Utanabilecek bir ar damarınız var mı?


11 Ağustos 2009 Salı

Sürekli insanların neden düşünmediklerini, muhakeme etmediklerini ve gerçeği araştırmadıklarını sorgulayarak, kıyasıya eleştirilerde bulunmuş, fotoğrafı; birilerinin güttüğü doğrultuda tek açıdan değil, tarafsız bir adaletle çok yönlü gözlemlenilmesi üzerinde durmuş, kötülük fışkırtan benliği hapsedip erdemliği açığa çıkaranın sadece “iman” olduğunu vurgulamıştım.

Öncelikle kuralları belirleyip kimin dost veya düşman olduğunu benliksel çıkarlar kriterinde değerlendiren güçlere, şeytani bir nefis taşımalarından itibar edilmemesi, haklı veya haksızın hangi ölçülerde muahezenesi, ancak hakkı ve adaleti ayakta tutan barışçıl bir anlayışla mümkün olunabileceğinin üzerinde durmuştum.

Neyin iyi veya kötü, kimin insan veya şeytan, samimi veya sinsi olduğunu yaratıklar değil, akıl ve kalplerde saklı olanı ve kaderi elinde bulunduran Yaratıcı bilir.

Halkının din ve ırkını ülke aleyhine birinci derece tehlike kabullenen laik ve Kemalist bir düşüncenin devlet ve milleti bütünleştirebilmesi, birlik ve beraberliği tesis edebilmesi, insani değerleri yüceltebilmesi, barış ve huzuru sağlayabilmesi asla söz konusu değildir. Olmadığı da, milletin İslam ve Kürt kesimine karşı takınılan düşmanca tavırdan anlaşılmakta, sürekli taciz, baskı, hakaret, ayrımcılık ve yasaklarla toplum bölünerek, yazık ki damarlara kadar işlenebilmektedir.

Şovenist bir Atatürk yahut Türk milliyetçiliğinin amansızca vurgulanması Kürt kökenli toplumumuzun milli duygularını kabartıp mücadeleye sürüklemiş, ideolojik devletin dışlaması ve ayırım yaparak, o bölgelere gereken sosyal ve ekonomik hizmeti götürmemesi, otomatikman insani refleksi doğurarak, hak arayışına itmiştir. Diğer taraftan vahye karşı laikliğin ve Kemalizm’in bir sopa misali sürekli kafalara indirilmesine ise Müslümanlar çeşitli gerekçelerle tepki vermemiş, Kürtler gibi silahlı veya siyasi bir mücadeleye kalkışmamışlardır.

Kürtlerin PKK adında silahlı bir örgütlenmeye girişerek; ırkçı, laik ve Kemalist devlete karşı mücadeleye teşebbüsleri, öyle içi boş bir “terör” anlayışıyla geçiştirebilecek ve haksızlıkları kamufle edebilecek bir vatan savunması görülmemeli, derinine inilerek adaletsizliğin üstesinden gelebilecek bir siyasetin kaçınılmaz adımlarının atılması ve köklü bir çözüme gidilmesi, ancak tarafların kökten ırki sevdalarından vazgeçmesiyle mümkün olur. Unutulmamalıdır ki ırkçı bir milliyetçilik; halkı, hatta dünyayı bölen en büyük felakettir. Allah, Yasin Suresi 62. ayette: “Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?”

Kürtlerin haklarını siyasi bir zeminde arama gayretleri; cesur, kararlı ve dik duruşlarıyla meyvelerini vermeye başlamış; hiçbir makam, yasak ve baskılar kendilerini yıldırmayıp, herhangi bir tavizi ihanet addetmeleri savlarıyla ödeyecekleri bedellere dahi aldırış etmeksizin, yanlış veya doğru, topyekûn onurlu bir duruş sergilemişlerdir. Maalesef sözde ahirete inandıklarını iddia eden Müslüman politikacılar ve yandaşları, korkularından kendilerine fiyat etiketi biçerek hem dinlerini hem de haysiyetlerini alçakça satabilmişlerdir. Hala çözemedikleri türban meselesi ve kahredici Merve Kavakçı’nın TBMM’den kovulma olayı, başka bir örneğe ihtiyaç bırakmayan rezaletlerdir.

Her Türk vatandaşı gibi ben de, laik ve Kemalist devletin kurguladığı senaryodan filmi izlemiş, PKK ve DTP’ye aşırı tepki göstererek, açık düşman bellemiştim. Oysa sözde Atatürk ve Türk milliyetçisi merhametsiz şövalyelerin kurdukları Ergenekon Terör Örgütündeki PKK ile olan işbirlikleri ve birlikte işledikleri cinayetler, komplolar, saldırılar ve darbe planları; gerçek teröristin kim olduğu sorusunu sorgulamama, dolayısıyla çok korkunç bir aldatmayla karşı karşıya olduğumuzu anlamama neden olmuştur. Aslında Ergenekon Terör Örgütünün acımasız hedefi; tıpkı haçlı Amerika ve İsrail gibi vahiysel İslam ve Müslümanlardır. MGK Siyaset Belgesi olan “Kırmızı Kitap”’ta da İslam, yani irtica birinci derece düşman bellenmiş, binlerce kişiyi öldüren ve ölümüne sebep olan PKK ise ikinci derecede sınıflandırılarak, dolaylı da olsa itibar görebilmiştir.

Laiklik ve Atatürkçülüğün bekçisi olduğunu her platformda dikta eden Kemalist Genelkurmay, İslam referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan, hükümet ve Müslümanlara karşı aşikâr olan aleyhtarlığını, Kürtlerin temsilcisi DTP’ye karşı da haykırmış, kendince ortaya koyduğu tepkilerle İslam’ı irtica, Kürtleri de PKK olarak tanımlayarak, türbanlı veya dindarların, ayrıca DTP milletvekillerinin bulunduğu ortamları protesto etmek suretiyle hedef düşman saymaktan vazgeçmemiştir. Ancak ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti, sözde DTP yüzünden protesto etmeye cesaret gösterdikleri TBMM’ne girmeyi engellememiş, ABD’nin emrine boyun eğerek, DTP ile girişilen uzlaşmaya sessiz kalabilmiştir.

Yıllarca süren savaşta ölen binlerce insanın ve kaybedilen ekonominin ikna edici sebebi anlaşılamamış, bu vatan için ölen ve ölmeye devam eden halkın farklı din ve etnik köken taşımalarından dolayı “devlet-terörist” çatışmasının soğuk ve sıcak savaşıyla insanlarımız manipüle edilerek, yüz binlerce aile acıya boğdurulmuştur. Oysa ortada bir dışlanma, adaletsizlik, haksızlık, dini ve ırki bir gerilim ve kamplaşma vardır.

Kürtler; gerek ferdi, gerekse siyasi partileri kanalıyla mücadelelerini azim ve umutla sürdürme cesaretini ve kararlılığını gösterirken; sözde Müslümanlar ise az bir bedel karşılığı laik ve Kemalistlerin kayığına binme izzetsizliğini sürdürmeye devam etmektedir.

Sözde ırki bir bağımsızlık adına mücadelesini sürdüren PKK ve DTP, Marksist olmalarından hiçbir vicdan taşımamakta, kendilerinden olmayanları biçmeye çalışarak, caniliklerini sürdürmektedirler. Devlet de laik ve Kemalist olmasından aynı sertlikte mukabelede bulunmakta, dolayısıyla benlik, yani ırki egemenlik savaşında halkımız büyük bir kayba uğramaktadır. Oysa Allah dileseydi tüm dünyayı tek bir millet, tek bir renk ve tek bir lisanla konuşan bir topluluk yapardı. Öyleyse bu bölünme ve çatışmanın ardındaki gerçek; her iki tarafın da Allah’a olan iman ve inancı reddetmesi, vahyi kabul etmeyerek birbirlerinden üstün olduğu iddiasında bulunmalarıdır. Allah, Şura Suresi 8. Ayette: “Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.”

Rum Suresi 22. ayette ise: “O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır. “Şûrâ 8

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun; “TSK’ da bazen, görev dürüstlükten önemlidir.” sözleri, aleni bir barbarlığı ve adaletsizliği belgelemektedir. Böylesi bir ilkeyle komuta eden Genelkurmay’ın radikal ideolojisinden herhangi bir merhamet, adalet ve hakkaniyet beklenemez. Vahyi reddedenin dürüst ve adil olabilmesi, vicdan taşıyabilmesi ve insani bir değere sahip olabilmesi düşünülemez.

Otuz yıldır yanlış inanç, düşünce ve fikirlerden dolayı akan kanı teşvik eden ve durduramayan devlet; şehitlere ve halkına karşı tek sorumlu suçlu olmaktan ne kendini kurtarabilecek ne de aklanabilecektir. ABD’nin çözüm direktifiyle harekete geçen Abdullah Gül ve AKP hükümetini insani değerler açısından samimi bulmuyor, yaklaşık yedi yıldır iktidarları döneminde inisiyatifi kullanmayarak, elem bir felaket yaşatmalarından suçlu olduklarını düşünüyorum.

Ancak evrim teorisine inananlar milliyetçiliği savunur ve hayvanlar misali birbirlerinden üstün olduklarını zannederek, kendilerinden başkasına bir özgürlük ve bağımsızlık tanımak istemezler. Atatürk milliyetçisi CHP ile Türk milliyetçisi MHP’nin, Kürt milliyetçisi PKK ya da DTP’ den hiçbir farkları bulunmamakta, dolayısıyla zalimsel düşünce ve duyguları aynı paralelde birleşmektedir.

“Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir; babanız da birdir. Bilin ki, Arabın Arap olmayan üzerinde, Arap olmayanın da Arap üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde; siyah derilinin kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur, ancak takva (Allah’tan korkup fenalıklardan sakınmak, ilâhî sınırlara uymak) ile üstünlük vardır. “ Hz. Muhammed (S.A.V)

Darwinistlerin, kendileri gibi yaratık olan maymundan türediklerine inanmalarından ötürü babaları Âdem ve anaları Havva’yı inkâr etmekte, dolayısıyla birbirlerine karşı üstün olabileceklerini zannederek, Yaratıcı Allah’ın arzında barış ve kardeşlik içinde yaşamaktan ise, birbirlerine karşı ırki bir benlik yarışa girişip, hunharca katletmektedirler.

“İnsanlar birbirine benzerlik cihetiyle denktirler, Babaları Âdem, anaları Havva’dır.” Hz. Muhammed (S.A.V) 

Her kim ırkçılığı temel alır, şoven bir milliyetçilikte ısrar eder ise, o günümüzün veya geleceğin acımasız bir canisi ve insanlığın yüzkarasıdır. Gerek DTP, gerek CHP, gerekse MHP bölücüdürler ve Türkiye’nin bütünlüğü aleyhine çok büyük felaketlerdir. Bu sebeple taraftarlarını uyarıyor, mutlaka insanlık dışı yok edici bu zehirden kurtularak, hilkatteki eşlerine hoşgörülü ve saygılı olmalarını öğütlüyorum. Bilinmelidir ki ırkçı bir egemenlik adına savaşan insan değildir, tüm düşünmce ve politikaları da şeytanidir. Onlar gensel maymunlardır…

“Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık üzerine savaşan bizden değildir! Irkçılık üzerine ölen de bizden değildir.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Unutulmamalıdır ki; sen Atatürk veya Türk milliyetçiliğinde ısrar eder isen, onun da Kürt milliyetçiliğinde veya başka bir tâbiiyette ısrarı meşrudur.

Birbirlerini kıyasıya yok ederek savaşan Avrupa Birliği ülkeleri nasıl Hıristiyanlık şemsiyesi altında toplanıp bir birlik oluşturmuşlar ise, biz de adaletli ve merhametli İslam şemsiyenin altında bütünleşerek, her türlü benlikten arınalım… Kurtuluş için tek çıkar yol, Yaratıcı’nıza dayanıp, güvenmek ve O’nun hükümlerine itaat etmektir.

Unutma; sen bir yaratıksın, ırkını belirleyen de Yaratıcındır…

 

 

 

 

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 15:21 0 yorum

Etiketler: AKP, chp, din, DTP, Genelkurmay, ırk, MHP, PKK, SP

 

 

 

08 Ağustos 2009 Cumartesi

Al bir sapık daha…

Diyeceksiniz ki; Şeriatın, yani Kur’an’ın amansız düşmanı medyanın müttakileri konuk etmesi aleyhlerine olacağından, ancak kahin, efsaneci ve hürafecileri programlarına çıkararak, insanların akıllarını karıştırabilmek ve vahye zarar verebilmek adına nerede bir şaklaban münafık var, onu ekranlarına konuk ederek, hem maddi hem de manevi amaçlarına ulaşacaklarını zannetmektedirler.

Yaradılış gayeleri sadece Allah’a kulluk ve Resule itaat olan Müslümanların; ayetleri saptırarak gelecekten haber veren ve peygamberimizin söylemediği sözleri hadis adı altında insanlara nakşeden yalancı ve iftiracı münafıkların sözlerine itibar edip peşlerine düşmeleri, şüphesiz kitapları Kur’an’ı bilmemelerindendir.

Her ne kadar sapıklara cevap vermeyi bir zaman kaybı olarak değerlendirsem de, insanlara kötü ve yanlış bilgiler aktararak yoldan çıkarmalarına tahammül edebilmem mümkün değildir.

İnanmadıkları Allah ve Kur’an üzerinde tartışmalar açarak, İslam adına kendileri gibi sapıkları halkın karşısına çıkaran medya, dün akşam da Adnan Oktar ya da Harun Yahya adlı bir münafığı ekranların karşısına çıkarmış, hadis adı altında yalan ve iftiralar diz boyu aktarılmıştır.

Çarpık ilişkileri ve keskin dönüşümleriyle tanınan namı değersiz Adnan Hoca, önce İslamcıyken Atatürkçü, sonra da kurtuluş olarak gördüğü Hıristiyanların rabbi, yani tanrısı İsa’ya sığınarak, Hıristiyanların iddiası olan İsa’nın tekrar yeryüzüne inerek kurtarıcı olacağının propagandasını yapmış, sözde Mehdi’nin tüm nitelik ve niceliklerini taşıdığını ifade ederek, kendinin de bir kurtarıcı olabileceği imasında bulunmuştur. Unutulmamalıdır ki Hıristiyanların taptıkları İsa, Müslümanların iman ettiği peygamber Hz. İsa değil, tanrı İsa’dır. Bu sebeple gizli bir şirke girmemek için, dikkatli olunma zorunluluğu vardır.

Oportünisttlerin tehlikeli ve çıkarcı tüm karestik özelliklerini barındıran ve amacı sadece politik bir güç ve para olan Adnan Oktar, hedefine kolayca ulaşabilmek adına dini basamak edinmekte, herkes tarafından etkilenebilen bilgisizlerin umut kapısı olabilmektedir.

Birbirine tamamen düşman olan laiklik ve İslam anlayışını, nasıl oluyor ise laik bir İslam modeli geliştirerek, Atatürk üzerine konferanslar veren, namaz vaktini üçe indiren ve tek hak din İslam’ı putperest Hıristiyanlığa peşkeş çeken Adnan Hoca; vahiysel İslam’ı değil, peygamberimize attığı iftiralarla kendi sapkın dinini yaymaya çalışmakta, akıl almaz ahlak dışı yöntemler ve skandallarla Hakk’ı ve doğruyu katledip, şeytanı meşrulaştıran yaklaşımlarıyla fevkalade kötü bir örnek olmayı sürdürmektedir.

Acaba Adnan Hoca; ifade ettiği sözde kurtarıcı olarak geleceği rivayet edilen Mehdi’nin mi, yoksa varolan şeytanın mı özelliklerini taşıyor?

Öncelikle şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, herşeyin bahsedildiği, hatta Neml Süresi 82 ayette “dabbetülarz” diye nitelendirilen bir mahlukatın, yani bir canlının yerden çıkarılacağı bildirildiği halde; Mehdi ile ilgili, dolaylı da olsa hiçbir mevzubahis yoktur. Hıristiyanların rabbi isa’nın kurtarıcı olarak tekrar yeryüzüne geleceği efsanesinin etkisinde kalan bazı müfessirler, haddi aşarcasına peygamberimizi referans göstermek suretiyle bir Mehdi kurgulamış ve sanki bir ayetmiş gibi insanları kandırmışlardır. Oysa vahiy, tek kurtarıcının, hidayet vericinin ve yardım edicinin Allah olduğunu özellikle vurgulamıştır. Peygamberler de dahil
insan olmalarından ötürü hiçbir beşere, kurtarıcılık, hidayet vericilik ve yardımcılık yetkisi verimemiş ve verilmeyecektir. Allah, Furkân Suresi 31. ayette: “(Resulüm!) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.”
Kasas Suresi 56.ayette: “(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”

Eğer Allah, herhangi bir aracı dilemiş ise; Mehdi’ye gerek yok, bir odun bile kafidir. Acaba Mehdi denilen varlık; illa bir insan görünümünde mi, bir hayvan veya bir nesne olabilmesi mümkün değil mi?

Kıyametin olmasına çok az bir vakit kaldığını ve Hicri 1500 yılından sonra beklenmesinin gerekliliğini, Saidi Nursi’nin de Hicri 1545 yılında kıyametin kopacağını belirtmeleri; Allah’a ve Resulüne apaçık bir iftiradır. Zamanı belirsiz olduğu birçok ayette belirtildiği halde, kıyametle ilgili kesin alametlerin ne olduğu Kur’an’da yazılı mı ki, sözde Mehdi’nin çıkışından önceki alametlerin birçoğunu sıralayarak, zalimce belirtebilmeye cesaret edebilmektedirler. Oysa Allah, Yûnus Suresi 60. ayette: “Allah’a karşı yalan uyduranların kıyamet günü (akıbetleri) hakkındaki kanaatleri nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.”

Bir saniye sonralarının meçhul ve hiçbir yaşam garantileri olmayanların başlarına kopabilecek “ölüm kıyameti” yanıbaşlarında duruken; onlar ise kainatsal kıyametin hesabını yapıyorlar. Adnan Oktar’ın Kur’an’ı değil de bazı müfessirleri referans göstermesi, zaten onun Kur’an’a iman etmediğinin apaçık göstergesidir. Ya o sapıklıkta iken kıyamet koparsa ne yapacak? Ne de az düşünen ve muhakeme edebilen bu sefillere verilmesi gereken cevap, ancak okkalı bir tükürük olmalıdır.

Allah, Nâzi’ât Suresi 42.43. ve 44. ayetlerde: “Sana kıyameti sorarlar: Gelip çatması ne zamandır? (derler.) Sen onu nereden bilip bildireceksin! Onun nihai ilmi yalnız Rabbine aittir.”
Ahzâb Suresi 63. ayette: “İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır. ”
Lokman Suresi 34. ayette: “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.”
A’râf Suresi 187.ayette: “Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler. ”
Nahl Suresi 25. ayette : “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir. “

Adnan Oktar’ın nasıl zalim bir yalancı ve sefil bir cühela olduğu da, Dabbetül Arz ile ilgili açıklamalarıyla kanıtlanmaktadır.İfadesinde; “Dabbetül Arz bilgisayardır. Topraktan mamul ve konuşan, canlı özelliği gösteriyor. Bilgisayar ve internet sistemi Dabbetül Arz’dır. Ahir zamanda çıkmıştır ve dine hizmet etmektedir. İnsanlara dini anlatıyor. Kuran’da insanları uyaracak diyor gerçekten de uyarıyor. Mehdi’nin ve Hz İsa’nın kılıcıdır internet sistemi.” Oysa Allah, Neml Suresi 82. ayette : “O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dabbe (mahluk (canlı)) çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler. ”

Yerden çıkarılacak olan ve insanların ayetlere iman etmemiş olduklarını söyleyecek bir mahlukatı bilgisayar ile özdeşleştirebilen bir insan, ancak bir ahmak ve ona inananlar da acınası yığınlardır. Yoksa o mahlukat, bio-mekanik bir robot mudur? Yoksa insanların ayetlere iman etmediğini belirten bir bilgisayar keşfi mi var? Acaba bilgisayar ve internet sistemi, küfürü, ahlaksızlığı ve inkarı en şiddetle yayan bir araç değil midir? Canlının dahi ne olduğunu bilmekten aciz ve bilgisayarı canlı özelliği taşımakla konumlandırabilen bir manyağı; nasıl olur da bir bilen, hatta adam yerine konup sözlerine itibar edebiliyorlar?

İman edip Müslüman olduklarını ikrar ettikten sonra, şeytan misali Allah’a karşı benliklerini yüceltip, şöhret ve iktidar peşinde koşan Adnan Oktar gibi yalancı ve iftiracı münafıklar, kendilerine bir paye kazandırabilmek için şeytanın adımlarını takip etmekten vazgeçmemektedirler. Deccalsı yalanlarının ortaya çıkma endişelerinden dolayı yazılı Kur’an’ı ölçü almamakta, tıpkı Hıristiyan ve Yahudilerin dinlerindeki tahrifatları gibi uydurma hadislerle peygamberimize ihanet ederek referans alıp, rivayet ve hurafelerle vahyi bozmaya çalışmaktadırlar. Allah’a ve Resulüne karşı yalan uydurmalarından onlar şeytandır ve asla temize çıkamayacaklardır. Allah, Âl-i İmrân Suresi 77. ayette: “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.”
Hud Suresi 18. ayette ise: “Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde) Rablerine arz edilecekler, şahitler de: İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir, diyecekler. Bilin ki, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir! “

Bu tür ne idüğü belirsiz yaratıkların ardına takılanlar, nasıl bir lanetle karşı karşıyadırlar ki, güya taşıdıkları akıllarıyla muhakeme edemedikleri gibi, herşeyin son derece açık ve seçik yazıldığı Kur’an’ı da okumuyorlar. Ancak Allah’ın kör, sağır ve dilsiz yapıp kalplerini mühürlediği insanları gerçeğe, doğruya ulaştırabilmek, maalesef söz konusu değildir. Bu sebeple onları izleyen bilgisiz taraftarları da aynı akıbete uğrayacaklardır.

” Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler). Bak ki yüklenecekleri şey ne kötüdür! “ Nahl. 25

Savunduğu Türk-İslam sentezi ile, Mehdiliğinin yanısıra peygamber olduğunu da yakın çevresine üstü kapalı deklare etmiş ve yepyeni bir din peşindedir. Ancak komuoyuna açıklamaya cesaret edememiştir. Zannınca Türklerin kendinden olma bir Türk peygambere ve değişen dünyada yeni hükümlere ihtiyaç vardır.

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 18:34 0 yorum

Etiketler: Adnan Hoca, Adnan Oktar, dabbetül arz, Harun Yahya, kıyamet

06 Ağustos 2009 Perşembe

Yaratıktan korkup Yaratıcı’yı satıyorlar…

Allah, Maide Süresi 44. ayette: “İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmez ise işte onlar kafirlerin ta kendileridirler.” diye buyurarak; Yaratıcı Allah’ı yasa ve düzen yapıcı olarak tanımayan; bireyle birey, bireyle toplum, toplum ile devlet arası ilişkileri ve hukuk düzenleyicisi egemen tek varlık olduğunu kabul etmeyen, vahyin ifadesiyle kafirdir.

Yaratıcı’yı değil de yaratığı tanrı edinircesine anayasa kurucusu bellemek, hiçbir aklın ve muhakemenin razı olmaması gereken bir hezeyandır. Sözde düşünen akılların böylesi bir yanlışta ısrar etmeleri, mutlaka müdahasel bir saptırmanın neticesidir. Bu sebeple yaşanılan dinsel ve bilimsel gerçekler hiçbir fayda temin etmemekte, “o kitap” ta yazılan kadersel süreç uyandıramamakta, dolayısıyla şeytanın dostları olmaktan kurtulunamamaktadır.

Böylece Allah’ın hükümlerini ve siyasal hukuk sistemini gericilik gerekçesiyle reddedip, çağdaşlık adına şeytanın adımlarını takip eden bireyden topluma kadar her insan ve devlet, gizli satanist ve satanizmdir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması toplumsal bir cinayet ve felakettir. Allah, Enbiya Süresi, 95. ayette: “Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.”

Salt bir mantıkla; neyin doğru veya yanlış, neyin iyi veya kötü, kimin egemen veya tutsak olduğunu kavrayabilmek son derece basittir. Eğer bireyi veya toplumu insan yaratmış ise, onun yasa yapma hakkı, Yaratıcı Allah yaratmış ise, O’nun yönetme ve düzen kurma hakkı meşrudur. “İnsan, Allah için yaratılmışsa Allah’ a karşı direnmenin anlamı nedir?” Pascal

İnsan fıtratı, aklı, duygusu ve kaderini yaratamayan, denetleyemeyen ve geleceği bilemeyen, dualiteyi yok edip kötülüğün ve musibetlerin önüne geçemeyen bir iradenin, yasa yapabilmesi, mutlak ve egemen olabilmesi mümkün müdür?

Eğer laik devlet; Allah’a, yani kadere meydan okuyarak, yönettiği halkının mal ve can güvenliğini garanti altına aldığını taahhüt etmiş ise, o takdirde gereğini yapmalı ve hiçbir ferdini hüsrana ve hezimete uğratmamalıdır. Aslında sorumlular doğrudan suçlular değil, vaatlerini tutamayan laik devletlerin ta kendileridirler.

Toplumların her açıdan karşı karşıya oldukları sıkıntı, korku ve kederlerine çare bulamayan laik iktidarlar, çeşitli çıkarlarla hegemonyaları altına aldıkları sözde din adamlarıyla gerçekleri saptırtmakta, böylece başarısız ve aciz varlıklarını sürdürebilmektedirler.

Oysa din adamları; güya iman ettikleri Allah, Resulü ve kitapları adına adaletle şahitlik etmeli, bedeli her ne olursa olsun biçare insan veya iktidarlardan korkmayarak ya da işbirliğine kalkışmayarak, sürekli dile getirdikleri ahiret, cennet ve cehennemin gereği gibi davranmak zorundadırlar. Ancak onlar gerçekte iman etmemiş, sırf lüks bir geçim, saygınlık ve şöhret sağlayabilmek adına, bir çıkar bilinciyle hareket etmekteler, hurafesel ezberleriyle inananları veya iman etmek isteyenleri büsbütün yoldan çıkarmaktadırlar.

Vayhi siyasetten, devletten, yani iktidardan uzaklaştırıp, kutsal bir kültür ve bireysel bir ibadete dönüştürerek tanrı ile kul arasına sıkıştırmalarından, hem umutla bekleyen toplumlara, hem de Allah’a ihanet etmektedirler.

Ballandırarak anlattıkları hurafeleri bıraksınlar da, vahyin ışığında nasıl bir yönetimin olması gerekliliğini; Yaratıcıya olan iman ve inancı reddeden ateist dogmalı laik düşünceyle karanlıktan aydınlığa çıkılamayacağını ve vahyi dışlayan böylesi bir idare altında yapılan ibadetlerin ve yakarışların hiçbir değer taşımadığını kanıtsal ayetlerle ifade edip, Allah ve Resulünün emrettiği doğrultuda doğru ve dürüst davransınlar. Bilgilerini satsalar da, Allah’larını satmasalar.

Kur’an’a muvaffık olmayan, hatta tamamen aykırı rivayetler ve peygamberimize attıkları iftiralarla kendilerine din kurarak bölük bölük ayrılan münafıklarla Müslümanların bir işi olmamalı, taşıdıkları Müslüman kimliklerinden şeref ve izzet duyarak, şeytanın çağdaş oyununa gelmemeli ve hiçbir komplekse kapılmamalıdırlar. Her din adamının kendi cemaatiyle esip gürlediği öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, vahiy yerine hurafeler ve uydurma rivayetler referans alındığından, Kur’an lanet yağdırmaktadır.
Allah, Rum Süresi 32. ayette: “Dinlerini parçalayan, bölük bölük olan her fırka, kendi yanında olanla sevinir.”
En’am Süresi 159 ayette ise: “Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”Acaba dünya malı ve makamının gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri kararttığı bir alçaklıktan aydınlık bir üstünlüğe dönebilmeleri mümkün mü ki, cesur ve imanlı adımlar atabilsinler?

 

“İslam devletinin olmadığı bir yerde, İslam’i müesseler kurmak, ölünün kırık kolunu tedavi etmek gibidir” sözü; diyanet, ilahiyat veya vakıf gibi dini müesseselerin ve din adamlarının içinde bulundukları ihaneti özetlemektedir.

Berat gecesi sebebiyle İslam düşmanı medyanın satın aldığı hocalar, yine hurafelerle insanları kandırmış, kaş ve gözlerini oynatarak, bir artist edasıyla şovsal dualar yapmışlardır. Özellikle Aydın Doğan’ı cennete götüreceği düşünülen ve hurafeliğin bayraktarı olan Nihat Hatipoğlu adlı hocanın samimityetsizliği yüz ifadelerinden aşikar olup, kalbindeki şüphe ve tereddütlerle görevini ifa ettiği dikkatlerden kaçmadığı kanısındayım. Onun gibi para karşılığı vaaz eden laik devletin ve vahiy düşmanı kurumların taşeron din hatipleri, vahyi paçavraya çevirerek, o söz konusu mihraklara peşkeş çekmekte, dolayısıyla vahyi yok edebileceklerini düşünmektedirler. Ancak hiçbir çıkar düşünmeyen ve Allah’tan başkasından korkmayyıp adaletle şahitlik eden kimseler hidayete ermişlerdir ki, sadece onları dinleyip itibar ediniz. Allah, Yasin Süresi 21. ayette: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” buyurmaktadır.

Berat gecesi ile ilgili söyledikleri ise tamamen gerçek dışıdır. Berat gecesinde yeni hiçbir şey yazılmamakta ve tayin edilmemekte olup, ruhların yaratılıp “O KİTAP” ta takdir edilen lehte veya aleyhteki kaderleri, o gece sadece güncelleşmektedir. O gün yakararak af dileyen veya isyan etmeye devam edenler de, yine haklarında yazılan kaderlerinin kaçınılmaz bir
sonucudur.

İnsanlara İslam’ı sevdirmek, hidayete erdirmek veya imana götürmek maksadıyla Allah’ın hükümlerini savsaklamaya cesaret edenler, bilmelidirler ki böylesi sapıkça bir yetkiye ve toleransa haiz değiller ve peygamberler de bu tür davranışlardan kaçınarak, iman etmeyen babaları, kardeşleri, akrabaları, eşleri veya çocuklarına karşı bir kayırmaya yeltenmeyerek, hidayete erdirememişler, gerektiğinde ise uyarılmışlardır.

Peygamberimize atfedilen “Dini zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” yaklaşımı, Allah’ın asla tartışılmaz hükümlerine bir müdahale olur ki, tamamen yalandır. Allah ne emretmiş ise, peygamberler dahi her kul ona itaat etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak zorundadır. İster uyar, ister uymaz, isterse onlar gibi eğip bükersin. Ya sonra…

Kur’an dışında sözde hangi hadis, rivayet ve hurafeyle karşılaşırsanız, mutlaka Kur’an’da karşılığını sorunuz… Siz doğruluğa devam edin ve o bilmezlerin yolundan gitmeyin.

Her Müslüman’ın yapması gereken dua:

“Ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar.” Yunus. 86

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 17:57 0 yorum

Etiketler: din, laik, nihat hatipoğlu, vahiy, yaratıcı, yaratık, şeriat

03 Ağustos 2009 Pazartesi

Satanistliği tescillendi…

Hüseyin Üzmez ile yaptığı programda sapıklığı belgelenen Fatih Altaylı, Cübbeli Ahmet’le dalga geçtiği üçlü tiyatroda da “Ben Allah’tan korkmuyorum, şeytandan korkuyorum” diyerek, tanrısı şeytan olduğunu açıkça itiraf etmiş, dolayısıyla şeytanı Allah’tan daha güçlü ve üstün tutmuştur. Allah, birçok ayetinde kendisinden korkulmasını emretmiş ve Al’i İmran Süresi 175. ayetinde de: “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun” buyurmuştur. Ancak şöhret ve cebini doldurma amaçlısı Cübbeli, hurafeleri bırakıp da Altaylıyı uyarmamış, yalakasal övgülerinden geri adım atmayarak, izleyicileri bilgilendirmemiştir.

Daha pespayesi ise, Cübbeli Ahmet’in tepkiden çekinerek, satanist Altaylının sözünün güya yanlış anlaşıldığı kayırmasına kalkışarak savunması, ayrıca Altaylının, Cübbelinin savunmasını teyit etmeyerek hiç aldırış etmemesi, al birini vur ötekine kabilindendi. Oysa Allah, Tevbe Süresi 80. ayette: “(Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resulünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” buyurmaktadır.

Cübbelinin Kur’an’ı değil de, hurafelerden oluşan hadis adı altındaki rivayetleri referans alması ve Kur’an’da karşılığı bulunmamasından doğan şüpheleri giderebilmek adına peygamberimize rüyada gelen vahiyler olduğunu ifade etmesi, alışılagelen medyatik hocalar, peygamberler, mehdiler gibi onun da nasıl yalancı bir münafık olduğunu ortaya koymuştur. Ancak Rabbimizden indirilene uymak ve tebliğ etmek kaçınılmaz bir görev olup, Kur’an’a muvafık olmayan sözlerin, peygamberimizin hadisi olduğu iddiasında bulunmak, zalimliğin ta kendisidir. Allah, Maide Süresi 67. ayette: “Ey Muhammed! Rabbimden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.” buyruğu son derece açık ve anlaşılabilirdir.

Bu sebeple yüce peygamberimiz Kur’an’ın dışına çıkmamış, her söz ve davranışı Kur’an’a muvaffak olmuştur. “Bana nispet olunan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kur’an’a muvafık ise, o benimdir, ben söylemişimdir.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Allah, peygamber ve ayetlerinin kahkahalar içinde tartışılarak, fütursuzca alaya ve oyuna alındığı program öyle sınırları aştı ki, cennetle ilgili bir mevzuda kâfir Altaylı, (hâşâ) ‘Allah’ı sahtekârlık’ yapmakla suçlamaya kadar ileri gitti. Ancak Cübbeli, Altaylıya hiçbir tepki göstermeyerek şöhretsel şovunu sürdürmeyi tercih etti. Allah, Nisa Süresi 140.ayet ve En’am Süresi 68. ayetler de:“O kitapta size indirmiştik ki; Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar, kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa sizde onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”

Cübbeli, insanların hidayete eriştirebilmeleri adına dolaylı yollardan günah işlemeyi teşvik edici beyanlarda bulunmuştur. Güya ömrü fuhuş yapmakla geçmiş bir kadının, bir köpeğe su vermekten cennete gittiğini söyleyerek, Allah’ın haram ve helal saydığı buyruklara esneklik getirmiş, büyük günahlar içinde olunsa da ibadet yapılmasının farzından bahsederek, ısrarla günahtan kaçınılması ile ilgili hükümleri yok sayabilmiştir. Oysa Allah, Ahzab Süresi 36. ayette:
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. “ emriyle, günah ile sevabın, yani küfür ile imanın bir arada bulunamayacağını; Müslüman, ister kadın, ister erkek olsun, kendi istek ve düşüncesine göre bir yol edinmesinin kesinlikle mümkün olamayacağını, şartlar ve duygular ne olursa olsun, Allah ve Resulünün hükümlerine karşı gelinmemesini ve itaat edilmesini buyurmuştur.

Bir zaman, tıpkı satanist Altaylının bir benzeri olan cühela Reha Muhtar’ın Ateş Hattı canlı yayın programına katılmış, ayetler ve hükümler hakkında ileri geri konuşması üzerine kendisini uyarmış, şovunu sürdürmeye devam etmesi akabinde derhal programı terk etmiştim. Onlar din konusunda değil bir program yöneticisi olmak, öylesi bir ortamda seyirci olmaya dahi layık değillerdir. Her kim, amaçları reyting ve reklâm geliri olan bu kâfirlerin yönettiği programlara katılırlar ise, bilsinler ki münafıkların ta kendileridirler.

Ayrıca Cübbeli homoseksüel ve transseksüellerden müteşekkil livatacılara da müjde getirmiş, vazgeçemeyip livata yapmaya devam etseler de, tevbelerini ve ibadetlerini aksatmamaları neticesinde cennet vaat edebilmiştir. Onların da fahişenin köpeğe su verip cennete girmesi misali, herhalde kediye süt vermeleriyle cennete gidebileceklerini söylemeyi unutmuş olsa gerek… Oysa Allah, asla affetmediği iğrenç livatandan dolayı bir topluluğu helak etmiş, taş üstünde taş bırakmamıştır. Yoksa Cübbeliye, livatacıların affedileceğine dair rüyasında bir vahiy mi gelmiş?

Günahın paralı, sevabın bedava olduğunu söyleyerek, dolaylı yollardan cennete girişi ucuzlaştıran ve basitleştiren Cübbeli, fetvalarından da anlaşılacağı üzere günahkârların, fahişenin, katilin ve livatacıların; Kur’an’da emredilen cennet ehlinin amellerine gerek kalmaksızın bir tövbe ile kurtulabileceklerini açıklaması, şüphesiz ifade ettiği rüyadaki vahyinin, yani şeytan aldatmacasının bir sonucudur. Çünkü kendisi, bir türlü tövbe edemeyip kurtulamadığı o kadar büyük günahların içindedir ki, ancak böylece kendini avutmakta ve insanları da yanlış yola iterek, o korkunç cehenneme sürüklemektedir. Allah, Tevbe Süresi 111. ayette, zor ve pahalı olan cennetin nasıl kazanılacağını açık bir dille bildirmiştir. “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”
Bakara Süresi 214. ayette ise: “(Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah’ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.”

Cübbelinin içinde bulunduğu sapıklığı Müslümanlara da enjekte etmeye çalışması ve Kur’an bilgisi olmayanların, “İslam ne rahat ve özgürlükçü bir din; hem fuhuş yapar hem tövbe ederim, hem hırsızlık yapar hem namaz kılarım, hem cinayet işler hem hacca giderim, hem içki içer hem oruç tutarım, hem babamı öldürüp kafatasında şarap içer, hem de tövbeyle cennete girerim v.s gibi her işin yeri farklı” bir inanç, ne acıdır ki tüm izleyicilerin hafızalarına kazınmış, zehirlenmelerine yol açmıştır.

Cübbelinin ifade ettiği Allah’ın tövbe kapısı bu kadar cömert mi, yoksa şeytanın bir aldatmacası mı? Ayrıca Kur’an hükümlerine tamamen zıt, mahşerdeki sevap alış verişiyle ilgili arkadaş hurafesi ise, onun gerçekten bir mümin mi, yoksa bir şeytan mı olduğu sorusunu doğurmaktadır. Allah, Lokman Süresi 33. ayette: “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.”Cennet ve cehennemle ilgili Kur’an’da açıklanmayan hurafeleri peygamberimize iftira ederek, öylesine anlamlı anlatıyor ki, temel bilgisi olmayan herkeste, maalesef bu yalanlara inanabiliyor. Cömert ve hayırsever kâfirlerin cehennemde hiçbir azaba çarpılmayıp, orada kalacaklarını ifade etmesi, kendi içinde büyük bir çelişki oluşturduğu kadar, Kur’an’ın hiçbir yerinde yer almamaktadır. Ayrıca iman ettiğini iddia eden münafıkları bile kâfirle eşdeğer tutan Allah, birbirlerinden hiçbir farkları olmadığını bildirmiştir. Oysa Allah’ın adı anılmadan, yani bismillahirrahmanirrahim demeden kesilen hayvanların etini yemenin bile haram emredildiği bir vahiy de, Allah adına yapılmayan bir cömertliğin, hayrın ve iyiliğin makbul sayılabilmesi mümkün mü? Benliği, nefsi veya hümanist bir anlayışla yapılan sözde iyiliğin, Allah nezdinde muteber görülebilmesi söz konusu değildir. Allah, Ena’am Süresi 121. ayette: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.”

Dünya hayatının aldatıcılığı içinde bocalayarak, tövbe edip cennete girilebileceğini sanan Cübbeli Ahmet, Allah resulünün yoksul yaşamını kendine örnek almak bir yana, bir lord misali pahalı elbiseler ve Kraliyet düğmeleriyle kuşanıp lüks arabalarla gezmekte, cemaatine tenezzül edip dertleşmemekte, cemaatinin hayır adına verdiği yardımları zimmetine geçirip saltanat sürerek, eşi ve çocuklarını en dorukta yaşatmakta, Allah ve Resulünün hükümlerine çıkarı uğruna peşkeş çekerek ve Allah’a sahtekâr dedirterek mi cennete gireceğini sanıyor? Çünkü o, cemaati olan bir hoca ve cemaatinin en alt seviyesindeki insanla aynı yaşamı sürdürerek, Allah’ın buyurduğu gibi dünya nimetinin hiçbir değeri olmadığı ve asıl hayatın ebedi ahiret hayatı olduğunu yaşayarak örnek olmalıdır. Allah, Fatır Süresi 5. ayette: “Ey insanlar! Allah’ın vadi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!”

Kendisi eleştirdiği kişilerden daha üstün ve doğru mu ki, sırf Müslüman cemaatlerin hata ve yanlışlarını zikretmekte, asıl laik ve Kemalist olan İslam düşmanlarından bahsetmeyerek, gizliden gizliye onları kayırma telaşıyla Altaylı ve Bardakçı ile işbirliği içinde olabilmektedir. Zaten onların bir gayeleri de bu değil miydi? Sözde taptığı Allah’ına ‘sahtekâr’ dedirten ve yanı başındaki o kâfiri öven bir kimse, asla Müslüman olamaz. Onun ilmi rahmani değil şeytanidir. Eğer amele değil, ilme hürmet edilecekse; Cübbeliye değil, meleklerin hocası şeytana itibar ediniz… “Hanginiz Allah rızasına uymayan bir icraat görürse, ona karşı gelsin.” Hz. Muhammed (S.A.V)

 

Allah tarafından mühürlenmiş kâfir veya münafıklara hiçbir korku, mucize veya güzel söz fayda vermez. Cehennemle ilgili mevzularda kahkahalarla gülebilen magazin tarihçisi Murat Bardakçı ile satanist Altaylının tavırları, her ne kadar Cübbelinin onurunu ve sözde imanını dürtmemişse de, inanıyorum izleyicileri kahretmiştir. Lütfen söyler misiniz; Cübbelinin onlardan hiçbir farkı var mı? Allah, Bakara Süresi 6. ve 7. ayetlerde: “Gerçekten kâfir olanları azap ile korkutsan da korkutmasan da aynıdır. Çünkü onlar iman etmezler. Zira Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için büyük bir azap vardır.”

Yaklaşık yedi yüze yakın cihad ayetini yok farz ederek, dünyada bir savaşın olmadığını, dolayısıyla Müslüman direnişçilerin, özellikle El Kaide’nin boş yere insanları
öldürdüğünü açıklaması ise, oluk oluk akan para, mal ve altınlardan müteşekkil geliri kesilen ve aylık 40.000 TL. gideri olan Cübbeli Ahmet’in, haçlılarca satın alındığının açık bir delilidir. Terör adına tüm Müslümanlara savaş açıp işgal eden, aşağılayan, işkence yapan, çocuklara kıyan, yaşlıları öldüren, Müslüman kadınlara tecavüz ederek hamile bırakan, yurtlarından çıkaran ve yaşam hakkı tanımayarak bağımsız olmalarını engelleyen barbar emperyalistlerin acımasızlıklarını meşru görüyor ki, Müslüman direnişçileri kınayabiliyor. Kahrolası, nasıl da döndürülebildi?

Allah, Nisa Süresi 74. ayette: “Dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşırlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”
Nisa Süresi 84.ayette: “Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha çetin, cezası daha şiddetlidir.”
Bakara Süresi 244.ayet: “Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işitir ve bilir.”
Enfal Süresi 39. ayette : “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer küfre son verirlerse, onları bırakın.”Daha yüzlercesi….Kâfir ve münafıkların itibarını kazanabilmek için onlara uyan Cübbeli Ahmet, hem Allah’a hem de peygambere ihanet ederek, hainlik ve münafıklıkla yaftalanmıştır. Ayetleri ayakları altına aldığı daha birçok konuyu açmaya gerek duymuyor, herkesin doğruyu bilmesi adına Kur’an’a davet ediyorum. Tek vahiy Kur’an’dır, diğeri şeytanidir. Allah, Ahzab süresi 1. ayette: “Ey peygamber! Allah’tan kork, kâfir ve münafıklara uyma. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.”

Ey doymak-bilmez Cübbeli!

 

 

“(Ey münafıklar! Boşuna) özür dilemeyin, çünkü siz iman ettikten sonra (tekrar) kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir grubu da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz.” Tevbe. 66

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 23:34 0 yorum

Etiketler: Ahmet Mahmut Ünlü, Cübbeli Ahmet Hoca, fatih altaylı, Murat Bardakçı, Reha Muhtar

01 Ağustos 2009 Cumartesi

CHP, acımasız bir bölücüdür…

Laiklik ve Atatürkçülük adına milletimizi kamplara bölerek birbirine düşman kılan CHP; kendi gibi Kemalist dine mensup Genelkurmay, yargı, üniversite ve medya gücüyle bölücü propagandalar, fasit yasalar ve psikolojik baskılarla yıkımın alt yapısını öyle hazırlamışlardır ki, farklı düşünce ve inanç taşıyan toplumumuzu kin ve nefretle doldurmuş, hak din İslam’a cephe almışlardır.

CHP’nin değiştirilemez, hatta değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilkeleriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, apaçık bir CHP diktatörlüğü olup, Müslüman halkına ve farklı etnik taşıyan toplumuna amansız bir hasım olmayı sürdürerek, tabanda da aynı düşmanlığın ve kırılmanın artarak devam etmesine neden olmuşlardır.

Özellikle Müslüman kadının örtüsünü bir bez parçası, bir irtica ve bir ilkellik gören laik ve Kemalist anlayış, vahye karşı olan habis duruşunu öyle şiddetlendirmiş ki, Müslümanların görsel ve göksel yaşamlarını sınırlandırarak ve dışlayarak kamudan, iş hayatından ve eğitimden uzaklaştırmış; vatanları uğruna canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerini esarete mahkûm ederek, asla bağışlanamaz ihanetiyle temel hak ve hürriyetlere zincir vurabilmişlerdir.

Hatta geçmişte; kendini var edebilmek adına canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları kadınların geçimlerini sağlamayarak ve namuslarına sahip çıkmayarak, “Manukyan” adlı Ermeni bir genelev patroniçesine sermayedar yapabilen devlet, yıllarca şehitlerin namuslarını satan bir patroniçeyi vergi ödülleriyle onurlandırabilmişti.

Taktıkları türbanlardan dolayı sokakta aşağılanan, hakarete uğrayan ve bulundukları yerden kovulan birçok türbanlı okuyucumun feryatlarına, özel bir sektörde çalışmak isteyen türbanlı üniversite mezunu bir kızımızın da medyaya akseden aşağılanması, Türkiye’nin nasıl bir felakete sürüklendiğine en somut delildir.

Sırf türbanlı olduğu gerekçesiyle işe alınmayan kızımıza firma yetkilisinin gönderdiği resmi mail, yeni bir Kurtuluş Savaşını zaruri kılabilecek haklılıktadır.

“Şeyma Hanım;
Başvurunuzu inceledik. Üzgünüz. Laik Atatürk Türkiye’sinde yaşayan, cumhuriyet çocukları ve muhafızlarından oluşan bir kurum olarak sizin gibi başörtüsü, türban, tesettür şeklindeki bez parçalarını dini inançlar ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen bu şekilde gösteren, tamamen siyasi amaç güden, din üzerinden ticaret, din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü yapan insanları bünyemizde barındırmıyoruz.
Unutmayınız; Demokrasi gericiliğin önünü açmak değildir.
İş arayışınızda başarılar.
Fatih bölgesini denemenizi şiddetle tavsiye ederiz.
İyi Çalışmalar.. Emir Onur Çilek Çilek Grup Gönderme tarihi: 22 Temmuz 2009 Çarşamba”

Bunun gibi ve bundan çok daha beter nice örnekler…Türbanlı ana-kızın sabah koşusu yaptığı Suadiye sahilinde yanlarına yaklaşan bir kaç bayanın “burası sizin yürüyebileceğiniz yer değil, Fatih’e gidin” ya da lüks bir alış-veriş merkezinin mağazasını gezen türbanlı bir bayanı gören yaşlı bir çiftin “buranın havası değişti, hemen dışarı çıkalım” gibi binlerce aşağılayıcı tacizlerin sorumlusu o sefiller değil, onları kışkırtıp nifak sokan “bölücü laik devletin” ta kendisidir.

 

Laik ve Kemalist jakoben medyaşörler, yaşanılan gerçekleri örtbas edebilmek ve saptırabilmek amacıyla güya türbanlıların diğerlerine baskı uyguladıkları yalanıyla ürettikleri “Mahalle baskısı” gibi bir kavramla haklı çıkabilme yaygaraları, şüphesiz yaşanılan aşağılayıcı esareti gizlemeye yetmemektedir. Yaratık, bir tanrı mı ki açık ve kapalı konusunda herhangi bir yaptırımı kendinde görebilmekte ve kıstaslar getirebilmektedir?

Beş yılda bir yazılan, ana ilkeleri ve tehlike odakları asla değiştirilmeyen devletin gizli anayasası “Kırmızı Kitap”, MGK’ca hazırlanan bir Siyaset Belgesidir. Sözde Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit eden olayların yer aldığı siyaset belgesinde; Genelkurmay, iç siyasetin komutasında hareket etmekte, birinci sıradaki tehlike “İrtica”, ikinci sıradaki tehlike ise “Kürtçülük” olup, bu sıralama hiç değişmemektedir. Devleti var edip koruyup gözeten milletin Müslüman ve Kürt kesimi, tehlikeli birer düşman olmakla hedef gösterilmekte, dolayısıyla toplumumuzda bu paranoyadan fevkalade etkilenerek, birbirine düşman kesilmektedir.

Devletin “gizli anayasası” olan MGK Siyaset Belgesi, yani “Kırmızı Kitap” eski Genelkurmay Başkanı ve DYP milletvekili Doğan Güreş’e göre; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır.”

Resmi anayasal açıdan hiçbir meşruiyeti olmayan MGK’nın Meclisi, hükümeti, milleti ve devleti güden despotizmine karşı konamaması ve lağvedilememesi, şüphesiz yıkıcı sorunları daha da derinleştirmiş, ülkeyi parçalanmaya götürmüştür.

Dış güvenlik ile ilgi hiçbir tasa taşımayıp, sürekli iç güvenliği bahane ederek, milletin birlik ve bütünlüğünü tehdit eden Genelkurmay diktasındaki MGK, Türkiye’nin milli menfaatleri ve milli hedeflerini acze uğratarak, bütünsel gücüne büyük zararlar vermektedir.

Oysa TSK komutasını yürüten Genelkurmay’ın anayasaca belirtilen görevi, ülkeyi dışarıya karşı savunmaktır. Meclise, siyasete, hükümete ve millete müdahale etmek, düşünce ve inançlarına savaş açmak değildir.

Sözde seçilmiş milletvekillerini, meclisi ve hükümeti hegemonyası altına alarak, “gizli anayasa”sını uygulattıran MGK, mutlak surette yaşatılmamalıdır. Milletin söz hakkı olamadığı bir ülkede seçimler manipülasyondan öte hiçbir değer taşımamakta, bundan dolayıdır ki “oy” kullanarak onlara meşruiyet tanınmamasını öğütleyerek, her ne etnik, düşünce ve dinden olursa olsun, herkesin birbirine tahammül edip, hoşgörüyle birarada yaşamasının üzerinde durmuştum. Tıpkı Hz. Muhammed, halifeler ve Osmanlı devrinde olduğu gibi…

Ancak kim kime saldırır, sindirmeye kalkar, düşünce, inanç ve ırkına hakaret ederse, bilinmelidir ki karşı tarafında bilmukabele de bulunma hakkı Allah’ın emridir. Sert olana karşı sert, nazik olana karşı nazik olabilen bir insandır.

“Laik olmayan insan, insan bile değildir. Onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz”, “Eğer eşlerinizi sizi dinlemiyorlar da dini inancımız falan diyorlarsa, onları boşayın” gibi alçak ve bölücü ifadeler, unutulmamalıdır ki MGK eski genel sekreteri ve Ergenekon Terör Örgütü üyesi Tuncer Kılınç ve eski Anayasa Mahkemesi başkanı Yekta Güngör Özden’e aitti.

Sürekli Müslüman Türkiye milletini aşağılayan ve ağza alınmayacak sözlerle tehdit eden Kemalistler, vahye iman etmiş Müslümanları nasıl düşman bellemişler ise, Müslümanlar da onlara hiçbir taviz vermeden karşı koymalıdırlar. Aksi takdirde aşağılık bir köle olmaktan kurtulamazlar. Onların sizlerden razı olmasına, övmesine, itibar göstermesine asla önem vermeyiniz. Onların sizleri nasıl gördüklerinin hiçbir önemi olmamalıdır. Çünkü en büyük güç, itibar ve şeref, Allah ve Resulünün yanında olmaktır.

Hiçbir din, siyasetten, yani devlet yönetiminden ayrı tutulamaz. Aksi takdirde o din olmaktan çıkar ve basit bir kültüre dönüşür. Kemalizm de tanrısı ve ilkeleri olan bir dindir ve Türkiye’deki siyaseti yönlendirmektedir.

Önce dinin ve siyasetin ne anlam ifade ettiğini, kavramsal açılımını öğrenin ki, yaratıcınız Allah’ın koyduğu kuralların siyasi mi yoksa kültürel mi olduğunu kavrayın. Vahiy düşmanı Kemalistlerin bir yaratığı tanrı edinerek ilke ve inkılâplarını kutsallaştırıp siyasallaştırmalarının asıl amacını tahlil edin, neden ısrarla irtica adına vahye savaş açtıklarını anlamaya çalışın.

Çünkü onlar öyle sinsi ve korkaktırlar ki, hedeflerinin doğrudan vahiy olduğunu itiraf etmekten kaçınır ve irtica gibi muğlâk ve yabancı bir kelimenin ardına sığınarak, tıpkı laikliğin Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklı tanrı gören anlayışını gizlemeleri misali, Müslüman olduklarını vurgulayan haçlı ajanları gibi, alttan alta asimilasyon amaçlarını sürdürmektedirler.

Artık o güvendiğiniz ilahiyatçılar, hocalar ve politikacılarınızın hırssal çıkarlarına alet olmayınız ki, güç, itibar ve şeref bahşeden dininize, kitabınıza ve Müslümanlığınıza fiyat etiketi biçmeyiniz. Çünkü kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir. Gascoigne.

“Bilmiyorlar, bilseydiler yapmazlardı.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Unutmayınız ki, bir toplumu mahvetmenin yolu akılları karıştırmaktır. Einstein, dinsiz bir bilimin topal olduğunu ve inanmamanın imkânsızlığını tespit ettiği halde; devletsiz, siyasetsiz bir din olabilir mi?

Dinsiz bir bilim, nasıl ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüşüyor ise, dinsiz bir devlette; siyasetin, hakkın, adaletin ve vicdanın olmadığı acımasız bir diktatörlüğe dönüşmekte, hürriyetler gasp edilmektedir.

Başkalarının süslü ve yaldızlı abartılarını izleyerek, onları “bilge-tanrı” yapacağınıza; neden dinledikleriniz ve öğrendiklerinizi araştırarak ve sorgulayarak, “bilge-kul” olmuyorsunuz?

“Politikacılar ve din adamları tıpkı hırsızlar gibidirler. Hırsız para ve eşya çalar, onlar inançları, umutları, bağımsızlığı, erdemliği, gücü, imanı ve namusları çalarlar.”

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 17:13 0 yorum

Etiketler: devlet, din adamı, Genelkurmay, irtica, Kemalist, kürtçülük, laiklik, MGK, politikacı

28 Temmuz 2009 Salı

Tok köpekten fena av beklenir…

Hem fiziki hem de ruhi olarak insanı yenilgiye sürükleyen tokluk; sayısız zaferlerle dünyaya hükmeden hükümdarların ve peygamberlerin ısrarla üzerinde durduğu bir felaket olmuş; asker, halk veya ümmetlerine tokluktan kaçınmaları konusunda telkin ve emirlerde bulunmuşlardır.

Azgın nefsin dizginlenmesi, cesaretin oluşması ve erdemliğin yücelmesi, ancak acı ve açlıkla mümkündür.Benliğinin, yani maddenin üstünlüğünü savunan şeytan, nasıl cennetten kovulup ebedi cehenneme gark olmak suretiyle lanetlendiyse, şeytanın adımlarını takip eden materyalist insanlar da öyle lanetlenerek; inanç, onur ve şereflerini doğramış, dolayısıyla maneviyattan arınarak maddeyi güç, şöhret ve iktidar sanmak suretiyle insanlıklarını yitirmişlerdir. Oysa insanlar maddeyle değil, ancak iman ve adaletle doyarlar.

 

Liyakat sahibi olmayan gerek asker, gerek siyasetçi, gerek bilim adamı, gerekse ilim adamlarına biçilen payeler, duyulan ilgi ve haksız övgüler; zaferleri, egemenlikleri, keşifleri, gelişmeleri, ilerlemeleri, adaleti ve imanı tüketmiş, ezberden öte hiçbir bilgi, duygu ve aktif eylemleri olmayan birikimleri her ne kadar aşikâr ise de, toplumlar tarafından dikkatle gözlemlenemediğinden güven duyularak, tavus kuşu misali rütbe, makam ve sözde kariyerleriyle övünüp, insanları aldatabilmişlerdir.

Sözleriyle davranışları birbirine zıt önderler; inandıkları gibi iman edemediklerinden, planladıkları gibi yönetemediklerinden, stratejidikleri gibi savaşamadıklarından ya da bilgileriyle buluş gerçekleştiremediklerinden; ifadeleri, unvan ve kariyerleri ancak çöpten ibarettir. Sadece kendi mutluluk ve refahlarını düşünenler, hilâfsız utanmazın ta kendileridirler.

Hiçbir savaş kazanamamış, hatta yapmamış bir asker nasıl “general” olmayı, hak ve adaletle davranamayan bir politikacı nasıl siyasetçi olmayı, nasihat ettiği gibi örnek olamayan bir ilim adamı nasıl hoca veya imam olmayı, herhangi bir keşif başaramamış bir akademisyen nasıl profesör olmayı hak etmiyor ise, günümüz yığınları da “insan” olmayı hak etmiyorlar ki, insanca muamele görmüyor ve fikirleri doğrultusunda hareket eden yandaş yalancılara taparcasına sahip çıkıp, hem dünyalarını hem de ahiretlerini perişan edebiliyorlar. Gölgelerin peşine değil, ışığın peşine düşün ki, ebedi saadeti ve kurtuluşu yakalayabilin…

Geçmiştekileri bir inceleyin de, günümüzdekilere öyle değer verin…İşte tokluk; böylesi erdemsiz bir dünyayı var etmiş; ne askeri, ne devlet adamı, ne akademisyeni, ne de ilahiyatçısı layık olmadıkları örümceksi kudretlere ulaştırılarak, değerler yok edilmiştir. Halbuki kuvvet kimdeyse hakim o olduğuna göre; Yaratıcınız Allah’tan başka bir güç, güven, vekil ve destek aramak niye?

 

— İdare ettiği halkının en alt seviyesindeki bireyinin yaşam standardını sürmeyen bir devlet adamına siyasetçi denemez, onun hak ve adaletine güvenilemez.

— Savaşan ordusunun başında bulunmayan bir generale ordu emanet edilemez ve onun yönettiği bir ordudan asla zafer beklenemez.

— Keşif gerçekleştirememiş bir ezberciye bilim adamı denemez ve onun yetiştirdiği öğrencilerden gelecek beklenemez.

— Cemaatine anlattığı vaazı kendi hayatında uygulayamayan ve örnek olamayan papağansı ilim adamına hoca veya imam gerekçesiyle saygı duyulamaz, itimat edilemez, dolayısıyla cemaatinden hiçbir hayır umulamaz.

Tilki kümesi iyi tanıyor diye nasıl bekçi yapılmaz ise, onları da bir bilen, komutan, önder veya lider yapmamalısınız.

Kendi aç, itibarsız ve güçsüz insanların başlarına getirdikleri sefillere saltanatı reva görerek toklaştırmaları, şüphesiz ihaneti, ezilmeyi, horlanmayı ve sömürülmeyi haklı kılmaktadır. Onlara hizmet etmeyi, sevgi ve saygı göstermeyi, emirlerine itaati, hatta dokunma veya yanlarında bulunmayı dahi şeref addeden yığınların herhangi bir şikâyet ve dertlenme hakları bulunmamalıdır. Uçurumun kenarına varmayanlardan kanatlanabileceklerini umarak peşlerine takılmak, uçmaya değil parçalanmaya neden olur.

Bildiklerini zannedenlerin gerçeğe düşman olmaları, toplumsal bencilliği, erdemsizliği ve cehaleti körüklemiştir.

Gücü, izzeti ve şerefi kendi gibi yaratıklarda aramalarından yaratıcıları Allah’ı unutmakta, dolayısıyla hak ettikleri bedhahlıkta yönetilmekten kurtulamamakta ve Hakk sandıkları nefsanî yolda insanlıklarını ve imanlarını kaybederek, cehennemin yakıtı olabilmektedirler.

Adaletin tek örneği İslamsal idareyi öcüleştirerek insanı egemen kılan kapitalist, sosyalist, liberal veya demokratik düzen ve pornografik yaşam; nefisleri azdırtmasından benlikleri etkilemekte, böylece güçlünün güçsüzü yeneceği ve özgürlüğün adresinin cinsellik olabileceği düşünülerek, her açıdan hayvanlar gibi tıka basa doyup, tatmin olunabilmektedir.

Ya sonra… Yegane güçlü ve hakim Yaratıcı Allah olduğuna göre; yaratıklara bahşedilen emanetsel geçici güçlerin ne değeri olabilir? Geçmişte oldu mu ki günümüzde yahut gelecekte olabilsin…

Toplumların; hak ve adaletin üstün olabilecekleri, zafer kazanabilecekleri, keşif yapabilecekleri, cesur ve kararlı davranabilecekleri, günahkâr bir yaşamı değil cennetsi bir ölümü tercih edebilecekleri, artıklarla beslenen onursuz bir müstemlekeliği değil aslan gibi hükmedecekleri bir iktidarı, hurafelerle şöhret ve gücü yakalamaya çalışan korkak, çıkarcı ve fırsatçı münafıkları değil Allah adına ölüme meydan okuyan ve batıl düzenlere karşı Hakk’ı savunan ilim adamlarını önder edinerek, peşine takıldıkları tok köpekleri terk etmedikleri müddetçe, diledikleri geçici ve ebedi insani bir hayata kavuşabilmeleri söz konusu değildir.

Siz tok olmadan, onları toklaştırmayın, sürekli aç ve acı içinde bırakın ki önder olmanın ehemmiyeti ve sorumluluğunu tadabilsinler…
Ancak böylece sömürülen yığın veya köle olmaktan sıyrılır ve onların sahip oldukları her şeye sizlerinde hakkı olduğunu anlasınlar…

“Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir.” Montesquieu

Devlet Başkanı Hz.Muhammed (S.A.), Hz. Ömer ve diğer halifelerin halkını ‘efendi’ gören anlayış ve idarecilikleri; saltanat içinde yaşam süren ‘tok köpekler’ örnek alınmadıkça, haksızlık ve adaletsizliklerin sonu asla gelmez.

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 17:02 0 yorum

Etiketler: bilim adamı, devlet başkanı, general, hoca, imam, tok köpek

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Kemalist feodalizm yıkılabilecek mi?

Kemalist çete ve terör örgütlerinin suçlanma ve yargılanmasına karşı yekvücut direnen o kurumlar; katil ve bozguncuları aklayabilmek adına adaleti öylesine kıymaktadırlar ki, bugüne kadar Müslüman Türkiye milletinin hukukla idare edilen bir devletleri olmadığını gözler önüne sermektedirler.

Genelkurmay, yargı, üniversite ve medyada kökleşen Kemalistler, kendilerini temsil eden CHP çobanlığında terörist yandaşlarını kurtarabilmek için açıkça arka çıkabilmekte, yargıyı ve hukuku çerçöp haline dönüştürüp kilitleyebilecek her türlü zorlukları ve gayrikanunî adımları atabilmektedirler.

CHP’nin feryatları, Genelkurmay’ın GATA’sı ile başlayan süreç, HSKY’nın dürüst, cesur ve kararlı savcı ve hâkimleri tarihi görevlerinden uzaklaştırabilmek çabalarıyla çirkinleşmiş, eğer başaramazlar ise, silahlı isyan olan darbeyi de deneyecek planlarını son çareleri olarak askıda beklettikleri tahmin edilmektedir.

Politikacısı, generali, profesörü ve gazetecisiyle örgütlenen acımasız ve vicdansız Ergenekon terör grubu, bilinmelidir ki dağdaki cühela PKK terör örgütünden çok daha tehlikeli, yıkıcı ve etkilidirler. Çünkü diledikleri gibi devletin imkânlarından yararlanmaktadırlar. Sokaktaki cahil insanları terörist sanan akıllar, böylece makam, kariyer, rütbe sahibi ve devletin en üst düzeyinde görev yapanlarında terörist olabilecekleri gerçeğine şahit olmuş, ancak kimlikleri ve eğitimlerinin cazibesi ve güçlerinden PKK’ya duydukları tepkiyi onlara gösterememişlerdir.

Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin bu terör örgütünün hegemonyası altında milletimizi idare ettikleri ortaya çıkmış, AKP ve lideri başbakan Erdoğan’ın cesur ve kararlı duruşu, dokunulmaz sanılan diktatoryayı deşifre ve perişan etmeye yetmiştir.

Artık hak ve adalet adına milletimizin durağan sessizliğini bozması, Ergenekon terör örgütüne karşı hep birlikte ayağa kalkarak hükümetin arkasında durma tarihi görevliliklerini üstlenmeleri, kaçamayacakları hayati vazifeleridir.

Başbakan Erdoğan; PKK terör örgütüne yardım ve destek çıktıkları gerekçesiyle nasıl DTP ile görüşmüyor ise, Ergenekon terör örgütünün destekçisi ve avukatı CHP ve Deniz Baykal ile de bir araya gelmemeli ve hiçbir konuda müzakere yapmamalıdır. DTP ne kadar terörist ise, CHP, çok daha vicdansız ve barbar bir bölücüdür.

Atatürk adına yapılan bozgunculuklar, fitneler, bölünmeler, cinayetler, ruhi ve fiziki saldırılar, hakaretler, yasaklar ve kısıtlamaların yegâne sebebi, vahiy düşmanı putperest Kemalistler, ateist ya da deist laikler ve pornografik çağdaşlardır. Oysa Mustafa Kemal Atatürk ölümlü bir insandır, her fani gibi dünyadaki kadersel görevini tamamladıktan sonra eceli gelerek ölmüştür. Dolayısıyla ısrar ve inatla ölüyü yaşatmaya çalışarak ardına sığınıp onu tanrısallaştıran toplumlar, bilinmelidir ki başarısız, korkak, zafer tadamayan, keşfedemeyen, rakiplerine üstün gelemeyen, mücadeleden kaçınan, gelişemeyen ve artıklarla geçinen yabani, ilkel ve eçhel toplumlardır.

Bir toplum; canlı veya ölüye haddi aşarcasına layık olduğundan fazla bir sevgi ve değere tabi tutar ve onun adıyla yükselebileceğine, tutunabileceğine, kollanabileceğine, korunup gözetebileceğine inanır ise, o toplum yaratıcının lanetine uğrar. Ayrıca o toplumun düşünen, sorgulayan ve muhakeme edebilen akla sahip olmayan yığınlar oldukları da kurdukları merhametsiz, adaletsiz ve benlik düzenlerden anlaşılır.

Ancak Atatürk’ü anmak ve sevmekle var olunabileceği abartısıyla Müslüman halkımızı vahiyden uzaklaştıran Kemalistler, şeriatın savunucusu sanılan namı değer Cübbeli Ahmet Hoca’yı da saflarına çekmiş, laik ve Atatürkçü bir hoca kazanmanın zaferini kutlayabilmişlerdir.

Okuyucularımın Cübbelinin, teke tek programındaki düşünce ve görüşleriyle ilgili yorum yapmamı isteme baskıları, konumuzla bağlantılı olmasından dolayı değinmemde bir mahsur olmayacağını düşündüm. Amacı şöhret, güç ve para olan bir mürted ile ilgili özel bir başlık açmayı uygun görmediğimin bilinmesini isterim.

Kol düğmelerinde çıplak kadın figürleri ile dolaşmaktan ayrıcalık ve gurur duyan azılı İslam düşmanı Fatih Altaylı adlı sapık bir gazetecinin konuğu olan Cübbeli, nasıl iğrenç bir pazarlıkla o programa çıktığını, hem Altaylı’nın açılış konuşmasında hem de ahbap-çavuş ilişkilerinden anlaşılmış, soruların müşterek hazırlandığı aptallarca dahi fark edilmiştir. Yakın bir gelecekte, özellikle Ramazan ayında, eğer Cübbeli habertürk’te program yapar ise, sakın ha şaşırmayın…

Kemalist medya; Zekeriya Beyaz ve Yaşar Nuri Öztürk’ten sonra, yeni şöhreti Cübbeliyi de saflarına katmanın şerefine kadehlerini kaldırıyorlar…

İnanç, düşünce, görüş ve yaşam düsturları birbirine düşman iki tarafın kahkahalar içindeki diyalogları her ne kadar hayret uyandırsa da, Cübbelinin siyaseti İslam’dan ayırarak büyük siyasetçi ve devlet adamı yüce peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V)’e ihanet etmesi ve vahye, şeriatın hükümlerine karşı gelmesi; Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklı üstün tutan rasyonalizmin, yani ateizmin siyasi terminolojisi olan laikliği savunarak, batı türü bir laikliği talep etmesi; hilafeti ve şeriatı yıkarak batılı devrimlerle Müslüman Türkiye milletini batılılaştıran Atatürk’ün devrimlerini destekleyerek özgürlüğü getirdiğini ifade etmesi; artık onun için başka bir söze mahal bırakmamaktadır.

Allah’ın ayetlerini dünya malı ve şöhreti gibi az bir bedel karşılığı satabilen Cübbeli Ahmet Hoca’yı, yeni taraftarları o Kemalist ve laik güruhların iltifat ve alkışları kurtaramayacaktır. Kalbinde fitne ve tereddüt taşımasından dolayı inandığı gibi iman edememekte, dolayısıyla dik duramayarak rivayet referanslı hurafelerle dolu bilgileri ve komiklikleriyle insanları güldürmekte, böylece alçalarak yok olup gidebileceğini hesap edememektedir.

Oysa Vatikan’ın ve Papa’nın laikliğe karşı savaş açtığını bilmekten aciz Cübbeli, AB’de laikliğin yerlerde süründüğünü, laikliğin kalesi olan Fransa’da yıllardır sürmekte olan Hıristiyanlaşma sürecinin hızlandığını, İtalya’da en temel hakların din adına sorgulanmaya başlandığını; magazini ve parayı önemsemesinden takip etme gereği duymamıştır. Unutmamalıdır ki hükümetler dahi papazlar tarafından kutsanarak göreve başlıyor. Keşke laikliğin ve batılı laik diye kastettiği anlayışın ne olduğu dersini çalışsaydı da, mürted durumuna düşmeseydi. Ona cübbeli ve sakallı papaz bile diyemiyorum, çünkü onlarda laikliğe karşı…

Yoksa İsmailağa cemaati ve Mahmut Efendinin reformsal değişimlerinin mimarı Cübbeli mi? İsmailağa laikliğe ve Atatürkçülüğe doğru mu gidiyor?Ayrıca Cübbeli, sözde ayet ve hadislerle konuştuğunu iddia ederek, Kur’an’ı referans aldığını öne sürüyor. Acaba savunduğu görüşlerle ilgili kanıtsal bir ayet, bir hadis veya en azından bir rivayet var mı?

 

Fatih Altaylı’nın cevaplamasını istediğim şu soruyu, sanırım siz de merak ediyorsunuzdur. Eşinin hediye ettiğini söylediği çıplak kadın figürlü kol düğmelerine karşılık; acaba kendisi de pornografik erkek figürlü bir düğme veya Yunan mitolojisindeki “bereket tanrısı” heykelini, karısına hediye etti mi?!?

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36.

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 13:17

10 Temmuz 2009 Cuma

Barbar şeytanları kim azdırıyor?

Şeytan ve dostlarının vahşet ve kötülükte yarışan kadersel varlıkları bitmek tükenmez bir azgınlıkta aydınlığı karanlığa dönüştürür ve vicdanları doğrarken, barbarlıklara destek çıkarcasına sessiz kalan yığınlar ve iktidarlar, onlardan daha beter bir adaletsizlik ve lânet içindedirler. Çünkü münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir. Hz.Muhammed (S.A.V.)

Kötüyü teşvik eden çıkarcı dilsiz şeytanların insafsız politikaları ve korkaklıkları cehennemin yaşanmasına, dolayısıyla haksızlıkların, işgallerin ve katliamların meşrulaştığı bir dünyanın var olmasına sebep teşkil etmektedir.

ABD, Rusya ve Çin gibi tarihleri caniliklerle dolgun kuduruk katillerin BM aracılığıyla saldırı ve soykırımlarını yasallaştıran daimi güvenlik üyelikleri, hiç kimsenin kendilerine bir yaptırım uygulama yahut hesap sormalarına fırsat tanımamakta, böylece diledikleri zulmü işleyerek ve gözüne kestirdikleri zengin topraklı ülkeleri işgal ederek yargılanmaktan kurtulabilmektedirler.

Vahşet ve işgalin merkezi olan Birleşmiş Milletler, ancak sömürdükleri toplumlara karşı kükremekte, dolayısıyla dünya, beş barbar daimi güvenlik üyesinin esiri olmayı kabullenerek, her biri ya para, ya politik ve askeri güç, ya da fırsatçılığa dayalı destek gerekçeleriyle bağımsızlıklarına, onurlarına, inançlarına ve insanlarına fiyat etiketi koyarak, çerçöp bir pislikten farksız olsalar da yine itibarlarını sürdürebilmekte, ahmaklarca güven, sevgi ve saygı görebilmektedirler.

BM’nin haçlı hegemonyasındaki yapısı; bilinmelidir ki Müslüman toplumlar aleyhine bir tehdit, işgal ve katliam olmaya devam etmektedir. İslam düşmanı beş azılı barbar ülkenin aralarında paylaştıkları dünya, Allah’ın cennet karşılığı emrettiği CİHAD mücadelesini gerekli kılmakta, ölümlü dünyada korkarak alçakça yaşamaktan ise, ebedi hayat için onurluca ölmenin şerefini müminlere müjdelemektedir.

Dünyadaki tüm İslam Ülkeleri ve Müslüman toplumların terörist organizasyonu BM üyeliğinden çekilmeli ve devletlerini zorlamaları, mutlaka karşı bir güç dengesi oluşturarak haksızlık ve adaletsizliklere son vermelidirler. Kapitalist ve barbar bir dünyada bu erdemliği gösterebilecek cesur bir iktidar ve toplum düşünebiliyor musunuz?

Vahşi Çin’in, içişlerine karışılmaması gerekçesiyle Türkiye’nin tepkisine karşı çıkması ve ABD başta olmak üzere diğer çete üyelerinin sessizliği, Irak, Afganistan ve diğer İslam ülkelerinin içişlerine karışılarak nasıl işgal edildikleri ve soykırıma tabi tutulduklarını hatırlatmaktadır. Dün Rusya’nın işgal ettiği Afganistan’a karşı ABD’nin bağımsızlık ve özgürlük adına giriştiği tepkiyle, bugün ABD’nin işgal ettiği Afganistan’a Rusya’nın hava desteği, Müslüman toplumları yeryüzünden silmek ve sahip oldukları zenginlikleri ele geçirerek bağımsız olmalarını engelleyebilmek içindir.

Ancak unutulmamalıdır ki Yaratıcı Allah’ın hesabı ve azabı daha çetin ve daha süreklidir…

Müslüman Türk milletinin hakkı ve adaleti ayakta tutup dengeleri sağlayan misyonuna darbe indirip tarihine ve dinine ihanet eden hainler, gerek Müslümanları, gerekse Türkleri köleye dönüştürerek barbarları cesaretlendirmiş ve en ağır zulme maruz bırakmışlardır.

Türkiye’de başbakanlık yapmış Mesut Yılmaz adlı materyalist bir hain, Doğu Türkistanlı Müslüman Uygur Türk kardeşlerimizin ve ırkdaşlarımızın Çin zulmü altında vahşice katledilmelerinin tartışılmaz tahrikçisidir. Çin ile olan ticari işbirliğimizin halel görmemesi bahanesiyle Uygur Türklerini dışlayan politikaları; işgalin sürmesi ve vahşetin devam etmesine en önemli etkendir. Türkiye’nin tarihi ve yenilmez gücünü acze uğratarak bağımsızlığını yitirten Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel ve Hüsamettin Cindoruk gibi barbar Haçlıların taşeronları sayesinde Türkiye ne kendine, ne dindaşlarına, ne de ırkdaşlarına sahip çıkamamış, bir emir eri olmaktan öteye gidemeyerek, alçaltıcı bir odalığa dönüşmüştür.

Mesut Yılmaz gibi sefil hainlerin hala itibar görerek seçilebilmeleri, şüphesiz onu seçen ve hak etmediği saygınlığı gösteren aptal ve cahil yığınların basiretsizliğindendir. Bu sebeple seçimlerde de dile getirdiğim gerçek, kendisini seçen Rize halkı’nın bu kapkara lekenden asla kurtulamayacak ve katledilen her Türkistanlı Müslüman kardeşimizin akan kanları içinde vicdanen boğulacaklardır.

Şüphesiz her şeyi gören, bilen ve gözeten Allah, “bilinmeyen bir bilgi”’ye göre düzenlediği kader doğrultusunda dehşet ve mutlu olayları yaratmakta, her canlının ölüm tadacak vaadinden dolayı çeşitli sebepler halkederek; yatakta, sokakta, havada ve denizde bireysel veya toplu ölümler meydana getirmek suretiyle iyi ve kötü, doğru ve yanlışın apaçık ilan edileceği, hazırladığı ‘o mahşer’ gününde güncelleştirecektir.

Sözde Müslüman ülkelerin Çin vahşeti karşısındaki sessizlikleri, yakın bir gelecekte onların da aynı zulme uğrayacaklarının kaçınılmaz bir haberidir. Çin’e verdikleri ekonomik ve politik destekle azgınlaştıran o münafık ülkeler, Çin devleti kadar merhametsiz, gaddar ve canidirler.

Allah ve Resulüne olan inançları kendi istek ve düşünce temelinde olduklarından, Allah ve Resulüne karşı apaçık bir sapıklık içindedirler. Bu sebeple tam bir teslimiyetle iman etmediklerinden, vahyin emrettiği Müslüman değillerdir. Tıpkı hıristiyan ve yahudiler misali nefisleri doğrultusunda inanmakta ve ibadet ederek Allah’ı kandırabileceklerini sanmaktadırlar.

Asıl düşman münafıklar ve haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlardır.Ebedi hayatın yaşanacağı ve kıl kadar adaletsizliğin yapılmayacağı bir âlem var olduktan sonra, bu yalancı ve geçici dünyadaki haksızlık ve ölümlerin fiziki hiçbir değeri bulunmamakta, dolayısıyla elem ve keder önemsenmemelidir. Layık olanlar, mutlaka hak ettikleri yerlere kavuşacaklardır.

 

Gerek ekonomik çıkar, gerekse politik ilişkilerinden dolayı her kim Çin mallarını tüketir ve Çin ile işbirliğini sürdürmeye devam ederek güçlerine güç katarlar ise; onlar şeytanın ta kendileridirler…
İnşallah kendi eş, ana, baba ve çocukları da aynı acı ve dehşeti tatsınlar… AMİN, AMİN, AMİN

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 15:47 0 yorum

Etiketler: amin, BM, Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, Süleymen Demirel, Uygur Türkleri, Çİn

03 Temmuz 2009 Cuma

Muhafazakâr Manukyanlar…

Çağdaşlık adına Müslüman Türkiye’yi çocuk pornosu sapıklığında dünya birincisi yapan laik ve Kemalistlerin yolunda hızla ilerleyen Müslüman kimlikli muhafazakârlar, sahip oldukları basın ve yayın kuruluşlarıyla ahlakın çöküşünü hızlandırmakta, manipülesel çeşitli yarışmalarla ebeveyn ve çocukları ayartarak kamuoyuna teşhir edebilmektedirler.

Gerek sokak defilelerinde giydirdikleri bikiniler ile gerekse dans ve şarkı yarışmalarındaki mini etek ve dekolte kıyafetler sapıkların iştahlarını kabartmakta, ne acıdır ki çocuklarımızı da pornografik yaşamın bir parçası yaparak, gurur duyacakları ‘o çağdaş!’ geleceğe hazırlamaktadırlar.

Genelkurmayın 27 Nisan bildirisinde kaleme aldığı tüyler ürpertici açıklamalar, bahsi konu ettikleri hangi temel değerlere bağlılıktan dolayı sapıklığın ve cinselliğin tüm ülkeyi kuşattığını yeterince kanıtlamakta, inancının gereği mahremiyetini, dolayısıyla toplumsal ahlakı muhafaza etmek isteyenlerin nasıl gericilikle aşağılandıkları ve düşman bellendikleri gözler önüne serilmektedir.

Vahiy düşmanlarının Atatürk’ü istismar ederek sürekli Müslüman Türkiye halkına saldırmaları, hatta yüce peygamber efendimizin “Kutlu Doğum” gününe dahi tahammül edememeleri; Genelkurmay bildirisinde açıkça belirtilmiştir. Asıl amaçları İslam düşmanlığı olan Kemalistler, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürüttükleri yıkıcı ve bölücü söz ve eylemlerle insanları birbirine hasım yapıp, kamplara ayırmaktadırlar. Atatürk kisvesi ardına saklanarak Müslümanlara açıkça meydan okumaları, vatan ve milletlerini canı pahasına düşünen Müslümanlarca ciddiye alınmamakta, parçalayıcı bir tahrike kaptırmamaktadır.

27 Nisan bildirisinde; dindar kadın ve çocukların yüce peygamberlerinin “Kutlu Doğum Şöleni”ni kutlayabilmek maksadıyla Kur’an okumaları, ilahi söylemeleri ve örtünmelerine ateş püskürülmesi, Müslümanların kanlarıyla sahip oldukları kendi vatanlarında nasıl işgal edildiklerini ispatlamaktadır.

Genelkurmay gibi TSK’ni komuta eden hayati bir kurum; Şanlıurfa, Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinde kutlanan Kutlu Doğum Şöleni’ni devlet aleyhine işlenen bir tehlike görebiliyor ise; o Genelkurmay’ın başındakiler derhal sorgulanmalı ve aziz milletimiz lehine görev yapmayıp düşmanca tavır aldıkları gerçeği deşifre edilmeliydi. İnançları gereği mahremiyetlerini örterek ibadet yapan ve ilahiler söyleyen kız çocuklarını çağ dışı kıyafet giymekle dışlayan ve aşağılayan Kemalist Genelkurmay, Müslüman Türkiye milletini ve TSK’yı temsil eden bir kurum değildir. Bu, nasıl bir Genelkurmaydır ki Denizli’de başları kapalı çocukların ilahi söylemelerinden kaygı duyulabilmekte, gerekli tedbiri almayan hükümete muhtıra verebilmekteydi?

Yoksa bikinilerle ve açık saçık kıyafetlerle gezmeleri, gece yarısı ekranlardaki teşhirlikleri mi çağdaş kıyafet ve bir yaşamdır? Bu durumda asıl sapık kimdir?

Tek gayeleri para, şöhret ve reyting olan münafık muhafazakârlar; kazançlarına ve kalkınmalarına bir halel gelmemesi adına asli değerlerini satabilmekte, toplumsal ahlakı biçebilmektedirler. Çağdaş (pornografi) olabilme ve görünebilme adına manevi değerlerine fiyat etiketi koyan başta Ahmet Çalık gibi gazete ve TV sahipleri, çocuklarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın, namuslu aile birliğimizin ve geleceğimizin baş düşmanları olarak varlıklarını sürdürebilmektedirler.

ATV’de yayınlanan “bir şarkısın sen” programında, Genelkurmay’ın şikâyet ettiği yaştaki kız çocukların cinselliğini sergileyerek sapıklara servis yapılıp, önce mastürbasyona, sonrada tecavüze teşvik eden yetkililer, acaba kendi çocuk, torun ve akrabalarını da aynı anlayışla teşhir ediyorlar mı? Acaba Ahmet Çalık ve Çalık Holding yönetim kurulu üyeleri utanıyorlar mı, yoksa zevk mi alıyorlar?

Batılılaşma kompleksiyle kendini kaybederek sınırları aşan dönme çağdaşlar, fiziksel olmasa bile görsel zina ve sapıklıklarıyla bireysel ve toplumsal ahlaka darbe indirmekte, ahlakın öç alma gerçeğini muhakeme edememelerinden derin çukurlar açmaya devam etmektedirler.

Sokaktaki sapıklardan ziyade köşe başlarına oturmuş asıl şöhretli ve itibarlı sapıklar derdest edilmedikçe ahlakın ayakta durması mümkün değildir.

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar” ilkesiyle hareket eden laik Türkiye, geçmişteki gücü ve erdemliğini yitirmenin gururuyla en dönek ve en berbat ülke olabilme yolunda çağdaşlarıyla yarışmaktadır.

Eğer bir saniye sonranızın yaşam garantisi yok ise; inandığınız halde neden iman edemiyor ve çeşitli gerekçelerle Kur’an’a değil de Allah’tan başkalarına uyuyorsunuz?

“Rabbinizde size indirilene (Ku’an’a) uyun. Ondan başkasını dostlar edinip peşlerine düşmeyin.
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onları kabule tenezzül etmeyenler var ya, işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada (cehennemde) ebedi kalacaklardır.”
A’raf.3 – 36

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 18:53 0 yorum

Etiketler: A’raf 3-36, Ahmet Çalık, ATV, bir şarkısın sen, Genelkurmay, Çalık Holding

02 Temmuz 2009 Perşembe

Bilimsel iradenin hiçliği…

Dünya; Yaratıcı’nın “Mutlak İradesi” karşısında yaratıkların acziyetini, dolayısıyla bilim adına ortaya konulan tüm irade savlarını çökerten en somut kanıtlarla doludur.

Benlik sahibi insanoğlunun sahip olduğu akıl, bilgi ve kuvvetlerini özgür veya cüz’i iradeleri sonucu elde edemediği, her şart ve koşulda “Mutlak İrade” nin etkisi ve güdümünde bir yaşama mahkûm oldukları aşikâr ise de, Yaratıcıları ile irade konusundaki yarışlarında sürekli mağlup olmakta ve yine de benliksel hırslarından vazgeçmeyerek inatlarına devam edebilmektedirler.

Psikiyatrın ünlü teorisyeni Freud, Jung ve konusunda söz sahibi onlarca ruhsal bilim adamı gibi, Houston Medical Center doktorlarından ve uyku tıbbının kurucularından 77 yaşındaki Prof. Dr. İsmet Karacan’ın teorilerini kendinde uygulayamayıp, uyku sorunu çekerek bunalıma girmesi sonucu intihar etmesi, sözde yaratıcı olarak lanse edilen bilimin kader karşısında nasıl bir aldatıcı olduğunu ispatlamaktadır.

Bilim adamlarının düşüncede ürettikleri hipotezleri pratiğe geçirememeleri ve özellikle kendilerinde uygulayarak şifa ve huzura kavuşamamaları, pozitivist bilimin insanoğluna icat ettirilen en büyük yalan olduğu gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Merkezi ABD’de bulunan uyku tıbbının kurucusu ve Uluslararası Uyku Araştırmaları Vakfı’nın (International Sleep Research Foundation) başkanlığını yapan Prof.Dr. İsmet Karacan; neden uyku sorunun yenemedi ve bunalıma girerek intihar etti? Kendini şifaya ulaştıramayıp ölümüne sebep olan teorileri, başkalarına nasıl fayda sağlayacaktı?

Akılcı kanun ve prensiplerle güçlü kılındığı iddia edilen irade, bağımsız ve egemen olması gerekirken; neden birçok hata ve yanlış yapabiliyor, ısrarda bulunabiliyor, başarısızlığa uğrayabiliyor, hatta kendi kendini öldürerek yok edebiliyor?

İradenin özgürlük bağlamında sürekliliği olan dileklerini gerçekleştirebilme, kayıpları, acıları ve engelleri durdurabilme ve aşabilmesi gerekirken; neden beslendiği rasyonalizmi, pozitivizmi ve özgürlüğü sabote edip paçavraya çeviren “Mutlak İrade”’ye, yani kadere mani olamıyor? Hâlbuki düşünce ve eylemi benliği doğrultusunda denetleme zorunluluğu olan özgür ya da cüz’i irade, her türlü dış müdahaleye karşı kalkan misali kendini muhafaza etmesi gerekirken; neden arzu etmediği bir şeyi yapabilmekte, keşkelerle pişman olabilmekte, acı ve dehşeti önleyememekte, duygulara mağlup olabilmekte, kendi içinde çatışabilmekte, plan ve programları bozulabilmekte, gülerken ağlayıp ağlarken gülebilmekte, hiç ummadığı ve beklemediği olaylar karşısında sarsılarak, yenilgiye uğrayabilmektedir?

Bilimsel değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve irade etkisiz kalabiliyor ise; bilimsel aklın ve mantığın ısrarla kabul etmek istemediği fevkalade önemli bir tehdit ve tehlikenin varlığı asla savsaklanmamalıdır.

Yaratıcı Allah’a karşı yaratık insanı egemen kılmaya çalışan bilim ile ilgili en çarpıcı yargı, ünlü dahi Newton tarafından yapılmıştır: “Bilim, dünya gerçekleriyle kıyaslandığında, tüm bilimin ilkel ve çocukça kaldığı, daha düzgün çakıl taşları ya da daha güzel midye kabuklarını toplamakla yetinildiğidir.”

İşte dedim ki: Dualiteyi yok edemeyen, kaderi değiştiremeyen, ölümü durduramayan, hastalığa mani olamayan, yaşamı belirleyemeyen bir bilim; insanoğluna icat ettirilen en benliksel yalandır.

Ya, psikiyatr’ın teorisyen babası Freud’a ne demeli? Psikanalizciler, hipotezleri ile hayali hasta türleri üretmekte ve kendi ürettikleri nesnel hastalıklara tanım koyarak, sözde şifa dağıttıkları iddiasıyla hastaları sömürmekte ve dolandırmaktadırlar. Psikanaliz kuramını ortaya atan Freud, teorilerinin işe yaramazlığını şu sözlerle itiraf etmiştir. “Benim görüşümce, psikanaliz özel bir evren tasarımı kurma gücünde değildir. Buna da gereksimi yoktur. Çünkü bilimin bir bölümü olduğundan, bilimsel bir anlayışa katılabilir. Gelgelelim, pek de tumturaklı bir biçimde övülmeye değer değildir. O pek yetersizdir. Bütün gizlerin içine giremiyor, ne fikir tekelcisidir, ne de sistemlidir.”

Freud bile ruhun çözülemeyen gizemi karşısında kendi psikanaliz kuramını reddetmek zorunda kalmış, ama günümüz psikiyatr, psikolog ve kişisel gelişim uzmanları, ruha egemen olunabilecek özgür irade savlarıyla aldatmaya ve sömürmeye devam edebilmektedirler. Oysa hepsi, Freud’un teorilerinden beslenmektedirler.

Libidoyu, yani seksi savunan Freud ile, karşı çıkan Jung, teorilerinin tam aksi bir yaşam sürmüşlerdir. Freud, seksten hiç hazmetmeyip, hayatından uzak tutmaktayken, psişik gelişim ve bireyselleşme teorisinin babası Jung ise, sekste gayet aktiftir ve evlilik dışı ilişkilerde sınır tanımamıştır.

Hayattan kendini izole eden Jung’ın annesi; “o bir zamanlar asosyal bir canavardı”, babası ise, “hayatını da kazanamazsa bu çocuktan ne olur” demişlerdi. Ancak onlar, günümüz psikiyatr, psikanaliz ve psikoterapi’nin temellerini atmışlardır.

Freud’da, tıpkı intihar eden Prof. Dr. İsmet Karaca gibi aciz ve teorilerini hayatlarına geçirmeye başaramamış iradesizlerdendi.

Freud, puroya olan aşırı düşkünlüğünden ağız kanserine yakalanmış, tam 33 defa ameliyat olmasına, ağzı askıya alınmasına, kalp rahatsızlıklarına, dayanılmaz acılara, nefes darlığı ve göğüz ağrıları çekmesine rağmen; yine de puroyu bırakamamıştı. Ne arkadaşı Dr.Fliess’in tüm çabaları, ne de iradesel teorileri onu ikna edemiyor ve puro içmekten vazgeçiremiyordu.

Freud, bir gün, arkadaşı Dr. Fliess’e şu mektubu yazmıştı: “Motivasyondan çok yoksunum, hani sen bir önceki mektubunda; ’bir insan bir şeyi çok ister ve onun gerçekten hastalığına sebep olduğuna tamamen inanırsa bırakabilir demiştin. Peki, ben neden başaramıyorum?’

Böylece, herhangi bir kimse veya bir bilim adamı, inandığı bir değeri ikmal edemiyor ise; o değeri başkalarına empoze etmeye kalkışması gayri ahlakidir. Eyleme dönüştürülemeyen bir düşünceye kıymet verilmemeli ve sömürülmeye fırsat tanınmamalıdır.

Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 18:01 0 yorum

Etiketler: Dr.Fliess, Einstein, Freud, Jung, Newton, Prof.Dr.İsmet Karacan

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Org. Başbuğ, derhal tutuklanmalıdır…

Hükümetin ve Müslüman halkın aleyhine TSK’ni isyana teşvik eylem planı hazırlamaktan, suçu örtbas etmek ve suçluları kayırıp delileri karartmaktan yargılanması gereken Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, TSK gibi güçlü ve onurlu bir ordunun başında bulunamaz.

İçeride ve dışarıda Türk ordusunun itibarını zedeleyip, caydırıcı gücünü zayıflatarak kendi putperest ideolojileri doğrultusunda kullanma derebeyliğini gösterebilen Kemalist Genelkurmay, anayasaca hükme bağlanan görevlerinin dışında halkın seçtiği hükümete ve inançlara düşmanca müdahale ederek, tehditlerle dikta varlığını sürdürme yolunda gayrimeşru gerekçeleri, akıl almaz bir hakla savunabilmektedir.

Cumhuriyet tarihindeki tüm hükümetlere ve kurumlara hükmeden Genelkurmay, ilk kez AK Parti hükümetini ve yargıyı hegemonyası altına alamamanın yenilmişliğiyle çırpınmakta, politik uzantısı CHP’nin tüm gayret ve çabaları da kirliliklerini gizlemeye ve aklamaya yetmemektedir.

Sivil yargının cesur ve adaletli kararlılığı destan yazmakta, diktatör ve teröristler bir bir deşifre edilerek, yargının önüne çıkarılabilmektedirler.

Artık Türkiye’nin önünün açılacağı; halka, düşüncelere ve inançlara hasım barbarların önünün kesilebileceği anlaşılmaktadır.

Halkın ordusu ve silahlarını halkına karşı kullanma eğiliminde olanların ihanetlerine sessiz kalmama erdemliğini sergileyen yiğitler, kanlarını dökerek sahip oldukları vatanlarını hainlere teslim etmeme yönünde ortaya koydukları dirençleriyle Türkiye’yi bağımsızlığa götürebileceklerdir.

İçeride güçlü bir birlik ve bütünlük sağlamadan dışarıda söz sahibi olamayacağımız, dolayısıyla silah baskısı ve tehdidiyle görev yapan bir hükümet ve meclisin de bağımsız kararlar alamayacağı tartışılmaz bir gerçektir.

Bağımsız olmayıp, sözde idaresi altındaki Genelkurmayca güdülen bir hükümet; ne içeride ne de dışarıda Türkiye milletini temsil edemez ve lehinde kararlar aldıramaz.

Nepal gibi üçüncü bir dünya ülkesinde 239 yıldır devam eden Hindu Krallığı, Mayıs 2008’de sona erdirilerek, cumhuriyete geçilmesiyle nasıl yıkıldı ise, Türkiye’deki “Kemalist Krallığı” da yıkılmalıdır.  

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 13:10 0 yorum

Etiketler: chp, ergenekon, Genelkurmay, Kemalist, Org.Başbuğ

23 Haziran 2009 Salı

Açık genelev…

Kör, sağır ve akılsızların anlayabilmeleri adına kullanmaya mecbur kaldığım argo ve kaba sözcüklerden dolayı, öncelikle namuslu okuyucularımdan özür dilerim.

Artık dünya, çağdaşlık adına pornografisel bir yaşama dönüşmüşse de, iffet ve namusuna hayati önem veren insanların ısrarlı duruşları ahlakın tamamen yok olmasına izin vermemektedir.

Pornografi veya pornonun, cinsel anlamda tahrik etmek amacıyla şehveti kamçılayan insan vücudunu yahut cinselliğin mahremini yansıtan heykel yahut resimlerde aksettirilen erotizm figürleri insanları öylesine etkilemiş ki, cansız öğelerin yerini canlılar alarak, herkesin birbirini doyuma ulaştıracak ve çağrıştıracak cinsellikleri, çeşitli gerekçelerle modernliğin vazgeçilmez bir göstergesi olmuştur.

Mahremliklerini cömertçe deşifre ederek, ahlaksızlıkta sınır tanınmayanların gizli “pezevenk ya da sürtük” varlıkları, çağdaşlık anlayışıyla her ne kadar kamufle edilmeye veya meşrulaştırılmaya çalışılsa da, bir maddiyet karşılığı kendilerini satan yahut satılmalarına aracılık eden fahişe ve pezevenklerden hiçbir farkları olmadığı tartışılmazdır.

Özellikle yaz aylarındaki tatil beldelerin birer “günah şehirleri”ne dönüşmeleri, tıpkı genelevlerinde olduğu, hatta daha beterinin yaşandığı cinselliğin, fuhuşun, zinanın, tatminin ve sapıklığın görkemli merkezleri olabilmektedir.

Ahlakın temel ilkesi olan erkek ve kadının gizli kalması gereken mahrem yerlerini fütursuzca sergileyenler ve sergilemesine izin veren ve teşvik edenler, şüphe yok ki namussuzdurlar.

Geçmişte parmakla gösterilen günah şehirlerin, mekânların, pezevenklerin ve fahişelerin; günümüzde gerek yazılı ve görsel yayınlarla, gerekse çağdaşlık düşüncesiyle her yeri kuşatması, neredeyse her evin birer genelev, her kadının birer fahişe, her erkeğin eşi ve kızını pazarlayan birer satıcı, heyecan ve tatmini karşı cinste değil de hemcinsinde bulan birer eşcinsel olması; harami şehvet ve sapıklığın en dorukta yaşanmasını azdırmaktadır.

Sokak ve plajlarda yürekleri hoplatan ve heyecanı kudurtan teşvik edici cinselliğin anlık tatminleri kışkırtması, akla ve hayale gelmeyecek sapıklıklara ve ihanetlere yol açmaktadır.

Gerek erkek, gerek kadın olsun; eşlerinin mahremsel cinselliğini namahremlere sunarak tahrik eden bir koca ve bir kadın, eşinin bir başkasıyla olan ilişkisine tepki gösteremez ve hak iddia edemez. Çünkü teşvik ederek ortamı hazırlayan kendisidir…

İnsanları, akılları ve duyguları yaratan Yaratıcı, insan fıtratını çok iyi bildiğinden kurallar koymuş, ahlaklı, huzurlu ve güvenli olabilmenin kurallarını bildirerek, sınırların aşılmamasını öğütlemiştir. Ancak sözde insan doğasıyla çelişen bütün yasakların çiğnenmesini savunan sapıklar, şeytana mahkûm olmuş nefsanî yaratıklardır.

Ne var ki Yaratıcı’nın belirlediği kurallara boyun eğerek mahremlerini gizleyen iffetli kadınlara, örtünmelerinden dolayı sözde acıyan namussuzlar, oysa kendilerine yanmalıdırlar.

Dünyanın her bir yerinde enerjik ve fiziki bir pornografi yaşandığından, artık sanal pornografi veya pornonun hiçbir önemi kalmamıştır.

Cinselliğin fiziksel ve duygusal boyutu öyle ilerledi ki, şehvetsel egoları tatmin amacıyla yapılan konuşmalar, davranışlar, şovlar, oyunlar, moda ve sanat gibi sosyal olgular; toplumsal ahlakı çökertmiş, gayrimeşru ilişkileri çoğaltmıştır. Sınırlar öylesine aşıldı ki helal ve normal olan tatmin heyecan uyandırmadığından çarpık ve sapkın ilişkiler doğmuş, artık küçük çocuklara, hatta kendi çocuklarına tasallut ve tecavüz edilen şeytansı bir arzu uyanmıştır.

Cinselliği tahrik edip fuhşu teşvik eden çıplaklığın, yani pornografinin çağdaş, insani, entelektüel ve sanatsal olabileceği yaklaşımı, ahlaksızlığın ve sapıklığın temel nedenidir.

Atlanta merkezli Davranış Nörobilim Merkezi (Center for Behavioral Neuroscience) tarafından finanse edilen bir araştırma; kadın ve erkeklerin seksüel fotoğraflara bakış şekillerini analiz etmiş ve sonuçlar hiç de tahmin edildiği gibi değilmiş. Araştırmacılar, kadınların karşı cinste yüze, erkeklerin ise cinsel organa bakacağını varsaymışlar ancak, şaşırtıcı bir şekilde alınan sonuçlar bu varsayımı boşa çıkarmış. Kadınlara oranla, erkeklerin ilk olarak karşı cinsin vücudunun diğer bölgelerinden önce yüzüne bakma olasılığı daha yüksekmiş. Buna karşılık kadınlar, bir erkek ile bir kadının cinsel ilişkisini sergileyen fotoğraflar üzerinde erkeklerden daha uzun süre yoğunlaşıyormuş. Bu gibi sonuçlar araştırmacıların, insanların cinsel arzularını ve bu arzuların toplum sağlığı üzerindeki asıl etkisini anlamalarını sağlayan önemli verilermiş.

Bugün ise artık fotoğraflara ihtiyaç kalmadığı, sokağın her köşesinde tahrik ve tatmin olabilecek görüntülerle iç içe yaşanabildiği bir gerçektir.

Üzerine basarak tekrar ederim ki, gerek sokakta, gerekse plajda eş ve kızlarının mahrem yerlerini deşifre eden her erkek bir PEZEVENK, her kadın bir SÜRTÜKTÜR.

Böylesi bir yaşantıyı içine sindirebilen hem erkek, hem de kadın; engellenemez fıtratsal nefislerinin gereği tahrik oldukları yabancılarla cinsel ilişkiye girmekte, özellikle kadınlar, hamile kalarak, korkunçça eşlerini aldatabilmektedirler.

Cinselliğin görsel ve şehvetsi cazibesi ve aldatıcılığı gözünüzü kör ederse, ufukta sizi bekleyen kadersel gerçeğin inanılmaz dehşetini göremezsiniz…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 14:08 0 yorum

Etiketler: cinsellik, genelev, Mehmet Ali Şadoğlu, pezevenk, porno, pornografi, sürtük

18 Haziran 2009 Perşembe

TSK başsızdır…

İnanç ve düşüncelerinden dolayı milletini, hükümetini ve TSK mensuplarını fişleyerek gizli düşman ilan eden Kemalist Genelkurmay ivedilikle lağvedilmeli, halkımız büyük bir tehlikeden kurtarılıp, güçlü ve imanlı TSK’nin komutanlık ihtiyacına çözüm getirilmelidir.

Hayati bir kurum olan Genelkurmay’ın, “Atatürk milliyetçisi olmayanları vatan haini” gören felsefesiyle bölücü ve yıkıcı faaliyetlerini sürdürmesi ve içten içe ülkeyi parçalamaya götüren entrikalarına son vermemesi; gerek hükümeti, gerek muhalefeti, gerekse milletimizi acil tedbirler almaya ve yekvücut mücadele etmeye mecbur bırakmaktadır.

Sömürgeci yabancıların başaramadığı tahribatı gerçekleştiren Genelkurmay, tanrısal varlığından dolayı hiçbir cezaya çarptırılamamakta, her vatandaş gibi zanlıların sıradan ifadeleri dahi alınamamaktadır. Çünkü onlar vatandaş değil, Kemalizm’in şövalyeleri olduğu için dokunulmazlardır.

Bir taraftan PKK ile savaşılıp yüzlerce şehit verirken, öbür yandan bölgede cereyan eden fevkalade tehlikeli oyunların göbeğinde hayatta kalabilme ve sınırlarımızı koruyabilme arbedesi yaşarken ve küresel ekonomik kriz ve işsizlikle baş edebilmeye çalışırken; sanki huzur, güven ve refah bir hayat yaşıyormuş gibi Genelkurmay’ın halkı aleyhine düşman kesilmesi ve dayanılmaz gerginlikler oluşturarak birlik ve bütünlüğümüzü bozmaya kalkışmasının karşılığı, mutlaka verilmelidir.

Genelkurmay’ın TSK’ni acımasızca istismar ederek dokunulmazlığa bürünmesi bağışlanmamalı, TSK’yı sömürmesine fırsat tanınmamalıdır. TSK’nin gücünü acze uğratan generaller, kuşkusuz ihanetle yargılanmalıdır.

Bugüne kadar Türkiye’nin iktidarsı bir hükümete, bir cumhurbaşkanına ve haykıran bir topluma sahip olamamasındandır ki, Genelkurmay’ın meydan okuyuşu sürebilmekte ve güya Atatürk adına diledikleri gibi ahkâm kesebilmektedirler.

Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının haberi olmadan Genelkurmay’da tek bir eylem planlanamaz, hiçbir düşünce ve bildiri kaleme alınamaz. Bu gerçek, itirafsal açıklamalarında da deklare edilmiştir. Dolayısıyla sorumlunun emir erliğinden öte bağımsız hiçbir yetkisi bulunmayan Albay Dursun Çiçek değil, doğrudan Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’dur.

Org. Başbuğ’un açıklamaları inandırıcı olmadığı gibi, tamamen deşifre olmalarını önlemeye yöneliktir. Kaçak terörist Bedrettin Dalan’ın arazisinde bulunan lav silahların TSK’ne kayıtlı olmadığını şovsal bir gösteriyle açıklayan Org. Başbuğ’un gerçek dışı beyanları, MKE’nin resmi bildirisiyle ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla Ergenekon Terör Örgütüne lojistik destek sağlayanın da Genelkurmay olduğu; gerek bulunan silahlardan, gerek suçluları kayırmasından, gerek görülen davayı ciddiye almamasından, gerekse yanlış yönlendirme ve adamlarını kurtarabilme adına bizzat müdahale etmelerinden anlaşılmaktadır.

Söz konusu darbe planının asli belgesi bulunmadığı gerekçesiyle delilleri karartmaya ve örtbas etmeye çalışan Genelkurmay, bilmelidir ki vicdanları karartmaya gücü yetmeyecek, yaptıklarının hesabını da bir gün vereceklerdir.

Artık uyanın ve hükümetin geçmişte olduğu gibi olası çıkarsal uzlaşmasına sessiz kalmayın; aynı esaretsel acı ve gerginlikleri bir daha yaşamayın…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 12:16 0 yorum

Etiketler: Albay Dursun Çiçek, Genelkurmay, generel, Mehmet Ali Şadoğlu, Org.Başbuğ, TSK

16 Haziran 2009 Salı

En bölücü tehlike Genelkurmay’dır…

İrtica adına vahye, Müslüman Türkiye milletine savaş açmış Kemalist ideolojili Genelkurmay, cesaret ve kararlılıkla dizginlenip milletin emrine sokulmadığı müddetçe, Türkiye’de birlik ve beraberliği, huzur ve güveni tesis edebilmek mümkün değildir.

İslam dışı diğer dinlere dost ve anlayışlı olan Genelkurmay, yönettiği Müslüman TSK’nin yenilmez gücünü ve imajını zafiyete uğratarak nefret duyguları uyandırmakta, dolayısıyla güvensizliği ve gerginlikleri doğurarak, kendi gibi kökten Kemalist olmayan hükümet ve toplumları düşman bellemek suretiyle tehdit, baskı ve darbelerle bir işgalci gibi davranmaktadır.

Devletin sahibi ve yaratıcısıymış gibi korkunç bir benliğe bürünmesinden millet iradesi ve inancını hiçe saymakta, toplumlar arasına nifak sokarak birbirlerine hasım kılmakta ve kıydırmayı körüklemektedir. Var olma nedeni ülke ve millet bütünlüğü ve sınır güvenliğini korumak ve kollamak değil de, sanki parçalamakmışçasına kanunlar üstü despot bir güç sergilemesi, asla kabul edilmemeli ve hoş görülmemelidir.

“Türkiye’nin sahibi Genelkurmay mı, millet mi” sorgusu yapılmalı, milletin kendisi olan TSK’nin istismarına izin verilmemelidir. Genelkurmay başkanı Org. Başbuğ’un “ağlama duvarı”ndaki ibadeti irtica değil de, camide kılınan namazlar ve vahye iman irtica sayılabiliyor ise, Türkiye’deki Müslümanların nasıl büyük bir tehlikeyle iç içe yaşadığı ortadadır.

AKP ve Fettullah Gülen gibi parti ve cemaatlerin sırf Müslüman kimliklerinden dolayı “irtica” akseptanslı düşman addedilmeleri, gözlerin yabancılara değil, kurtuluş ve bağımsızlık adına bizzat içe çevrilmesini mecbur etmektedir. Bedeli her ne olursa olsun millet ve hükümet omuz omuza vererek bu sorunu kökten çözmeli, harp akademilerindeki vahiy karşıtı eğitimde devrim yapılarak, İslam düşmanı nesillerin yetişmesi engellenmelidir.

Bugün deşifre edilen olayların dünden farkı olmadığı aşikâr ise de, gerekli önlemler alınmadığı takdirde yarında devam edeceğine şüphe duyulmamalıdır. Günü kurtarma lehine yapıla gelen uzlaşılar “çıkar” felsefesiyle yürütülmekte, yok edilmesi gereken yok edici virüs, daha da derinleşerek tüm toplumu etkileyebilecek vahamette büyütülmektedir. Gerek hükümet, gerekse Genelkurmay’ın “devlet sırrı” kamuflajlı geçici uzlaşıları Türkiye’yi felakete götürmekte, vatanları adına canlarını veren, ancak adam yerine konmayan halkımızda, dönen entrikalardan bihaber olayları izlemekte ve yalanlarla oyalandırılmaktadırlar.

Genelkurmay’ın TSK’ni sömürmesine ve sultalaşmasına son verilmeli, hiçbir kayırıma izin verilmeden, haddi aşanlar mutlaka cezalandırılmalıdır. Ancak kendilerini dokunulamaz birer tanrı gibi gören Genelkurmay mensupları, Ergenekon Terör Örgütünde de görüldüğü üzere hapishanelerden kurtarılmakta, askeri hastanelerde ağırlanarak, suçlular kayrılabilmektedir. Nerede devlet, nerede adalet…

Benliklerini tanrı edinen insanların kavuştukları geçici iktidarları ile yaratık olduklarını unutarak, din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak bozmaları, Yaratıcı ile yaratık dengesini altüst etmiş, böylece bizzat mahvolmalarını dilemişlerdir.

Unutulmalıdır ki ne Genelkurmay başkanı, ne de bir general; dini ve vatanı uğruna şehit düşmüş bir Mehmetçiğin tırnağı dahi olamaz. Bu sebeple onları tanrılaştırırcasına dokunulmaz görmek ve işledikleri suçlardan kayırmak, o şehitlere apaçık bir İHANETTİR.

Türkiye Emekli Subaylar Derneği’nin genel başkanı emekli tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir “peygamber ocağı” değil, Atatürk Cumhuriyetinin bir ordusu olduğunu, Mehmetçiğin de, peygamberin Mehmetçiği değil, Atatürk’ün mehmetçiği olduğunu açıklayarak, Allah adına değil, tanrıları Atatürk adına ölündüğünü vurgulamıştır.

Özelikle Kemalistler şunu iyi bilmelidirler ki, TSK’nin bir “peygamber ocağı” olduğu gerçeğini içlerine sindirmek istemezlerse de, “şehitlik” vahyi bir terimdir, dolayısıyla TSK, bir peygamber ocağıdır. Bunun aksini düşünen her kim olursa olsun; TSK’nde barınmamalı ve yönetimine aday olmamalıdır. Bir yaratık adına ölen şehit olamaz ve ölümü kutsal sayılamaz.

Belki onlar, tanrıları Atatürk adına ölebilirler ama Mehmetçik, Allah adına can verir ve şehitlik payesi kazanarak ölümsüzleşir.

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 14:08

07 Haziran 2009 Pazar

Nasıl oluyor da inanabiliyorlar?

Haydi, Barack Obama’nın işbirlikçi yandaşları ve politik taşeronlarının desteği normal de, ya; ezilen, sömürülen, horlanan ve aşağılanan yığınlara ne demeli?

Müslüman kimlikli yığınlar gaflet uykusundan uyanmayıp, aleyhlerinde inşa edilmeye çalışılan temel denklemi çözemediklerinden ninnilerle oyalanmaya devam etmekte, dolayısıyla esaretten kurtulamayarak büsbütün daha da karanlığa gömülmektedirler.

Obama’nın Mısır ziyareti öncesi Fransız televizyonuna yaptığı açıklamada “Biz de Müslüman’ız” ifadesi, bana Aziz Nesin’in mahkemede “bende Müslüman’ım, anam ve babam Müslüman, Müslümanları severim” sözlerini hatırlattı. Hak, inanç ve adalet düşmanı insan kisvesine bürünmüş azılı şeytani yaratıkların düşünsel mutasyonları her ne kadar tartışılmaz bir manipülasyon ise de, muhakeme yetisinden yoksun insanları etkilemeye yetebilmektedir.

Amansız popüler kimlikli kötülerin eylemleri değil de, asıl niyetlerini saklayan sempatik davranış ve tesirli sözleri, toplumların intihar edercesine kendi elleriyle kendilerini yok etme ya da zillet içinde sürünmelerine neden olmaktadır.

Acımasız bir katil olan ABD devletinin başına, sanıldığı yahut umulduğu gibi barış ve adalet yanlısı merhametli bir insan geçemez. Dolayısıyla barbar ABD devletini temsil eden Barack Obama, sinsi bir sempatik şeytandır… Müslümanlara veya kendilerinden olmayıp aynı düşünceyi paylaşmayan toplumlara karşı içten, dürüst, samimi ve gerçekçi değildir. Çünkü şeytanın görevi aldatmak, kan içmek, acı ve dehşet saçmaktır.

Gerek Türkiye, gerekse diğer İslam ülkelerin hükümet ve devlet başkanlarının Obama lehindeki görüşleri sizleri etkilememeli, taşeronluklarının gereğini yaptıklarından, Obama’dan daha hain ve riyakâr bir tavır sergiledikleri bilinmelidir.

Milyonlarca Müslüman’ı acımasızca katleden, işgal eden, ırzına geçen, yurtlarından çıkaran ve hunharca işkence yapan ABD gibi bir caninin ideolojik başkanının verdiği mesaj, temel denklem çerçevesinde okunabilirse gayet açık ve nettir. Hiçbir şey olmamış ve bir daha tekerrür etmeyecekmiş gibi Müslümanların duygu ve beklentilerini şeytani bir ustalıkla paylaşarak umut vaat edebilmesi, ancak aptal yığınların ya da satılmışların güvenebileceği bir davranıştır.

Bir taraftan inanıp iman etmediği Kur’an’dan ayetler okuyan Obama; “Bir insan öldürmek, tüm insanları öldürmüş olur” gerçeğini ifade ederken; diğer taraftan katlettikleri milyonlarca masum insanla ilgili, neden başında olduğu devleti ve temsilcisi İsrail’i “Savaş Suçları Mahkemesinde” yargılatmıyor ve aleyhlerinde alınacak bir kararı veto edebiliyor? Yoksa ölen Hıristiyan ve Yahudiler insan da, işgal edip işkencelerle öldürdükleri Müslümanlar mı insan değil? Kur’an’ca kâfir sayılan Obama’nın okuduğu ayetteki muhatabı kim?

İslam düşmanı haçlıların I. Dünya Savaşındaki uzantısı İngilizlerin ünlü ajanları Lawrence, takva bir Müslüman kimliğine bürünmüş, devrin İslam alimlerine şapka çıkartan Kur’an ilmi ve sözde dindarlığıyla Türkler ile Arapların arasına nifak sokarak, Arap yarımadasını kaybetmememize ve sayısız askerimizin ölümüne sebep olmuştur. Bu sebeple Barak Obama, günümüzün Lawrence’dir.

Unutulmamalıdır ki tarihi referansı olmayan bir bilgi, ancak yüzeysel bir bilgidir.

Gezisinin asıl gayesi ve hedefi Müslümanlarla adalet temelinde samimi bir barış olmayan Obama, Ortadoğu temsilcisi İsrail’in güvenliğini ve Müslüman toplumlarca meşru addedilmesini sağlamaktır. Kendileri için fevkalade tehlike gördükleri El Kaide ve İran’ı tek başlarına yenemeyecekleri gerçeğiyle İslam ülkelerini organize etmek, onlara karşı kışkırtarak yalnızlaştırmak ve etkisiz hale getirmektir.

Müslüman kimlikli mühürlü ahmaklar son derece açık bu gerçeği kavrayamayarak, kendilerini sömürüp düşmanlarına peşkeş çeken hain iktidarların peşine takılabilmekte; dinlerine, ırklarına, vatanlarına, geleceklerine ve bağımsızlıklarına göz diken düşmanlarına umut bağlayarak, daha beterini yaşamaya müstahak olmaktadırlar.

İslam dünyası lehine riyacı Obama, açık düşman Bush’tan çok daha büyük bir belâ ve acımasız bir sinsidir. Çünkü ikiyüzlü münafık yaratıklar, yetmiş kez daha tehlikelidir.Yeryüzündeki fitnenin kaldırılması, barış, Hak ve adaletin egemen olabilmesi için; Usame Bin Ladin’in ifade ettiği; “Kâfirler ve ajanlarıyla uzun bir soluklu savaşa hazırlanın” çağrısına katılıyorum. Çünkü İslam; onurlu her Müslüman için, adalet adına vazgeçilemez bir CİHAD’dır.

 

(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39

İsrail=ABD’dir. ABD’siz çapulcu bir terör devleti olan İsrail, tek başına hiçbir güç ve değer teşkil etmemekte, dolayısıyla ciddiye alınmamalıdır. Ülkemizdeki “mayın” tartışmasıyla ilgili sınırlarımızın İsrail’e kiralanacak olması iddiaları, bilinmelidir ki ABD’nin bir direktifi ve “olmazsa olmaz” bir talebidir. Tıpkı Irak’ın işgal edilmesi nasıl bir süreçten geçti ise, sınır topraklarımızın verilmesi de aynı sürecin bir devamıdır. Çünkü güdülen “Manukyan ekonomisi”, her değeri etiketlendirmeye gerekçedir. Aksi takdirde haçlı desteğiyle ayakta duran hükümet; hem siyaseten, hem ekonomikken, hem de askeriyeten iflasını ilan eder.

Her kim ne derse desin, ABD ne emretmiş ise, müstemleke olan devlet, onu yapmak zorundadır. Genelkurmay, başörtülü birkaç kız öğrencinin “kutlu doğum haftası”nı kutlamasıyla ilgili 27 Nisan’da muhtıra vererek hükümete ve meclise meydan okurken, neden güvenlik açısından fevkalade hayati olan sınırdaki mayınlı arazinin temizleme karşılığı yabancılara verilmesine sessiz kalıyor ve hükümetin isteği doğrultusunda bir politika izliyor? Mayınları döşeyip tüm krokileri elinde bulunduran bir Genelkurmay’ın “mayınları temizleyemeyiz” açıklaması, aslında fazla bir söze gerek bırakmamaktadır.

Çünkü ABD ne emretmiş ise, hükümette, Genelkurmay’da o emre itaati mecbur görmekte, böylece dünyanın en büyük ordularından biri olan TSK, döşediği mayınları temizleyememe gibi bir acziyet içine sokularak, caydırıcı imajına, güç ve onuruna darbe indirilmektedir.

Eurovision şarkı yarışmasındaki temsilcimiz Hadise’nin “sex show”’na harcanan bütçeyle, sanırım bu iş hallolur.

Uyuşturucu bağımlısı misali haçlı ABD ve AB’ye olan bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, Allah’a ve vahyine teslim olmaktır.

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 15:20 0 yorum

Etiketler: Barack Obama, El Kaide, İslam, Mehmet Ali Şadoğlu, vahiy

31 Mayıs 2009 Pazar

Vatan sağolsun, ama….

Hangi vatan? Ruhun bedenden ayrılmasıyla ölüm nasıl gerçekleşiyor ise, adalet, bağımsızlık ve sadakatin olmamasıyla da ülkeyi kutsallaştıran vatan, ölü bir diyara dönüşür. Vatanı vatan yapan ve uğruna ölümü mukaddesleştiren; kendini halkına adamış bir devlet ve ortaya koyduğu adil siyasettir.

Halkların vatanları adına gösterdikleri cesur ve şehitsel fedakârlığı devletin ve yöneten politikacıların hissetmemesi, o vatanın kutsallığını yok etmekte, ölümcül mücadeleler ve akıtılan kanlar politik iğrenç çıkarlara peşkeş çekilerek, etiketlendirilebilmektedir. Canlarını veren yiğitler, hayatları yıkılan ebeveynler, dul ve yetim kalan eş ve çocuklar, parçalanan aileler devletçe tasa edilmiyor ve vefa duyulmayarak, ihanetsel gizli pazarlıklar yapılabiliniyor ise, o vatan, sanıldığı gibi hiçbir değer taşımamaktadır.

Binlerce ölümü, akan gözyaşı ve feryatları vicdansızca istismar ederek, duygu yüklü insanları bileyleyen devlet, düzenlediği törenler ve samimiyetsiz nutuklarla masa başında yapacağı pazarlıkta güçlü olabilmenin menfur hesabı içindedir.

Halk için var olmayan bir devlet, adaletsiz bir devlet için var olan bir halk; mutlaka yok olmaya ve parçalanmaya mahkûmdur…

‘Vatan sana canım feda’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ ve ‘akan kan bayrak için’ gibi fevkalade ulvî kelimelerle galeyana gelen halkı politik emelleri uğruna coşturan bencil devlet, sadece kendi menfaatlerini düşünerek, merhametsiz ve adaletsiz varlığını sürdürme peşindedir.

Sözde bölücü ve terörist ilan ettikleri PKK’ya karşı savaşılıp on binlerce evladımız ve sokaktaki insanlarımız ölürlerken, nasıl oluyor da PKK, meclisteki temsilcileriyle meşrulaşabiliyor? Öyleyse askerlerimiz; kimin adına ve ne uğruna canlarını veriyor, neden geriye bıraktıkları acılara boğultulmakta ve hayat ışıkları söndürülmektedir?

PKK ya da DTP’nin Kürt toplumunu temsil ettikleri resmiyette de kabul edilmiş ise, bu savaş niye? Eğer etmiyorlar ise, PKK’nın mecliste ne işi var? Dağlardan önce, neden meclisteki PKK ve İmralı’daki APO etkisizleştirilmiyor? Devletin bağımsız olmayıp, batının müstemlekesi altında olmasından dolayı mı, barbar insan hakları ve demokrasi adına sinsice desteklenen sözde vekil teröristler baş tacı edilebiliyor?

Hatırlanacağı üzere; bir zamanların jakoben ve vahiy düşmanı Bülent Ecevit, laik ve Kemalist vekillerine talimat vererek, halkın seçtiği vekil Merve Kavakçı’yı, sırf türbanından dolayı ”Burası devlete meydan okunacak yer değil” direktifiyle meclisten attırmış ve milletin seçtiği Türk insanına vekillik hakkı verilmemişti. Bugün ise, devlete ve millete meydan okuyup, açıkça APO’yu ve güya teröristleri destekleyenler, diledikleri gibi ahkâm kesebilmekte, devlet ve millet bir yana, yargıya dahi meydan okuyabilmektedirler.

Bu, nasıl bir devlet; bu, nasıl bir rejim; bu, nasıl bir siyaset…Her şart ve koşulda irtica adına vahye ve Müslümanlara saldıran ve yaşam hakkı tanımak istemeyen laik ve Kemalist devlet, vatanını bölmek ve milletin birliğini bozarak parçalamak isteyen laik PKK’ya karşı tavizkar ve koruyucu politikasını sürdürmektedir. Ne de olsa devlet aleyhine birinci derece tehlike irtica (İslam) değil mi?

 

AB’nin buyruğu ve gözetiminde sürdürülen gizli pazarlıkların bir an önce son bulmasını, dolayısıyla bir hiç uğruna canlarını veren asker ölümlerinin durdurulmasını temenni etmekteyim.

Ancak devlet, hükümet ve idareciler şunu çok iyi bilsinler ki; dostları PKK (DTP)’nın değil, bizzat kendilerinin öldürdükleri o yiğit askerlerimiz, ana, baba, eş ve çocuklarının kanları, gözyaşları ve ağıtları; hem bu dünyada hem de ahirette kendilerine cehennem olacaktır.

Milleti hem dinen hem de ırkken bölerek birbirine düşman kılan ateist bir rejim, sloganlarla vatanın bölünmüşlüğünü engelleyemez.

Gerçeği, yalnızca gerçeği okumaya ve muhakeme etmeye çalışınız…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 15:25 0 yorum

Etiketler: Apo, asker, devlet, DTP, Mehmet Ali Şadoğlu, PKK, Vatan, şehit

26 Mayıs 2009 Salı

Tebrikler Kuzey Kore…

Barbar ABD ve İsrail hegemonyasındaki kukla BM’in, Kuzey Kore ya da emperyalist zalimlere meydan okuyan onurlu herhangi bir ülke üzerinde yaptırım hakkı bulunmamaktadır.

Dünyayı kırıp geçiren, katleden, soykırım yapan, işgal, işkence ve tecavüz ederek insanlığı bitirip tüketen ABD ve İsrail’i destekleyen BM ve taşeronu Rusya ve AB’nin ne Kuzey Kore’yi, ne İran’ı, ne El Kaide’yi, ne Taliban’ı, ne de bağımsızlık direnişçilerini eleştirmeleri söz konusu değildir. Kendi çıkarları, iktidarları ve refahları uğruna zulmü meşrulaştıran caniler, diledikleri toplumlara saldırarak yakıp yıkmışlar, beden üstünde can, temel üstünde bina, toprak üstünde ağaç bırakmayarak toz duman etmişlerdir.

Geçmişteki İslam orduları ve toplumlarının zaferleri, tıpkı Kuzey Kore’nin ifade ettiği gibi, hak ve adalet adına orduların ve halkların savaşa tam hazırlıklı olmasıyla elde edilmişti. İnsanlığı ve barışı tehdit eden şeytanlardan korkarak boyun eğmeyen insanlar sayesinde yaşam ve adalet sağlanmış, nefsi arzular gibi az bir bedele tartışılmayacak değerler satılmayarak, ruhlar, esaretsi bir alçalmışlığı sindirmemişlerdi.

Günümüzün kozmetik ürünlerinden müteşekkil materyalist anlayışı insanlığı, dolayısıyla adaleti çökertmiş, yaşamı; yemek, içmek, giyinmek, güzel görünmek ve şaşalı bir hayat sürmekten öte görmeyen yaratıkların çoğalmasıyla esaret, taklit ve artık, bir onur vesilesi sayılabilmiştir.

Belirlenmiş süre dolduğunda her canlının öleceği bilinen bir gerçekken; nasıl oluyor da aldatıcı oyun ve oyuncaklara meyledilebiliniyor, insanlığa yakışır bir mücadeleden kaçınarak, hayatta kalınabilineceğe inanılabiliniyor? Oysa Allah, Ahzab Süresi 16. ayette; “Resulüm de ki: Eğer ölmekten veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde yaşatılacağınız süre çok değildir.” Bu, fevkalade açık ve seçik olan ayet, mühürlenmemiş olanlar için mutlaka bir yol göstericidir.

Özgürlüklerin, bağımsızlıkların, inançların ve insanlığın acımasız baş belası ABD, tanrılığını kabul etmeyip diz çöktüremediği ülke ve toplumları düşman ilan etmekte, uydurma gerekçelerle her türlü şeytanlığa kalkışarak, acımasız gaddarlığını vicdansızca sergileyebilmektedir. Sözde barış hilesiyle dünyayı aldatan silahşor ve katil ABD, unutulmamalıdır ki küresel güvenlik grubu olan Silahlanma Güvenliği Girişimi’nin öncüsüdür.

Tüm dünyaya meydan okuyarak ulusları sindiren ABD’nin sempatik şeytan başkanı Baracak Obama’nın Kuzey Kore ile ilgili açıklamaları, ancak “pes” dedirten niteliktedir. “Doğrudan ve tehlikeli bir biçimde uluslar arası topluma meydan okuyor. Nükleer ve füze denemeleri, tüm ülkeler için endişe verici bir sorundur. Kuzey Kore’nin tutumu, gerilimi arttırıyor ve kuzeydoğu Asya’da istikrarı baltalıyor.” İşte sinsi şeytanın aynadan kaçırdığı yüzü…

Gerek ABD, gerek AB, gerekse sömürücü ve onursuz devlet ve halkları; ölümden ve sahip oldukları refah hayatı kaybetmekten öylesine korkarlar ki, kendilerinden başkasının lider yahut adaletin egemen olabileceği bir düzene karşı endişe duyarlar, tıpkı aslandan ürküp kaçan yaban eşeklerden farksız bir duyguyla tir tir titrerler. Ancak kendilerinin silahlanmasını, öldürmesini, katletmesini ve işgal etmesini meşru sayarlar.

Bu, nasıl şeytani bir düzendir ki; Kuzey Kore’nin nükleer silah denemesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1718 numaralı kararının açık bir ihlali sayılabiliyor, ama ABD, Rusya ve diğer daimi üyelerin denemeleri ve silahlanmaları ihlal sayılmıyor.

Allah’tan duam odur ki; biran önce üçüncü dünya savaşının çıkması ve bozulan dengelerin yerine oturarak, ezilen ve sömürülenlerin haklarının ve bağımsızlıklarının iade edilmesidir.

Dünyaya sahip olmayanların dünyayı idare etme hezeyanları, mutlaka işbirlikçileri ile birlikte boğulmalarına sebep olacaktır. Zaten korku ve endişeleri, nasıl hiç olduklarına açık bir delildir.

Bırakın yarını, bir saniye sonrası için dahi hiçbir garantileri olmayan sefillerin materyalist teorileri, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yıkılacak, şeytan misali benliğini yücelterek tanrılaşanların feci sonları, tekrar dirilecekleri ahırette de devam edecektir.

Savaş ya da küresel bir felaket; insanlığın kurtuluşu, hak ve adaletin yeniden tesisi için elzem olan tek çıkış yoldur. Bu sebeple herkesi duaya, nasıl olsa ecelin belirlediği gün ile ilgili korkmamaya, aciz yaratıkların değil, Yaratıcı’nın hükümlerine itimat edilerek dik durmaya ve gerektiğinde insanca ölmeye davet ediyorum.

Ne dün, ne bugün, ne de yarın lanetli asiler ve zalimler muvaffak olamadı ve olamayacak, yaratıcımız Yüce Allah’ın o kitapta belirlediği kader, emanetsel güçleri her ne olursa olsun hiçbir yaratık tarafından acze uğratılamayacaktır. Canları geri getiremeyen ve musibetleri durduramayan ekonomik palavralar ve makyajsı gösteriler sizleri aldatmasın.

Haçlı ABD ve onu besleyen münafık müttefikler yok edilmedikçe; barış, huzur ve güven var olmaz, felaketlerin önüne geçilemez…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 14:35 0 yorum

Etiketler: ABD, Barack Obama, BM, İsrail, Kuzey Kore, Mehmet Ali Şadoğlu

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Neo-laik diyanetin münafık ilahiyatçıları

Hedefi vahiysel Kur’an’ı kökten reform etmek olan diyanet, bir türlü başaramadığı hıyanetini tamamen bid’at fetvalarıyla aşmaya çalışmakta, temsilcileri vasıtasıyla vahyi bozmak suretiyle akılları karıştırarak laik ve Kemalist devletin dileği doğrultusunda sözde çağdaş ve hümanist bir din olgunlaştırma yolunda ayet ve hadisleri saptırmaktadır.

Hıristiyan ve Yahudi din adamlarından çok daha beter bir anlayışla Kur’an’ı günümüze uyarlama girişiminde bulunarak laikleştirebilme gayreti içinde olan ilahiyatçılar, sanki Allah’ın varolan gelişme ve ilerlemeleri bilmekten aciz bir irade ve görüngüye sahipmişçesine çağdaş bir din yapılaşmaya gitmekte; ayetlerin anlam ve mahiyetlerini, birey, toplum ve devlet ilişki ve yönetimlerindeki tartışılmaz hükümlerini kökten değiştirmeye yönelmektedirler.

Laik devletin koyduğu anayasal çerçevede Allah’ın haram saydığını helal, helal emrettiğini haram kabul edercesine Allah’ın değil, putperest devletin hükümlerine bağlılık gösterip vahyi ayaklar altına alan diyanet, laik yapısıyla açık bir küfür içindedir. Bu sebeple diyanete bağlı ve laik temelle yetişmiş bir hocanın veya bir ilahiyatçının fetvalarına ve hurafesel açıklamalarına asla güvenilmemeli, mutlaka Kur’an’da karşılığı aranarak, muatabakat sağlanmalıdır. Yoksa şeytanın adımlarını takip eden onlar gibi dinden çıkılmış olunur ki, şeytanın da varolma amacı odur.

Türkan Saylan adlı azılı İslam düşmanının cenaze merasimindeki bir müftünün inanılmaz övgüsel dalkavukluğu, tarihte eşine raslanılmamış ve bir daha rastlanılmayacak bir korkuçluktaydı. “Kişi dostunun dini üzerinedir” hadisi şerifinden de anlaşılacağı üzere; bir müftünün bir kafir ile olan dostluğundan gurur duyabilmesi, hak olan tek din İslam’ın kimler tarafından temsil edildiğini ortaya koymaktadır. Münafık müftü İhsan Özkes, laik ve Müslüman ayırımıyla bölücülüğün şovalyeliğini yapan Saylan’ı, “Türkiye’yi kurtaran insan” sözleriyle nasıl abideleştirmeye çalıştığı halkımızı şok etmiştir. Yaşamı boyunca İslam’a küfredip, öldükten sonra gönüldaşı müftü aracılığıyla evliyalığa yüceltilen Saylan, müftününde ifade ettiği gibi, isyankarlığının karşılığı olan ödülünü, mutlaka Allah’tan alacaktır.

Hiçbir dönemde Müslüman olduğunu söylemeyen Saylan, annesini referans göstererek onun üzerinden kendini savunması, kimilerinin dikkatinden kaçsa da apaçık bir manipülasyondur. Kişinin anne, baba, kardeşi veya akrabaları değil, kendinin ne olduğu önemlidir. Kimi peygamberlerin babaları, kardeşleri, eşleri, çocukları ve akrabaları Allah’a iman etmedikleri halde, onlara hiçbir zarar verilmemiş ve sorumlu tutulmamışlardı. Her insan kendinden sorumlu olmasından dolayı, Türkan Saylan’ın kimliği herkesçe bilinmektedir. Münafık müftünün ruhbani günah çıkarma, övgü ve duaları ile cenazesine katılan yığılar, Saylan’a hiçbir fayda getirmeyecektir.

Allah indinde makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi ona hiçbir fayda sağlamayacağı gibi, Allah indinde makbul olan bir kimseye bütün insanların yüz çevirmesi de ona hiçbir zarar sağlamaz.

Şeytanın, yaratılan yaratıklar arasında en muazzam ilme ve bilgiye sahip olması baz alındığında, Saylan’ın İslam’ı yok etme temelinde inşa ettiği batıl eğitim seferberliği amacının şeytani olduğu anlaşılacaktır.
Türkan Saylan öylesine şeytaniydi ki, sağlığında iman etmeyip savaştığı dini öldükten sonra kullanmayı planlayarak dostu olan müftüyü kanalize etmiş, ihanetlerini örtbas edebilecek iyi bir ad ve hıristiyanlar misali günahlarını affetirecek Müslüman kimlikli bir papaz bırakmak suretiyle cenaze merasimindeki trajikomik sahneyi yaşatmış, neredeyse yaptıklarını unutturabilecek “eğitim tanrıçası” ünvanıyla bir duygu seli oluşturmuştur. Oysa şeytanın da, muazzam batıl eğitimiyle milyarları etkileyip yoldan çıkardığı unutulmamalıdır.
l
Her canlı, hakkında yazılmış olan rahmani veya şeytani bir yaşamı idame ettirme mecburiyetinde bulunduğundan, kaderini değiştirebilecek yaratıksal bir iradenin vaki olamayacağı muhakkaktır. Gerek peygamberler, gerekse şeytan bu amaçla yaratılmış, herkes o doğrultuda hak ile batıl yollara ayrılarak, yazgılarının gereğini yapmaktadırlar. Şeytan yok edilemedikçe kötülükler ve temsilcileri kötüler sonlandırılamayacaktır.

Yaratık hiçbir insan, benliğini yücelterek çeşitli gerekçelerle Allah ve Resulünün hükümlerini kendi istek ve düşüncelerine göre yorumlayamaz, günün kozmetik şartlarına ve global fikirlere göre uyarlayamaz. Allah’ın iradesine, emir ve hükümlerine başkaldıran kafir ve münafıklar, Müslümanlıkla şereflendirilemez…

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab.36

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 14:47 0 yorum

Etiketler: eğitim, İhsan Özkes, Mehmet Ali Şadoğlu, Türkan Saylan, ÇYDD

19 Mayıs 2009 Salı

Saylan’ın cenaze namazı kılınamaz…

Yaşamı boyunca İslam’a ve Kur’an’a karşı savaşarak, Müslümanların amansız hasmı olan Türkan Saylan, vaat edilen o günün tecelli etmesiyle çok sevdiği dünyasından ayrılmış, tüm çaba ve çırpınışlarına, kendince yaratıcı bilimin gücüne rağmen hayatta kalamayarak, küfrettiği şeriatın hükmüne boyun eğmekten kurtulamamıştır.

Kimileri tarafından Hıristiyan, ateist veya deist olduğu belirtilen Saylan, hiçbir zaman Allah’a ve Resulü Hz. Muhammed’e inanıp iman eden bir Müslüman olduğunu deklare etmemiş, Allah’ın yüce dini İslam ve Müslümanlar aleyhine mücadele ederek, bir haçlı bayraktarı olduğunu düşünce ve eylemleriyle kanıtlamıştır.

İslam düşmanlığını Çağdaşlık, Cumhuriyetçilik ve Atatürkçülük zırhına yapışarak gizlemeye çalışan Saylan, eğitim amaçlı kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme çalışmalarıyla Müslüman evlatlarımızı zehirleme ihanetinde bulunmuş, Müslüman Türkiye’yi dinlerinden uzaklaştırabilmek gayesiyle misyonerlerle birliktelik sağlayarak, gerekli her türlü yardım ve desteği almak suretiyle hainliğini belgelemiştir.

Acımasızca binlerce Müslüman kız çocuğunu asimile etmek isteyerek ailelere sinsice darbe indiren gaddar Saylan, nefret ettiği Allah’ın şeriatı karşısında hesap vermekten asla kaçamayacaktır.

Türkan Saylan gibi amansız bir vahiy düşmanının cenaze namazının kılınmamasını Allah, açık bir ifadeyle emretmesine rağmen; kafir hıristiyanların dahi cenaze namazlarını kılmakta hiçbir beis görmeyen laik devletin laik diyaneti, yine Allah’ın hükmüne karşı gelerek, Türkan Saylan gibi bir münafığın da cenaze namazını kıldırmaya bir memur atayacak, böylece diyanetin vahiysel İslam’ı değil, laik ve Kemalist odaklı sözde çağdaş bir hümanist dini temsil ettiği anlaşılacaktır.

“Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara da kafirlere de içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır.” Tevbe. 68

“Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.” Tevbe. 84

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 00:33 0 yorum

Etiketler: cenaze namazı, Mehmet Ali Şadoğlu, Türkan Saylan, ölüm

17 Mayıs 2009 Pazar

Eurovision maskaralığı

“Ancak tabela devleti olabildik” başlıklı yazımla kimliğini, gücünü ve onurunu ilkelliğe peşkeş çeken Türk devleti ve milletinin çöküşü üzerinde durmuş, inanılmaz bin bir türlü gerekçelerle nasıl pespayeliğe döndüğümüzü delillerle ortaya koymuştum.

Adı “Eurovision şarkı yarışması” olan sanatsal bir gösteriyi “SEX SHOW”’a dönüştürerek, Müslüman Türkiye milletini rezil rüsva eden hükümet, sözde çağdaş medyanın ve yığınların desteğiyle Türkiye’yi tanıtma adına milli seferberlik abartısıyla bir devletin ve milletin helakını gözler önüne sermişlerdir.

Belçika’da doğarak batı ahlakı ve kültürüyle yetişmiş zavallı bir Belçikalıyı Türkiye adına yarıştıran AKP Hükümeti, cinselliğini fışkırtarak ve gayri ahlaki ilişkilere girerek şarkıcılık yapmaya çalışan liyakatsiz kadına öylesine ağır bir sorumluluk yüklediler ki, kadıncağız yetmiş milyonun ağırlığı altında ezilerek, depresyona girmekten ve hasta olmaktan kurtulamamış, umutla beklenilen sonucun aksine perişan olmuştur. Uluslar arası sıradan bir yarışmayı kurtuluş mücadelesine çeviren ve milli bir dava haline getiren hükümet, olası bir zafer edasıyla destek arayışında dahi bulunmayı içine sindirebilmiştir. Geçmişte kazandılar ne oldu ki, bugün kazanmış olsaydılar ne değişecekti?

DAVOS’taki duruşunun gerçekte bir manipülasyon olduğunu kanıtlayan başbakan Erdoğan, Müslüman Türkiye milletini ve devletini idare eden bir lider olduğunu unutarak, söz konusu zavallı kadına anchormanlık yapmış, canlı yayında bağlanarak, her türlü desteğinin üzerinde olduğunu ve Moskova’ya ziyaret düzenleyeceğini ifade etmek suretiyle dolaylı da olsa ziyaret amacını ortaya koymuştu.

Başta Almanya olmak üzere birçok ülkenin canlı yayın dahi yapmaya tenezzül etmediği alelâde bir şarkı yarışmasına, dünyadaki hiçbir lider, sarkıcı temsilcisine böylesine açık bir destek vermemiş, insanlarını galeyana getirmemiş, milli ve manevi menfaatlerinden üstün tutmayarak, sadece halklarının boğuştuğu ekonomi kriz ve siyasi çıkarlarını dert edinme erdemliği ve sorumluluğuyla siyasi bir duruş sergilemişlerdi. Böylesi bir tabloda; başbakan Erdoğan’dan bir lider, ülke lehine bağımsız bir hizmet beklenebilir mi?

Seks ve cinsel fahişesel show’un değil; sözün, bestenin, sanatın ve ilkelerin kazanabileceğini idrak edemeyen kompleksi sefiller, hem yarıştırdıkları o kadını kahramanca yücelterek psikolojisini bozmuşlar, hem de Müslüman halkına ihanet ederek; inanç, iffet ve onurlarına kapkara leke sürmüşlerdir.

Hatırlanacağı üzere; bir zamanlar “çocuk pornosu” izleme sapkınlığını hiçbir ülkeye kaptırmayarak dünya birincisi Türkiye, başları öne düşüren sabıkasını Eurovision’da da yinelemiş, utandırıcı cinsellikten öte bir değeri olmayan seks show’uyla şehvetleri kabartmıştır. Azerbaycan ve Ukrayna’nın show’undan daha beterini ortaya koyarak, çocukların seyretmemesi için “kırmızı nokta” ile yayınlanması gereken pornografik bir gösteriyi dünyaya izletmeleri, hangi temel kriterde Türkiye’nin tanıtılmaya çalışıldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Çağdaş bir batı ülkesi olabilmeyi cinsellik ve seksle bağdaştıran sapkınlar, her geçen gün bir zamanların ünlü seks ve sapkınlık merkezlerinden biri olan knisos’a benzemekte, dolayısıyla aynı akıbete uğrayacağına da şüphe duyulmamalıdır.

Sanatsal, bestesel ve kültürel bir kıymet taşımayan, yalnızca seksiliği ve çıplaklığıyla ön plana çıkan Eurovision temsilcisine kayıtsız destek veren başbakan Erdoğan, izlediği pornografik gösteriden ne kadar tatmin oldu ve memnun kaldı bilemiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, temsilcinin tamamen cinsel içerikli seksi show’nun en doruk noktasında cehennemden kaçmış zebani misali kavalye ile sarmalayışı ve yüzeysel sevişme sahnesi, sebep olanların boynunda bir ar yaftası olarak asılı kalacaktır.

Türkiye’yi ve Türkiye milletini tanıtma adına yapıla gelen rezaletler, artık kimsenin suratına bakılamayacak bir hal almıştır. Oysa gerek batı, gerekse doğu Türkiye’yi ve halkını hem şerefli tarihinden hem de günümüzdeki dönekliğinden çok iyi tanımaktadır. Acaba onlar tanıyor mu?

Cahiliye dönemi, ilk ve orta çağın yegane kültürleri ve yaşam biçimleri olan cinsellik, kendilerini kabul ettirmeye çalışan üçüncü dünya ülkelerinde fevkalade önem arz etmekte, kendilerince tanılanacağı ve saygı görüleceği yönünde bir arayışa itmektedir. Oysa maddi veya manevi fahişelik, hiçbir dönemde itibar görmemiş, saygınlık kazanmayarak toplumlarca sindirilmemiştir. İnat ve ısrarla kazanma adına başkalaşarak değişime uğrayan hainlere güvenilemeyeceği, fıtratsal bir olgudur.

Başbakan Erdoğan, hükümet, medya ve çağdaş özentili yığınlara soruyorum; inançları, özgü sanatları ve kültürlerini tanıtmak amacıyla düzenlenen yarışmalara iffetli Müslüman Türk kadınları ve erkeklerin cinselliğini pazarlama girişimleri, kendilerine batı nezdinde bir kazanç mı sağladı, yoksa alçaltıcı bir kayıp mı? Uygar olabildiler mi?!?

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 14:48 0 yorum

Etiketler: Başbakan Erdoğan, Eurovision, Hadise, Mehmet Ali Şadoğlu, Türkiye

08 Mayıs 2009 Cuma

Sempatik Şeytan

Gıdası kan olan ABD’nin Müslüman ve sivil vahşeti devam etmekte; asla vazgeçmeyeceği kıyımlarla Afganistan’da çok sayıda çocuk-kadın-yaşlı demeden önüne geleni yok etmesi, ne lanettir ki iktidarlarca hukukî sayılabilmektedir. ABD gibi barbar bir devletin başına geçen Obama, estirdiği barış, dostluk,adalet ve hümaniste rüzgarının şeytani bir aldatmaca olduğu öncesinden bilinse de, parçalanmış masum cesetlerden kalkınacağını zanneden fırsatçı ve çıkarcı yandaşlarınca cezp edici bir ambalajla “umut kapısı” olarak toplumlara sunulabilmişti.

ABD Başkanı Obama, Afganistan’ın gayri meşru ve kukla devlet başkanı Karzai ve müstemlekesi Pakistan devlet başkanı Zerdari’ye kendi vatandaşlarını katlettirmekte, dünya ve diğer İslâm ülke hükümetleri de her türlü siyasi desteği acımasızca verebilmektedirler. Obama’nın bir ay önce açıkladığı Pakistan ve Afganistan ile ilgili şeytani stratejisini, bu iki ülkeyle birlikte geliştirip uyguladıklarını ifade etmesi, Hamid Karzai ve Asıf Ali Zerdari’nin nasıl birer hain olduklarını belgelemektedir.

Yaklaşık iki yüzden fazla masum insanı parçalayıp, köy, kasaba ve binaları yerle bir eden, yarım milyona yakın insanın ev ve yurtlarını terk edip sığınacak güvenli bir yer aramalarına neden olan ABD ve NATO, terörün tüm korkunçluğunu ortaya koymaktadırlar.

ABD’nin Müslüman halklara ve sömürgeci egemenliğini kabul etmeyen toplumlara karşı kurduğu komplolar ve canavarlıklar; haklı olarak hak, adalet ve istiklal uğruna mücadele veren direnişçileri meşrulaştırmakta, böylece insanlık onurunun kıyametsi ölümü engellenip, canlılığı sürdürebilinmektedir.

Halkın oylarıyla iktidara gelen Taleban, sırf Müslüman olduğu ve iman ettiği Allah’ın yasalarıyla ülkeyi idare etmek istemesi haçlıları ürkütmüş, geçmişteki çöküşlerini bir kez daha tatmamak adına demokrasi ve terör bahanesiyle yok edici saldırılara yöneltmiştir. Aynı gerekçeyle mazlum halkların savunucusu ve haçlı emperyalizmine direnen kahraman El-Kaide’yi de hedef alarak topyekun savaşa girişmeleri, İslâm egemenliğinden duydukları korkudan dolayıdır.

Hakkı, adaleti ve insanlığı mahveden caniler; güç ve kuvvetleri doğrultusunda kendilerince “doğru” saydıkları düşünce çerçevesinde katletmekte, dolayısıyla güçleri nezdinde haklı ya da haksız sayılarak, ya mükafatlandırılmakta ya da mahkum edilmektedirler.

Oysa tek doğru, yaratıcı Allah’ın vahiy ettiği doğru olduğu için, “o doğru” temel alınmalı, dolayısıyla o doğrulukta olanların kazanacağı, zalimlerin ise hezimete uğrayacaklarına şüphe duyulmamalıdır. Onlar, Allah için bir zaman mefhumu olmayıp, belirlenmiş bir süre bulunduğundan, zelil azabı tadacakları ve sürünecekleri gün ile ilgili hiç merak etmemelidirler… Bu dünyada gizli kalan yahut tam karşılığı bulmayan cezalar, mutlaka başka bir alemde görülecektir.

Bugün Türkiye’yi şok eden ve kırk dört masum insanın öldürüldüğü Mardin katliamı, tıpkı ABD ve İsrail canileri gibi, suçluların “kendi doğru” gerekçelerinden işlenmiştir. ABD ve İsrail’in katliamlarını meşru görüp sessiz kalan iktidar ve çevreler, onların ve diğerlerinkini de meşru saymalıdırlar. İnsanlığı bozarak korkunçlaştıran eğitimli ABD, İsrail ve müttefikleri, sokakta meydana gelen tüm vahşetlerin azmettiricileri ve sorumlularıdırlar. Unutulmamalıdır ki böylesi katliamlar tüm dünyayı saracak, mutlaka devletler ektiğini biçecektir. Dün izleyenler, bugün izlenmekte, yarın ise ne izleyen ne de izlenen kalıp, herkes acı ve dehşet içinde kıvranacaktır.

Her cani, aynı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yaptığı gibi katliamlardan sonra derin üzüntü duyduğunu ifade etse, hiçbir değer taşır, karşılıksız bırakılır ve affı mümkün olabilir mi? Üstelik devletsi o barbarların hiçbir yaptırıma uğratılmayıp bir de takdir almaları, şüphesiz katliamların sürmesini cesaretlendirmektedir.

Biliniz ki sokaktaki katiller, onlardan çok daha insaflı ve merhametlidirler. En azından pişman olabiliyor, özür dileyebiliyor ve yaptıklarından dolayı göz yaşı dökerek, vicdan azabı duyabiliyorlar. Onlar ise şeytandan da daha aşağı öylesi acımasız yaratıklardır ki, katlettikleri insanlardan haz duyup tatmin olabiliyor, amaçlarına ulaşabilmenin iğrenç zaferi içinde gururlanabiliyorlar. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez, Gazze’de giriştikleri korkunç soykırım ve yıkım ile ilgili kesinlikle özür dilemeyeceğini beyan edebiliyor ise, sokaktakilerine kızabilmek ve yargılayabilmek akılcı mı?

Hakkı, doğruyu ve adaleti lağveden materyalist devletler, şeytani politikalar ile zulmetmekte, vatandaşlarını ve insanlığı ya sömürerek, ya kıyarak, ya köleleştirerek, ya asimile ederek, ya da işgal ederek değerlerini biçmekte, kendilerine benzetmektedirler.

ABD ve İsrail’e geçit veren hiçbir devlet, sokaktaki suçluyu kınayamaz ve yargılayamaz…Haydi, Müslüman referanslı başbakan Erdoğan ve dışişleri bakanı Davutoğlu; kardeşlerinizi katleden dostunuz ABD’ye göstermelik ve cılız da olsa bir tepki vermeyecek misiniz?

 

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 09:19

05 Mayıs 2009 Salı

Bir bakan & bir gazeteci…

02.04.09 tarihindeki “Bir Köle ve Bir Fahişe” başlıklı yazımda; referansları, kariyerleri, san ve şöhretleri ne olursa olsun insanların sahip oldukları inanç, dürüstlük, erdemlik, kararlılık ve cesaretlerine vurgu yaparak, insanlık onurunu abideleştiren liderlerin ve toplumların üzerinde durmuş, gelişen günümüz dünyasında karakter erozyonuna uğrayan hilkatsel beşeriyetin gerçekte insan değil, riyakâr ve korkunç yaratıklara dönüştüğüne şahit olmanın karmaşasını ve derin felaketini yaşadığımızı izah etmiştim.

Geçmişte yakınan tanıdığım Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ve gazeteci Ruhat Biliktan (Mengi)’yi baz alarak, politikacı ve gazetecilerin para, makam ve şöhret gibi az bir pahaya kendilerini nasıl etiketlendirip, insanlıklarına, onurlarına bedel biçebildiklerini mahrem olanlar saklı kalmak şartıyla anlatmaya çalışacak, insanları nasıl kandırıp aldattıklarını kamuoyunun dikkatine sunacağım.

“En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.” Malcom X.

1989-1992 yılları arasında Malezya’da şirketim bulunduğu sırada Malezya İslam Üniversitesinde Yrd. Doç. olarak görev yapan Ahmet Davutoğlu ve birkaç Türk profesör ile defalarca bir araya gelip gece geç saatlere kadar görüşmeler yapmış; laik ve Kemalist Türk Devletinin Müslüman olan halkını temsil etmediği, inançlarından ötürü baskı ve tehditlere maruz bıraktığı, hükümetleri devirip seçimlere, parlamentoya ve millete hiç saygı göstermediği, totaliter dikta ve putperest rejimiyle egemenliğini zoraki sürdürdüğü, birlik ve beraberliğimizi tesis edemememizden ötürü dünyada caydırıcı hiçbir varlığımızın olmadığı, sözümüzün geçmediği, Batının müstemlekesi olmaktan dolayı tek bir bağımsız karar alamadığımız, dolayısıyla bölgesel güçlü bir birlik kuramadığımız konusunda aynı fikirleri paylaşmıştık.

Türkiye’yi ilkelleştiren kişiye endeksli bir devlet, bir anayasa ve bir yemin olamaz ve dünyada bir benzeri gösterilemez.

O günler bir Türk işadamı olmamdan dolayı dünyada karşılaştığım sorunlar ve güvensizlikten fevkalade rahatsızlık duyuyor, dünyaya hükmederek adalet dağıtmış güçlü, ayrıcalıklı ve aziz bir milletin dışlanmasını içime sindiremiyordum. Türkiye öyle yabancıydı ki, Manila’yı ziyaret edip, bilvesile tanıştığım Sanayi Bakanının ilk defa bir Türk işadamıyla karşılaşıyorum sözleri, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ kulaklarımda çınlamaktadır.

Müslüman Türkiye milletine tamamen düşmansı bir fitne olan laiklik ve Kemalizm’in kök salıp yerleşmesine neden olan Necmeddin Erbakan gibi sömürücü Müslüman kimlikli sefil liderlerin müsebbibiyetinin üzerinde durarak, laisizmi ve Kemalizm’i ortadan kaldıracak ve haçlı batının zincirinden kurtaracak, ölüme meydan okuyan kendini adamış cesur ve kararlı liderlere ihtiyaç olunduğunun altını çizmiş, devlet-millet bütünleşmesi sağlanmadan güçlü olunamayacağı konusunda fikir birliğine varmıştık. Muhakeme edebilen hiçbir akıl; militarist Kemalist jakobenlerin egemen olduğu bir devlet düzeninde özgürlükten ve halk iradesinden bahsedemez.

Dünyanın hiçbir devir ve zamanında görülmemiş putperest milletvekili yemininin mutlaka değiştirilme zaruriyetini, hayırlı bir işe başlarken yanlışla başlamanın elem ve keder doğurduğunu tarihsel örneklerle anlatmış, Ahmet Davutoğlu’da; “şart ve koşullar ne olursa olsun, ölü bir insan olan Atatürk’ü tanrılaştıran devletin, Müslüman halkça seçilen vekiller ve hükümetlerce kabul edilmemesi” gerekliliğini belirtmiş, öncelikle böylesi ilkel bir putperestlikten kaçınılıp, devlet ve milleti yönetme besmelesinin değiştirilmesi ya da her din sahibinin inancına göre yemin yapılması konusunda düşüncelerimizi paylaşmıştık.

Putperest Kemalistlerin andını; ne Müslüman, ne Hıristiyan, ne Yahudi, ne de Kemalist olmayanlar yapamaz. Eğer sindirebiliyorlar ise, onlar birer yalancıdır, münafıktır, sömürücü veya dönmedirler…

Ancak Davutoğlu, diğerleri gibi nefsine yenik düşerek, 180 derecelik bir dönüş gerçekleştirmiş, o günler eleştirdiği laikliğe, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına yemin etmek suretiyle bakanlığını legalleştirebilmiştir. Oysa geçici sözde bir kıymete boyun eğmekten ise, doğruyu müdafaa ederek, halkını aydınlatıp yanlıştan ve boğulduğu karanlıktan kurtarması gerekmez miydi? Bir saniye sonrası meçhul olan yaşamda, sahip olduğu o bakanlığa karşılık inançlarına küfür derecesinde bedel biçmesi, acaba sözde iman ettiği Allah’ı ve İslâm’ı dışlayarak, dürüstlüğü ve erdemliği çiğneyerek, düşündüğü teorisel o başarıları sağlayabilecek tanrısal bir iradeyi ortaya koyabilecek mi?

Ahmet Davutoğlu; emperyalist ve barbar İslâm düşmanı haçlıların esaretinden Türkiye’yi kurtulabilecek cesur bir siyaseti yapabilecek mi ki, Türkiye’nin düzen kurucu ülke rolünü üstlenebileceğini vaat edebilmektedir. Bugüne kadar izlediği dış politikalarda, İsrail’in Filistin saldırısını durdurabilmiş, yıkım ve katliamlara son verebilmiş, mazlumlara sahip çıkarak haklarını teslim edebilmiş, özellikle Arap ülkeleri başta olmak üzere İslâm ülkelerini bir araya getirerek, ABD ve İsrail’e karşı caydırıcı bir güç oluşturabilmiş mi? Uluslararası platformlarda İsrail aleyhine tek bir karar aldırabilmiş, Kafkasya’da Ermeni sorunuyla ilgili lehte bir ilerleme kaydedebilmiş, bölge ülkelerine hamilik yaparak üstünlük gösterebilmiş mi? Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri ABD’nin kölesel taşeronu iken, nasıl olacakta işgalci ABD ve İsrail’siz bir düzen kurabilecek? Geçmişte olduğu gibi hak ve adalet adına, gerektiğinde savaşı göze alabilecek bir kararlılığı sergileyebilecek mi? Yoksa başbakanı gibi “Manukyan ekonomisi” güderek, Müslümanlara, insanlığa, namuslara ve bağımsızlıklara fiyat etiketi koymayı mı sürdürecek? Manken vitrini olmaktan öte hiçbir liyakat ve basiretleri bulunmayan aciz diplomatlarını nasıl ıslah edebilecek? Hangi temelde bir menfaat işbirliğinden söz ediyor?

Ortadoğu, Kafkasya, Avrupa Birliği ve Avrupa konularındaki Türk vizyonu teorisi, Türkiye’nin krizlere tepki veren bir ülke değil, krizleri fark eden ve etkin şekilde müdahale edebilen bir Türkiye savını; her an değişime hazır iklimsel karakteri, iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laik anlayışı, üzerine and içtiği putperestliği ve kulsal müttefiki olduğu ABD ve İsrail’le mi sağlayacak? Oysa kader ve yaşanılan hayat, devekuşu misal gömüldüğü o teorileri ve mantığını altüst ettiği, dik duruşsuz bir gücün ve bağımsızlığın olamayacağını bildiği halde; kime, ne mesaj veriyor? Başbakanı da “artık gündemi biz belirliyoruz” dememiş miydi? Nasıl olsa belirlenen süre geldiğinde o’da görevini bitirecek, manda altındaki politikalarıyla çekip gitmeyecek mi?..

Eski bakan Kürşet Tüzmen‘in bakanlığı hobi olarak yaptığı, asıl işinin dalgıçlık olduğunu söylemesi, sözde milletimizi yönetmenin, bakanlığın, dolayısıyla hükümetin ne kadar değersiz olduğu kanıtlanmıyor mu?

Bir gazeteci Ruhat Mengi…

Eşi Ahmet Eşref Biliktan’dan kirli bir pazarlık sonucu boşanıp, gazeteci Güngör Mengi ile evlenerek şöhreti yakalayan Ruhat Mengi’nin vatan, devlet ve millet edebiyatı, apaçık bir aldatmaca ve acımasız bir sömürüdür.

Geçmişte ilişki içinde olduğum insanların gerçek yüzlerini deşifre etmeyi pek etik bulmamış, hatta “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımda bahsi mevzu olan kişilerin isimlerini, dini gerekçeyle açıklamaktan kaçınmıştım.

Ancak riyakarlıkları ayyuka çıkan münafıkların üzerine gitmeyi nefsim adına değil, aldatılan halk ve adalet adına uygun görerek, akıl ve duygu oyunlarıyla fitne çıkarıp hilekarlık yapan sinsilere karşı insanları uyarmayı kaçınılmaz bir görev addettim.

Kendilerini dürüstlükle yüceltenlerin sözde millet ve mazlum lehine hak arama feryatları, gizledikleri pis çıkar ilişkilerinden başka bir şey değildir. Özellikle cinsellik adına çağdaşlığı ve vatan sevgisi adına Atatürkçülüğü savunan laik gazeteciler, kitleleri çıkarları doğrultusunda kışkırtıp manipüle ederek öylesine insanlık onur ve şerefini doğramaktadırlar ki, gerçeklerden bihaber yığınlarda onlara inanabilmekte, dolayısıyla ülkede olması gereken birlik, bütünlük, barış ve dürüstlük yok edilerek; kimin doğru yahut yanlış, neyin iyi veya kötü olduğu bilinmemektedir.

Önce aynaya baksınlar, sonra konuşsunlar…

Türk devletine ve milletine güvenmeyen Ruhat Mengi, geleceğinden korktuğu ikinci kızının doğumunu İngiltere’de yapmış, masrafı ile ilgili giderleri de, kocası vasıtasıyla benden almıştı. Sanırım aynı gerekçelerle büyük kızını da yurt dışında doğurmuştu.

1986 ve 1987 yıllarında tanıştığım Ahmet-Ruhat Biliktan çifti ve kız kardeşi Vuslat Ünaldı, ortak oldukları tekstil işinden iflas etmiş ve piyasaya büyük borçlar takarak, hiç kimseye kredileri kalmamıştı. Ruhat Hanımın doğum günü yaklaşmış, ancak masraflarını karşılayacak parayı bulmak bir yana, uçak biletini dahi temin edemiyorlardı. Sürekli beni ağırladıkları Fenerbahçe’deki evlerinde kendisine neden Türkiye’de değil de, İngiltere’de doğum yapmak istediğini sorduğumda; “Türkiye’ye güvenmiyorum, çocuğumun geleceğini garanti altına almak istiyorum” demişti. Bunun üzerine kendilerine talep ettikleri parayı vermiş ve İngiltere’ye giderek doğumunu gerçekleştirmişti. Konumuzu ilgilendirmediğinden daha fazla detaylara girmeyi ahlaki bulmuyorum.

Ancak; Ruhat’ın arzu ve isteklerine para yetiştirmekte zorlanan Ahmet, İngiltere’de spot bulduğu tekstil ürünlerini Nijerya’ya satacağını iddia ederek, Umman Prensi Talal Bin Tarık Al Said’i 400.000 USD. dolandırarak, Ruhat’ı memnun etmeye çalışmış, böylece kendini bitirip tüketmiş, neticede çocuklarına verdiği soyadı dahi devam ettirememişti. Şimdi hangi yüzle ahlâktan, yolsuzluktan ve dolandırıcılıktan söz ederek, başkalarını suçlayabiliyor? Acaba prensin ve mağdur ettiğii insanların paralarını ödedi mi? Kendisini o kadar seven, sayan ve her fedakarlığı yaparak adına dolandırıcılık yapan kocasını neden boşadı ve vicdansızca kızlarının dahi soyadlarını değiştirebildi?

Türkiye’ye güvenmeyerek gelecek garantisini İngiltere’de arayan Ruhat Mengi, bugün gazete ve televizyonlarda ahkam kesebilmekte, utanmadan Türk halkını sömürebilmekte, çetelerin ve darbecilerin sözcülüğünü yaparak, halkın seçtiği hükümete ve Müslüman Türkiye milletine kin kusup gericilikle aşağılamakla kalmayıp, namus ve dürüstlükten dem vurabilmektedir.

Neden o çok güvendiği İngiltere’ye yerleşemedi, asıl mesleği olan kimya mühendisliğini, kitap çevirmenliğini, tekstil işini ya da gazeteciliğini yapamadı? Acaba Türkiye’den gözü gibi sakındığı kızları nerede yaşıyor? Kendini şöhrete kavuşturan, kalkındıran ve besleyen 70 milyonluk Türk milletinin İngiltere vatandaşlığı gibi sözde bir garantisi bulunmazken, hangi yüzle vatan ve millet sevgisinden bahsedebiliyor? Parası biten eşine tekme vurana, bu asil ve vefakâr millet geçit vermez…

Türkiye milleti; politikacıları, gazetecileri ve sözüm ona sanatçıları ile sömürülmekte ve gaddarca istismar edilmektedir. Birkaç gün önce 20 bin lira borcundan dolayı intihar eden bir oyuncunun cenaze merasimindeki vicdansız ve sahtekar şöhretlerin hükümeti suçlayan sözleri, riyakarlığın ta kendisiydi. Devlet sanatçılarına sahip çıkmıyor ve acı içinde yaşamalarına ve intiharlarına neden oluyormuş. Oysa aralarında bir yemek parasına mukabil dayanışma göstererek, arkadaşlarına yardım edemezler miydi? Hangi yüzle cenazeye gelebiliyor, konuşabiliyor ve hedef şaşırtarak, 70 milyonun haklarını kendilerine peşkeş çekilmesini talep edebiliyorlar? Kimdir onlar? Yoksa şehitlerden de mi üstündürler?

İman ve inancın olmadığı benliksi bir akıl ve kalpten; doğruluk, adalet, merhamet, paylaşım, yardım ve vicdan beklenemez.

Nerede vicdansız bir politikacı, gazeteci, oyuncu veya şarkıcı görürseniz onları bağrınıza basarak alkışlamayınız, suratlarına tükürünüz ki, ananızın ak sütü gibi helal olan haklarınızı daha fazla sömürmesinler ve üzerinizden yükselmesinler. Unutmayınız ki onları şımartan ve layık olmadıkları düzeye çıkartan sizlersiniz…

“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” Sophokles

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 15:33 0 yorum

Etiketler: Ahmet Biliktan, Ahmet Davutoğlu, Mehmet Ali Şadoğlu, Ruhat Mengi

03 Mayıs 2009 Pazar

Döndüm, ama…

Müslüman olmayanların girmesinin haram emredildiği kutsal Mekke ve Medine’deki gözlemlemelerim, neden Müslüman toplumların hor ve hakir bir yaşama ve siyasi bir müstemlekeye mahkum edildiklerini tartışılmaz bir gerçekle müşahede etmeme neden olmuştur.

Sözde ibadet amacıyla toplanan yığınların samimiyetsiz itikatları, saygısız ve şirksel davranışları; taptıkları yaratıcı Allah’larına dosdoğru iman edememelerinin bir sonucudur. Materyalizmin maneviyatsal mutasyonu akıl almaz paradoksları doğurmuş, dolayısıyla Allah’ın ve vahyin ruhsal önemi, maddeye indirgenerek bambaşka inançların ve gizli tanrıların oluşmasına yol açmıştır. Farklı inanç yorumları ve görüşleri her ne kadar İslâm’dan türemiş olsa da, kayıtsız-şartsız imanı bir teslimiyet taşımadıklarından Allah’la bütünleşememekte, kendilerince dini bir mastürbasyon yaparak tatmin olmakta, böylece Allah’ın vahyettiği kulluğa erişememektedirler.

25 yıl önceki o duygusal yoğunluğu ve rahmeti tadamamış, başta ceberut Suudi askerleri olmak üzere farklı milletlerdeki insanların yanlışlarına müdahale etmekten, maalesef gerekli hazzı alamamış olmanın üzüntüsüyle ziyaretimi tamamlamış bulunmaktayım. Kâbe ve Mescidi Nebevi’yi hapseden o modern ve ürkütücü yüksek binalar, kendini tanrılaştıran barbar Suudi yönetimi; materyalist kapitalizmin ve totalitarizmin tüm çirkinlik ve benliğini sergilemektedir.

İlk İslam devletinin kurulduğu yer olan ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) halifelik yaptığı Medine, artık merhametin, hakkın, adaletin, eşitliğin ve hoşgörünün olmadığı oligarşi derebeycilerce idare edilmektedir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devrinde asla görülmemiş bir diktotarya, Suudi emirlerince uygulanmakta, emir’in geçtiği yollar kapatılmakta, inananlarla aralarına aşılamaz duvarlar örülerek, hoyrat emirlere tanrısal hüviyet kazandırılmıştır. Kölelerine sevgi ve saygı göstererek her şeylerini paylaşan, imani kardeşi açken kendi tok olmayan, halkının barınağı olmadan kendine barınak yapmayan, toplumunda en alt seviyede yaşayanları kendilerine düstur edinen, Müslümanlar güven içinde olmadan kendilerini emniyette hissetmeyen, zaruri geçimlerinin dışında bir harçlık, hatta bir elbise ve bir tas fazla yemeği dahi kendilerine haram sayan, devlet gelirini halkına eşit paylaştırıp ayırım, gösteriş ve israftan ısrarla kaçınan, inançları her ne olursa olsun zulme uğrayan her kesime ekonomik ve askeri yardım eden, tamamen eşit şart ve koşullarda yaşayan asrı saadet bir devrin kapanıp, sömürgeci bir alçak düzenin egemen olması, kutsal Medine’nin ehemmiyet ve ayrıcalığını bitirmiş, tüm İslâm dünyası etkilenerek, zillete mahkum olmuşlardır.

Kâbe’nin 128.4 metrekare alan üzerine kurulu ve yaklaşık 13 metre olan yüksekliğine hoyratça meydan okuyan Suudi Krallığı, tam yanı başına yüzlerce metre yüksekliğinde korkunç binalar yaparak, güya Allah ile yarışmakta, ama ne ABD, ne de İsrail’e karşı aynı cesareti gösteremeyerek, Müslüman toplumların aleyhine işbirliğine girişip, geçmişte Osmanlı’ya yaptığı gibi hainliğini sürdürmektedir.

Materyalist ve kapitalist Suudi Krallığının Kâbe’ye olan saygısızlığı, Kral Halid’in Kâbe’nin yanı başına yaptırdığı saray ile başlamış ve günümüzde 500 metreyi aşan yükseklikteki otel ve binalarla doruk noktaya ulaşmıştır. Oysa Osmanlı Devleti, yüce Allah’ın müminlere hediye ettiği mabet olan Kâbe’ye öylesine saygı göstermişti ki, Kâbe’nin etrafını çeviren kubbeli yapıları (revaklar), Kâbe yüksekliğini aşmayacak şekilde inşa edilmiş, planları da Mimar Sinan tarafından hazırlanmıştı.

İslâm düşmanı haçlıların taşeronu münafık Suudi Kralı Abdullah, Allah’a secde eden Müslümanların kıblesi Kâbe’nin eteklerine boyun eğmektense, kendine 595 metre yüksekliğindeki yedi yıldızlı Al Baid kulesinin tepesinde saray yaptırarak, Kâbe’ye, Müslümanlara ve dolaylı olarak Allah’a meydan okumakta, dolayısıyla şeytandan farksız bir azametle benliğini yüceltip, Kabe’ye hükmeden sarayını kıble, kendine de secde ettirmek istemektedir. Çünkü o, şeytandan da daha alçalmış bir benlikle kendini tanrı görmekte ve zannınca yerleşeceği gökyüzünden ahkam kesebileceğini düşünmektedir.

Müslümanlara ait olan kutsal Mekke ve Medine’nin Suudi Krallığının yönetiminden kurtarılması, umulur ki İslâm’ın dünyadaki egemenliğinin yeniden tesisine yol açacak bir tetiklemeyi yapacaktır.

Müslümanların bütünlüğü, rahmet ve bereketi, ancak Mekke ve Medine’nin işgalden kurtuluşuyla mümkündür. Doyumsuz bir aşk ve tazimle gelen Müslümanları aşağılayan, darp eden, hırpalayan ve horlayan Suudi yönetimi, mutlaka hakkettiği karşılığı görmeli ve işgal ettiği topraklardan püskürtülmedikçe, Müslüman dünyasının bağımsızlığa kavuşabilmesi ve layık olduğu düzeye ulaşabilmesi mümkün olamayacaktır.

Mekke ve Medine ağlıyor… Destek veren yahut sessiz kalan tüm Müslümanlara (kimliklere) lanet yağdırıyor…

Fiziki varlıklarını sürdürmesi asla yanıltmamalı, ilâhî maneviyatı çökerten Suudi yönetiminin turistik maddi çıkarları, iktidarıyla birlikte mutlaka kökten lağvedilmelidir…

Mekke ve Medine birer haram şehridirler, kâfirlerin girmesi nasıl yasak ise, münafıkların girmesi de yasaktır. Suudi Krallığı; Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara ihanet etmelerinden dolayı münafıktırlar, dolayısıyla Mekke ve Medine’ye girmeleri yasaklanmalıdır. Aksi takdirde o lanet, daha da artarak tüm insanlığı yerle bir edecek, huzur, barış ve iyi olan ne varsa yok olacaktır.

Emperyalist barbar ABD ve İsrail’in Müslüman toprakları işgal etmeleri gibi, kadim dostları Suudi Krallığı da, Müslümanların kutsal şehirleri Mekke ve Medine’yi işgal etmiştir. Dünyadaki barışın ve adaletin yolu, ancak Mekke ve Medine’nin hain Suudi Krallığından kurtulmasından geçer…

Zorba ve azgın Suudi Krallığı; 2001 yılının Ramazan ayında, Kabe imamlarından Şeyh Muhammed El Musini’nin Müslümanları katleden ABD ve İsrail karşıtı bedduasından ötürü gözaltına almış ve tutuklamıştır. Sözde Müslüman olan Suudi halkı, ne acıdır ki haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olabilmişlerdir. Zaten bu halk, barbar münafık Krallığı devam ettiren sefil halk değil midir?

O dua…

Ey şan şeref ve izzet sahibi Allah’ım…
Ey alemlerin en büyüğü, en mükemmeli, en yükseği, en yücesi Allah’ım!
Senden izzet ve kuvvet istiyoruz.
Yolunda savaşan mücahidlere yardım et.
Allah’ım onların her daim yanındasın ve onlar da Sen’inle,
Onlara zafer ver, onları güçlendir.
Allah’ım onların görüşlerini birleştir,
Onların silahlarını aynı hedefte birleştir,
Kelimelerini birleştir ve Allah’ım onların kalplerini ıslah et,
Allah’ım o mücahideri kendi elinle düşmanlarından koru.
Allah’ım düşmanların birliklerini yerle bir et,
Ve onların birliklerini mahfet,
Ve onların gücünü zayıflat,
Ve onların gönüllerine korku yerleştir.
Allah’ım bizim kaderimiz senin elindedir,
Ve bizim işlerimizin tümü, Sana döner,
Ve bizim durumumuzdan habersiz değilsin,
Biz ızdırabımızı Sana bildiririz,
Üzüntümüzü ve şikayetimizi de Sana bildiririz,
Zalimlerin adaletsizliğini yalnız Sana şikayet ediyoruz,
Ve facirlerin zulmünü,
Ve ihanet eden suçluların cezasını,
Sanadır Allah’ım, Hristiyanların tüm kinini nefretini, adaletsizliğini Sana şikayet ediyoruz,
Allah’ım karanlığı (kötü hükümdarlık) zalimler gerçekten uzattılar,
Dinsizlerin kinleri derine uzanmış,
Ve yöneticiler suçlular…
Allah’ım onları üzerine doğruluk eli gönder,
Kötülüğü onunla kaldır,
Ve bizim izzetimizi geri döndür,
Ve onunla düşmanımızı yok et,
Allah’ım, onların zulüm ve adaletsizliklerini Sana bildiriyoruz…
Allah’ım, küfrün ve fesadın merkezi olan Amerika’nın kuvvetini başlarına geçir,
Allah’ım onların tümü Senin farkında, onlar senin arzında fesadı yayıyorlar,
Ve onlar senin kullarını öldürdü ve onlar Senin dinini aşağıladılar,
Allah’ım Sen hepsinden haberdarsın ve hepsinden güçlüsün,
Allah’ım onlara gücünle karşılık ver,
Allah’ım onlara Ad kavmine gönderdiğin fırtınayı gönder,
Ve onlara Semud’un çığlığını, Nuh kavminin tufanını gönder,
Allah’ım gökyüzünü onların başlarına geçir,
Ve yeryüzünden dağıt,
Allah’ım onların devletlerini parçala,
Allah’ım onların ülkelerini böl ve şiddetle parçala,
Hay ve Kayyum Allah’ım,
Kullarını güçlü yumruklar kıl,
Allah’ım mücahidlere direnişli kalmayı bahşet,

AMİNAMİNAMİNAMİNAMİNAMİNAMİNAMİN

“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah sana yeter.” Ahzab.48

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yaratabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.”
İsra.37

“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” Nahl. 23

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 12:37 0 yorum

Etiketler: Al Baid, Hz. Ömer, Hz.Ali, Hz.Muhammed, Hz.Osman, Kral Abdullah, Mehmet Ali Şadoğlu, Suudi Arabistan, Şeyh Muhammed El Musini

19 Nisan 2009 Pazar

Arkadaşlar…

Bugün, bir haftalığına umreye gidiyorum. Siz iman eden okuyucularım için dua edecek, hem bu dünya hem de ahiret hayatındaki yaşamları için Allah’tan mağfiret dileyeceğim. Ancak gerçekleri kabul etmeyip, hainlik ve nankörlükte ısrar ve inat eden okuyucularım için önce ıslah edilmelerini, eğer olmazlar ise helake uğramalarını Allah’tan temenni edeceğim.

Sizleri yaratan Allah’a dayanıp güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yeter…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 13:15 0 yorum

Etiketler: umre

18 Nisan 2009 Cumartesi

Teröristlerle bile kıyaslanamazlar

Teröristler, yanlışta olsa düşünce ve inançları uğruna canlarını verdikleri davalarıyla ilgili sergiledikleri cesur, kararlı ve dik duruşları; bugün terörist olarak yansıtılan korkak ve içi geçmiş çapulcu Ergenekon örgüt üyeleriyle mukayese edilemeyecek bir düzeydedir. Ayılıp bayılmalarından ve yıkmaya çalıştıkları devlet, millet ve insan hakları edebiyatı yaparak saplandıkları bataklıktan kurtulabilmenin riyakar ve haysiyetsiz tavırlarından ve vicdan sömürüsü yapmalarından anlaşılmaktadır.

Millet ve devletin kendilerine verdiği yetki ve makamları ile, yıkıcı ve bölücü ideolojilerindeki silahlı üst düzey hainlerin komutasında onurlarını doğrayan bu melunların sefil görüntüleri, ibrete şayandır.

Özellikle bilim adamı kisvesindeki rektör ve öğretim görevlilerinin ahlâk ve adaletten yoksun pespayelikleri, eğitim gören evlatlarımız aleyhine fevkalade vahim bir süreç, dolayısıyla üniversitelerimizin bilim yuvaları değil, ihanet aracı bozguncu kurumlar olduğu ortaya çıkmaktadır. Ülke ve millet lehine buluşlar gerçekleştirip bilim ve teknolojide söz sahibi olmayı, ahlaklı ve adaletli nesiller yetiştirmeyi ilke edinmeyerek, halkının hükümetini, dinini, inancını ve ırkını hedef alarak savaş açan bölücüler, bilmediler ki ilmin ve bilimin yüzkarasıdırlar. Şüphesiz onların yetiştirdiği öğrencilerden hiçbir üstünlük ve Türkiye lehine zerre bir yarar beklenmemelidir.

Kopyacı ve ezbercilere sağlanan haksız unvan ve mevkiler, işte bu liyakatsizlerce hazmedilememekte ve kaldırılamamaktadır. Şeytan misali bilgileri ne olursa olsun; fıtratlarının derinliğindeki kötülükleri açığa çıkararak, kin ve nefret kusmak suretiyle ülkenin huzur ve güvenini bozarak karışıklık çıkaranlara profesör ya da eğitici düzeyinde saygı göstermek; Einstein, Newton ve Pascal gibi keşifler gerçekleştirmiş ve dünyaya ışık saçmış bilim adamlarına bir hakaret ve ihanettir. Bundan dolayıdır ki onların uzmanlıkları, doktorlukları, doçentlikleri ve profesörlükleri; sadece ve sadece çöpsel abartılardır. Zaten düşünce ve davranışlarıyla bunu kanıtlamıyorlar mı?Ülkeyi karıştırıp birbirine kıydırmak ve silahlı darbeyle halkını esarete mahkum etmek adına puştluk düşünen, yalan ve iftiralarla kutsal değerlere saldıran sinsi bir terör örgütünün silahşoru olan ve halkının seçimini aşağılayarak kıymeti harbiye ye tabi tutmayan kepazelere, sahip oldukları unvanlarından dolayı değer verilmemeli ve onlar, hayvandan da daha aşağı sapıklar olarak damgalanmalıdırlar. Şüphesiz onlara değer verenlerde, onlar gibidir. Çünkü kişi, dostunun dini üzeredir.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal; partisinin resmi veya gayri-resmi üyeleri, fikirdaşları ve sempatizanlarınca kurulan Ergenekon Terör Örgütünün yılmaz bir avukatı olduğunu ikrar ederek, cansiperane arka çıkışını sürdürebilmektedir. Aynı bölücü ve yıkıcı ideolojileri adına halka savaş açan örgüt üyelerini “Bu memleketin namuslu, dürüst profesörleri, dekanları cezaevlerinde acı çekiyor. Kimsenin kılı kıpırdamıyor” ahlamasıyla sahiplenmesi, ancak hain darbecilerce getirilebileceği iktidar umudunu kaybetmesinden olsa gerek; hukuka, yargıya ve güvenlik güçlerine fütursuzca saldırmaya devam edebilmektedir. Yoksa Ergenekon’un bir numarası Deniz Baykal mıdır?

Ergenekon Teörö Örgütünün çöküşü ve yargı önüne çıkarılmasının ”Çok acı bir manzara olduğunu” ifade eden Baykal, ”Bu tabloyu, inanıyorum artık aydınlığa kavuşturacak tek güç milletin kendisidir. Ne çiçek göndererek, ne sempati demeçleri vererek bu gidişi önlemek mümkün değildir. Bu gidişi önleyecek olan milletin iradesidir, milletin kendisidir” ifadesi hayret vericidir. Savunduğu o kişiler; milletini karanlığa gömmek, acı ve yok olmaya görtürmek ve dehşet saçmak isteyen bir terör örgütü değil midir? Acaba Baykal’ın akli muazenesi yerinde midir?

TBMM Başkanı Köksal Toptan, acaba kimin meclisinin başkanıdır? Sözde temsil ettiği halkı birbirine kıydırmak isteyen amansız fitnecileri kayırırcasına, gözaltına alınmalarından ve delil bulabilmek maksadıyla evlerinin aranmalarından rahatsızlık duyarak “başka bir yöntem olmalı” diyerek, dolaylı da olsa hükümeti, yargıyı ve güvenlik güçlerini eleştirmesi, derhal o meclis başkanlığından istifasını zaruri kılmaktadır. Kendisini seçip layık olmadığı o göreve getiren halkı, hangi şartlar ve yöntemlerle gözaltına alınıp tutuklanıyorlar ise, onlara da aynı muamele yapılmalıdır. Onlara farklı davranılmasını arzu etmesi, asla affedilmemesi gereken bir adaletsizlik ve eşitsizliktir. Kendilerine kelepçe takılmamaları, zaten bir kayırmacılık değil midir? Madem yöntem yanlış; neden bugüne kadar sokaktaki insanlarını müdafaa ederek, aynı tepkiyi göstermedi? Birilerine şirin gözükebilmek uğrunu yalakalık yaparak insanlıktan çıkmayın.., ya dürüst olun, ya da susun…

 

Başkent Üniversitesinin (!) bozguncu rektörü Mehmet Haberal’ın tutuklanmasıyla ilgili öğretim görevlilerinin tavus kuşu misali cübbelerini giyerek anıtkabire yapacakları yürüyüş ve tanrı belledikleri Atatürk’e şikayet etme planları, ne oldu bilmiyorum. Ancak bir Osmanlı olmasından ve eğitimiyle yetişmesinden dürüst, cesur, kararlı ve ilkeli olan Atatürk, bir mucize eseri bir an mezarından dikilse, inanıyorum ki karşısındakilere aynen şöyle seslenirdi:

“Ey reziller! Bu devleti ve vatan topraklarını ihanet edesiniz, beni tanrı yapasınız, şerefli halkınız arasına nifak sokup birbirine kıydırasınız diye mi bıraktım. Neden görevinize önem vererek gereği gibi keşifler gerçekleştirmiyor, birlik ve beraberliği tesis etmiyor, erdemli ve adaletli nesiller yetiştirmiyor, fikirlerinizi zorbalıkla değil, ikna yoluyla benimsetmiyorsunuz, meclise ve seçtiği hükümete saygı göstermiyorsunuz? Ben, bir ölüyüm, size ne bir faydam, ne de bir zararım dokunabilir. Sizler insan değil de sapıklar mısınız ki benden medet umarak karşıma gelip, hayasızca tapınıp dileklerde bulunabiliyorsunuz. Neden sizi yaratan ve sahip olduklarınızı veren Allah’a secde etmiyor ve yakarmıyorsunuz? Sağlığımda savaştığım haçlıların taşeronluğunu yaptığınız halde; hangi yüz ve cesaretle huzuruma gelebiliyorsunuz. Sizler gerçek birer pislik ve düşmansınız. Yıkılın karşımdan… Hepiniz kahrolun…”Bırakın herkes inandığı gibi düşünsün… Bırakın yaşasın… Bırakın ibadet etsin… Bırakın giyinsin… Bırakın ırk üstünlüğünü ve bölücü milliyetçilik fenomenlerini… Bırakın saplantısal ideolojileri… Bırakın insanları değiştirmeyi… Bırakın ahlak ve adalet kurallarıyla oynamayı…

 

Unutmayınız ki kimin ne; modern mi yoksa gerici mi olduğuna karar verici tanrılar değilsiniz.. Herkes kendince modern ya da gerici olma özgürlüğüne sahiptir. Önce kendinizi, eğer başarabilirseniz insanlık erdemi gibi bir üstünlükle değiştirin de, sonra başkalarını düşünün…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 18:01 0 yorum

Etiketler: Deniz Baykal, doktor, doçent, haberal, Köksal Toptan, Mehmet Ali Şadoğlu, Profesör, TBMM, uzman

16 Nisan 2009 Perşembe

Samimi ve adil olun ki…

Bölücü ve yıkıcı sorunları meydana getiren düşünce ve ilkelerle, o sorunları giderebilmek yahut ıslah edebilmek asla mümkün değildir. Ulus devlet anlayışı temelinde fıtratsal ırk ve din gibi hayati ve hassas değerlere savaş açarak sindirmeye ve başkalaşmaya giden bir devletin birlik, huzur ve barışı sağlayabilmesi, samimi ve adil olabilmesi söz konusu olamaz.

Yaratıcının dahi yapmayıp farklı millet, ırk, din ve kültürleri yaratmasıyla oluşturduğu dünya; ne geçmişte ne de gelecekte tek bir medeniyete dönüştürülememiş ve dönüştürülemez; ortak kültür, simge ve değerler yaratılarak, gelenekler ve mitlerle tek tip kökten bir birleşmeyle, akıl ve duygular tekelleştirilmeye çalışılarak, “ulus devlet” gibi dayanaksız bir yapı inşa edilemez.

Bu ütopyayı baskı, yasak, tehdit, şantaj ve absürt argümanlarla uygulamaya çalışan devlet, ancak isyana, savaşa ve parçalanmaya neden olur. Böylesi tanrısal bir ideali kendi ideolojisi temelinde egemen kılmaya çalışması, zaman içerisinde bir basınç oluşturacak ve sonunda infilak ederek, ortada ne bir devlet, ne bir vatan, ne de bir millet kalacaktır.

Devlet, yalnız halkı için var olan; ırk, inanç ve düşüncelere saygı gösterip, taraf olmaksınız adaletle hükmeden bir kurum ise, o devlet baki kalabilir ve bozgunculara karşı yekvücut bir güç haline gelerek, kötülükleri yenebilir, fitnecileri püskürtebilir.

Yüzyıllardır Müslüman Türkiye toplumunu ve hamisi olan ırkları bir arada tutmayı başaran Allah ve İslâm inancını silip süpürebilmek için Fransa’dan ithal ettiği laik ve ulus devlet anlayışını silah, korku, cinayet ve insanlık onurunu katleden uygulamalarla kabul ettirmeye çalışan devlet, yaşanıla gelen çatışmaların, bölünmelerin, adaletsizliğin, ahlâksızlığın, sömürgeciliğin ve düşmanlığın yegane sebebi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Yaldızlı sözlere değil, bizzat yaşanılan tecrübeler ve gelişmelere duyarlı davranarak duruş sergilenmeli; devlet, ancak kendini meydana getirip değere ulaştıran herbir bireyine sevgi ve saygı duyar ise, karşılığını hak etmelidir.

Devlet, öncelikle büründüğü o despotik, ideolojik ve teokratik yapısından sıyrılmalı, idareyle yükümlü oldukları canlıların güdülebilecek hayvanlar sürüsü değil, farklı akıl, inanç ve duygular taşıyan birer “insan” oldukları gerçeğini kabul ederek, ideal ve yapısını oluşturmalıdır. 85 yıldır başaramadığını başarabilmesinin mümkün olamayacağı gerçeğini kavrayabilmeli, gerçekten insanlarını tasa eden bir samimiyet içinde ise, inat ve ısrarından vazgeçerek korkunç gidişatı durdurmalıdır.

Adaletsizliğe ve ayırımcılığa daha fazla tahammül edemeyen kahraman savcı ve hakimlerden oluşan yargının gerçekleştirdiği “devrim”, T.C. kurulduğundan bugüne kadar köşe başlarını tutmuş mevki ve makam sahibi zorba Kemalistlerin millet üzerindeki hegemonyasına son verecek süreci başlatmış, her biri yargı önüne çıkarılarak, nasıl birer sinsi, cani ve hain oldukları gerçeği kamuoyunun dikkatine sunmuştur.

Türkiye milletinin etnik ve dini esaslarına göre yaşamalarına fırsat tanımayarak sürekli dışlayan, tehdit ve şantajlarla köleleştiren ve iktidarlarını engelleyen Kemalist gettolar; silahşorlarının tutuklanmalarına, gözaltına alınmalarına veya soruşturulma açılmalarına öyle tepki göstermiş, haddi aşarak sahiplenmişler ve gözdağı vermek isteyerek terör örgütlerini savunmuşlar ki, böylece devletsi hükümranlığa sahip korkunç bir çeteyle nasıl yaşandığı ve karşı karşıya kalındığı ortaya çıkmıştır. Nasıl bir devlet Türkiye’yi idare etmektedir?!!Amansız Ergenekon Terör Örgütünün politik temsilcisi CHP, Kemalist medya, gazeteci, dernek ve üniversitelerin yanı sıra, Genelkurmay’ın arka çıkması, şüphesiz TSK’ni istismar ve aleyhine fevkalade vahim bir gelişmedir. Anayasal düzeni silahla ele geçirmeye kalkışan, halkın seçtiği TBMM’ni lağvederek hükümetini devirmeye çalışan, halkın arasına nifak tohumları sokarak bir iç savaşlı planlayan, farklı inanç ve ırk sahibi popüler kişileri öldürterek ve öldürmelerini planlayarak infiale neden olan azılı terör örgütünün elebaşları Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u destek mahiyetinde cezaevinde ziyaret eden Genelkurmay’ın başkanı Org. Başbuğ’un açıklamaları; hukuka, yargıya ve millete apaçık bir meydan okumadır.

 

Unutulmamalıdır ki yargıyı, hukuku ve adaleti baltalayarak ayaklar altına alan bu kayırma, rütbeleri ve kimlikleri her ne olursa olsun hiçbir bahaneyle haklı görülmemeli, TSK’ni temsil eden komutanların cüretkar bu tavırlarına müsamaha edilmeyerek, asla bağışlanmamalıdır. Adalet karşısında her suçlunun eşit muamele görmesi devleti devlet yapan en önemli unsur olmasına rağmen; gerek doğrudan müdahale edilerek, gerekse sağlık koşulları öne sürülerek, GATA aracılığıyla suçlular yargılanmaktan ve tutuklanmaktan kurtarılmakta, dolayısıyla akıl almaz bir kayırmacılık ve adaletsizlik tüm milletimizi derinden vurarak, ideolojilere göre çete ve terör örgütlerine meşruiyet kazandırılmaktadır.

İrtica adına Müslüman bir Türkiyeli, PKK adına ise ırki bir Kürt, MGK’nın tehlike sıralamasında birinci derecede yer alıp, laik ve Kemalizm adına terörist faaliyette bulunulan kıyıcı çetenin şatafatlı üyeleri meşru gösterilmeye çalışılıyor ise; artık o bir devlet değil, savunduğu o çetenin ta kendisidir.

Deşifre edilerek kamuoyuna yansıyan adamcı birçok telefon görüşmesi dahi üst düzey yetkili destekçilere ve kurumlara geri adım attırmıyor ise, bu, ürkütücü sonun çok yakın olduğuna bir delildir.

Akıl, bilim, çağdaşlık ve ilericilik adına ustalıkla gizlenilen riyakâr yüzlerin burkaları açılmış, artık devekuşluluktan kurtularak berraklaşmışlardır. Tıpkı ahir zamanın canlısı “Dabbetül arz”ın yeryüzüne çıkması ve beraberinde Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğünü getirerek, insanların yüzüne değdirmesiyle oluşacak siyah ve beyaz noktalarla kimin kafir, kimin Müslüman olduğunun belirlenmesi gibi, bundan böyle kimin gerçekte kim olduğu ortaya çıkmış, Müslümanları ve Kürtleri yok etmek isteyen çağdaş tanımlı Kemalist terörist ve yaltakçıları anlaşılmıştır.

Çağdaşlık; vahye iman etmiş Müslümanlara karşı kullanılan şeytani bir manipülasyondur. Türkiye’deki çağdaşlığın bilim ve teknoloji ile hiçbir ilintisi bulunmamakta, İslâm’a karşı doğrudan karşı çıkmaya cesaret edemeyen Kemalistlerin, kendilerini perdeledikleri bir batılılaşma kavramdır.

Din, ırk ve adalet düşmanı Ergenekon Terör Örgütünün her üyesinden bahsetmeyi vakit kaybı buluyor, puştlukta sınır tanımayan sözde bilim adamı Mehmet Haberal veya Müslüman millete meydan okuyan eski rektör Fatih Hilmioğlu gibi bozguncu çete üyelerini değere tabi tutmuyorum. Faşist diktatör ve katil Veli Küçük’ün, ülke aleyhine APO’dan çok daha tehlikeli bir canavar olduğunun altını çizerek, İmralı’da hapsedilmesi ve APO’ya arkadaş gönderilmesinin halkımızı memnun edeceğinin dikkate alınmasını öneriyorum.

Ancak Türkan Saylan adlı Kemalist, feminist, hümanist (en büyük hümanist şeytandır) ve Hıristiyan bir bozguncunun kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla İslâm’a savaş açtığı, Haçlı Batı ve Siyonist lobilerince gönderilen yardımlarla Müslüman Türkiye çocuklarını İslâm’dan çıkarmak suretiyle fevkalade düşmansı bir misyonu yürüttüğü malumdur. Düşünce, strateji ve eylemlerini bir İslâm karşıtlığı temeline oturtan Saylan, haçlılarla kurduğu ittifakla, tıpkı çağdaşlık gibi Kemalizm’i de arkasına alarak İslâm aleyhtarlığı haçlı görevini sürdürmekte, söz konusu işbirlikçilerden aldığı yardım ve destekle burslar vererek, Türkiye’yi dinen ve ırkken parçalamak niyetiyle yok etmeye çalışmaktadır. Sözde insanlık amacına ve çağdaş bir Türkiye için çalıştığı propagandasıyla, insafsızca vicdanları istismar ederek sömüren Türkan Saylan, amacına ulaşamamanın ızdırabıyla ölümcül hasta yatağında “ölüm aklıma bile gelmiyor, yapacak çok işim var” diyerek, Müslüman Türkiye’yi dininden ve kimliğinden uzaklaştıramamın ve vatan topraklarını efendilerine teslim edememenin öfkesiyle çırpınıyor. O, bir haçlıdır ve haindir.

Dinin araç olarak kullanıldığı iddiasıyla Müslüman cemaatleri düşman sayan Org. Başbuğ, 85 yıldır sözde “sosyal devlet” hilesiyle Kemalistlerce sömürülen, horlanan ve aşağılanan saf ve devlete güvenen milletimizi cemaatlere karşı bileyleyerek, menfaat çıkarların, dinin kullanılarak elde edildiğini işlemek suretiyle, Müslüman cemaatlerinin ekonomik güce kavuşmalarından son derece rahatsızlık duyduğunu vurgulayabiliyor. Ya laik ve Kemalist cemaatler!; yıllardır Atatürk’ü kullanarak din ve namus telakkisini ortadan kaldıranlara, halka ve hükümetlerine darbe yapanlara ve girişenlere, devleti sömürenlere ve vatan topraklarında emelleri olan yabancılarla işbirliği yaparak ihanet etmelerine, neden hiçbir tepki göstermiyor?

Acaba cevap verebilir mi: Müslüman Halkına ve hükümetlerine karşı gösterdiği hasımlığı ve duruşu, hiç, dahili ve harici hainlere gösterebildi mi? Laik, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla idare edilen Türkiye, ideolojisine aykırı düşünenlere karşı 85 yıldır mücadele ederek enerjisini tüketeceğine; neden sosyal devlet olabilmek için gerekli çabayı sarf etmedi?

Hiçbir Müslüman cemaat; unutulmamalıdır ki laiklik ve Kemalizm’den beslenen Çağdaş Yaşam Derneği gibi nice cemaatlerin asli görev edindikleri birlik ve beraberliği bozmamış, halkını asimilasyona tabi tutarak ve düşmanlarla gizli bir işbirliği yaparak ihanet etmemiş, tehditle döndürmeye kalkışmamışlardır. Bu sebeple, bugüne kadar eleştirdiğim ve kınadığım Fethullah Gülen Cemaati başta olmak üzere, tüm İslâm’i cemaatleri, dinilerinin gereği yaptıkları hayırseverliklerinden dolayı destekliyor, diğerleri gibi ülke ve millet aleyhine hiçbir ihanet içinde olmadıkları için tebrik ediyorum. Vahiysel dinlerine ihanet etmişler ama devletlerine asla… Daha ne istiyorsunuz?

Org. Başbuğ ve Genelkurmay’ın içlerine sindiremeyip sürekli kin ve nefretlerini sıcak tuttukları Müslüman cemaatler; eğer inançları gereği zekat, sadaka veya yardımı yapmamış olsalardı, halk isyan eder, bugün keyfiyet içinde yaşayan sömürücülerin mal ve can güvenlikleri olamazdı. Boş lafları bırakın da, ne yaptığınızı açıklayın…

Org. Başbuğ’un şu açıklaması, maalesef tüyler ürpertici. “Diyelim ki bir gencimiz Eskişehir’de oturuyor, Kocaeli’de üniversite kazanıyor. Zaten zar zor okuyacak, yurt bulacak. Devletin öğrenciye yurt sağlaması sosyal bir görev ama sağlayamıyor. Orada işte, geliyor A, B, C, D hemen alıyor. Kendilerine göre yetiştiriyorlar. Sosyal devlet tabii ki önemli ama sosyal devletin hangi boyutta olacağı konusunda yasalar, Anayasa belli.” Acaba o öğrenciler, okuyabilmek için namuslarına bedel biçen birer fahişe, hırsız ve terörist mi olsalardı?

Harp akademilerinde Kemalizm’i öğreterek, birer İslam düşmanı olarak yetiştirdikleri öğrencilerin varlıkları meşru da, Allah ve din sevgisiyle yetişen öğrenciler mi gayri meşru?!?

28 Şubat hıyanet sürecini destekleyebilen Org. Başbuğ, açıkça “laik ve Kemalist değilseniz, bu vatanda yaşama ve yükselme şansınız yok” diyerek, dolaylı da olsa, İslam’a ve Müslümanlara karşı olduğunu deklare etmektedir. Oysa eylemsiz bir felsefe ve düşünceyle insanları mimleyerek düşman belleyen bölücü ve yıkıcı anlayışın bu ülkede yaşam hakkı bulunmamalıdır.

Org. Başbuğ; “Teröristte bir insandır” ifadesiyle, tıpkı CHP’nin çarşaf açılımı gibi yeni bir PKK politikası geliştirmekte, ancak neden teröristleri öldürdüklerine ve askerlerimizin şehit düştükleri sorusu cevapsız kalmaktadır. Oysa Allah, bozguncuları insan olarak görmemekte, hayvan, hatta daha da aşağı sapık olduklarını vurgulayarak, insan olabilmenin erdemlikleri ortaya koyup, iyi ile kötüyü sınıflandırmaktadır. Eğer vatanlarını ve halkını koruyabilmek uğruna canlarını feda eden kahraman askerlerimiz insan ise, katil ve cani teröristlerin de insan olabilmesi mümkün müdür? Bu durumda; TSK, her inanç ve ırkı içinde barındıran Türkiye milletinin kendisi olduğundan, Genelkurmay başkanı, TSK ile eşdeğer görülemez ve başkomutanlık görevini sürdüremez. Dolayısıyla Org. Başbuğ’u istifaya davet ediyorum… Çünkü tamamen dengeleri gözetmekle yükümlü böylesi hassas bir görevi, güvenlik olgusunu yitirmesinden dolayı daha fazla götüremez.

Kim, ne konuşacağına dikkat etmeli, mutlaka adil ve adaletli olmalı, halkını ideolojisinin üstünde tutarak dışlamamalı ve incitmemelidir!!!

Türkiye Müslüman’dır. Ancak Müslüman kalıp kalmayacağını Allah bilir. Bu gerçeği değiştirebiliyorlar ise; haydi, hodri meydan…

Samimi ve adil olun ki, Türkiye milleti layık olduğu gücü ve barışı tadabilsin…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 19:22 0 yorum

Etiketler: Genelkurmay, İslam, kemalizm, laiklik, Mehmet Ali Şadoğlu, müslüman, Org.Başbuğ, Veli Küçük

12 Nisan 2009 Pazar

Bir rüya gördüm…

Öncelikle rüyalarla ilgili yapılan yorumlar her ne kadar vahiysel ve bilimsel öğelere dayandırılsa da tamamen hilaf olduğu, Hz. Yusuf peygambere verilen rüya ile ilgili tabirlerin bir mucize ve bir peygamber olmasından ötürü seçilmişe tanınan bir ayrıcalık olduğunun altını çizmek isterim. Rüya, görsel bir düşünce, uyku halindeyken ortaya çıkan tinsel bir ürün olarak tanımlasak da, her halükarda mutlak kontrolün Yaratıcı’da olduğunu kanıtlayan ve iradeyi bertaraf eden kaderin bir başka yansımasıdır. Ancak, tıpkı düşünce ve teoriler gibi ilerisi için bir haber yahut bir yaptırımı olup olmadığı, tıpkı düşünceler misali o rüyaları aksettiren Yaratıcı Allah’ın bir takdiridir, dolaysıyla gelecekteki akıbetlerin bilinebilmesi de mümkün değildir.

Bu gece öyle bir kâbusun pençesindeydim ki; korkmamak, irkilmemek ve aklı yitirmemek elde değildi. Gökyüzünden yağan ve yeraltından çıkan yılanların arasında çığlıklar atarak kaçıp kurtulmaya çalışan insanlar, çırpınarak yılanlarca boğulmakta ve yutularak kaybolmakta, yeryüzü ve gökyüzünü tarif edilemez irilikte ve korkunç görüntülerde yılanların istila etmesiyle tek bir insan, bina ve eşya kalmayıp, denizler dahil her yeri kaplayan yılanlardan başka hiçbir şeyin var olmadığını gördüm.

Alacalı ve dikenli ejderhası bir yılanın beni yutmasıyla insanların birbirlerini öldürmelerini, en vahşi akıl almaz işkenceler yaparken acı çektiklerini, kanlar içinde vücutlarından kopan başların ürkütücü sesler çıkararak konuştuklarını, başsız bedenlerin koşuştuğunu izledim. Böylesi bir dehşete şahit olmamın ürpertisiyle kaçmak istedim ama kaçıp saklanacak hiçbir yer bulamadım. Aklıma; ne eşim, ne çocuklarım, ne kardeşlerim, ne servetim, ne de dostlarım gelmemekte, bu dehşetten nasıl kurutulabilmemin hesabını yaparak, sığınabileceğim güvenli bir yer bulabilmenin ütopik arayışıyla, kökü olmayan pis bir ağaçtan farksız durumdaydım. Çünkü dehşet her yeri sarmış ve her yaratık birbirine saldırıp parçalayarak, yeryüzünde tek bir canlı kalmaksızın yaşamı sonlandırmaya hedeflenmişlerdi. Ne gariptir ki hiç kimse ölmüyor; geriye tek bir kol, bacak veya bir beden parçası kalmış olsa bile, o canlılığından ve hareketinden hiçbir şey kaybetmiyordu.

Her canlı mutasyona uğrayarak acayip yaratıklara dönüşmüş, mezarlara dahi saldırıp açarak, ölüleri dışarı çıkarmalarıyla onları kendi gibi mahlûkatlara dönüştürmeleri de apayrı bir fecaatti. Ölülerin canavarlara dönüşerek dirilmeleri öyle korkunçtu ki, izah edebilecek kelime bulmakta yetersiz kalıyor, hâlâ hafızam ve dilim tutulmuş bir halde etkisinden kurtulamayıp, sadece hatırladıklarımı yazmaya çalışıyorum. Gerçekten bu rüyanın gerçekleşebilmesi mümkün olabilir mi?

Dünyaca ünlü Venedikli seyyah Marco Polo, 25 senelik Doğu seferinden döndüğünde, yazdığı seyahatnameye hiç kimse inanmamış, ölüm yatağındayken arkadaşları ona; bizzat görüp yazdığı felaketlerle ilgili seyahatnamesindeki olayların yalan olduğunu itiraf etmesini istemeleri üzerine; o, “Gördüklerimin yarısını yazmadım” demişti.

Dünya yaratıldığından bugüne kadar meydana gelen kısmi felaketler ve yeryüzünün tamamıyla yerle bir oluşuyla ilgili dehşetler, gelecek nesillere ibret olması hasebiyle geride kalıntılar bırakmasına rağmen, ne garaiptir ki pek çok kimse tarafından inandırıcı bulunmamış, sözde yaratıcı, güçlü, egemen ve özgür irade sahibi insanın, böylesi bir sonla karşı karşıya kalabileceğine ihtimal verilmemiştir.

Benlik, öylesine derin ve sinsi bir felakettir ki, azdıkça kötülükleri ve belaları arttırmakta, zihinsel ve duygusal faaliyetleri durdurarak muhakemeyi yitirtmekte, gerçekleştiremediği ve ulaşamayacağı düşünce ve hayalleri gerçekmiş gibi hissettirmektedir. Bu yüzden doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve Yaratıcıyı yaratılandan ayıramayarak paradoks davranışlar gösterebilmekte, inat ve ısrarla “Mutlak İrade”’ye meydan okuyup, tüm bilgi ve tecrübelerine karşın üstün gelebileceğini zannederek, sağlıklı bir akıl ve düşünebilen bir mantıkla idrak edemediklerini ortaya koymaktadırlar.

Zaman dilimlerinde meydana gelen ve bilinen silici felaketlerin korkunç sonları, nasıl olur da insan gibi güya düşünebilen ve sorgulayabilen üstün bir yaratığa ders olamamaktadır?

Cehennemin dünya uzantısı yanardağlardan fışkıran eritici alevli lâvların gökyüzüne kadar yükselmesi, küllerin yavaşça yayılıp güneşi örtüp dünyayı karanlıklara boğarak gökleri karartması, dünyanın soğuyup tükürüğün yere düşmeden havada donması, şimşeklerin çarpışması, kasırgaların insanları, hayvanları, tekneleri, ağaçları ve evleri uçurması, hortumların yerde hiçbir şey bırakmaksızın bulduğu her şeyi gökyüzüne savurarak dehşet saçması, hayali bile insanı ürküten büyük depremlerin yerleri sarsarak, canlı cansız ne var varsa her şeyi yutması… Bütün okyanuslar karaya binerek, dağları yutacak büyüklükteki dalgaların kıtalara vurarak yumruk gibi inmesi; şehirlerin sular altında kalarak insanların toplu halde boğulmaları; milyonlarca tondaki suyun gök yüzünden yağması… İşte bu, bildiğimiz ama kimilerine göre efsane sanılan o Nuh tufanı…

Suların geri çekilerek,gök yüzündeki kara lâv bulutların dağılmasıyla, Allah’a ve elçisi Nuh peygamber’e inanarak iman eden sayılı mümin ve eceli gelmemiş sayılı havyan, felaketten kurtulmanın sevinciyle dehşet içinde etraflarına baktılar ve geriye tek bir canlının kalmaması ürpertisiyle, ilahi vaatlerin doğruluğuna bilfiil şahit oldular. Hani, nerede o güvendikleri kurtarıcıları?

Nice güçlü, zengin ve kuvvetli toplulukların yerle bir olduğunu bilmiyor musunuz? Peki, onların başına gelenler, sizin başınıza gelmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Yoksa sizin kurtarıcılarınız, ilminiz, bilim ve teknolojileriniz; onlarınkinden daha mı üstün?

Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Meyden halkı, Ress halkı, Tubba halkı ve Lut kavmi gibi peygamberler gönderilip bilinen, vahiy ve tarihte adlarına rastlanılmayarak bilinmeyen binlerce topluluk ve medeniyet nasıl yerle bir oldu? Troya (Truva), Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Knidos, Pompei, Atlantis halkları ve niceleri; savaş, hastalık, deprem, kasırga, taş yağması, denizlerin alevler fışkırtması, yağan kükürtlü suların taşları dahi tutuşturması ve yanardağlarla yerle bir edilip, heykelleşmiş cesetleri ve eserleriyle kalıntılaşmadılar mı? Acaba günümüz insanları; alışılagelen ve bilinen felaketlerin yanı sıra, üzerlerine yağacak ejderhası yılanlara yem olabileceklerine ihtimal vermiyorlar mı?

Hatırlayacağınız üzere; ünlü İngiliz arkeolog Arthur Evans, Girit adasında yaptığı kazılarda büyük ve köklü bir uygarlık olan Minoan Uygarlığı’nı ortaya çıkarmış, Thera (Santorini) adasındaki yanardağın dehşetsi patlamasıyla, bu medeniyetin de tamamen yok olduğunu belgelemişti.

Roma İmparatorluğunun gözbebeği ve çağdaş kenti Pompei; dönemin en modern, en güzel, en sağlam evlerini, eşyalarını ve sanat eserlerini bünyesinde barındıran zengin sosyetenin ve kralların muhteşem şehriydi. Başta Roma İmparatorları olmak üzere, dünyanın zenginleri, aristokratları, sanatçıları ve nüfuzlu insanlarının ikamet ettiği yada tatile geldiği abidemsi Pompei, her zamanki gibi o günde güven, gösteriş ve refahının verdiği kibirle meydan okumakta; kimileri zevkinin doruğunda eğlenmekte, kimileri öyle bir hayata sahip olmanın ayrıcalıklı ebediyetini hayal etmekte, kimileri daha çekici, etkileyici ve baştan çıkarıcı olabilmek için makyajını yaparak, mücevherlerini takıp takıştırmakta, kimileri politik ve ekonomik kazançlarının hesabını yapmakta, kimileri ilerisi için planlarını gözden geçirmekte, velhasıl herkes, hiçbir şeyi elem ve keder yapmayıp korku duymayarak, olabilecek tehlikelere karşı aldıkları tedbirlerin emniyeti içinde aşırılıklarıyla heyecanlanıyorlardı.

M.Ö.79 yılının o yok edici günü, Veusvius Yanardağından yükselen dumanların korkunç lâvlar fışkırtmasıyla birkaç saat içinde o muhteşem Pompei, hiç beklenmeyen bir anda büyük bir mezarlığa dönüştü ve yaklaşık 200.000 insanın içinden tek bir canlı sağ kalmaksızın herkes kavrularak kalıplaştı ve heykel misali binlerce yıl toprak altında çürümüş cesetleriyle taşlaştı.

1711 yılında bir İtalyan köylüsünün bağda bir çukur kazdığı sırada ortaya çıkardığı bu görkemli medeniyetinin hazin sonu, kendilerinden emin, güçlü, gururlu ve şöhretli daha nice medeniyetlerin hangi derinliklerde keşfedilmeyi bekledikleri ve sırlarıyla birlikte nasıl ahirete göç ettikleri apaçık kanıtlansa da, maalesef günümüzdeki inkârcılar yine de ibret almamakta ve inatlarını sürdürebilmektedirler.

Şüphesiz canlı-cansız her şeyin ve kaderin sahibi Yaratıcı, yarattığı varlıklar üzerinde her türlü hakkı kendinde mahfuz tutmakta, bilinenin aksi bir süreci yaratmaya ve dehşetsi sona ulaştırmaya kadir olduğunu, her vesile sergilemektedir. Birbirinden farklı milyonlarca hayvan, bitki, eşya, ilim ve insanı yaratan Allah, dilediğini dilediği şekle ve biçime sokabilecek, etkileyebilecek ve yok edebilecek bir kudrete sahiptir.

Geçmiş ile ilgili bilgi veren vahye inanmayanların bilimsel verilere güvenmeleri yine de doğru yola gelmelerine yeterli kanıt olmayabilmektedir. Yapılan araştırmada; 250 milyon yıl önce hava ve suda oksijen azalmasından ve lâvlardan dolayı yaratıkların % 96’sı yok olmuştur. Dünya, buzul çağları yüzünden donmuş, sonra da kavrulmuştur. Son buzul çağı 114 bin yıl önce başlamış ve 60 bin yıl sürmüştü. 18 bin yıl önce buzulların hapsettiği sular yüzünden okyanuslar % 5 küçülmüştür. Asya’nın ucundan Amerika’ya yürüyerek geçenler olmuş, o devasa Pasifik Okyanusu, sanki yok olmuştu. Meteor (göktaşı) çarpması sonucu, 65 bin yıl önce yeryüzünde yaşayan yaratıkların % 75’i, dinozorlar dahil yok olmuştur. 12 bin yıl önce Sibirya’ya çarpan bir göktaşı ve buzulların çözülmesiyle çığlar ve seller Kuzey tüm yarımküreyi kaplamış, birçok canlı gibi orada yaşayan Mamut filleri de yok olmuştur. Yine binlerce yıl önce Atlas Okyanusundaki Atlantis kıtası depremle sulara gömülmüş ve bu uygarlıkta tamamen yok olmuştur.

Efsaneler, bilinenler, bildirilenler, iddia edilenler, keşfedilenler; ya bilinmeyenler ve gelecekte tahmin dahi edilemeyenler… Tıpkı Pompei veya diğer medeniyetler gibi, bir saniye sonrasında acı, korku ve dehşet içinde kıvranarak yok olmayacağınıza dair bir garantiniz var mı? Öyleyse kime meydan okuyor ve olmayan iradelerinizle hilkatteki eşlerinizi veya ölülerinizi kurtarıcı belleyerek, umut görebiliyorsunuz? Siz aptal mısınız?!?

Asla dokunulmaması gerek “ahlâk ve adalet” kurallarıyla oynayıp bozan insanoğlu, farkında olmadan zaten o kâbusu ruhsal yaşamakta, ancak topyekun fiziki bir felaketi henüz tecrübe etmemiş olmanın yanılgısıyla kendini aldatmaktadırlar. Kısmi felaketler her ne kadar akıllarını başlarına getirmiyorlarsa da, büyük felaketlerde öleceklerinden, muhakeme edebilecekleri bir akılları ve tövbe ederek iman edebilecekleri bir kalpleri de bulunmayacaktır.. Haddi aşarak sürekli Allahsız, dinsiz, ahiretsiz ve kadersiz bir ebedi dünyadan bahsedenler, malları, makamları ve şöhretleriyle kibir taslayanlar, aslında bitkisel bir hayat sürmektedirler. Geçmişte yaşananları ya unutarak, ya yüzleşmekten korkarak, ya da masal zannederek kendilerini avutmakta, o çok güvendikleri mantıkları, güvenlik güçleri, liderleri, devletleri, bilim veya teknolojileri sayesinde olabileceklere inanmayarak, her şeyin üstesinden gelebileceklerini umabilmektedirler. Çünkü o, “özgür irade” hipotezine inanmış bir tanrıdır ve hiçbir güç ona zarar veremez.

Düşünceler, yasalar, liderler, devletler ve eğiticiler; öncelikle “ahlâk ve adaleti” işlemeli, önce kendilerinden başlayarak hiçbir taviz vermeyerek insanlara örnek olmalıdırlar. Eğer İnsan, derinliklere götüren yolları tıkar, kalbini, kulaklarını ve gözlerini gerçeklerden kaçırır ise, zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi sahiplenir.

Kuralları ancak, “sahip” olan Yaratıcı belirlemeli, kul olan “yaratıklar” değil… Yasa yapıcı ve düzen kurucunun; kaderin sahibi sadece ve sadece Yaratıcı olabileceğini kabule yanaşmayanlar, asla insan değillerdir ve toplum helakinin temel müsebbibidirler. Geçmiştekiler de öyle düşünüyordu, ama sonuç ne oldu? Özgürlük adına kendinizi yerden yere vursanız ve absürt teoriler uydursanız da, kim olursanız olunuz, sizler birer yaratık, Yaratıcı Allah’ın kulları, yani köleleri, Hz.Muhammed’in de ümmetisiniz. Ama kafir, ama münafık, ama Müslüman olun…

Eğer laik ve demokratik anlayış; felaket ve dehşetleri engelleyemiyor, tedbirleri kâfi gelmiyor ise, benliksel diktadan öte temelde hangi sorunu çözebiliyor, yıkıma mani olabiliyor mu? Özellikle ülkemizin kurtarıcısı olarak simgeleşen Mustafa Kemal Atatürk, neden Türkiye’nin ve Türk Halkının başına gelenleri önleyemiyor ve neden zamanında binlerce insanın ölümünü, ızdıraplarını ve yoksulluğunu engelleyemedi? Eğer o ölü ise, yakında başınıza gelecek bütün felaketlerin üstesinden gelebilecek yeni bir kurtarıcınız var mı?

Diğer ülkeler gibi; Türkiye’nin de yakında yok olacağı kadersel bir gerçek ve tüm emareleri ortadayken, güvenilen liderler, laik ve Kemalist devlet, asker, polis, önünde rükua varılarak tanrı seviyesinde tazimde bulunulan anıtkabirdeki Atatürk, ABD, AB ve NATO, olabilecekleri engelleyecek ve milletimizi yok olmaktan kurtarabilecek mi?

Öyleyse akıl oyunlarıyla neyin çağdaşlığı, tartışması, pazarlığı ve savunması yapılıyor, insanlar haince ve acımasızca kandırılıyor?

“Felaketlerin başlıca kaynağı, ölçüsüz arzularımızdır.” Diogenes

Tek kurtuluş yolu; ahlâk ve adaletin olmazsa olmaz kitabı Kur’an’a ve ortaya koyduğu yasalara boyun eğerek, başta ülkem Türkiye olmak üzere tüm dünyanın Kur’an ile yasalaşmasını ve idare edilmesini öneriyorum. Yaratıcı Allah karşısında yaratık insan nasıl bir hiç ise, kendi gibi yaptığı yasalar da hiçtir; insanlığa anarşiden, bozgunculuktan, suçtan, beladan, felaketten, bencillikten, yolsuzluktan ve kötü olan ne varsa hepsinden başka bir şey veremez.

Bir saniye sonrası meçhul bir yaşamın size verdiği ile, ebedi olan ahiret hayatının verebileceği nimetleri bir düşünün… Düşünemiyor yada sorgulayamıyorsanız; af edersiniz…

Her an bekleyin…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 16:51 0 yorum

Etiketler: dehşet, felaket, kıyamet, Mehmet Ali Şadoğlu, mutlak irade, rüya, yılan, ölüm

10 Nisan 2009 Cuma

Siz kimin adına görev yapıyorsunuz…

Polislerin halkı için canlarını feda etmesinden dolayı hata ve yanlışlardan muaf tutabilmemiz, şüphesiz doğru değildir. Ayrıca cumhurbaşkanı, başbakan veya üst düzey bir devlet erkanının il veya ilçe ziyaretlerinde başta emniyet müdürleri olmak üzere, yetkili emniyet teşkilatının görev yerlerini terk etmesi, mutlaka büyük bir başıboşluk doğurmakta, sorumluluklar yerine getirilmeyerek, şikayet edebilecek bir merci de bulunmamaktadır.

Üniversite dönüşü Fatih’teki kuzenine uğrayan kızım, evin önüne park ettiği aracının camı kırılarak, içinden teybini çalan hırsızlar, gündüz vakti ve işlek bir cadde de bu cesareti gösterebiliyorlar ise, o ilçenin emniyet müdürü ve sorumlu polis teşkilatı derhal görevinden alınıp, haklarında soruşturma başlatılmalıdır.

Hırsızların böylesine inanılmaz bir cüretkarlıkta bulunabilme nedeni; kızımın ve kuzenlerinin Fatih emniyeti gidip, “olay inceleme” polis yetkilileri ile olan diyalogundan anlaşılmış, “boşuna şikayet etmeyin, hiçbir şey çıkmaz, olanla yetinin” sözleri, fevkalade vahim bir gidişata doğru ilerlediğimizi kanıtlamıştır. İstemeyerekte olsa şu eleştiriyi yapmanın kaçınılmaz bir görevim olduğunu düşünerek; kanunları ve adaleti hiçe sayarcasına suçluları böylesine kayırarak cesaretlendirenin emniyet mensupları olduğu apaçık ortadadır. Üstelik, hırsızları kaçarken kovalayan kuzenlerin kendilerini sıkıştırmaları akabinde bıçak çekip ölümle tehdit etmeleri de polis yetkililerine ihbar edilmiş, ama yine de hiçbir tutanak tutmayıp ve eşkal belirleme yoluna gitmeyerek resmi ifadelerini almamaları, asla görmemezlikten gelinemez.

Suçluların ve suçların gittikçe çoğaldığı ülkemizde mal ve can güvenliğini sağlamakta acziyet gösteren, olay sonrası dahi mağdurların ifadelerini almaktan imtina edip çaba sarfetmeyen Fatih Emniyet müdürü ve emniyet teşkilatını kınıyor, derhal görevlerinden alınarak, liyakat sahibi olanların atanmasını talep ediyorum.

Durumu bildirmek ve hesap sormak için aradığım Fatih Emniyet Müdürü Celal Sel ve yardımcılarının cumhurbaşkanı Gül’ün bölgede olmasından kendisine eşlik ettiklerini, dolayısıyla bugün görüşemeyeceğimi bildirmeleri, daha vahim bir sonuç…

Unutulmamalıdır ki onlarca korumaya sahip cumhurbaşkanı Gül, halktan daha önemli ve ayrıcalıklı bir “tanrı” değildir, gereksiz gösterinin ne mal ve canlara mal olduğu ve olacağıda akıllardan çıkarılmamalıdır.

Lütfen aklınızı başınıza alın ve sorumlu olduğunuz halkınızın yararı için dosdoğru görev yapınız ki, size meydan okuyan suçluları daha fazla kışkırtmayın, sonradan sumen altı veya çöpe de atacak olsanız dahi mağdurlara saygı göstererek ifadelerini alma yükümlüğünüzü yerine getiriniz.

Bugüne kadar savunduğum sizlerden, şu anda utanıyorum…

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 19:45

09 Nisan 2009 Perşembe

Türkiye, El Kaide’ye minnet duymalıdır…

Yüzyıllardır süregelen haçlı-Müslüman savaşlarında galebe çalan başta Türkler olmak üzere İslâm toplumları; güçlü ve egemen olmaları akabinde şımarmışlar, asli görevleri olan Hak’kı ve adaleti yayma mücadelelerini terk edip benliklerini ön plana çıkarmalarından bir bir hezimete uğrayarak, akıl almaz ve içi boş bir çağdaşlık ve demokrasi safsatasıyla barbar haçlıların tutsağı olmayı içlerine sindirebilmiş, eşsiz medeniyetlerinden utanır olmuşlardır.

Nefisleri kudurtan düşünceler ve keyfiyeti azdıran kozmetik ürünler yoldan çıkıp gerçeklerden uzaklaşmalarına, dolayısıyla parçalanıp bölünmelerine neden olmuş, hiçbir gücü, kudreti ve yaptırımı olmayan illüzyonist ceberut abartıcıların ardına takılarak, hem bağımsızlıklarını, hem dinlerini, hem de insanlıklarını kaybetmelerine sebep olmuşlardır.

Yaratıcıyı doğrudan veya dolaylı reddeden akıl ve irade üstünlüğü savları, yaratık insan oldukları gerçeğini unutmalarına, böylece yeryüzü ve gökyüzüne hükmeden “özgür tanrı” hayallerine kapılarak, “o kitaba” meydan okuyabilmişlerdir. Ancak düşünce, plan ve senaryolarının aksine diledikleri barışçıl, refah ve güvenli düzenleri kuramayarak taahhütlerini gerçekleştirememişler, ama tüm başarısızlıklarına ve kadersel yenilgilerine rağmen inatlarından vazgeçmemişlerdir.

İnsanı insan yapan, izzet ve güç katan erdemli bir kul olmak yerine, Yaratıcısına başkaldıran nankör ve hainler sürüsü olmayı tercih etmişler, büsbütün canavarlaşarak, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen sömürü düzenler inşa etmekten geri durmayıp, vicdan ve merhamet duygularını doğramışlardır.

Dünyanın gittikçe kötüye gittiği ve dengelerin tamamen değiştiği bir dönemde emperyalist vahşilere karşı kendini adayan Usame Bin Ladin adlı bir kahraman ortaya çıkmış, alçak zalimlerin kabusu olarak, inim inim inleyen mazlumların ve Müslümanların umudu ve İSTİKLAL’’in adresi haline gelmiştir. Böylece Allah vaadini tutmuş, Hak ve adalet adına kendilerini siper eden El Kaide gibi imanlı ve cesur bir toplumu haçlıların başına belâ kılarak, çok daha beter kötülüklerin işlenmesini yavaşlatmıştır.

İşgal edip katlettikleri toplumların çığlık ve ölümlerinden haz duyan haçlılar, onurlu direniş karşısında kendi canlarının derdine düşerek, insan dahi saymadıkları Müslümanlara, zoraki de olsa korkularından saygı duyma zorunda kalmış ve uzlaşma zemini aramaya koyulmuşlardır.

Ancak fıtratlarında ki şeytani arzuları silip atamadıklarından samimi bir barış yerine, manipülasyonlu bir uzlaşıya kalkışmış, yıllardır dost ve ittifak söylemiyle aldattıkları Müslüman ülkelere sempatik görünerek işbirliğine girişmiş, terörist gerekçesiyle El Kaide ve Usame Bin Ladin’e karşı örgütlenip, bizanssı argümanlarla etkiledikleri ve satın aldıkları iktidarları, halkların verebileceği desteği kırabilme adına stratejilerini ustalıkla sahneye koymak suretiyle “özgürlük ve adalet savaşçısı” mücahitleri teröristlikle damgalayabilmişlerdir.

Oysa şu temel soru hiç sorgulanmamıştır: Dünyadaki barışı, huzuru ve güveni bozan başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist bozguncular; işgal ve katliamlarında kendi benliksel şeytani çıkarları adına önüne geleni yakıp yıkarlarken, bir devletleri dahi olmayan direnişçiler, temel özgürlük hakları ve onurlu bir yaşamı elde etmekten başka hiçbir gayelerinin bulunmadıkları gerçeğiydi. Onların, hiçbir söylem ve eylemlerinde ırki, toprak ve devlet olma iddiaları bulunmayıp, tamamen eşit hakları savunan bir adalet arayışı ve ezilenleri müdafaa azmi olmasına rağmen, maalesef emperyalistlerin yalanlarına kanılabilinmiştir. Köle olmaktansa, insanca ölme daha şerefli değil midir?

Eğer dünya; alçaklara karşı kahramanlar ve bencil politikacılara karşı liderler çıkarmaz ise; insanca yaşayabilmek mümkün müdür?

Türklerin tarihsel şerefi olan Osmanlının yıkılmasıyla İslâm toplumları tek başlarına kalarak güçlerini yitirmiş, halifelik misyonunu kaybetmesinin akabinde dünyadaki adalet lağvedilmiştir. El Kaide’nin Batıyı dize getiren duruşu gözleri Türkiye’ye çevirmiş, bir esinti olarak dahi İslâm toplumları üzerindeki etkisini sürdüren Müslüman Türkiye’nin laik devleti, onlarla aynı düşünceyi paylaşmasına ve birçok paydada ortaklık yapmasına rağmen, o güne kadar adam yerine konmamış, ciddiye alınmamış ve sürekli dışlanmıştır. Ancak Müslüman Türkiye halkının haykırışları, geçmiş tecrübelerinden dolayı haçlıları ürkütmüş, Türkiye’nin dışlandığı bir siyaset arenasından, biranda saygı gören, önemsenen ve işbirliğine ihtiyaç duyulan bir seviyeye yükselmesi; bilinmelidir ki Usame Bin Ladin ve El Kaide sayesinde olmuştur.Unutulmamalıdır ki evrim hipotezinin ortaya koyduğu gibi, insanlar hayvan değildir, dolaysıyla yemek, içmek, süslenmek, giyinmek ve barınmaktan çok daha üstün değerlere sahiptir. Ayrıca insan, bio-mekanik bir yaratık olmamasından duyguları vardır; bilim, teknoloji ve mantık saçmalamasıyla iktidarlarca denetimi mümkün değildir. Ki bu tartışılmaz değerleri uğruna karşılıksız canı pahasına direnmeleri, onların bir hayvan yada bio-mekanik yaratıklar değil, bir insan olduklarına açık bir kanıttır. Ne var ki insanı insan yapan bu değerleri umursamayan materyalist yaratıklar, her ne kadar hilkatte bir insan görünümünde iseler de, gerçekte hayvanlardan da daha aşağı ucubelerdir…

 

Terörist; hak ve özgürlük adına mücadele eden onurlu direnişçiler değil, temel hak ve hürriyetleri gasp eden bencil politikacılar ve totaliter barbar devletlerdir.

Ruhunda iman, inanç ve vicdan taşıyan onlardır ki, ancak haksızlıklar karşısından susmayıp, Hak ve adalet adına terörist iktidarlara karşı onurlu ve vakurlu mücadele veren insanlardır.

Başbakan Erdoğan, Davos zirvesinde İsrail Cumhurbaşkanını alkışlayanlara tepki göstermiş, ama İsrail’in insanlık suçlarını “İsrail’in güvenlik kaygılarının meşru olduğu” gerekçesiyle haklı gören Barack Obama’ya övgüler yağdırmış, tanrı misali saygı ve tazimde kusur etmemiştir. Bu aşağılayıcı çelişki, “hangi Erdoğan” sorusunu mecbur kılmaktadır. Öyleyse Davos duruşu, seçim öncesi senaryolaştırılan politik bir şov muydu? Ayrıca milletine göstermediği sevgi ve saygıyı ona duyarak, can güvenliği için Türkiye’yi seferber edip kuş uçurtmamış, dolayısıyla kimin adına o görevi sürdürdüğü de ispatlanmıştır.

Obama’nın ifadesiyle; İsrail’in işgal ve katliamları meşru ise, neden El kaide, Hamas veya diğer direnişçilerin savunmaları gayr-i meşru? Yoksa Müslümanlar insan değil, yahudi ve hıristiyanlar kadar yaşam hakları ve kendilerini savunma özgürlükleri yok mu?

Müslüman Türkiye Milletinin uyanışından fevkalade çekinen Haçlı Batı, El Kaide’ye destek vermemesi adına PKK ile eşdeğer tutmakta, Obama’nın açıklamalarında da görüleceği üzere; şeytani bir manipülasyonla Türkiye milletini, şahsi hiçbir çıkar gözetmeksizin sadece hak, adalet ve bağımsızlık adına CİHAD eden El Kaide’ye karşı kışkırtarak, kendileri gibi ırkçı, vahşi ve çıkarcı PKK ile aynı kefede değerlendirebilmektedir. Zaten beslediği ve Türkiye’nin silmesine izin vermediği PKK’yı, özellikle El Kaide’ye yada İslâm’i bir direnişe karşı joker kullanmakta, zaten laik Türk devleti de gerekli tüm desteği kendilerine vermektedir.

Terörist ABD liderliğindeki NATO çetesinin Afganistan’daki işgal ve katliamları, maalesef kardeş Müslüman Türkleri lekelemiş ve affedilmez bir ihanetin içine sürüklemiştir. Taliban, Afganistan’ın yerli halkı değil mi? Kime ne oradaki rejimden? Seçimle başa gelmiyorlar mı? Filistin’deki Hamas ve diğer İslam ülkelerinde yapılan seçimlerdeki iktidarları halklar belirlemiyor mu? Neden Komünist ve monarşist iktidarlara karşı muadil savaşı sürdürmüyorlar?

Sorun demokratik rejim ise; neden Suudi Arabistan, Ürdün ve Körfez Ülkeleri aleyhine aynı yaptırımı gerçekleştirmiyorlar? G-20 zirvesinde; Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın karşısında eğilerek rükua varan ABD Başkanı Obama değil miydi? İnsani değerler taşımadıklarından para için yapmayacakları hiçbir şeyleri olmadığı gibi, görüldüğü üzere secdeye varıp tapınırlar bile… Nasıl oluyor da bu pespaye Obama’ya güveniyor ve hayranlık duyabiliyorsunuz?

İzlediğim kanallardaki özellikle bayan gazeteci, aydın, sanatçı, politikacı ve bazı kadınların Obama hayranlıkları, iltifat, methiye ve aşk serenatları, neredeyse altına yatmaya hazır bir düzeydedir. Oysa şeytanın ne kadar cazibeli, sempatik ve yüzüne bakanı başka alemlere götüren derecedeki eşsiz güzelliğini, bilgisini, aklını ve tatmin edici cinselliğini biliyor musunuz? Görülmediği halde insanları baştan çıkarabiliyorsa, görülse ne olur, bir hayal edin bakalım…

Adil olun ki dünyada ne bir savaş, ne de bir suç kalsın… Neden adil olmayı deneyerek tüm sıkıntıları kökten çözmek istemiyorlar da, kurguladıkları yeni şeytani plânlarla iblisliklerini sürdürmeye çabalıyorlar? Çünkü onlar insan değildirler…

“Ya Ol, Ya Öl… İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.” Goethe

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda CİHAD ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütuftur.” Maide. 54

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 11:24 0 yorum

Etiketler: Barack Obama, Başbakan Erdoğan, El Kaide, Mehmet Ali Şadoğlu, Müslüman Türkiye, Osmanlı, Usame Bin Ladin

07 Nisan 2009 Salı

Ahmaklar…

Kapalı kapılar ardında yapılan gizli pazarlıklar bir yana; Barack Obama’nın mecliste yaptığı yaldızlı konuşma, tıpkı yakışıklı, zengin, sempatik ve şöhretli bir erkeğin kız arkadaşını iltifat ve vaatlerle kandırması akabinde bakireliğini bozmasının ardından terk etmesinden farksız bir samimiyetsizlik ve çıkarcılık içerdiği, dikkatli bir irdelemeyle anlaşılacaktır.

Hatırlanacağı üzere; ABD başkanlık seçimlerinde ve başkan olmasından sonra Türkiye’ye hiçte öyle ifade ettiği bir sıcaklık duymamış ve dostluk eli uzatmamış olan Obama; Erdoğan ve Gül’e uzak durarak, zoraki bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Davos sonrası esen negatif havayı dağıtmak ve ruhu olan İsrail ile Türkiye arasını bulabilmek amacıyla böyle bir telefon görüşmesi yaparak ilk adımı atmış, sonrasında hiç planında olmayan Türkiye ziyaretini gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Türkiye’ye karşı fevkalade önyargılı olan Obama, Ermeni Diasporasına peşin ve açık kredi tanıyarak, “Ermeni Soykırım” iddiasını kabul edeceği taahhüdünde bulunmuş, dolayısıyla bugünkü açıklamalarının tam tersi bir politika güdeceğini deklare etmişti.

TBMM’deki sözde milletvekillerinin, generallerin ve Türk kamuoyunun gözlerinin içine bakarak değişmediğini ve Ermeni konusuyla ilgili görüşlerinin devam ettiğini ifade ederek, kendince dönmesi mümkün olmayan söz ve kararlılığının duruşunu sergiledi.

Obama, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirasına inanmış ve gereğinin yapılması için Türkiye’ye baskı uygulayarak; başlayan müzakereleri izlediğini, böylece Türkiye’yi cesaretlendirerek ve soykırımın tanınmasıyla ilgili yolun hızlı olmasını talep ederek, Türklerle Ermenilerin aynı noktada buluşacakları vurgusu yapmıştır. Zaten “Ermeni Soykırım” yalanını kabule hazır Cumhurbaşkanı Gül’e atıfta bulunarak, başarılı gördüğü çalışmalarını takdir etmiş, kimsenin bu müzakereleri saptırmamasını isteyerek, bu konunun derhal halledilmesi talimatı vermiştir. Obama, Ermenilerin Türkleri değil, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını alçakça savunarak, “Her ülkenin bu anlamda geçmişiyle hesaplaşması gerekir. 1915’te yaşanan olaylar var” cesaretini gösterebilmektedir. Acaba bu fütursuz cesareti nereden almaktadır?

Yani özetlersek; ya siz doğrudan kabul edin, ya da ben kabul ederek, 1915’teki vahşi ve hain Ermenilerin ağlattığı gibi ananızı ağlatırım demiştir. Önce sınır kapıları açılacak, sonra da namussuz aydınların özür dilemesi gibi devlet özür dileyerek, Ermeni soykırım yalanı meşruiyet kazanmak suretiyle hak, adalet ve merhamet simgesi Türkler, soykırım gibi kapkara bir utançla damgalanacaktır. Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev‘i, onurlu protestosundan dolayı tebrik ederim…

Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin başındaki bir siyasetçi olarak; şerefli tarihine ve acımasızca katledilen atalarına ihanet edercesine, “KİM HAKLI, KİM HAKSIZ” sorusuna bir siyasetçi olarak karar veremeyeceğini ifade edebiliyorsa, derhal oturmaya lâyık olmadığı o koltuktan istifa etmeli ve yargılanmalıdır.

ABD, artık İslam dünyasına karşı savaşla bir zafer kazanamayacağını, gerek ekonomik, gerekse askeri açıdan mağlup olmanın hezimetini kavramasından strateji değiştirme zorunda kalmış, barış ve uzlaşma adına yeni bir imaj rüzgarı estirilerek, Obama’nın sahneye konulduğu gerçeği her ne kadar bizim ahmaklarca anlaşılmamakta ise de, yeni politikaları, aynen bir fahişecedir.

ABD Başkanı Baracak Obama, tıpkı bir fahişe gibi önce cezp edecek, sonrada elinde ve avucunda ne varsa alarak, tüyü yontulmuş tavuğa döndürecektir. Öldürmeyecek, süründürecektir.Artık, etkileyip satın aldıkları Müslüman kimlikli iktidarları cepheye sürerek, kendilerine tehdit gördükleri Müslümanları vurduracak ve planladıkları sömürge düzenini kurarak, eskiden olduğu gibi doğrudan hedef olmak istemeyeceklerdir. Yahudi lobisinin egemen olduğu ABD’de Obama bir HİÇTİR ve istesede yapabileceği hiçbir şeyde yoktur.

Davos’taki İsrail gerginliği kendilerini korkutmuş, apar topar Obama’yı Türkiye’ye gönderip sinsi planlarını devreye sokarak, Türkiye-İsrail ittifakının sağlamlaştırılmasına çalışılmıştır. ABD ile İsrail, ruh ile beden gibidir ve bütünlüklerinden hayat bularak, kan ve şiddetle beslenirler. Asla tartışılmaması gereken temel gerçek; İsrail=ABD=İşgal=Soykırım

 

Obama, TBMM’deki konuşmasında katil İsrail’i kayırarak, “Biz terörün kullanımını dışlamalı ve İsrail’in güvenlik kaygılarının meşru olduğunu anlamalıyız.” sözleriyle, hâlâ nasıl barbar, adaletsiz ve merhametsiz olabildiklerini kanıtlamakta; işgal edilen, vahşice öldürülen, evleri yağmalanan, binlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanları hiç tasa etmemeleri, asla samimi olmadığını ortaya koymaktadır. Obama bilmelidir ki, eğer ifade ettiği barış; bir kölelik, adaletsizlik ve müstemlekesel bir yaşam ise; onu hiçbir Müslüman kabul etmez ve kanının son damlasına kadar savaşır…

Obama’nın, “ABD’de pek çok ailede Müslüman üyeler var. Ben de bunlardan biriyim” sözleri, bana laik ve Kemalistlerin sözlerini hatırlattı. Bilindiği üzere onlarda, İslâm’a ve Müslümanlara olan ezeli hasımlıklarını kamufle edebilmek için, “Benim anam, teyzem veya ninem de başörtüsü takar, namaz kılar ve hacca giderler, dolayısıyla bizde Müslüman bir aileden gelmekteyiz.” derler, sonrada kin ve nefretlerine devam ederler.

Yüzyılın önemli sorunları olarak “İklim değişikliği, ekonomik kriz, terör, ölümcül silahların artması”‘na işaret eden Obama, bütün bu kötülerin ürediği merkez ABD’nin olduğunu itiraf edebilecek bir özürde bulunmaktan ise, sözde endişe duyduğu bu zorlukların aşılmasında kendisine ortaklar aramakta, böylece asıl hedefi şaşırtarak, bizzat sorumlu olduğu felaketlerden sıyrılmaya kalkışmaktadır. İfadesinde; ”Hiçbir ulus bu zorluklara tek başına karşı gelemez. O yüzden birbirimizi dinlemeli, müşterek sorunlarımızı paylaşmalıyız” diyerek, bu mesajı getirdiğini, Gül ve Erdoğan’a ilettiğini söyleyebilmektedir. Peki, bütün bu şeytani zorlukların müsebbibi kendileri değil midir, konuşmaktan öte ne yapmaktadırlar? Irak, Afganistan, Lübnan Filistin ve kendi insanlarını kan denizine çeviren, milyonlarca masumu katleden, ırzına geçen, dışkılarını yediren, yağmalayan ve işgal eden kimdir? İmha edeci silahları üreten ve dünyaya satan ABD ve İsrail değil midir?

Gerçekten samimi bir barış isteğinde olduğunu kanıtlayabilmek adına; öncelikle Müslüman toplumlardan ÖZÜR ve AF dilemesi gerekmez mi?

Asıl hedeflerinden biri olan ve fevkalade tehlikeli görüp, müstemlekeleri altına alamadıkları ve savaşmaya cesaret edemedikleri İran ile ilgili olarak da; “Bölgede barış İran’ın nükleer silahlardan vazgeçmesiyle olur. Dünyanın bu bölgesi şiddetten yeterince payını aldı. İran liderlerine de gayet net söyledim ki; müşterek hedeflerimize dayanarak, İran’ın da yapması gereken şeyler var. İran çok büyük bir medeniyet. Bu yüzden biz onlara bırakıyoruz seçimi.”

Siz kimsiniz ya… Sürekli şantaj, tehdit ve korkuyla Müslüman halkları sindirebileceklerini mi sanıyorlar? Hak bir ölümün, Müslümanlar için ebedi bir yaşam olduğunu bilmiyorlar mı? Neden önce kendi nükleer silahlarından başlayıp da, silah üreten fabrikalarını kapatmakla ilk adımı atmıyorlar? İran’a karşı gösterdikleri tepki ve savaş çığırtkanlığını, neden kendileri gibi dünyaya meydan okuyarak tehdit eden Kuzey Kore’ye yapmıyorlar? Yoksa Müslüman olmadıkları için mi?

Obama,dünya ve Ortadoğu’daki Müslüman direnişini ve şahlanışını, ancak Türkiye ile kırabileceğini çok iyi bildiğinden, yumuşak karnı olan AB sürecini kurnaz bir ustalıkla işleyerek; “21. yüzyılda ABD, Türkiye’nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir. Türkiye önemli bir müttefik ve ortaktır” riyakâr açıklamalarına karşılık, Sarkozy ve Merkel’den tokat gibi cevap geldi. “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusu birliğin işidir. ABD’nin değil. Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız ve karşı olmaya devam edeceğiz.”

ABD, müttefiki olan Suudi Arabistan’a güvenlik,, Mısır ve Ürdün’e ticaret ayrıcalığı ve para, Türkiye’ye de AB üyelik destleğini vererek, İsrai’in egemenliğini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak tüm söz ve çabalar beyhude olup, sonunda hem ABD hem de İsrail, yıkılıp yok olmaktan kurtulamayacaklardır. Dünya ekonomisini altüst eden zelil bir devletin, daha kendilerini düzleğe çıkarmayı başaramadan, başkalarına sağlayabileceği bir iyilikten bahsetmesi, ancak kompleksli ahmakların inanılabileceği bir sözdür….

Geçmişteki hezimetlerden ders almayan “Haçlı Ordusu” lideri Obama, 27 AB ülkesi liderine seslendiği konuşmasında, “Batı, İslâm dünyası ile daha yakın başlar ve daha fazla işbirliği için çalışmalı. Türkiye’yi AB’ye almak, bu çabaların önemli bir işareti olacaktır” sözleri, sanırım iktidardaki lejyonerlerin verdiği güvenceden doğmakta, ancak onlar gibi bir kaç söz ve vaatle Müslüman Türkiye milletini satın alamayacağını hesap edilmemektedir. Cumhurbaşkanları Gül gibi, tarihlerinden bihaber olmadıklarını, tarihte ve günümüzde çektikleri acıları her an hissettiklerinden kandırılamayacakları tahmin edilmemektedir. Çünkü Müslüman Türkiye milleti, cazibeli haçlı fahişeleri ve Bizans entrikaları konusunda çok tecrübeli ve uyanıktır. Sakın ha.., ahmak politikacılar, gazeteciler ve sözde aydınların sevgi gösterileri yanıltmasın…Tarihteki barbarlıklarına ve zulümlerine son veren İslâm ordularının yeniden kapılarına dayanacakları korkusu ve zaferleri onları öyle endişelendirdi ki, hemen bir senaryo hazırlayıp Medeniyetler İttifakını tezgahlamış ve eş başkanlığına da Türkiye başbakanı R. Tayip Erdoğan’ı getirerek, insan dahi saymayıp teröristlikle aşağıladıkları Müslümanları etkisizleştirebilme çabalarını başlatmışlardır.

 

Hak ile Batılın bir araya gelemeyeceği Kur’an’da açık bir şekilde vahiy ile belgelenmişken; Başbakan Erdoğan’ın kendini tanrı yerine koyarak, Mevlana’nın sözünü manipüle etmek suretiyle bunun mümkün olduğunun altını çizmesi, onun Kur’an’a, vahye ve Allah’a karşı bir isyan içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Mevlana; “Ben bir pergel gibiyim. Bir ayağım şeriatta durur, diğer ayağımla dünyayı dolaşırım” diyerek, Kur’an hükümlerinden hiçbir taviz vermemişti.

Başbakan Erdoğan; bir Müslüman mı, kendisine vahiy gelen bir peygamber mi, yoksa Allah’ın ayetlerini politik çıkarları uğruna az bir bedel karşılığı satan bir münafık mı?

Kendinin dahi anlayamadığı mucizevi bir duruşla Davos olayı sonrasında, Obama’nın Türkiye’yi dışlayan düşüncelerinde ani bir dönüşüm gerçekleşerek gelmesini dahi muhakeme edememekte, dolayısıyla vurulmuş mühürden kurtularak dönen entrikayı okuyamamaktadır.

Artık Obama ve maalesef lejyonerleri Erdoğan ve Gül hakkında daha fazla bir bilgiye ihtiyaç duymuyor, önleri ve arkaları perdelenmemişler için her şeyin son derece aleni olduğu gerçeğini vurguluyorum.

Aklıma takılan bir başka garaip ise; 22 aydır Türkiye milletinin meclisini boykot eden Genelkurmay’ın, Obama ziyaretiyle ilgili meclise gelmesi; millet mi, Obama mı sorusunu doğurmuş, sözde ilke ve kararlılığından taviz vermeyen Genelkurmay’ın, halk nezdinde ki güvenirliliği elem bir kayba uğramıştır. Acaba PKK’yı destekleyen DTP, yoksa mecliste değil miydi?

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide. 51

“Sen dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Şayet sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların arzularına uyacak olursan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” Bakara.120

Ancak Allah, bu yüzyılı, gelişmeleri ve ileri bilmekten aciz (haşa) olmalı ki, kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm vermekte ve Hz.Muhammed’e inen vahyi redde bilmektedirler.

Tanrıları Obama; kendilerini günahlarından arındırıp cennetsi bir hayatla müjdelemiş olsa gerek ki, gelişmelerden çok memnun ve mutlular…

Türkiye lehine alabildikleri somut, elle tutulabilen tek bir şey var mı?

 

Gönderen Mehmet Ali Şadoğlu zaman: 13:11 0 yorum

Etiketler: Abdullah Gül, Barack Obama, Başbakan Erdoğan, Mehmet Ali Şadoğlu, Menkel, Mevlana, Sarkozy

05 Nisan 2009 Pazar

Konuşmak başka şey, yapmak başka bir şey…

Kendilerinden başka hiçbir toplumu ve inancı umursamayan bencil ve zorba emperyalistlerin uluyan varlıkları, kurtuluş adına kendini insanlığa ve adalete adamış cesur bir lider arayışını mutlak kılmaktadır.

Ruh ile bedenin bütünleşmesinden nasıl bir yaşam doğuyor ise, konuştuğunu yapan cüretli ve kararlı bir insandan da ahlâklı bir lider doğmaktadır. Ancak materyalistleşen adi bir dünyada onur ve vicdanlarını az bir bedel karşılığı satabilen alçak politikacı ve iktidara taşıyan yığınların pespaye işbirlikleri erdemliği doğramakta; hakkın, adaletin ve merhametin lağvedilmesinden adil ve dürüst olmayan bir dünya oluşmaktadır.

Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, G-20 zirvesindeki Müslüman Türkiye milletinin ve işgal edilip ezilen toplumların umutlarını baltalayan keskin dönüşü her ne kadar hayal kırıklığı yaşatsa da, temel politik düşüncesi barbarları kurtarıcı bellemesinden pek hayal kırıklığı meydana getirmemeli, her söz ve eylemi; politik temel düşünce düzeyinde değerlendirilmeli, akılcı bir yargıyla sonuç beklenerek, kesinlikle kanılmamalıdır.

Gerek Türk milletinin, gerekse İslam dininin amansız bir düşmanı olan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel sekreteri olmasına, tartışılmaz haklı gerekçelerle karşı çıkıp, sanki bir değişim olmuşçasına birkaç saat sonra kabul etmesi, takdir edileceği üzere onursuzluğun, satılmışlığın ve adiliğin açık bir kanıtıdır. Erdoğan, bu kahredici ve aşağılayıcı dönüşünü; “Çekincelerimizin sayın Obama’nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi” açıklamasına, literatürde karşılığı olabilen bir söz bulamıyor, kendisine gelen dolaylı bilgilerle geri adım attığını savunabilecek bir gerekçeyi utanmadan ifade edebilmektedir. G-20 zirvesinde Obama ile kol kola pozlar verip konuşabilirken, neden bu fevkalade önemli sorun ile ilgili doğrudan taahhüt alamadı ve Rasmussen’e geri adım attıramadı?
Velev ki Obama’nın doğrudan garantörlüğü mevzu bahis olsun… ABD’nin temel politikası apaçık ortada ve ormanlarda yaşayan hayvanlar dahi onlara inanmazken; bugüne kadar hangi ABD başkanı sözünü tutmuş, Türkiye’nin lehinde samimi bir tavır almıştır?
Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına ilişkin açıklama yapan Başbakan Erdoğan’ın şu ifadelerini okudukça kanım donmakta ve ne acıdır ki, maalesef T.C. vatandaşı olmaktan utanç duyan bir duygu içinde kıvranmaktayım. “Bildiğiniz gibi G-20 seviyesinde de bu konu gündemdeydi. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin bazı liderleriyle de konuştuk ve çekincelerimizi de çok açık ve net bir şekilde iletmiştik. G-20 zirvesinde de tekrar gündeme geldi, orada da anlattık. Sayın Obama ile de bunları yine orada görüştük. Tabi bugün sabahtan itibaren de Avrupa liderlerinden bazıları bizi aradılar. Onlarla da görüşmelerim oldu. Cumhurbaşkanımızla da sürekli irtibat halinde olduk. Çekincelerimizin sayın Obama’nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi. Son gelinen noktada temennimiz odur ki; bu çekincelerimize dair verdikleri garantiler yerine getirilir. Kaldı ki yarın akşam sayın Obama Türkiye’ye geliyor. Sanıyorum parlamentoda yapacağı konuşmada da bu konulara değinebilir. Ayrıca biliyorsunuz Medeniyetler İttifakı’nda Rasmussen’le birlikte katılacağımız bir toplantı olacak. Orada büyük ihtimalle bu konular üzerinde durulacak.”

Rasmussen, tanınan alçaltıcı ve yıkıcı kredi öncesinde; acaba özür dilemiş ve göstermelikte olsa geri adım atmış mıdır?

“Türkiye’nin endişelerini anlıyorum. Genel sekreterlik görevi boyunca Türkiye ile yakın işbirliği içinde olacağım.”

Ne de olsa; Türkiye, stratejik olarak önemli bir ittifak taşeronu, Avrupa ve Ortadoğu arasında köprü rolü oynan bir emir eri ve Haçlı Batının üzerinden kolaylıkla geçebildiği bir odalık … Çok bile…

Peki, AB’nin sözde dost liderleri ne demiş?

Rasmussen’in NATO Genel sekreterline adaylığı için ittifak kuran amansız Türkiye ve İslâm karşıtı Haçlı Batı’nın şövalyeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’nin baskı ve tehditleri, Türkiye’yi savaşsız mağlup etmiştir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, “AB’ye aday olan bir ülkenin AB üyesi Danimarka’nın başbakanını veto etmesi yanlış olur. Türkiye’nin AB sürecine zarar verir.”

Alman Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Sekreteri Alexander Dobrindt, “Türkiye’yle sürdürülen AB üyelik müzakereleri bir an önce sona erdirilsin. Kendi kendime, Türkiye’ye her zaman anlayış mı göstermemiz gerektiğini soruyorum. Üyelik müzakerelerini hemen kesmek daha dürüstçe olacaktır. İslami propagandayı NATO’nun geleceğinin ve Avrupa değerler düzeninin üzerinde tutanların AB içinde yeri yoktur.”

AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn; “Türkiye, çok beğenilen Rasmussen’i desteklemeyerek hata yapıyor. Ankara’nın tavrının, Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkiler. “ Olli Rehn; ROJ TV ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’i aşağılayan karikatürleri savunarak, “Bu durumda, AB üyesi ülkeler ve AB vatandaşları, ifade özgürlüğü gibi değerler konusunda Türkiye’nin uyum düzeyini sorgulayacaktır.”

İtalya’nın “kart zampara” başbakanı ve Erdoğan’ın kadim dostu Silvio Berlusconi; “Erdoğan’ı ben ikna ettim.”

Ey adaletli dinleri, vatanları ve İstiklalleri uğruna şehid düşen yiğitler!

Berzahtan mutlaka lanetli ihanetleri görüyor, geriye gözü yaşlı bıraktığınız dul ve yetimlerinizi tasa etmeyerek, canlarınızı ve mallarınızı feda ettiğiniz hak dininiz ve vatanınızın hain varislerinizce nasıl peşkeş çekildiği ızdırabıyla yanıp tutuşuyorsunuzdur. Ancak merak etmeyiniz… O hainler, mutlaka layık oldukları o cehennemde acı içinde hesap verecek ve birgün, geçici saltanatlarını terk edeceklerdir. Kahrolsun nankör ve hainlere…

Erdoğan, bir taraftan “Almanya, bizi bu şekilde tehdit edemez” derken, diğer taraftan ise teslim olabilmektedir. Bir taraftan NATO’nun en büyük ikinci üyesi olmakla gururlanırken, diğer taraftan NATO Genel sekreterliğine aday olmaya cesaret edememekte, ancak artık bir yardımcılığa bile tenezzül ederek şart koşabilmekte, dolayısıyla övünebilmektedir. Yazıklar olsun…

Kaçınılmaz haklılığının arkasında dimdik duramayan, tehdit ve şantajlara boyun eğen, maddi çıkarları, vazgeçilmez manevi menfaatlerinin üzerinde tutan, gücünü ve aklını pazarlayamayıp, dinine ve milli değerlerine fiyat etiketi koyan bir politikacı; ASLA BENİM BAŞBAKANIM ve CUMHURBAŞKANIM OLMAMAZ…

ABD Başkanı Barack Obama’nın teslimiyetten dolayı Türkiye’ye teşekkür etmesine mukabil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de “Kaygılarımıza hak verilmesinden memnuniyet duydum. Obama’ya teşekkür ederim” açıklaması, Türkiye’yi nasıl trajikomik bir tiyatro sahnesinde oynatabildikleri gerçeğini ortaya koymakta, dolayısıyla milletime, ancak “BAŞINIZ SAĞOLSUN” temennisinde bulunmaktan başka, şimdilik elimden birşey gelmemektedir.

Politik tanrı Obama geldi ve emperyalist vahşi hayallerini sinsice kabul ettirerek geri dönecektir. Kaygılara hak verilmesine yetiniliyor ama sonuçta hiçbir ilerleme kaydedilmeyerek, sürünmeye devam ediliyor… Tanrı Obama’nın gelme şerefi neyimize yetmiyor ki? Dışkısını dahi korumaya alarak, Türkiye’nin kanalizasyonlarına emanet etmeyen müphem bir tanrının Türkiye lehine düşünebileceği bir iyilik ve fayda mümkün olabilir mi?

Suyuna varıncaya kadar herşeyini ülkesinden getiren Obama; madem dost ve müttefik saydığı Türk devletine ve milletine güvenmiyor, neden geliyor? Bu durumda, kendisi misafir sayılabilinir mi?

İslâm peygamberi Hz. Muhammed ve Müslümanları teröristlikle suçlayan ve savaş açan NATO’nun Türkiye ve İslâm ülkeleriyle olan düşmansı politikası, artık gizli değildir ve bu gerçeği hain hiçbir figüran örtbas edemez.

Medeniyetler ittifakı projesi, tamamen İslâm’ı ve Müslümanları bağımsız kılmak istemeyerek ve etkisizleştirmek adına manipüle edilmiş bir düzmece; savaşlarının, işgallerinin, katliamlarının yegane nedeni olan hıristiyan ve yahudi dünyasının satın aldıkları Müslüman kimlikli münafık iktidarlar aracılığıyla İslam dünyasını hapsedip, köleleştirme amacı taşımaktadır. Barış, ancak vahyin emrettiği bir düzende sağlanır ve tarih, bunun birçok örnekleriyle doludur. Hak, adalet, merhametin ve sosyal devletin adresi olan İslam medeniyeti ile; zulmün, barbarlığın, emperyalizmin ve kapatilazmin kendisi olan Batı medeniyetinin ittifakı mümkün olabilir mi? Hak ile Batıl birarada yaşayabilir mi?

Her ne kadar “oy” kullanmadıysam da, Erdoğan’a ve Ak Partiye verdiğim destekten dolayı yakınlarım ve milletimden özür diliyorum…

Yaratıcı Yüce Allah’ın intikamı ve hesabı acı ve çetindir.

About these ads
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 4.819 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: