine göre gerçekleşmekte; dehayken hiçliğe, hiçken iktidara dönüşen sürecin altında yatan gerçek kavranamamaktadır.

Dünyayı titreten Adolf Hitler, küçük bir kasabada doğdu ve yoksul bir ailenin sıradan gümrük memuru olan çocuğuydu. Herkesin geçim sıkıntısı çektiği ve işsizliğin hüküm sürdüğü o dönem, babasını endişeye sevk ediyor ve Hitler’in geleceğini garantileyebilmesi adına memur olmasını isteyerek baskı uyguluyordu. Ancak kaderinin hakkında ne yazdığını bilemiyor ve gelecekte dünyaya hükmeden bir lider olacağını gerçekleşmesi mümkün olamayacak bir hayal zannediyordu.

Ancak Hitler, babasına ısrarla karşı çıkıyor ve ressam olmak istiyordu. Karşılıklı inatlaşmaları büyük tartışmalara neden oluyordu. Ayrıca, Hitler, okuldaki derslerinde de çok başarısızdı, sadece ressam olma hevesiyle ileride işine yarayacağı derslere ilgi duyuyordu. Ne var ki Yaratıcı, her ikisinin, endişe içinde gelecekle ilgili düşlerinde canlandırdıkları meslekleri değil, dünyayı sallayacak ve dünya savaşlarını çıkartacak bir lider olmasına karar vermişti. Öncesinden hakkında yazılmış kader, dilek ve eğitime göre şekillenmiyordu.

On üç yaşında babasını kaybedip yetim kalmasının ardından, çok ağır bir hastalığa yakalanarak okula ara vermek zorunda kalan Hitler, çocuk yaşta annesini de kaybetmesinden sonra eline geçen çok az bir yetim maaşıyla geçinemeyeceğini düşünerek Viyana’ya gitti. Güzel Sanatlar Akademisine girebilmek için girdiği sınavda yüzde yüz başarı beklediği sırada kaybettiğini öğrenince yıkıldı. Kaderin kendisine biçtiği görevi bilememenin hüsranlığıyla yeteneksiz olabileceğini kabul edemiyordu. Üstelik liseyi de bitirmemişti.

Viyana’da acı dolu günler geçirdi, amelelik, boyacılık gibi işlerle karnını zor doyuruyordu. Hakkında yazılmış olan kader, onu öylesine yükseltti ve yeryüzünde hüküm sürdürdü ki, iradesel ne bir akıl, ne bir düşünce, ne bir beşeri yardım, ne dilek, ne de bir eğitimin zerre kadar değeri olmadığını kanıtladı.

Okulsuz, kariyersiz, güçsüz, kimsesiz, yetim ve yoksul bir çocuğun dünyaya diz çöktürmesi, kimin mutlak iradesiydi?

Bilgisi, yeteneği, ünü ve şöhreti sınırları aşan Da Vinci’nin dışlanmışlığa ve yalnızlığa itilmesi kimin iradesiydi?

Artık kader mahkûmu olmadığını iddia ederek özgürlüğü ve etkileşimi savunanlar, ne diyecekler? İnsanoğlunun asla özgür olmadığı, Allah izin vermedikçe dileklerini ve umutlarını gerçekleştiremeyeceği, dolayısıyla başıboş olmadıkları;İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! Kıyame Süresi 36. Ayetle sabittir.

Her insan, kaderini yaşadığından dünya nimetleri açısından özde birbirlerine karşı ne güçlü ne de zayıftırlar. Sadece Allah tarafından biçilen görevleri yapmakta, kiminin kimine karşı derece üstünlüğü akıl ve iradelerinde değil, Allah öyle dilediği içindir. Bu sebeple insan olmalarından peygamberlerin dahi kendi başlarına yaptırım gücü bulunmamaktadır.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.” Cin 21-22

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” Enam 165

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” Zuhruf 32

Öyleyse herhangi bir beşerin geçici ve emanetsi gücünden etkilenerek fayda vereceği mi sanılıyor? Fayda beklenirken neden zarara uğranılıyor?

 

CHP fitnesinde terör durdurulamaz…

Gerek Ergenekon, gerek Balyoz, gerek PKK, gerek DHKPC ve gerekse aydın maskeli terörist grupların odak merkezi CHP’dir. Nerede bir ihanet, kaos, infial, ayırımcılık ve asayiş sorunu var ise, orada kışkırtıcı CHP’li vekil ve temsilcilerini görürsünüz.

CHP takipçisi olan malum terör örgütü PKK, devlet ve milletine ihanet edip on binleri katleden CHP’nin diktatörlük kurma başarısını rehber edinip isyana ve katliamlara kalkışarak inatla mücadelesini sürdürmesi, CHP varlığının sürdüğü bir ülkede pek yadsınmamalıdır. CHP misali kendilerinin de sonunda meşruiyet kazanacağını bilmektedirler.

Tarihe bakıldığında haçlılardan siyasi destek alarak Osmanlı Devletini yıkan bir CHP ile günümüz haçlı destekli PKK’nın izlediği yol birbirinden farklı değildir. Sonuçta haçlıların desteklerindeki amaç, her ikisinin de İslam karşıtı olmaları ve kadim öçlerini savaş meydanlarında mağlup edemedikleri Müslüman milletimizi birbirlerine düşürerek yok ettirmektir.

Unutulmamalıdır ki, İstiklal savaşları Osmanlı Devleti zamanında yapılarak ümmet bilinci içinde zaferlerle sonuçlanmış, CHP’nin, adı Türkiye Cumhuriyeti olan diktatörlüğü kurmasıyla günümüze değin hiçbir savaş yapılmamış, Müslüman Türk milletini Anadolu’da yok etmeye veya Asya steplerine sürmeye ant içmiş haçlı ittifak, sanki hedeflerine ulaşmışçasına bırakın savaşı sürdürmeyi, dost olabilmişlerdi. Oysa tarihte haçlılar asla durmamış, her yenilgilerinde daha saldırgan olmuşlardı. Malum dizbağı nişanı, İngilizleri Çanakkale’de hezimete uğratıp güneşlerini batırmamız akabinde CHP’ye verilmesi, sanırım başka bir kanıta ihtiyaç duyulmayacak netliktedir. Hele 1938 yılında İstanbul’a gelen İngiliz Kral VII. Edward’ın beyaz pazenine bacasından kurum döktüğü iddiasıyla o meşhur Ertuğrul gemisinin cezalandırılarak hurdaya gönderilmesi, İngilizlere apaçık bir diz çöküştü. Ki, o Ertuğrul gemisi, Çanakkale’de zafer yazan şehit ve gazilere cephane taşımış, dolayısıyla Çanakkale zaferinin ve şehit kanlarının simgesi olmuştu. Ancak din ve vatanları uğruna şehit düşenlerin yakınlarını ve savaştan çıkan gazileri haçlı devrimler adına katleden CHP, neden Ertuğrul gemisini de hurdaya atmakta çekince taşımış olsun ki? Ne acıdır ki, bugün, Ermeni veya Rumların yaptıkları dökük evlere tarihi yapılar mazeretiyle bir boya dahi yaptırılmayabilinmektedir.

CHP Diktatörlüğünün manipüle edilmiş olan adı Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren yapılan tüm darbeler, ki 12 Eylül de olmak üzere CHP adına yapılmış, ancak 12 Eylül darbesinin CHP’yi de kapsaması çıkacak isyanı bloke edebilmek için gözbağı bir taktiği olup, büyük bir kesimce yemlenebilmişti.

CHP gibi vatanın ve milletin ruhuna göz dikmiş azılı bir düşman ile vatanın bir parçasına göz dikmiş PKK düşmanı kıyaslanıldığında, ruhsuz bir bedenin ölü olması misali şeytanın Azrail’i CHP’nin çok daha vahim bir bela olduğu tartışılmazdır.  

Hiç boş durmuyor! Dün Silivri ve Çağlayan adliyelerindeki saldırıları, tarihin haçlı saldırılarını canlandırmış, bitmek tükenmez Müslüman millet düşmanlığını bir kez daha deşifre etmiştir. Ayrıca düne kadar kendi adlarına karar veren yargının milletle bütünleşmesi akabinde isyan etmeleri ve mahkemeleri hedef almaları, tipik bir diktatörlüğün benliğidir.

Lüt Kavminin reenkarnesi konumunda olan CHP, toplum ahlakını sabote edebilmek için lezbiyen ve homoseksüellerin sorunları olduğu iddiasıyla ahlak abidesi toplumuza zehir şırıngalama cüretini sürdürebilmektedir. Herhalde yıllardır kangren haline getirdikleri başörtüsü yahut milleti ilgilendiren sorunlar için çaba gösterecek değiller ya!

Böylece teröristlerin odağı olmaları yanı sıra ahlaksızlığında merkezi olduklarını bir kez daha pekiştirmişlerdir.

CHP, hem maddi hem de manevi açıdan öyle bir terör örgütüdür ki, yanında PKK gölge boyutundadır.  Her ne kadar millet olarak PKK’ya kilitlenmiş isek de, vatanın ve milletin ruhunu kabzedecek CHP’ye duyarsız kalmamızdan vatanın bir parçasını kurtaralım diye topyekûn yok olmaya kalkışmaktayız. Şeytandan değil de gölgesinden sakınan bir toplum; gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri mühürlenmiştir.

PKK’yı doğurarak bugünlere getiren CHP’nin ihanetsi tarihi ve işledikleri bağışlanamaz suçların bedelini ödememesi ve hesap vermemesidir. Atatürk’ün kurucuları olması her türlü düşmansı faaliyetlerine dokunulmazlık kazandırmış, CHP’nin hainliği Atatürk’le kamufle edilmiştir.

Yaldızlı sözlerle barış, sevgi, tahammül ve erdemliği ortadan kaldıran CHP, yığınları isyana teşvik ederek Türkiye’deki insanlığı tüketmiştir.

Şüphe yoktur ki, PKK bir düşmandır ve adil bir barış temelinde ıslah olabilmesi mümkün değildir. Ancak CHP daha da beteridir. Zaten CHP fitnesi olmadan Türkiye’de ayrılıkçı bir gruba rastlanmaz ve asayiş sorunu yaşanmaz. CHP, fıtratı gereği sabrın hasmı olmasından halkı ayaklandırmaktan öte hiçbir amaç taşımamaktadır. Zaten şeytanın misyonu da aynı değil midir?

Nefisleri azdıran özgür ve refah hayat vaatleriyle süslü ve yaldızlı ifadeleri ustalıkla işleyen CHP, şeytanın taktiğiyle hatta onu dahi geçerek iktidarı ele geçirmeye çalışsa da, Allah’ın milletimize duyduğu merhametten fırsat yakalayamamakta, düştüğü bataklıktan çıkmak bir yana, daha da gömülmektedir. Kalbinde gizlediklerini destek veren halk bilmese de, yaratıcıları onları muhafaza etmektedir.

CHP’nin övüldüğü ve ana muhalefet konuma getirildiği bir ülkede, bundan böyle PKK düşmanına hiçbir eleştiri getirmeyecek, daha beteri meşrulaştırılırken gölgesine değinmeyeceğim.

Artık milletimiz muhakemeye gitmek ve vicdanlarındaki adil yargıyı yapmak zorundadır. CHP’nin barındığı bir diyarda PKK’nın dizginlenmesi hiçbir fayda getirmeyecektir.            

Kitlesel olarak peşine düşerek saygı ve güven duyulan CHP gerçeğini idrak edemeyen bir toplum, karanlık dehlizlere atılmayı hak etmektedir.

Oysa CHP’nin süslü ve yaldızlı abartılarına kanıp şovları etkisi altında kalarak birkaç dakikalık sorguya zahmet edebilmiş olsalardı; cambazı seyrederken vatanlarından, mallarından ve canlarından olabilecek bir tehlike ve tehdit yaşamayacaklardı.

“Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.” Fussilet 25

Yılan gibi deri değiştiren Politika…

Özlerinde sahtekârlık olan politikacıların içlerindeki halk ruhu; hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan farksız bulunmakta, dolayısıyla halkın çıkarlarından farklı çıkarlara sahip oportünist topluluğudur.

Herkesin mutabakata vardığı gerçek; politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarını artırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır. Bu sebeple politikacıların çıkar odaklı amaçları, ülkelerinin güvenliğinden, halkının huzur ve refahından çok koltuklarının güvenliğini ve refahlarını önemsemelerine neden olmaktadır. 

Lideri ve partisi ne olursa olsun tamamı aldatma üzerine inşa edilmiş seküler yapılar olmalarından, dalavere yapma ve ikiyüzlü davranma karakteri taşımayanları aralarına almazlar. Ahlak ve erdemlikten soyutlanmış olmaları temsilcisi oldukları halkta güvensizlik doğursa da, şeytani manevralarla fahişeden daha kötü olduklarını kamuflaj ustalıklarıyla ikna edebilmektedirler. Fahişelik tek bir bireyin ahlakının bozulması, politikacılık da tüm toplumun ahlakını tehlikeye düşürmesidir.

“Savaş alanında korkaklık gösteren bir generali kurşunla öldürürsünüz. Halkın
ahlakını bozan politikacılar için ne ceza önerirsiniz?”
Lord Acton

Oysa politika değil de siyaset yapılmış olunsaydı; şeref ve utanma duygusu taşınır, evrensel amaçlar doğrultusunda ahlaki bir irade ortaya konarak vicdan ve dürüstlük dışı tavırlardan ölümüne kaçarak, hafif olan şeyler misali su yüzüne çıkmazlardı. 

Siyasi eylemdeki temel özellik; halkı yükseltme yolunda sürekli bir çaba, rakipleriyle değil bizzat kendileriyle cenkleşme, daha büyük ve derin bir saflığa, bilgeliğe, iyilik, sevgi, hak ve adalete yönelik doymak bilmez bir istekle yoğunlaşmaktır.

Kendi özel çıkarlarını en iyi bir şekilde değerlendirebilmek için halkı mümkün olduğu ölçüde kendilerini incitebilecekleri alan dışına itmeleri, aslında başka bir söze ihtiyaç bırakmamaktadır. 

Politikacılardaki ilkesizlik, kararsızlık, riyakârlık ve samimiyetsizliği; edebiyat tarihimizin ünlü şahsiyetlerinden Sümbülzade Vehbi Efendi’nin şu şiiriyle özetlemek mümkündür.

Şiir’in hikâyesi şöyledir: Bir gün padişah Vehbi Efendi’yi yanına çağırır ve: “Bana öyle bir şiir yaz ki bir mısrasını okuyunca içimden seni öldürmek, bir sonrakini okuyunca ise ödüllendirmek gelsin” der.

Azm-u hamam edelim, sürtüştürem ben sana,
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-u can.
* * *
Lal-u şarap içurem ve ıslatıp geçirem,
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahsan.
* * *
Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır?
Lale ile sümbülü kakülüne nevcivan.
* * *
Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan.
* * *
Salınarak giderken arkandan ben sokayım,
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman.
* * *
Kulaklarından tutam, dibine kadar sokam,
Sahtiyenden çizmeyi, olasın yola revan.
* * *
Öyle bir sokayım ki, kalmasın dışarda hiç,
Düşmanın bağrına, hançerimi nagehan.
* * *
Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.
* * *
Herkese vermektesin, bir de bana versene,
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.
* * *
Sen her zaman gelesin, ben Vehbi’ye veresin,
Esselamun aleyküm ve aleykümesselam.

Politikacılar da aynısını yapmıyorlar mı?

“Politika yozlaşmalardan başka bir şey değildir.” Jonathan Swift

Geçmişin kölesi günümüzün robotu…

Amerikalı Marksist ünlü psikanalist ve sosyolog Erich Fromm, “Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğinki ise robot” tespitiyle insanoğlunun sözdeki özgürlüğünün hiçbir zaman özde gerçekleşmeyeceğini ortaya koymuştu.

Ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin‘in; Hiçbir şey icat edilmedi, yeniden keşfedildi” ifadesindeki gibi kulsal akıl ve iradesini özgür sanan insan, kölelikten robota manipüle edilmesiyle ‘özgürlük fenomeni’ nefsini kandırdı ve geçici yetkiyle donatılan bir güçlü misali mutlak olacağını zannetti. Oysa yaratık olan insanoğlunun dilediğini yapabilecek bir özgürlüğe kavuşabilmesi ASLA mümkün değildir. Ne zaman Yaratıcıyı mağlup eder tahtına kurulur, o zaman özgür bir akla ve iradeye ulaşabilir.

Yahut İnsana ve maddeye bireysellik ve fiziksel özellik kazandıran ölümsüz ruhu dilediği gibi programlayarak yaratır, o zaman dilediği özgürlüğe kavuşur. Bedenler ve maddeler yok olur ama ruh ölümsüzdür ve varlığı hiçbir şekilde etkilenmez.  Varolma ve yaşama ruhsaldır, fizik mazerettir. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm

Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yüklenerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve maddedeki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar yahut atıllık sergileyerek ya iyiyle kötü arasında gidip gelir ya da durağanlık gösterir.

Ruhların programları gereği bedenlerinde olduğu insanlara işlev kazandırması ve yönlendirmesi, mutlak iradenin “o kitap”ta ki yazgısındandır. Her ruh; çirkin veya güzel, sakat veya sağlam, sağlıklı veya hastalıklı, güçlü veya zayıf bir oluşumla bedenleri biçimlendirmekte ve programı doğrultusunda fiziği güncelleştirmektedir. Bu oluşumun zaman içinde farklılıklar doğurması tamamen kadersel çizgisindendir.

Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek nasıl ki bir icat değil keşif ise; Yaratıcının etkisi ve yönlendirmesi altında olan akıl da özgür ve mutlak bir güç değildir.

Mümkün olan bir şey, başlı başına bir şeyi yoktan var edemez. Çünkü o, kendinin malik olmadığı bir şeyi kendi dışındaki şeylere vermek imkânına sahip değildir. Nasıl ki, sıfırdan pozitif bir sayı türetmek mümkün değil ise, mümkün olmayan bir şeyden de yeni bir şey meydana getirmek mümkün değildir. Bunun için muhakkak harici bir sebebe ihtiyaç vardır ve ancak o sebeple etkilenip varlık kazanabilir. Bu harici sebep kendiliğinden mevcut değil ise, elbette ki bir başkasına ihtiyaç duyacaktır. Bu sebepler zinciri neticede bütün sebeplerin ana sebebi durumunda olan bir sebebin varlığını zaruri kılacaktır.   

İlk neden, ilk gerçekliktir. Yaratıcı’dan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da âlem ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl, cismi ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının sonunda Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut âlemin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhsal programdır.

Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yüklenerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve dünyadaki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar sergileyerek iyi ile kötü arasında gidip gelirler.

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İbni Sina bilgi anlayışında, insan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisi. Fakat bu soyutlama, İbn Sina’ya göre insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Yaratıcı’nın Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Buradan da anlaşılacağı üzere; tüm insanların hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı Allah’tır.

Akılsal kuralları, iradeyi ve mantığı bertaraf eden olaylar, düşünsel ve davranışsal bir ayniyet sağlayamıyor ve yaşanan ikilemler önlenemiyorsa; iddia edilen akılcı bir muhakeme ve yargıyla mutlak olmayan bilime dayalı iradesel bir çözümü gerçekleştirebilmek söz konusu değildir. Sadece entelektüellerin tartıştığı; okullarda, ekonomik, sosyal ve siyasi münazaralarda dolgu malzemesi olarak kullanıldığı, asırlar öncesine dayalı ütopik doktrinlerin karşılığı olmayan kuramsal döküntüleriyle bilim adına “bilgi terörü” estirildiği, böylece kaderin güttüğü fiziki hayatın serapsı fikirlerle örtbas edilmeye çalışıldığı aşikardır. Bu yüzden ne politikacıların, ne din adamlarının ne entelektüellerin, ne de eğiticilerin insanlara hiçbir katkıları bulunmamakta, dolayısıyla düzenlenen tartışma şovlarıyla en iyi laf ebeliği yarışmaları yapılarak, insanların etkilenebileceği sanılmaktadır. Ancak kaderle örtüşenler istisna!

Bu sebeple olumsuzlukların meydana gelmesi, aldatılma, sömürülme, sapma ve kandırılmada ki etki, ardına düşünülen arkadaş, bilge veya önderlerin iknasından değil Allah öyle dilediği içindir. Allah’a kul olmayı reddedenlerin özgürlük adına hilkatteki eşlerine kullukla mahkûmlukları, idrak edebilenler için apaçık bir lanettir.  

“Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.” Fussilet 25

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide 105

Özgür olabilme hevasıyle kölelikten özgürlüğe geçiş serüveninde robotluktan öteye ilerleyemeyen insanın Allah’a kullukta teslim olamamasının nedeni; sürükleyici güce sahip bir inat ve itiraz duygusu taşımasındandır. Bu duygu veya mantığının tesirine kapılan insan, Allah’ın haklı olduğunu bildiği halde bir türlü kabul etmez, yani nefsine mağlup olur. Şu halde insan, belirtilen inatçı duygusuna karşı koymak suretiyle nefsine hakim olmasını ve gerçeği kabul etmesini bilmesi gerekirken yahut bildiği halde; neden başaramıyor?

“Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur. Allah kime de hidayet ederse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?” Zümer 36-37

Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan iyidir…

Çevrelerine uymak için kendilerini yontan insanların nasıl tükenip gittikleri İslami kesimde daha aşikâr anlaşılmaktadır.

Politikacılık ve reklamcığın yarı doğrulardan tam yalanlar üretme sanatları olması misali vahiy de, yorumlarla özden çıkarılıp nefislere peşkeş çekilmek suretiyle bid’at ve hurafelerle bozulmuş, İslam ile ateizmin siyasi terminolojisi olan laiklik bir potada harmanlatılarak özgürlük adına Müslüman millete giydirilebilmiştir.

Türban yahut başörtüsü diye anılan örtünün inanç merkezli tartışılmaması gereken meşruiyetine kıyılmış, din karşıtı laik rejimin baskı ve şiddetiyle Müslümanlara vurulan zincir dolaylı taktiklerle gevşetilmeye çalışılsa da ortadan kaldırılamamıştır.

Kamuda kılık ve kıyafet özgürlüğü gerekçesiyle girişilen kampanyalar fevkalade yanlıştır. Neden dini ya da inanç özgürlüğü başlığı altında değil de kılık ve kıyafet özgürlüğü ile manipüle edildiği, laikliğin ezeli din karşıtlığını ve amacını kanıtlamaktadır.

Allah’ın verdiği bir özgürlüğün ve hükmettiği bir emrin beşerden talep edilmesi, o beşeri gücü tanrılaştırmaktır. Ki, o beşeri güç, Allah’a ve ayetlerine savaş açmış ise hak istenmez, doğrudan alınır. Tartışılması dahi küfrü doğurur!

Sözde Müslümanların özsel imansızlıkları düşmanları cesaretlendirmiş, ak örtünün karaya dönüşmesine fırsat tanınarak kamudan dışlanıp hor ve hakir kalmasına neden olmuştur. Dolayısıyla türbana pranga vuranlar, asıl türbanı savunanlardır.

Dini bir ibadeti Allah’a dayanarak müdafaa edip direnç gösteremeyen münafık önderler, kahredici nefsi çıkarları adına şapka, peruk v.s gibi saç örtüleri yahut aç-kapa alaylarına fetva verip ayetleri nasıl eğip bükerek az bir bedele peşkeş çektiklerini ortaya koymakta, böylece Allah’ın emrini düşmanın emrinden aşağı görmelerinin zilletinden sorun çözülememektedir.    

Kendini Allah’a, hak ve adalete adamış İzzet Kıraç adlı bir müminin, bir bayan avukatın taktığı türban yüzünden Gümüşhane Barosundan atılmasıyla Baro Başkanı Ali Günday’ı öldürmesi, Maide Süresi 33. Ayetine istinaden her ne kadar meşru ise de, kendisini savunacak Müslüman bir avukatı bulamamanın rezaletini hala hissetmekteyim. Ne acıdır ki, en azılı teröristleri yüzlerce avukat savunmada yarışırken, Allah için cihada kalkmış bir müminin vekâletini üstlenebilecek bir avukatı, ancak talep ettiği fahiş ücretini peşin ödemem üzerine bulabilmiş olmam, Türkiye’deki Müslüman gerçeğini de ortaya çıkarmıştı. Ogün İzzet Kırac’ı katillikle yaftalayıp Ali Günday’a sahip çıkan türbanlılar ve türban savunucuları, hangi yüzle türbana özgürlük talep etmektedirler? Pardon, türbana yahut başörtüsüne değil kılık-kıyafet özgürlüğüne vurgu yaparak hak iddiasında bulunmaları, Allah ve İslam nezdinde hiçbir değer taşımamaktadır.            

Şükürler olsun ki, karşımdaki güç ne olursa olsun asla boyun eğmedim, Allah’ın hükümlerine dil uzattırmamak adına tehdit ve şantajlarına karşı yılmadım.

Verdiğim röportajdan dolayı yargılandığım mahkemede savunmamı ayetle yaptığım sırada, ağır ceza hâkiminin, “burada ayet okuyamazsın” uyarısı üzerine, “ben Müslüman’ım ve dinen sakıncası olamayan her yerde ayet okurum” açıklamam akabinde, hâkimin tutuklamayla tehdidi karşısında, “Allah dilemezse tutuklayamazsın” yanıtım, Allah dilemediğinden mahkemeye tutuklama fırsatı vermemişti. Allah’ın tutuklamasını önemsemeyip mahkemenin tutuklamasından korkanlar, iman etmiş sayılabilirler mi?

Yahut eğitim adına Allah emrini hiçe sayarak örtülerini açanlar, peruk, şapka gibi arayışlara girenler; eğitimlerinden fayda elde edebilir veya iman etmiş sayılabilirler mi? Ya da rızık endişesi taşıyarak çalıştıkları kuruluşlarda örtülerinden ve diğer ibadetlerinden taviz verenler Müslüman sayılabilir mi?

Allah’ın farz kıldığı hükümleri baskı yahut şiddetle yasaklayan devlet değil baban veya kardeşin dahi olsa savaşmak kaçınılmazdır. Tanrı kim ise, onun sözü geçerlidir…

Bu sebeple iman etmiş her mümin, yalvarıp yakaracağına ölümüne mücadele etmiş olsa, Allah ona hakkını teslim ettirir. Önce adalet! Adaletin yerini bulabilmesi için ola ki çıkabilecek kıyametten korkulmamalı, hiçbir gerekçe azgına hesap sormayı engellememelidir.

Her türbanlı kız öğrenci gibi benimde kızım üniversiteye gitmiş, aynı anda hem kimya mühendisliğini hem de kimya fakültesini bitirerek double yapmıştı. Ne üniversite yönetimi ne de öğretim görevlileri kızımın türbanına müdahale edebilecek cesareti gösterebilmişti. Kalkışanı uyarmış, uyarımın ciddiye alınmaması akabinde şiddete başvuracağımın altını çizmiştim. Allah yasalarına muhalefet eden batıl herhangi bir yasanın indimde zerre kadar bağlayıcılığı ve değeri yoktur. Dolayısıyla iman etmiş her ebeveyn azgın barbarlara karşı hak ettikleri mücadeleyi vermiş olsalardı; değil türban, hiçbir ibadet yasak konusu olamazdı.         

Fransız düşünür Montesquien’un ifade ettiği gibi; “Birtek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir” idrakine sahip olmayan rejim ve güdümündeki yığınlar, kendilerini yok etme üzerine ellerinden gelen fitneyi işlemekten geri durmamakta, sebep-sonuç ilişkisini muhakeme edemeyerek şeytani ideolojileri uğruna kasıp kavurmaktadırlar.

Hak ve adaletin egemenliği için bugüne kadar yapılan binlerce savaşta verilen milyonlarca canın muhteviyatı kavranabilseydi, azgını ne akıl ne mantık ne merhamet ne de hoşgörünün durduramadığı anlaşılırdı. Bu sebepledir ki Allah, yüzlerce ayetinde azgına karşı savaşı emretmiş, ancak zor ve meşakkatli cesur bir mücadele sonucu haklara kavuşulabileceğini buyurmuştur.

Yoksa “ya beni okula almıyorlar, çalıştırmıyorlar, kamuda fırsat vermiyorlar, oraya sokmuyorlar, aşağılıyorlar” pespayeliğiyle örtüler açılmayıp şapka ve peruk benzeri maymunluklarla taviz verilmeyerek dik durulabilinseydi, bir avuç lanetlinin gücü ne kadar şiddetli olsa da savrulacaklarına şüphe yoktur.

İnsanlığı yahut düzeni değiştirmeyi düşünenin önce kendisini değiştirmeyi düşünmemesi ne kadar abes ise, sözde Müslümanların taptığı Allah’a değil de hilkatteki eşlerinden korkup itaat edebilmesi o kadar absürttür.

Allah’a iman ettiği deklare eden mümine laik yasalar dayatılamaz, kısıtlamalar ve yasaklar getirilemez, kamu adına sınırlar konulamaz, dini ve ibadeti hürriyetleri elinden alınamaz. Bu apaçık bir savaş nedenidir.

Ülkesi için canını veren ve vermeye aday bir vatandaşı ve yakınlarını inançsal örtüsünden dolayı dışlayarak etrafına duvarlar örmek suretiyle yasaklara mahkûm kılan bir güçle savaşılmayacak da ne yapılacak?   

Allah’a karşı her Müslüman, önce kendinden sonra toplumdan sorumludur. Dolayısıyla her Müslüman, inancından ötürü kendisine konan yasaklara karşı savaşmalı, batıldan yardım dilenerek dinini ve insanlığını aşağılatmamalıdır.

İslam, nasıl Allah iradesine kayıtsız-şartsız bir bağlılık ise; iman etmiş müminlikte o yolda şehit ya da gazi olma mükâfatına ulaşmaktır. Aksi takdirde münafık olduklarını tescil ederler.       

Nasıl ki mide ülserine yenilenlerin neden olmayıp, ülserin sizi yiyenlerden oluşması misali Müslümanlar da kendilerini yedirtmelerinden ülsere kapılmışlar, böylece ruhlarındaki müzmin yaralar erozyona uğrayarak vahyi sindirememelerine sebep olmuştur.

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.” Maide 33

Kınamakla yetinecekler ise;

Böbürlendikleri onca silahlar oyuncak mı, yoksa vitrin donatımları mı?   

İran, Suriye’ye yönelik herhangi bir saldırıyı kendilerine yapılmış sayacaklarını deklare etmemiş miydi?

İran, haritadan sileceği iddiasıyla büyük şeytan bellediği ezeli düşman İsrail’in Suriye saldırısına anında karşılık vermeyip alışılagelen kof ulumalarına devam ederek, ciddi sonuçlar doğuracağı” açıklaması, sanal âlemde oynanan çakma savaş ve tehditlerden farksızdır. Yahut dayak yiyen bir çocuğun kaçarken tehditler savurması gibidir.

İsrail, aleyhine tehdit hissettiği hedefleri uluslararası hukuk, ülkelerin egemenlik hakkı ve topraklarına yapacağı saldırının meşru olup olmadığına aldırış etmeksizin imha etmesi, güç gösterisinde bulunan devletlerin nasıl birer hiç olduklarını ortaya koyan bir kanıttır.

Özellikle Birleşmiş Millerler kimdir ki, İsrail ciddiye alarak ihlal ve saldırganlık yaptığı gerekçesiyle hesap versin?

Artık İran, tüm caydırıcılığı yitirmiş olmanın pespayeliğiyle ulumaktan öte hiçbir eylemde bulunamamakta, dünyanın komedi merkezi olmasının utancını dahi kavrayamamaktadır. Böylesi bir İran, atoma bombası üretse ne olur? Ürettiği diğer silahlar gibi halkına caka atmaktan başka bir şey yapamaz.

Suriye’ye yönelik bir saldırıyı kendilerine yapılmış sayacaklarını açıkça ilan eden İran, hele de İsrail’in saldırısına sessiz kalması, gürlediği gibi cesur değil tabansız olduğunu ispatlamaktadır.

Neden?

Şirk içinde olup Allah’ın lanetine uğramalarından! Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Şia’nın güya kayıp imamı olan İmam Mehdi’nin dünyanın tüm işlerini organize ettiğini ve o olmasaydı hiçbir varlığın olmayacağını söylemesi, yetmez mi? Eğer gerçekten iman etmiş olup Mehdi yerine Allah’a güvenip dayansalardı, şeytanın dostu olan İsrail’e karşı galebe çalar; zillete, hor ve hakir kalmaya layık olmazlardı…

Ya, Arap Birliği denen kuklalara ne demeli? Ellerinden sadece, “Alçakça bir saldırı ve apaçık bir ihlal” kınaması mı geliyor? Oysa “bizler birer münafığız, Allah’tan değil İsrail’den korkuyoruz, elimizden gökdelenler yapmak, dünyanın oyun ve oyuncaklarındanen iyisine sahip olmak, sömürmek ve nefsimizi beslemek geliyor” deselerdi.    

Neden İsrail kadar cesur olamıyorlar? Onların kaygılarını İsrail de taşımıyor mu?

İsrail, İran ile çıkabilecek savaşın psikolojik ve siyasi altyapısı oturmuşken meydan okuyarak Suriye’ye bombalar yağdırıp yanıt vermeye dahi tenezzül etmeyerek ulumalara kulaklarını tıkaması, sözle değil hamleyle karşısına çıkılmasına açık bir davettir. Diğer bir ifadeyle düello çağırışıdır.

Oysa İran, tıpkı İsrail gibi birkaç savaş uçağını İsrail’e gönderip askeri araştırma merkezlerini vurması gerekmez miydi? Ancak sanal bir kabadayı olan İran, gerçekle yüzleşmeye yürek yetirememektedir.

Temelde her ne kadar yanlışta olsa Türkiye’nin NATO ittifakına binaen topraklarımızda konumlandırılan Patriot füzelerine komplo teorileriyle karşı çıkılsa da, bugüne kadar yaptığımız katkıyı baz alırsak tartışılmaması gereken bir hak ve sonuçtur. Ne var ki İran, yine aynı sokak kabadayılığıyla tehditler savurarak, “Türkiye’yi vururuz” atışlarının karavansal safsatası ciddi bir değer taşımamaktadır. Bugüne kadar vurduğu tek bir haçlı var mı?  

İsrail ise İran gibi abessi naralar atmayıp aldığı kararının arkasında durarak kilitlendiği hedefi vurup, kendini savunmak ve haklı çıkarmak için cevap bile vermemektedir. İran, madem Patriotları kendine tehdit görüyor, kurulmadan imha etmesi gerekmez mi? Korkaklık ve imansızlığından başka elini tutan ne var?   

Hodri meydan!

İran, müstahak olduğu lanetin bedelini rüsvalığıyla ödemekte, dünyayı kırıp geçiren hicivleriyle usta komedyenlere taş çıkartmaktadır.

“İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler, bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler” Napoleon Bonaparte   

O günün Müslüman Türklerinden günümüzde mevcut mudur?

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.  Maide 54

“Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: “Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir”. Ve (bu) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” Ahzab 22

İslam’da cinsellik yok…

Çoğalabilmek için evlilik vardır.

“Evleniniz, çoğalınız. Zira ben, kıyamet günü, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Öncelikle hadiste, bahsi konu olan çoğunluğun insan çokluğu olmadığı, kendisine layık bir ümmet olarak çoğalmanın vurgulandığı bilinmelidir.

Ne kadınlar ne de erkeklerin salt nefislerini tatmin etsinler diye yaratılmadıkları Ku’an’ın özüyle kanıtlıdır. Dolayısıyla cinsellik, şehvetsi bir kavram içerip nefsi odaklı etkileşimi amaç edinmesinden, İslam’la özdeşleştirilebilmesi mümkün değildir.

İslam’ın en tehlikeli düşmanı nefis olmasından, nefsi galebe çaldıracak ve libidoyu hedef edinecek kışkırtıcı tüm oluşumlardan kaçınılması, Allah ile bütünleşebilmenin yoludur.

Evlilik, her ne kadar bir cinsellik ise de, zevk, tatmin ve sefahat aracı olan cinsel hayat ile örtüştürülemez. Allah rızası için yapılan evliliklerde nefis ölü, sabır diridir. Cinsellik nefis azdırıcı fantezilerin tetiklediği arzular olup, kulu kul olmaktan çıkaran yolları açtığından Allah yerine cinselliğe tapış başlar. Birkaç saniye süren tatmin anındaki hazzı Allah’a ibadet esnasında hissedemeyen bir mümin, nefsi esareti altında olduğunu kanıtlar.

Ayetler son derece açık ve seçik olup, Allah’a kulluk için yaratılmış bir müminin nefsi istek ve arzularını önemseyebilmesi söz konusu değildir. Hele de tamamen şehvete dayalı cinselliği zihin ve duygularında barındırabilmesi, tumturaklı iman etmediğine bir delildir.

Kötülüklerin ve nefsin temsilcisi şeytanın hüküm sürdüğü bir âlemde müminin varlık sebebi, şerre ve nefse karşı mücadele etmek, Allah dinini egemen kılmaktır. Dolayısıyla Müslüman erkek veya kadının Allah rızasını kazanabilmek gibi kulsal yükümlülükleri var iken, cinsellikte aradıklarını bulamama kabilinden bir elem taşıyabilmeleri mümkün değildir. Zaten o, mükâfat olarak cennette kendilerine verilecektir.

İslam başlığı altında kadın ve erkeklerde cinsel arzuları tetikleyen tahrikler, Müslümanların ahiretten uzaklaşıp dünyaya meyletmelerine, asıl yapmaları gereken mücadeleden ve sabırdan kaçınıp, şehvete boyun eğmelerine neden olmaktadır.

Gerek Allah gerekse Peygamber efendimiz, cinselliği ve sevişmeyi teşvik edici ve taktik verici hiçbir hükümde bulunmamış, haramların altını çizerek sınırlar getirmiştir.

“İslam’da cinsel hayat” adlı kitabıyla İslam’ın amaç ve gayesine ihanet etmiş olan Ali Rıza Demircan adlı cinselci, Peygamberimizin mahrem yeri olan yatak odasına girerek dizdiği iftiralarla yetinmeyip, cinselliği namaz, cihat ve diğer tartışılmaz hükümlerle özdeşleştirme küstahlığında bulunmak suretiyle İslam’ı pornolaştırabilmiştir.

Kendini İslami cinselliğin psikoterapi uzmanı yapan Ali Rıza Demircan,  cinsel sevişmeyi ibadetle eşdeğer görebilmesinin bedbahtlığı içinde Müslümanları nefislerinin peşinde koşmalarına dini meşruiyet aramaktadır.

Bir de cinsellikte yaşam koçu şöhretini taşıyan Sibel Üresin adlı rahibe örtülü cinselci, güya Müslüman kadınların seksteki temsilcisi olarak, “Cinsel ilişki namaz kılmaktan da önemlidir” diyerek, 5 vakit namaz yerine 5 vakit cinsel ilişkiyi yahut namazdan önce sevişmekle namazın kabul edilebileceğine işaret etmektedir.

Özellikle cinsellik tamamen mahrem bir konu olup, hayâ ve edep duygusu taşıyan kadın veya erkeğin dillendirmeyeceği bir gizliliktir. Hz. Adem ve Hz. Havva’dan bugüne kadar gelen her toplum, kendi kültür ve güdüleriyle cinsel ilişkiye girmiş; Allah’tan gelen uyarılara kulak verenler, yasaklanmış sınırları aşmamışlardır.

Modern düşüncenin İslam karşıtlığının nedeni cinselliğe sınırlar getirip yasaklamış olması olduğuna göre; İslam’da cinsel hayat ile sekülerizme göz mü kırpılmaktadır?

Düşünce ve inanç ne olursa olsun cinselliğin tartışıldığı bir toplumda oluşan ilginin çıkaracağı fesatları hesap edebilmek mümkün değildir. Cinselliğin deşifresi apaçık bir fitne olup, saklı tutulması gereken bir nefistir.

Malumunuz üzere cinsel birliktelik sonrası farz olan gusül abdesti, akıtılan maddi meniden dolayı değil şehvet akabinde oluşan doruksu tatmin ardından şart koşulmuştur. Çünkü küçük veya büyük taharette nasıl gusül abdesti almak caiz kılınmamışsa, tatminsiz gelen menide gusül abdesti gerektirmemektedir. Ancak cinsel doyum, zevksi bir âleme sürüklediğinden, yeniden Allah’a ve idrake dönüş için temizlenmek farz kılınmıştır.

Cinselliği İslam’da kutsallaştıran Demircan,Cinsellik insan hayatında eski çağlarda da önemliydi, yeniçağlarda da önemli, modern çağlarda da önemli, şu anda yaşadığımız dünyanın ana problemlerinden biridir” açıklaması, gayrimeşru olan ve iman etmemişlerin sorunlarını İslam çatısı altında aklamaktır. Yoksa Allah, Resulü ve ahirete teslim olmuş hiçbir mümin, sabırlarıyla cinsellikle ilgili tek bir sorun yaşamaz ve seksi, asla ana bir problem olarak kabul etmez. Çünkü Allah rızasını kazanabilmek için çok daha büyük mücadelesi ve vahim sorunları vardır. “Bir insanın zevk için cinsel atılımlarda bulunmasının dinsel çerçevede hiçbir mazuru yoktur” ifadesinde bulunan Demircan, ilmine rağmen İslam’dan ne kadar kopuk bir düşkün olduğunu kanıtlamaktadır.

Sapıtmış her iki azgınla ilgili daha fazla detaya girmeden, cinselliğin ya da sevişmenin türü ve şekilleri konusunda eşleriyle nasıl zevke ulaştıklarını, affınıza sığınarak öğrenmek istiyorum.

-      Demircan hoca, Peygamber efendimize atfettiği cinsellik öğretilerini; neden kendi eşini örnek vererek anlatmıyor?

-      Zevk için cinsel atılımlarda sınır tanımayan Demircan hoca ve seks koçu Sibel Üresin; eşleriyle nasıl sevişiyor, uyarılmaları için ne tür fantezilere başvuruyor ve tahrik edici dekolteler giyip ya da giydirtip taktikler uyguluyorlar?

-      Cinsellik düşkünü bu ikili, acaba günde kaç kez sevişip cinsel ilişki ibadetini işliyorlar?

-      Eşlerinin bedenlerinde kuru tek bir yer bırakmaksızın öpüyor yahut öptürüyorlar mı?

-      Dindarların aradıklarını bulabilmek için uzman oldukları cinsellik konusunda eşleriyle nasıl sevişiyorlar?  

-      Cinsel ilişkide uyguladıkları hareketlerin İslami olabilmesi için Müslümanlara önerdikleri kıstas ve pozisyonlar nelerdir?

-      Kadının mı yoksa erkeğin mi üstte ilişkide bulunmaları caizdir?

-      Cinsel organların ağza alınıp boşaltılması caiz midir?

-      Cinsellikte eşe karşı mecburi tuttukları görevde, fantezileri karşılamak caiz midir?

-      Normal ilişkiden uyarılmayıp farklı pozisyon ve sevişme talebinde bulunan kadın ya da erkeğin arzularına uymanın İslami kriteri nedir?

-      Kızlarına, gelinlerine, damatlarına yahut oğullarına sevişmenin kutsal ve cinselsiz bir hayatın haram olduğunu söyleyerek İslami sınırlar konusunda taktikler veriyor, ibadet saydıkları sevişmeyle ilgili teşvikte bulunuyorlar mı?

-      Müşterilerinin en iyi dostu olduğunu ifade eden Sibel Üresin, namazdan daha önemli bir ibadet olduğunu açıkladığı cinsellik konusunda, tıpkı namaz öğretisi misali cinsellik üzerine uygulamalar yapıyor veya müşterileriyle sevişiyor mu?

-      Demircan hocanın Beyoğlu Belediye Başkanı olan oğlu Ahmet Misbah Demircan’ın hizmet verdiği genelevlerle ilgili İslami fetvası nedir? Eğer laik devlet izin verirse, genelevlerin girişinde muta nikâhı kıymak caiz midir? Zina haram olduğuna göre, oğlunun daha iyi işlenebilmesi için yaptığı aracılığı devlete mal etmesi caiz midir? Allah’ın hükümlerine değil de laik devletin hükümlerine boyun eğmek, şirk değil midir?

-      Acaba Demircan hoca, insanlık aleyhine tehdit görüp dünyanın ana problemi saydığı cinselliğe hizmet ettiği gerekçesiyle oğlu Ahmet Misbah Demircan’ı mücahit mi bellemektedir?

-      Allah’ın haram saydığı genelev gibi en zilletsi lanetini işleyen oğlu değil de eşlerin birbirlerini cinsel yönden ihmal etmeleri mi haram ve günah sayılmaktadır?    

Allah’a saygıdan kalbi ürpermeyen Demircan hoca ve benzerleri, sabrın yüceliğini ve her zorun üstesinden gelen ebedi mükâfatını idrak edemediklerinden, seksi ve doyumu kutsal bir ibadet sanısıyla Müslümanları baştan çıkartmaya çalışmaktadırlar. Ne Kur’an’ı Kerim ne de kitaba muvafık hadislerde yer almayan cinsellik ve sevişmeyle ilgili fitneyi aşılamaya kalkışmaları, şeytani vesveseden başka bir şey değildir.

İnsanoğlu, kavuşamadığı birçok arzularında olduğu gibi cinsellikteki tatmine de ulaşamayabilir. Onun için harama kalkışma mazereti asla meşru değildir. Nasıl ki arabası olmadığı için bir araba çalınamaz ise, eşinden tatmin olamadığı gerekçesiyle zinaya girişilemez. İşte sabrın önemi burada anlaşılmaktadır.

İnsandaki hırs ve sabırsızlık, felaket ve cehenneme giriş biletidir.

Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” Bakara 153

Eğer sözde İslami seks otoritelerinin ifade ettikleri gibi cinsel ilişki, namaz kılmaktan önemli olsaydı, Allah, namazı değil cinsel ilişki yahut sevişme ile kendisinden yardım istemesini emrederdi.

İslam’ın ne olduğunu bilmediklerinden pornolaşmakta sınır tanımıyorlar…

 

İslami bir iktidar olsaydı; haçlılar hükmedebilir miydi?

“Yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer küfre son verirlerse onları bırakın.” Enfal 39

Allah, İslam dinine iman eden müminlere fitne yok edilinceye, diğer bir tabirle Allah’a isyan esası üzerine kurulan bütün düzenler yok edilinceye, bütün kulluk ve itaat nizamı sırf Allah için oluncaya kadar yeryüzündekilerle savaşmayı ve bundan hiçbir surette vazgeçmemeyi emretmiştir.

Ayetten de açıkça anlaşılacağı üzere; Müslümanlığın günde beşer dakikadan yirmibeş dakika namaz, yılda otuz gün oruç, zenginlerin yüzde ikibuçuk zekât, umre veya hac farizasından ibaret mastürbasyonsu bir ritüel olmadığıdır. Hatta sevişmeyi, cinselliği ve seksi ibadetle özdeşleştiren bir anlayış, adeta bitkisel hayattaki sözde Müslümanların delaletlerini de ortaya koymaktadır. Dolayısıyla sevişmek varken neden meşakkatli bir şahadeti seçsinler! Bu sebeple iman, ancak Allah’ın dinini egemen kılabilmek için küfre karşı verilen mücadele ve Allah’ın hükmettiği anayasadan başkasına boyun eğmemek ve kabullenmemektir.

Ne yazık ki kendi nefisleri doğrultusunda batıllaştırdıkları bir İslam ile haçlıların hegemonyalığını sindirerek din dışı düzelerle Allah nizamını reddeden iktidarlar, idareleri altındaki Müslüman toplumları manipüle edip vahiyden uzaklaştırmışlardır.

Ancak Kur’an buyruklarına sadakatle bağlı ihlâslı müminler, yoldan çıkmış devletlerine ve haçlı müttefiklerine Allah adına başkaldırarak emir gereği direnişleri, Müslümanlar için kaçınılmaz olan vahyi yükümlülüklerindendir.

Allah için kenetlenmiş toplumlar; dil, ırk, tabiiyet, kültür, ulus, devlet ve vatan gibi maddesel öğelere değil nefsi hiçbir çıkar gözetmeksizin İslam kardeşliğiyle bir araya gelerek, hak ve adalet için mücadele etmektedirler. Zaten Allah’ın nizamı; insaniyetin, barışın, hak ve adaletin hâkim kılınması ve azgınların cezalandırılarak toplumdan soyutlanmalarıdır. Dolayısıyla muhakeme yetisi bulunan hiçbir insan, Allah nizamına karşı çıkamaz.

Kendilerini Allah’a ve dinine adayarak dünya debdebesini ahret karşılığı satan mücahitler, her ne kadar münafıklar ve müşriklerce kınanıp terörist olmakla suçlansalar da, asıl muttakiler ve Allah rızasını kazananlar ta kendileridirler.

Yaratıcı Allah ve insanlık düşmanlarına karşı savaşarak ilahi düzenin egemenliği adına mücadele edenlerin terörist sayılabilmeleri mümkün müdür? Mümkün ise, Allah da teröristlerin elebaşlısı olmuyor mu?

Değişik şöhretlerle anılan mücahit gruplara yardım ve destekte bulunmak, olmazsa olmaz imani bir zorunluluktur. 

Allah nizamına sadece müşrikler mi karşı çıkıyor, İslam olduğunu iddia edenler de aynı şiddetle muhalif etmekte, batıl saflarda yer alarak askeri ve siyasi desteklerini esirgememektedirler. Korkuları adil bir düzenin vaki olmamasıdır.   

Sömürgeci zalimler karşında Allah’tan aldıkları güçle korkusuzca İslami düzen kurma adına beşeri sistemi sonlandırmaya çalışan Mali’deki mücahitleri elimineye kalkışan Fransa’ya münafık ülkelerin arka çıkmaları, vahye iman etmediklerini ortaya koymaktadır.

Örneğin; İslam olduğunu ve İslami rejim iddiasında bulunan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad,  Allah, Resulü ve Kur’an’a meydan okurcasına, ”Mehdi hazretleri olmasa dünya yıkılırdı, İmam Mehdi’nin dünyanın tüm işlerini organize ettiğini, tüm varlıkların varlığını ondan aldığı” inancı, apaçık bir şirk ve küfürdür. Hıristiyan, Yahudi ve Budistler gibi haddi aşarak İmam Mehdi adında bir varlığa tapan mehdiperest Ahmedinejad ve Şiilerin İslam olabilmeleri nasıl imkânsız ise, vahyin buyurduğu İslami düzenlerin dışındaki rejimlere rıza gösterenlerde İslam değildir.

İslam adına herkesin kurtarıcı bir İmam Mehdi’si olması, neden sözde Müslümanların zillete mahkûm olduklarına bir kanıttır. Yoksa Allah’ın yardım ve desteğine duçar olmuş müminlerin herhangi bir alanda başarısızlıkları ve haçlı altındaki kullukları asla söz konusu olamaz.   

Yaratıcı Allah’ın hükmü doğrultusunda cihad ehli müminleri teröristlikle yaftalayan haçlı emperyalistleri, kendilerini yok edip hakkı ve adaleti mukim kılacak mücahitleri dünyada karalayarak işgal ve zulümlerini kolayca sürdürmektedirler. Nefislere tavan yaptıran markalarıyla sömürgeci acımasız barbarlıklarını maskelemekte, şeytansı zalimliklerini ıslah ediciler olarak gizleyebilmektedirler.     

“Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler.” Bakara 11  

Kendilerine biat etmemiş toplumları terörist bahanesiyle işgal edip yeryüzünden silebilmek için sömüren ve katleden haçlılara verilen her prim, kıyametin bir işareti olsa gerek. Lakin şükürler olsun ki, sayıları azda olsa haksızlık ve adaletsizliğe karşı savaşan müminler, bir nebze de olsa dengeyi muhafaza ederek dünyada ki umut oksijenini tükettirmemektedirler.  

Haçlı barbarların hegemonyasındaki BM, dünyanın neresinde haykıran ve direnişte bulunan bir Müslüman topluluk var ise yargılamaksızın infaza kalkışmakta, yakıp yıkılmalarına geçit vermektedir. Buna karşı İslam ülkelerinin sessizlikleri hatta dolaylı yollardan destekleri, çok daha can acıtmaktadır.

Müslümanların kâfir-münafık cephesine karşı mücadelelerinden elde edecekleri mükâfat her ne kadar bu dünyada karşılık bulmasa da, ahrette ziyadesiyle karşılanacaktır. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? Zaten iman etmiş bir müminin beklentisi, ahrette ki ebedi yaşam değil midir?         

Hangi düşman nereye çökerse çöksün, sonunda kaybedecek olan onlardır. Yaratıcısı Allah için kendini feda edenin ziyana uğrayabilmesi asla mümkün değildir. Her an üstün olan Allah’ın mutlak iradesini idrak edemeyenler, kozmetik ürünler misali etki kudreti oldukları sanılanların yanılgısıyla mahvolurlar.

Allah diledikten sonra, bir çalı parçasıyla dahi o muhteşem silahları yerle bir eder, güçleriyle övünüp böbürlenenleri savurtur. Her şey üzerinde iktidar sahibi Allah olduğuna iman edenin, beşeri herhangi bir güçten korkabilmesi ve direnişte bulunabilmemesi nasıl mümkün olur?  

Nasıl ki şeytana kıyamete kadar verilen mühlet fayda sağlamayacaksa, şeytan adımlarını takip eden haçlıların da geçici hükümranlıkları yarar temin etmeyecektir.

Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a iman etmiş bir mümin, dünyadaki debdebeye aldanarak içinde ebedi kalacağı ahiret hayatına bedel biçmez, hilkatteki eşlerinin gösterdikleri ilgi, itibar, tazim ve makamlara kanarak şahadet yüceliğini terk etmez.  

Bilinmelidir ki, bedenleriyle Allah yolunda savaşma ayrıcalığını yaşayamayanlar, en azından maddi yardımlarıyla mücahitlerin yanında olmalıdırlar. Şükürler olsun ki, bugüne kadar Allah adına yaptığım yardımlar, doğrudan küfre karşı savaşan o eşsiz mücahitlere ve geriye bıraktıkları yakınlarına olmuştur.    

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Enam 32

Dirilerini getiremediler…

Leşlerine törenler düzenlettirip kahramanlarmış gibi arşa yükselttirdiler!

Fransa’da hak ettikleri bir sonla ebedi cehenneme gark olan lanetli teröristlerin bulaşıcı cesetlerine gösterilen müsamaha, Diyarbakır’da çekilen PKK bayrağı ve meydan okuyuşların izlenmesini sindirebilmek mümkün değildir.

Öcalan’ı hain bir cani değil de Kürt Hakları adına savaşan onurlu bir yiğitmiş gibi bağrına basarak barış adına muhatap kabul edebilen ve PKK’nın da acımasız millet ve insaniyet düşmanı olduğu politikasını değiştirerek Kürt toplumunun temsilcisi sıfatı yükleyen bir devletin vatandaşı olmak utanç verici değil de nedir?

Sözde terörle mücadele adına yaklaşık 30 yıldır savaştığı PKK’yı elimine edemeyen devletin barış dili, apaçık bir teslimiyet ve boyun eğmedir. Bu sebeple başkaldırış gerekçelerinden zerre kadar geri adım atmayıp pişmanlık duymayarak ve tövbe etmeyerek hedefinden sapmayan PKK, sonunda devlete diz çöktürmüş, azılı katillerine düzenledikleri zafersi törenleri izlettirerek devleti çerçöp haline getirtmiştir.

Hiç kimse ama hiç kimse, ‘kan dökülmesin-analar ağlamasın’ şeytani söylemlerle Allah’a isyanı, onursuzluğu ve yanlışı meşrulaştırmaya kalkışmasın.

Bir bilen olan Allah, barışın nasıl ve hangi koşullarda sağlanabileceğiyle ilgili hükümlerde bulunmuş ve iman edenlerin şeytan tuzağına düşmemesi konusunda şartlar sıralamıştır.

Bugüne kadar PKKBDP’nin işledikleri cinayet ve uğrattıkları zararlar ile ilgili tek bir özrüne, pişmanlığına ve geri adımına şahit olunabildi mi? İhanetsi kararlılıklarıyla kademe kademe amaçlarına ilerleyen PKKBDP, işgal sonrası tüm sathı kapsayacak egemenlikleriyle Müslüman milleti tarumar edeceklerdir.

Eğer Allah bilmez, Başbakan Erdoğan bilir diyorsanız; Erdoğan’ın CHP’nin tanrısı Atatürk’ten ne farkı kalır?

Ku’an’a iman etmiş hiçbir mümin, PKK ile girişilen ihanetsi barışın karşılığını ayet yahut Kur’an’a mutabık tek bir hadisle kanıtlayamaz.

Dolayısıyla kayıtsız-şartsız iman etmiş bir Müslüman olarak, Allah ve Resulünün sözünden başkasının lâfı, ancak bir çöplüktür.

Ne var ki Ak Parti hükümetinin eceli gelmiş olmalı ki, zayıf olduğu halde güçlü sandığı şeytan tuzağındaki çözüm bataklığına düşebilmiştir.

Şüphe yok ki Ak Parti, haçlı emperyalizmine karşı maddi hiçbir çıkar gözetmeksizin Allah yolunda mücadele eden cihad ehlini yakalayıp ABD ve İsrail canavarlarına teslim etmesinin cezasını ödemektedir. PKK canilerini haçlılardan teslim alamadı ama Müslüman direnişçileri teslim etmekten beklediği mükâfatın karşılığını PKK’ya bayrak açmasıyla ödedi.  

Allah’ın değil de PKKBDP şeytanının sözüne inanan bir hükümet; kimin safındadır?

 Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık 15-16   

Siyaset ve Politika…

Semavi olan siyaset ile semavi olmayan siyaset yani seküler politika; insanoğluna ne getiriyor ne götürüyor? 

Kötülüğü, yanlışı, sömürüyü, zalimliği, savaşı, haksızlık ve adaletsizliği dünyada etkili kılan semavi siyaset mi, yoksa seküler politika mı?

Laik, özgürlük, bilim ve demokrasi maskesiyle nefsi egemenleştirip dünyada hüküm sürdüren seküler (din dışı) rejimler, benliği yüceltmesinden insanı insan yapan değerleri tüketip bitirmekle beraber yaratıcılarına karşı da asileşerek şeytanın safında yer almanın bedelini ödemekte ve ödetmektedirler.   

Allah, indirdiği vahiyle her ne kadar düzen konusunda kurallar sıralasa da, yaratıcı Allah’a karşı kibirlenen ve böbürlenen insanoğlu, kendini tanrı ilan ederek nefsi doğrultusunda siyaset adına politikalar geliştirmek suretiyle devletleşmektedir.

Özellikle tek ve hak din İslam’a iman ettiklerini ileri sürenlerin seküler rejim temelinde vahyi devletten kopararak batıl olan küresel düzene ayak uydurmaları, kimlik karmaşası yaşamalarına neden olmakta ve bocalamaktan kurtulamamaktadırlar.

Söz ve davranışlarındaki tenakuzu peygamberimize iftira ettikleri uydurma hadislerle kamufleye kalkışarak vahyi kuralların aksine nefisleri güdümünde hareket etme hoyratlıkları, nasıl sapık bir yolda olduklarını da kanıtlamaktadır.               

Hz. Peygamber’in asli görevi siyasetti. Vahyin inmesindeki amaç, tamamen siyasi odaklı olup insanoğluna gönderilmiş bir anayasadır. Bu anayasaya bağlı kalarak yasalar çıkartıp devlet kuran Hz. Muhammed (s.a.v), gerek yasama gerekse yönetme yetkisini elinde bulundurma emriyle, hem hukuki hem de siyasal bir otoriteyle görevlendirilmişti.

Allah’ın elçisi olma hasebiyle vahyi insanlara duyurmasından ötürü kendisine itaat ve ittibak zorunlu kılınmış, tüm insanların lideri olarak gönderildiğinden siyaseti ve kurduğu hukuk düzeni korunarak kıyamete kadar sürdürülmesi hükme bağlanmıştı.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Dolayısıyla iman ettiğini iddia edip de hükümlere boyun eğmeyenlerle inkâr edenlerin hiçbir farkları bulunmamaktadır. Hiçbir gerekçe, Allah ve Resulünün emirlerini uygulamamakta mazeret sayılamaz. Çünkü “bana güvenip dayanın vekil ve destek olarak ben size yeterim” vaadiyle her türlü elem ve kederden korunulacağı, zilletin ve mağlubiyetin tadılmayacağını bildirmiştir.

Hz. Peygamberin asli görevi olan siyaseti değil de siyasetten soyutlanmış teolojik bir inancın ön plana çıkarılması da seküler rejimlerin dayattığı bir manipülasyondur. Çünkü din, siyasetin ta kendisidir.

Din nedir?

İtaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere ve prensiplere kayıtsız bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din, her ne kadar kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi tanımlanıp, fiziki hayattan, bilimden ve devletten uzak tutulmak istense de, gerçekte sosyal, ekonomik, ilmi, siyasi ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal ve idaresel her anlayış ve rejim, kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı güdülmekte, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen iktidarın emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek hâkim güç olunduğunun tasdik edilmesidir. Bu sebeple, düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi, otomatikman tanrısal egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçlerin kuludurlar. Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı her ne olursa olsun, o mutlaka bir dindir.

 

Siyaset nedir?

 

Siyaset, devlet yönetme sanatı olup, toplumun idaresi için yasalar çıkartan; insanları yöneten; asayişi temin eden; kötüye karşı mücadele veren; insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, birlik ve beraberliği, refah ve kalkınmayı sağlayan; etnik ve dini, ekonomik ve sosyal durumu ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp adaletle hükmeden; toplumun ve düzenin bekası için suçluya hak ettiği cezayı, iyiye de mükâfatı veren; idaresi altındaki insanların her biri için aş, iş ve barınak sağlamakla sorumlu olan; halkı tok, huzur ve güvende olmadan kendini emniyette hissetmeyen; dürüstlükten ve vicdandan ödün vermeyen, sadece kendi insanını değil insanoğlunu gözetip uğranılan haksızlıklara sessiz kalmayan kutsal bir yapıdır. Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplumda ne din, ne devlet, ne düzen, ne birlik, ne güç, ne adalet, ne de dirlik olur.

 

Başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere, tüm peygamberler en mükemmel devlet adamları olarak siyasetin içinde yer alıp toplumları yönetmiş, hak ve adalet adına zalimlere karşı mücadele ederek doğruluktan sapmamışlardır. Dolayısıyla Kur’an, düzenin temel yapısı teşkil eden küresel bir anayasadır.

 

İnsanı insan yaratmadığına, ne yapıp yapmayacağını, kalbinden ne sakladığını, ne zaman ve nasıl ihanet ve nankörlüğe kalkışacağını ve geleceği bilmediğine göre; yaptığı anayasa ve çıkardığı yasalara güven duyulabilir ve düzen sağlayabileceği düşünülebilinir mi?

Ayrıca Tanrı nedir; kimdir; işlevi nedir; kudretinin etki gücü nedir; her şeyi mi yönetiyor; izni olmaksızın herhangi bir şey gerçekleşebilir mi; kurallarına riayet edilmeli mi; beşerce etkisiz kılınabilir mi; mağlup edilebilinir mi; iradesi savsaklanabilir mi; yazgısı bozulabilir mi; insan iradesinin Tanrı üzerinde yaptırımı var mı; gökyüzünde Tanrı yeryüzünde insan mı egemen; Tanrı doğuşta ve ölümde mi mevcut; Tanrıya inanılıp peygamberlerine inanmamalı mı; hükmettiği yasalara sırt mı çevrilmeli gibi soruların irdelenmesi akabinde Allah ve elçilerine tumturaklı iman edilebilecek, hata ve yanlışlardan sıyrılarak had aşılamayacaktır.  

Siyasette insan; din de Tanrı gibi bir anlayışa hayvanlar dahi güler ve kendilerinden üstün ve akıllı insanların gerçekte nasıl sefil oldukları karşısında ancak pes derler.

Ruhun bedenden ayrılması nasıl insanı cesede döndürüyor ise; siyasetsiz bir din de tıpkı ruhsuz beden misali ölüdür…

Tanrı’nın, dinin ve siyasetin ne olduğunu bilmeyenlerin ahkâm kesişleri, tıpkı Konfüçyüs’ün öğrencisine verdiği yanıtla özetlenebilir. Talebelerinden biri Konfüçyüs’e; “Ölüm nedir?” diye sorduğunda, Konfüçyüs; “Hayat hakkında ne biliyorsun ki sana ölümden bahsedeyim.” der.

Bir toplumun anayasası ne ise, dini de odur. Bir toplum kurtarıcı ve anayasa yapıcı olarak kime inanıyor ise, tanrısı da odur.

Kimi sözde İslam âlimlilerinin siyaseti şeytanla özdeşleştirebilmeleri, ya cehaletlerinden yahut bilinçli olarak vahyi seküler politikaya peşkeş çekerek çerçöpe çevirmek istemelerindendir.

Kur’an’ın ancak yazdığı Risale-i Nur adlı eseriyle anlaşılabileceği iddiasında bulunup kitabullah’ın önüne geçme cesaretinde bulunan Said Nursi adlı şahıs, Mektubat adlı batıl kitabının 22. sayılı mektubunda; “Şeytandan ve siyasetende Allah’a sığınırım” vurgusu, vahyin emrettiği dinin değil kendi batıl dininin yolunda olduğunu kanıtlamıştır. Zaten birçok açıklamasında sapkınlığını itiraf etse de; Allah’ın, İslam’ın ve peygamber amacının bilinmemesinden güvenirliliği sürebilmektedir.  

İslam’ı siyasetten arındıran müşrikin ta kendisidir…

Allah’tan aldığı mesaja hiçbir katkıda bulunmayarak doğrudan insanlara ulaştırmakla görevli elçi, ayetleri devlet yönetiminden ayrı tutabilir mi? Dolayısıyla Resule itaat emri, tümüyle siyasal otoritesine tâbi olmayı zaruri kılar.

Hz. Muhammed (s.a.v)’in devlet yönetimindeki uygulamaları, özellikle günümüz Müslüman iktidarlarına örnek teşkil etmesi gerekirken, sanki kudret batıl güçlerdeymiş gibi umursanmamakta, böylece semavi siyaset reddedilmektedir. Oysa Allah Resulünün izlediği siyaset de bütün fert ve toplumları kapsayan ve bütün eğilimleriyle insan tabiatını göz önünde bulunduran bir genişlik ve derinlik taşımaktaydı.

Allah’tan başkasını koruyucu ve iktidar edinenleri Allah görüp gözettiğinden, görevi vahiyle uyarmak olan Hz. Muhammed (s.a.v)’in hiçbir sorumluluğu bulunmamaktadır.  Çünkü o, kendisine gelen vahyin gereğini yapmış, din ve devlet işlerinin birliğini bozmamıştı.   

(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.” Enbiya 93

Siyaseti Allah ve Resulü mü bilir, yoksa nefsi galebe çalmış beşer mi?

Ayrıca kendini Allah ve Resulüne adayarak gerçekleri haykıran Vakit Gazetesinin uğradığı elim saldırı, hak yolda ilerlediğine bir kanıttır. Geçmiş olsun demeyecek, gazasını kutlamanın sevincini paylaştığımı ifade ediyorum.

 

Yüzyılın münafığından inciler…

Azılı İslam ve millet düşmanı PKK müşriki ile sözde barış adına girişilen teslimiyetsi müzakerelere destek veren Fetullah Gülen, Nisa Suresi 128. Ayeti referans göstererek sulh için “el de öpülebilir, etek de öpülebilir” açıklaması, ne kadar cahil ve ayet saptırıcı bir münafık olduğunu kanıtlamıştır.

“Şu ümmet için en çok korktuğum şey, dili ve sözleri ile âlim; kalbi ile cahil olan kimselerdir.” Hz. Ömer (r.a)

Söz konusu ayet, birbirlerine düşman olmayıp sadece geçimsizlikten ve birbirlerine yüz çevirmelerinden ötürü endişe duyan eşleri sulha çağırmakta,  dolayısıyla hayra işaret etmektedir.

PKK denen müşrikle yapılan barış diyaloglarını ayetlere atıfta bulunarak dolaylı yollardan meşrulaştırma çabasının açıkça bir manipülasyon olduğunu kendide itiraf etmektedir. Diyor ki, “Ayetin belli bir hadise ile alakalı olmasının, onun mana ve kapsamının da hususi kalmasını gerektirmeyecektir.”  

Oysa ayette mevzu edilen olay geçinemeyen karı-koca ilişkisi, diğer tarafta ise önüne geleni katleden sapkın bir terör örgütü! Bu iki olayı müsavileştirebilmek ve aynı açıdan değerlendirebilmek mümkün müdür?

Ayrıca Allah, Maide suresi 208. Ayette; Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” buruğuyla, yalnızca kendine iman ettikleri halde ayrılığa düşmüş müminleri barışa davet etmektedir. Yaklaşık 700’e yakın ayette de kötüye karşı savaşılmasını ve iyiliğin egemenliği için ne cezadan vazgeçilmesini ne de tövbe edinceye kadar bırakılmalarını emretmektedir.

Bu sebeple din ve insanlık düşmanı canileri eşlerin geçimsizliklerinden doğan anlaşmazlıklarıyla aynı düzeyde kıymetlendirmek, apaçık bir cinayet ve ayetleri alaya almaktır.  

Açık ve seçik ayetlere karşı gelen Gülen, ayetle kesinlikle ilgisi olmayan katilleri sulh adına aklama girişimi, ne denli bir düşman olduğunu belgelemektedir.

Madem öyle:

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide 51

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.” Al-i İmran 28

“Allah nezdinde hak din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” Al-i İmran 19

“Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Al-i İmran 85

“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın.” Al-i İmran 73

Görüleceği üzere; gerek yorumları gerekse davranışlarıyla yukarıdaki hükümlerin tamamına muhalif olan Gülen, arzularına uyduğu hıristiyan ve yahudilerin sevgi, destek ve rızalarını kazanmış olmasının küfrü içindedir.

Allah, hak ve tek din olarak İslam’ı belirtmesine ve İslam’dan başka hiçbir dinin kabul edilmeyeceğini vurgulamasına rağmen; neden Gülen, hıristiyan ve yahudilere tek dinin İslam olduğunu ve kendilerinden inandıkları dinlerinin kabul edilmeyeceğini söylemekten kaçınmaktadır?  Sürdürdüğü dini diyalogla Allah’a savaş açan Gülen, barış adı altında hıristiyan ve yahudileri dost edinerek mi İslam’a hizmet etmektedir?

İşte Gülen, apaçık ayetleri yok sayıyor ama PKK ile sürdürülen teslimiyetsi barış için Kur’an’dan ahkâm keserek, ayetleri eğip bükmek suretiyle küfre peşkeşini sürdürebiliyor.

Fetullah Gülen’in öncesinde cennette yaşayan şeytan misali saptırılmış olması her ne kadar aşikâr ise de, kimilerince Allah ve Resulünün önüne konularak daha iyi bildiği konumu çarpıklıkları da beraberinde getirmekte, böylece vahiy doğranmaktadır.

Öyle ki, Peygamber efendimizin yaptığı Hudeybiye Antlaşması’nı örnek göstererek, “Hudeybiye Sulhu’ndaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lazım” açıklaması, ya Hudeybiye Anlaşması’nı bilmediğini ortaya koymakta ya da bilinçli saptırmaktadır.

Hudeybiye Antlaşması, teslim olan Mekkeli müşriklerin İslam devletinin şartlarını kabul etmeleriyle yapılmış, dolayısıyla barış maddeleri İslami hukuk çerçevesinde belirlenmiştir. Günümüzdeki PKK’lı müşrikler misali Mekkeli müşrikler hiçbir talep ve dayatmada bulunmamış, İslam devletinin ve Kur’an’ın bekası adına insani değerlere ve adalete razı olmuşlardı.  

O zaman nasıl Mekkeli müşrikler Müslümanların savaş için geldiklerini zannedip korkuya kapılarak söz konusu anlaşmayı teklif etmeleriyle sulh sağlanmış ise, bugün PKK’lı müşrikler meydan okumasını sürdürmekte ve Müslüman Mehmetçiklerimizi şehit etmeye devam etmektedir.

Oysa yapılmak istenen barış, sanki Mekkeli müşrikler misali devlet mağlup olmuş ve PKK’lı müşriklerden korkmuşçasına ‘aman’ denilerek barış teklif edilmiştir.    

BDP Genel Başkanı terörist Demirtaş, “Yendiyseniz neyi müzakere ediyorsunuz” ana başlığıyla devlete ve millete meydan okumasını sürdürmekte, asla taviz vermedikleri ültimatomlarında daha da cesaretlenerek sıralayabilmektedir.

Ancak hükümete “el de öpülebilir, etek de öpülebilir” fetvasını veren F.Gülen, düşmana karşı onursuz ve imansız bir beyaz bayrak çektirebilmiştir. Oysa Allah resulü, Hudeybiye Antlaşması ile Mekkeli müşriklere beyaz bayrak mı çekmişti?

Maalesef Başbakan Erdoğan, “Para her şeyi yapar” felsefesiyle güttüğü Manukyan politikası doğrultusunda askeri harcamaları kısıtlayabilmek, terörle mücadelenin ekonomiye getirdiği yükü engelleyebilmek ve oy kaybına uğramamak için, neden PKK’nın elini de eteği de öpmesin? Nasıl olsa hocaefendi fetva vermedi mi?  

PKK, asla barışa yanaşmamakta ve taleplerinden zerre misali ödün vermemektedir. Gerçekte sözle değil özde barış yanlısı bir politika gütselerdi, kabadayılığa son verir, benliği terk eder ve silah bırakırlardı. Zaten en korkunç ölümcül hata, Müslüman Kürtlerle PKK’lı müşrikleri özdeşleştirmek değil midir?    

Kanla ve ağlayarak doğan insanoğlunun kanını ve gözyaşlarını durdurabilmek imkânsızdır. Bugün kan akmasın ve analar ağlamasın diyerek lanetli PKK ile uzlaşarak huzur ve güvene kavuşacaklarını sananlar, bilmelidirler ki etraflarını çevreleyen binlerce musibetle o kanlar akacak ve anaların gözyaşları durmayacaktır. Ne zaman ki doğum kansız ve doğan bebekler gülerek dünyaya gelirler, o zaman kandan ve gözyaşlarından kurtulabilinir.

Allah, üstün durumda olan Müslümanların dahi barışa gitmelerini yasaklamışken, F.Gülen kim oluyor ki müşrik canilerle yapılacak bir barışı savunabilmektedir? Demek ki Gülen, İslam’a göre değil hümanizme göre fetva vermekte, Türkiye’nin parçalanmasına ve ezeli bir düşman edinmesine çabalamaktadır.

PKK’ya güneydoğu verilse de, gözünü İstanbul’a dikeceğinden şüphe duyulmasın. Aslında kalplerinde yatan Türkiye’nin tamamıdır.

Hıristiyan ve yahudilerle yaptığı ittifak doğrultusunda misyonunu sürdüren Gülen, Allah yolunda cihad eden Müslümanlara nasıl hasım ise, Müslüman milletimizin de düşmanı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü dostları haçlı Batı, vahyin emrettiği Müslüman bir Türkiye değil Gülen’in asimile etmeye çalıştığı münafık bir Türkiye özlemindedir. Yoksa Gülen’i neden desteklesinler!      

“Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.” Muhammed 35

Allah ve Resulünün yanında Atatürk bir hiçtir…

CHP Genel Başkanının; “Atatürk’e karşı çıkmak vatan hainliğindir” açıklaması, Atatürk’ün bir tanrı olduğu deklarasyonudur.

Türkiye gibi dünyadaki toplumların sahip oldukları vatanlar, tamamıyla Allah’ın arzıdır.  Allah, kimi toplumların vatanlarını genişletir, kimi toplumların vatanlarını daraltır, kimi toplumları da vatansız bırakarak egemen güçlerin sığıntılığına terk eder. Dolayısıyla hiçbir vatan kişiye endekslenemez, o vatanın varlığı ve bağımsızlığı için fedakârlık yapıp canını veren her fert, diğerinden ne aşağı ne de üstün tutulamaz.

Bir arada yaşayan yahut farklı milletlere haiz toplumların ortak paydası ulus, ırk veya kültür değil doğrudan dindir. Tüm milletlerin tek safta bütünleşip uğruna mücadeleye değer edindikleri amaç, yegâne dindir. Dinsiz bir idealin etrafında farklı ırk ve kültürleri bir araya getirmek imkânsızdır. Her ne kadar çıkara odaklı bir bütünlük oluşturulmaya çalışılsa da, dinin devreye girmesiyle kurulan yapı otomatikman çöker.  Ulusal yapı ise, tıpkı tükürükle yapıştırmaya benzediğinden güveni ve istikbali mevzubahis değildir.

Ancak tanrısal hüviyet taşıyan ve tanrının elçisi olanlar ırk, kültür ve tebaalarını ikinci plana öteleyerek toplumun ortak paydası olabilir. Bu sebeple Atatürk bir tanrı yahut herhangi bir dini temsil eden peygamber mi ki, herkesin ortak paydası olabilsin?

Nasıl ki Hz. İsa (A.S), Hıristiyanların ortak paydası olup bağlı tüm milletleri tek çatı altında birleştirebiliyor; Hz. Muhammed (S.A.V)’da Müslümanların ortak paydası olup bağlı tüm milletleri tek çatı altında toplayıp uğurlarına canlar verilebiliyor ise; Atatürk kimdir?

Atatürk, Kemalist dinin kurucusu ve Kemalistlerin ilahı olabilir; lakin Müslümanların, Hıristiyanların ve bilumum farklı inançlıların yaşadığı bir vatanda karşı çıkılmaz bir tanrısallıkla yüceltilmesi, apaçık bir saldırı, hür inanç ve düşünceye darbedir.

Atatürk, Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden ateist bir anlayış olan laisizm ile Allah’ı, peygamberlerini ve dinlerini reddeden bir devlet adamı değil miydi? Nasıl olur da herhangi bir Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi’nin Atatürk’e karşı çıkmaması beklenir? Bu durumda Atatürk’e değil de dinlere karşı çıkılması mı vatanperverliktir?

Atatürk’e karşı çıkmak vatan hainliği de Allah’a, peygamberlerine ve dinlerine karşı çıkmak nedir?       

Vatanın bekası ve bağımsızlığı için canlarını verenler Allah için değil de Atatürk için mi savaşarak şahadet mertebesine ulaşıyorlar?

Atatürk adına millete ve hükümetine savaş açıp acımadan tepelemeye kalkışan 28 Şubatçılara, Ergenekon ve Balyoz Terör Örgütlerine karşı çıkmakta mı vatan hainliğindir? Acaba CHP’ye karşı çıkmakta mı vatan hainliğidir?

Devleti Osmanlıyı yıkıp yerine CHP Diktatörlüğünü kuran Atatürk’ü, milletimizin 600 yıllık şanlı ve şerefli bir devleti yokmuş gibi devlet sahibi yaptığı anlayışı, dinsiz bir devlet kurmuş olmasından mıdır?     

Herhangi bir Müslüman vatandaşın vatan için girdiği ölümcül mücadeleyi Allah için değil de Atatürk için yapması mümkün müdür?

Derece bakımından şehitliğin gazilikten daha üstün olduğu aşikârken, vatan için canlarını veren şehitlerin Atatürk’ten daha üstün olduğu ortaya çıkmıyor mu?

Ruhun bedene emredip düşünce ve davranışlarını yönlendirerek can, ilim ve bilim katması misali vahiyde siyasete emrederek düzeni, hakkı ve adaleti sağlar. Nasıl ki ruhun bedenden ayrılması ölümü gerçekleştirir ise, vahyin siyasetten koparılması beşeri tanrılaştırır, dolayısıyla nefsin hüküm sürdüğü karmaşa vicdanı ve adil yargıyı biçer.

Allah’a, Resulüne ve İslam’a itikat etmiş biri olarak Atatürk’e karşı çıkmam vatan hainliği ise, böylesi bir vatan hainliği ancak bir onur ve kurtuluştur.  

Müslüman milletin amansız ve ezeli düşmanı putperest ve ayrılıkçı CHP’nin iktidara gelemeyeceği tartışılmazdır. Her ne kadar taktığı maske ve attığı taklalarla kendini kamufle etmeye ve İslam’a karşı Atatürk’ü kullanarak zihinleri karıştırmaya gayret etse de, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya yeterli olmayacaktır.

Ülkedeki terör olaylarının ve isyanların odağı olan CHP, ancak terör faaliyetlerine ve ayaklanmalarına gizli destekle umut olabilme arayışlarından bir sonuç çıkaramayacaktır. Üniversitelerde baş gösteren protestolardan tutunda sokaklardaki gayrikanunî yürüyüşlere kadar hepsinin senaristi ve azmettiricisi olan CHP, hazırladığı tuzaklar ve oyunların içinde can çekişecektir. Günlerdir konuşulan ODTÜ’deki olayları bizzat hazırlayarak öğrenci masklı militanlarını provoke etmek suretiyle Başbakan’ın yaptığı fevkalade hayati açılışı engellemeye çalıştıran CHP’dir. Ama çapulcu birkaç öğrenci gündeme getirilerek, asıl şeytan gizlenebilmiştir.

Müslüman düşmanı Kemalist ve solcuların “Üniversiteler bizimdir” sloganıyla Başbakan’a ve halka savaş açmaları, tıpkı Donkişot’un yel değirmenine meydan okumasından farksızdır. Bunlar sermayeye de karşıdırlar ama dünya nimetlerinden faydalanabilmek için kapitalistten daha insafsız ve hırslıdırlar. Oysa kimdirler ki, üniversiteler onların olacak! Üniversiteleri kuran ve bütçelerini veren hükümetin başını üniversiteye sokmak istemeyenden daha pespaye kim olabilir? Sadece üniversiteler mi, vatanı dahi kendilerinin sanan mahlûklar, ütopyalarından öteye geçip sabrın tükenebileceğini muhakeme edememektedirler. Her ağzı ve aklı olan insan olabilir mi?

O kadar düşmansı bir politika içindedirler ki, muhalefet edilmemesi gereken dış ilişkilerde dahi sorunlu olunan zalim iktidarlarla işbirliğine girişerek hükümetin yani devletin aleyhindeki ihanetleri, asıl amaçlarını da ortaya koymaktadır.            

CHP, millete sağlayacağı bir yarar olmamasından Atatürk ile vahametini örtbas etmeye çalışmaktadır. Atatürk’ten başka bir politikası ve çözümü bulunmadığından, tıpkı dinsel münafıklar gibi beş vakit Atatürk’ü anarak secde yaptıklarından, Atatürk ile aldatmaktadırlar.

Daha önceki birçok yazında da ifade ettiğim gibi CHP, Müslüman milletimizin tek hasmı olup PKK’dan daha acımasız ve fitnecidir. Hegemonyası altında bulundurduğu asker, yargı ve üniversiteleri millet egemenliğine kaptırmasıyla arda kalmış çetecikleriyle çıkaracağı kaoslar sayesinde iktidara geleceğini düşünen CHP, asla uzlaşılabilmesi mümkün olmayan bir düşmandır.

PKK yola gelebilir ama CHP asla!

Ülkemizde tek bir Müslüman kalmayıncaya kadar çatışmadan vazgeçmeyecek olan CHP, milletin başına her türlü belayı sarmaktan kaçınmayacak, dini değer taşıyan herhangi bir iktidarı sindiremeyecektir.

CHP’nin Atatürk bağlılığı, tıpkı Hıristiyanların tanrılaştırdıkları İsa’dan faksızdır. Oysa o İsa, Allah’ın elçisi bir beşer olan Hz. İsa (a.s) olup, Müslümanlarca da iman edilmiş bir peygamberdir. Atatürk’te milletimizce sevgi ve saygıya duçar olmuş bir lider olup, CHP’nin tanrılaştırdığı o Atatürk değildir.  

Benim nezdim de vatanı uğruna şehit düşen her Mehmetçik, Atatürk’ten daha değerlidir.

          

Yılbaşını kutlamayanları felaket mi bekliyor?

Yeni yıla girmenin ahenk ve coşkusunu kutlamayarak tamamen şer ve kötülüklerden arınmış dileklerde bulunmayanların vah hallerine!

Tanrılı tanrısız, dinli dinsiz tüm dünyanın huzur, barış, sağlık, refah ve musibetsiz bir yıl için düzenlenen küresel jübilelere inançlarından ötürü katılmayan muttaki Müslümanları yeni yılda karanlık mı beklemektedir?

Yaratıcı Tanrı inancını reddeden ateistler, Tanrı inancını kabul edip peygamber ve dinleri reddeden deistler, Tanrı olarak Allah’ı, peygamberleri ve dinleri kabul edip tek ve hak din olarak İslam’a iman etmiş Müslümanların topyekûn yeni yıl ile ilgili sevinç, beklenti ve dilekleri öylesine bir paradoks içermektedir ki,  dilenilen dileklerin kimin tarafından yerine getirileceği muamması, zıt inançlıları tek çatı altında toplayabiliyor ise, fevkalade vahim bir çelişki ortaya çıkmaktadır.

Dileğin yahut dilemenin anlamı iradedir. Mutlak İrade karşıtları her ne kadar iradeleriyle yazgılarına karşı üstün gelebilecekleri sanısıyla dilekte bulunsalar da, Müslümanların Allah’ın ‘o kitapta’ yazdığı kaderi değiştirebilecekleri dilekleri, iman ile inkâr arasında tereddüt yaşayan münafıklara dönüşmelerine neden olmaktadır. Sözde Allah, özde nefsi iradeyi savunanların ateistlerden ne farkı vardır?      

Oysa Müslümanlar, Allah ve Resulüne imanları doğrultusunda kadere de teslim olmuş olmalarından hayır ve şerri yani düaliteyi kabullenip Allah’tan gelen herhangi bir şer yahut musibeti dışlamayarak sabır talebinde bulunmaları gerekirken; tıpkı ateist, deist, Hıristiyan ve Yahudiler misali sapkın düşüncelerle aynı doğrultuda dilek paylaşımları, harmanlaştırılan düşünce ve inançların nasıl özü zehirlediğini kanıtlamaktadır.

Allah’ın yazdığından bir başkasının insanlara erişmeyeceği aşikârken; herhangi bir irade, dilek veya beşerin yazılanı değiştirebilme gücü olabilir mi?

De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

Ateist, deist, Hıristiyan ve Yahudilerin inançları gereği kaderlerinin kendi iradelerinde olduğu itikatlarına karşın Müslümanların kader sahibi olarak Allah’a iman etmiş olma söylemleri, davranışta hiçbir farklılık oluşturmamaktadır. Sonuçta sözdeki inançları ne olursa olsun nefisleri galebe çaldıracak benliksi bir iradeden vazgeçememeleri, sözle özdeki samimiyetsizliği ve tutarsızlığı da açığa çıkarmaktadır.  

Müslümanların dilekte bulunup yeni yıla girmekle haklarında yazılmış menfi kaderlerinin nefislerini mutlu kılacak bir değişime uğrayacak beklentileri, gerçekten iman etmiş olmadıklarını kanıtlamaktadır. Dünya ile ahiret yaşamının ayrıcalığını ve önemini idrak edememiş Müslüman kimlikler, tıpkı diğerleri gibi cenneti dünyada tatmak isteyerek ahireti hiç değere tabi tutmamaktadırlar.

Hâlbuki Allah, dünya hayatının bir oyun, oyuncak, övünme ve aldatmadan ibaret olduğunu buyurmuş, asıl hayatın ahiret yurdu olduğunu birçok ayetinde vurgulamıştır. Dolayısıyla dünyadaki musibet ve acılara sabretmek yerine kaçınanların ahiretteki akıbetlerini umursamamaları, gizli inkârsal boyutlarını da ortaya koymaktadır.

Yeni yıla girmekle dilenilen onca istem, karşılık bulabilecek mi? O dilekleri insanlar mı, yoksa Allah mı yerine getirecek? Tamamen kötülük ve felaketlerden arındırılmış bir dünya mı oluşacak? Düalite son mu bulacak? Yeni yıl, dilekte bulunanların kaderlerinin yeniden yazılacağı bir dönem mi olacak? Yoksa Allah, kişi veya toplum hakkında yazdığı menfi kaderlerii mi değiştirecek? Hiçbir nefis, aleyhine olan herhangi bir acı, kayıp, hastalık ve felaketi dilemeyeceği halde; neden sahipleniyor? Neden insan, iddia ettiği özgür iradesiyle şerri değiştirip hayrı üstün getiremiyor?  

“Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.” Yunus 61

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) dır.” Hud 6

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid 22

Özellikle şahsım; yeni yıla girerken hiçbir dilekte bulunmamış, kutlamalara katılmamış, şans oyunlarına itibar göstermemiş, eğlencelerle sevinç gösterisinde bulunmamış, barış, mutluluk ve sağlık gibi pembe bir beklenti içine girmeyerek önceki yıllardan farksız bir umursamazlıkla yeni yıla (!) girmiş bulunmaktadır.

Acaba beni nasıl bir akıbet bekliyor? Yılbaşını gereği gibi sevinç içinde kutlayıp dileklerde bulunanları refah bir hayat, beni cehennemsi bir yaşam mı bekliyor?

Eğer dilekleri Allah yerine getirecek ise; Allah, haram kıldığı eylemleri yapanların dileklerini kabul edip yardım ve destekte bulunur mu?

Yok, eğer insanlar iradeleriyle şer ve musibetleri engelleyecek ise; her yıl yenilenen dilekleri yerine getirememelerinin sebebi nedir? Neden diledikleri barış, huzur, zenginlik ve sağlıkta mutlak bir başarı elde edemiyorlar? İradelerini çerçöpe çeviren güç kimdir? Neden aleyhlerindeki müdahaleyi engelleyemiyorlar? Eğer bir kısmı dileklerine kavuşabilmiş ise, bu kendi iradelerinden mi, yoksa Allah’ın önceden yazdığı kaderlerinden midir?  Eğer kendi iradelerinden ise, başarılı iken neden başarısızlığa uğrayarak sabun köpüğü misali yok olup sürünüyor, akılılarken sefillere dönüşüyorlar?

Ahiret hayatına iman ettiklerini öne sürenlerin hiç ölmeyeceklermiş gibi dünya nimetlerine hırsları nasıl bir ikilemdir?

Binlerce yıldır yaşam süren insanoğlu, onca ilim, bilim, teknoloji, gelişim ve iktidarlarına rağmen, neden diledikleri düalitesiz bir düzen kuramadılar ve ne kadar can yakan olaylar var ise sahiplenmekten kurtulamadılar?

Eğer iddia ettikleri özgür iradeleri ve iktidarlarıyla kötülükleri aşamayıp barış, iyilik ve güzeli mukim kılamıyorlar ise, ahkâm kestikleri varlıkları ne işe yaramaktadır?

Yaratıcı Allah’ın dilemesine izin vermediği bir şeyi dileyebileceğini sanan asilerin hüküm sürmesinden dolayı dünya, zilleti yaşamıyor mu?

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan 30

Zilzâl, Âdiyât, Kâri’a, Tekâsür, Asr ve Hümeze Sureleri…

Zilzâl Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı,

2. Toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı,

3. Ve insan “Ne oluyor buna!” dediği vakit,

4. İşte o gün (yer) haberlerini anlatır,

5. Rabbinin ona bildirmesiyle.

6. O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler.

7. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.

8. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. 

Âdiyât Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Harıl harıl koşanlara,

2. (Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara,

3. (Ansızın) sabah baskını yapanlara,

4. Orada tozu dumana katanlara,

5. Derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki,

6. Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.

7. Şüphesiz buna kendisi de şahittir,

8. Ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.

9. Kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atıldığını düşünmez mi?

10. Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman,

11. Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyle haberdar

Kâri’a Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Kapı çalan!

2. Nedir o kapı çalan?

3. O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?

4. İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olur,

5. Dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür (o Karia!)

6. O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse.

7. İşte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur.

8. Ameli yeğni olana gelince.

9. İşte onun anası (yeri, yurdu) Haviye’dir. 

10. Nedir o (Haviye) bilir misin?

11. Kızgın ateş!

Tekâsür Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki,

2. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.

3. Hayır! Yakında bileceksiniz!

4. Elbette yakında bileceksiniz!

5. Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız,

6. Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz.

7. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz.

8. Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.

Asr Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Asra yemin ederim ki

2. İnsan gerçekten ziyan içindedir.

3. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. 

Hümeze Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet edinen herkesin vay haline!

2. O ki, toplamış ve onu sayıp durmuştur.

3. (O), malının kendisini ebedi kılacağını zanneder.

4. Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.

5. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?

6. Allah’ın, tutuşturulmuş ateşidir.

7. (Yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkar.

8. O, onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir.

9. (Bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar.

  • Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?
  • Siz mi daha iyi düzen kurucusunuz, yoksa Allah mı?
  • Siz mi daha adilsiniz, yoksa Allah mı?
  • Siz mi özgürsünüz, yoksa Allah mı?
  • Siz mi hatasızsınız, yoksa Allah mı?
  • Siz mi güçlüsünüz, yoksa Allah mı?
  • Siz mi ıslah edicisiniz, yoksa Allah mı?
  • Sizin iradeniz mi üstün, yoksa Allah’ın mı?
  • Sizin sözünüz mü mutlak, yoksa Allah’ın mı?

“Allah’a aittir” diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız!” Müminün 85

Hâkka Suresi

Bismillâhirrahmânirrahîm.

  1. Gerçekleşecek olan;

  2. (Evet) nedir o gerçekleşecek olan?

  3. Gerçekleşecek olanın (kıyametin) ne olduğunu sen nereden bileceksin?

  4. Semud ve Ad kavimleri, kapılarını çalacak felaketi (kıyameti) yalan saymışlardı.

  5. Semud’a gelince: Onlar pek zorlu (bir sarsıntı) ile helak edildiler.

  6. Ad kavmi ise, uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler.

  7. Allah onu, ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş gibi görürdün.

  8. Şimdi onlardan arda kalan bir şey görüyor musun?

  9. Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lut kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler.

10. Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler, O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi.

11. Şüphesiz, su bastığı vakit sizi gemide biz taşıdık;

12. Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye. 

13. Artık Sur’a bir tek defa üflendiği,

14. Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman,

15. işte o gün olacak olur (kıyamet kopar).

16. Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.

17. Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir. 

18. (Ey insanlar!) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.

19. Kitabı sağ tarafından verilen: “Alın, kitabımı okuyun” der.

20. “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.”

21. Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir,

22. Yüce bir cennette,

23. Meyveleri sarkmış halde.

24. (Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, afiyetle yeyin, için.

25. Kitabı sol tarafından verilene gelince, der ki:” Keşke, bana kitabım verilmeseydi!”

26. “Şu hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!”

27. Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!

28. Malım bana hiç fayda sağlamadı;

29. Saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti. 

30. Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın;

31. Sonra alevli ateşe atın onu!

32. Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun!

33. Çünkü o, ulu Allah’a iman etmezdi,

34. Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi. 

35. Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur.

36. İrinden başka yiyecek de yoktur.

37. Onu (bile bile) hata işleyenlerden başkası yemez.

38. Görebildikleriniz üzerine yemin ederim,

39. Ve göremediklerinize ki,

40. Hiç şüphesiz o (Kur’an), çok şerefli bir elçinin sözüdür. 

41. Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!

42. Bir kâhin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz!

43. (O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

44. Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,

45. Elbette onu kıskıvrak yakalardık.

46. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).

47. Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız.

48. Doğrusu o (Kur’an), takva sahipleri için bir öğüttür.

49. İçinizde (onu) yalan sayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz.

50. Muhakkak o, kâfirler için bir iç yarasıdır.

51. Ve o, gerçekten kat’i bilginin ta kendisidir.

52. O halde, ulu Rabbinin adını yüceltip noksanlıklardan tenzih et.

Allah, bizlere o gün gelmeden idraki nasip eyleyerek doğru yola ilettiği kullarının zümresine ilhak edip, keşke demeye fırsat vermesin…

O gün, siyasi ve ekonomik güç değil iman değere tabi tutulacak; beşeri kutsileştiren laiklik, Atatürkçülük, demokrasi, sosyalizm, kapitalizm ve liberalizm benzeri düşünceler, “keşke” diyeceklerdir.     

Fasıklığını tescilletti…

“Allah’tan başka ilah olmayana yemin ederim ki; muhakkak sizden biri cennet ehlinin amelini işlerde, cennet ile onun arasında ancak bir kulaç kala (hakkında yazılmış olan) kitap ona üstün gelirde, onun amelleri cehennem ehlinin amelleriyle tamamlanır ve cehenneme girer” Hz. Muhammed (S.A.V)

Ki, cennette yaşayan ve yaratılmışların içinde eşsiz bir ilimle yüceltilen şeytan dahi Allah’ın saptırtmasıyla bir anda ebedi cehenneme gark edilerek hakkındaki kader üstün gelebiliyor ise, ilmi ve ameli ne olursa olsun herhangi bir insanın da saptırılarak kaderinin hükmettiği sonuca kavuşabileceğinden şüphe duyulur mu?

Gerek Ayet gerekse hadislerin açık uyarılarına rağmen insanoğlunun idolleştirdikleri siyasi veya dini önderlerini yahut sevdiklerini hatandan yoksun yücelterek ilk imajlarındaki sebatkârlıklarını sürdürmeleri, hem dini hem de siyasi felaketlerin yegâne sebebidir.     

Dolayısıyla şeytana inanan satanistler de; “en azından şeytan, gerek ilmi gerekse önceden cennette yaşamasıyla sizin öderlerinizden üstün durumda; eğer onun yanlışı baz alınarak ebedi laneti devam ettirilebiliyor ise, şeytan gibi beşeri olan insanların yanlışları neden örtbas edilebiliyor” sorguları, düşünebilenler için bir açıdır.   

Bir saniye sonrasının belirsiz olduğu bir yaşamda tıpkı sağlık ve hastalık yahut zengin ve fakirlik gibi küfrün ve imanın da saf değiştirebileceği kadersel düzende, geçmiş referanslara bağlı kalınarak ebedîleştirilen yargı, apaçık bir şirktir. 

Oysa milyonlarca cemaati olan nice din ve siyasi önderlerin şeytan adımlarını takip etmelerine rağmen hatadan münezzeh görülmeleri ve geçmişlerine vurgu yapılarak eleştirilmelerinin önüne geçilmesi ve kanıtlara karşın savunulmaları, içten içe insanın nasıl tanrılaştırıldığını ispatlamaktadır.

Her ne kadar tanrı olarak Allah’a iman edildiği iddia edilse de, tazim, itaat ve davranışlarda Allah ikinci plana ötelenerek önderlere şartsız bir bağlılık sürdürülmektedir.  Bu sebeple doğru-yanlış, iyi-kötü, din-vahiy nefsi yorumlarla tahrip edilerek, yaratıcı hükümlerinin geçersiz kılınması önemsenmemektedir. Dolayısıyla Kur’an’dan uzaklaştıkları halde kendilerini kurtarılmış sanan önder ve tabi olan topluluğun en şiddetli azapla cezalandırılacakları açıkça belirtilmiştir.

“O azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” Bakara 176

Seküler düzenle uyum adına Allah’ın ayetlerini dolaylı yollardan hiçleştiren dini ve siyasi şöhretler o kadar çok ki, ancak gündemde olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamalarına değinerek, İslami referanslı bir cehennem ehlinin nasıl ölümüne bir kulaç kala saptırılmış olduğu üzerinde duracağım.

Sözde hümanizm ilkeleri doğrultusunda İslam ve insanlık dışı verdiği beyanatlarla eleştirmekten usandığım Bülent Arınç, azılı düşman ve terörist bir vekile merhamet göstererek, onun yerine olsam “Ben de dağa çıkardım”; yani Müslüman halkı ve Müslüman askerleri doğrar, bebekleri katleder, çocukları diri diri yakar, ülkeyi parçalar, toplumun mal ve canlarını tehdit ederek boyun eğdirirdim sözleri, apaçık vicdansız bir terörist olduğuna delildir.

Oysa İslami referansla politik arenada varlık gösteren Bülent Arınç, yıllardır Müslüman toplumun karşılaştığı şiddet, işkence, baskı ve yasaklara karşı dininin emri gereği iddia ettiği haksızlık karşısında dağa çıkmayıp cihad yapmamış biri olarak, PKK denen zalim bir terör örgütünün katliamlarını meşrulaştıran açıklamaları, Peygamber Efendimizin buyurduğu üzere, amelini cehennem ehlinin ameliyle tamamlanarak cehenneme gireceğini ortaya koymaktadır.

Müslümanlar horlanıp acı içinde süründürülürken dağdan ve cihaddan söz etmeyen Bülent Arınç, PKK’lı vahşilerin eylemlerini haklı çıkarma arayışı, din için değil ırk için mücadelenin meşru olduğu savunusuyla Allah ve Resulüne savaş açmıştır. Ancak hakkında verilmiş hükmü değiştirebilmek imkânsız olduğundan lanetiyle baş başa kalacağı tartışılmazdır.

Özellikle içinde bulunduğu Milli Görüş davasıyla ilgili partileri onlarca kez kapatılmasına, 28 Şubat darbe süresince ezanlar susturulmasına, camiler yıktırılmasına, Müslüman sürek avı sürdürülmesine, Allah diyene her türlü baskı ve işkence yapılmasına karşı ağzını açamayan Bülent Arınç’ın, nasıl bir lanete çarptırıldı ki teröristleri sahiplenebilmiştir?  

Kanaatimce geçmişte de sanıldığı gibi tumturaklı bir imana sahip olmadığı, yer aldığı saftan ve Lawrenc’si sözlerinden dolayı öyle sanıldığı bugünkü dönüşümünden bellidir. Artık hakkında yazılmış olan yazgı, ölümüne az bir zaman kalmasından kalbindeki gerçekleri saklı tutturmamakta, böylece hak ettiği sonuca kavuşabilmesi için deliller deşifre ettirilmektedir.

Şüphesiz işkence, sadece insana değil hayvana dahi yasaklanmış ve dinen çok büyük günah sayılmıştır. Bir kişi, gördüğü işkenceyi bahane ederek katliamları ve teröristliği mücbir bir sebep sayamaz.        Allah, kendisine iman eden müminlere, herhangi bir musibet veya zorlukla karşı karşıya kalındığında acımasız bir katilliği değil sabrı tavsiye etmiştir.

Arınç, öncesinde nefret edip beddua yaptığını söylediği düşmanı, gördüğü işkenceden dolayı eylemlerindeki haklılığına işaret etmesi, ya muhakemeden yoksun bir akıl hastası olduğunu ya da lanetlendiğini ispatlamaktadır.      

Şayet söz konusu terörist vekilleri yahut yandaşlarına zamanında işkence yapılmayıp idamla cezalandırılmış olsalardı, bugünler yaşanmayacak ve binlerce masum katledilmeyecekti. Geçen gün DHKPC adlı diğer azılı bir sol terör örgütünün kadın militanı da geçmişteki eyleminde halkın linçinden kurtarılıp salıverilmiş, bedelini bir polis kardeşimiz ve ailesi ödemişti. Bu sebeple azgının asla iflah olmayacağı uyarısını yapan Allah, cezadan ödün verilmemesi gerekliliğini bildirmiştir.

İnsan ile hilkatindeki canavarı ayıramayan toplumlar, acıya müstahaktır.

Bülent Arınç; Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a iman ettiğini iddia etmesine rağmen Allah ve Resulünün hükümlerine göre değil de nefsi istekleri doğrultusunda seçim hakkı kullanması, onun sapıklığa düştüğüne açık bir kanıttır.

Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36         

Bülent Arınç ve benzerlerinin şöhret ve besi kaynakları, toplumların maskeli riyakârların artlarına takılmalarına neden olmakta, gerek dini gerekse siyasi özü bilmemeleri hem dünya da hem de ahrette hüsranı tatmalarına zemin hazırlamaktadır.

PKK-BDP-KCK gibi İslam ve insanlık hasmı sapkınlara duyulan merhamet, kıyamete davet çıkarmaktır.   

Allah yolunda taviz vermeden hak ve adaletin bekası için mücadele ettikleri sanılan maskelilerin maskeleri düştükleri halde ısrarla saklamaya çalışan körler, kara maskeyi nur saçan bir ışıkmış gibi görme delaletlerinden kendilerini de perişan etmektedirler. Dolayısıyla hak yolunda varlık sürdürdüğü düşünülenlerin batılılıkları, kimi ve neyi daha sevgili bulduklarıyla aşikârdır.

Irki mücadeleleriyle vahşi hayvanlardan çok daha aşağı yaratıklara merhamet duyarak Allah’a, Resulüne, İslam’a ve Müslümanlara yapılan saldırılarda silah kuşanma bir yana hapsi dahi göze almaktan kaçınan Bülent Arınç’ın, dinen ve milleten düşmanı olduğu azgınlara arka çıkarak, “Ben de aynısını yapardım”  açıklaması, onun Müslüman olmadığı gibi insan olmadığını da ortaya koymaktadır. Öyle ki, “BDP’li kadın vekilin yaşadıklarını yaşasam ben de dağa çıkardım” sözleri, zaten Müslüman olmadığının bir itirafıdır. Çünkü Müslüman olup da CHP Diktatoryasın da şiddet, zulüm ve baskı yaşamamış tek bir Müslüman yoktur.

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24  

 

Pavlov’un köpekleri…

Öcalan’ın isimleri PKK-BDP-KCK olan insan görünümündeki köpekler üzerinde klasik koşullanma deneylerinden etkin sonuç alması, Rus fizyolog ve psikolog Pavlov’un başarısını geride bırakmıştır.

19.Yüzyılda şartlı reflekslerin doğası ve işleyişi konusunda deneysel psikolojiyle yeni bir bilim dalı gerçekleştiren İvan Pavlov, laboratuarındaki köpekler üzerinde çalışma yaparken, köpeklere daha et verilmeden önce ayak sesleri duymalarıyla salya akıtmaya başlamaları, araştırmalarını geliştirmesine neden oldu.

Şöyle ki, köpeğe ilk olarak birkaç zil çalınsa da köpek tepki vermez. Akabinde et verilir. Bunun üzerine köpeğin salyaları akar. Bu sefer et ile birlikte zil çalınır. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin salya salgıladığı görülür. Şartlı ya da şartlandırılmış refleks denen bu olayı Pavlov, bu davranışın, psikolojik etkinlikle özdeş olan yüksek düzeyde sinir etkinliğinin belirtilerinden biri olduğunu öne sürer ve psikoloji alanında geçerli tek yaklaşımın deneysel yöntem olduğunu vurgular.

Tabii ki bu metot, akıl ve duygu sahibi insanlar üzerinde etkin olamamaktadır. Olabilmesi ancak köpekleşmeleriyle mümkündür. Çünkü insanların hayvandan üstün yaratılması, doğruyu yanlıştan iyiyi kötüden maddeyi maneviyattan ayırabilme yetileri ve vicdanları, şartlandırma ile yönlendirmeyi etkisiz kılmaktadır. Zaten koşullanma deneyleri insan üzerine sonuç getirebilseydi, her iktidar dilediği tek tip insan geliştirmek suretiyle aleyhindeki olumsuzlukları ortadan kaldırabilirdi. Gerçi hayvanlar üzerinde de tumturaklı etkin bir yönlendirmeden söz edilemez. Tıpkı özgür irade savı misali düşünce ile davranışların örtüşmesinin doğurduğu yanılgıdan farksızdır.

Ancak hilkatte insan olup tabiatı hayvana benzeyen PKK gibi yaratıkların Türk eti ve Müslüman Kürt etine karşı akan salyaları, Pavlov’un deneyinde kullandığı köpeklerle benzeşlik taşımaktadır. Zaten Allah, gerek A’raf Süresi 179. Ayette gerekse Furkan Süresi 44. Ayet gibi birçok uyarıda; “Onlar hayvan gibidir hatta daha şaşkındırlar” diye buyurmaktadır.

Ne var ki, insan görünümündeki köpekleri, hümanistlik çerçevesinde insanmış gibi değerlendiren bakışlar, hayvandan da daha aşağı olan yaratıklara meşruiyet kazandırarak insanlığın bitip tükenmesine yegâne sebeptir.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, “Dağdaki teröristler de nihayet insandır” yaklaşımı, insanlığa apaçık bir hakaret ve aşağılama olmasının yanı sıra Allah’ın uyarılarına sırt çevirmektir. Eğer iddia ettiği gibi ise; tüm eğitim, öğretim, yaptırım ve öğütlere rağmen neden yanlıştan döndürüp vicdanı harekete geçirterek doğru yola iletemiyor? Çünkü hayvanlarda vicdan bulunmamaktadır.

Şüphesiz insanın, insani yönden kırılma noktası olabilirliliğine itiraz mümkün değildir. Lakin insan değil de hayvandan da daha aşağı sapıklar ise, insani açıdan kırılma nokta iddiası karşılık bulamaz. Vicdanı olmayan bir mahlûka insan denebilinir mi?

Asıl sorun; insanı, yaradılış fıtratına göre değil de yaratıcı bir iradeye sahip olmakla değerlendirmektir. Bu sebeple özgür ve bağımsız olduğu teorisiyle yaratıcının koyduğu kuralların tanınmaması insanı insan yapan üstünlükten uzaklaştırıp azgınlaşmasına, dolayısıyla hayvandan daha aşağı yaratıklara dönüşmesine sebebiyet vermektedir.

Kendini yaratarak biçimlendirip düzene koyan Allah’a başkaldıran bir insanın hilkatteki bir eşine adil ve vicdanlı davranabilmesi imkânsızdır. Yaratıcısına boyun eğmeyi gurursal bir felaket addedip kendi gibi eşine kayıtsız itaati özgürlük ve aydınlıkla özdeşleştiren bir mahlûkun köpekten farkı nedir? Köpeklerin sahip olarak insanı bilmelerinden sadakat duymalarına karşın insanların yaratıcılarını değil de cinslerinden medet ummaları, insani bir muhakemeye ve sorguya sahip olmadıklarına açık bir kanıttır.

Nasıl ki PKK-BDP-KDCK’lılar Öcalan’ın köpekleri ise, Kemalistler de Atatürk’ün köpekleridir. Solcular, Marx’ın, Mao’nun ve Stalin’in köpekleridir. Yaratıcı’nın dışında herhangi bir beşerin ilkesini tartışılmaz kılarak lâhutî bir bağlılıkla teslim olmuş kimseleri insan kategorisinde değerlendirmek, insanı köpekleştirmektir.

Örneğin Müslümanların (bizim) peygamberleri olan Hz. Muhammed (S.A.V)’e bağlılıkları, peygamberin Allah elçisi olması ayrıcalığındandır. Ki, ona karşı gösterilen tazim de, Allah’ın koyduğu sınırları aşmamakla çizilmiş ve adına rivayet edilen her hadis yahut davranışının Kur’an’la karşılaştırılıp mutabakata gidildikten sonra riayet edilmesi şart koşulmuştur. Dolayısıyla hata ve kusurdan münezzeh sadece Allah olmasından elçileri de olmuş olsa beşeri fıtratta yaratılmaları ve doğruya iradeleriyle değil Allah tarafından kılındıkları sebatkârlıkla mıhlanmaları; aşk, itaat ve kulluğun yalnızca Allah’a mahsus olduğu, Allah’tan başka hiçbir beşerin fayda veya zarar veremeyeceği, kurtaramayacağı, hidayet sağlayamayacağı, doğru yola iletemeyeceği, sıkıntıları defedemeyeceği ve dilekte bulunamayacağı vahiyle bildirilmiştir.

İlla köpekleşilecek ise, yaratıcısı Allah’tan başkasına sadık köpek olabilen bir mahlûk, insan sayılabilir mi?

Pavlov’un önce et verip sonra zille kandırdığı köpekleri kadar bile aklı olmayan insan müsveddelerin vaatlere kanabilmeleri, ayette buyrulduğu üzere köpekten daha aşağı olduklarına bir delil değil midir?

Zihninde ve kalbinde insani değerleri rehber edinen bir insan; ne din ne ırk ne dil ne de kültürel gerekçelerle vahşi kıyıma girebilir. Haksızlık ve zulüm karşısında susmayıp gerek siyasi gerekse askeri açıdan mücadele edebilir ama acımasızca kan ve etten beslenen bir canavarlıkla meşruiyet hakkı aranamaz.

PKKBDP’nin Kürtleri temsil iddiası, CHP’nin Türkleri ve Cumhuriyeti temsil ettiği iddiasından farksızdır. Nasıl ki CHP, cumhuriyet manipülasyonuyla diktatörlüğü kurmasıyla beraber devletini yıkıp Türkiye’ye cehennem getirdiyse, olası bir PKKBDP diktatörlüğü de Kürtlere çok daha beter bir felaket yaşatacaktır.

Hiçbir mazeret, PKK’nın meclisteki vekillerinin dokunulmazlık zırhlarını sürdürmelerine gerekçe olmamalıdır. Hele Ak Partinin PKK sözcüsü vekillerinin oy kaybı telaşları, insan olmadıklarına somut bir kanıttır. Kahpece saldırarak milleti mahveden köpeklere tekrar seçilebilmek uğruna tolerans gösterebilme arayışları içindeki Ak Parti vekillerin, çoğunluğu Müslüman ve insan olan Kürtleri etkileyip insanlık tarafına çekme yerine şeytanın safına terk etme başarısızlıklarını PKKBDP’ye kalkan olmakla örtbas etmeye çalışmaları, asla izah edilemez. Herhangi Müslüman bir kürdün can, mal, din ve insaniyetin amansız düşmanı köpeklere ilgilerinin tek sorumlusu, bölgedeki Ak Partili vekillerin gizli PKK işbirliklerindendir. Kürtler, kimlik ve kişilik komplekslerinden arınamadığı müddetçe PKKBDP’nin güdülmesinden kurtulamazlar.

Dini ve insanlığı nefisleri doğrultusunda yorumlayanlar, hayvanlıktan ileri geçemezler.

Pavlov, köpekleri üzerinde deney yaparken bile salıvermeyip tedbiri elden bırakmazken, köpeklerden çok daha dehşetli terörist vekillerine sağlanan dokunulmazlıkların ülkeyi ne hale getirdiği ve sürüleri nasıl kışkırtarak katliam emri verdikleri demeçleriyle ortadadır.

Dokunulmazlıkları kaldırıldığında dağa çıkılacağı tehdidiyle devlet ve millete gözdağı verdiğini düşünen köpeklerin yeri, zaten dağdaki inlerdir. Bu sebeple dağa çıkmaları korku değil bilakis sevinç doğurmalı, böylece halkın zarar görmeyeceği telef gerçekleşmelidir.

İnsan olmayanlara ısrarla insan muamelesi yaparak dokunulmazlık ve üstünlük sağlayan toplumlar, yok olmaya mahkûmdurlar.

İnsanlar, kendilerini şan ve şeref sahibi kılan Allah’a şükredeceklerine hilkatteki eşlerine köpekleşmeleri, ne de nankör ve hain olduklarını ortaya koymaktadır.

“Kahrolası insan! Ne inkârcıdır!” Abese 17

“Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.” İsra 71

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 5

“Ey insanlar! Allah’ın vadi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı da Allah hakkında sizi kandırmasın!” Fatır 5

“Hakikaten biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.” Kehf 54

İnsanlığın insan olmayan numuneleri…

Dünyanın gelmiş geçmiş hangi ülke tarihinde ve medeniyetinde Türkiye’deki gibi alçaksı bir anlayış vardı ki,  yıllardır katleden, yakıp yıkan, tehdit eden,  meydan okuyan, aşağılayan, parçalamaya çalışan, gözyaşlarını sellere ağıtları gök gürültüsüne dönüştüren, mal ve can güvenliğini ortadan kaldırarak otoriteyi etkisiz kılan azılı düşmana kol kanat geren bir devlet mevcuttu?

Hem de öyle bir kollama ki, dünyadaki her ülkede ihanetten yargılanarak idama mahkûm edilmesi mutlak olan BDPPKK’lı vekillerin, sadece dokunulmazlıklarının kaldırılması dahi tartışma konusu yapılarak aba altından gösterilen sopaya teslim olunabilen bir politika ve düşünce, PKK’nın kök salarak BDP adı altında meşrulaşmasına yegâne yanıttır.

Gerek Ak Parti içindeki PKK ajanı vekiller gerek PKK’nın gizli işbirlikçisi CHP, gerek adalet karşıtı medya gerekse haçlı sözcülerinin dokunulmazlıkların kaldırılmamasıyla ilgili görüşlerine zerre kadar önem vermiyor isem de, Cumhurbaşkanı Gül’ün devlet ve millet aleyhtarı terörist desteksi açıklamaları yenilir yutulur değildir!

Cumhurbaşkanı Gül, safını hak, adalet, vicdan ve hukuk yanında değil de canavar vekillerin tarafında mukim kılarak dokunulmazlıkların kaldırılmaması için herkesi sorumlu olmaya davet etmesi, fevkalade ürpertici bir yenilgidir.

1994 yılındaki PKK’lı vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını kastederek, Geçmişte yaşananların tekrar edilmemesi gerekir” açıklaması, devletin teröre ve terörist vekillerine karşı hukuku çalıştırmaması gerektiğini vurgulamakta, ne kadar azgın olsalar ve kan dökseler de görmemezlikten gelinmesini istemektedir. Ayrıca geçmişten bugüne kadar tekrarlanmayan yaptırım, terörü bitirdi mi yoksa azdırdı mı? Oysa 1994 yılındaki terörist vekiller, günümüzdeki şeytanların yanında masum idiler. Tabii ki şeytanın masumu var ise!

Açıklamasının devamında; BDP’lilerin şiddet içeren sözleri tasvip edilemez. Tüm yetkililere sesleniyorum. Kendimizi çıkmaz sokaklara itmememiz lazım. Akan kan kimin kanı olursa olsun üzülürüz. Daha önceki teşebbüsler sabote edildi. Devletimiz kanı durdurmak için çalışıyor. Terör örgütü zayıf olduğu için propaganda yapıyor. Artık yanlış yapmak zor” ifadeleriyle, gücüne inanıp güvenmeyen ya bir cumhurbaşkanı psikolojisiyle karşı karşıyayız yahut BDPPKK lehine çaba gösteren bir hainle…

Bir taraftan ‘BDP’lilerin şiddet içeren sözü tasvip edilemez’ diyor, diğer taraftan dokunulmazlıklarının kaldırılmaması yönünde fikir beyan ediyor. Oysa sokaktaki bir insana “ulan” demek dahi ceza yasasında karşılığını buluyor ama millet düşmanı canilerin muaf tutulmaya çalışılması kime hizmet ediyor?

Cumhurbaşkanı, ‘Kendimizi çıkmaz sokaklara itmememiz lazım. Akan kan kimin kanı olursa olsun üzülürüz’ açıklaması, Gül’ün derhal ya istifasını ya da ihanetten yargılanmasını mecbur kılmaktadır. Milletiyle, ordusuyla, polisiyle, kurum ve kuruluşlarıyla koskoca bir devlet, sapık bir terör örgütü ya da vekillerine işletilecek yargıdan dolayı mı çıkmaz sokağa saplanacak? Yoksa Gül, kendini böylesine aciz bir devletin başında mı zannediyor? Ya da terör örgütünün elinde nükleer imha silahları, 75 milyonu katledebilecek bir gücü olduğu telaşından dolayı mı çıkmaz sokak vurgusunu yapıyor? Açıkça teslim olmaktan başka bir yol olmadığını mı anlatmak istiyor?

Nasıl olurda, ‘akan kan kimin kanı olursa olsun üzülürüz” açıklamasıyla, halkını çocuk-kadın demeden katleden, insanları diri diri yakan, güvenlik güçlerini genç yaşlarda öldürerek geriye sayısız dul ve yetim bırakan şeytanların aktığı kanlarına üzülüyor? Gül, bu milletin Cumhurbaşkanı değil midir? Gül, vicdanı ve dini olan insan değil midir? Köşke davet ettiği şehit yakınlarına da, teröristlerin akan kanlarına üzüldüğünü söyleyebilir mi? Hangi din ve düşüncede şeytanın aktığı kanından üzüntü duyan bir insan mevcuttur? Masum insanların ve şehitlerin kanını terörist kanlarıyla müsavileştirebilen bir insan, cumhurbaşkanı da olmuş olsa sağlıklı sayılabilir mi? Nasıl bir Müslüman’dır ki, Allah’ın açık ve seçik ayetlerine de karşı çıkabiliyor?

Devletin kanı durdurması, ancak devlet duruşuyla mümkündür. Yoksa yoldan çıkmış ve asla iflah olmaz sapkınlarla girişeceği uzlaşma, pazarlık ve taleplerini yerine getirebilme arayışları, kanın daha zalimce akmasına ve durmaksızın dökülmesine neden olur. Unutulmalıdır ki, tükenmekte olan kötüyü canlandıran umuttur. Dolayısıyla her beyan, kötünün umutlanmasına ve azmasına neden olmaktadır. Bu sebeple Türkiye’de hâkim politika, yıllardır PKK’ya umut vererek beslemiştir.  

Dünyanın büyük bir çoğunluğu nefislerinin doğrultusunda şeytanın adımlarını takip ederek büyük bir dostluk ve barış sağlamalarına rağmen, neden şeytanın ihanetiyle karşı karşıya kalarak perişan olduklarını hiç sorguladınız mı? Çünkü şeytanla barışın ilk kuralı, YAPMA’dır. Dolayısıyla şeytan dostu PKKBDP ile yapılacak bir uzlaşı veya barıştan yarar beklenemez.  Ancak Cumhurbaşkanı Gül, Allah’tan da daha iyi bildiğini varsayarak aksini düşünmekte ve şeytanla barışın mümkün olabileceğini umut etmektedir.

Nasıl olurda zayıf olan bir terör örgütünün propagandası etkili olabilir? Zayıf bir terör örgütünün propagandasından çekinen Gül, 75 milyonu yöneten devletin başında değil mi ki, devlet gücünün o propagandayı etkisiz kılamayacağından tedirginlik duyuyor? Acaba terör örgütünün devletten fazla bir gücü mü var? Bu açıklamasından dolayı Cumhurbaşkanı Gül, terör örgütünü devletten daha etkili ve güçlü bulmasından yargılanmalıdır.

Cumhurbaşkanı Gül, “Artık yanlış yapmak zor” ifadesiyle, sonucu her ne olursa olsun terör örgütüne boyun eğmeyi mi kastetti? Eğer akan kanı durdurmak PKKBDP’ye teslim olmaktan geçiyor ise, etrafımızı çevirmiş yüzlerce musibete karşı reçetesi nedir? Kötülüklerin temsilcisi sadece PKKBDP mi? Böylesi insanlığın onur ve şerefini doğrayıp hak ve adaleti yıkan bir anlayış, can vermiş ve vermeye devam eden insanlığın karşısında barınamaz…

Şükürler olsun ki merhum Erbakan misali tuzağa düşmeyen Başbakan Erdoğan, millet vicdanının temsilcisi olduğunu kanıtlayarak, adaletten geri adım atmamıştır.

Eğer merhum Erbakan’da çevresindeki Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibilere kulaklarını tıkayıp imanının sesini dinleyerek cesaretli davranabilseydi, bugün cezaevinde yakaran hiçlerin 28 Şubat kabadayılıklarını alaşağı eder, zillet içinde iktidardan ayrılmazdı.

Cumhurbaşkanı Gül, bugün azılı teröristlerin dokunulmazlarının kaldırılmaması konusunda yaptığı açıklamayla vicdanları kahrettirirken, türbanıyla meclise giren partisinin kadın milletvekili Merve Kavakçı’ya neden sahip çıkmamış ve lehinde tek bir açıklama bile yapmaya cesaret edememişti? Ki, Merve Kavakçı ne terörist ne terörist vekili ne halkı şiddete azmettirmiş ne de devlete ve millete meydan okumuştu!

Seni ne kadar eleştirsem ve kusurlarını hediye etsem de, iyi ki varsın Başbakan Erdoğan…

Prof. Dr. Nurşen Mazıcı fahişe midir?

Her ne kadar bedenen fahişe olup olmadığına şahit değilsem de zihnen fahişe olduğu; Müslüman Türk milletinin yüz akı ve şerefi padişahları için veled-i zina benzetmesiyle kanıtlanmıştır.

Aşırı bir CHP militanı ve Kemalist olan Mazıcı; dini değer taşıyan tarihi şahsiyetlere haçlılardan daha şiddetli saldırmakta, din ve namus abidesi padişahlarımıza ve iffetli analarına alçakça küfredebilmektedir. 

Dünya, padişahlarımızı yüceltirken hainlerin alçaltma çabaları, insanlarımızın ne denli habis ve nankör olduklarını ispatlamaktadır.  

Amaç ve hedefleri Allah’ın yüce dini İslam’ı yeryüzünde egemen kılarak hak ve adaleti yerleştirmek olan padişahları, iflah olmaz laik savunuculuğuna rağmen İslam’ı referans alarak eşleriyle dini nikâh yapmamakla ithamı, hem savunduğu laikliğe bir tezat hem de tarihimizi karamakla görevli bir haçlı olduğuna delildir. 

Allah adı anılmadan kesilen bir hayvanın etini yemek dahi haram olduğuna göre; şeriat için savaşarak canlarını veren herhangi bir padişahın Allah adına nikâh kıymaması yahut zinası mümkün müdür?

Ki, nikâhın anlam ve mahiyetini milleti aptal yerine koymak suretiyle manipüle eden İslam düşmanı Mazıcı, Allah’a olan iman ve inancı reddedip beyin üstünlüğünü kabul eden ateist anlayışından dolayı karşı olduğu nikâhı kaynak alarak padişahlarımızı veled-i zinayla suçlaması, nasıl kasıtlı bir düşman olduğunu ortaya çıkarmaktadır. 

Bu düşüncesine göre başta CHP’liler olmak üzere Kemalistler, solcular ve PKK’lıların tamamı veled-i zina olup, asıl gayrimeşru olanlar Allah adına değil de beşer adına kıyılan nikâhlardır. Dolayısıyla Mazıcı, laiklik gereği ülkemizde kıyılan resmi nikâhların haram, Allah katında zina sayılan evliliklerden doğan çocukların da veled-i zina olduğunu itiraf etmiştir.

Aynı zamanda Müslüman millet hasmı Ergenekon Terör Örgütünün de destekçisi olan Mazıcı, adımızı altın harflerle tarihe kazıyan ecdadımıza, sırf İslam inancından ötürü öyle katmerli bir müteneffirdir ki, “Kral çıplaktır” sözünü “Padişah çıplaktır” diye değiştirerek kadim Osmanlı karşıtlığını her mecrada sürdürebilmektedir.   

Bilimle özde hiçbir bağı olmadığı halde ezberleriyle hak etmediği unvanını bilim adamı Pasteur ile verdiği örnekten anlıyoruz. Dine bağlılığı ve buluşlarını Allah’a olan inanç ve imanıyla gerçekleştiği bilinen Pasteur’ün koyu bir dindar olmasını kabul ederek, güya dini, laboratuarın kapısında bıraktığını iddia edip kendilerinin de dini bırakmaları gerektiğini açıklayan dinsiz Nurşen Mazıcı, çok iyi kullandığı sanılan mantığının nasıl aldatmacı bir şeytan taktiği olduğu, Pasteur’un şu sözüyle ortadadır.

“Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcının eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür.” Pasteur

Demek ki Nurşen Mazıcı bilim adamı değil ki, Allah yerine şeytanı rehber edinmiştir!

Tıpkı padişahlara veled-i zina iftirasında bulunduğu gibi Pasteur’u da iftira atarak, dini, laboratuarın kapısında bıraktığını iddia edebilmiştir.  

Oysa Pasteur, o güne kadar Aristo felsefesi ve evrim teorisiyle hareket eden tıp dünyasına karşı büyük bir mücadele başlatmış, kendiliğinden türemenin bir hayal olduğunu kesin olarak ispat etmesiyle, her oluşumun bir yaratıcısı ve nedeni olduğu, gözle görülemeyen virüslerin dahi bir program dâhilinde ürediklerini savunmuştu. Pasteur, embriyoların kendiliğinden meydana gelmediği doktrinini açıklarken, tabiat bilimleri müzesi müdürü ve o devrin Darwinist bilim adamlarıyla çok büyük tartışmalar yapması bile, dini, laboratuarın dışında bırakmadığını ortaya koyan somut bir kanıttır. 

Pasteur’un yıllarca eğitimini alıp kendisini otoriteliğe yükselten teorilere karşı gelmesi ve tıp akademisinde köhnemiş kuramlara ayak direyenlerle mücadele etmesi, Nurşen Mazıcı’nın savunduğu dinsiz (pozitivist) bilimden değil, dinsi bilimden kaynaklandığına açık bir delildir. 

Öyle ki, bir çocuğun köpek tarafından ısırılması üzerine Pasteur, inceleme amacıyla kuduz mikrobunu bir şişeye koyar. Laboratuarındaki camın kenarına koyduğu şişenin içine rüzgârla bir küf girer. Bir kaç gün sonra kuduza neden olan mikrobun yok olduğunu görür. Buna neden olan küfü araştırarak kuduz aşısını bulur ve serumunu gerçekleştirir. Böylece Pasteur, embriyoların kendiliğinden değil yaratıcının programı dâhilinde ürediklerini ispatla, zaferini ilan eder. 

Ancak kendini duygulardan arındırıp mantık çıkarımlarına odaklı Nurşen Mazıcı gibi ölüler, tıpkı ruhsuz beden taşıdıklarını zannıyla gerçeği kavrayamadıkları gibi bilim adamı müsveddesi olmaktan da ileri gidememekte ve gelişememektedirler. Onlar için bilim ve gelişim, Allah’ı, Peygamberlerini, kitaplarını ve dinlerini reddetmekle orantılıdır.  

Kendini bilim adamı sanan Nurşen Mazıcı’nın bugüne kadar bir keşfi ve siyasette etkili bir başarısı var mı ki, bilim adamı olarak ilgi ve itibara layık görülebilmektedir? Olmadığından milletini egemen kılacak doktrinler geliştirmeyi ve öğrencilerinin istikballerini karartmayı önemsemeyip, başarısızlığını dine ve tarihe saldırarak gündemde kalmaya çalışmaktadır. Eleştirdiği ve hakaret ettiği kişi ve değerler kadar bir başarısı mı var ki, şeytanın adımlarını izleyerek ezbersi ve taklitsi papağanlığıyla kin ve nefret kusmaktan başka bir şey yapamamaktadır.   

Duygusuz ve dinsiz bir sosyal bilimci ne verebilir ki? Düz mantığı kullanmadaki yeteneği, ancak kör, sağır ve kalpsizleri ikna eder.  

Şüphesiz dedelerimiz ve analarımızı doğrayan haçlıların fışkırttığı döllerden üremesi, ecdada ve millete düşmanlığına yegâne delildir. 

Evli ya da çocuğunun olup olmadığını bilemiyor ve bu konuda hiçbir bilgiye ulaşamadım. Zaten gerekte duymuyorum. Hiçle ilgilenmek, kişiyi de hiçleştirir. Eğer evli ise, kendisinin de itiraf ettiği gibi dinsiz bir nikâh kıymasından evliliği gayrimeşru zinası bir beraberlik olup, çocukları da veled-i zinadır.

Acaba Deniz Baykal’a karşıtlığı; Deniz Baykal’ın Nesrin Baytok yerine kendisini tercih etmemesinden midir? O kadar süslenmesine ve militarist CHP’li olmasına rağmen Deniz Baykal’ı etkileyememiş miydi?      

Adını ilk defa yaptığı ihanetsi küfürle duyduğum söz konusu HİÇ’i, ilim sahibi görüp de konuk ettikleri Tv 8 kanalını ve sunucusu Gökmen Karadağ’ı yaptıkları dolaylı ecdat düşmanlıklarından şiddetle lanetlemek, Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne’yi de ecdadını söven HİÇ’in ya ağzına bir tokat vurmayıp yahut orayı terk etmemesiyle kınayabilmek için bu yazıyı ele aldım.

Nasıl olur da Nurşen Mazıcı adlı sapığı, millete meydan okutturarak ecdada küfrettirebiliyorlar?

CHP, herhalde bayraktarlığını yaptığı din ve ecdat düşmanlığıyla övünüyordur. Ancak Müslüman Türk milletini ne dinsiz ne de ecdada saygısız bırakamayacak, hain ve nankörlükle yaftalamayacaklardır.   

Gerek Nurşen Mazıcı gibi bilim müsveddeleri gerek gazeteci gerekse CHP’liler, PKK’lı teröristlerin yapamadıkları tahribatla milletimizi iğfal ederek tüketeceklerini düşünseler de, sonunda öze dönüleceğinden şüphe duyulmamalıdır.

Nasıl ki ruhun bedenden ayrılmasıyla ölüm gerçekleşip çürüyen cesetler, ruhun bedene intikaliyle tekrar canlanıyorlar ise; Müslüman Türk milleti de aslına rücu edecektir.        

Sonunda her şey aslına rücu eder

   

Aşırı tatmin; ya takvaya yahut sapıklığa götürür…

Müslüman milletimizi sömürmekle yetinmeyip uğurlarına canlarını feda ederek parlak bir şöhret ve vatan bırakan ecdadımızı alçakça karalayan Mehmet Emin Karamehmet ve Ferit Şahenk adlı hainler, neden kendi sapıklıklarını değil de şerefli ecdadımıza iftiralar düzen dizilerin sermayedarlıklarını yaparak alçakça karalatıyorlar?

Şüphesiz Kanuni Sultan Süleyman gibi Allah’ın arşa yükselttiği bir muttakini savunmak haddim değildir. Zaten o, hem Allah indinde hem de kul nezdinde kendini kanıtlayarak imansı cesaret ve adaletiyle âlemi gıpta ettirmiştir. Altın, ne kadar çamura bulaştırılsa da altındır!  

Şeytan dostu bir avuç yoldan çıkmış ahlaksızın sapıklıklarını meşru addedilmek maksadıyla Kanuni Sultan Süleyman’ı seks düşkünü gösterme çabaları, malum olduğu üzere Peygamber Efendimize de girişilmiş bir düşmanlıktı. Lakin kendi gibi sapıklardan başka hiçbir insanın rağbet etmediği küfürleriyle baş başa kalarak, saplandıkları bataklık dehlizinde kahırla çırpınmalarını sürdürmektedirler.

Zaten anne ve kardeşle yapılan cinsel ilişkiyi dahi normal karşılayabilen Ahmet Altan adlı sapıklar, söz konusu diziyi savunanlar değil mi?

Müslüman milletimize ve ecdadımıza yakışır bir duruşla ayağa kalkan Sayın Başbakan Erdoğan’ı verdiği tepkiden dolayı tebrik eder, kendini Türk milliyetçisi olarak tanıtan MHP ve Devlet Bahçeli’nin de aynı reflekste bulunmasını beklerdim. Ancak CHP misali Hz. Kanuni Sultan Süleyman ve Osmanlı’nın hasmıymışçasına sessiz kalışını ve güttüğü pespaye politikayla dizi üzerinden Başbakan Erdoğan’a saldırmalarını nefretle kınıyorum.       

Alçakça sömürdükleri milletin ecdadını aşağılayan Karamehmet ve Şahenk adlı haçlıların özel yaşamları, muhakkak ki Kanuni Sultan Süleyman’dan çok daha ilgi çekici ve halka izleme rekorları kırdıracak bir korkunçluktadır.

Sapıklığın sınır tanımaz her türlüsünü yaşadıkları kuvvetle muhtemel olan Karamehmet ve Şahenk, doymak bilmez nefislerinin peşinde çılgınca koşmalarından; ne din ne ahlak ne vicdan ne saygı ne insaf ne vefakârlık ne de merhamet tanırlar.

İnsanlığın insan olmayan numuneleri olmalarından ticari hayatlarındaki gaddarlıklarını cinsel hayatlarında da sürdürmekte, ahlak gibi dokunulmaması gereken hayati kriteri sahip oldukları güçleriyle iğfal etmektedirler.

Doyumsuzluklarını takvaya ulaşıp hidayet yoluna girerek aşamadıkları aşikâr olup, sapıklığın çarkında döndükleri tartışılmazdır.  

Acaba nasıl bir sapıklığa meylederek lanetsi şehvetlerini tatmin etmektedirler?

-12 yaş gibi küçük kızlarla cinsel ilişkiye girmekle mi;

-Bebeklere ve çocuklara cinsel yönden ilgi duyan pedofililikle mi;

-Hayvanlarla cinsel ilişkiye giren zoofililer gibi mi;

- Ölü insanların cesetleriyle sevişme isteği duyan nekrofililer gibi mi;

- Çocuklarıyla mı sevişiyorlar;

- Eşlerini dahil ettikleri grup sekslerle mi;

- Karılarını değiş tokuş yaparak mı;

- Karılarını başka erkeklere peşkeş çekip izleyerek mi;

- Homoseksüel ilişkilerle mi;

- Fetişizmle mi;

- Cinsellikte yaptıkları sadist eylemlerle mi;

Sanat adına Kanuni Sultan Süleyman’a öngörülen hakaretsi iftiralar meşru, Karamehmet ve Şahenk’e gayri meşru mu? Onlarında yaşamları dizilere konu edilse, sanata katkı sağlamaz mı?

Aile bireyini sevgi ve saygıya götürerek itibar sahibi yapan nasıl ebeveyn ise, milleti de millet yaparak güce ve izzete ulaştıran ecdadıdır.

1978 yılında ihracata başlayıp dünya ülkelerini ziyaretim esnasında kimse Türkiye’yi bilmiyor ama Osmanlı’nın namıyla tanınarak bağırlara basılıyordum. Oysa şimdi, ecdadımızı karalamaya çalışan sapıklara tepki göstermeyip iğrenç emellerine katkı sağlayarak, nasıl bir ihanete ortak olduğumuzu fark edemiyoruz.

Aziz Nesin adlı haine bir yazımda hakaret ettiğim gerekçesiyle oğlu Prof. Ali Nesin tarafından bir kez daha dava edilmiş, sözde “hatıratına hakaret etmem” fiilinden davam devam etmektedir.

Ne acıdır ki Aziz Nesin gibi azılı bir kâfirin hatırı var ve yargı görevini yapabilmekte ama Kanuni Sultan Süleyman’ın hatıratı hiçe sayılabilmektedir. İşte CHP’nin toplumuzu nasıl zehirleyerek ecdada düşman kılmasının dehşet saçan sancılarını yaşamaktayız.

Şüphe yoktur ki azılı millet ve ecdat düşmanları sapık Mehmet Emin Karamehmet ve Ferit Şahenk’e hakaret etmekten aleyhimde dava açılacak, lakin Kanuni Sultan Süleyman’a hakaretten dava açılmaması, rejimizin ecdada bakışını ortaya koymaktadır.

En azından Ferit Şahenk’in sahip olduğu Garanti Bankası’nı da mı batıramıyoruz? Söz konusu o küfür dizisine reklam vererek sübvanse eden şirket ürünlerini de mi boykot edemiyoruz?  Nasıl nankör ve hain bir insan yahut milletiz ki, ecdadımızı aşağılayan sapıklara destek verebiliyoruz?

Kalbinde zerre kadar insanlık asaleti, ecdat sevgi ve saygısı olanlar; hemen Garanti Bankası’ndaki mevduatlarını kapatarak, Ferit Şahenk adlı din ve ecdat düşmanı katıksız pisliğe indirici silleyi vurmalıdır. Dünyada rüsvalığa, ahirette de azaba mahkûm bu mahlûklar, her ne kadar güçlü, gösterişli ve şöhretli olsalar da rezilliklerinden kurtulamayacaklardır.  

Unutmayınız ki, o muhteşem ecdat, sizlerin din, namus ve vatanlarınız için canlarını vererek, dizide mevzubahis edilen iftiralara eğilmediler. Zaten öyle olmuş olsaydı, o kadar zafere ulaşabilmeleri mümkün müydü?

Osmanlı ailesinin üyeleri olmakla böbürlenenlerin vay hallerine ki, dedeleri Kanuni Sultan Süleyman’a onca iftira düzmelerine rağmen, içlerinden biri çıkıp da dava açmaya cesaret edemiyor. Yazıklar olsun böylesi Osmanlı yüzkaralarına!

İnsanoğlu bütün dünyaya sahip olsa bile bu büyük bir kazanç değildir; çünkü bu sahiplik geçicidir ve mecazidir. Asıl sahip Allah’tır. Ayrıca bugüne kadar keşfedilen çapı on milyar ışık yıllık maddi kâinat yanında, dünya bir zerre değildir. “Öyleyse dünya hayatında insan için en büyük kazanç nedir” denecek olursa,  şüphesiz bu, Allah rızasıdır. Allah rızasını kazanan, iyi ve güzel olan her şeyi, ebediyeti kazanmıştır. Öylesine iyi ve güzel ki, dünyada ona insanların eli değil, hayali dahi ulaşamaz.  

Bir kimse Allah yanında makbul ise, bütün insanlar ondan yüz çevirseler, ona hiçbir zarar gelmez. Allah yanında makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi, ne fayda temin eder?  

Savulun sapıklar! Asla ekinleriniz yeşermeyecek, milleti ecdadından ayırıp, sizler gibi ne düğü belirsiz piçlikle yaftalatamayacaksınız…

İslami özgürlük değil nefsi özgürlük için…

Yahut ahiret değil dünya için mücadele veren Filistinliler, Allah’ın hor ve hakir bırakarak zulüm altında esarete mahkûm kıldığı toplum olmayı hak etmiyorlar mı?

Allah, apaçık bana sığının yardım ve destek olarak “BEN YETERİM” buyurarak, küfre ve zalime karşı savaşı emredip akabinde şahadetle ebedi cenneti müjdelediği halde; Filistinliler, onlarca yıldır süren yüzlerce bomba ve binlerce ölümden dahi ibret almayarak, topyekûn İsrail’e karşı savaşacaklarına ateşkese razı olup ambargonun kalkması için bile direnişte bulunamıyorlar.

Savaşacaklarına ağlayıp ABD güdümündeki İslam ülke iktidarlarından merhamet dilenerek tutsaklıklarının sonlanması konusunda politik hesaplar yapmaları daha da batırmakta, dolayısıyla vahşice öldürülen eş ve çocuklarının azmettirici katilleri olarak yaftalanmaktadırlar. Bu sebeple İsrail, fizikken her ne kadar katleden olsa da, asıl katiller Filistinlilerin ta kendileridirler.

En azından bombalardan kaçıp saklanacaklarına ölümlü bedenlerini şahadet kalkanı” siper etmek suretiyle yurt satıhlarını tek bir boş yer kalmamacasına sarıp sarmasalardı, Müslümanların ölümden korkmayan ahiret sevdalıklarını kanıtlar, asıl yaşamın dünya değil ahiret hayatı olduğu amaçlarıyla İsrail ve ABD’nin cüretkârlığına son verirlerdi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, kızı öldürülen yaşlı baba ile fotoğrafı her ne kadar duygu seli oluşturduysa da, imani mücadelede hiçbir değer taşımamaktadır. Özellikle o baba, kızının ölümünden sorumlu bir sefildi. Düşmana karşı savaşmamasının bedelini kızının kollarındaki cesediyle ödemiş ve asla hak etmediği bir merhamet hissettirmişti. Oysa o baba, günahkâr ve korkak bir haindi; yakınlarını yitiren diğer Filistinliler gibi “masum çocuklarımızın ne suçu vardı” gibi sömürüsel iniltilerle pespayeliklerini örtbas etmekten başka bir tablo içermiyordu.

ABD’nin birkaç saatlik izniyle Gazze’ye giden dışişleri bakanlarının gözyaşları ve liderlerin meydan okuyucu yaptırımsız sözleri, Peygamberimize hakaret içeren o malum filme duyulan tepki sonrası ABD’li diplomatların öldürülmemesi ve olabilecek Yahudi saldırılarının engellenebilmesi için basıncın elimine edilmesiydi. Maalesef bu taktik başarılı olmuş, ABD ve İsrail’i koruma amaçlı aslanlık, sahiplerine kahramanlık payesi dahi kazandırabilmiştir. Oynanılan tiyatro bugün başarılı olsa da, bakalım yarın ne olacak?

Oysa Gazze’ye giden devlet temsilcileri, kalplerinde zerre kadar iman, hak ve adalet taşımış olsalardı, beyhude nutuklar ve gözyaşları yerine Filistinlilerin yanında kalarak, yıkımın ve katliamların önüne geçebilir, en azından ambargoyu kaldırabilecek duruşla İsrail ve ABD’ye geri adım attırabilirlerdi. Ancak ABD güdümündeki birkaç saatlik ziyaret ve gerilimi düşürecek lâfsı çıkışlarla kurtarıcı olunabiliyor ise, riske ne gerek var?

Allah’ın yanlarında olmasına güvenmezler ama aciz beşerin sözle yanlarında oldukları vaatlerine itimat edenlerden daha hain ve nankör kim olabilir?  

Filistinliler mazoşist mi ki, bomba yemekten, yıkılıp yakılmaktan, bitmek tükenmez acı ve dehşetten, din ve namuslarına saldırıdan, yüzlerce ölüm ve yaralı vermekten zevk alıyorlar? Her zamanki gibi İsrail, onur ve şereflerini aşağılayarak taş üstünde taş bırakmıyor, sonrada hiçbir şey olmamış gibi önlerine konulan ateşkesi kabul edip zafer naralarıyla çığlık atıyorlar. İsrail, hedeflediğini yaptı diye mi sevindiler? ABD kuklaları da ihanetsi ateşkesi sağlamanın gururuyla böbürleniyorlar.

Acaba haçlılarla girişilen müttefiklikle; adam gibi ölünebilinir mi?

Yüzyılın mücahidi şehid Osame Bin Laden, zulme karşı adaleti egemen kılabilmek için şeytan merkezleri ve müttefiklerine operasyonlar düzenlemiş, o büyütülen haçlıların nasıl birer hiç olduklarını kanıtlamış ama Müslüman kimlikli münafıklarca dışlanıp terörist ilan edilmişti.

Ne mutlu Osame Bin Laden ve geriye bıraktığı kahraman ordusuna!

El Kaide, kendisini dokunulmaz tanrı sanan ABD adlı şeytan imparatorluğunu topraklarında vurup diz üstü çöktürerek İsrail ve müttefiki Avrupa’ya korku salmışken, Filistinliler, topraklarını işgal eden Allah düşmanı İsrail’in kölesi olmayı sürdürebilmektedirler. Çünkü El Kaide’nin imanlı mücahidleri, her türlü beşeri güce karşı kul olmayı reddedip Allah’a kulluk için savaşmış, dolayısıyla nefislerine değil İslam özgürlüğü için şahadete koşmuşlar ve devam etmektedirler.

Allah adına savaşanın ölüm ya da sağ kalma, galibiyet veya mağlubiyet gibi bir tereddütleri ve çıkar hesapları yoktur. Onlar sadece Allah adına savaşıp insanlığın hak ettiği şeref ve itibarının yücelmesi için mücadele eder, takdiri Allah’a bırakırlar. Sadece verilen hükmü yerine getirmekle kulluklarının gereğini ifa ederler.  

Zalim Esed’in acımasızlıkta İsrail’den bir farkı var mı ki, Suriyeli mücahidler, ellerindeki hafif silahlarıyla bomba ve füzelere karşı kıyasıya savaşıyorlar. Ki, Filistinlilerin ellerinde füze dâhil çok daha ağır silah ve yıllarca süren Müslümanların desteği olmasına rağmen; savaşmalarının sebebi, mazlumluk adı altında sömürmeyi bir kazanç kapısı görmelerinden midir?

Ülkelerini kavurup yıkan Esed zalimine karşı savaşmayarak bölge ülkelere kaçmak suretiyle sığınan Suriyeliler de başka bir hain ve alçaktırlar. Ancak çocuk-kadın-hasta ve yaşlıların dışında eli silah tutabilen sağlıklı Suriyelileri kamplarda tutarak beslemek, hem dini hem de insani olarak haramdır. Onlar ne insan ne de Müslüman olmayan mahlûklardır. Hele, halka karşı Esed ordusunda görev yapıp akabinde nedamete gelerek ülkesini terk eden subaylara ne demeli? Vallahi ve Billahi bunlar Müslüman olmadıkları gibi insanda değillerdir.

İslam ve insanlıkla yakından ve uzaktan ilgisi olmayanlara Müslüman denilemeyeceği gibi merhamette duyulmamalıdır. Bu asalaklar sadece vatanlarına değil insanlığa da zarar vermekte, bulundukları yerde fitne çıkarmaktan başka bir amaç edinmemektedirler.

İşte bu münafıkların Müslüman olarak anılmaları, Allah’ın halifeleri olan Müslümanlara kara bir lekedir.

Şöhretleri Arap Birliği yahut İslam teşkilatı olan Haçlı mandası altındaki münafıklar, tehdidi topyekûn ortadan kaldıracaklarına, barış adına küfre aman dileyerek olayların tekrar tekerrür etmemesi için ödünler vermekte, münafıkların kâfirlerden ne denli daha zararlı ve düşman olduklarını ortaya koymaktadırlar. Dolayısıyla güya Filistin-İsrail arasındaki ateşkese zil çalıp oynayan ahmaklar, bir mum misali nasıl tükendiklerini dahi muhakeme edemeyecek yetisizliktedirler. Telaşa düşenlerin beladan kurtulabilmeleri ve kurtuluşa erebilmeleri mümkün müdür?

Onlar, gövdesi yerden koparılmış ve o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaçtan farksızdırlar ama mevkilerinden dolayı yanılgıya düşülerek güçlü ve caydırıcı oldukları sanılmaktadır.

Başlarına bir bela sararlar tedirginliğiyle şeytan dostlarından korkup Allah’tan korkmayarak yolunda cihad etmeyenlerin mümin olabilmeleri söz konusu değildir. Ancak sözle Allah’tan korktuklarını dile getirenler, bilinmelidir ki gövdesi yerden koparılmış o pis ağaç misali mümin yahut insan olundukları zannedilmektedir.     

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” Maide 35

Onlarla savaşın ki, mükâfata erişesiniz…

Mükâfatı dünya nimetlerine odaklayıp da ahirete hesaba katmayanların olası bir kazançları dahi çerçöp olmaya mahkûmdur.

Sözü Müslüman özü münafık olanların şer güçleri boyunduruğu altındaki politikaları kötülüğün kırılıp da iyiliğin egemen olamamasına yegâne sebeptir. Mükâfatı Allah’ın yanında değil de şeytan adımlarını takip edenlerin yanında arayanların izzete ve zafere ulaşabilmeleri mümkün değildir.

Müslümanların zilleti sindirmesi, hor ve hakir kalması, batılın esaretine razı olması, ölmekten veya öldürülmekten korkması imanlarıyla çeliştiğinden münafık oldukları tartışılmazdır.

Allah, savaşı Müslümanların üzerine farz kılıp izni ile düşmanlarını öldürecek vadini yerine getirdiği halde; zaafa düşüp şüphe ve tereddüt geçirenlerin hayrı değil de şerri tercih etmeleri, Allah’a olan güvensizliklerini ortaya koymaktadır. Böylece düşmana karşı boyun eğilmekte, sabretmek yerine şeytanla uzlaşmaya gidilerek nefsi galebe çaldıracak arayışlarla güdülmeye ve imansızlığa gönüllü olunmaktadır.      

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

Yahudi gibi lanetlenmiş bir toplumun gücü ve düzeni zayıf olmasına rağmen Filistin Halkına üstün gelişi, sözde Müslüman Filistinlilerin gerçekten iman etmediğine bir delildir. Bağımsız bir devlet olma arzularını doğrudan şeytan dostlarına endekslemelerinden ve kabul görebilme hesaplarından Allah’ın hükümlerine sebatkâr kalmayıp topyekûn İsraillilerle savaşarak elleriyle onları cezalandırma, rezil rüsva etme ve galip gelmek suretiyle kalplerini ferahlatacaklarına, yıllarca eza ve cefa çekmektedirler.     

Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi tamamen ABD kuklası iktidarlara dayanıp güvenmelerinden zulümden kurtulamamakta, hunharca katledilmekte, din ve şerefleri tecavüze uğramaktadır. Oysa ABD mandası altındaki münafıklara değil de yaratıcıları Allah’a dayanıp güvenselerdi, biri en azgın on Yahudi’ye galip gelir, böylece kurtuluşa erişebilirlerdi.

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.“ Enfal 65

Dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek az olmasına karşın dünya hayatını ahirete tercih eden Müslüman kimliklerin Allah tarafından kendilerine yardım edilmemesi, münafıklıkları yüzündendir.

Allah yolunda savaşmak ve sonunda şehit olmaktan daha üstün bir mükâfat olabilir mi? Şüphesiz şeytan kötülüğün misyonu üzeri yaratılmış, İsrail ve ABD gibilerde şeytanın adımlarını takip ederek yapması zaruri olanları yerine getirmektedirler. Bu yüzden ‘neden canlara kıyıyorlar, bebekleri öldürüyorlar, zulümlerden keyif alabiliyorlar, Müslümanlara acımıyorlar ve yakıp yıkıyorlar’ gibi hayıflanmalar, ancak mücadele etmekten korkan insan müsveddesi münafıkların mantıki hezeyanlarıdır. Şeytan ve dostlarının var olduğu bir dünyada kötülüğün hükmetmemesi mümkün müdür?

İnsanlık düşmanı İsrail ve destekçisi ABD’yi suçlamak yerine direniş göstermeyip haksızlık ve adaletsizliğe karşı savaşmayanları lanetlemek çözümün anahtarıdır. Ki, onlar, “eğer ABD ve batıl güçlerin müttefiki olarak esareti kabullenip bizim yanımızda yer alsaydılar, ölmezler ve öldürülmezlerdi” diyerek, güya ölenlere acır ve marjinallikle suçlarlar. Oysa canı veren nasıl Allah ise, alan da Allah’tır. Dolayısıyla ne İsrail ne de ABD, bir pirenin dahi canını alabilecek kudrete sahip değillerdir. Ancak sebep oluşları, mutlak irade sahibi yanılgısına yol açmaktadırlar.

“Ey iman edenler! Sizler, inkâr edenler ve yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında: “Eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi” diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine bir hasret olarak koydu. Canı veren de alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. “ Al-i İmran 156

Mal ve can emniyeti adına kötüyle barış yapmak, ancak gelecek nesli de tehdit altında bırakarak aynı acı ve dehşeti yaşamalarına zemin hazırlamaktır. Şeytanın doğru yola gelebilmesi nasıl imkânsız ise, kötünün de iyi olabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple yok edilmelerini sağlayacak savaştan başka hiçbir çıkar yol yoktur ama İslam ve hümanist imajı taşıyan iktidarlar, saltanatlarına bir halel gelmemesi için tiyatrosal kınamalar ve vicdansı sömürüler ile alışılagelen demeçler vermeye devam ederler. Asıl zalim onların ta kendileridirler.

Hiçbir mümin, Allah yolunda ölmekten, öldürmekten ve öldürülmekten asla çekinmez. İmanları gereği asıl hayat ahiret yurdu olduğuna göre; şehit olmanın bir kayıp ve üzüntü değil ebedi dirlik olduğuna nasıl inanılamıyor? Ya da inanıldığı halde neden iman edilemiyor?

Filistin Halkının hem Allah’a hem de insanlığa karşı imani görevi; münafıkların önüne koyacakları uzlaşı manipülasyonlarına sırt dönerek kıyasıya İsrail’le savaşmalarıdır. Kötülüğün ve insansızlığın merkezi İsrail’e gösterilen her tolerans, sadece Filistinlileri değil tüm dünyayı tehdit etmektedir. Şeytanı yok etmek için savaşmayanların şeytandan şikâyetçi olmaları münafıklık değil de nedir?

Eğer Filistinliler, inandıkları gibi Allah’ın vaatlerine iman etmiş olsalardı İsrail’i bugünlere getirtmez,  böylece ne kundaktaki bebekleri ve çocukları öldürülür, ne dul ve yetimleri çoğalır ne de bombalar altında yaşadıkları korku ve dehşet tekerrür ederdi. Yarın kabul edecekleri bir ateşkes ve politik entrikalar, bir süre sonra aynı şeyleri yaşamalarına neden olacak, hem ahiretlerini hem de dünyalıklarını yitirmenin bedbahtlığıyla onursuz ve imansız yaşamları tükenip gidecektir. Oysa ahiret gibi ebedi bir hayatı kazanma fırsatını tepmekten daha büyük bir kayıp olabilir mi?

İslam’ı kabul etmekle peşinen dünyayı ahiret karşılığı satmaya ant içen Müslümanlar, Allah düşmanlarına karşı savaşmaktan başka çareleri yoktur. Özellikle Filistinliler şükretmelidirler ki, Müslüman kardeş sandıkları ancak münafıklıkları aşikâr olan iktidarlar gibi imtihandan yoksun bırakılmayıp, İsrail şeytanıyla cenkleşme fırsatı yakalamışlardır.

Türkiye’nin Başbakan yardımcısı ve Müslüman imajıyla tanınan o adam, Müslüman kardeşlerinin yanında İsrail’e karşı savaşacağına saldırıların durması için 9 vatandaşımızın katili ve Müslümanların düşmanı İsrail ile görüşmeyi teklif edebiliyor ise, Türkiye iktidarından fayda bekleyebilmek deveyi iğne deliğinden geçirmeye kalkışmaktan farksızdır.

Başbakan Erdoğan, peşine 200 işadamı katarak Mısır’a yapacağı ziyarette İsrail mezalimine vermeyi düşündüğü mesajdan ne samimiyet beklenir? Bu sebeple İslam ülkelerinin iktidarları, İsrail’i haklı bulan ABD’nin kurguladığı tiyatroyu sergileyip şovsal nutuklarıyla Müslüman halklarına gövde gösterisi yaparak, olabilecek küresel bir haykırış ve direnişin önüne geçmekten başka hiçbir amaçları yoktur.

Zaten Filistin Halkının yanında Allah olduktan sonra tagut yolunda savaşan ABD figüranlarına ihtiyaç duymalarına gerek yoktur. Yeter ki tumturaklı Allah’a güvenip dayanan bir imanı ortaya koyabilsinler.

Çocuk-kadın, yaşlı-genç demeden İsrail şeytanına öyle saldırsınlar ki, tüm dünya imanın zaferiyle titresin. Belki büyük bir çoğunluğu öldürülecektir ama o ölümlerin Allah nezdinde nasıl bir dirilik ve ebedi kurtuluş olduğuna kalpleri mutmainse; inanmalıdırlar ki, önlerinde hiçbir beşeri güç kalmaz ve İsrail denen cehennemsi karanlığı boğarak muhteşem bir Müslüman Filistin aydınlığını mukim kılabilirler.

Yahudilerin nasıl Müslüman düşmanı oldukları, İsrail’deki hükümetin tekrar seçimleri kazanabilmek için akıttığı Müslüman kanıyla orantılı ise, sadece İsrail yönetimini suçlayıp da halkını masum addetmek, şeytani bir saptırmadır.

Ey Müslüman Gazze Halkı!

Şüphesiz Mahmud Abbas gibi İsrail işbirlikçi hainlerle zalimlere karşı mücadele her ne kadar meşakkatli ise de, Allah size yeter. Zaten galebe çalamamanızın önemli bir nedeni, içinizdeki hainlerdir. Onların öldürülmeleri, zafer kapısını aralayacak bir anahtardır.                  

İsrail şeytanına karşı onbinlerce şehit veren sizler, İslam ve insanlığın sembolü olmanızı sağlamıştır. Böylesi ebedi bir izzet, itibar ve ayrıcalıktan kaçınmak sizlere yakışmaz. Bu sayede İslam toplumlarının da lideri olursunuz. Ezilmişlerin ve zulme uğrayanların da umutlarını yeşertirsiniz. İnsanların emperyalist haçlılarca sömürülüp yağmalanmasına, dünyadaki haksızlık ve adaletsizliklere son verecek tetiklemeyi yapacak darbeyi indirmeniz, imansı bir kalple kolaydır. Velev ki tamamınız şehit bile olsa, şeytanın yok edilmesine değmez mi? Allah için nasıl var olduysanız, Allah için ölünüz ki sonsuz saadete ulaşınız.

Bizler, sizlerin şerefli mücadelelerini izlemekle yetinen münafıklarız.

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” Nisa 76

Din vicdanda saklı kaldığı sürece; kutsal…

Açığa çıktığı anda irtica!

Dine verdikleri kutsallık payesiyle siyaset ve dünya işlerinden dışlama hilesini müminler okuyamadıklarından münafıklara dönüşmüş; dolayısıyla din, vicdanlara hapsedilerek varlıksal nedeni olan iktidar amacı perdelenmiştir. 

Oysa vahiy, dinin her alanda referans alınarak toplumsal yaşamın olmazsa olmazı olarak müminlerin üzerine farz kılmışken, kavram manipülasyonlarıyla akılların karıştırılması ve ilim erbaplarının ihanetleri yüzünden dinin egemenliği adına yapılması gereken mücadeleye gerek bulunmayarak, laik kurallar doğrultusunda hümanist bir din yapılaştırılmıştır.

Dini vicdana, aklı da siyasete angaje etme iknasında başarılı olan pozitivizm, gerek vicdan gerekse aklı birbirinden bağımsız etkin güçler olarak tanımlayarak, aklı, kişinin iradesiyle özdeşleştirmiştir. Hâlbuki akıl ve vicdan, ruhun direktifinde etkileşim gösterdiklerinden yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildirici kalp ve zihinden üreyen kuvvetlerdir. Neden kalpten üreyen bilgiler ruhun öz malı olabiliyor da, zihinden üreyenler bedenin iradesinden kaynaklanıyor sorusunun sorgulanmaması, yanlışı meşrulaştırmıştır. Her ne kadar akıl ya da mantık ön plana çıkarılmaya çalışılsa ve sürekli duygu ya da vicdana karşı üstün getirilmeye uğraşılsa da, aklı güden vicdandır.  Dolayısıyla vicdanı ruhla bütünleştirip de aklı ayrı tutmak mümkün değildir.

Etkin Ruh, nasıl bedenlere hayatiyet kazandıran ruhları güdüyor ise, Etkin Akıl ya da Etkin Duygu da, kulsal akıl ve duygulara hükmediyor. Bu sebeple ne akıl, ne duygu ne de vicdan; iddia edildiği gibi özgür ve mutlak değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Hiçbir teorinin bu gerçeği değiştiremediği yaşamsal kanıtlarla ortadadır.

İnsan aklı ve duyguların özü; bilmek ve hissetmek ise de, insan her zaman biliyor ve hissediyor yahut bildiğini veya hissettiğini yapıyor demek değildir. Dolayısıyla insanın bilebilmeye veya hissetmeye yetili olması, mümkün olmaktan öte iradesel hiçbir şey ifade etmemektedir.

İşte gerçek ile yalanı ortaya koyan doğrular denizi, din ve laiklik adına öne sürülen düzmeceleri kanıtlamakta, böylece din ile laikliğin birbirlerine zıt ve düşman düşünceler olduğunu ispatlamaktadır.

İman etmiş bir mümin için düzenin egemeni Allah ve vahiy, etmeyenler için insan yani laikliktir. Bu vesileyle iman ettiğini ileri sürdüğü halde laikliğe bağlı siyaset yapanlar ve düzene muhalif etmeksizin razı olanların tamamı nicelikli münafıklardır.    

Özellikle Müslümanlar, kulluğunu kabul ettikleri Yaratıcıları Allah’ın emri doğrultusunda anayasaları Kur’an’ın dışında hiçbir anayasayı sindirmemeli, bağımsız bir devlet kurabilmeleri için mücadele etmeli ve inananı küfre götüren laiklik zehrine karşı İslam’la şereflenecek düzeni hakim kılmalıdırlar. 

Irkları, dilleri ve ateşe tapan Zerdüşt dinleri uğruna onlarca yıldır dövüşen zalim PKK-BDP terör örgütü kadar cesur ve sebatkâr davranamayan bir toplumun Müslüman olabilmesi mümkün müdür?

Hükümet, barış ve insan hakları adına Alevi, Kürt, Roman gibi birçok açılım yapmış ve Hıristiyanların haklarını gündeme almış ama dinlerinin gereği gibi yaşayamayan Müslümanlara açılımı gereksiz bulup, kucaklaştırdığı laik rejime mahkûm etmiştir. Allah’ın haram dediğini helal, helal dediğini haram sayan bir rejim ve yöneticileri, şüphesiz ki İslam’ın açık ve seçik düşmanıdırlar. Velev ki İslam’a iman ettiklerini iddia etseler, ibadet yapmış olsalar da!

Kutsal, kavram olarak “temiz olmak, temizlemek” anlamı taşıdığına göre; kutsal olan bir değeri sadece vicdana gömmek nasıl bir aklın doğrusu olabilir? Temiz olan bir değerin, toplum ve devleti temizlemekle görevli yükümlülüğünden alıkoymak, pisliğe razı olmak değil de nedir? Demek ki, dünya işlerini ve siyaseti kutsal olan dinden arındırmak, dünyayı pisliğe mahkûm etmektir. Bu mantığa göre; muhakeme edebilen hangi insan, pislik düşünce ve rejimlere saygı duyabilir? Bu durumda sekülerizm, laiklik ve Kemalizm; pis ve kirli bir düşünce değil midir?

21. Yüzyılın en dehşetli münafığı Fetullah Gülen gibi hainlerin sözde inandıkları İslam’ı, dünyevi bir bedel uğruna pis ve kirli düşüncelere peşkeş çeken fetvaları, insanoğlunun hak ve adaletin hakim olduğu tertemiz bir dünyada yaşamalarından mahrum kılmaktadır.   

Geçmişte Müslüman milletimizin yardımına koşarak, ellerinde ve avuçlarında ne var ise; Gülen dostu haçlılara karşı savaşan ordumuza veren Myanmarlı Müslüman kardeşlerimizin Budistlerce kıyılmalarını izliyor, ne siyasi ne sosyal ne de askeri bir yardımda bulunmuyoruz.

Fetullah Gülen denen azılı münafık, dünyanın her bir yerinde kurduğu okullarda, zalimlere karşı direnerek barışı ve insani değerleri yüceltecek gençler yerine şarkıcılar yetiştirerek insaniyeti törpülemiş, dolayısıyla aç ve çıplak Müslüman çocuklar ve kadınlar, gaddar Budistlerce katledilirken yardımlarına koşmamışlardır. Çünkü Gülenizm’in misyonu İslam ve Allah yolunda mücadele edecek gençler yetiştirmek değil, Batı’ya kulluk edecek korkak ve materyalist bir nesil meydana getirmektir. 

Unutmasın ki, Arakan’lı Müslümanlar, canlarını kurtarabilmek için nasıl kendilerini vahşi timsahların ve yılanların içindeki nehre atıyorlar ise, Fetullah Gülen ve cemaatini de aynı akıbet uğrayacaktır. Türkçe Olimpiyatları adına yaptıkları çıkartmayı, neden Arakan’lı Müslüman kardeşlerimizi kurtarmak için yapmıyorlar? o, Allah ve İslam için can verecek Müslümanlar değil, haçlılara kulluk edecek gençler yetiştirip göz boyadığı millete de gurur duydurmaktadır.

İşte laik düşünce, din kardeşliğini ortadan kaldırmış; “ne işimiz var orada; niye içişlere karışıyoruz, neden canımızı tehlikeye atalım” çıkarcı egoist ve materyalist bakışıyla insanlığı biçmiş, dolayısıyla dünyanın neresinde bir zulüm var ise,  zerre kadar tereddüt etmeksizin mal ve canlarıyla yardıma koşan milletimizi insanlıktan soyutlamıştır. Vicdanı olmayan bir düşünceden insani bir merhamet beklenebilir mi?  

Hak, adalet, barış, insanlık, merhamet ve eşitlik getiren İslam gibi bir değer karşısında laiklik gibi değersiz bir bencil anlayışın galebe çalmış olması, doğruluk adına mücadele etmekten kaçınan münafıkların teslimiyetlerinden ileri gelmektedir.      

Bir Müslüman için İslamsız aldığı nefes dahi günah olduğuna göre; her alanda İslam’ın hükmü adına mücadele etmeli, gerekirse o yolda şehit düşülerek Allah huzuruna çıkmak, imanın temel şartıdır.

Türkiye’de Müslüman kimliklilerin laiklik ve Atatürk ilkelerini kabul etmiş olmalarından İslam vicdanlara hapsedilmiş, dolayısıyla İslam’ın hukuk düzeni gerçekleştirilememiştir. Artık her nefsin istek ve düşüncesine göre yorumlanan çakma bir dinle karşı karşıyayız. Hiçbir düşünce ve beşeri güç, Allah’ın kayıtsız-şartsız emrine müdahale edemez, keyfi bir talep olarak karşılayamaz. Türkiye’yi meydana getiren hangi toplum nasıl idare edilmek, yaşamak ve yapılanmak istiyor ise, diktayla engellenemez. Zaten savunulan demokrasi, böylesi bir hürriyetin açılımı değil midir? 

Laik ve Kemalistlerin rejimleri var ise, Müslümanlar da tartışılmaz haklarının ardına düşmelidirler…

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” Bakara 48

“ İşte o gün kişi kardeşinden kaçar; Annesinden, babasından; Eşinden ve çocuklarından; O gün, herkesin kendisine yetip artacak bir derdi vardır.” Abese 34-35-36-37

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” Tevbe 38

 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 26 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: