Ben de iddia edilen o örgütün üyesiyim…

Yasa yapıcı TBMM, tamamen Batı hegemonyası altında aldığı kararlarla millette ne din ne de aidiyet bırakmıştır. Bu sebeple TBMM, milletin değerlerini silip süpürmüştür.

Milletinin değil Batı’nın değerlerini baz alarak çıkardığı kanunlarla işgalci buyurganlardan farksız bir konumda bulunan TBMM, uğruna can veren ecdadın dini ve milli değerlerini öylesine bertaraf etti ki; Allah’a, Peygambere, milletin yüce dini İslam’a ve şerefle taşıdığı Türk kimliğine saldırı ve hakaretleri düşünce ve ifade özgürlüğüyle bağdaştırarak yaptırımlardan kaçınmış, dolayısıyla tartışılmaz değerler milletin evlatlarınca savunulur hale gelmiştir.

İnsanı insan yapan ruhu ve değerlerinin gücüdür. Makineler misali kodlayıp programlayamazsınız.                                                                

CHP’nin eski Genel Sekreteri ve vazgeçilemeyen gölge lideri Önder Sav adlı kâfir, yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)’e hakaret yapmasından ötürü vatandaşların şikâyeti üzerine aleyhine açılan davada, Yargıtay’ın 1992 yılında aldığı, “Allah’a küfretmek suç değil” kararını delil göstererek, “Allah’a küfretmek suç değil de Peygambere sövmek mi suç olacak” savunmasıyla, millet değerlerinin devlet teşvikiyle nasıl aşağılandığını ortaya koymuştur.

Oysa Atatürk’e, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, hatta sokaktaki birine dahi hakaret etmek suç ama Allah’a, Peygambere ve dine hakaret suç değil!’  

Eğer Önder Sav, tıpkı Hrant Dink misali hak ettiği cezaya çarpılmaz ise, şüphe olmasın ki milletin Müslüman bir evladı kendisini mutlaka cezalandıracaktır. Belki Allah karşıtı laik rejimce beraat ettirilebilir ama Allah katında bir cihad ve mükâfatı sonsuzdur. Ayrıca her ne kadar CHP varlık amacının Allah, Peygamber ve İslam düşmanlığı aşikâr ise de, yine de Müslümanlarca desteklenebilmesi lanetin ta kendisidir. 

Atalarının yolunu izlemiş olan azılı Müslüman Türk hasmı Hrant Dink’in; “’Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarda mevcuttur sözlerinin bağışlanabilmesi yahut fikir hürriyetiyle bağdaştırılabilmesi nasıl mümkün olabilir? İfade etmiş olduğu Türk kanı da, Müslüman Türk kanıdır. Yani şehit kanıdır! Hatırlayacağınız üzere 1915’teki Ermeni eşkıyalar, sadece Müslüman olan Türk ve Kürtleri katlediyor, Müslüman olmayanlara dokunmuyorlardı.

Hrant Dink’e destek çıkan yığınların bir kısmı Türk ya da Kürt olabilir ama asla vahye iman etmiş Müslüman ve hain Ermenilerden vatan topraklarını kurtaran ecdadımızın torunları değillerdir. Zaten kalabalığıyla övünülen sürü incelendiğinde; BDP’nin terörist vekilleri, pkk’lılar, sol terör örgütleri, CHP’liler, Ermeniler ve nerede bir İslam düşmanı var ise oradaydı. Yoksa kanının pis olduğunu ve ancak Ermenistan’la bütünleşildiğinde temizleneceği gibi bir aşağılamaya muhatap herhangi bir Müslüman Türk ya da Kürt’ün, düşman saflarında yer alabilmesi imkânsızdır. Dolayısıyla sokaklara dökülenlerin neredeyse tamamı haindirler. Ancak o Türk ve Kürtlerin ya Batı’dan damızlık olarak getirtilen haçlıların fışkırttığı ürünler ya da Ermenilerce tecavüz uğrayan kadınların doğurdukları döllerdir.

19. yüzyılda yaşamış evrimci C. Darwin; Düşünün ki, birkaç yüz yıl önce Avrupa Türkler tarafından işgal edilmişti. Dünyanın çokta uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağılayıcı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini görüyorum” öngörüsünün nasıl gerçekleştiği ortadadır. Avrupalılar değil, bilakis Müslüman Türkler kendilerini elimine etmişlerdir.  

Yahudilerin ünlü din adamı Haham Sofer de; “Müslüman Türkler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir.”

İngiltere’nin başbakanlarından Gladstone; “Türkler, insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu da yok etmeliyiz.”  

Şükürler olsun ki, Müslüman milletimiz; özündeki imanından dolayı bugüne kadar hiçbir topluma ırkçılık gütmemiş, kan akıtmamış ve sadece haksızlıklara karşı mücadele etmiş bir millettir. Ancak CHP Diktatörlüğünün milleti inancından koparıp ırkçılıkla yoğurma baskısı aleyhimize bir delil olmuştur.  

İşte adı Türk olup da Batı ile aynı düşünceyi paylaşan bir parlamento ve devlet!

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2010 yılında Türkiye’nin Hrant Dink’i koruyamadığına dair karar vermiş ve mahkemenin, Türk resmi makamlarının da Dink’in öldürülme soruşturması sürecinde eleştirmişti. Acaba aynı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Avrupa ülkelerinde yaşayıp ırkçılar tarafından çocuklar dâhil diri diri yakılırken, başları kesilirken, hunharca katledilirken, dövülerek öldürülürken ve malları yağmalanırken  Türkleri koruyabilmişler mi? Katliamların vuku bulduğu herhangi bir Avrupa ülkesi aleyhine karar almış mı? Mal ve can güvenlikleri sağlayabilmiş mi? Resmi makamları eleştirmiş mi? Türklerin yaşam haklarını savunmuş mu? Yardım ve yataklık yapan ülke istihbarat birimleri aleyhine dava açmış mı? Hangi yaptırımları uygulamış?

Neden? Çünkü onlara göre Müslüman Türkler, insanlığın insan olmayan numuneleridir…   

Daha dün, Danimarka’da ırkçı bir grubun saldırısına uğrayan Türk gencinin beyzbol sopalarıyla dövülerek öldürülmesini gündemine almış mı? Damimarka devletinden hesap sormuş mu?  Müslüman Türk milletine tarihinin en korkunç hakaretini yapan Hrant Dink’i öldürenler 30 saat içinde devletimiz tarafından yakalanıp, Hrant Dink’i Müslüman Türk milletine sövdüğü için kahramanlığa yücelterek neredeyse Batı’yı memnun edebilmek için harakiri yapmayı dahi göze alabilen devlet, vicdanını ve adalet duygusunu bitiren esaretiyle Hıristiyan ırkçılar tarafından öldürülen yüzlerce Müslüman Türk’ün katilleri için hiçbir baskıda bulunamıyor ve milletinin hakkını arayamıyor. Danimarka’da öldürülen gencimiz için aradan günler geçmesine rağmen cani on kişiden biri bile yakalanamıyor ve Kopenhag polisi, hala olayı aydınlatmak için çalıştıklarını söylüyor ama hiçbir Batı ülkesinden tek bir ses çıkmıyor.

Eee, nasıl olsa öldürülen Müslüman Türkler; aşağılayıcı ırka mensup teröristlerdir…

Türkiye’de ise Hrant Dink için yer yerinden oynuyor, hükümet başta olmak üzere medya ve zihinleri iğfal edilmiş yığınlar, Hrant Dink’in ne yaptığına değil yakaladıkları kahraman eylemcilerle de yetinmeyip, doğrudan onuru aşağılanmış Müslüman milleti ve resmi yetkilileri mahkûm etmeye kalkışıyorlar.

Ermeni Diasporası, Avrupa ve Türkiye’deki uzantılarının kurdukları tuzağa düşen hükümet ve muhakemeden yoksun halkımız, Ermeni Soykırım iddiasını perçinleştirebilmek için öyle propaganda yapıp milleti ve devleti suçlu göstermeye çalışıyorlar ki, maalesef milliyetçi ve muhafazakâr medya denen münafıklarda alet olup, düşmanları güçlendiriyorlar.

Neymiş efendim? Bu eylem iki kişinin yapabileceği bir organize olmayıp, mutlaka arkalarında Ergenekon, Balyoz ve Kafes terör örgütlerinin bulunabileceği ihtimalidir. Hrant Dink’in sindirilemez hakaretine sadece onlar değil, inanıyorum ki milyonlar tepki göstermiş ve Hrant Dink’i öldürmek istemişlerdir. Belki o örgütlerce de planlamış olabilir ama Ogün Samast’ın Cuma namazını kıldıktan sonra abdestiyle Hrant Dink’i öldürmesi, Allah’ın kendisine lütfettiği bir gazaydı.

Güya Ergenekon ve diğerlerini suçlatabilmek için düştükleri tuzağın farkında olmayan gafiller, Müslüman bir Türk’ü güçsüz gösterebilmek için ellerinden geleni ardına koymakta ve kendi kafalarına çakmaktadırlar. İşaret ettikleri ve kodamanların yönettikleri örgütler, aleni bir planın içinde asla yer almaz, polis ve kameraların cirit attığı bir merkezde kendilerini deşifre edecek bir suikastın içinde bulunmaya korkarlar. Bu, ancak inancında samimi bir vatan evladının yapabileceği eylemdir.     

Eğer bir örgüt aranıyorsa, hakaret uğrayan Müslüman Türk milletinin tamamıdır. Dolayısıyla ben de o örgütün üyesi olmayı şeref addederim.

Devletin Batılılaşması ve TBMM’nin Avrupa köleliğini legalleştirebilmek için çıkardığı uyum yasalarına kimse güvenmesin! Batı’dan aldığı talimatla her an çıkardığı yasaları ertesi gün değiştiren ya da “eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz“ gibi maddelerle etkisizleştiren TBMM, güvenilmez bir kurumdur. Açıkça Müslüman Türk milletine meydan okuyarak ecdadımızı soykırım yapmakla aşağılayan Orhan Pamuk karşısında hiçbir şey yapamayan, suçlu çıkmaması adına Batı’nın direktifiyle 301. maddeyi yumuşatan iktidar, Fransa’ya mı kafa tutacak? Zaten alışılagelen şovlarla yenilgilerimizin üstünü örtüp daha da derinlere gömülmüyor muyuz? Esaretimizin şovlar kamufle edildiğini hala göremiyor musunuz?      

Hiç kimse ama hiç kimse bu milletin dinine ve tâbiiyetine saldıramaz, saldıran kim olursa başının ezilmesi vahyi ve İstiklali bir görevdir. Bu Müslüman milletin ecdadı nasıl canlarını vermişler ise, bilsinler ki varisleri de değerleri uğruna öldürmekten, öldürülmekten ya da hapse atılmaktan asla kaçınmazlar.

Herkes haddini bilmeli ve sınırları aşmamalıdır!

Bedel ödemekten korkan devletin boşluğu, hamdolsun ki Müslüman milletin sadık kahramanlarınca doldurulmaktadır. Milletin Müslüman evlatları olmasaydı, ortada ne devlet ne de millet kalırdı…

Hrant Dink’e sahip çıkılıp da Ogün Samast ve Yasin Hayal’i savunmaktan çekinilmesi, Müslüman milletimizin düştüğü duruma açık bir kanıttır. Avrupa ülkelerinde ırkçılar tarafından katledilen vatandaşlarının hesabını soramayanların sözde adalet yaygarasıyla içeride kükremeleri, acizliğin, riyakârlığın ve millet düşmanlığını ta kendisidir. Yahudilerce katledilen 9 Müslüman vatandaşımız için bile Hrant Dink kadar tepki duyulmamıştır. Aksine kusurlu olduklarını söyleyerek İsrail yanlılığı yapanlarda olmuştur. Bakınız bir cemaatin ünlü lideri…

Herkes bilmelidir ki, ne devlet ne hükümet ne de parlamento Müslüman Türk milletini temsil etmektedir…

 

Bu kadarda mı düştün Türkiye!

“’Türk”’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarda mevcuttur açıklamasıyla tepkileri üzerine çekip milli duyguları öfkelendiren Hrant Dink adlı militarist bir gazetecinin sokak ortasında öldürülmesiyle oluşturulan abartı, Türkiye’nin dinden soyutlandığı gibi milli hassasiyetlerden de nasıl koparıldığını ortaya koymuştur. 

Dini ve milliliğini yeryüzünden silebilmek için amansız düşmanlarına karşı tarihi savaşlarla geçerek yüz binlerce şehit vermiş Müslüman milletimiz, önce dinine şimdi de milli varlığına hasım hale dönüştürülmüş, haçlıların küresellik tuzağında kendini inkâr eden teslimiyeti, her alanda hissedilir olmuştur. 

Hrant Dink’in Türk kanına pis dediği, gerek Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi, gerek Yargıtay 9. Ceza Dairesi, gerekse Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından kararlaştırılmış; ancak devletin kendisine hak ettiği cezayı verip layık olduğu hapse atmaması üzerine, milli duygularını canlarından öte tutan birkaç yiğit Türk’ün atalarının yolunu izleyerek müdafaa amacıyla Hrant Dink’i öldürmeleri,  yasalarca suç sayılsa da vicdanen haksız bir eylem değildir. Bu sebeple aşağılanan milleti adına yükümlülüğünü yerine getirmeyen devlet, söz konusu cinayetinde azmettiricisi olarak yegâne sorumludur. Çıkardığı yasaları efendisi Batı ve dâhili uzantılarının direktifleriyle sil baştan yapabilen kararsız bir meclis; milletin değerlerini tahrik edip suça meylettirmekte, dolayısıyla vatandaşını, tartışılmaz değerlerini müdafaaya zorlayıp sonra suçlamaktadır.    

Aslında eylemi gerçekleştirenler, geçmişte haçlılara karşı canlarını veren dedelerinin duruşlarını sergilemişler, Müslüman Türkleri Anadolu da yok etmek ve Asya steplerine sürmek isteyen düşmanların politika arenasında elde ettikleri zafere halkın geçit vermeyeceği mesajını göndermişlerdir. Dolayısıyla Müslüman ve Türk olan hiç kimse Hrant Dink’in öldürülmesine üzülmez, bilakis millet adına kendilerini feda eden mücahitlere karşı duyarlılık göstermek zorundadırlar. Ağır tahrik karşısında Hrant Dink’i öldürenlerin aldıkları cezaları vicdanen kabul etmek mümkün değildir.

Sıradan bir insana hakaret yapmayı suç sayan yasalar, Türk kanının pis olduğu aşağılamasında bulunan Hrant Dink’i masum addedebilmesi; Türklerin soysuz, Ermenilerin soylu olduklarını tasdik ediyor demektir. Neden?

Herhangi Müslüman bir Türk vatandaşı öldürüldüğünde geberen bir hayvan misali mezara konuyor, Ermeni bir militan öldürüldüğünde ise yer gök inletilerek katiller anında yakalanıyor, topyekûn Ermeni olunabiliyor, 5 yıldır süren mahkeme safhasında öfke ve intikam sıcak tutularak asıl hedef devletin suçlu bulunabilmesi için baskılar uygulanıyor.  Cinayetin örgütçe işlendiğinin asıl  amacı, devleti mahkûm ettirmektir. Acaba Hrant Dink gibi bedeli pahalı ve bir toplumu Ermenileştiren bir cesede dünyada şahit olunabildi mi?

Ermeni terör örgütü Asala’nın saldırılarıyla katledilen onca diplomatımıza aynı duyarlılık gösterilmiş ve Ermenistan tarafından katiller cezalandırılmış mıydı yoksa mükâfatlandırılmışlar mıydı?

Yaşadıkları vatan topraklarını bizlere emanet eden atalarımızın hangi amaç uğruna canlarını verdiklerini öğrendiklerinde, nasıl korkunç bir ihanet içinde olduklarını da anlayabileceklerdir. Lakin şerefli ve adil dedelerini Ermenilere soykırım yaptıkları iddiasıyla özür dileyen hainlerin kurduğu Diaspora hizmetli lobi; yaptığı yaygarayla Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, bakanlar, Ak Parti kurmaylarını, hatta karar veren hâkimi dahi etkileyip, sözde halkın vicdanını yaraladığı gerekçeler, satılmışlığın ve esaretin bir ikrarıdır.  

Hangi halkın vicdanı yaralanmış? Ne zamandan beri Ermeni lobisi Müslüman Türk Halkının vicdanına sözcülük yapıyor? Müslüman Türk Milleti, dinini ve ırkını aşağılayan bir Ermeni’nin hak ettiği cezaya uğramasından rahatsızlık duyabilir mi?

Evet, Müslüman bir Türk olarak vicdanım sızlıyor! Otobüste diri diri yakılan genç kızama; teröristlerin bombalarıyla parçalanan masum vatandaşlarıma; kahpece öldürülen asker ve polislerime; geriye kalan dul ve yetimlere; ayırımcılığa; adaletsizliğe; kişiye özel çıkarılan yasalara; terörist BDP vekillerinin meydan okumalarına; eşleri tarafından hunharca öldürülen kadınlarımıza; haçlıların zincir vurduğu devletime; hak din olan İslam’ın haçlılara peşkeş çekilmesine; asimile edilmiş insanlarıma; dinime yapılan saldırılara ve daha nice ayırımcılık ve haksızlıklara…

Neymiş efendim? İki kişi bu cinayeti işleyemezmiş, arkalarında mutlaka azmettiren bir örgüt varmış. Yazık, hem de öyle yazık ki, her Müslüman Türk’ün tek başına nasıl dünyaya bedel bir inanç ve cesarete sahip olduklarını unutmuşlar.

Kim ki Hrant Dink? Bir tinercinin dahi yanına yaklaşarak öldürebileceği sokaktaki bir insan değil miydi? Vatanı için canını veren bir Mehmetçikten üstün müydü?

Müslüman Türklere hakaret etmeden ve cesedi sokak ortasına uzanmadan önce Hrant Dink’i kim tanırdı? Güya devlet görevlilerinin ihmali yüzünden bu cinayet işlenmiş, ihbar geldiği halde devlet yetkilileri görevlerini yerine getirmemiş ve söz konusu kahramanlar yargı önüne çıkarılmamış. Bu sebeple günde onlarca cinayetin işlendiği, hele eski eşlerinden dolayı ölümle tehdit edilen onlarca masum kadın savcılara yüzlerce şikâyet vermelerine rağmen korunamayıp öldürülmüyorlar mı?

Nice imparatorlukları ve azılı düşmanları dize getirip vahşilerin başlarını vurarak yeryüzünü kötülerden temizleyip hak ve adaleti hâkim kılan kahramanların geriye bıraktıkları torunlarının kendileri gibi fiyat etiketiyle dolaştıklarını sanan sefiller, ecdatlarının yaptıkları gibi değerleri uğruna canların verilebileceği özden öyle uzaklaşmışlar ki, hayretler içinde bocalayıp materyalist mantıkları ve mühürlü kalpleriyle çırpındıkça batıyorlar.

Silahsız Mücahitlerin 11 Eylül saldırılarında da mantıkları durmuş, yenilmez sandıkları ABD gibi bir gücün kendi topraklarında nasıl paçavraya dönüştüğünü kabul etmek istememiş ve komplo teorileriyle saldırıyı ABD’nin yaptığını dahi ileri sürerek debelenip durmuşlardı. Yaratıcı Allah’ın mutlak iradesi ve gücüne inanamayanların acınacak halleri, basit biri olan Hrant Dink cinayetinde gözlemlemekteyiz. Korku, Batıya nasıl hesap verileceği ve art arda alınan Ermeni Soykırım kararlarından duyulan acizliktir.

Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik adlı şahıs; “Bu kadar organize bir cinayette ‘örgüt ötesi örgüt’ aranması gerekirken, örgüt yok denmesi, kamu vicdanında karşılık bulmadı. Tam tersine çok organize bir örgütün varlığını daha da çıplaklaştırdı” ifadeleri, aslında ne kadar zavallı olduğunu kanıtlamaktadır. Madem 30 saatte failleri yakaladılar, neden ısrarla var olduğunu iddia ettikleri o örgütü ortaya çıkaramadılar? Ömer Çelik adlı arkadaş, mandası altındaki efendilerinden o kadar korkmasın! Geçmişte olduğu gibi bugünde atalarının kanını taşıyan bu milletin Müslüman evlatları kendilerini korur. Ermenilere hoş görünebilmek adına ne kadar yaltakçılık yapsa, yargı kararını eleştirse, kendini inkâr etse de; yine avucunu yalayacak, asla Ermenileri ve Batıyı memnun edemeyecektir…                              

Belki de Erivan’da bir sokağa verilen Hrant Dink adı gibi Ömer Çelik ya da başka bir şövalyenin adı da Erivan’da bir sokağa verilir.

Evet, milletinin şerefini müdafaa eden sanıklara verilen cezanın ağır olmasından dolayı kararı ben de vahim bir gelişme olarak buluyor, yakın bir gelecekte ne din ne de Türk milleti gibi bir değerin olmayacağının işareti görüyorum.

Allah’ın dinine savaş açarak vahye şeytan ayetleri diyen Aziz Nesin adlı ateiste gösterdiğim tepki sonrası hapis hayatına mahkûm edişim, nasıl bir örgüte mal edilememiş tamamen inancımın bir reaksiyonu bulunmuş ise, Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast ve Yasin Hayal de herhangi bir örgütçe kullanılmamışlardır. Aksi olsaydı uluslar arası baskıya karşın mutlaka ortaya çıkar ve otuz saat içinde failleri yakalamakla övünen hükümet, açıklamalarıyla tenakuza düşmezdi. Bugüne kadar kısa bir zaman içinde örgütsel hangi cinayet ortaya çıkarılmıştır? Öyleyse neden örgütsel faili meçhul cinayetler aydınlatılamıyor?

Müslüman Türk milleti, duygusuz ve uğruna fedakârlık yapabilecek değerleri olmayan mekanik yaratıklar ya da kiralık katiller mi ki, illa birileri tarafından yönlendirildikleri düşünülmektedir. Her iki eylemci de dini ve milli hassasiyet taşıyan kimlikler olup, aşağılanmalarının karşılığında öçlerini almışlardır. Eğer devlet zamanında fitneciye sahip çıkmayıp adaletle şahitlik yapsaydı, ne eylemciler katil olacak (ki ben katil demiyorum) ne de Hrant Dink öldürülecekti.    

Tıpkı Aziz Nesin olayında olduğu gibi devletin yapması gerekeni milletin evlatları yapmış,  millet değerlerine önem vermeyen devletin boşluğu o devletin hamilerince doldurulmuştur.

Ayrıca kahramanlığa yüceltilerek hain Türk ve Kürtleri Ermenileştiren Hrant Dink’in Türk düşmanı eşi Rakel Dink, Fransa’daki Ermeni Soykırım inkâr yasasının mimarı Valerie Boyer’in işbirlikçi dostu ve destekçisi olduğu halde, maalesef ülkemizde el üstünde tutulabilmekte, şehit analarından üstün bir liyakatte görülmekte ve meydan okumasına fırsat verilebilmektedir.

Bu nasıl bir paradokstur ki, bir tarafta Fransa’ya tepki gösteriliyor, diğer taraftan Ermeniler dokunulmaz kılınabiliniyor…

Bundan dolayı açıkça ifade erdim ki, Hrant Dink, karşılaştığı şiddetli tepkiler ve hakkında açılan davalar akabinde her ne kadar sözlerini değiştirmeye kalmışsa da, o bir suçluydu, onu cezalandıran Ogün Samast ve Yasin Hayal’de ağır tahrik karşısında değerlerini müdafaa etmişlerdir.

Hrant Dink’in; ‘Türk’ Ermeni kimliğinin hem zehri, hem de panzehiridir” ifadesinin ne anlam ifade ettiğini bir düşünün! 

 

Çocuklarını teröre iten analar…

Bakalım bundan böyle masum insanları yaktırarak öldürttükleri kara vicdanları ders alacak mı?

Diyarbakır’da bir otele molotof atarak müşterilerini diri diri yakmak isteyen şeytan döllerini pompalı tüfekle püskürterek yaralayan otel görevlisinin insansı kahramanlığının tüm milletimize örnek olmasını temenni ediyorum.  

Nefsi müdafaanın hayatta kalabilmek için kaçınılmaz bir hak olduğunu defalarca vurgulamış, yaşı 18’den küçük olan canavarlara kesinlikle müsamaha gösterilmemesini, sözde çocuk bahanesiyle suçluya dokunulmazlık ve cezada indirim sağlayan insan haklarını tarumar eden batıl yasalara itibar edilmemesini haykırmıştım.

Buluğ çağını aşmış hiç kimsenin çocuk sayılamayacağı, en ağır ve acımasız bir suç olan bîgünah insanları gaddarca öldürmeyi muhakeme edebilenlerin yaşı küçük gerekçesiyle cezadan muaf tutulmalarının şeytani bir kayırım olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Gerek dinsel, gerek bilimsel, gerek siyasal ve gerekse askeri tarih incelendiğinde, 5-12 yaş arasındaki çocukların dahi nasıl keşifler gerçekleştirdikleri, cemaatlere önderlik yapabildikleri, sanatta ilklere imza atabildikleri, siyasi ve askeri zaferler kazanabildikleri ve insani değerleri yücelttikleri ortadadır. Hayırlı işler yapan çocuklara kendilerinden onlarca yaş büyük insan saygı duyup itaat ederken, neden suç işleyen canilere çocuk muamelesi yapılarak cezadan muaf tutuluyor?

Örneğin; 12 yaşında Osmanlı İmparatorluğu gibi devasa bir devletin başına geçen Fatih Sultan Mehmet ve 5 yaşında beste yapan Mozart gibi; ünlü bilim adamı B.Pascal da, henüz 12 yaşında iken hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu keşfetmişti. 13 yaşındayken ise, hiç kimsenin çözemediği, Eucleides’in otuziki problemini çözmüştü. Pascal, 15 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında Descartes, bunun Pascal gibi bir çocuğun eseri olabileceğine inanmakta çok güçlük çekmiş ve hayretler içinde kalmıştı. 18 yaşında ise, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmişti. Akıl yaşta değil baştadır! Onun için iyi veya kötü fiillerde yaşın hiçbir önemi bulunmamaktadır.

Bu durumda, Batı merkezli uluslar arası hukuk gereği tayin edilen yaş sınırı baz alınırsa; bu insanlara çocuk muamelesi yapılıp devlet idaresi, sanat, din ve bilimdeki muhakeme yetileri ciddiye alınmamalı mıdır?

Neden yaratıcı Allah, seküler rejimlerin dayattığı yaş sınırıyla suçluyu cezadan iltimaslı kılmayıp işlediği suça göre gerekirse idamlarına hükmediyor?

Kendilerine güvenen toplumları tehdit ederek mal ve can güvenliklerini çocuk mazeretiyle iblislere peşkeş çeken rejimler, asıl suçluların ta kendileridirler.

Acaba halk; saldıranların 18 yaşından küçük olmalarını göz önüne alarak, diri diri yakılmalarını, öldürülmelerini, mallarının yağmalanmalarını, gasp edilmelerini, taciz ve tecavüze uğramalarını, bombalarla parçalanmalarını mı izlemeliler?

Onun için Diyarbakır’daki güvenlik görevlisinin, canlarını kendisine emanet eden müşterilerinin diri diri yanmalarını önleyebilmek adına düşmanlara karşı koyması, tüm milletin yapması gereken kaçınılmaz bir vazifedir. Aslında yaralamaya değil doğrudan öldürmeye yönelik tedbir alınmalıdır ki, yasalardan aldıkları cesaret kırılsın ve o vicdansız analar, acının ne olduğunu tadabilsinler.

Unutulmamalıdır ki, güya sırf dil yüzünden işlenen bu vahşet, ancak devlet-millet bütünlüğünde sonlanabilir. Bu sebeple çözümü sadece güvenlik güçlerinden değil,    huzur ve güven adına saldırıya uğrayan ve saldırıya şahit olan her vatandaştan beklemek tartışılmazdır.

Haklı olmayan bir davanın içinde olan, katleden, azmettiren, yardım ve yataklık eden düşmandır; yaş dâhil hiçbir gerekçe, günümüzün bir benzerini yaşadığımız tıpkı İstiklal savaşlarında olduğu gibi düşmanlara acımamalı, müsamaha göstermemeli ve insan zannederek toplumda barındırılmamalıdırlar.

Ancak kötüyle mücadele, iyiliği egemen kılar…

CHP’den isyan provası…

Peygamberimizin, “Münafık, kafirden yetmiş kez daha tehlikelidir” hadisi hayatın her safhasında baz alınmalı, böylece yanındaki maskelilere karşı şüpheli davranılıp asla sırt dönülmemelidir.

CHP’nin devleti Osmanlı’ya ihanet ederek Batı’lı devrimlerle milletimizi başka bir hale dönüştürüp kendi diktatörlüğünü temelleştirebilmek maksadıyla giriştiği katliam, baskı ve yaydığı korku, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hala siyaset arenasında hissedilebilmekte, toplumun bazı kesimlerince de paranoyasal vazgeçilmezliği ısrarla korunabilmektedir.   

Ceberut diktatörlüğünü Cumhuriyet ve demokrasiyle özdeşleştiren CHP, vahiy karşıtı amansız düşmanlığını aynen sürdürmekte, kendisinin hükmetmediği devlete ve güdemediği millete takındığı jakoben tavrının hak ettiği tepkiyle karşılaşmaması cüretkarlığına ivme kazandırmaktadır.  

CHP, her ne kadar muhalefet ve müeyyide uygulayabilecek bir gücü yok ise de, siyaseti yönlendirdiği ve ilkeleri doğrultusunda çizdiği sınırların dışına çıkılmasına izin vermeyip hükümeti ve kurumları sindirdiği tartışılmaz bir gerçektir.       

Seçimle asla iktidara gelemeyeceği ve hükümet olamayacağı gerçeğini kabul etmiş CHP, ebedi sandığı gölge diktatörlüğünü uzatan genelkurmay ve yargı gibi caydırıcı kurumları yitirmesiyle özüne dönmüş ve kurtuluşunun ancak isyanla mümkün olabileceği hesabıyla Ak Parti üzerinden asker, polis ve yargıya saldırarak, fitneleriyle kaos çıkartıp ülkeyi karıştırmaya yönelmiştir.  Fitnenin bir toplumu yok edebilecek tahrip gücü, bilinmelidir ki nükleer bombaların vereceği zararlardan çok daha dehşetlidir.

Kâinatın ruhu, devletin temeli, toplumun gıdası, ülkenin güveni, saadetin anahtarı, insan hayatının vazgeçilmez değeri, zalimlerin korkusu, kötülüğün düşmanı, var olmanın prensibi adalet; asla çıkar, benlik ve hırslara meze yapılmamalı, her ne koşulda olursa olsun acze uğratacak eleştirilerden kaçınmalıdır.

En azılı suçlular dahi yargıya ve yargıçlara saygı duyarlarken; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, adaletin tesisi adına biri bin yaran, milletinin hak ve hukukunu muhafaza eden mahkemelere ve liyakat sahibi savcı ve hâkimlere düşmansı tutumu,  ülkeye pkk’lı teröristlerden çok daha beter zarar vermesine neden olmuştur. Çünkü adalete güvensizlik, o milletin yok oluşu demektir. CHP, milleti adalete karşı kışkırtarak, telafisi zor bir felakete imza atmıştır.

Acaba Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı saldırının onda birini sokaktaki bir vatandaş ya da yargılanan bir zanlı yapmış olsaydı; derhal tutuklanır, mahkeme ve yargıçlara hakaretten ceza alırlardı. Peki, Kemal Kılıçdaroğlu bir tanrı mı ki yaptığı ihanet yanına kar kalacak, sözde liderlerini desteklemek bahanesiyle hep birlikte yargı ve yargıçları aşağılayan vekiller ve isyan amaçlı yürüyüşler düzenleyen partililer sorgusuz bırakabilecek? Eğer Kılıçdaroğlu ve aynı saldırıyı paylaşan CHP’li vekil ve partililer yargılanmazlar ise, millete de aynı aşağılama da bulunma hakkı doğmaz mı? Bundan böyle yargıya ve yargıçlara gösterilen saygı ve adalete olan güven nasıl tesis edilecek?

Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle, artık mahkemeler tiyatro mu?

Oysa asıl sadist tiyatroyu İstiklal Mahkemeleriyle sergileyerek savaşta kaybetmediğimiz canları savunmasız infaz eden CHP, suçlu ilan ettikleri günahsızların tutuklu kalmalarına dahi fırsat vermeyerek aynı anda idam etmek suretiyle tarihe geçmiş zalim bir diktatörlüktü.

Kılıçdaroğlu, terör iddiasıyla yargılanan bir gazeteciye arka çıkarak basılmamış kitabının yasaklanmasıyla ilgili yargıyı suçlarken, sırf şapka kanununa muhalefet edip takmadığı gerekçesiyle idam edilen İsliklipli Atıf Efendi gibi nice âlimlerin katledilmelerini hatırlamıyor mu? Şapka iktisası kanuna muhalefet edenleri zindanlara atarak çürümeye terk etmediler mi? Azılı Türk düşmanı Kazıklı Voyvoda’nın kendini ziyarete gelen Osmanlı elçilerin sarıklarını çıkartmayı reddetmeleri akabinde başlarına çiviler çakması misali şapkaya karşı çıkanları acımasızca yağlı urganlara geçirmediler mi? Devrimlerin haklılığını savunarak cinayetlerini meşru saymadılar mı?

Öyle ki, şapkaya muhalefetten dolayı gıyabında idama mahkûm ettikleri Mevlevi İbrahim Hakkı Efendiyi bulamayıp iki gün sonra öldüğü bilgisine ulaşmaları ardınca kabrini açıp mevtasını çıkararak asabilen CHP; hangi hukuktan, adaletten ve insanlıktan bahsedebilmektedir?

Yalnızca Müslüman oldukları ve devletleri Osmanlı’ya ihanet etmedikleri gerekçesiyle kurşuna dizdikleri yahut idam ettikleri binlerce masumun arkasından sevinç çığlıkları atan CHP’nin terörist ve bölücü eşkıyaları salıverilmedi diye esip gürlemesinin asıl amacı, kaybettikleri egemenliklerini manipüle yoluyla tekrar kazanabilmek ve onun içinde milletin adalet güvenini ortadan kaldırıp isyana teşvik etmektir. Yoksa onların yaptıkları gibi sanıkların idam edilmeyip, suçlarına göre adil yargı adına tutuklanmaları CHP gibi tarihi cehennem olan bir anlayışın sığındığı haklı bir mazeret olamaz.

Başbakan Erdoğan’ın hala CHP ve darbeci diktanın karşısında cesur ve kararlı olamayıp ürkek davrandığı ve onlar adına yargıya müdahale ettiği,“Tutuklu yargılanmaya taraf değiliz” açıklamasıyla kanıtlamıştır. Madem o kadar rahatsız, neden tutuklu yargılanmayı tamamen kaldırıp Türkiye’yi suç imparatorluğuna çevirmiyor? Yoksa Başbuğ’un tutuklu yargılanması mı kendisini rahatsız ediyor? Org. Başbuğ’un tutuklanma yükünü kaldıramayan Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül, kişiye özel kayırıcı beyanatlarda bulunarak yargının bağımsızlığını ve motivasyonunu tahrip etmişlerdir. Neden sokaktaki vatandaşlarının değil de Başbuğ’un tutuklu yargılanmasından rahatsızlık duyuyorlar? Aynı ayırımcılık Mehmet Haberal ve futbol baronları lehine çıkarılan şike yasalarıyla da ispatlanmadı mı?

Her ne kadar söylenecek çok söz var ise de, ne Başbakan Erdoğan’a ne de Cumhurbaşkanı Gül’e güveniyor ve kararlarının arkasında duramadıklarından asla samimi bulmuyorum. Gözle görünen ile kalpte saklananın zıtlıkları bazen deşifre olabilmektedir. Politik çıkarlara odaklanmış oportünistlerin tek başına kalma telaşları, adaletin lâvına yegâne sebeptir.  “Haksızlığa sapıp bütün insanların senin peşinden gelmeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalman daha iyidir.” M. Gandhi

Yargı tam bağımsızlığına kavuşmuş ve yargıçlar adaletin tesisi için canlarını ortaya koymuşken, kendilerini baskı altında hisseden Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın tedirginlikleri müspet gelişmelerin sil baştan olmasına, yargı ve yargıçların kıyılmasına sebebiyet vermektedir.   

Bülent Arınç adlı Başbakan Yardımcısı, halkı bölmeye ve katliam emirleri vererek şeytani her türlü tertibe bulaşmış terörist vekiller için, “Milletvekilinin yeri parlamentodur. İçerdeyken seçilmiş olması, derhal tahliye edilmesini gerektirir. Bunun lâmı, cimi yok!” açıklaması, kıyametsi bir depremdir. Dolayısıyla KCK’lılar, PKK’lılar, Ergenekoncular ve Balyozcuların yeri cezaevi değil, parlamentodur. Dolayısıyla milletin dün olduğu gibi bugünde hayatı değersiz tutsak bir köle gerçeği açıkça vurgulanmıştır. Bu sebeple terörü kıyasıya savunan, arka çıkan, şehid olan askerlerimize alkış tutan, polisimize hakaretler yağdırıp tokatlayan, teröristlere kendilerini siper eden, devlete ve millete meydan okuyan BDP’li vekillerin dokunulmazlıkları kaldırılıp yargının önüne çıkarılmama nedenini Bülent Arınç öyle itiraf etti ki, yoruma bile ihtiyaç bırakmadı. Acaba milletin yerini de itiraf edebilir mi?  

Millet, Ak Partiye güvenerek adalet adına Kemal Kılıçdaroğlu ve vekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp yargının önüne çıkarılacağını günü beklerken, ‘vekilin yanında milletin hesabisi mi olur’ mantığıyla cezaevindekilerin de parlamentoya gireceği haberi bir şaşkınlık doğurmuşsa da, politikacının nasıl yılan misali deri değiştiren birer mahlûk oldukları gerçeği kabul edilmek istenmediğinden sahne arkasındaki işbirlikleri ve ihanetsi pazarlıkları sürebilmektedir. Acaba Arınç’ı, sahip çıktığı halk düşmanı teröristler mi seçmişti, yoksa katledilmek istenenler mi? Madem pes edeceklerdi, bu kadar kargaşaya ve gövde gösterisine ne gerek vardı? CHP’nin fendi, Ak Partiyi yendi mi?  

CHP ve MHP gibi AK parti de adaletin sözü var ama özü yok!

Önceki günkü CHP grup toplantısında bir kez daha yargı ve yargıçlara meydan okuyan Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları öyle titrekti ki, hakkında hazırlanan fezleke ile ilgili kabadayılığını yürekten değil önündeki notları okuyarak yapması, davası için idama bile hazır olduğunun bir gösteri niteliği taşıdığı gayet anlaşılabilirdi. Şüphesiz yargı karşısına çıktığında sözlerinin yanlış anlaşıldığını, amacının yargıya ve yargıçlara hakaret yapmak olmadığını belirterek, süt dökmüş kedi misali sineceği kaçınılmazdır. Ancak meclis denen totaliter yapı, BDP’li vekiller gibi Kılıçdaroğlu ve vekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmayacak, böylece sahte külhanbeylikleri ortaya çıkmayacaktır. Dolayısıyla meclisin adaletle hükmetmediğini ve milletin meclisi olmadığını bir kez daha vurguluyorum…

Fatih Sultan Mehmet Han gibi iki cihan sultanı bile yargının önüne çıkarılıp elinin kesilmesine hükmedilirken, rütbeli yahut vekil damgalı bariz suçlulara dokunulmaması ya da geri adım atılması, adaletsiz Türkiye’nin halini özetlemektedir.

Çıkardıkları keyfi yasalardan dolayı sürekli müdahaleyle karşı karşıya olan yargı ve yargıçlardan nasıl adil davranılması beklenebilir? Türkiye’de TBMM gibi bir tiyatro ve vekiller gibi oyuncular olduktan sonra geri kalanı taklitten öte hiçbir yapıt gerçekleştiremezler. Meclis adaleti var etmek için değil, adaleti yok etmek için yasa yapmaktadır…  

Adaleti önemsemeyen bir devlet yıkılmaya mahkûmdur…  

 

Adolf Hitler mi, yoksa İsrailoğulları mı daha zalim…

Dünya seyrediyor, İsrail açlığa mahkum ettiği Filistin Halkı’na insani yardım götürenleri vuruyor. Acaba izleyenlerin canavar yahudilerden bir farkı var mı? Obama’nın gelişiyle barabarlığın sona ereceği umudu taşıyanların nasıl hüsrana uğradıkları anlaşılmış, İsrail vahşetine cesaret vermesinin hesabını masada değil bilkubabelede bulunularak mücadele edilmesinin gerekliliği tartışılmaz olmuştur. Bu sebeple El-Kaide ve direnişçilerinin yanında olmak, barışın ve insanlığın çözüm kapısıdır. Bugüne kadar acımasız avcılar olan yahudiler, bundan böyle hedefteki avlar olmaz ise, İsrail canavarlığına dur diyebilmek mümkün değildir. İsrail’i cesaretlendiren iktidarlar, bilinmelidir ki onlardan aşağı kalır değillerdir.

İnsanların olayları sığ ve tek taraflı değerlendirmeleri sonucu vardıkları kararlar, fıtratsal yaratılış gerçeğini irdelemeksizin güttükleri yargılar olmalarından fevkalade vahim bir yanılgının içinde bocalamalarına neden olmaktadır

Güya Yahudilere soykırım yaptığı iddiasıyla dünyaca mahkûm edilip “canavar” yaftasıyla damgalanan Hitler; zillet ve lanetle mühürlenmiş olan İsrailoğullarından çok daha az zararlı, insaflı ve merhametliydi.

Yoksul, yetim ve eğitimsiz bir geçmişi olan Adolf Hitler’i, dünyaya yayılarak fitne ve bozgunculuk çıkarmış, peygamberleri öldürmüş, arka çıkarak topraklarında yaşam hakkı tanımış sultanları ve devlet başkanlarına suikastlar düzenleşmiş, toplumları bölmüş, kendilerinden başkasını insan saymayarak kanlarını dökmüş ve yurtlarından çıkarmış, isyan ederek haddi aşmış olan Yahudilerle kıyaslamak, takdir edersiniz ki pek adil olmasa gerek…

Vahyi ve tarihi incelediğinizde; Yaratıcı Allah’ın verdiği nimetlere ve bir zamanlar cümle âleme üstün kılınmalarına nankörlük ve ihanet etmelerinden, azgınlık derecesinde kibre kapılarak yeryüzünde fesat çıkarıp düzeni bozmalarından, tıpkı cennette yaşayan şeytan misali ebedi olarak lanetlenmişlerdir. Kötülüğün, yalanın ve hilenin yegâne adresi olan Yahudiler; ne insanlara ne de dinlere hoşgörü ve saygısı olmayan sinsi emperyalist ve cehennem ordularıdırlar.      

Zulüm, azgınlık ve bozgunculuklarından dolayı Allah, onlara öyle lanet etmiş ve aşağılamıştır ki, hiçbir topluma yasak kılmadığı helal olan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kılarak, insanlık âlemi için nasıl bir tehlike ve pislik olduklarını deşifre edip, insanların onlardan sakınmalarını telkin etmek suretiyle hiçbir sözlerine, akitlerine ve dostluklarına güvenilmemesini buyurmuştur. Çünkü onlar, kendilerinden başkasını insan seviyesinde görmeyip herkesi düşman bellemiş yeryüzünün en zalim, en egoist ve en narksist yaratıklarıdır.

“Yahudilerin yaptıkları zulümden, bir de çok kimseyi Allah yolundan çevirmelerinden, menetmelerinden dolayı kendilerine (daha önce) helal kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık.” Nisa. 160

Müslümanlar ve Hıristiyanlar başta olmak üzere diğer inanç sahiplerini başka ilahlara tapınan putperestler olmakla hedef gösterip, dolaylı yollardan öldürülmelerine hükmetmeleri, onların bir insan değil, en aşağı sapıklar olduğunu kanıtlamaktadır. Bu durumda sadece bir birey olan ve devam eden fiziki bir varlığı bulunmayan Adolf Hitler, her devirde dünyayı tehdit ederek insanları birbirine düşüren kıyıcı ve bozguncu Yahudilerin yanında son derece masum bir kişilikti…

Gelmiş geçmiş en acar ajitasyon ve etkileşme cambazı Yahudiler, sinsi ve acımasız duygularını kamufle ederek sözde soykırım manipülasyonuyla dünyayı kandırmayı başarmış, böylece ekonomik ve siyaset dünyasına hükmederek, neredeyse tüm iktidarları amaçlarına yönlendirebilmişlerdir. Yayın, propaganda ve senaryolaştırdıkları sinema filmleriyle kendilerini acındıran İsrailoğulları, binbir türlü yalanlarla Hitleri ve Almanya’yı karalamış ama kendi vahşi zulümlerinin kamuoyuna duyurulmasına ağır tepkiler göstererek, Türkiye hükümeti başta olmak üzere tehdit ve şantajlarla bilgilenmenin önünü kesebilmişlerdir.

Soykırım abartısıyla onlarca yıl sözde uğradıkları zulümleri dünya kamuoyuna anlatan Yahudiler, neden Filistinli bebek, çocuk, kadın ve yaşlılara yaptıkları barbarlıkları deşifre eden “ayrılık” dizisinden rahatsızlık duyuyorlar? Ne acıdır ki AKP iktidarı, hamisi olduğu Filistin’e ve insani değerlere bir kez daha ihanet ederek, İsrail’in tehditlerine boyun eğme zilletiyle söz konusu diziye sansür uygulamış, dolaylıda olsa lanetli şeytanın yanında yer almıştır.

İsrail’in vahşetine ve etkisi altında bulundurduğu dünyaya meydan okumasına seyirci kalmakla yetinmeyip, canavarlıklarına bilakis destek çıkan iktidarlar; terörün, katliamın, vahşetin, haksızlık ve adaletsizliğin tek müsebbibidirler.

Yaratıcı’nın kahrettiği bir topluluğu hiçbir güç aklayamaz ve insan statüsünde barındıramaz. Hitler’in merhametsizliğinden ve zalimliğinden nefret eden dünya, neden İsrail’e tek bir eleştiri ve yaptırım getirmiyor? Yoksa Yahudiler insan da, Müslümanlar mı insan değil? Hayvan hakları kadarda mı bir değerleri bulunmamaktadır? Yoksa kafaları ve karınları deşilen o bebeler, caniliği hak mı etmişlerdi?

Durmak bilmez azgınlıkları, Müslümanların kutsal mabedi olan Mescid-i Aksa’ya saldırarak direnen Müslümanların kanlarını dökmek, oruçtan önceki yemekte içebilmek içindir. Kutsal mabetlerini savunan Müslümanların karşısına dikilen terörist İsrail, önce radikal örgütleri kışkırtıp, sonra müdahale gerekçesiyle Harem-i Şerifi yağmalayarak, özünden işgal etmeyi planlamaktadır.           

Yaratıldıkları günden itibaren hiçbir sözlerinde durmayan; insanı insan yapan yüce değerlerden hiçbirisini; barış, sadakat, sevgi ve hoşgörüyü içlerinde barındırmayan Yahudiler, yeryüzüne gelmiş geçmiş en acımasız, en karıştırıcı, en kan dökücü, en isyan edici, en yayılmacı ve en sinsi topluluktur. Tek amaçları yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak olan Yahudiler; Allah’ın hışmına mahkûm olmalarından ne bu dünyada ne de ahrette huzur ve güvene kavuşamayacak, maskeledikleri yüzleriyle insanları aldattıkları gibi Allah’ı kandırmayacaklardır. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur…

“Andolsun ki İsrailoğullarının sağlam sözünü aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini (ilahi hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.” Maide. 70

Küresel bir deprem misali dünyayı titretmiş olan Adolf Hitler, küçük bir kasabada doğup, yoksul bir ailenin sıradan gümrük memuru bir çocuğuydu. Herkesin geçim sıkıntısı çektiği ve işsizliğin hüküm sürdüğü o dönem, babasını endişeye sevk ediyor ve Hitler’in geleceğini garantileyebilmesi adına memur olmasını isteyerek, ona sürekli baskı uyguluyordu. Ancak sanata olan aşırı ilgisinden ressam olabilmek arzusuyla hayaller kuran Hitler, çok sevip saygı duyduğu babasına ısrarla karşı çıkıp, sanatçı olabilmenin evrensel hazzını tatmak istiyordu.

Karşılıklı inatlaşmaları her ne kadar büyük tartışmalara neden oluyor ise de, annesinin araya girmesiyle ortam geçici de olsa yumuşuyordu. Ayrıca Hitler, okuldaki derslerinde isteksiz olmasından hem çok başarısız, hem de tembel lâkabından öğretmenlerince şikâyete uğruyordu. Resim yapmak, onun idealindeki tek amacı olduğundan sadece ileride işine yarayacağını düşündüğü resim ve benzeri derslere ilgi duyarak, diğerlerini gereksiz buluyor ve bir zaman kaybı olarak değerlendiriyordu.

Ne var ki Yaratıcı, “o kitap”’ta yazdığı kaderinin doğrultusunda hüküm verdiğinden; ne Hitler’in, ne de babasının endişe duydukları gelecekle ilgili planlayıp canlandırdıkları meslekleri değil, dünyayı sallayacak ve dünya savaşlarını çıkartacak bir lider olmasına karar vermişti. Neredeyse tüm insanlar da aynı dönüşümle başka bir yönelişin mecburiyetinde hayatlarını sürdürmüyorlar mı?

Sadece yaratık olan bir insanın, iradesince toplum üzerinde herhangi bir gücü olabilmesi mevzubahis değildir. Ancak yüzeysel bakışlar ve safsata hipotezler yanılgıya sebep olsa da, bizzat yaşanılan hayatı ve tarihi irdeleyebilen muhakeme sahipleri, gerçeği kavramakta pek zorlanmamaktadırlar.       

Öncesinden yazılmış kader, insanoğlunun özgür olamayışından iradesel arzu ve isteklere göre hayatlarına yön vermelerine izin vermemekte, dolayısıyla dilemenin yaratıksal iradeye endeksli değil, Yaratı’cının Mutlak İradesi’ne göre sonuçlandığı da yaşanılan tecrübelerden anlaşılmaktadır.

On üç yaşında babasını kaybedip yetim kalmasının ardından çok ağır ve şifası uzun bir zaman alan hastalığa yakalanan Hitler, hiç benimsemediği okuluna ara vermek zorunda kalarak, zoraki bir eğitimden kurtulmanın da sevincini yaşamıştı.

Hitler, çocuk yaşta annesini de kaybetmesinin ardından eline geçen çok az bir yetim maaşıyla geçinemeyeceğini hesap ederek, belki ressam olabilir ve bir iş bulabilir gayesiyle Viyana’ya gitti. Güzel Sanatlar Akademisine girebilmek için girdiği sınavda yüzde yüz başarı umudu beklerken, kaybettiğini öğrenince dünya başına yıkılmışçasına altüst oldu. Yeteneksiz olabileceğini asla kabul edemiyor ve hakkının yenildiğini düşünüyordu. Üstelik memur olabilecek veya başka bir işte çalışabileceği bir lise diploması dahi bulunmuyordu. Çünkü hastalık, yetimlik, yalnızlık ve isteksizlikten liseyi bitirmemişti.

Viyana’da aç, yoksul ve acı dolu günler geçirerek, amelelik, boyacılık gibi bulduğu her işte çalışmak suretiyle karnını doyurmaya çabalıyordu. 

Ancak maddi tüm olumsuzluklar ve iradesel yenilgiler bir sürecin ön adımları olup, hakkında yazılmış olan kaderin o yetim, kimsesiz ve diplomasız amelenin yeryüzüne hükmedecek liderliğe yükseleceğine hiç kimse inanmazdı. Böylece iradesel, akılsal ve öğretisel teorileri darmadağın eden kader; okulsuz, kariyersiz, güçsüz, kimsesiz, yetim ve yoksul bir insanı öyle güçlendirmiş ve yönlendirmişti ki, tüm dünyayı önünde diz çöktürmüştü…

Bilimsel teoriler mi, yoksa kader mi üstün gelmişti?

Sonunda Hitler, Yahudilerle birlikte anılan bir canavara dönüştürüldü. 

Zalim Yahudiler ve işbirlikçilerine gösterilebilecek en küçük tolerans ve duyulabilecek bir güven; kötülüğü ve şeytanı davet etmekten öte hiç bir yarar sağlamayacak, dünyayı kasıp kavuran musibetler, şiddetlenerek peşi sıra devam edecektir.

Varlıkları boyunca ırksal ve dinsel bir egemenlik adına hayvan-bitki bile demeden her şeyi yok etmek ya da boyunduruğu altına almak isteyen Yahudiler, kadersel lanetliklerinden dolayı sürekli aşağılanmış ve ürkütücü yaratıklar olarak dışlanmışlardır. Bir toplumun bütünlüğü, huzur ve bekası, ancak Yaratıcı Allah’ın uyarılarıyla mümkün olur. 

İkinci Dünya Savaşıyla birlikte geçmişte yaptıkları ve yapacaklarını kendi başlarına tattıran Allah, belki bir ders alıp insan olabilirler imtihanıyla Hitler’i aracı kılmış, ama kaderce lanetlenmiş yaratık olmalarından hiç değişmeyerek, riyakârlık, zalimlik ve gaddarlıklarına son vermemişlerdir. Zihin ve duygularındaki fıtratsal canavarlıkları insanlarca irdelenmediğinden ve vahiy ölçü alınmadığından şımartılmış ve güya mağdur bir toplummuşçasına değer verilmiştir. Kendi tarihimiz olan Osmanlı’da aynı hatayı yapmış, dağılıp yıkılmaktan kurtulamamıştır.

Eğer Yaratıcımız Allah, Yahudilerin insanlık adına korkunç ve sinsi bir düşman ve belâ olduklarını açıkça deklare etmiş ise, iman eden hiçbir mümin onları dost edinmemeli, zerre kadar güvenmemeli ve asla arkalarını dönmemelidirler…

Çünkü onlar, kadersel bir düşmandır…

“Birgün altından heykelimi dikecekler.” Adolf Hitler

 

 

 

 

Din ile bilimi düşman kılan faşistler…

Rasyonalist ve Darwinist kategori anlayışları üreten beyinsi benlik; bir yaratık değil yaratıcı olduğu ütopyasıyla Tanrı’ya ve vahye meydan okuyarak, teorilerinde üstünlük ve egemenlik kurma hipotezlerini bilimle özdeşleştirmeye çalışıp, ruh ile bedenin birleşmesinden meydana gelen insanı “akli tanrı” yüceltmeleriyle özgür ve bağımsız bir varlığa dönüştürme çabalarını hayat, yerle bir etmektedir.

İnsanın, aklın ve bilimin dahi ne olduğunu bilmeyen beyincilerin yaşamla örtüşmeyen kuramları, her ne kadar derinsi cehaletlerini ortaya dökse de, akademik unvanları, popüleriterlikleri ve aydın kimlikleri yığınları etkilemekte, dolayısıyla birbirinden asla ayrılamaz olan din ile bilimi hasımsı kuvvetlermiş gibi cephelere ayırarak, adına bilim dedikleri fosilsi cüruflarla ahkâm kesmektedirler. Bu sebeple ne gelişiyor, ne ilerliyor, ne icat ediyor, ne de hayatla örtüşen yeni fikirler üreterek; ezberledikleri geçmiş referansları tekrarlamaktan öteye gidemeyip, doğrunun, yani vahiysel bilimin değil yanlışın, yani şeytansı bir bilim gölgesinin peşinde koşuyorlar. “Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır.” Einstein

Öyle korkunç bir paradoks içindedirler ki; öldükten sonra beyni kavanozlarda saklayıp seminerlerde dolaştırılarak, ağırlığı, ölçüsü ve şekli tartışma konusu yapılıp müzede sergilenerek, insanların hayranca izlemelerine fırsat verilen ve kendilerinden çok üstün ve asla ulaşamayacaklarını sandıkları zekânın içyüzünü öğrenebilmek maksadıyla beyni 240 parçaya bölerek inceleyen; aklı ve zekâyı organsal beyne odaklayarak, beynin kendisinden daha az zeki olanlardan fiziksel olarak farklı ve daha büyük yapıda olduğu ileri sürülüp; aklı, hücrelerin sayısıyla orantılayanların; Einstein’ın dinsiz bir bilimin olamayacağı sözleri neden ciddiye alınıp rehber edinmiyor?

Oysa “aptal ve adam olmaz” denilen Einstein’ın birden beyni büyüdü ve hücre sayıları mı arttı ki, dünyanın en zeki ve en akıllı dehalığına kavuştu?                  

Einstein, öğretmenlerine hiç saygı duymazdı. Diğer tüm mucitler gibi çoğunun köhneleşmiş, öğrettikleri şeylerden bihaber olduğunu ve temellerini sorgulamadığını düşünürdü. Mesela elektrikli motorun icatçısı Michael Faraday, dinine uymayan ve örtüşmeyen açıklamalara asla itibar etmezdi. Ünlü kimyacı ve Fransa’ya tuvaleti getiren ilk kişi Antoine Lovoiser, kendisinden önceki bilim adamlarına, arkalarında belirsiz, pozitif sayılmayacak bir kimya bilimi bıraktıkları için öfke duyardı. Öğretmenleriyle sürekli çatışarak okuldan uzaklaşan ünlü bilim adamlarını kim etkilemiş, eğitmiş, beyinlerini yıkamış ve yetiştirmiş olmalı ki, mucizevî keşiflere ve düşüncelere imza atabilmişlerdi?

Einstein, Almanya’nın mükemmel liselerinden birinde okumaktaydı, ancak sıkıcı derslere, verimsiz ezberci öğretmenlerin despotik tavırlarına dayanamayıp, artık canına tak ettiğini söyleyerek okuldan ayrılmıştı. Ancak liseden terk birini kabul edebilecek tek okul olan Zürih’teki Federal Teknoloji Enstitüsü’nün giriş sınavlarını da kazanamamıştı. Oradaki yardımsever bir öğretmen onda potansiyel olabileceğini düşünerek, onu tamamen geri çevirip dışlamak yerine, kuzeyde bulunan Aarau’daki sakin ve kuralları pek katı olmayan okulu önermişti. Einstein, öğretmenleriyle sürekli tartışmakta, muhalefet etmekte ve onların öğretmeye çalıştıkları konuları gerçekte anlamadıklarını, fikir geliştirerek derinlere inemediklerini ve anlattıklarının ne anlama geldiğini kendilerinin bile bilmediklerini söylüyordu.

Dâhilerin ilham aldığı, arka plandaki ruhsal gücün mutlak etkisini fark edemiyorlardı. Çünkü Avrupa’da kendini beğenmişlik egemendi. Einstein, pek çok konuda hoşgörülüydü ama kendini beğenmişliğe asla katlanamıyordu. Bu yüzden okuldan nefret ediyor ve birçok derse girmiyordu. Benliklerini yücelterek tanrılaşan öğretmenlerin kendisine bir şey öğretebileceğine kesinlikle inanmıyordu.

Einstein, dâhiliğine rağmen öylesine dışlanıyordu ki, bir ara Bern Üniversitesi’ne asistanlık yapmak için başvurmuştu. Yazmış olduğu diğer makalelerle birlikte, fiziği temellerinden sarsan ünlü teori “görecelik makalesi”ni de gönderdi. Ancak işe alınmadı. Bir süre sonra bir liseye öğretmenlik başvurusunda bulundu. İçinde başvuru formlarının bulunduğu zarfta, çığır açan ünlü “izafiye teorisinin” denklemi de vardı. 21 kişi başvurmuştu ve bunların üçü görüşmeye çağrılmıştı. Ama günümüzün tapınılan ve dünyanın en önemli denklemini keşfeden Einstein, bunlardan biri değildi. Kimin, ne zaman, nasıl ve hangi şartlarda yükseleceğini ve şöhretleşeceğini yaratıksal iradeler değil, Yaratıcı’nın mutlak iradesi belirlemekteydi.

Einstien, dokuz yaşında konuşmaya başlamış ve okul yıllarında eğiticileri tarafından “yeteneksiz, başarısız ve aptal” olmakla aşağılanmıştı. Hâlbuki günümüzde bir çocuğun geç konuşması, okuldaki başarısızlığı veya farklı davranışları ebeveynleri telaşa sürüklemekte; ya cincilere, hocalara, papazlara veya hahamlara ya da rehberlik adı altında bilimsel falcı ve akademik ruhçu psikologlara ihtiyaç duyarlar. Hiç adam olmaz sanılan çocukların nasıl birer deha, adam olacağı düşünülenlerin ise nasıl sefil olabildikleri, laik düşüncenin asla açıklayamadığı gerçeklerdir.

Einstein’a 20’li yaşlarında şevk veren şey, bilinmeyeni ilginç bulmasıydı. Yaratıcı’nın evrenimizi nasıl bir biçimde yaratmış olduğunu, insan veya hayvanların neye göre hayatlarını şekillendirdiğini merak ediyordu. Şöyle dedi: “Duvarları yerden tavana kadar farklı dillerde yazılmış kitaplarla dolu dev bir kütüphaneye girmiş küçük bir çocuk gibiyiz. Bir çocuk o kitapların biri tarafından yazılmış olması gerektiğini bilir. Kimin tarafından ve nasıl yazıldıklarını bilmez. Dillerini anlamaz. Çocuk yalnızca kitapların dizilişinde gizemli bir düzen olduğundan şüphelenir ama bunun da ne olduğunu bilmez. ”

İşte düşünülmesi gereken gerçek budur. Einstein, diğer gerçek bilim adamları gibi karanlıkta yürürken icatlarını gerçekleştirecek enerjiyle bütünleşmiş ve Yaratıcı’nın sonsuz ilmi ve gücü karşısında çocuk misali bir hiç olduğunu kabul etmiştir.

Einstein, genel relativite kuramının (hızın ışık hızına çıktığı durumlarda ise zamanın göreceli olarak durduğunu iddia eden fizik teoremi) kısa ömürlü bir kuram olduğunu ifade ederek, şu sözleri söyler: “Uzun yaşamımda öğrendiğim tek şey var; gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır.” Ünlü felsefeci Karl Popper ise, “Yıldızlar âleminin sonsuzluğunu izlediğimizde, bilgisizliğimizin ne kadar sonsuz olduğunu anlarız.  

Einstein’a göre en sağlam etik, dinsel inançların sosyal adalet kavramı olmasıdır. Haksız ya da doğruluğu kanıtlanmamış bir ayırım varsa, mutlaka yakından incelenerek çözülmeli ve böylece o haksızlık ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır. İkilemi öngören koşular mutlaka sorgulanmalıdır.

Şöyle bir düşünün bakalım; kendilerini yaratan ve sahip olduklarını vererek sayısız nimete kavuşturan Yaratıcı’ya isyan edebilmiş yaratıkların, başkalarına yardım veya hizmet edebileceğine nasıl inanılır? Tıpkı şeytanın tuzağı misali, ilk aşamada her şey memnun edici ve arşa yükseltici gibi görünür ama sonradan çığlıklarınızın aksisedası ahiretten bile duyulur. Bu gerçekler her an yaşanmıyor mu? Demokrasi ve özgürlük adına başta Amerika ve Avrupa olmak üzere yeryüzünde var olan insan merkezli laik kurum ve kuruluşların tamamı suçluları ve güçlüleri kayırmaktadır. Her yaratık, ancak Yaratıcı’sına hizmet etmekle mükellef olup, O’nun kurallarına göre yaratıklarla olan ilişkilerini tanzim etmelidir. Acının, vahşetin, dehşetin, canavarlığın ve aldatıcılığın özünde; vahyin dışlanarak şeytanın hâkim kılındığı egoist düşünceler vardır. Eğer muhakeme edebilen bir aklınız, işitebilen kulaklarınız, görebilen gözleriniz, kavrayabilen kalpleriniz, özgür veya cüz’i bir iradeniz var ise; şöyle bir etrafınıza bakınız ve her şeyin bedene, yani sinir kütlesi beyne doğru nasıl yoğunlaştığını fark ederek, barbar dünyanın oluşma nedenini öğrenebilirsiniz… “Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein

Albert Einstein, atom bombasının yapılmasını sağlayan dünyanın en ünlü denklemini keşfederek, milyonlarca insanın katledilmesine aracı olan seçilmiş bir fizikçidir. Dünyayı yok edebilecek bir silahın geliştirilmesinde başrol olmasına rağmen, insancıl hareketleriyle tanınan, barışsever ve haksızlığa karşı ezilmişlerin yardımına koşan hümanist bir karaktere sahipti. Atom bombasının yapılmasını sağlayan enerji ile kütlenin ilişiğini keşfetmesinden büyük pişmanlık duyarak, bütün gücüyle atom enerjisinin milletler arası kontrole bağlanmasına çalıştıysa da, insanlıktan nasip almamış bencil vahşilerin kullanmasına mani olamadı. Birçok ülkenin elinde patlamaya hazır onlarca atom bombaları sıralarını beklemektedir.

Einstein, bir taraftan insan öldürülmesine karşı merhametsel bir duygu taşırken, diğer taraftan yeryüzündeki tüm canlıları yok edebilecek bir bombanın denklemsel keşfini gerçekleştirmesi, mantığı ile duyguları arasındaki eylemsel tezadın açık bir örneğiydi. Ancak bu keşfi, ne rastgele ne de özgür iradesiyle gerçekleştirmiş, “o kitap”taki yazgısı doğrultusunda mutlak iradenin yönlendirmesiyle başarmıştı. Zaten düşünce, duygu ve davranışları arasındaki tenakuz, bunun açık bir kanıtıdır.

Einstein’nın şu ifadesi, kadersel gerçeği dolaylı olarak itiraf niteliğindedir. “Benim gibi bir zavallının, kütle ile enerji arasındaki ilişkiyi bulup açıklayarak atom bombasının yapımına önemli bir katkıda bulunduğumu söylüyorsunuz. Daha 1905’te, gelecekte atom bombalarının yapılacağını görmem gerektiğini söylüyorsunuz. Ama bu imkânsızdı, çünkü bir “zincirleme tepkime”nin başlatılabilmesi için, elde 1905’te henüz bilinmeyen birtakım görgül bilgilerin olması şarttır. Bu bilgiler biliniyor olsaydı bile, Özel Görecelik Kuramı’nın sonucunu gizlemeye çalışmak komik olurdu. Kuram bir kez ortaya konulunca, sonucu da konmuş oldu.” Görgül bilgi; yalnız deney ve gözlemlemelerle elde edilen bilgidir.

Neden bazen bildiklerinden, gördüklerinden ve araştırmalarından pişman olup, “keşke” bu işin aktörü yahut izleyicisi ya da olaylara şahit veya varlıklara sahip olmasaydım veya irdeleyerek gerçekle yüzleşmektense bitki misali bir hayat yaşasaydım diyebiliyorsunuz? Tıpkı Einstein’ın keşfettiği atom bombasından duyduğu pişmanlık veya her insanın yaptığı şeylerden sonra çıldırırcasına veya kahredercesine hayıflanmaları gibi!

Einstein daha gençken; “Derinliklere götüren yolların kokusunu alabildiğini ve insanın zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi göz ardı edebildiğini “ söyleyerek, evrenin fiziksel etkileşimini değil onu tetikleyen ruhsal dürtüsünü önemsemişti.

Yaşamın birçok safhasında nefret edilen ve istenmeyen şeylerin yapılması, ardından duyulan pişmanlık ve tövbeler, rastlantısal bir etkileşmeden veya iradesel bir müdahaleden değil, ruhsal güdüdendir. Keşfettiği atom bombasıyla yüzyılların en büyük insanlık suçunu işlemekle suçlanan Einstein, insana karşı duyduğu sevgisini şöyle dile getirmişti. “Benim barışseverliğim bende insiyaki bir duygudur. Çünkü insanın öldürülmesi, bende tiksinti doğurmaktadır. Benim teorim, entelektüel bir teoriden doğmuyor, bilakis her türlü kan dökücülük, vahşet ve kine karşı duyduğum derin antipatiden ileri geliyor. Bu reaksiyonumu akılcılaştırmaya yönelebilirdim, ama bu gerçekte “a posteriori” (olaydan sonra, ondan ibret alarak geliştirilecek bir tepki) bir düşünce olacaktı.”

Atom bombasının yapımını ilk başlatan Almanlar, başaran ise Amerikalılardı. Başarının ruhsal anahtarı denklemlerdir. Bütün o savaşan komandolar, heyecanlı bilim adamları ve donuk yüzlü sinsi bürokratlar, denklemlerin müthiş gücü karşısında bir damlacıktan ve bir fısıltıdan başka bir şey değillerdir. Öyleyse, denklemleri ortaya çıkaran kimdir? Rastlantı mı, yoksa gereksim mi? Diğer bir bakışla “Akıl mı, kader mi ya da insan iradesi mi, Mutlak İrade mi”?

Einstein, bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm bilim adamları gibi öncesinden bilmediği, emsalleri ve benzerleri olmayan şeyleri keşfedebilmesini bir tesadüfe bağlamıştı. Ateist bir Yahudi olmasına rağmen, atomun parçalanmasını gördükten sonra, Tanrı’nın varlığına inandı. Ancak Yaratıcı ile yaratığı birbirine bağlayan ruhun mutlak varlığını ve programsal niteliğini kestiremediğinden, keşiflerini “rastgele” olarak değerlendirmişti. İnsanların kendisini yüceltmesinden çok rahatsız olmuş ve şu sözleri söylemişti. “Fiziği reletivite (izafiyet) ilkesine sokmak fikrini rastgele bulmama teşekkürler. Siz benim bilimsel yeteneklerimi beni rahatsız edecek kadar çok abartıyorsunuz.”  Ya öldükten sonra beyninin müzelerde saklandığını, ellerde dolaştırılarak seminer malzemesi yapıldığını ve beyninin 240 parçaya bölünerek incelendiğini bilseydi; acaba ne derdi?

Ancak onu tanrılaştıran beyinli akılsızlar, Einstein’ın açıklamalarını bile ciddiye almayarak, insanın bir tanrı olduğu hezeyansal kanıtına giriştiler. 

Einstein için, evrendeki doğal düzenin harikalığı son derece önemliydi. “Dinsiz bir bilim topaldır” sözleriyle Einstein, dinle bilimin nasıl ayrılmaz bir bütün olduklarını açıkça ifade etmiştir. 

Ateist dogmalı laik düşünce insani ve ilmi değerleri bitirmiş ve bilim önünde en korkunç engel olmayı sürdürerek, toplumların cahilleşmesi ve barbarlaşmasının benliksi yegâne öğreticisi olmuştur.

Oysa din; ne bilimden, ne siyasetten, ne sosyal yaşamdan ne de sağlıktan koparılamaz, putperestlerin baskı ve zorlamalarıyla hapsedilemez…

Ne zaman ki vahyin sahibi, evrenin yaratıcısı ve yok edicisi Allah mahkûm edilir, işte o zaman gereğini yapma hakkı meşruiyet kazanır.  

Köhneleşmiş eğitim kökten rehabilite edilmeden insani duygularını muhafaza eden çocuklarımızın çeşitli kampanya ve teşviklerle okula gönderilmeleri; o çocukların özlerini yitirterek bozulmaktan başka hiçbir katkı sağlamamaktadır.

Şu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Terör, isyan, sapıklık, vahşet, bozgunculuk ve suçun mimarları ve çoğunluk eylemcileri; neden hep eğitimli insanlardır?

İnsanoğlunu bozan ve canavarlaştıran egoist laik eğitimdir. Dolayısıyla bozulan insandan daha korkunç bir yaratık yoktur… Her kim din ile bilimi birbirinden ayırıp sınırlara tutsak ederse, o düşünen ve muhakeme edebilen bir insan değil şeytansı bir gölgedir.

 

İlmi; şeytani mi, rahmani mi?

Cennette yaşayan, melekler dâhil tüm yaratıkların üstünde bir ilimle donatılmış olan şeytan, sırf benliğini yüceltmesinden kibir güderek “daha iyi bildiğini” iddia etmesi, lanetlenerek cennetten kovulmasına ve ebedi cehenneme gark olmasına neden olmuştur. Hiçbir nefis, kendine emanet verilmiş ve lütfedilmiş maddi ya da manevi değerlerin şımarıklığıyla “ben” dememelidir. Dediği andan itibaren şeytanlaştığı tartışılmazdır.

Bir okuyucum, “Vekâletle kurban kesilmez” başlıklı yazımdaki fikirlerimi, ülkemizde otorite kabul edilen fıkıhçı Prof.Dr. Hayreddin Karaman’ın dikkatine sunarak, Kurban ile ilgili fetvalarındaki yanlışlığı düzeltmesini ve ibadetini yerine getirmek isteyen Müslümanların çıkar odaklı kuruluşlarca sömürülmelerine aracı olmamasını talep edip, Kurbanın doğrudan kişisel bir ibadet olduğunu vurgulamak gayesiyle yazımı referans göstermek suretiyle neyin doğru yahut yanlış olduğu konusunda fikir mütalaası yapmak istemiş.

Ancak âlim bir şöhrete ve tartışılmaz bir otoriteye sahip olma gururu, imanını ve tevazuunu öyle kaplamış ki, “ben” diyerek, muhakemesizi vahiysiz ve Kur’an’a muvafık olmayan ezbersel bilgileriyle ahkâm kesip, dolaylı yollardan taşeronluğunu yaptığı yardım kuruluşu lehine savunmasını sürdürebilmiştir.

Fakir ve yoksula yardım,  mutlaka her kuruluşun ve insanın üzerine farzdır ve insanı insan yapan yüce bir erdemliktir. Ancak yaratıcı Allah’a sunulan ibadetsel kurbanı istismar ederek, doğrudan bağış amaçlı bir konuma sokmak, ibadeti ve Allah’a saygıyı hiçe saymak olur ki, böylesi bir fetvanın rahmani değil şeytani olacağı kaçınılmazdır.

Söz konusu yardım kuruluşunun koyunu dahi kasapsal bölgelere ayırarak fiyatlandırması ve peygamberimiz adına kesilmesinin sevabını vurgulayarak 20 ila 30 lira arasında pazarlaması, apaçık bir sömürü ve münafıklıktır.

Oysa yardım kuruluşları, Hz. İbrahim ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in yaptığı gibi ya doğrudan ya da törene iştirakin zorunluluğunu açıklayarak, kurban bağışlarını toplasalar, hiçbir sorun kalmayacak ve Allah’a ibadet maksadıyla kurban sunanlarda, ibadetlerinden bir kuşku duymayıp görevlerini yerine getirmenin gönül rahatlığıyla sevaplarını alabileceklerdi.  Ne var ki kaybedecekleri rant aleyhlerine olacağından, ibadeti değil eti, deriyi ve bağırsağı önemsemeleri, hem Müslümanlara hem de Allah’a saygısızlık ve gizli bir şirktir. Nasıl oluyor da para ile Allah’ı satın alabileceklerini ve ibadetlerinin makbul sayılabileceğini düşünüyorlar?

Daha fazla bir açıklamaya gerek görmüyor, Hayreddin Karaman ve benzeri ilahiyatçı ve hocalara gerekli cevabı Sayın Gazi Tekin’in verdiği, aşağıdaki yazışmalarla anlaşılacaktır.                   

Vekâletle kurban kesilmez…‏

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 23 Kasım 2009 Pazartesi 19:26:54
Kime: hkaraman@yenisafak.com.tr

Hoca, yanlış fetva verip, kurban ibadetini yerine getirmek isteyenlerin yardım derneklerince sömürülmelerine aracı oluyorsunuz. Haddim olmayarak, önce Allah’a duyulması gereken saygının üzerinde durmanızı ve Sayın Mehmet Ali Şadoğlu hocamın yazısını okumanızı bilgilerinize sunarım.  

devamı…
 
http://sadoglu.wordpress.com/

From: hkaraman@yenisafak.com.tr
To: gazitekin@hotmail.com
Date: Tue, 24 Nov 2009 14:59:15 +0200
Subject: YNT: Vekâletle kurban kesilmez…

Yazıyı okudum. Siz bana değil de ona güveniyor, beni onunla tashih etmeye çalışıyorsunuz. Tabii bu sizin hakkınız. Ama asırlardır uygulanan, fıkıh kitaplarında caiz görülen vekaletle kurban kesmeyi şirke sokan birinden Allah’a sığınırım.

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 24 Kasım 2009 Salı 19:52:36
Kime: Hayreddin Karaman (hkaraman@yenisafak.com.tr)
   

Sayın Hocam,
 
Öncelikle siz ve o ayırımı yaparak benliğinizi kabartmanızdan fevkalade üzüntü duyduğumu ifade etmek isterim. Önemli olan sizin ya da onun değil, araştırarak neyin doğru olduğunu bularak güvenmemizdir. Acaba Allah’ın Resulü’nün Allah’a kurban sunarken, Hz. İbrahim misali ya doğrudan keserek ya da saygıyla törene iştirak ederek ibadetini mi yerine getirdi, yoksa bir sahabeye vekalet verip kendini Allah’tan üstün tutarcasına nefsi bir ibadet mi gerçekleştirdi?
 
Ancak akademik kariyeriniz ve şöhretinizin benliğinizi yücelterek Sayın Şadoğlu’na güvenmememizi ve rivayete dayalı fıkıh kitaplarını ölçü almamamızı tavsiye etmeniz, hakkınızda derin bir soru işareti doğmama neden olmuştur.
 
Açıkça ifade etmeliyim ki, Sayın Şadoğlu’nun açıklamaları hiçbir çıkara dayalı olmadığından ve kurbanın yaratıcı Allah’a sunulmasından Hz.İbrahim’in oğlunu bir vekaletle kestirmemesi de dikkate alınarak, dosdoğru olduğuna şüphem yoktur.
 
Her türlü çıkar yaklaşımından arınarak, bilgilerinizi tekrar gözden geçirmenizi ve sunulan kurbanın tanrımız Allah’a olduğu bilinciyle muhakeme yapmanızı öğütlerim.
Selamlarımla,

From: hkaraman@yenisafak.com.tr
To: gazitekin@hotmail.com
Date: Sat, 28 Nov 2009 22:47:18 +0200
Subject: YNT: YNT: Vekâletle kurban kesilmez…

Bir köşe yazımı size gönderiyorum:

Vekalet Yoluyla Kurban                                                                

                                                                                H. Karaman

Gazetelerde, dergilerde, internette (sitelerde) birçok müftü türedi, ağzı olan konuşuyor, müminlerin kafaları karışıyor, soru yağmuruna tutuluyoruz.

Benim Müslümanlara tavsiyem ehliyeti, bu işten anlayanlar tarafından kabul edilmiş alimlere ve Diyanet yetkililerine sormalarıdır. Diyanet bünyesinde Din İşleri Yüksek Kurulu vardır, bu kurulda birçok uzman görev yapıyor, meleseler istişare yoluyla hükme bağlanıyor ve vatandaşlara cevaplar veriliyor.

Bana gelen bir mesajda ifade edildiğine göre bir “hoca”, “vekalet yoluyla kurban olmayacağını, hatta birine kurban kesmesi için vekalet veren şahsın şirke düşeceğini” söylemiş veya yazmış.

Allah bu insanlara akıl, insaf ve iz’an nasip etsin!

Bir kimse Allah rızası için kurban bayramında kurban vazifesini yerine getirmek istiyor, imkansızlık, zorluk ve başka sebepler/maniler yüzünden kurbanın alınmasını ve kesilmesini bir şahıstan veya bir dernek yahut vakfın temsilcisinden sözlü veya yazılı olarak istiyor, parasını yatırıyor, adını yazdırıyor, kurbanının vekaleten kesilmesini talep ediyor, vekil kurbanı alıyor ve vekalet veren adına, Allah’a ibadet olarak kesiyor. Bunun şirkle ne alakası var; kurban Allah’tan başkası için mi kesildi ki şirk olsun.

Dini biz Kur’an’dan ve onu bize açıklayan Hz. Peygamberden öğreniyoruz. Peygamberimiz (s.a.) birinden, kendisi için kurbanlık hayvan almasını istemiş, o da almış, eşleri adına kurbanlarını kesmiş, Hacda birçok kurbanından bir kısmını bizzat kesmiş, daha çoğunu da Hz. Ali’ye havale etmiş (kesmesini istemiş, ona vekalet vermiş)… Bütün bunlar hadis kitaplarında yazılı.

Fıkıh kitapları namaz, oruç, kefaret gibi kişinin bedeni ile (kendisi) yapması gereken ibadetler dışında zekatın ehline verilmesi, kurbanın kesilmesi gibi mali ibadetlerde vekalet vermenin caiz olduğunu yazıyor.

Asırlardır Müslümanlar kurbanlarını hem kesmişler, hem de birine vekalet vererek kestirmişler.

Bir düşünün, eğer herkesin kurbanını kendi eliyle kesmesi veya vekil keserken yanında bulunması gerekseydi hac ibadeti nasıl yapılırdı? İnsanların günlerce sıraya girip Mina’da beklemeleri gerekmez miydi?

Bugün hacca gidenler ilgili mercie kurban paralarını yatırıyorlar, vekaleten kurbanlarının alınıp kesilmesini istiyorlar ve bu da yerine getiriliyor, buna itiraz eden ciddi bir alim de yok.

Akıl ve nakıl yönlerinden dayanağı bulunmayan, ilme ve mantığa uymayan yorumlara dayanan sözlere kulak asılmasın, kafalar karışmasın, gönül huzuruyla isteyen kendisi kessin, isteyen “vekalet vererek” kurban ibadetini yerine getirsin vesselam.

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 29 Kasım 2009 Pazar 13:02:23
Kime: Hayreddin Karaman (hkaraman@yenisafak.com.tr)
   

Öncelikle benliğinize galebe çaldırmanızdan tövbe etmenizi ve ettiğinize de inanmak istediğimi ifade ederim. “Kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir” sözünü temel alırsak, gerek hacdaki kalabalık gerekse kentlerdeki yoğunluk kişinin Allah adına boğazlayacağı kurbanları vekaletle kesme meşruiyeti kazandıramaz.
 
Kevser Süresinde açıkça emredildiği üzere; Namaz kıl, kurban kes”  buyruğu, Kurbanın namazla eş değer olduğunu ortaya koymaktadır. Nasıl ki namaz vekaletle kılınamayacaksa, kurbanda cemaatteki imama uyulma misali törene iştirak edilmeksizin vekaletle kestirilemez. Çünkü kurbanın sunulduğu bir tanrıdır, yani tapınılan yaratıcı Allah’tır. Ne vahyi ve şeriatı reddeden devletin laik diyanetinin fetvaları ne de yüce peygamberimize atfedilen hurafesel yorumlar gerçeği gölgeleyemez. 
 
Peygamberimizin kurbanların bir kısmını kendi kesip, bir kısmını Hz.Ali’ye kestirmesi, asla bir vekalet değil, bilakis törene saygıyla iştirak ettiği bir ibadettir. Günümüzdeki gibi tamamen çıkara odaklı yardım ve bağış amaçlı hilesel bir aldatmacanın ibadet manipülasyonuyla müminler kandırılmamıştır. Kurbanın kimin kestiğinden daha önemli, törene saygıyla iştirak edilmesi ve tekbir getirilmesidir. Ancak böylesi bir durum kurumları zor durumda bırakacak ve planladıkları sömürüyü gerçekleştiremeyeceklerinden şirksel fetvalara sığınılarak, hem Allah’a karşı bir saygısızlık ve lakaytlıkta bulunmalarına hem de kurban kestiklerini sanan Müslümanlara bir ihanettir. 
 
Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban keseni vekil tayin edebilirsiniz ama mutlaka orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdir de imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına hiç namaz kılmayıp adınıza imamın kılması nasıl imkansız ise, kurbanın kesilmesi de imkansızdır…
 
Yaratıcı Allah’a sunulan kurbanın sahibi, sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…
  
Laik ve putperset düzenlere karşı Peygamberleri misali mücadele etmekten kaçınan alimlerin fetvaları, ancak şeytani fetvalardan farksızdır. Bu sebeple vahyin emrettiği ve vahye muvafık hadislerin geçerli olacağı bir din, İSLAM’dır.
 
Ezberlerinizle değil; ya imanınızla halkı aydınlatın, ya da susunuz…

Son olarak şu gerçeği biliniz ki; her kim kurbanının törenine bizzat iştirak etmemiş ise, onun adadığı ibadetsel kurban değil, her zaman yapabileceği bir yardımdır. 

 

Üniversitenin terörist, sokağın mucit yetiştirmesi…

Akılcı teorileri darmadağın eden kader; artık üniversitelerin bilime odaklı akademisyenleri değil meclise ve millete düşman bölücü teröristleri büyüttüğü apaçık ortada olup, özellikle ülkemizdeki rektör ve öğretim görevlilerin totaliter acımasız güçlerce örgütlenip, bilime tamamen aykırı aylıkçı terörizme meyletmeleri, şüphesiz laik ve putperest eğitimin oligarşi yapılanmasındandır. Kurşunu oydan güçlü sayan üniversitelerin bilim yuvaları olabilmeleri mümkün mü?

Öğrettikleri şeylerden bihaber ve temellerini sorgulamayan ezbercilerin köhneleşmiş düşünce ve ilkeleri bilimden uzaklaşıp statükoya meylederek, icatlarıyla değil terörist ya da politik faaliyetleriyle adlarından söz ettirmeleri, neden insansal ve bilimsel değerlerin yok edildiğine açık bir kanıttır. Einstein, öğretmenlerine hiç saygı duymazdı. Diğer tüm mucitler gibi çoğunun muallel ve öğrettikleri şeylerin ne olduklarını bilmeksizin engelli ve hastalıklı nesiller yetiştirerek, barbar bir güce ve tahammülsüz bir düşünceye yoğunlaştırmaları; ilimsiz, duyarsız, vicdansız ve merhametsiz yığınların çoğalmasına sebep olmuştur.  

Hiçbir şey bilmeyen despot ve ezberci eğiticilerin; öğrencilerin önünü açabilmesi ve yeteneklerini ortaya çıkarabilmesinin imkânsızlığı ortadadır.

Silahlı terör örgütü kurarak, halkın oylarıyla seçtiği TBMM’ni ortadan kaldırmak ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs ederek, halkın arasına fitne sokmak suretiyle dini ve ırki çatışmaları kışkırtmak, ülkeyi infiale ve kosa sürüklemek, hatta müzeye yerleştirdikleri patlayıcı bombalarla çocuklarımızı katledebilecek kadar gözleri dönmüş canavarlardan bilim adamı olabilir mi? 

Ataist diktatör Genelkurmay’ın bir gücü olarak silahlı terör örgütlerinin yöneticileri olan üniversite kurucuları, rektörleri ve öğretim görevlilerin halkı isyana teşvik ederek, ülkeyi kana bulama girişimleri; hangi bilimsel teorinin bir gereğidir?

Bilimin yüceliğine kara çalan bu ucubelerin yönettiği ve görev yaptığı üniversitelerde okuyan gençlerimiz, ancak terörist olma yolunda ilerleme kaydetmektedirler. Bedrettin Dalan ve Mehmet Haberal gibi acımasız teröristlerin üniversitelerinden erdemli, barışçı ve insanlığa fayda sağlayacak öğrenciler yetişebilir mi?

Nasıl oluyor da ebeveynler; Başkent Üniversitesi, İstek Vakıf Okulları ve Yeditepe Üniversitesi gibi terörist kurumlara milyarlarca ödeyerek, çocuklarının terörist olabilmeleri için yarışabiliyorlar?

Gerek asker gerek gazeteci gerekse bilim adamı kisvesindeki terör üyesi gölgeler; ahkâm kestikleri gibi cesur değil öyle korkaktırlar ki, sözde aydınlık adına savundukları davalarına bile ihanet ederek ideallerini inkâr edebilmekte, meydanlarda, kameralar karşısında ve perde arkasında savurdukları ve organize ettikleri fikirlerini sergileyemeyerek, hapishanelerde bile yatmamak için çeşitli dalaverelerle hasta oldukları hilesiyle saklanacak bir “in” arayışını sindirebilmektedirler. Haydi, meydan okumayı sürdürseler ya…

İşte bu korkak sefillerin peşlerine düşerek çağdaşlık ve aydınlık adına halkıyla savaşmayı göze alan yığınlar; “madem haklısınız, neden mücadelenizi dimdik sürdürmüyorsunuz” hesabını sormuyor ve uğruna canlarını vermeye hazır çapulcuların çıkarcı niyetlerini muhakeme edemiyorlar.

“Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir.” Gandhi

Böylece üniversitelerin aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimsel icatların bir merkezi olmadığı da anlaşılmaktadır. Maddenin enerjiye ve enerjinin de maddeye dönüştüğünü kanıtlayan Einstein, E=mc2 denklemiyle Yaratıcısız, ruhsuz, yani dinsiz bir bilimin ve hayatın olamayacağını kanıtlamıştır.   

Geçmişte gerçekleşen temel icatlar bile, köhneleşmiş ve fosilleşmiş evrimci laik üniversiteler de değil, sokaklarda yetişen inançlı, imanlı ve samimi dâhilerce gerçekleşmiştir. Önceki yazılarımda birçok örneğini verdiğim bilim adamlarına ilaveten, bugünde Michael Faraday’ı inceleyelim…

Unutulmamalıdır ki; bu gün kullandığımız bütün elektrikli alet ve makineler, 1791-1867 yılları arasında yaşamış okulsuz Michael Faraday’ın temel buluşlarına dayanmaktadır.

Yoksul bir İngiliz olan Michael Fraday; babası ağır bir hastalıkla cebelleşen demirci, anası ise köylü olan bir çocuktu. Ailenin zor bela geçinen fevkalade fakir olmasından ötürü okula gidip zorunlu eğitimi bile alamadı. Ailenin dindar bir Hıristiyan olması ve bağlı bulunduğu Sandemancılar tarikatının gereği olarak; basit bir yaşamla yetinmeye inanan, rahatlığa ve lükse karşı olan itikatları, maddi zenginliğin ve gösterişin dinlerine aykırı olduğuna, Tanrı’ya ancak doğa olaylarını inceleyerek ve doğaya yakın olarak ulaşabileceklerine inanarak, araştırmalarında ve buluşlarında büyük etki sağladı.     

Faraday, kilisenin pazar okulunda okuma yazmayı ve hesap yapmayı öğrendi. Küçük yaşta ailesinin geçimine katkı sağlamak maksadıyla tıpkı Edison gibi gazete dağıtıcısı olarak çalışmaya başladı. 14 yaşında bir ciltçinin yanına çırak olarak girdi. Ciltlenmek üzere getirilen kitapları, özellikle ilgisini çeken kimya ve fizik üzerine olanları okumaya başlayarak, hiçbir temel eğitimi olmaksızın bilgisini genişletmeye başladı. Yine okulsuz Edison gibi fizik kitaplarını büyük bir heves ve arzuyla okuyordu.

Faraday; “Çıraklığım sırasında, elimin altındaki bilimsel kitapları okumaktan hoşlanırdım ve içlerinden en keyif aldıklarım Marcet’nin Kimya Üzerine Konuşmaları ile Encyclopedia Britannica‘nın elektrikle ilgili maddeleriydi.”  En temel eğitimden yoksun ve şöhretli hiçbir okulu ve velisi olmadığı halde, nasıl oluyor da kimya ve fizik gibi son derece ağır konulara ilgi duyabiliyor ve formülleri anlayabiliyordu? Ayrıca deney yapabileceği bir laboratuar ortamı bulamadığı halde, eski şişeler ve hurda parçalardan yaptığı basit bir elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başlayıp, kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanmak suretiyle elektrokimya deneylerini gerçekleştirmesi, hangi aklın ve iradenin bir yönlendirmesiydi?

Günümüzdeki teknolojik maddi her imkâna sahip üniversitelerin başaramadığını okulsuz Faraday başarıyor, artık elinden geçen kitaplarla yetinmeyerek, bedava bilet bulduğu her bilimsel konferansa katılmaya çalışıyordu.

Bilgiye ve öğrenmeye aç olan Faraday, günümüzün kibirli ve kendini beğenmiş bencillerin aksine, “bana bir kelime öğretenin kölesi olurum” felsefesiyle derinliklere inebilmenin coşkusuyla yerinde duramıyor, böylece insanlık tarihinin en önemli buluşlarını gerçekleştiriyordu.       

O zamana kadar herkes elektrikle mangnetizmanın birbirinden farklı iki güç olduğunu sanıyordu. Elektrik; akümülatörden çıkan, çatırdayan ve tıslayan şeydi. Magnetizmaysa farklıydı, denizci pusulalarının iğnelerini oynatan, doğal mıknatısların demir parçalarını çekmesini sağlayan tamamen görünmez bir güçtü ve akülerin ya da devrelerin bir parçası olarak düşünülüyordu. Ancak Kopenhag’daki bir profesör, bir elektrik teline akım verince telin üstüne konulan bir pusula iğnesinin hafifçe yan döndüğünü keşfetmiş, ancak bunu ne kendi ne de bir başkası açıklayabiliyordu.  Bir metal teldeki elektrik gücü, nasıl dışarı sıçrayıp magnetik bir pusula iğnesini döndürebilirdi?

Öyle ilginçtir ki, bilimsel bir konu ileri bir aşamaya varınca, konuya yeni başlayanların eğitim almadan ona vâkıf olabilmeleri mantıken olanaksızdır. Gerçekte bütün kapılar kapanır, söylenen ve yazılanlar anlaşılmaz olur. Bilim öğrencilerinin çoğuna, bütün karmaşık hareketlerin birbirini takip eden itme ve çekme biçiminde düz hatlara indirgenebileceği öğretilmişti. Bu yüzden doğal olarak mıknatıslarla elektrik arasında düz hatlı bir çekim olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Ama bu yaklaşım, elektriğin nasıl havadan geçip magnetizmayı etkileyebileceğini açıklamaya yetmiyordu. Faraday, düz hatlar üstünde düşünme saplantısına sahip olmadığından ilham almak için doğrudan “İncil”e başvurdu ve zamanın çoğunu kilisede geçirerek teoriyi pratiğe geçirmeye çalıştı.

1821 de elektrikle magnetizma arasındaki ilişki üstüne çalışan Faraday, bir çubuk mıknatısını dik koydu. Dinsel eğitiminden esinlenerek, mıknatısın çevresinde görünmez dairesel çizgilerin hızla dönüp durduğunu hayal etti. Eğer haklıysa, serbestçe sarkan bir tel bu mistik çemberlerin etkisine girebilirdi ve tıpkı bir girdaba yakalanan bir tekne misali aküyü çalıştırdı. O anda yüzyılın keşfini yapmış oldu. Faraday’ın bodrum katındaki ilkel laboratuarında icat ettiği şey, elektrik motorunun temeliydi. 29 yaşında büyük bir keşif yapmış, bu keşif vahyin, dolayısıyla ruhsal gücün mutlak doğruluğunu ve tartışılmaz egemenliğini kanıtlamış, dinin bilimi yönlendirdiği ortaya çıkmıştı.  

Eğitimsizlerin inanılmaz başarıları, her devirde benliksel akademisyenlerin kıskanmalarına, çıldırmalarına ve iftira atmalarına neden olmuştur. Tıpkı şöhretli Sir Humphry Davy gibi! İngiliz biliminin lideri, Londra yüksek sosyetesinin övülen ve tapınılan bilim adamı Davy, fakir ve cahil bir çırak olarak aşağıladığı Faraday’ın başarısına tahammül edemiyordu.

Faraday’ın çalışmalarıyla biçimlenen enerji kavramının ne kadar sıra dışı bir bakış açısı getirdiğini fark etmek kolay değildi. Çünkü enerji ruhsal bir güçtü. Yaratıcı, evreni maddesel olarak yaratırken fiziksel etkileşmeyi sağlayabilecek X miktarda ruhsal enerjiyle donatmıştı. “Yıldızlar büyüyecek ve parlayacak, gezegenler yörüngelerinde dönecek. İnsan ve hayvanlar yaratacak, büyük şehirler ve ormanlarda yaşayacaklar. Savaşlar ve afetler çıkacak ve şehirler yok olacak. Sonra sağ kalanlar yeni uygarlıklar kuracak. Ateşler, atlar ve öküz arabaları olacak. Kömürlü ve buharlı makineler, fabrikalar, güçlü lokomotifler, kara, deniz ve hava taşıtları olacak. Ama bütün bunlar olup biterken, insanların gördüğü enerjinin türleri değişse de, enerji bazen insan ya da hayvan kaslarının ısısı, bazen de çağlayanların akışı, dalgaların kabarması ya da volkanların patlaması gibi görünse de, bütün bu farklı türlere karşın, enerjinin “o kitap”’ta belirlenen toplam miktarı hep aynı kalacak. Başlangıçta yarattığı miktar ve etkileşmeyi sağlayacak gücü hiç değişmeyecek. Başlangıçta yaratılmış olanın milyonda biri bile ne eksilecek ne de değişecek.”

Bilimsel icatlarını dinin bakışıyla çözen Faraday, elektrik motorunu ve dinamoyu keşfederek, birçok elektrik ölçüm birimine de adı verilerek, portresi 1991 yılındaki yirmi poundluk banknota basılmış ve “Elektrik Mühendisliği” mesleğinin kurucusu olmuştur. 

Elektriğin babası olan okulsuz Faraday; motor, jeneratör ve trafo gibi tüm elektrik makineleri, icat ettiği indüksiyonuna göre çalışırlar…    

Michael Faraday öyle ender bilim adamlarındandır ki, şövalye unvanını ve çok para getirecek iş tekliflerini reddetmiş, bağlı olduğu mezhebe uygun olarak basit bir insan olarak kalmak istemiş ve öyle yaşamıştır.

İşte laik üniversiteler, nerede mucitler… İşte mucitler, nerede üniversiteler…

“Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır.”  Dr.C.Bernard

 

Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar?

İsviçre’deki ”minare’ referandumuyla ilgili tezahür eden gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.

Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan statükocu devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir. 

Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir felsefeleri; baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadırlar.

Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?  

Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.             

Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Çünkü batıl olduklarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?

Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir arayışa hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.

Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…

İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrılıkçı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?

Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.    

Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar? Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…

Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…

Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.  

Diğer taraftan; Diyanet İşleri Başkanlığı ve İslam Konferansı Örgütüne ne demeli?

Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?

Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüzlük ve kamu alanlarından dışlamakla ünlü tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…

Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…  

Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre’yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?

“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda

Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?

Astsubaydan kuvvet komutanlarına; kara, deniz, hava ve jandarma komutanlığında ayyuka çıkan onca belgeler, entrikalar, cinayetler, komplolar, yasa dışı örgütlenmeler ve isyanlarla çalkalanan Türkiye’de, hukuk devletinin bekası, milletin huzur ve güveni için Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un istifa etmede direnmesi, vatandaşın can güvenliği ve hukukun ayaklar altına alınıp adaletin lağvedilmesi açısından fevkalade vahim bir sonuçtur. Neden feodalist bir “tabela cumhuriyetçiliğinden” kurtulamıyoruz? 

Cumhurbaşkanı, meclis ve hükümetin anayasal hakkı olan Org. Başbuğ’u görevden alma cesaret ve kararlılığını gösterememesi despot güçleri körüklemekte, gerek TSK gerekse milletin adalete olan güveni ortadan kalkarak, ihanetsel daha korkunç plan ve arayışların önü açılmaktadır.

Türkiye Halkı, iktidarsız bir hükümetin çaresizliğiyle umutlarını yitirmemeli, Genelkurmay komutanlığından fışkıran suçluların sorumlusu Org. Başbuğ’u, hak ve adalet adına ya görevden almalı ya da hiçbir kaosa neden olmaksızın istifaya zorlamalıdır.

Her gün deşifre olan ihanetler bir yana, Genelkurmay’ın yargıyı da baskı altında tutarak ideolojisi doğrultusunda yönlendirmesi, seksen milyonluk Türkiye’ye yapılabilecek en müthiş düşmanlıktır.         

Düşünce ve inançlar ne olursa olsun amaç; milleti, vatanı ve devleti koruyup kollamak ve muhafaza etmek ise, zerrecik bir helale neden olabilecek kaygılara yer verilmemeli, basıncın absorbe edilebilmesi için gerekli fedakârlığın yapılması kaçınılmaz olmalıdır.  

Artık hiçbir şeyin örtbas edilemeyeceği, savsaklanamayacağı ve hoş görülemeyeceği bir süreçteyiz. Mevki, rütbe ve makamı ne olursa olsun herkes üzerine düşen görevi yapmalı, canlarını veren yiğitlerin milleti ve vatanı uğruna ispatladıkları aşkın birazını rütbelilerde duymalıdır.  

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un gencecik yaşta dünyadan göç eden şehitleri düşünerek, vicdanının sesini dinleyip istifa edeceğine inanıyorum.

Bu vatan, hukuk ve adalet; asla kişilere peşkeş çekilmemelidir.  

İster darbe, ister katliam; her şey hakkınız…

Anıtkabir tapınak şövalyelerinin hükmettiği bir ülkede cumhurbaşkanlığı, meclis, hükümet ve partilerin kuklasal varlıkları çok can acıtsa ve sabır duvarlarını yıkıp geçse de; millet olarak ancak layık olduğumuzla idare edileceğimize şüphe olmadığı, YAŞ kararlarıyla bir kez daha ispatlanmıştır.

Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…

Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.     

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.

Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?  

Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?    

Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.

Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.

Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…     

Adres Tapınak Şövalyeleri…

İçeriği bilinmeyen gizli bir pazarlık sonucu ABD’nin Kuzey Irak’ı, Türkiye kökenli Kürtlerden ve PKK’dan arındırmak maksadıyla Başbakan Erdoğan’la yaptığı işbirliği neticesi ülke yararına fevkalade olumlu sonuçlar doğuracak olan “açılım” girişiminde gerekli kararlılığı gösteremeyen hükümet, faşist ve bölücü CHP ve MHP’nin tuzağına düşmek suretiyle DTP’yi hedef alması, bugün yaşadığımız ve gelişerek daha da korkunç felaketlere yol açacak cehennemsi kapıyı aralamasına neden olmuştur. 

Hükmettikleri despot ve ırkçı politikalarla PKK’yı doğuran, büyüten ve Türkiye’nin başına belâ eden Anıtkabirin Tapınak Şövalyeleri (ATŞ), resmiyette düşman ancak kapalı kapılar ardında müttefik sayarak taşeron kullandıkları PKK’yı, APO’nun hücresi bahane edilerek yeniden organize etmeleri, başka bir adres aramaya gerek bırakmayacak açıklıktadır. 

İhanetlerinin ve acımasızlıklarının deşifre edilmesiyle bir bir tutuklanan ve yargı önüne çıkarılıp dokunulmazlıkları yıkılarak fevkalade zor dönem geçiren ATŞ, millet indindeki güvensizliklerini ve hasımlıklarını örtbas edebilme gayesiyle PKK’yı sokağa döküp, halkın mal ve can güvenliklerini büyük tehdit altında bırakarak, hükümeti erken seçime ve iktidardan uzaklaştırma stratejisini uygulamaya koymuşlardır.

Milletimizin kalbi olan TSK’yı öyle sömürmektedirler ki, çocuklarımızın topluca katledilme planlarının dahi yer aldığı terörist organizasyonlar ortalığı kasıp kavururken; güya “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik harekât” gibi hainlikleri manipüle etmeye yönelik bir yaklaşım, ihanetleri gizlemeye yeterli olmayacaktır. Bu milletin her bir ferdi, TSK’nın bir üyesi olma şerefiyle ödüllendirilmiş, dolayısıyla hiçbir saptırma, insanlarımızı gerçeklerin üzerine gitmekten alıkoymayacaktır. 

“Böl, parçala ve yönet” felsefiyle iktidarlarını yürüten putperest jakobenler; toplumsal birlik ve bütünlüğü, huzur ve güvenliği, halkın egemenliğini zorba iktidarlarının kaybı düşünmekte, dolayısıyla şeytani ne kadar hile var ise sırasıyla devreye sokmaktadırlar.

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet ve parti, tüm sorunların üstesinden gelebilecek adaletsi bir çözümü başarabilecek cesaret ve kararlıkta değillerdir. Gerek ABD gerekse AB’nin dayatmasıyla yol alamayacakları aşikârdır.

Genelkurmay’ın diktatörlüğü ve ona bağlı ATŞ’nin hâkimiyetine son verilmeden, yargının ideolojik yapısı ortadan kaldırılmadan, gerek bürokratların gerekse sokaktaki insanların alt yapıları hazırlanmadan, yanlışın üzerine doğrudan gidilmeyerek ürkekliğin olumsuzluklarından kurtulmadan düzlüğe çıkabilmek, dini, ırki, zihni ve kalbi ayrılıkları yok edebilmek imkânsızdır. Önce yekvücudu sağlayacak anahtarın adı konulsun ve o çerçevede bir araya gelinerek aykırılıklar giderebilsin…

Ortak bir barış ve uzlaşıya sürekli karşı çıkan CHP ve MHP’nin, acaba ırkçı ve ulusçu argümanlarından başka her tarafın razı olabileceği bir çözüm anahtarları var mı? Sokaktaki insanlar yakılırlarken, öldürülürlerken ve malları zarara uğratılırlarken; çözümleri “dersim” gibi toplu bir vahşet mi? Zaten itiraf etmediler mi?  

Hiçbir şehit yakını, o onura ihanet edercesine mason CHP ve ırkçı MHP’nin provokasyonlarına alet olmamalı, nefsi değil rahmani, bireysel değil toplumsal düşünmelidirler. Çıkarcı hiçbir acımasıza kendilerini kullandırmasın, o gözyaşlarının ve yanan kalplerinin müsebbiplerinin ırkçı ve ulusalcı barbarların olduğunu akıllarından çıkarmasınlar.   

DTP’nin kendileri gibi ilkesiz ve ödün vereceğini sanan hükümet, asla “açılım ve barış” serüvenine girmemeli, girdiyse de bedelini ödeyecek cesaret ve kararlılığı göstermeliydi. Ancak oy kaybı telaşı içinde olan bir anlayıştan samimi ve insancıl bir adım beklenemez…

Oysa bırakın oy kaybını, Türkiye’ye barış, huzur ve güven getirmesinden iktidara kavuşacak ve söküp atılamaz bir güce ulaşacaktı. Ne var ki söz konusu açılım hükümetin samimi duygularla programladığı bir çözüm değil, yabancıların dayatmasıyla olgunlaştığı bir paket olduğundan geri tepti.

Yıllardır binlerce insanın öldüğü, ailelerin parçalandığı ve göçmenlerin oluştuğu bir terör ülkesi olduğumuzu, sanırım etrafını güvenlik çemberleriyle kuşatmış derebeyliler umursamıyor. Hukukun, meclisin, anayasanın ve ceza yasalarının olduğu bir ülkede; hiçbir parti kapatılmamalı, suç işleyenler cezalandırılmalıdırlar.

Halkın seçtiği DTP’yi kapatmak, açık bir cinayet, malları yağmalanan ve kanları dökülen sokaktaki vatandaşlara gaddar bir düşmanlıktır. DTP’nin kapatılma kararını verecek yargıçlar ve taraftar politikacılar, acaba sıradan vatandaşlar gibi korumasız dolaşacaklar mı? Gerek yargı gerekse siyaset; vatandaşın mal ve can güvenliğini sağlayacak hassasiyeti dikkate alarak, kararlarını ve politikalarını düzenlemelidirler.           

Neden açılım müjdesinin habercisi Cumhurbaşkanı Gül susuyor? Halkının korku ve panikle kaçıştığı, yakılıp öldürüldüğü ve ortalığın karıştığı bir anda Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Meksika ziyareti daha mı önemli? 

“Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.” Anatole France

‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…

Millet olarak nasıl bir lanetle karşı karşıyayız ki içeride Atatürk, dışarıda ABD’ye kul olmaktan sıyrılamıyor, varlıklarını kurtarıcı tazimiyle zihinlerimize ve kalplerimize işleyerek, sözlerini tanrısal bir mutlakmış değerinde inanıp itaat edebiliyoruz.  Madem öyle; Atatürk ve ABD’nin neden terör musibetinden, ekonomik sıkıntılardan, felaketlerden, ayırımcılıktan, can ve mal kayıplarımızdan kurtaramadığını hiç sorgulamıyoruz.

Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.      

Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.

Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.

Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerinden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgalindeki Irak’ta üslenen PKK’yı müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.  

Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.

Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…

Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı ifadenin yorumunu sizlere bırakıyorum.

Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.

Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önemi olmadığı ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.  

Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı.

Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!

Açık ama saklanılmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…

Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.         

 

“Vatan, Millet” tekerlemelerine devam edin bakalım…

Halk düşmanı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin “Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, irticayla mücadele” ve birçok darbe plânları hazırlayıp, öğrenci çocukları dahi katletmeyi tasarladıkları belgeler ve maddi kanıtlarla aşikârken, alçakça kıyılan 10 askerimizin canilerini arama ve bilinen terör örgütlerine yamama hilesi, geçmişte olduğu gibi hiç kimseyi inandırmaya yetmeyecektir.

“Vatan bölünmez, şehitler ölmez” gibi sinsi sloganlarının bayraktarları tarafından katledilen askerlerimiz, artık şüphe götürmez gaddar emelleriyle hem vatanı bölmekte, hem de vatanı koruyan yiğitleri kahpece şehit ederek, efendileri şeytanın yolunda hızla ilerlemektedirler.

Org. Şener Eruygur, Org. Hurşit Tolon ve Tuğgeneral Veli Küçük’ü cepheye sürerek, kendilerini gizleyen ele başlar; öylesine ürkütücü bir yapı hazırlamışlar ki, ’A’ darbe planı deşifre olursa ’B’ planı, eğer ’B’ planı deşifre olursa da ’C’ ve ’D’ darbe planlarını yedekte bulundurdukları ve tüm ’deşifre’ olasılıklarını düşündükleri ortaya çıkmıştır.  

Acaba hunharca katledilen askerlerimiz, diri diri yakılan kızımız, öldürülen öğrencimiz ve yurtta çıkarılan onca eylem; hangi planın bir sonucuydu? Bundan sonra devreye sokacakları planlarındaki saptadıkları hedefler nelerdir?  

Ataist askeri, sivil, üniversite, medya ve politikacı üst ve alt herkesin içinde bulunduğu örgütlenme, ancak milletin insani ve vicdani bir bütünlük içinde bir araya gelmesiyle çöker. İktidarsız bir hükümet, tehdit altındaki savcı ve yargıçlarla dehşetsi çeteyi bertaraf edebilmek mümkün değildir.

Bizzat örgütün merkezinde olan ve ihanetsel isyanları planlayan emekli kuvvet komutanları Org. İbrahim Fırtına, Org. Aytaç Yalman ve Oramiral Özden Örnek’in tartışılmaz elebaşlılıkları, göstermelik bir sorguyla örtbas edilebiliyor, Alb. Dursun Çiçek salıveriliyor, Org. Hurşit Tolon ve Şener Eruygur tahliye edilebiliyor ise; çok daha derin şokları ve felaketleri yaşayacağımıza bir tereddüt bulunmamalıdır.

Hiç kimse ama hiç kimse, PKK ya da sol terör örgütlerini hedef alarak, asıl düşmanları saklama arayışına girmemeli, propagandasal pis entrikalarına alet olup, yarın ağlayacaklar arasında yer almamaya dikkat etmelidir. 

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik cenapları olan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin, APO’dan dahi daha bölücü ve tehlikeli oldukları unutulmamalıdır. APO illegal ve zindanda, onlar ise legal ve özgür olup, kendilerine gönül vermiş masum halkımızı insafsızca sömürerek, terörün ve ayırımcılığın provokatörleri ve darbecileri motive edenlerdir.

CHP ve MHP’lileri peşin hükümlerden uzak serinkanlı bir muhakemeyle liderlerini ve güttükleri politikaları sorgulamalarını ve yakın bir gelecekte sıranın kendilerine yahut çocuklarına geleceklerini düşünerek, insani bir yargıya varmalarını öğütlüyorum.           

Türkiye’deki her felaketin sorumlusu; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir, başka hiçbir adresi aramayınız… Bulsanız da kışkırtan yine onlardır.  

Gandhi’nin ifade ettiği gibi Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.  sözünü ilke edinerek, bedeli her ne olursa olsun insan olmanızdan haksızlık karşısında asla susmayın ve hiç kimseden korkmayınız.

Yaratıcı, Var oluş, Akıl ve İradeyi ne kadar biliyoruz?

Gelin, çirkef oyunlardan bir nebze uzaklaşarak, bütün bu inanılmaz ve gayri ahlaki olumsuzlukları güdenin özgür düşünceler mi sorusunu ve nefsin kimin iradesinde olduğunu bir inceleyelim. Sayın Talat Yavaş adlı okuyucumun yaptığı yorumda; “bir köpek bile sahibine bunlar gibi ihanet etmez” sözü, neden akıllı insanların hayvanlar kadar sadık ve vicdanlı olamadıkları sorgusunu, İbn Sina’nın dinsel, felsefisel ve bilimsel bakışından çözmeye çalışalım…

Suçlunun suçsuz, suçsuzun suçlu, okulsuzun başarısı, akademisyenin pespayeliği, mazlumun hakirliği, gaddarın saygınlığı, inançlının sahtekârlığı, inkârcının dürüstlüğü, ilâhiyatçının korkaklığı, ateistin cesareti, politikacının ihaneti, devletin zulmü, askerin diktatörlüğü, bireyin sadakati, rütbelinin faşistliği, erin ölümüne fedakârlığı, duyguların insancıllığı, mantığın bencilliği; özgür aklın mı, Etin Aklın mı bir tasarrufudur?

Yaratıcı Allah nezdinde en yüksek mertebede bulunan peygamberlerin dahi özgür iradeleri ve hür bir akılları yokken; sıradan insanların olabilmesi mümkün mü?

“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.” İsra. 74

Akılsal kuralları, iradeyi ve mantığı bertaraf eden olaylar, düşünsel ve davranışsal bir ayniyet sağlayamıyor ve yaşanan ikilemler önlenemiyorsa; iddia edilen akılcı bir muhakeme ve yargıyla mutlak olmayan bilime dayalı iradesel bir çözümü gerçekleştirebilmek söz konusu değildir. Sadece verimsiz ve iradesiz entelektüellerin tartıştığı; okullarda, ekonomik, sosyal ve siyasi münazaralarda dolgu malzemesi olarak kullandığı asırlar öncesine dayalı ütopik doktrinlerin karşılığı olmayan kuramsal döküntüleriyle bilim adına “bilgi terörü” estirilmekte, böylece kaderin güttüğü pratik hayat, serapsı fikirlerle örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden ne politikacıların, ne entelektüellerin, ne de eğiticilerin insanlara hiçbir katkıları bulunmamakta, dolayısıyla düzenlenen tartışma şovlarıyla en iyi laf ebeliği yarışmaları yapılarak, insanların etkilenebileceği sanılmaktadır. Ancak kaderle örtüşenler istisna…   

Kafatası devletlerce incelenen dünyaca ünlü bilim adamı, İslam bilgini ve filozofu İbn Sina; gençliğinde geometri, matematik, astronomi, kimya, mantık, fıkıh, fizik, kelam ve tıp alanlarında çığır açmış, daha 16 yaşında uzman hekim düzeyine yükselmişti. Çocuk yaşta bütün ilimleri hatmettikten sonra “İşte insan, nerede ilim”, musikiyle tanıştıktan sonra da “İşte ilim, nerede insan” diyerek, tüm dünyayı kendisine hayran bırakan bir şöhrete kavuşmuştu. İbn Sina, Batının inanıp güvendiği çok yüksek bir kaç otoriteden biridir. Elbette başkaları gibi oda tartışılmış ve fikirleri ateistlerce reddedilmiştir.

Batı düşüncesinde, Hipokrat ve Galen’den sonra gelen klasik tıbbın üç babasından biridir. Eserleri bütün zamanların en çok okunan tıp kitaplarından biri olmuştur. Tıbbın yeni paradigmalar kazanarak, modernleşmesi sürecine kadar hem doğu ülkelerinde hem de Batı’da en büyük otorite sahibi bir bilim adamı kabul edilmiş; eserleri, dünyanın birçok üniversitelerinde baş kaynak okutularak; dinin, aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimin önünün açılmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Yaşamı boyunca türlü zevk ve çileleri en uç boyutlarda tatmış, görmüş, geçirmiş, hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, kaçmış ve genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir. On altı yaş gibi çocuk yaşta otorite sahibi bir bilgeliğe kavuşması, şüphe yok ki diğer seçilmişler gibi İbn Sina’nın da mutlak iradenin bir takdiriyle yüceldiği tartışılmazdır. 

İbn Sina’nın öğretileri arasında yaratılış öğretisi özellikle önem taşır. O, bu konuda, özellikle 13. yüzyılda çokça tartışılmış olan yaratılıştaki kadersel gerçeği şöyle vurgulamıştı: Varlığa gelen her şeyin bir nedeni olması gerekir. Varlığa gelmek için bir nedene gerek duyan varlıklara,”mümkün varlıklar” adını verdi. Kendisi de mümkün bir varlık olan bir nedene, ondan önce gelen bir neden yol açmış olmalıdır. Bununla birlikte bu nedenler dizisi, sonsuz bir dizi meydana getirmez. Bundan dolayı, varlığı mümkün değil de zorunlu olan, varoluşunu bir nedenden değil de kendisinden alan bir “ilk” neden var olmalıdır. Bu ilk neden zorunlu varlık olan Yaratıcı’dır. O’nun zaman içinde bir başlangıcı yoktur; O, ezeli ve ebedidir. Yaratıcı, tam ve gerçek varlığını her zaman sergiler. O, her zaman fiil halinde olduğu için hep yaratmıştır. Yaratılış, İbn Sina’ya göre; hem zorunlu hem de ezeli ve ebedidir. Yaratıcı’nın kendi ruhundan üfürerek canlıları yaratması ve bilgilendirmesi, ruhların ölümsüzlüğü ve fiziksel bedenlerin ölümlülüğünü, dolayısıyla yaratmanın ezeli ve ebedi olduğunu kanıtlamaktadır.

Varlığa gelen her şeyin bir nedeni vardır. Yaratıcı’dan çıkan ilk birlik, akıldır. Buna göre ruhlar ve ona bağlı akıllar yaratılır. “Etkin Akıl” olan Yaratıcı, bu dünyadaki varlıkların maddi unsurları ve ruhları yaratan varlıktır. Etkin Akıl, aynı zamanda insanların ruhlarına yahut zihinlerine bilgi için gerekli olan form ve kategorileri aktarır. İbn Sina, bir insan zihninin bir başlangıcı olduğu için, insanın mümkün bir varlık olduğunu söyler. İnsan, aynı zamanda mümkün olan bir ruha ve ondan türeyen akla sahiptir. İbn Sina, yaratıklarda iki farklı unsur bulunduğunu ifade ederek, burada özle varoluş arasında bir ayırım yapar. İnsanın özü varoluşundan ayrıdır; bundan dolayı insanın özü kendiliğinden gerçekleşmez. Yani, insanın var olmasıyla var olmaması eşit derecede mümkündür. Onun özü gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Ona varoluş veren ve onun özünün gerçekleşmesini sağlayan varlık Yaratıcı, dolayısıyla ruhudur.

İbn Sina’ya göre Yaratıcı, mutlak olarak birdir. Bir olandan ise yalnızca bir çıkar. Bu durumda evrendeki varlıkları açıklamak nasıl mümkün olabilir? İbn Sina, Yaratıcı’dan çıkan ilk birliğin, ilk Akıl olduğunu söyler. Çünkü akıl olmazsa bilgilerin toplanma yeri olan hafıza olmaz. Akıl, iddia edildiği gibi özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Tüm varlıkların en tepesinde bulunan Yaratıcı’nın kendi kendisini düşünmesi, O’ndan ilk aklın var olmasına yol açar. İlk aklın kendi nedenini, yani Yaratıcı’yı düşünmesi, ilk akıldan sonra gelen akılların doğuşuna neden olur.

Bu sebeple insanın özgür bir iradeye, hür bir düşünceye ve egemen bir güce sahip olabilmesi nasıl mümkün olabilir? Şayet mümkün olsaydı, hiçbir olumsuzluğu sahiplenmez, menfi her şeyi bertaraf ederdi…

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İbn Sina bilgi anlayışında, insan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisi. Fakat bu soyutlama, İbn Sina’ya göre insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Yaratıcı’nın Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Demek ki tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı’dır.

İbn Sina, Aristo ve Plato’nun etkisinde kalarak Aristotolesçi felsefeyi İslam anlayışına göre felsefik yorumlarından dolayı; Yaratıcı, ruh ve yaratık, peygamber ve şeytan, mutlak irade ve özgür irade, duygu ve mantık konusunda paradokslar göstermiş, kaderin halkasal zincirinde birbirinden farklı ve aykırı tezler üreterek, inanç ve düşünceleriyle çelişkiye düşmüştür.

İbn Sina, ünlü Yunan filozof Aristotales’in ortaya koyduğu varoluş felsefesini, İslam-Doğu medeniyetleri düzleminde yorumlamasından ötürü Kur’an’ı temel almak yerine, Aristocu özgür iradeye ve mantığa odaklanarak, varoluş, gelişim ve yok oluş sürecini oluşturan kadersel yazgıyı pratik olarak değil, teori bazında değerlendirmiş, dolayısıyla mutlak irade ile özgür irade arasında tereddüt yaşayarak, büyük bir hataya düşmüştür.

Şöyle diyor; insanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür iradeyle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İrade özgürlüğü, akılla başarı arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşir. Özgür irade tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak onlarda, insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin Etkin Akıl ile buluşmalarını ve gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahiy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar. Akıl bütün insanlarda ortak olup, kavramayı ve bilmeyi sağlayan bir yetenektir.

Bir yeti olarak işlek akıl; yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel akıl, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan akıldan daha üstündür. Kazanılmış akıl, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından aklın olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada aklın kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır.

Yaratıcı’ya ait olan Etkin Akıl, aklın en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan bir bütünlük içinde kavrar, bilgilendirir ve yönlendirir. Bu yüzden insan, ayrıntıları duyularla algılar, bütününü akılla kavrar. Her şeyi kavrayan yetkin akla, nesneleri anlama yeteneği olan Etkin Akıl olanak sağlar. İnsan aklının algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Akıl, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için, ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini aklın genel kurallarına göre işlemden geçirir ve yargıları ortaya koymada onları aşar. Her şeyi önceden belirleyen Etkin Akıl, yönlendirmeyle mutlak iradeyi hâkim kılar.

İbn Sina, bir taraftan insanın özgür iradesiyle iyi ile kötüyü seçme olanağı bulunduğunu iddia ederken, diğer taraftan insan elinden çıkan bütün eylemlerin tanrısal ihsan ile gerçekleştiğini belirtmektedir. Eğer bütün eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşiyorsa, özgür irade nasıl ve nerede etkili olmaktadır? Akıl ile irade arasında bir çatışma olması ve sonunda aklın üstün gelmesi, Etkin Akıl’ın üstünlüğüdür ki o zaman özgür bir irade ve düşünceden bahsedebilmek imkânsızdır. Yani özgür irade ile kader!

Üstün bir aklın başarısızlığa uğraması, ancak mutlak bir gücün ve müdahalenin sonucudur. İnsan zihninin aydınlanmasını ve bilgilenmesini sağlayan aktif gücün Yaratıcı’nın Etkin Aklı ve mutlak irade olan kaderin ruhla bütünleşmesi olduğunu açıklayan İbn Sina; nasıl oluyor da böyle bir denklemde otomatikman özgür bir iradenin varlığının imkânsız kılınabileceğini hesap edememektedir? İfadesinde, “Akıl; özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır” diyor. Buna göre; Etkin Akıl’la bilgilendirilen akılların bağımsız olabilmesi, özgürce düşünebilmesi ve dilediğini yapabilecek hür bir iradeye sahip olabilmesi müthiş bir yanılgı ve kabul edilemez bir paradoks değil midir?

Peygamberler ve bilginlerin bilgilerinde bir seziş olduğu, bu sebeple, kavrayış yeteneğinin Etkin Akıl’la buluştuğunu ve gerçeklerin kavrandığını ifade ediyor. Dolayısıyla ruhun otoritesi altında gelişen duyuların egemenliği altında akıl işlerlik kazanarak, programı doğrultusunda yönlendiği ortaya çıkmıyor mu?

İbn Sina, bir taraftan vahyin ve mutlak iradenin kayıtsız hâkimiyetini kabul ederken, diğer taraftan Aristocu bakışla özgür iradenin de var olabileceğini beyan edebilmesi anlaşılır gibi değildir. Maalesef Aristotoles felsefesine bağlı İslami bir sentez oluşturarak, mantığa dayalı rasyonalizmle vahyi harmanlama girişimi onu ikileme ve korkunç bir çıkmaza sokmuştur. Bu anlayışın hemen hemen tüm İslâm bilginlerinde var olması, Aristo felsefesinin rasyonalist mantığına hayranlıklarından değil, kendilerini yücelten benlik ve mantıklarının nefsi yargılarındandır. Akıl ile vahyin ruhsal bağı ve Etkin Aklı ile olan bütünlüğünü pratikte ilişkilendiremediklerinden irade ve yetki karmaşası yaşamaktadırlar.

Yaratılış konusunda İbn Sina, “bir’den bir çıkar” ilkesiyle hareket eder. İlk “bir”, zorunlu varlık olan Tanrı’dır. O’nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı’nın özünden gelen gereksimdir.

İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı’dan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da felek ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl cismi, ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının sonunda Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhsal enerjidir.

Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemini “Etkin Ruh”, şeytan aracılığıyla dürter. Evrenin varlığı, zorunlu olan Yaratıcı’yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Hareket, nesnenin özünde saklı ruhsal güçten doğar. Her nesnenin özünde hareket ettirici ruhsal bir güç vardır. Nesne kendi kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırmaktadır. Yaratıcı, özgün bir yapıcı değil, zorunludur. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır, dolayısıyla değersel bir nitelikleri yoktur, ancak yaratıksal nicelikleri vardır. Bu yaratma olayı da yanardağ misali bir fışkırmadır.

Ölüm, ruhun gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan ruhların geldikleri kaynakta toplanmaları, insan da ahret kavramını oluşturur. Ruh, soyut bir özdür, ölümsüzdür, vücuda yani maddeye egemendir. İnsana ve maddeye bireyselliğini kazandıran O’dur. Vücudun yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme ruhsaldır, fizik mazerettir.

Yaratıcı, her şeyi çift yaratarak tek kalmayı kendisine has kılmıştır. Sahibi olduğu canlıları istediği gibi yönlendirmesi ve farklılıklar oluşturması, hiç kimsenin sorgulayamayacağı ve değiştiremeyeceği mutlak kimliğindendir.  Yaratığın Yaratıcı’ya özgürce hesap sorabilmesi veya baş kaldırabilmesi özde kabil değildir, ancak sebepte ve “bir bilgi”’deki şeytani misyonun gereğinden mümkündür. Allah, melekler ve cinler âleminde olduğu gibi, dünyada da dengenin sağlanabilmesi için, hidayete erdirdiği iyi ruhlar ve saptırdığı kötü ruhlar programlamıştır. Zaten peygamber ve şeytanın varlık sebebi de bu yüzdendir.

Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yükleyerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve dünyadaki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar sergileyerek iyiyle kötü arasında gidip gelirler.

Ruhların programları gereği bedenlerinde olduğu insanlara işlev kazandırması ve yönlendirmesi, mutlak iradenin “o kitap”ta ki yazgısındandır. Her ruh; çirkin veya güzel, sakat veya sağlam, sağlıklı veya hastalıklı, kudretli veya zayıf bir oluşumla bedenleri biçimlendirmekte ve programı doğrultusunda fiziği meydana getirmektedir. Bu oluşumun zaman içinde farklılıklar doğurması tamamen fıtratsal yapıdandır.

Cennet ve cehennem de dünyadaki yansımanın sonsuz hayattaki ezeli ve ebedi uzantısıdır. Dünyada olduğu gibi ahiret hayatında da Allah, dilediği kulunu mükâfatlandıracak, dilediğini ise cezalandıracak; yaratık olan, yani kul olan hiç kimsenin hesap sorma hak ve salahiyeti bulunmayacaktır. Sadece layık olunan, hak edilen tadılacaktır.

“Biz dilesek elbette herkese hidayet verirdik. Fakat ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde. 13

İbn Sina gibi her türlü ilim hatmetmiş ve buluşlar gerçekleştirmiş nice bilim adamları ve düşünürleri şöyle bir inceleyin de; kıyaslanabilmeleri dahi kabil olmayan bilgilerini irdeleyerek, nasıl dağları yaratmışçasına böbürlenebildiklerini ve peşlerine düşerek himmet dilenebildiğinizi sorgulayınız.

Amaçları şöhret, para ve saltanat olan eçhel ezbercilerin hissiz dolguları toplumları da körelterek, hem ilmen hem de ahlaken korkunç bir çöküşe neden olmakta, yüzeysel kopyalarını paraya ve güce tahvil edebilme gayreti içinde gerek dini gerekse bilimi sömürerek, insanları istismar etmeleri nasıl benliksi bir aklın sapmasıdır?  

‘Benim’ diyenin suratına tükür ki bir hiç olduğunu anlasın…

Oysa İbn Sina; Buhara prensi Nuh bin Mansur’un hastalanması üzerine, bilgisine başvurulduğunda, uyguladığı tedavi yöntemi başarıya ulaşınca, Samanoğulları sarayında hükümdarın özel doktoru olarak görevlendirilmişti. Karşılığında para yerine, devrin bilinen ve bilinmeyen en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarını içeren, eşsiz bir kaynak zenginliğine sahip saray kütüphanesinden istediği şekilde yararlanma hakkı talep etmişti. Böylece kendini birçok değerli eserin yardımında oldukça geliştiren İbn Sina, henüz 17 yaşındayken, fıkıhtaki, felsefedeki ve bilimdeki dâhiliklerinin yanı sıra, tıbbın temelini atan bir “tıp bilgini” olabilmesini sağlayan, nasıl rahmetsel bir aklın doğrusuydu sorusunu, sanırım çözüme kavuşmuşsunuzdur.   

“Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” İbn Sina

“İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve Tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana ‘diri’ denilir.” İbn Sina

Zarara uğrayacak her vatandaşın sorumlusu devlettir…

Kendini meydana getiren halkının birlik ve beraberliğine, huzur ve güvenine, mal ve can güvenliğine, din ve ırkına amansız bir hasım gibi davranan ataist rejim, yine masum vatandaşını acımasız teröre kıydırabilmek ve kaosa mahkûm edebilmek için gereğini yapmıştır. DTP’nin kapatılma sorumlusu Anayasa Mahkemesi değil statükocu totaliter rejimin ta kendisidir.

Kuvvet komutanları, ordu komutanları, general, amiral ve politikacılardan oluşan Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin teröristsel onca plan ve eylemleri yanı sıra, Ergenekon Terör Örgütüne desteklerinden dolayı hesabını soramayanların, pkk adlı terör örgütüne destek verdikleri gerekçesiyle DTP’yi kapatması, muhakeme edebilen hiçbir aklın ve vicdanın razı olabileceği bir sonuç değildir.

Ayrıca pkk’dan çok daha gaddar ve vahşi Ergenekon Terör Örgütüne destek veren ve doğrudan avukatlığını yapan CHP neden kapatılmıyor? Neden hakkında göstermelik dahi olsa bir soruşturma açılmıyor?

Tokat’ta şehit edilen yiğitlerimiz ile ilgili Genelkurmay’ın açıklaması, asla gerçeği yansıtmamakta ve sanırım hiçbir vatandaşımızca da inandırıcı bulunmamaktadır. MHP’nin kalesi ve herkesin birbirini tanıdığı küçük bir ilçeye sayısı yedi ya da sekiz diye ifade edilen Tunceli’liden kalkıp gelen teröristlerin, tanrısal bir görünmezlikle kendilerini fark ettirmeyip pusuya yatmaları ve dakikada üç yüz mermi atan ağır silahlarla askerlerimizi katlettikten sonra aynı görünmezlikte ortadan kaybolmalarına kanabilecek tek bir APTAL bulunamaz…

Milletimizin kardeşçe bir arada yaşamalarını istemeyen şovenist ve ulusalcı putperest bölücüler, “açılım” gibi fevkalade insani bir bütünlüğü doğrayabilmek için her türlü Bizans entrikalarını çevirerek, açılımı ortadan kaldırabilecek DTP’nin kapatılabilmesi için, o malum planlarını devreye sokarak, amaçlarına ulaşmışlardır.

Gerçi kapatılma sürecide siyasi bir mühendislikle gerçekleşmiş, DTP’nin topyekûn meclisten istifa ederek, sokağa dönmelerini önlemek maksadıyla sadece iki milletvekilliğine yasak getirilmiş, böylece adı dillendirilen bağımsız milletvekili Ufuk Uras’ı DTP’ye iltihak ettirmek suretiyle grubu yeniden kurmalarını ve vekillerinde mecliste kalmalarını projelendirmişlerdir. Sonra da, mücadeleye demokratik yollardan devam edilsin mesajıyla, sanki gönüllerinde yatan pkk aşkını ve birlikteliğini yok etmişlercesine kendilerince insanları kandıracaklarını düşünmektedirler.  

Neyse olan oldu, bundan sonra ne olacak?  

Artık devlet gereğini yapmalı; liderler, komutanlar, hükümet üyeleri, valiler, yargı üyeleri ve bilumum bürokratlar nasıl korunup gözetiliyorsa, dağdaki vatandaş dahi korunmalı, kendilerinin canlarına duydukları hassasiyeti vatandaşlarının tamamına da göstertmek zorundadırlar.

Atılacak bir tokat da dahi sorumlu devlet olmalıdır ve her mağdur vatandaş, tokatı atanı değil attıran, tahrik eden devletin yakasına yapışmalıdır.

Bilinmelidir ki hiçbir vatandaş; devletin ve rejimin yanlışlıklarının bedelini ödeyemez. Önce kendileri ödeyecek…

Bundan böyle sokaklarda yakılan, malları kundaklanan, kurşuna dizilenlerin ardından dökülen timsah gözyaşlarına, riyakâr nutuklara ve şovsal törenlere karınlar tok…

Vatandaş sokakta nasıl geziyor, işine gidiyor ve evinde oturuyorsa, onlar da aynı açıklıkta hayat süreceklerdir.

Halkı emniyette olmadan kendi emniyette olan, şeytanın fiziki bir gölgesidir.

Faşist CHP ve MHP’nin hiç mi onurları kalmadı?

Cumhuriyet, demokrasi, meclis, seçim ve siyasi parti varlıklarının tamamen bir aldatmaca olduğu bir kez daha kanıtlanmış, Ataist totalitarizmin egemenliğine karşı çıkanların silinip süpürüldüğü belgelenmiştir. Artık can çekişen rejimi diriltmeye çalışan putperest şövalyeler, Türkiye’yi adım adım karanlığa doğru sürüklemektedirler. Einstein der ki: “Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.”

ABD’nin PKK’yı kanlı bir terör örgütü ve düşman ilan etmesini referans gösteren bölücü mihraklar, neden ABD’nin DTP’yi PKK’dan ayırarak, legal bir ofis açma izni verdiklerini yanıtlayabilirler mi?

Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri CHP ve MHP, DTP vekillerinin Apo’nun emir kulu ve PKK’nın temsilcileri oldukları bahanesiyle şehit ve vatan edebiyatı yaparak, kardeşçe eşit bir hak olan açılıma şiddet ve tehditle karşı çıkarlarken; neden DTP’nin kapatılma kararından sonra sine-i millete dönmemelerini ve mecliste kalarak mücadelelerine devam etmelerini talep etmektedirler? Neden dün değil de bugün halkı birlik içinde sükûnete davet edip, amaçlarına ulaşmış bir zafer üstünlüğüyle demokrasiden, barış ve uzlaşıdan söz edebiliyorlar?  

MHP’nin kalesi olan Reşadiye’deki askerlerimizin şehit edilmeleriyle ilgili ATŞ ile bir ittifakları olası dahilinde mi?

Dünyada riyakârlık ve namussuzluğun bu kadarına şahit olunmayan bir ülkede istikrarın, huzurun, birlikteliğin, adaletin ve dürüstlüğün sağlanabilmesi asla mümkün değildir.

Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse bazı AKP vekillerin; DTP yöneticilerinin partilerini korumak için gerekli özeni göstermediği ve DTP’nin kapatılması için ellerinden geleni yaptıkları” ifadeleri, kayıtsız-şartsız Ataist müstemlekeliğine boyun eğme ve teslim olma zorunluluğunun bir göstergesidir.

Geçmişte politika yaptıkları partilerinin aynı dikta güçlerce kapatılmasıyla dimdik duramayan ve ilkelerini savunamayanların DTP’nin de kendileri gibi ödün vermeleri ve haysiyetsizce vekilliklerini sürdürme düşünceleri, neden oligarşiden kurtulamayıp halkın söz sahibi olamadığına apaçık bir cevaptır.

Sokak gösterilerinin ve eylemlerin çok daha beteri beklenirken aksi bir durumun ortaya çıkması, daha öncede ısrarla vurguladığım üzere o eylemlerin arkasındaki gücün ATŞ olduğuna tartışılmaz bir kanıttır.

Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, isyana ve teröre doğrudan ya da dolaylı bulaşmış general, amiral ve subaylar; Ergenekon Terör Örgütünü meydan okurcasına destekleyen CHP yargılanıp gerekli yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe DTP ile ilgili verilen karar hukuki değil siyasidir. Çünkü hukuk diye dayatılan yasalar eşit ve hassas terazisel bir adaleti temsil etmemekte, Ataist hegemonyasına razı olmayanlar, hukuk manipülasyonuyla saf dışı bırakılmaktadırlar.

Türkiye’nin derebeylikle yönetilen bir devlet olduğu, Atatürk adına yapılan darbeler, başkaldırılar, katliamlar, yasadışı örgütlenmeler, ihanetsel planlar, tahrik edici baskı ve yasakların meşruiyetiyle ortadadır.

Milletin ötekileştirilmemiş bir parçası, eşit haklara sahip olma ve adaletli bir barış mücadelesinden başka hiçbir hak talep etmeyen DTP’nin kapatılmasının ülkemiz lehine bir milat olmasını temenni ediyor, aslında bir hiç ve korkak olan zalim güçlere karşı cesaret ve kararlılıkla durulmasını, böylece haksızlıkları ve ayrışmışlığı giderecek bir başlangıç olacağını umuyorum…    

CHP’nin “dersim” örnekli katliam özlemi gündemden düşürülmüş olsa da, sessizliğin bir gün gerçeğe dönüştürülmek isteneceğine şüphe duyulmamalı, karşıt düşüncelere gösterilen tepki ve yaptırımın onlara da gösterilmesinin hayati zorunluluğu akıllardan çıkarılmamalıdır. İşbirlikçi medyanın hala katliamcı barbar Onur Öymen’i demokrasi adına ekranlarına, halkın karşısına çıkartmaları da, olabilecek soykırımsı bir katliamı sinsice alttan alta hazmettirebilmek içindir.

Sokakta ve çocuklarının yanında alnı dik bir onurla dolaşmak isteyenler, CHP ve MHP taraftarlılığının nasıl utanç bir kara leke olduğu bilinciyle hareket etmelidirler.  

Einstein ve Planck gibi dehalar da Kuantum safsatasını reddetmişlerdi…

Mantık’ın, “Tanrı’nın tanımlanması” yazısında baz aldığı Aristo mantığına göre; Tanrı’nın sahip olduğu sıfatlar ile sonsuz kudrete sahip olmasının çelişkili olduğu ileri sürülerek, evrenin oluşması ve yönlenmesinin ruhsal değil fiziksel olduğu varsayımıyla “Kuantum Teorisi” gibi tamamen ütopik bir mantığa odaklanılıp, güya söz konusu çelişkilerin ortadan kalktığı hipotezi savunulabilinmektedir. Sormaz ki bilsin, bilmez ki sorsun…    

Dini bilimle çatıştırarak, kendilerince egemenlik yarışına sokan ateistler, sözde dinin daima bilimle kavga ettiği, açıklarını ve eksiklerini ortaya çıkardığı manipülâsyonuyla bilimi, hiçbir kanıt olmaksızın bağımsız mutlak bir güç olarak dayatmaya çalışmaları; ruhsuz bir hayatın olamayacağı gerçeğini dahi reddedebilen bir mantıksızlıkla dinsiz bir bilimin ya da ruhsuz bir fiziğin en korkunç paradoksuyla çırpınmaktadırlar. Ruhla bedenin kavgası nasıl imkânsız ise, ne dinin bilim ile ne de bilimin dinle kavgası mümkün olamaz. Hiçbiri birbirine karşı ne güvenilmez ne de yeteneksizdir. Ruhun maddeye fizik kazandırması gibi din de bilime ilham kazandırarak gütmekte, dolayısıyla her iki tarafında hiçbir kaygısı bulunmamaktadır. Isaac Newton’un da ifade ettiği gibi, Bilim, yalnızca doğanın matematiksel davranışını ortaya koyan yasalardan oluşur.“

Vahiy olmadan bilim, ruh olmadan fizik var olamayacağından, düşünebilecek ne bir akıl, yaşanabilecek ne bir dünya, ne de bir hayat var olamaz. Hiçbir şey ne o an, ne de o kadar basit, sıradan, sebepsiz ve kendiliğinden oluşmamaktadır. Onun için olayları fiziksel bir gözlemlemeyle veya deneysel metotlarla değil, yaşamı var eden ve enerjiyi sağlayan vahye ve ruha yoğunlaşarak irdelemeli ve böylece akılcı bir sonuca gidilebilmelidir. Cevaplamaları kaçınılmaz oldukları soru: Ellerindeki moleküler biyoloji, kuantum teorisi ve genetiğin inceliklerine, bireysel, toplumsal ve küresel özgür iradelere, bilimsel ve teknolojisel üstünlüklere rağmen; neden mutlak ve sürekliliği olan sarsılmaz ve kalıcı bir yapı inşa edemedikleridir.  

Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki serüvenleri herkesçe bilinir. Alice’in yolculukları, küçülmesi, nükleer bir parçacık olması ve başkalaşımları, belirsizliğin, sırrın ve gizemin yaşandığı Kuantum Diyarı olduğu teorisidir. Peki, Kuantum Diyarı nedir? Bir atomdan bile küçük olan, entelektüel bir eğlence parkı düşünün. Bu eğlence parkındaki her düzenek, her oyun ve ilgi çekici her nesne, kuantum mekaniğinin farazi değişik bir özelliğini açıkladığı iddiasıdır. Doğaya ve nesneye ilişkin konularda çoğumuzun aklını karıştıran olay ve süreçlerin kuramsal çerçevesinin güya bu eğlence parkında bulunduğudur. Böylece geleceğin belirsizliği, düşüncelerde oluşan ve kurgulanan bir ütopyada gerçekmiş gibi yaşatılmaya çalışılır.

Düş dünyası ile bilimi birleştiren Briston Üniversitesi fizik bölümünden Robert Gilmore, Alice’in yolculuklarının alegorisini kullanarak, kuantum dünyasının önemli noktalarını kolay anlaşılır bir zemine oturtmaya çalışmış, ancak pratikte başarıya ulaşamamıştır. İçinde bulunduğumuz dünyanın anlaşılmasının zor olduğu sanılıp, belirsizliği kuantum fiziğine dayandırarak, olaylar aydınlatılmaya ve bilimsel kadere bir nitelik kazandırılmaya çabalanır.

Kuantum Fiziği nedir? Atomun yapısını, atomu oluşturan temel parçacıkları ve bu parçacıkların birbiri ile etkileşimini inceleyen fiziğin hipotez dallarından biridir. “Fotoelektrik etki ve ısı kuramı” ile gerçekleştirilen deneyler arasında garip uyumsuzlukların baş göstermesi, bilim adamlarını derin bir arayışa itmişti. İşin ilginç yanı, bilim adamlarının pek önemsemediği bir konunun tüm detaylarının önceden açıklandığı bir kuramın başlarına çorap örmeye başlaması endişeye dönüşmüştü.

Ünlü kuramcı Bohr, “Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse, onu anlamamıştır” der. Gerçekten de matematiksel olarak açık bir şekilde ifade edilmesine karşın, bu teorinin felsefi alanda yorumlanması ve oluşturduğu problemlerin çözümlenmesinin imkânsızlığı, ruhsuz bir fiziğe, yani Yaratıcısız bir kâinatı çözebilme arayışındandır. Çünkü matematiğin insanı üstün bir doğruya götürmediği bilimsel bir gerçektir. Çekirdeğin çevresinde dolanan her tam dalga, ancak belli bir yörüngeye rast gelmekte ve elektronların, neden belirli yörüngelerde dolandığı bütünüyle açığa çıkmaktaydı. Bohr, farkında olmadan sezgisiyle, teorisinde söz ettiği belirli yörüngeler çıkarımını böylece doğrulamaya gayret ediyordu. Bu durumda enerjinin kuantumlu olmasına ek olarak çizgisel momentum gibi açısal momentumun da kuantumlu bir büyüklük olabileceğini düşünüyordu.

Belirsizlik ilkesi, dualite, olasılık tanımı ve gözlemci-gözlenen bütünlüğü kuantum mekaniğine, Kopenhag yorumu olarak girmiş, tüm çelişkilere ve tartışmalara rağmen, hâlihazırda kuantum teorisinin en etkin yorumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuantum felsefesinin sorunlarına bakıldığında, önemli tartışmaların temelinde Young deneyinin yorumlanmasındaki aykırılıklar görülür.

Bilim adamları, fotonların iki ayrı delikten geçişinin mantıksal olarak nasıl algılanması gerektiği üzerinde durarak; fotonlarla gözlemci arasındaki ilişkiyi aramaya çalışmışlardır.

Bohr ve Kopenhag ekolü savunucuları, fotonların iki ayrı delikten geçmelerini iki ayrı dünya hareketleri olarak düşünürler. Onlara göre, girişim, bu birbirinden tamamen iki ayrı iki dünyadan her birinin birlikte hazırlanarak, birbirinin üstüne çakışmasıyla ve birbirlerini bütünleştirmesiyle oluşur. Yani, düşüncelerde oluşan sanal dünya ile yaşanılan gerçek dünyanın çakışması, ya da ezelde programlanmış olan olayların zaman sürecinde güncelleşmesi! Dolayısıyla sonuçta her iki dünyayı oluşturup yönlendiren tek bir iradenin varlığını istemeden itiraf etme zorunluluğundan sıyrılamazlar. Vahiysel anlamda ise, her iki dünyanın çıkış noktası, “o kitap”’ta ruhsal temelde programlandığı doğrultuda fiziğin vuku bulmasıydı.

1935’te “Schrödinger kedisi yorumu ortaya atıldı. Bu görüşe göre; her an zehirlenme tehlikesi olan bir kedi kapalı bir kutudadır. Gözlemciye göre bu kedi her an ölü ya da diri bir halde bulunmalı, iki ayrı olasılık eşit olarak göz önünde tutulmalıdır. Bu aynı zamanda, Young deneyinin iki ayrı delikle oluşturulan farklı dünyalarına benzetilmektedir. Farklı nokta ise; kedinin ölü ya da diri olduğunu kesin belirleyene kadar kedinin iki durumunun da yan yana bulunduğunun öne sürülmesidir. Yani kedi, aynı zamanda yarı canlı ölüdür. Kuantumluluk hipotezine doğrulama getirmeye çalışan ve teorinin tanımını genişleten bu paradoks, beden ile ruhun, tıpkı vahiyle bilimin bütünlüğü ve fiziksel hareketi sağlayan sebepler zincirine mutlak ilâhsal bir olguyla yaklaşılmaması, ancak doğanın fiziksel güncellik kazanmadan önce programlanmış olduğu gerçeğiydi. Olaylara ruhsal değil fiziksel yorum getirmelerinden, teorileriyle yaşanılan pratik gerçeği örtüştürememektedirler.

Herkesin bildiği üzere bir ışık demeti ilerlemeye başladığında, o anda gündelik dil yetersiz kalır. Çünkü söz konusu olan elektriksel ve manyetik alanların nitelikleri, her hangi bir yerde ne “olacağıdır”. Burada dilek kipi, özellikle dilek şart kipini kullanmak sonucu etkiler mi? Örneğin, karanlık bir sokak köşesinde neler olup bittiğini bilmiyorsunuz ama mücevher takmış bir turistin oradan geçmesi anında neler olabileceğini kestirdiğiniz halde, sonuçla ilgili kesin bir yargıya varamıyor, % 1 ihtimal dahi olsa tahmin edilenin aksi bir sonuçla karşılaşabiliyorsunuz. Öyle ki meteorolojik olaylar, gökyüzü ve yeryüzündeki değişik gelişmeler, afetler, savaşlar, planlar, öldürücü hastalıklar, intiharlar, alınan tedbirler ve caydırıcı yasalar misali!

Kuantum teorisinin felsefesi: Kuantum teorisinin bilime ve doğaya farklı bir bakış açısı getirerek, mutlak bir ilahsal kaderin olmadığı sözde bilimsel teorilere dayandırılıp, belirsizliği aşabilecek matematiksel hesaplarla kanıtlayabilme arayışıdır. Şimdi, bu yenilikleri görebilmek için, klasik ve kuantumlu anlayışın belli başlı özelliklerini ortaya koyalım. Öncelikle klasik fiziğin felsefi dayanaklarını inceleyelim.

Klasik fizikte bir cismin hızı, ivmesi, enerji ifadeleri gibi tüm nicelikler, cismin konumunun zamana göre ölçütleriyle ifade edilir. İrdelenen olaylar belli bir kesinlik, belirlilik taşır, istenilen doğrulukta ve aynı anda bütün fiziksel büyüklükler ölçülebilir. Evrenin geçmişinde oluşan olaylar incelenerek, geleceğe ilişkin olasılığa dayalı bir yöntem geliştirilmeye çalışılır. Sözgelimi, Jüpiter gezegeni şu zamanda, yörüngesinin şurasında ve bize bu kadar uzaklıkta olacaktır, denilebilir. Gözlem ve deneylerde hatalar çıkabilme olasılığına karşın tahmini sonuçlar verilir. Böylece klasik fizik ile incelenen her sistem ya da olay, birbirinden bağımsız olarak düşünülür; bu sistemi oluşturan ve birbiriyle iletişim olanağı bulunmayan varlıklar bütünüyle ayrı olarak ele alınır. Klasik olarak incelenen olay, gözlemci ve kullanılan deney aleti ile değişiklik göstermez.

Kuantum görüşünün temel olguları ise, olayların incelenmesinde kompleks yapıda bir olasılık dalga denklemi kullanılır. Fiziksel nicelikler kesikli parçalı yapıda ele alınır. Kuantum teorisi, fiziğe kuşku götürmez bir biçimde belirsizlik (indeterminizm) olgusunu sokmuştur. Yani, tanısızlık, anlamsızlık, gizlilik ve sır. Parçacıklar söz konusu olduğunda, her büyüklük olasılıklarla belirlenir ve gelecekle ilgili tahminler olasılıklara dayandırılarak yapılır. Örneğin, ışığın yapıtaşı olan fotonların uzayda bir yerde bulunması, ancak olasılıklarla belirlenir. Birbiriyle hiç iletişim olanağı bulunmayan iki varlık arasında “bağlılaşım-correlation” görülebilir. Sözgelişi, aynı kaynaktan çıkan fotonların karşıt doğrultularda göstermiş olduğu davranışları birbirleriyle uyuşum halindedir. Kuantum da; gözlemci, gözlenen ve gözlem aleti birbiriyle bir bütünlük oluşturur. Bunlar birbirlerinden ayrı düşünülemez. Tıpkı Yaratıcı, ruh ve yaratık misali!

Bilinen hiçbir cevabı olmayan soru, fotonun içyapısının ne olduğudur. Foton nelerden yapılmadır? Mahiyetlerinin, gerçek matematiksel anlamda, “nokta” olduğuna inandığımız foton ve elektron gibi bazı elemanter (en basit yapıtaşı) parçacıklar bulunur. Fiziksel hiçbir büyüklükleri yoktur ve parçalardan oluşan içyapıları bulunmadığından parçalara ayrılamazlar. Fotonla ilgili olarak cevaplanması en zor soru ise, onun bir parçacık mı yoksa dalga mı olduğu gizemidir. Her zaman olduğu gibi burada da bilimsel bir teori paradoksun varlığı aşikârdır…

Şurası kesin ki, dalga ve parçacık yorumları asla uyumlu değildir. Parçacıklar, enerjilerini konsantre paketler halinde verirken, bir dalganın enerjisi, bütün dalga cephesi üzerinde düzgün olarak yayılır. Örneğin, ışığı sadece parçacıklar olarak ele alırsak, çift-yarık deneyinde gözlenen girişim desenini açıklamak çok zor olur. Bir parçacık, ya bir yarıktan ya da diğerinden gitmelidir; sadece bir dalga cephesi ikiye ayrılarak, iki yarıktan geçer ve sonra birleşir.

Dalga ve parçacık yorumlarını geçerli, fakat birbirini dışlayan alternatifler olarak kabul edersek, bir kaynaktan çıkan ışığın ya dalga ya da parçacık olarak yayılması gerektiğini de kabul etmemiz gerekir. Kaynak, ne tür ışık (dalga veya parçacık) üretmesi gerektiğini nasıl bilebilir? Farz edelim ki kaynağın bir tarafına çift-yarık düzeneği, diğer tarafına da fotoelektrik düzeneği koyduk. Çiftyarık düzeneği tarafına yayılan ışık dalga gibi davranır, fotosel tarafına yayılan ışık ise, parçacık gibi davranır. Kaynak, hangi yöne dalga ve hangi yöne parçacık yayınlayacağını nasıl bildi? Belki de tabiatta hangi deneyi yaptığımızı geriye, yani kaynağa haber veren bir tür “Gizli Kod” var ve kaynak, dalga veya parçacık üretmesi gerektiğini geri gelen sinyale göre anlıyor. Evrensel ruhun fiziksel yansıması! Evet, bugüne kadar keşfedilemeyen gerçek: Fotonların ruhsal bir enerji olduğudur.

Görüldüğü gibi klasik fizik ile kuantumcu düşünce birbirinden birçok noktada farklılık gösterir. Bu farklılıklar ayrıntılı olarak göz önüne alındığında şu yorumlar yapılabilir: Kuantum teorisinin dayandığı en önemli şey, belirsizlik bağıntısıdır. Örneğin, bir elektronun bulunduğu uzayda konumunun tespiti için, elektronun üstüne büyük frekansta ışık göndermeliyiz. Aksi halde elektronu gözlemleyemeyiz. Bu durumda yüksek frekanslı ışık, elektronun konumunu belirler. Ancak elektrona hız vermez ve etkileşme sağlamaz. Dolayısıyla konumun belirlenmesiyle beraber parçacığın hızını ve momentumunu yitirmiş oluruz. Tersi olarak elektronun momentumunu belirlemek için küçük frekanslı ışık kullanırız, bu durumda da konum belirlenemez. Hâlbuki kadersel düzende hiçbir belirsizliğe yer yoktur. Her varlığın yerleri, konumları ve hareketleri bellidir, fiziksel etkileşmeyi sağlayan vahiysel dürtünün ve ruhsal enerjinin programsal yapısı bir bütünlük içinde zincirsel halka düzeneğine göre biçimlenmekte olgunlaşmakta ve etkileşmektedir.

İkinci önemli bulgu da “dalga/parçacık” dualitesidir. Huygens’ten beri ışığın kırınım ve girişim yaptığı biliniyordu. Örneğin; ışık, Young deneyi düzeneğinden geçirildiğinde karşıdaki ekranda aydınlık-karanlık noktalar oluşur. Yani girişim yapar. Yine yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak algılandığı görülür. Bu gibi olayların hepsi, ancak dalga modeliyle açıklanabilir. Einstein, fotoelektrik olayını açıklamasından sonra ışığın parçacık yapıda olması gerektiğini düşünmüştü. Yine ışığın cisimler üzerine uyguladığı anlık basınçlar ve “Geiger sayacı”nda göstermiş olduğu etkiler de bu düşncesini destekler. Sonunda Bohr, “Işığın dalgacık mı tanecik mi olduğunu belirlenmesi, ancak gözlemcinin sorduğu soruya göre cevaplanabilir” diyerek, gözlemcinin de vazgeçilmez biçimde teoride yerini alması gerektiğini belirterek, iddia edilenin aksine kesin bir yargıya varamayarak, gözlemcinin yorumunu ön plana çıkarır.

Evren ve içindeki her şey, mutlak iradece yönlendirilen ruhsal düzeneğe göre fonksiyon gösterdiğinden; fiziksel belirsizliğin, ruhsal etkileşme ve güncelleşmesiyle belirlilik kazanması ve bu doğrultuda hiçbir sapma göstermeden akışını sürdürmesi, öncesinde her ne kadar fiziksel belirsizlik olarak algılansa da, ruhsal ve kadersel bir bilinmezlik değildir. Yalnızca fiziksel bilinmezliktir, zamana ve programa göre güncelleştiğinden, öncesinde kestirebilmek mümkün olamamaktadır.

Gelecekle ilgili belirsizliği aşabilmek için, geçmişte olan olaylar incelenerek, geliştirilen yöntemlerle tahmine dayalı saptamalar yapılması, yanılgıların devamını sağlamaktadır. Gerçek dünyanın ekranında oluşan aydınlık ve karanlık noktaların fiziksel belirsizliği, tıpkı yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak algılanmasından farksızdır. Çünkü fiziki gelecek meçhuldür ve geçmişe dayalı üretilen olasılıklar, hiçbir bağlayıcılık taşımamaktadır. Ancak geçmiş olayların ve hareketlerin geleceği yansıtan dalgacıkları zamansal ve kuvvetsel belirliliğe kesin bir katkı sağlamadığından, gözlemci ve bilimsel teoriler sürekli yanılabilmekte, dolayısıyla mutlak bir sonuca ulaşılamayarak, umutlar pratiğe dönüştürülememektedir.

Yaratığın bilgi ve iradesinin belirleyici ve yönlendirici bir güce sahip olamaması, tamamen kadersi ruhsal enerjinin cisimler üzerindeki etkisinden ve programına müdahale edilememesindendir. Fiziksel olayları oluşturan ruhsal gücün zincirsel halka bütünlüğü içinde varlık göstermesi, aslında ciddi bir sorgulama ve gözlemlemeyle anlaşılabilecek açıklıktadır.

Bir parçacığın, bir uzay bölgesinde bulunması ve ona çeşitli efsaneler rivayet edilerek, mutlak bir fikir edinmesi veya kesin bir yargıya varılması mümkün olamamakta, yalnızca düşsel yansımalar ve olasılıklar olarak teoride yer almaktadır. Söz konusu parçacığın konumuyla ilgili nasıl kesin koordinatlar verilemiyorsa, hakkındaki bilgilerde kuramdan öte somut bir değer taşımamaktadır. Yaratığın ya da maddenin yönlendirici mutlak bir iradeye sahip olamaması, hiçbir konuda mutlak bir sonuç alınamamasına neden olmaktadır. Aslında bilginin teorisel doğruluğundan ziyade, gelecekle ilgili zaman, hareket ve kuvvet birimi fevkalâde önem arz etmektedir.

Meselâ, Everett’e göre; birçok gözlenemez paralel evren mevcuttu. Bunlara Everett, “alternatif kuantum dünyaları” diyordu. Bütün olaylar, bu dünyaların birinde olasılıkların hepsi gerçekleşecek biçimde olacağı varsayılmaktadır. Sonuçta, çoğu olasılıkların evrende var olması ve zaman ilerledikçe daha pek çok yorum ortaya atılması, düşünce ve sezgilerin programlanan ruhta var olmasından ve bilgilerin önceden belirlenmiş zaman dilimlerinde açığa çıkarak, biçimlenmesinden ileri gelmektedir. Zamansal yanılgıların inanılmaz sonuçları şoklara neden olmakta, fiziki bütün olasılıkları ve plânları çökertebilmektedir.

Kuantum ve bilim! Kuantum teorisinin ortaya koyduğu kuramsal yeniliklere göre, klasik fizikten farklı olarak doğanın bir bütünlük içinde ele alınması gerektiği belirtilir. Özellikle gözlemcinin ve gözlenenin birbirini bütünleyici unsurlar olarak nitelendirilmesi, fotonların, elektronların ve diğer parçacıkların birbirine bağımlı hareket etmeleri, bu bütünlüğü ortaya koymaktadır. Yaratıcı ile yaratığın ruhsal ilişkisi, sebepler zincirinin kadersel bütünlük içinde akış göstererek aracıları dürtmekte ve doğrudan olayların içine çekmektedir.

Kuantum teorisinin doğuşundan günümüze kadar ki sürece bakıldığında, bu teorinin fiziğin uygulamalı bir dalı olduğu düşünülse de, tamamen ütopiktir. Sayısız deneyler yardımıyla kuantum teorisinin genel esasları ortaya konmaya çalışılmış ama hiçbir zaman pratik bir başarı sağlanamamıştır. Diğer yandan Young deneyi problemi gibi gözlemci, gözlenen ve zaman kavramları üzerinde net bir felsefi çözüme de gidilememiştir. Felsefi çatıdaki eksikliklere rağmen atom ve çekirdek yapısı, elektriğin nakli, katıların mekanik ve ısıma özellikleri gibi fenomenler kuantuma dayandırılmıştır. Öyle görülüyor ki ateist bilim adamlarının tüm evreni tanımlayan bir teoriye bağlanması, başka bir deyişle bilimin mutlak yaratıcı özelliğini kanıtlayabilmek için belirsizliği, olasılıklara dayalı Kuantumla aşabilme düşünceleri; doğasal ve toplumsal sorunları çözmeye yeterli olamamıştır.

Kuantumu, daha anlaşılabilir bir açıklıkta izah etmek gerekirse; fiziksel hareketlerin oluşumunu sağlayan “bilimsel kader” olduğudur. Yaratıcı ve kadersel düzeni ısrarla reddeden sözde bilim adamları, bilgilerin varoluş sürecini düşler diyarı olan kuantumdan kaynakladığına inanabilmektedirler. Tanrısal kadere karşı, bilimsel kader, yani fiziksel kuantum!

Ateist bilim adamları, keşiflerin rastgele doğuşu ve her şeyin birbirleriyle olan zincirsel bağını kabul etmelerine rağmen, bilginin Yaratıcı’dan değil de kuantumsal bir fizikle gerçekleştiğine inanmaya zorlanmaları, nasıl bir dayatmanın sonucudur? Her ne kadar mantıkları kabul etmese ve cevaplandırılamayan birçok soru bulunsa da! Her bilginin fiziki bir Kuantum Diyarında saklı olduğunu ve zamanla ortaya çıkarak biçimlendiğini savunarak, fiziksel bir kaderi kabul ediyorlar ama ruhsal olanına ısrarla karşı çıkıyorlar. Neden? Özgür değil kul olma korkularından… Einstein ve Planck gibi dehaların kuantum teorisini reddeden bilim adamları olmaları, gerçeğin anlaşılmasına yeterli değil mi?

Kuantum da gözlemci, gözlenen ve gözlem aletinin birbiriyle bir bütünlük oluşturduğu düşüncesiyle beyin, bilim ve teknoloji tanımlanmaktadır. Bu, öylesine akıl almaz bir anlayıştır ki, Tanrı’yı reddetmelerinin akabinde bilim ve teknolojinin doğuşuyla ilgili ortaya çıkan sebep ve sonuçları yargılayamamaları, boşlukta kalmalarına neden olmuş ve dolayısıyla mutlaka maddi bir fiziksel dayanağa ihtiyaç duyarak, düşler diyarı kuantum adında bir teoloji ve buna bağlı hurafeler geliştirebilmişlerdir. Ne de olsa onlara göre ruhsal olan Tanrı’nın beyin hücreleri bulunmadığından, nasıl olur da evrenin sahibi olarak hücresiz bir Tanrı’yı tanıyabilirler?

Dünyanın gerçekleriyle ilgili konularda akılları karışmış, olay ve süreçlerin kuramsal çerçevesini doğru ve anlaşılabilir bir açıklıkta ortaya çıkarabilmeleri için, biyolojik beynin ve tanrısız doğanın zannettikleri fotonsal, maddesel ve fiziksel gücüne yoğunlaşmışlardır. Oysa fotonların gizsel varlığı ruhsal oluşlarını kanıtlamaktadır. Eylemleri ve varlıkları ortaya çıkaran etkenlerin her zaman var olduğuna ve onları harekete geçiren bir nedenin mutlaka olduğuna inanmışlardır. Gelecek ile ilgili fiziki belirsizlik her ne kadar aşılamıyorsa da, hiçbir şeyin rastgele veya tesadüfe bağlı oluşmadığı, gelişmediği ve muhakkak bir merkezden yönetildiği, Kuantum saçmalığı da olsa rasyonalistleri, mantıkçıları, evrimcileri ve maddecileri kabule zorlamıştır.

Evrende vuku bulan tüm olayların birbirleriyle olan bağlantısına inanmışlar ama tetikleyici ve yönlendirici “ilk halka” olan mutlak iradeyi yadsıyarak, Kuantum teolojisi adına sanal diyarlara özenip, her zamanki hayalperest hülyalarını sürdürebilmişlerdir. Şüphesiz felsefi ve akli dayanağı dahi olmayan böylesi bir teorinin mantıklı bir açıklaması olmadığı, hiçbir koşulda hayatla örtüşmediğinden anlaşılmaktadır. Çünkü ruhsuz bir akıl ve fizik düşünülemez.

Ne var ki bilimin güvenirliliğini baltalayan Kuantum Teorisi’nin gerçekle bütünleşmeyen bilimsel bir teoloji olduğunu fikir babaları dahi itiraf etmişken, hâlâ Yale Üniversitesi Uygulamalı Fizik bölümünde görevli Prof. Robert Schoelkopf ve ekibinin Kuantum bilgisayarı inşat etme yolunda ilk adım olan bir buluşu gerçekleştirme yolunda ilerlediklerini dünyaya duyurarak, bu buluşun inanılmaz bir potansiyel vaat ettiği açıklamalarıyla, pratik anlamda hayata geçirilmesi ve kompleks yapıdaki sorunların çözülmesi yolunda önlerinde daha epey bir zaman olduğunu duyurmaları, Nasreddin Hoca’nın göle maya çalmasına benzemektedir. Teori ve düşteki başarılar bir de pratikte kendini kanıtlayabilseydi, zaten hiçbir sorun kalmazdı!

Daha geçenlerde; dünyayı ayağa kaldırarak tanrılığa özenen nükleer fizikçilerin Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu Başkanlığında bir araya gelerek, Cenevre’de yerin 100 metre altında 27 kilometrelik bir tünel inşa edip, evrenin oluşumu arkasındaki sır perdesini aralamayı, madde ve antimadde, yani ruhsal enerjiyi anlamak maksadıyla “Büyük Patlama”dan hemen sonra saniyenin binde birindeki sürede ortaya çıkan şartları yeniden yaratmak amacıyla yaptıkları yüzyılın deneyi, hatırlanacağı üzere fiyaskoyla sonuçlanmış, 5 binden fazla mühendis ve çalışanın tükettikleri 10 yıllık zaman ve harcadıkları 10 milyar dolar çöpe gitmişti. Ancak temel bilgiden yoksun insanları etkilemeleri bile onlar için propagandasal büyük bir zaferdi. ÇÜNKÜ İNSANLARIN BİLİME OLAN GÜVENİ SARSILMAMALI VE ÇALIŞMALARLA MOTİVE EDİLMELİ…

NASA’nın sürekli gezegen avı, her ne kadar “Tanrı” bulma umuduyla gerçekleşse de, araştırmalarının boşa çıkıp yeraltına inerek orada da hüsrana uğramaları, kulluğu kabul etmelerine yeterli bir sebep değil mi?   

Karanlık maddeyi oluşturan ki bu karanlık bir madde değil ruhsal bir sırdır, ancak tüm oluşumları maddeden ibaret sanan eçheller, dünya görüşü ve kâinata bakışı topyekûn değiştirecek sonuçlar üreteceğinden emin bir vakarla, kâinatın %23’ünü oluşturan “Karanlık Madde” yi açığa çıkarıp, karanlık enerji olan “ilahi parçacığı” keşfetme ütopyaları, teorik fiziği altüst etmiştir.  

Birçok araştırmacı tarafından teorik olarak incelenip ama hiç kimsenin görmediği “Higgs Bozonu” adlı parçacığı izleyen CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu ), söz konusu ilahi parçacığın diğer bazı parçacıklara kütle kazandırdığını düşünerek, soyut olan bir bilinmezin peşine takılsalar da, hiçbir şeyi tespit edemeyecekleri aşikârdır. İngiliz fizikçi Peter Higgs’in adını taşıyan “Higgs Bozonu”, tümdengelim (dedüksiyon) gibi fiziki bir yöntemle ruhsal keşfin yapılabilmesi nasıl mümkün olur? Ancak Yaratıcı’yı bulup yok edebilirlerse dilediklerini başarabilmeleri, dolayısıyla yeni bir düzen ve dünya yaratabilmeleri mümkün olur.

“Öyle horozlar vardır ki öttükleri için günesin doğduğunu sanırlar.” G. Dumant

Batı’nın hor ve sapıkça gördüğü ruh bilimi, bir şarlatanlıktır…

Kendini yaratıcı vasfına ulaştırabilen insanoğlunun ortaya attığı çeşitli dinsel ve bilimsel hurafe ya da kuramlarla doğrudan yahut dolaylı yollardan mutlak iradeyi etkisiz kılmaya çalışmakta, beynin ürettiği zannedilen zihinsel ürünleri muhtelif tanımlama ve örneklendirmelerle özgür irade ve mantıkla özdeşleştirip, din veya bilim adına sistematik yönlendirmelerde bulunmaktadır. Teorisel donanıma haiz akıl sahipleri, ileri sürülen görüşlerin duygusal ve mantıksal açıdan tutarlı olup olmadığını, ampirik açıdan ise gözlem ve deney sonuçlarının gerçekle uyuşup uyuşmadığını sorgulayıp, pratikten ziyade varsayımlarla kıyaslayarak, doğru bir kanıya vardıklarını sanırlar. Herkes fikir yürütebilecek, yargılayabilecek ve eleştirebilecek özelliğe, ancak dayandığı temel kurallar doğrultusunda şartlı sahiptir. Bilginin nesnel olması, bireylerin tümünden birden yahut kaderden bağımsız olması demek değildir. Bilginin kamusal ve kadersel niteliğinin anlamı da budur.

Bir çocuğu boğmak niyetiyle suya iten adamın eylemiyle, çocuğu kurtarmak amacıyla kendi canını feda eden adamın davranışını ele alalım. Psikiyatrın kurucusu Sigmund Freud’a göre birinci adam bastırılmış dürtüleri, psikiyatride “Oidipus kompleksi” diye nitelendirilen, yani, çocuğun annesine karşı çekici, babasına karşı ise itici eğilimi yüzünden hasta olduğudur. İkinci adam ise bu kompleksten kurtularak, kendini yüceltmiş olmanın başarısıyla canı pahasına çocuğu kurtarmıştır. Freud’un öğrencisi ve psikanaliz kurucularından Alfred Adler’e göre ise, birinci adamın derdi aşağılık duygusudur ve olasılıkla bir suç işlemeye cüret edebileceğini kendi kendine kanıtlama ihtiyacı yaratmaktadır. İkinci adamınki de aynıdır, ancak bu kez duyulan ihtiyaç, çocuğu kurtarmaya cüret edebileceğini kanıtlamaya yöneliktir.

Ne var ki her iki anlayışta laikçe olup, davranışları özgür iradece gelişen sağlıklı veya hasta bir aklın yönlendirmesi olarak kabul ediliyor ki, böylesi bir tezin mantıksal ve duygusal bir çatışma ve çelişkiye neden olmasından, zihinsel ve duygusal tepkilerin iradece kontrolünün geçersizliği, sanki bilinçle yapılmış bir düşünce ve davranışmış gibi kamufle edilmeye çalışılıyor. Ruhun dürtüsüyle oluşan zihinsel ve duygusal oluşumları bilinçli veya bilinçdışı, sağlıklı veya hastalıklı gibi sınıflara ayırarak, çeşitli farazi tanımlarla iradece yönlendirildiği iddiası ya da kendini kanıtlayıcı duygusal güdülerin özgür tepkisine yorumlanması, ruhun kadersel yapısı ve işleviyle kesinlikle bağdaşmamaktadır. Ancak ruhu seküleştirip, iradenin egemenliği altına sokma çabaları, otomatikman absürt hipotezlere meşruiyet kazandırmaktadır. Oysa merkezi idareyi ve kontrolü sağlayan ruhun, kendi egemenliğinde zihinsel veya duygusal herhangi bir belirsizliğe, aykırılığa veya başıboşluğa izin vermesi mümkün değildir. Ruh hakkında pozitif hiçbir bilgileri olmayanların tanrısız ruh veya beyin merkezli tanı ve teşhisleri, bilimsel yalanın dehşetsi boyutunu ortaya koymaktadır.

Zaten Yahudi bir aileden gelen ve tapınakçı bir mason olan Sigmund Freud’un ruh çözümleme kuramları adına projelendirdiği seküler psikoloji, diğer bir adıyla dinsiz ruh bilimi, inanmadığı Tanrı ve metafizik varlıklara uydurduğu hipotezlerle savaş açarak, ruhu tanrısal özelliğinden arındırıp benliksi egemenliğe sokabilme arayışıyla sürekli Tanrı ve dinle mücadele etmiştir. Oysa Yaratıcısız ve dinsiz bir ruh olabilir mi? Bilgi hazinelerine ulaşabilen insanların sayısı ne kadar artarsa, dini inançlardan kopuş da o kadar yaygınlaşır.“ S.Freud

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki; ruh, Rabbimin işlerindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra. 85

Psikanaliz, insan üzerine düşünmek demektir. Psikanaliz, ruhsal hastalıkların nedenini bulma amacıyla yola çıkmış, insan ruhsallığını ve genelde insanı anlamaya olanak verecek bir kuram oluşturmuştur. O nedenle psikanalitik uygulama, aynı zamanda bir düşünce eylemidir. Peki, yalnızca düşünmek ve teorisel mantık kuralları sorunları giderebilir mi? Önemli olan fiziki davranış ve tepkisel eylem değil midir? Psikanaliz, ruhsal hastalığı tedavi etme metodunda, bireyin düşüncesini değiştirerek, ruhu etkileyip zihinsel ve duygusal çatışmaya son verecek bir uzlaşmayı mı sağlıyor? Bu doğruysa düşünceyi düşünmek ya da “felsefe yapmak” tedavi edici midir? Fiziksel veya ruhsal eyleme dönüştürülemeyen bir düşünce veya duygunun etkilenebilmesi ve iradece yönlendirilebilmesi mümkün müdür?

Aslında hasta bir ruh yoktur. Kötülük ve benlikle programlanmış inkârcı, isyancı ve azgın ruhlar vardır. Yaratıcı’nın özünden çıkan bir varlığın hasta veya kusurlu olabilmesi söz konusu değildir. “Bir bilgi”’ye göre programlanan ruhlar, iyiliği ve kötülüğü, doğruyu ve yanlışı, ilmi ve cehaleti, rahmanı ve şeytanı temsil etmekte; etki ve tepkileri, hal ve davranışları, programı dâhilinde kadersel sebeplere göre biçimlenerek yönlenmekte ve dolayısıyla açığa çıkmaktadır. Kendi yaşam anlayışlarınca normal veya anormal olarak nitelendirilen düşünce ve davranışlar, ruhların bilgi ve programıyla ortaya çıkan gelişmelerin bir sonucudur. Her birey veya toplum, tutum ve anlayışları çerçevesinde karşıt düşünce ve davranışları anormal veya hasta olarak değerlendirip yorumlamaktadırlar. Ruhların kişiye özel niteliklerinden dolayı oluşan aykırılıklar ve uyuşmazlıklar, ruhun hasta oluşundan değil öyle olması gerektiğindendir. Eğer özgür irade ve eğitimsel etkileşim denetimi sağlayabiliyor ise, neden bireyin ya da toplumun psikolojileri dilenildiği seviyede sabitlenemiyor?

Bir dâhinin sonradan anormalleşerek dengesiz hareketleri, aklının yahut ruhunun hastalanmış olduğundan veya zihninin yaratıcı bölümünü aşırı kullanıp, “dahi sendromu” olarak nitelendirilen farazi bir gerekçeden dolayı değildir. Çevresel kuralların hangi gerçekçi temel dayanağa göre değerlendirildiği ve alışkanlıklar dışındaki davranışların neden anormallik olarak tanımlandığı, ancak ruhsal gerçeği anlamakla mümkün olur. Farklı düşünce ve davranış taşıyan kimselerin birbirini hasta görmesinin hiçbir mesnedi yoktur. Özellikle Yaratıcı’sına karşı gelerek, kendini egemen gören yaratıkların gerçekte depresyon geçiren en azılı deliler olabileceği aşikârken, toplumları yönetebilmelerine ve iktidar olabilmelerine ne demelidir? Bir saat sonrası meçhul bir kimsenin aşırı hırs ve ihtirası, olaylardan ders almayıp yanlışta ısrar etmesi, nasıl bir seküler psikolojinin bilimsel bir sonucudur? Ancak muhakeme edebilecek ve doğru yolu seçebilecek özgür iradeleri bulunmadığından düşünce, inanç ve davranışlara yön verememekte, dolayısıyla farklılıklar ve aykırılıkların önüne geçilememektedir.   

Yeryüzündeki insanların tamamı, dâhisinden cahiline, akıllısından aptalına kadar herkesin ruh sağlığı incelendiğinde; özellikle sözde ruh bilimcilerinin teorisel kriterlerine göre birer “hasta” olduğu ortaya çıkacaktır. Neye göre? Tarih boyunca birçok dahi, bilim adamı, düşünür, kral, lider, hatta peygamberler bile “deli” olmakla itham edilmediler mi? Akıllının deli, delinin akıllı olduğu bir âlemde, ruhun gizemli dünyasına müdahale etmek veya herhangi bir yargıda bulunmak, hangi mantık ilkeleriyle bağdaşır?

“İnsanlar akılsızlıkları yüzünden ‘alınlarında yazılı olandan’ daha çok acı çekerler.” Platon

Psikanalizciler, ütopik hipotezleriyle hayali hasta türleri üretmekte ve kendi ürettikleri nesnel hastalıklara tanım koyarak, tedavi etmeye kalkışmaktadırlar. Psikanaliz kuramını ortaya atan Freud bile başarısızlığını itiraf etmiş, ancak psikoterapist psikologlar, pedagoglar, sosyologlar, eğiticiler ve danışmanlar, mutlak “şifacı ve sorun giderici” kimliklerini sürdürmeye devam ederek, çare bulmaya çalışanları yanıtlama yerine sürekli sorular sorarak, büyük paralar karşılığı bir nevi psikolojik mastürbasyon yaparlar. “Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz, biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz.” S.Freud

Psikanaliz, psikopatolojik belirtilerin bastırılmış bir ruhsal süreci yansıttığını savunur. Söz konusu sürecin açığa çıkarılması için, bilinçaltını kullandığı iddia edilir. Psikanaliz, Freud tarafından ortaya atılan bir psikoterapi yöntemidir. Düş ve gizem üzerine, bilinçaltı düşlerin simgelediği anlamlar üzerinde durmuş, gözlemleme ve örneklendirmelerle kanıtlama yoluna gitmiştir. Ruhun gizemini çözebilmek için düş kurarak, bilinç dışı gelişen bilgileri dilediği gibi bilinçaltına itebilecek saçma bir kuram geliştiriyor ve çeşitli denekleri gözlemleyerek, sonuca gidebileceğini düşünüyor.

Freud bile ruhun çözülemeyen gizemi karşısında kendi psikanaliz kuramını reddetmek zorunda kalmış, ama günümüz psikiyatrileri ruha egemen olabilecek iddiasıyla aldatmaya ve sömürmeye devam edebilmişlerdir.  Freud, teorisinin geçersizliğini şu sözlerle ikrar etmiştir. “Benim görüşümce, psikanaliz özel bir evren tasarımı kurma gücünde değildir. Buna da gereksinimi yoktur. Çünkü bilimin bir bölümü olduğundan bilimsel bir anlayışa katılabilir. Gel gelelim pek de tumturaklı bir biçimde övülmeye değer değildir. O pek yetersizdir, bütün gizlerin içine giremiyor, ne fikir tekelcisidir ne de sistemlidir.”

Metafiziksel düşünce, tarih sürecinde “Tanrı bilimi” gibi birtakım değişik anlamlar kazanmıştır. Oysa o varlığı ele alır, Tanrı’dan pek söz açmaz, fizik ya da doğa ötesi şeylerin üstünde bir kara bulut gibi dolaştığı düşünülür ama ne olduğu ya da nasıl denetlenebileceği konusunda hiçbir başarı gösterilemez.

Bazı anlayışlarca Freud’un geliştirdiği psikanaliz yöntem, metafiziksel tek yanlılığın yanılgılarını taşır. Yine bazı çevrelerce de Freud, nevrozları (ruh hastalığı) her türlü toplumsal bağdan kopuk bağımsız bir çerçevede işlemiş ve bilinçdışı öğelerin yorumlanmasını salt cinselliğe bağlamasından kıyasıya eleştirilmiştir.

Psikanalist, yaptığı çözümlemelerden sonra hastaya durumunu anlatıp teşhisini koyar. Hasta, bunun üzerine psikanalistin bundan nasıl bu kadar emin olduğunu sorar. Doktor da böyle bin tane hasta gördüğünü söyler. Hasta “Ben de bin birinci örneğim herhalde” diyerek, tedavinin onca saçmalığını belirtir. 

Libidonun (şehvet), insanın bütün yaşamını şekillendirdiği düşüncesi hâlâ sürmesine karşın, cinselliğin bu konudaki payı, fıtratsal bağlamda sebepsel sınırlar içindedir. Bu durum, Freud’un dışlanmasına neden olmuş, ahlâkla ve yaşamın gerçeğiyle bağdaştırılmamıştır. Freud’un en vahim yanılgısı, ruhsal enerjiyi, cinsel enerji olarak tanımlaması ve bütün teorilerini bu yanlış üzerine inşa etmesidir. Bunun da nedeni, ruhun tanrısal olduğu gerçeğini reddetmesidir.

Psikanalizde her şey hayal ürünüdür. Gözlemleme ve örnekleme neticesi rastlantısal olarak nitelendirilen vakalar ise ayniyet sağlamadığından çok farklı sonuçların doğmasına anlam verilememektedir. Onlarca psikanalistlerin uyguladığı serbest çağrışım, rüya yorumları ve edim hatalarının çözümlenmesi tek taraflı bakış açısının sonucu değildir. Psikanaliz kuramı cinsellik boyutunda dahi başarılı olamadığı gibi, insanların hiçbir sorununu çözememekte, tedavi edememekte ve antidepresan ilaçlarla insanlar büsbütün mahvedilmektedirler.

Hilekârlığın ve dolandırıcılığın inanılmaz bir başka boyutu ise; söz konusu antidepresan ilaçların yan etki yaparak yorgunluğa, uyku bozukluğuna, ajitasyona, uyuşukluğa, huzursuzluğa, halüsinasyonlara, saldırganlığa, unutkanlığa, kişilik kaybına, kâbusa ve manik depresyonlara sebep olmalarıdır. Yalnızca sıra dışı farklı bir ruh hali taşıyan sağlıklı insanların, söz konusu “beyinci ruhaniler” aracılığıyla hayatlarının cehenneme çevrilmesi, güvenilmesi gereken bilimin, seküler niteliğinden dolayı sırf dini yok edebilme gayesiyle tıpkı öldürücü silahlar misali nasıl şeytani bir amaçla kullanılabildiğini ortaya koymaktadır.  

Fevkalade önemli olan başka bir yanılgı ise; maddenin (uyuşturucu) ruhu etkilediği iddiasıdır. Oysa uyuşturucuların amacının dışında birbirinden çok farklı yan etkiler doğurması, maddenin doğrudan hiçbir etki gücünün bulunmadığını, sebepsel faktörlerin, ruhun programsal düzeneği doğrultusunda tepki verip biçimlendiğini göstermektedir. Sevgi ve nefret, merhamet ve gaddarlık bunun bir kanıtı değil midir? 

Freud öğretisi sübjektiftir ve bilime çalınmış en korkunç kara lekedir. Bunun için psikanalizcilerin ve terapistçilerin bilim adına ortaya attıkları varsayımların doğru olduğunu savunmaları, kendi tabirleriyle ruhsal rahatsızlıklarının bir neticesi olduğu demeyeceğim, ama saptırılmış olduklarından ileri geldiği kuşkusuzdur. Bu yüzden ruh bilimcilerin tamamı, sokak falcılarından ya da üfürükçülerden farksızdır. Tamamen hayal ürünü olan bir hipotezin ortaya koyduğu teşhis ve tedaviyle insanları aldatanların düşünce ve davranışları normal sayılabilir mi?

Uluslararası psikanaliz birliğinin ilk başkanı ve dünyaca ünlü psikiyatri Carl Gustav Jung, Freud’la tanışıp etkisinde kaldıktan sonra, psikanalize yakın ilgi duymuş ve bazı konferanslarda Freud’un sözcülüğünü yapmıştı. Kısa bir süre sonra Freud’la görüş ayrılığına düşerek, onun teorilerini eleştiren bir kitap yazdı. Jung, kolektif bilinçdışı ve bilinçle ilişkisini, kişinin psişik gelişimi ve bireyselleşmesini konu alan yayınlarda bulundu. Jung, bu araştırmalarını yaparken Amerika, Güneydoğu Asya ve Afrika kıtalarına giderek, modern hayattan uzak yaşayan topluluklar üzerinde de incelemelerde bulundu. Bu çalışmaları sonucunda kolektif bilinçdışı kavramının bireylerin beyinsel yapılarının ve düşünce şekillerinin daha eski katmanlarına ait yapılarla ilişkili olabileceğini öne sürerek, Freud’un aksine ruhun metafiziğe ve dinsel bir temaya ihtiyaç duyduğunu ifade etmiştir. Ancak ruhun mutlak iradece bilgilendirilerek, zihinsel, duygusal ve fiziksel oluşumları nasıl yönlendirdiği gerçeğini çözemediğinden ikileme düşmüş ve beyinsel saplantıdan kurtulamayarak, yanlış yolda bazı doğru yargılarda bulunmasına rağmen gerçeği keşfedememiştir.

Jung; mitolojiden, antropolojiye, en doğudan en batıya, kuzeyden güneye farklı coğrafyalarda ve farklı bilimsel alanlarda araştırmalar yapıp, farklı alanlarda farklı bakış açıları sağlamasına karşın, ruhsal olayların doğuşuna neden olan temel güdüyü kavrayamamış ve bulgularını varsayıma dayandırarak, Yaratıcı, yani ruhun egemenliği yerine, beyin ve kontrol sağlayabilen bir özgür irade üzerine yoğunlaşıp, düşünceyi bir güç olarak görerek etkilenebileceğini zannetmiştir.

Freud’un “libido” olarak adlandırdığı, pek çok his ve düşünceyi açıklamaya çalıştığı cinsel dürtülerin kök verdiği enerjiyi, sonradan ruhsal enerjinin bütünü olarak kabul etme zorunda kalmış, ancak ruhun; tanrısal niteliği ve işlevini reddetmesinden dolayı zihin ve duygular üzerindeki mutlak gücünü kavrayamayarak, müthiş bir karmaşa yaşamıştır. Jung, Freud’un libido kavramını saçma bularak, “psişik enerji” metodunu geliştirmiştir. Bu enerjinin bazen bilinçaltında toplanıp, bazen de çeşitli içgüdülerin birinden diğerine geçebildiğini söyleyerek, ruhsal etkileşimi fizyolojik bir oluşum olarak değerlendirmiş, ruhu; zihin ve duygu sisteminden ayırarak, sosyal aktiviteler, gelenek ve alışkanlıklarla enerjinin, iradesel güçle farklı eylemlere yönlendirilebileceğini savunmuş ama kendi sefil hayatına uyarlayamamıştır.

Jung’da, Freud ve diğer falcılar gibi, bataklığa inşa ettikleri yapılarını her ne kadar değişik faraziyelerle destekleyerek, bilimsel çatı altında doktrinleştirmeye uğraştılarsa da, somut hiçbir netice alamamış, farklılıkları giderememiş ve düşüncelerindeki çözümü gerçek hayatlarında kendilerine bile tatbik edememe acziyeti içinde bocalamışlardır. “Yaşadığım hayat her zaman bana sonu ve başı olmayan bir öykü gibi gözükmüştür. Kendimi hep, öncelikli ve başarılı bir sınavı kaçıran ve onu tekrar yakalamaya çalışan, tarihi bir yapıtın parçası gibi hissetmişimdir. Daha önceki yüzyıllarda yaşamış olabileceğimi düşleyebilir ve yanıtlayamayacağım yığınla sorunun olduğunu düşünebilirdim. İşte bu yüzden, bana verilen görevi henüz tamamlayamadığım için tekrar yeniden doğmak zorundayım.” Carl.G.Jung

Analitik psikolojiye göre, her insanın bir dış bir de iç dünyası vardır. Yani ruh ve beden veya düşünce ve davranış misali! Ancak bunların iradesel bir özgürlük, çevresel ve kalıtımsal bir etkileşme sonucu ortaya çıkan bilinçsel bir başkalaşım olmadığı, düşünsel ve davranışsal yaklaşımlardan anlaşılmaktadır. Teorilerindeki çelişkileri aşabilmek için ruhu ve duyguları, akıl ve düşünceden bağımsız ele alarak, içgüdü denen hayali bir gen formasyonu türetmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca içgüdünün, DNA’nın hangi kısmından transfer olduğunu neden bilemiyorlar? 

Çevreye yönelik kişilikle gölgelenmiş kişilik, bilincin baskısıyla değil ruhun zaman içindeki programsal etkisiyle biçimlenmektedir. Zaten çözülemeyen gizemin bilgisi bu yüzden anlaşılamamakta ve yetersiz olunduğu kabul edilmektedir. Davranış ve düşünceleri sınıflandırarak, gözlemsel ve örneksel metotlarla bir neticeye varmak, fiziksel görüntüsü aynı ama DNA’sı farklı meni, retina veya parmak izine benzer.

Jung’un “Bireyleşme” olarak tanımladığı sürece göre, tüm yaşamımız boyunca kişiliğimiz şekillenir. Çeşitli dönemlerde çocukluktan ergenliğe, ergenlikten erişkinliğe ve “yaşam dönemeci” dediği otuzlu yaşlarda çeşitli aşamalardan geçer. Bazı doğal hayat, yaşayan kabilelerde bu geçiş dönemleri çeşitli törenlerle birbirinden kesin olarak ayrılır. Oysa modern toplum yapılarında bunlara çok daha az rastlanıldığından, kişiler yaşlarına uymayan davranışlar gösterebilmektedirler. Kişi, eğer bireyleşmeyi başarmış ise kendisiyle barışık olduğu, çevresi ile anlamlı ilişkiler kurduğu, başkalarına örnek olup ölümün getireceği pişmanlık, çaresizlik ve korku hissini yaşamayacağı öne sürülür ki; pişman olmayan, çaresizlik ve korku tedirginliği duymayan tek bir insan gösterilemez…

Her canlının ruhlarında programlanmış olan bilgiler, Jung’ın “kolektif bilinçaltı” ya da Doğu’da “Akaşik Kayıtlar” diye tanımlanmaktadır. Zamanın başından bu yana hissedilmiş, düşünülmüş, söylenmiş, keşfedilmiş ve yapılmış her şeyin kayıtlı bulunduğu kozmik arşiv, Kur’an’da bahsi geçen “o kitap”tır.

Türle ilgili bir örneğin bir bireyde gerçekleşmesi veya toplanması mümkündür. Ancak bu, kişinin bağımsızlığı veya çevresel etkileşme neticesi ortaya çıkan fizyolojik bir gelişme süreci değildir. Kişinin bireyleşmeyi başarması iradesel değil ruhsal, yani kaderce gerçekleşmektedir. Bu arada bireyselleşmekten ne kastedildiği ve hangi kriterde değerlendirildiği de ayrı bir muammadır. Bu yüzden kendisiyle olan barışıklığı veya çatışması, mantıkla duygularını mutlak bir denetimle ve düşüncelerindekini eyleme geçirebilecek mutlak iradeyle mümkündür. Çevresiyle olan ilişkileri ve başkalarına örnek olabilme davranışlarını ölüm gerçeğinin getirdiği pişmanlık, çaresizlik ve korku hisleriyle etkileştirmek, mantığın duygulara hükmedebileceği anlamı doğurur ki, yaşamı boyunca bunu tumturaklı başarabilmiş tek bir insan dahi gösterilemez.

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen olaylar, aslında “o kitap”ça belirlenen bir bütünün parçaları olduğu için eşzamanlı meydana gelmekte, ancak düşünceyle eylem, tıpkı sanal ile gerçek misali birbirine karıştırılmaktadır. Ayrıca rüyalarda aynı karışıklığın bir neticesidir. Tıpkı Hz.Yusuf’un gördüğü rüyalar gibi istisnai bazı haberci rüyalar vardır. Bunlar hiçbir zaman genelleştirilemez, bilimselleştirilemez ve ölçü alınamaz. Tıpkı birçok peygamberlerin farklı mucizeleri gibi! Aykırılıkların doğuşuyla oluşan birbirine zıt fikir ve davranışların delilik nedeni görülebilmesi, şüphesiz herkes için geçerli olmalıdır.

Jung, ebeveyninden ve onların bitmez tükenmez tartışmalarından kaçmak için zamanının çoğunu evinin çatı katında geçirirdi. O sırada tahtadan bir bebek yaparak yalnızlığını paylaşır ve bir ona güvenirdi. Yaşamı öyle yalnız ve izoleydi ki, kendisinden dokuz yaz küçük olan kız kardeşi de ona deva olamamaktaydı. Bu münferit yaşam tarzına, küçüklükten tanıdığı bir yakının iler ki yıllarda onun için “o bir zamanlar asosyal bir canavardı” demesi, maalesef hipotezleriyle şifa dağıtan bilim falcılarını da etkilememektedir. Bu yalnızlığı Jung’un kuramlarında da gözlemlemek mümkündür.

Jung, insanın birey olarak kendini geliştirmesi üzerine yoğunlaşmış ama kişiler arası ilişkilere pek değinmemiştir. Freud’un aksine bu koşullar altında Jung, gerçeklerden kaçarak, hayaller âleminde rahatlamakta ve aradığı güvenlik hissini gündüz hayallerinde, gece rüyalarında bulmaktaydı. Sırf hep kaçındığı başka çocuklar yüzünden değil, aynı zamanda onu hayallerinden alıkoyduğu, kendi kendine istediği şeyleri okumak dururken ilgilenmediği şeyleri okumak zorunda bıraktığı için okuldan da nefret etmekteydi. Jung, durmadan bayılmakta ve bu yüzden okula gidemediği için çok memnun olmaktaydı. Bir gün babası, “hayatını da kazanamazsa bu çocuktan ne olacak” demişti. Ancak öyle olmadı ve Jung, yalan, yanlış hayali fikirleriyle tarihe geçen ve itibar edilen önemli bir psikiyatr kurucularından olmuştu. Yarının kadersel gizemi köklü değişimleri de beraberinde getirmekte, umutsuz görülen “asosyal canavarların”  akıl almaz gelişmelerle dünyaca tanınan ünleri, kadere inananlar açısından pek şaşkınlığa neden olmamaktadır.

Jung, daha sonra yaşadığı deneyiminin kendisine nevrotizmin nasıl bir şey olduğunu öğrettiğini anlatacaktır. Psikanaliz bilim falcıları arasında çocukluğu sağlıklı, mutlu ve huzurlu geçmiş, sıkıntılarından arınıp teorilerini kendi yaşamlarında uygulayabilmiş birine rastlamak mümkün değildir.

“Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur. O’nu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Yunus.107

Jung, üniversitede tıp okur ve psikiyatride uzmanlaşmaya yönlenince, hocalarını hayal kırıklığına uğratır ve o zamanlar hor ve sapıkça görülen psikiyatri alanına duyduğu aşırı ilgiye bir anlam veremezler. Ya günümüzde!.. Ancak alın yazgısı, ona doğaüstü olaylar ve mistik mevzularla ilgilenme fırsatı verecektir.

Jung’ın psikiyatriye ilgisi hayran olduğu Freud’la başlamış, ancak daha sonra Freud’un öğretilerine karşılık kendi fikirlerini savunma direnişi gösterince, özlemini çektiği baba rolündeki Freud’dan kopmuştu. Hâlbuki hocalarının da tüm karşı çıkışlarına rağmen zilletsi görülen psikiyatrist olmasına neden Freud’un kuramlarıydı. Jung, daha sonra üç yıl süren ağır bir sinir buhranı geçirir ve geliştirdiği psikanaliz hipotezlerini kendinde uygulayabilecek iradeyi gösteremez. İşte psikanaliz tanrısının acı sonu!

Anlayabilenlere öyle ibrettir ki, Freud seksten hiç haz etmemekte ve onu hayatından uzak tutmaktayken, Jung gayet aktiftir, evlilik dışı ilişkilerde sınır tanımamaktadır. Oysa teorilerinde bunun tersi bir tablo karşımıza çıkar. Psikiyatrinin tanrıları olarak kabul edilen Freud ve Jung’ın teorileriyle uyuşmayan biyografileri, günümüz psikiyatrilerinin kavrayabilmelerine kâfi gelmemekte ve hayali abartılarla insanları dolandırmaya ve aldatmaya devam edebilmektedirler. Olmayan bir hastalık ve şifa adına ruh taraması ve sinir kütlesi olan beyni de ruhsal tespitlerin yapılandığı merkez kabul ederek, güya bilimsel teşhise ve tedaviye kalkışan psikiyatrilerin kendi bakış açılarıyla gerçek hastalar olabileceği, asla hakaret olarak değerlendirilmemelidir.

Seküler psikoloji temelinde doktrinleşenlerin ruhu tanımlayabilmeleri, çözebilmeleri ve başkalarına zerrecik bir fayda temin edebilmeleri kesinlikle söz konusu değildir.   

Freud’da hipotezlerine tamamen aykırı öyle bir hayatı vardı ki, tıpkı sokaktaki pejmürdeler gibi çaresizlik içinde sefilce ölmüştür. Freud, intihar edercesine acılar ve ızdıraplar içinde kanserden ölmüş ama sebepleri ortadan kaldıracak iradesel bir aklı başaramamıştı. Psikoloji ve psikiyatrinin babası Freud, puroya olan aşırı düşüklüğünden ağız kanserine yakalanmıştı. Otuz yaşlarında nefes darlığı ve göğsünde ağrılar çekmeye başladı. Doktor olan arkadaşı Fliess, ona puroyu bırakması için inanılmaz baskı yapıyordu. Freud, Dr. Fliess’in terapilerine, baskılarına, zayıf-güçsüz bedenine ve geçirdiği otuz üçe yakın ameliyata karşın yine de puro içmekten vazgeçemiyordu. Geçirdiği kalp rahatsızlıkları, ameliyatlar, dayanılmaz acılar dahi iradesel kuramlarını kullanmada etkili olamıyor, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıramayarak, lanetli sefil bir hayat sürüyordu. Neden Mutlak iradenin karşısında kendi iradesini hâkim kılamıyor, bilgi ve teorileriyle darmadağın oluyordu?

Dr. Fliess, tüm çabalarına karşın Freud’u ikna edemiyordu. Bir gün Freud, Fliess’e yazdığı bir mektubunda, “Motivasyondan çok yoksunum, hani sen bir önceki mektubunda; ‘bir insan bir şeyi, ancak onun gerçekten hastalığına sebep olduğuna tamamen inanırsa bırakabilir demiştin. Peki, ben neden başaramıyorum.”

Freud, puro içmesi yüzünden onu öldürecek olan korkunç ağrılara neden olan ağız kanserine yakalanmıştı. Freud, damağında bir şişkinlik olduğunu fark etti. Aptal ve bilgisiz olmadığı, üstelik psikolojinin kurucusu olmasına ve söz konusu damağındaki şişkinlikten dayanılmaz acılar çekmesine rağmen; yıllarca hiçbir uzmana muayene olmadı ve kimsenin fark etmemesi içinde büyük çaba göstermişti. Çünkü puronun hastalığına sebep olabileceği ihtimalini düşünerek, puro alışkanlığından vazgeçmek zorunda kalabileceği için çok çekiniyordu. Freud’un mazoşist manyak bir psikopat misali böylesi akıl almaz bir davranış sergileyebilmesi; aklı, iradesi, mantığı, teorileri, bilgisi ve ihtisasıyla bağdaştırılabilir miydi?

Yaklaşık otuz üçe yakın kanser tedavisi için ameliyat geçirdi ve ağzı askıya alınarak gerdirilip, özel bir protez takıldı. Ne var ki o halde de puro içmeye devam ediyordu. Yetmiş üç yaşında, kalp hastalığından dolayı sanatoryuma yatırıldı. Yetmiş dokuz yaşındayken ağız ve çene ameliyatlarından sonra kalbi daha çok tahrip olmuştu. Sonunda seksen üç yaşında ağız kanserinden öldü. Hayatının son on beş yılı ameliyatlarla, inanılmaz ağrılarla, kalp rahatsızlıklarıyla, yemesini, içmesini ve konuşmasını desteklemek için takılan protezleri değiştirmekle geçiren Freud, ölümüne kadar puroyu bırakamadı. Uğradığı laneti, hipotezleriyle aşamayan Freud’un fikirsel güvenirliliğine ve metotlarına nasıl inanılabilir? Onların kuramlarıyla teşhis ve tedavide bulunan bilim falcılarına nasıl güvenilir?

Bu sebeple psikiyatr ve psikologların tamamı babaları Freud, Jung ve diğer duayenlerinden farksız olup, onların safsata hipotezleriyle şifa dağıtacakları iddiasıyla insanları acımasızca kandırmaktadırlar. Oysa insanlar, duçar oldukları sıkıntıları giderebilmek için; cinci, muskacı ve üfürükçülerden farksız hayalci bilim falcılarına başvurarak, hem maddi hem de manevi sömürülmek suretiyle uyuşturucu müptelalarına dönüşeceklerine, kendilerine söz konusu sıkıntıyı ve daha sonra şifayı verecek olan Yaratıcılarına samimi bir güvenle sığınsalar, çözüme kavuşacakları mutlaktır. Çünkü ancak ruhun sahibi ruhu rahatlatır.Ruhsal yapının niteliğini bilmeyen, analiz edemeyen, kontrol altında tutamayan ve en önemlisi ruhun ilahsal soyut bir tin olduğunu reddeden seküleristçilerin sömürücü bir şarlatan ve komedyan oldukları aşikârdır.

“(Resulüm!) De ki: Allah’ı bırakıp da (şifacı olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler.” İsra.56  

Gerçek ile sanalı birbirinden ayırt edemeyerek, gerçeği dışlayıp sanalı değer alan anlayışların sağlıklı olmadıkları, hasta mı saptırılmış ruhlar mı olduğu asla inkâr edilemeyecek kadar alenidir. Rehberleri Freud ve Jung’ın kuramlarına aykırı bir yaşam sürmeleri ve akıl almaz çelişkiye saplanmaları, aslında ruhsal egemenliğin ve mutlak iradenin anlaşılabilmesi için fevkalâde önemli delillerdir. İnsanoğlunun zihinsel ve duygusal karmaşıklığa iten ruhsal yapının niteliği, bizzat üzerinde çalışıp şahit oldukları gerçeği dahi kavrayamamalarına neden olmakta, dolayısıyla eğitsel ve mantıksal özgür bir irade ve yönlendirmeyle sonuca gidilemeyeceği ortaya çıkmaktadır

Yalanla beslenen psikiyatr, psikolog ve psikoloji bağlamlı tüm eğiticiler, yazarlar ve öğretiler; şeytanın ikinci adıyla varlıklarını sürdürmektedirler.

Şeytanın iki adı vardır. Biri şeytan öbürü yalan. “ Victor Hugo

Hedef türbanlı eş ve kızlardır…

Atatürk diktasındaki Tapınak Şövalyelerinin bir türlü hazmedemedikleri türbanın devlet tepesindeki varlıkları nefret ve kinlerini öyle körükledi ki, tehdit ve hukuken engelleyemedikleri kara lekelerini kökten çözebilmek maksadıyla ya öldürerek ya da sansasyonel iftiralara uğratarak elimine etmeyi planlamışlardır.

AKP’nin iktidara gelmesiyle başlayan “türban” krizi, meclis başkanlığı ve cumhurbaşkanlığıyla had safhaya ulaşmış, gizliden gizliye sürdürülen amansız düşmanlık, eş ve kızların ortadan kaldırılmasıyla son bulacağı ya da caydırıcı olabileceği hesaplanmıştır. Yoksa her an, her yerde olabilen gerek Bülent Arınç, gerek Mehmet Ali Şahin, gerekse Başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi eşleri türbanlı olan üst düzey yöneticilerin ev adresleri, şahsi hüviyetleri açısından hiçbir önem arz etmemekte, özde Müslümanlığı açıkça sergileyen eş ve kızların canlarına göz dikilerek, putperest Atatürk Türkiye’sinin sözde kirletilen görüntüsüne son verilip, çağdaş imajın yeniden tesisi sağlanmak istenmektedir.     

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin illegal silahlı örgütü Ergenekon’un uç beylerinden Org. Tuncer Kılınçın bakan ve milletvekillerine seslenerek; “Eğer eşleriniz sizi dinlemiyor da dini inancımızdır falan diyorlarsa, derhal boşayın” küstahlığı, sanırım hala hafızalardadır.

Cumhurbaşkanlığına bir türbanlının oturmasına müsaade edilmemesi gerekliği ile ilgili verilen muhtıralar, hukuki oyunlar, pazarlıklar, baskılar ve tehditler unutuldu mu? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül seçildikten sonra rütbeli tapınak şövalyelerince yuhalanırcasına selamlanmaması, saygı duyulmaması ve özellikle faşist CHP’nin cumhurbaşkanlığını boykot etmesini hatırlayın.

Hükümet ve millet aleyhine düzenlenen tüm entrikalar Genelkurmay’da tertiplenmekte ve doğrudan tetikçilere havale edilmektedir. Gerek Genelkurmay’ın savunmalarından, gerekse gelişen ihanetlerden her şey aleni ise de, hem hükümetin cesaretsizliğinden hem de hukuk üstü bir dokunulmazlığa sahip olmalarından gerekli yaptırıma çarptırılamamakta, hoyratça meydan okuyabilmektedirler.

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ görevden alınmadığı müddetçe, Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini dizginleyebilmek, bölünmelerin, planladıkları cinayetlerin ve terörist faaliyetlerin önüne geçebilmek mümkün değildir.

Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı ve bakanlar, türbanlı eş ve kızlarına dikkat etmeli, her türlü eylemin açık hedefi olacaklarını akıllarından çıkarmamalıdırlar.     

Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri olan CHP ve MHP’nin suikast planlarıyla ilgili düşünce ve beyanatlarına şaşırmamalı, niyetleri gayet sarih olan bu ikilinin nasıl birer hasım oldukları derinden muhakeme edilmelidir.   

 

Yahudi-Mason ittifakı; “Allah’a ve vahye inananlar insan değillerdir…”

Yaratık bir insan olan peygamber İsa’yı tanrılaştırarak, kendilerini de yaratıcılığa ve tanrı’nın veliahtlığına yükselten Hıristiyan Dünyası, barbar düzenlerinin adaleti yağmalaması ve Tanrı inancında çelişkiler doğuran olayları açıklayamamasından ötürü “akılcı ve çağdaş” hilesiyle laik ya da seküler düzenleri dayatarak; özgürlük, çağdaşlık ve yaratıcılık akımıyla toplumların kabulünü çarçabuk sağlamışlardır. Yaratıcı bir Tanrı’ya kulluk etmektense neden özgür bir yaratıcı olmayalım benliği insanoğlunu kuşatmış, böylece gerçekler çarptırılmak suretiyle Allah ve vahiy karalanarak ve zalimce kötülenerek, yerine kurulan din-dışı düzenlere azgın nefislerin kolayca mutabakatında hiçbir zorluk çekilmemiştir. Din ve oluşturduğu düzen ne kadar şiddetle kötülenirse, seküler düşünceler de o kadar daha rahat ve hızlı meşruiyet kazanır

İnsanoğlun benliğini okşayan yeni değer yargıları erdemliği doğramış, dolayısıyla görüşler, insani değerler, hedefler ve beklentiler kökten değişerek, insanlar insan olmaktan çıkarılmış; böylelikle adalet, merhamet ve paylaşım yerle bir edilip, teorilerin esaretine hapsolunmuştur. Sekülerist inançla kökleşen resmi ideolojiler, bireyi ve halkı değil devleti önemseyerek her türlü acımasızlığı ve vahşeti hak görmüş, insanlar da mazoşistmişçesine itaati özgürlük ve vatanperver dürtüsüyle hazmedebilmişlerdir. Yaratıcılarına kulluk etmeyi benliklerine layık görmeyenler, barbar yaratıklara kulluğu ise çağdaşlıkla özdeşleştirebilme lanetiyle acılara ve ezilmeye müstahak olmuşlardır.

Yahudiler ile Tapınakçı masonlar arasındaki korkunç ittifak, önce Avrupa sonra da Müslüman toplumlarını büyük değişimlere uğratarak, dini otoritenin egemenliği altındaki düzenleri yıkmış, yerine “Seküler Düzen” yani din-dışı düzenleri getirmişlerdir. Ancak Yahudiler, kendi din ve inançlarında hiçbir değişikliğe ve dönüşüme gitmeyerek, özenle din egemenli düzenlerini korumuşlardır. Tüm dünyayı din-dışı seküler anlayış temelinde değiştirirlerken, neden İsrail’in Yahudi şeriat düzenine devam ettiği hiç sorgulanmamıştır.   

Hıristiyan ve İslam’a ezelden beri düşman olan ve insan dahi görmeyen Yahudiler, Ortaçağ’ın bütün kötülüklerin kaynağı olan karanlık, baskıcı, zalim bir dönem, yani “karanlıkların kökeni” propagandasını yayarak, asıl hedefleri olan Hıristiyanlık ve İslam’ı, dinin karanlık düzenler yarattığı gerekçesiyle hayattan çıkarılmasını, böylece kötülüklerin kaynağı olan Hıristiyanlık ve İslam’ın etkisinden toplumlar kurtarılarak, din-dışı düzenlere geçilmesini kanlı darbelerle gerçekleştirmişlerdir. Neden Yahudiliği değil de seküler düşünceyi dayattıklarının sebebi ise, Yahudilerin devşirmelere karşı olduğu ve kökten Yahudi olmayanlara kapılarını kapatmalarındandır. Örneğin Atatürk’ün Yahudi ve Tapınakçı mason ittifakıyla gerçekleştirdiği kanlı devrimlerle seküler düzene geçişimizin dehşetsi acı ve korkusu hala yaşanmakta, adalet ve bütünlük yıkılarak, herkesin birbirine amansızca düşman olduğu ve saf dışı bırakmak istediği vicdansız bir ayırımcılık, sözlü veya fiziki saldırı ve nefretler sıcaklığını muhafaza etmektedir.   

İyiliğe, huzura, güvene, birliğe ve aydınlığa kavuşabilmek için kötülüklerin kaynağı gösterilen dinin, ancak toplumdan ve devletten uzaklaştırılmasıyla mümkün olunacağı düşüncesi, dini, ibadethanelerin duvarlarına ve cenazelere hapsettirmiş, kesinlikle laik düzeni rahatsız etmeden yaşamasına izin verilerek, sınırları çizilmişti. Dinin laik düzen aleyhine tek bir muhalefeti veya müdahalesi, zincirlendiği o duvarların içinde bile yaşamasına izin verilmeyecek bir zorbalıkla yasalaşmıştı.    

Tapınakçı masonların yıkıcı, kahredici ve öldürücü propagandaları, dini Ortaçağ ile, Ortaçağ’ı da cehennemle özdeşleştirerek, vicdani ve ahlaki dokunulmaz tüm değerler biçilmiş; ırkçılık, ulusçuluk, devletçilik, liberalizm, komünizm ve kapitalizm gibi düşüncelerin seküler düzenin birer öğeleri olarak, insanlar birbirlerini boğazlamış, sömürmüş, dışlamış ve hunharca öldürmeye devam etmişlerdir. Şüphesiz fıtratları yaratan ve evrensel kâinata hükmeden Yaratıcı Allah’ı değil de yaratıkları ilahlaştırarak düzen kurucu edinmenin sonucunu, suçlu-suçsuz tüm insanlık çekmektedir.

Modern Çağ’ın bir aydınlık değil karanlık getirdiği, benlikleri kuduran ırkçı, faşist ve emperyalist iktidarlardan anlaşılmaktadır. Vahyin hâkim olduğu iktidarlar ile günümüz laik iktidarları kıyaslandığın da, hangi toplumun suç oranının daha yüksek olduğu aşikârdır… Kâinattaki işleyiş nasıl hiçbir sapma olmaksızın hatasız bir düzen ve istikrar içinde akıp gidiyorsa, toplumların düzen ve istikrarı da, ancak vahyin otoritesiyle mümkün olabileceği gerçeği, nefislerce kabul görmemektedir.

Bozulan insan, öyle korkunç bir yaratığa dönüşmüş ki; dinlisi-dinsizi her değerin saflığını becermiş, aydınlanma felsefesiyle oluşturulan “Modern Çağ”, dinin getirdiği ahlakı, fazileti ve birliği doğrayarak, ırk ve ulus gibi yapay kavramlarla insaniyet erimeye, dolayısıyla caniler çoğalmaya başlamıştır. Ne var ki dinin getirdiği doğrularda kararlılık gösteren inananların varlığı, küresel laneti geçici de olsa önlemeye kâfi gelmekte, tüm olumsuzluklara rağmen vicdani adalet kendini hissettirmektedir.

Din-dışı kurulan yeni düzenlerin resmi ideolojileri, kendini meydana getiren halkının dini, ırkı, düşünce, inanç ve değerlerini yok farz ederek, baskı, şiddet, hatta katliamı meşru sayıp, yalan ve ihanet üzerine inşa ettikleri tarihle insanları aldatmışlardır. Türkiye’de işlenen onca soykırımsı katliamlar, cinayetler, sürgünler ve idamlar, “dersim” örneğinde olduğu gibi arada bir kamuoyunun dikkatine sunulsa da, seküler rejim, tehlike endişesiyle alelacele geçmiş barbarlıklarının üstünü kapatmaktadır.        

Laik düşünce, geçici yaşamın ilahsal amacını ortadan kaldırarak, “mutlak bir dünya”ya inanma felsefesiyle dinin amaçsal değerlerini kökünden değiştirmiş; artık Allah tarafından yaratılan ve Allah’ın egemenliği altında olan geçici bir dünyada yaşadıklarına inanmayı bırakıp, nasıl oluştuğu belli olmayan bir evrim saçmalığına kanılarak, soru ve tenakuzların hiçbirine cevap bulunamamıştır. Neden teorilerindeki zevksel, zenginsel ve güvensel bir hayat kuramadıklarını; ölümsüzlük bir yana, mümkün olduğunca uzun ve sağlıklı yaşayamadıklarını; topluca çok kazanıp tüketemediklerini; bela ve felaketlerden sıyrılamadıklarını, güçlü ve bilge iken çaresizliğe ve bilgisizliğe dönüşebildiklerine somut bir yanıt verememektedirler.

Yahudilerin, masonlarla gerçekleştirdiği ittifakla kurdurdukları din-dışı devlet düzenlerinin yalnızca daha çok para, daha çok cinsellik ve daha çok tüketimle insanları erdemsiz hayvani bir varlığa dönüştürmeleri, “Eski Ahit” kehanetlerini hayata geçirerek, kendilerinden olmayanları “evcil hayvanlar” misali gütmektedirler. Atatürk Türkiye’sinde çok daha aşağılayıcı ve açık bir radikallikle uygulanan bu süreç; “Laik olmayan insan, insan bile değildir, onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz” saldırıları, sanırım herkesin hafızalarındadır. Onlara göre dini ve Allah’ı olan müminler, gerici bir hayvandır… Oysa evrim teorisine inanan kendileri olduğuna göre; kimin hayvan ya da insan olduğu ortadadır!

Alman mason locasına kayıtlı Atatürk başta olmak üzere, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP’lilerin birçoğu mason olup, Modern Türkiye her ne kadar bir mason locası değilse de, Yahudi-mason ittifakının idealleri benimsenmiş, dolayısıyla anayasalaştırılmıştır…

Osmanlı Devletinin yıkılıp Türkiye Cumhuriyetinin kurulma aşamasında izlenen yol da, 1776 yılında Almanya, Bavyera’da kurulan “İllüminati” (İllümineler) adlı locanın prensipleri de etkili olmuştur. Locanın Yahudi asıllı kurucusu Adam Weishaupt, Atatürk’e ilham vermiş ve Laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında amaçlarıyla ilke olmuştur. Ayrıca İllümineler, Sosyalist-masonik geleneğin oluşmasında da en önemli rol sahibiydiler. Almanya içinde gittikçe güçlenen İllüminati hareketi, bütün masonik ritüelleri uygulamakla beraber, önceleri geleneksel mason localarından ayrı bir yapıda olmalarına rağmen, 1780′de Alman mason localarının üstatlarından olan Baron Von Knigge‘nin katılımıyla, örgütün gücü iyice artmış ve daha sonra deşifre olmalarıyla birlikte örgütü dağıtıp, mason localarına katılmışlardı. İllüminati Hareketi, Türkiye’deki devrimlerde olduğu gibi, Fransız devrimlerinde de çok etkili olmuşlardı.   

Birkaç örnek daha verirsek; İtalya ulus-devletini kuran Mazzini-Garibaldi-Cavour üçlüsünden, Bolivya ulus-devletinin kurucusu ve hatta “Latin Amerika Kurtarıcısı” Simon Bolivar‘a, Haiti Cumhuriyeti’nin kurucusu Alexandre Petion‘dan, Çin’in kurucusu Sun Yat Sen‘e kadar pek çok ulus-devlet kurucusu masondur. Ayrıca Marksizm’in, yani Komünizm’im kurucusu Yahudi Karl Marx ve Komünist Sovyetler Birliğinin ilk başkanı ve bilimsel sosyalizmin de fikir babası olan Vladimir Lenin birer masondular. Kapitalist dünyanın İngiliz Başbakanı Winston Churchill, ABD’nin kurucusu George Washington, başkanları F.D.Roosevelt, Nixon, Ford ve birçoğu masondu.

Kimilerinin aklına, farklı ideolojileri savunan kişilerin mason olması nasıl açıklanabilir diye bir soru gelebilir. Öncelikle masonik felsefe temelinde şu çok iyi bilinmelidir ki, birbirinde çok farklı ideolojileri, gizli bir biraderlik bağıyla bağlanmış kişilerin savunduğu unutulmamalıdır. Bu, iki farklı açıdan değerlendirilebilir; ya masonluk bu kişiler için çok önemli bir şey değildir ve mason olmaları birbirlerine taban tabana zıt ideolojiler geliştirmelerine engel olmamıştır. Ya da bu kişiler için masonluk her şeyden önemlidir ve savundukları ideolojiler ne denli zıt olursa olsun, gerçekte ortak bir amaç olan sekülerizm’e hizmet edebilmek için yekvücut olmuşlardır.

İnsanı akli, yani rasyonel bir varlık gören, çağdaş politikanın, tüm din-dışı düşüncelerin ve seküler psikolojinin atası ünlü filozof Aristo, aklı, gerçekte sayfalarında hiçbir şeyin yazılı olmadığı boş bir kitap, duymayan insanın hiçbir şeyi bilemeyeceği ve anlayamayacağını, herkesin canı isteyince düşünülebileceğini, duyabilmek için duyulan nesnenin var olmasının gerektiğini, ölümün de kişinin isteğiyle gerçekleşebileceğini savunmuştu. Ne var ki Aristo, tüm bu hezeyansal felsefe ve teorilerine rağmen, Kral İskender’in korumasında saltanat sürdüğü saraydan, İskender’in ölümüyle din düşmanı gerekçesiyle öldürüleceği korkusuyla kaçarak bir adaya sığınıp, herkes gibi düşleri ve felsefesinin dışında bir hayata tutsak olmuş ve yine de öldürülmekten kurtulamamıştı. Madem ölüm, kişinin isteğiyle gerçekleşiyorsa, neden öldürülmekten kaçarak tutsak bir hayat yaşadı ve ölümüne mani olamamıştı?

Pozitivizmin bayraktarı olan ünlü bilim adamı Archimedes de, basit bir ayna ve güneşle Roma donanmalarını yakarak, Romalıları hezimete uğratabilirken, sıradan bir askerin kafasını uçurmasını neden engelleyememişti? Rasyonel bir varlık olduğu iddia edilen “tanrı akıl”  ve “Özgür İrade”, neden ileriyi göremeyerek, sahiplerinin ölümlerine mani olamıyor ve tedbir almaları için uyarmıyor ya da tedbirlere rağmen püskürtemiyorlar?

Unutulmamalıdır ki kentlerin ve insanların çok süslenmelerindeki amacı, tıpkı teoriler gibi gerçekleri gizlemek istemelerindendir.  

19. yüzyılda daha da politize olan masonluk, Fransız Devrimiyle fışkıran dini-dışı ideolojileri genişleterek; liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk ve çıkarcı ırkçılığı geliştirdi, böylece monarşilerin yıkılmasıyla doğan boşlukları ideolojik temelde doldurdu. Birbirinde farklı olan bu ideolojilerin kuramcılarının neredeyse hepsi masondu.

Örneğin; ulusçuluğun en önemli kuramcılarından İtalyan filozof ve siyasetçi Giuseppe Mazzini, anarşist sosyalizmin kurucusu Fransız düşünür Pierre-Joseph Proudhon ve ünlü komünist Rus düşünür Mihail Bakunin’e kadar birçok mason teorisyen, çok yönlü masonik felsefenin ortak noktasında buluşmuşlardır. Amaç; Müslüman milletin yaşadığı Türkiye’deki ya da Avrupa’da yaşayan Hıristiyan dinlerin siyasal ve toplumsal hayattan çıkarılması, seküler din-dışı düzenlerin egemen olmasıdır.

Dinin, sürekli yaratılış amacını hatırlatarak, geçici dünyaya önem vermemesinin üzerinde durması seküler düşünceyi zor durumda bırakmakta, böylece insanların yaratılış amaçlarını tamamen unutarak, hatta reddederek, Yaratıcı Allah’ı tanımamalarına en köklü çözümü, bilime dayandırılan “Evrim Teorisi” ile bulmaya çalıştılar. Sonuç; Allah’ın otoritesi değil, Yahudi-masonik ittifakının ortaya koyduğu otoritenin kabul edilmesi, böylece siyonizmin meşrulaştırılmasıydı.

Evrim teorisinin başlıca savunucuları mason locaları olup, dünyanın dört bir tarafına resmi ideolojinin “olmazsa olmaz” bir parçası haline getirerek, sanki gerçekmişçesine, devlet, medya ve üniversiteler kanalıyla toplumlara kabul ettirebilmişlerdir.

Özellikle Atatürk ve laik çevrelerin sıkça dile getirip, inananları etkilemeye çalıştıkları sözde aydınlanma propagandasını masonlar şöyle telkin etmektedirler: “Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev; olumlu (pozitif) bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun Evrim’de en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek, bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir.”

Evrim teorisini şeytani bir kurnazlıkla müminlere inandırarak, dönüşümlerini sağlayan Yahudi-mason ittifakı, 19. yüzyıl içinde ürettiği ideolojilerden biri olan liberalizm ile ilahi kıstasları tanımadan, dolayısıyla Evrim’e dayalı olarak kurulan bir sistemi allayıp pullayarak, hem Allah’a inanan hem de liberal olan ya ahmak ya da münafık gazeteci ve politikacılarca gerçek amaç saptırılmaya çalışılmakta, dolayısıyla asıl hedef örtülmektedir. Onun için liberallikle liberalizmi ısrarla birbirinden ayrı tutmaya çırpınarak, masum bir kalkınma gibi empoze etmeye uğraşırlar.

Kadersel yazgıyı değiştirememe ve yönetememe iradesizlikleri, gizemsel birlik ve gizli dernekler aracılığıyla hükümetleri, yargıyı ve üniversiteleri hegemonyaları altına alarak, görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan bir itici güçle toplumları etkilemekte, zıt düşünce ve ideolojileri aynı merkezde birleştirip, “bilim, özgürlük ve aydınlık” manipülasyonuyla Allah’ın adına dahi tahammül edememektedirler.

Sözde düşünen ve muhakeme yetisi olduğu iddia edilen insanoğlu aslında öyle aptaldır ki, önüne konanı sorgulamadan ve amacını irdelemeden derhal sahiplenmekte, sekülerizm, yani din-dışılık temelinde oluşturulan liberalizm, sosyalizm, kapitalizm ve ulusçuluk gibi birçok yapay ideolojileri düzenlerinin tartışılmaz anahtarı yapabilmektedirler. Yahudi-mason ittifakının iktidarda kalabilmesinin sırrı, düzenlerin seküler kalmasında yatar. Onun için “biraderlik bağı” öylesi bir halkadır ki, üyelerin sol ya da sağ kanatta olmaları hiçbir önem arz etmemektedir.  

Dinin devletten, siyasetten ve kamuoyundan dışlanabilmesi için dayatılan seküler sistem, görünürde birbirinden değişik gruplara ayrılmış iseler de, gerçekte yeryüzündeki tüm iktidarları şeytani bir sinsilikte yönetmeye çalışan bir güçtür. Bu sebeple masonların farklı ideolojilerin önderliğini yapmaları, birbirine aykırı politik hareketlere lider olmalarının sebebi de, işte bu hedeftir…  

Dini otoriteyi ortadan kaldırarak, din-dışı ideolojilerin doğuşuna zemin hazırlayan Yahudi-mason ittifakı; toplum düşünce ve kültürüne göre kabul edilebilir ideolojiler doğurarak, bu ideolojileri kendi hedefleri doğrultusunda “bilim ve çağdaşlık” adıyla ustalıkla kullanmışlardır.  

Liberalizm’in kurucusu İngiliz filozof ve politikacı John Locke da mason ve Gül-Haç’tır. John Locke, Aristo gibi insan zihninde doğuştan gelen hiçbir bilginin olmadığını ve doğuştan boş bir levha olarak doğduğunu öne sürer. Liberal kapitalizmi, siyasi liberalizm’den farklı göstermeye çalışan özellikle Müslüman kimlikli illegal masonlar, her iki kavramında aynı masonik hedef doğrultusunda bir dinamo olduğunu reddetseler de çabaları boşunadır.

Liberalizmin taşıdığı masonik etki, Yahudi kanadı için çok özel bir anlamı bulunmaktadır. Çünkü liberalizm, Yahudilere politik eşitlik sağlanmasının en önemli nedenidir. Dikkat edilirse liberalliği savunanların tamamı Yahudi hakları konusunda mücadele ederler. 19. yüzyıla kadar Avrupa devletlerinin çoğunda, Yahudilerin politik yönde yükselebilmelerine engel yasalar bulunuyordu. Bu yasalar nedeniyle, Yahudi önde gelenlerinin politik mekanizmaları doğrudan yönetebilmeleri de mümkün değildi. Liberalizmin getirdiği eşitlik prensibi, Yahudilerin bu engeli aşmasına yaradı. Fransız Devrimi’nin ardından Avrupa’da başlayan liberalleşme, güya insan haklarını da ön plana çıkaran bir dönemi başlattı. Böylece Avrupa ülkeleri, Yahudiler üzerindeki tüm kanuni sınırlamaları kaldırdılar. “Yahudi Reformu” denen ve Yahudilerin kendi yaşam tarzlarını koruyarak, yerli halkın arasına karışmalarını öngören akım, liberalizmle başladı ve yayılarak siyasi diktatörlüğe uzandı.

Vahyin buyruğu doğrultusunda Yahudilere politik özgürlük tanınmasının büyük bir tehlike olduğu, liberalizmle beraber özgürlüğe kavuşmalarıyla ortaya çıktı ve “dünyaya egemen olma” hayallerinin sembolü olan “Mesih’in ilk ışıkları” olarak yorumlayarak, kendilerine tanrısal bir misyon yükleyip, yeryüzüne egemen oldukları düşüncelerinin neticesi, fitneleriyle dünyayı karıştırmaya ve birbirine düşürmeye başladılar.

Kimi Avrupalı entellektüeller, lanetli Yahudilerin yüzyıllardır kapalı bir toplum halinde yaşamalarının nedeninin, onlara getirilen kısıtlamalar olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre, eğer Yahudilere politik özgürlükleri verilip, tam bir “yurttaş” olarak kabul edilirlerse, onlar da kendilerini diğer milletlerden ayrı tutma hastalığını bırakıp, sözde “Yahudi sorunu” da kendiliğinden çözülecekti. Oysa Yahudi liderlerin, kendilerine bu tür bir hak tanınmasını “Mesihi dönemin ilk ışıkları” olarak yorumlamaları, hiç de diğer toplumlarla kaynaşma hevesinde ve samimiyetinde olmadıklarını ortaya koyuyordu. Onların bakışıyla Mesih, İsrail ulusunun egemenliğini diğer uluslara kabul ettirecek kişi olduğuna göre, onun gelişinin beklenmesi de bu egemenliğin beklenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla Yahudilerin politik özgürlük kazanmalarına çalışan Yahudi önde gelenleri, bu fırsatı, Yahudilerin içinde bulundukları devlet yönetimlerini daha doğrudan etkilemeleri ve bu sayede Mesih Planı’nın ya da o dönemlerde yavaş yavaş duyulmaya başlayan modern ismiyle Siyonizm’in gerçekleşmesine katkıda bulunabilmek için masonlarla ittifak kurdular. Kendi dini önyargılarından asla taviz vermeyen ve vazgeçmeyen Yahudiler, neden Hıristiyan ve İslam devletlerinin dini kimliklerinden ve haklarından vazgeçmelerini talep ediyordu? 

Yahudiler ve Yahudi önde gelenleri/Kabalacılar, amaçları diğer uluslarla kaynaşıp bir arada yaşamak değil, “dünyaya egemen olma” hayallerini gerçekleştirmek peşindeydiler. Liberalizmin içeriğini, bu hedefe uygun olarak kullandılar. Bu da başta Türkiye’deki liberaller olmak üzere, diğer Müslüman ve Hıristiyan kimlik taşıyan liberallere kapak olsun…

Masonluğun ve Yahudi geleneğinin liberal kapitalizmin gelişmesindeki büyük rolü son derece alenidir. Kapitalizmin Yahudi kültüründen kaynaklandığı zaten bilinen bir gerçektir. Masonluğun “burjuva örgütü” olduğu ve liberal kapitalizmle büyük bir uyum içinde bulunduğu da herkesçe bilinir. Ancak asıl ilginç olan, Yahudi-mason ittifakının sosyalizmin gelişiminde de büyük bir katkısının olmasıdır. Masonluk bir “burjuva örgütü” olmasına ve çoğu sosyalistin kabul etmek istememesine rağmen, sosyalizmin doğma ve gelişmesinde büyük rol sahibidir. Ayrıca, sosyalizm, aynı kapitalizm gibi Yahudi geleneğinden etkilenmiştir.

Fevkalade çelişki gibi görünen şeytani bu oyun, gerçekte Yahudi-mason ittifakının kurmuş olduğu “Küresel Düzen”‘in yapısı hakkında çok önemli kanıtlar ortaya koymaktadır. Düzen’in temel özelliği, seküler, yani din-dışı olmasıdır. Söz konusu şeytani ittifak, ancak seküler devletlere hâkim olabilir. Ancak toplumları, modernizmin nimetlerini yem olarak kullanarak, kendisine itaatkâr kılmaya çalışır. Bu nedenle Düzen’in ayakta kalması, her şart ve koşulda sekülerizmin yaşatılmasına bağlıdır. Dolayısıyla ittifak, Düzen’e karşı oluşacak her türlü muhalefeti bu seküler çizgi içinde ya tutmayı hedefler ya da ideolojisine bağlı “kardeş” yargı ve silahlı güçleri kışkırtarak tahrip eder. Tıpkı Türkiye’deki gibi!

Yahudi-mason ittifakının dine karşı duyduğu “patolojik nefret”, sanırım Müslüman Türkiye Halkı’nın yıllardır nasıl şeytani bir aldatmacayla karşı karşıya olduğunu aydınlatabilecek açıklıktadır.

Yahudiler, sadece seküler düşüncelerle insanları etkilemiyor, bizzat kendi dinlerine de hoşgörüyle bakılmasını ve ibadet yapılmasını teşvik edebiliyorlar. Şüphesiz her hangi birinin dinine ve inancına zerrecik müdahale, İslam’ın da yasak kıldığı bir eylemdir. Ancak Müslüman Türk Silahlı Kuvvetlerinin başındaki Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, eğer Yahudilerin kutsal ibadet yeri olan “Ağlama Duvarı”’n da dua ederek ayin çıkarabiliyorsa, işte buna sessiz kalınamaz. Çünkü onun, cenaze törenlerinin dışında Müslümanların mabedi olan bir camii de secde veya dua ederken tek bir görüntüsü ve duyumu bulunmamaktadır.

İslam inancına bağlı ibadet “irtica”, Yahudi inancına bağlı ibadet mi “modern”lik?   

“Allah nezdinde hak din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” Âl-i İmrân 19

“Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Âl-i İmrân 85

Kadersel lanet kalkabilir mi?

Adaleti, merhameti ve ahlaki değerleri yeryüzüne dağıtmış Müslüman milletimizin önce yüce dinlerine, sonra devletlerine ve birlikteliklerine ihanet ederek, asla kabul edilemez bir seküler inançla bütünleşebilme bedhahlığını egemen kılabilmek masadıyla savaştığımız yabancı düşmanlardan daha acımasız bir zorbalığa ve kıyıma girişip, kurdukları laik ve ataist cumhuriyetin cehennemsi günahları, tövbesiz söylem ve yapılanmalarla arındırılamaz, umut edilen içsel barışa, huzura ve güvene kavuşulamaz.

Modernizmin para, cinsellik ve kozmetiği temel alan felsefesi, insanoğlunu öyle etkilemiş ki, canından üstün ve uğruna savaştığı değer yargılarına hasım kesilmesine, amacı süs, eğlence ve şehvet olan yaratıklara dönüşmesine sebep olmuştur.

Gerçekte değişen bir şey var mıdır? Sadece makyaj, estetik, dekor, süs,  moda, düşünce ve teorilerdir. Dolayısıyla şeytanı temsil eden benliğin onurlanmasına, gururunun okşanmasına, kendini üstün görmesine sebep olan ve başlı başına görsellikten ibaret gösteriş ve debdebedir. Bundan dolayıdır ki insanoğlu için görünüş her şey demek olup; siyasal, sosyal, bilimsel ve ekonomik politikalar, tahrik edici ve baştan çıkarıcı şovdan öte köklü hiçbir değişimi başaramamış olmanın acizliği, işte bu aldatıcılığın temel ürünleri olarak “çağdaş ve özgürlük” etiketiyle ahmak insanoğluna sunulmaktadır.

İlk yaratılıştan itibaren insanlar; geçimlerini, ulaşımlarını, barınaklarını, giyimlerini ve ticaretlerini zamana göre en iyi koşularda gerçekleştirmiştir. İlim, bilgi, iktidar, kültür ve sanata büyük önem verilerek, sözde modern insanın paha biçemediği mükemmel eserlerin yapılması, icatların oluşması, zaferlerin kazanılması, harf ve yazı karakterlerinin, konuşma yeteneklerinin bulunması, farklı fikir ve felsefelerin türemesi, savaş, araç ve gereçlerinin üretilmesi, gemiler ve diğer araçlar inşa edilerek filoların kurulması ve en zor şartlarda hayatta kalınabilmesi, ciddî anlamda düşünülmesi gereken bir tarihtir. Aslında insanoğlunun fıtratı ve ihtiyaçları, ruhsal dürtüleri, yaşam güdüleri, duyguları, heyecanları, sıkıntıları, ölümleri, hastalıkları, iyilik ve kötülükleri, yani kadersel yazgısı hiçbir değişikliğe uğratılamamış, dualiteye son verilememiş, daha rahat ve modern bir hayat adına, her devrin aldatıcı makyajımsı değişikliklerin etkisinde kalınarak, güya kadersel yazgının aşıldığı ve artık kaderleri yazanın birey veya toplumların özgür iradeleri olduğu kuramlarla desteklenmiştir.

Görüntü, övgü, makam ve şatafat; benliksel kompleksi her ne kadar yüceltip keyif veriyorsa da ani bir afet, felâket, kayıp, savaş, hastalık, belâ ve kıtlık durumunda hissedilen duygular ve yükselen feryatlar; taş devrini andıran karanlığı canlandırmaktadır. Bu kadar devrimsel inkılâp ve sözde yaratıcı bilimsel gelişmelere rağmen, binlerce yıl önce yaratılan insan o gün nasılsa, günümüz insanının evresi, temel ihtiyacı, hırsı, amacı, kaderi ve dünyadaki işlevi de aynıdır ve hiç değiştirilememiştir. O gün nasıl insanoğlu ölmek için yaşıyor ise, bugünde ölmek için yaşamaktadır!

Uygarlığın doğuşu olarak nitelendirilen Helenistik dönem, fiziksel görüntü ve aldatmaların ilk kışkırtıcı merkezidir. İnsanın temel oluşumunda, ruhunda, hastalığında, rızkında, ölümünde, kaderinde ve yaşam sürecinde ilerleme kaydedemeyen ve diledikleri mutlak düzeni kuramayan krallar, debdebeye önem vererek, insanların gözlerini boyamak, etkilemek ve güçlerini pekiştirebilmek için, öncelikle mimarlık alanında yenilikler yaptılar. Bu şekilde büyük binalar yapılmaya başlandı ve şehirciliğe önem verilerek, ululuk yarışına kalkışıldı ve böylece benlikler tatmin edilerek, sanalı gerçekmiş gibi kabul ettirdiler. İktidar ve egemenlik duygusu uyandırabilmek amacıyla ihtişama, dolayısıyla süslemeye aşırı önem verildi. Gösteriş, lüks ve konfor merakıyla yapılar değiştirildi; mozaikler, mermer sütunlar, süslü mobilyalar ve biblo benzeri eşyalar kullanılmaya başlandı. Ancak her şey, tıpkı bakımlı, seksi ve şehvetsel vücutların leşe dönüşmesi misali çeşitli felaketlerle yerle bir oldu ve tanrısal gösterişler, göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürdü.

“Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.”  Kehf 45

Krallar, tanrısal güçte olduklarını kanıtlayabilmek adına şatafata, azamete ve gösterişe olağanüstü önem verip, insanları etkilemeye çalıştılar ama halkının tamamını kendi yaşam seviyelerine yükseltemediler. Bu gösterişin adı ve gücü, o gün nasıl bir uygarlık idiyse, bugün de aynıdır. Değişen sadece aksesuar, süs, boya ve makyajın cinsi, markası, görüntüsü ve çeşididir. İşte çağdaş olarak övünülen ve insanların etkilenmesine çalışılan olgu, gerçekte hiçbir kalıcılığı olmayan yanılsamalardır. Moda denilen şeyin ne kadar çirkin olduğu, nasıl altı ayda bir değiştirilmesiyle ortada ise, maddi olan beden veya pozitivizme dayalı tüm seküler düşünceler, yasalar ve iktidarlar da aynı çirkinliktedir ve sürekli motivasyona ihtiyaç duyarlar… 

Neden toplumlar birbirlerinin lisanlarını, kültürlerini, karakterlerini ve geleneklerini devam ettirememiş de, akıl almaz değişimler ve dönüşümler birbirini takip edebilmiştir? İlkyazının Sümerler tarafından bulunduğu iddia edilse de, M.Ö.3350 yılında, yani Sümerlerden 150 yıl önce Mısırlılar tarafından bulunduğu varsayımını doğru kabul edersek, bu bilgi ve yeteneğin mantıksal, zekâsal, iradesel, eğitsel, içgüdüsel, kalıtımsal veya çevresel etkileşmeyle izahı mümkün olabilir mi? Daha sonra çeşitli medeniyetlerin oluşturduğu farklı düşünceler, lisanlar, renkler, yazılar, sanatlar, eserler, buluşlar; beynin ve aklın hangi pozitif bilimin kıstaslarına göre çoğalabilmiştir? Bu inanılması imkânsız buluşları ve denklemleri zihni boş bir insan aklının ve iradesinin yapabilmesi, Aristo mantığına ya da liberalizmin kurucusu mason ve Gül-Haç olan filozof John Locke’nın görüşüne göre; ihtimal dâhili midir?

Herhangi bir beyin hücresinin önceden işitmediği, görmediği, bilmediği ve tanımlayamadığı boş bir levhanın bir bilgiyi üretebilmesi, yeteneği geliştirebilmesi, bilinmeyen ve örneği olmayan yeniliği keşfedebilmesi, formülleştirebilmesi ve işlevlik kazandırabilmesi, iddia edilen pozitivist bilimsel bir akıl ve mantığın tanımına tamamen aykırı değil midir?

Dünya, kötülüğün her türlüsüne sahip inanılmaz entrika ve suçların işlendiği olaylarla doludur. Ne eğitim, ne caydırıcı yasalar, ne de yaşanan tecrübeler bu gerçeği değiştirememektedir. Benliksel anlayışlara ve şeytan postuna bürünmüş bilimsel, dinsel ve siyasal kimselere öylesine güvenilmekte, inanılmakta ve teslim olunabilmektedir ki, bir sabah uyanıldığında damarların uyuştuğu, vücudun titrediği ve kalbin yerinden çıkarcasına fokurdadığı hissederek, anlatılanın aksine gerçek dünyanın ne kadar çirkin, hain, acımasız ve aldatıcı olduğu anlaşılır ve muhakeme yetisi olanlarca sorgulanmaya başlanır. Pembe hayaller ve teorilerle süslenen sanal âlem ile her türlü fiziğin bizzat tadıldığı kâinat, tıpkı ölümle yaşam ya da ruh ile beden gibidir.

Sabah güneşinin doğuşuyla müspet gelişmelerle şımararak, başarıyı iradelerinin güdüsüyle elde ettiklerini sanan birey ya da iktidarlar, akşam karanlığın çökmesiyle karşılaştıkları olumsuzlukları iradelerine değil de ya Tanrı’ya, ya doğaya, ya derin güçlere, ya da başkalarına yüklemeye çalışmaları, gerçekte nasıl bir tutarsızlık içinde bocaladıklarını kanıtlamaya yetmektedir.

İnsanoğlunun bir cinsel temas anında kendinden geçerek, ışık hızıyla gök yüzene yükselircesine ulaştığı tatmin anı nasıl birkaç dakikadan ibaret ise, sevinç, mutluluk, kazanç, başarı ve zaferlerde öyledir. O tatmin sonrası bekleyen kahır ve pişman edici musibet ve felaketler nasıl hesap edilemiyorsa, Yaratıcı’yı reddeden laik veya seküler inancın aldatıcı nefsi hileleri de öyle fark edilemiyor.

Herkesin kendi mutluluğu ve zaferi peşinde koştuğu din-dışı egoist düşünceler, ötekilerini elimine etmeyi kaçınılmaz bir hak görmekte, dolayısıyla güçlülerin her türlü baskı, şiddet, yasak ve işgali meşrulaşabilmektedir. Oysa sadece kendi mutluluğunu düşünenlerin insanlık dışı gerekçelere sığınarak hegemonyalık kurma ihtirasları; suçların, adaletsizliğin, terörün, savaşların, çatışmaların ve lanetin yegâne sebebidir.

İşte hem laik hem de Müslüman Türkiye, bu gerçeği en şeffaf hatlarıyla içinde barındırmakta, böylelikle her din ve etnik kesim; huzursuzluk ve güvensizlikle kendi düşünceleri doğrultusunda çarelere başvurarak, ya silahla ya da uzlaşarak haklarının iadesine uğraşmaktadırlar. Ancak Allah’a olan iman ve inancı reddeden laik ve putperest seküler anlayışlar, vicdani bir duygu, hoşgörü ve sorumluluk taşımadığından kendi dayattığı ideolojilerden öte insancıl bir barışa, uzlaşıya, sevgiye, tahammüle ve bütünlüğe hiç yanaşmamaktadırlar.

Altyapısı olmayan bir “açılım” ile ayrılıkları ortadan kaldırmaya ve insani değerleri hâkim kılmaya çalışan sözde demokratik projenin tutarlı bir bağlayıcılığı ve istikrarı bulunmamaktadır. Öncelikle nefreti, düşmanlığı ve bölünmeleri tetikleyen merhametsiz ve totaliter resmi din-dışı ideoloji lağvedilmeli, ulusal putperestliğe son verilmeli, hıncı ve benliği körükleyen buyurgan eğitim kökten değiştirilmeli, Türkiye’nin Atatürk diktatörlüğünden kurtarılıp her ırkın ve inancın söz sahibi ve bir Atatürk(!) olduğu anlayışı oturtulmalı, hiç kimsenin diğerinden üstün ve ayrıcalıklı bulunmayacağı bir hukuk ve adalet düzeni getirilmeli, hiçbir ırk ve inancın dışlanmasına ve aşağılanmasına fırsat verilmeyecek bir anayasa inşa edilerek, barbar Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri ya ıslah edilmeli ya da en ağır cezalara çarptırılarak, kökleri kurutulmalıdır. Aksi takdirde tüm çabalar beyhude ve göz boyamadır.

Atatürk gibi kralların ulu önder ve kurtarıcı hüviyetleri toplumları köleleştirmiş, kendileri saraylarda saltanat sürerken, yüksek bedeller ödeyerek saltanat yatları satın alırken, çizme ve ayakkabıları yurt dışında özel tasarlanıp koleksiyonlarına katılırken, köpekleri dahi saraylarda ayrıcalıklı yaşarken, keyiflerinin en doruğunda hayat sürerlerken; neden barınakları ve bir lokma ekmek dahi bulamayan yoksul halk düşünülmüyordu? Halkı yırtık pırtık elbiseler içinde, delik çarıklarla dolaşırken, açlık ve kıtlık diz boyu sürerken, onlar nasıl saltanat sürebiliyorlardı? Sadece yakınlarını zenginleştiren ve tüyü bitmemiş yetimin haklarını hoyratça savururlarken ve diledikleri gibi devletin malını tasarruf ederlerken, neden o çok sevdikleri halklarından kendilerini ayrıcalıklı tutuyorlardı? Yoksa vatanları uğruna ölenler hayvan, sadece kendileri mi kurtarıcıydı?   

Şu açıkça beyan edilmelidir ki, devleti ve ülkeyi meydana getiren her insan, dağdaki çoban dahi Atatürk gibi kralların sathında değere ve saygıya tabi tutulmalı, bir ülkenin varlığı sadece bir kişiye mal edilerek, canlarını veren, vermeye devam eden ve her türlü fedakârlığı canından üstün tutanlara ihanet edilmemelidir. Hiçbir insan, diğerinin kölesi ve kulu değildir. 

Vahye ve yaradılış gerçeğine karşı çıkarak, hilkatte eş oldukları insanlardan kendilerini ayrıcalıklı gören egoist ve faşist CHP, MHP, laik ve ataist putperestler; Müslümanlar ve Kürtlerden asla hazmedememekte, Osmanlı Devletinde olduğu gibi bir arada kardeşçe yaşamayı içlerine sindiremeyerek, çeşitli fitnesel tahriklerle toplumları birbirine düşman kılan sözlü ve fiziki eylemlere başvurmaktadırlar.

Yahudi-mason ittifakının, her türlü muhalefeti seküler çizgi içinde tutmayı hedefleyen politikaları; gerek Müslüman gerekse Kürt kesimleri o çizgi içinde asimile ederek çarklarında öğütmeye, dolayısıyla hiçbir sorunun anında çözülmeyerek ertelenip birikmesine neden olmuş, zamanla artan nefretsi enerji, günümüzün kamplaşmasına, gözyaşlarına, ağıtlarına ve beddualarına sebebiyet vermiştir.   

Bir çığlığın bir çığ getirebileceğini umursamayan oportünist devşirme lider ve sözde aydınlar; seküler diktatörlüğe karşı insani direnişi gösterememiş, saltanatları ellerinden alınır tedirginliğiyle barbarların karşısında hazır ol durmuşlardır. Söz konusu ihanetsel düzene adapte olan Müslüman ve Kürt temsilcilerle beklenti içindeki taraftar yığınlar; haksızlıklar karşısında inim inim inleyen mağdurların insani hiçbir taleplerini yerine getirmemişler, ikinci sınıf vatandaş olmalarının haklı müdafaasını yapmamışlardır.

Sözde açılım sürecindeki samimiyetsiz, yapay ve güdümlü çözüm girişimleri iğrenç provokasyonların etkisinde sürdürülmeye çalışıldığından, olumlu hiçbir netice alınamamakta ve alınamayacaktır da. Ne inananların dinleri özünde ne de dışlanan ırkların eşitlik haklarının kendilerine verilebilmesi mümkün değildir. Egemen ideolojinin olmazsa olmaz müstebit şartları, çözümsüzlüğün sebebidir.

Bir taraftan yaklaşık 33 binin katili olarak Abdullah Öcalan’ı idamdan af ederek, krallara ve devlet başkanlarına tanınmayan ayrıcalıkla özel bir ada tahsis edeceksiniz, sonra da o terörist başıyla müzakere yapılamaz diyeceksiniz. Söz konusu ihanetsel affı CHP ve MHP ideolojisi yapmadı mı? Bugün subayların rahatsızlığından dem vurarak şikâyet eden Genelkurmay, neden o affa karşı çıkmadı ve türbanlı kız çocuklarına gösterdiği muhtırasal tepkiyi ortaya koymadı? 

İşte onun için diyorum ki asıl katiller, o riyakârlardır. Başlar dağa değil, başkente çevrilmelidir.

Politize olmak suretiyle çeşitli düzen partilerine angaje olmuş ve düzenin kendilerine sağladığı imkanlarla mal, mevki ve mülk edinmiş Kürtlerin zaten bir sorunu bulunmamaktadır. Tıpkı Müslüman kimlikli politikacılar, bürokratlar ve zenginler misali… İslam’ı simgelemesinden dolayı türbanın dahi çözüme kavuşturulmadığı bir Atatürk diktatoryasında, hangi özgürlükten, kişi inanç ve ibadet hürriyetinden bahsedilebilir? Ama hiçbir şey yokmuş gibi baskı ve yasakların yasalarla savunulması ve ideolojik çerçevede susturulmaya çalışılması, bilinmelidir ki kinetik enerjinin artarak patlama seviyesine ulaşma süreci beklentisinden başka bir şey değildir.   

Eğer açılımın gayesi terörü bitirmek ve dağdakini indirerek topluma huzur ve güven sağlamak ise, benliğin hapsedilip Abdullah Öcalan’la masaya oturulmak zorunluluğu göz ardı edilmemelidir. İster hazmedilir, ister edilmez… İdamdan kurtarmayı hazmediyorlar da, uzlaşmayı neden hazmedemiyorlar? Ancak CHP ve MHP, o vahşi ve yıkıcı ihtiraslarıyla arzu ettikleri iktidara gelebilecek bir fırsat yakalasalar, biliniz ki geçmişte olduğu gibi yine Apo’nun sırtından oy toplar ve politik hırslarından bugün aleyhte kükreyip şehitleri sömüren muhalefetlerinin aksine İmralı’nın kapısından ayrılmaksızın Apo’ya yalvararak, cumhurbaşkanlık vaadinde dahi bulunurlar…  

Kravatlı Tapınak Şövalyesi CHP’nin hükümeti devletten kopararak, silahlı koruyucularının egemen tek güç kalabilmesi için öyle hadsizleşti ve sinsi emellerini deşifre etti ki, Emniyet Sandığı binasının Başbakanlığa devredilmesini yanı başındaki Genelkurmay’ın izlenip dinleneceği iddiasında bulunarak, böylece meclisin, hükümetin ve milletin nasıl bir dikta rejiminin baskısı altında olduğunu kanıtlamışlardır. Hükümet, devlet değil mi? Genelkurmay başta olmak üzere Emekli Sandığı ve diğer resmi kurumlar, ajan olmak suçlanan halkın seçtiği hükümete bağlı değil mi?

Ancak katliamcı CHP, her ne kadar siyasi bir parti görünümünde ise de, tapınakçı mason ve putperest olmalarından halkın özgür seçimini ve yönetimini asla sindiremiyor, her koşulda tapınakçı terörist şövalyelere arka çıkarak hükümetle çatıştırıp, ihtilal yapma kışkırtmalarını sürdürüyor, taraftarı yargı üyeleriyle de hukuku ve adaleti kilitleyerek, hükümetin yargıyı vasiyet altına aldığı provokasyonlarıyla bizzat kendi kanunsuzluklarını kamufle etmeye çabalıyorlar.

Oysa Tapınakçı Şövalyelerin hain planlarını deşifre etmeye çalışan yargıya en korkunç müdahaleyi Genelkurmay yapmış, devlete karşı suç işleyen ve tapınakçı olmayanların yaşatılmamasına ve devleti yönetmemesine and içmiş Özel Kuvvetler Komutanlığının içyüzünü ortaya çıkarabilmek için hukukun gereğini yapmaya gayret eden mahkeme ve hâkime taciz, gözdağı ve sonunda da sert bir uyarı göndererek, derhal aramaya son verilmesi istenmiştir. Peki, hukuku doğrayan böylesi bir darbeye, acaba hükümeti eleştirenler neden sessiz kalıyor ve destekliyorlar? Subayların yargılama süreçlerine, sözde Yargıtay başsavcılığı yapmış putperest bir hukukçunun yargıya meydan okumasına, bağımsız olması gereken HSYK’nın putperest üyelerinin yargıya müdahalelerine, sözde hukukçuların sivil ve askeri Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine arka çıkmalarına ne demeli!…   

Ne hükümet ne de onurlu hâkim ve savcılar yılmamalı, millet ve adalet adına kanlı ve hain diktatörlerin sonunu getirerek, yiğitlikleriyle anılmalıdırlar. Eğer bu şerefli yolda şehit olur iseler, NE MUTLU ONLARA…   

Hükümet, gerçekten samimi ve uluyanların ulumalarına kulaklarını tıkayabilecek bir cesarete sahip ise, muhataplarının millet olduğu hakikatiyle barış için elzem olan benlik şeytanını ve yenilgiye uğratacak korkaklık zilletini gömer ve asıl suçluların üzerine gitmeye devam ederek, Osmanlı’daki birlik ve beraberliği yeniden tesis edebilecek altyapının sağlam temellerini atarlar.  

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri TSK’ni sinsice sömüren ve şehit edilen vatan evlatlarının kanlarıyla semizlenen Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri; gerek hükümetler ve gerekse halkımız tarafından öyle şımartılıp başıboş bırakıldılar ki, organize ettikleri terör örgütleri ve hain planlarıyla hem milletimizin hem de TSK’nin başlarına bela oldular, hedeflerini dış düşmanlara değil, içteki dindar ve etnik kökenli halkına yönelterek, kıyasıya zulmettiler. Bu sebeple tıpkı inanç ile iman gibi Genelkurmay ile TSK’nin farklı kuvvetler olduğunu, Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin egemen olduğu Genelkurmay ile Müslüman milletimizin kendisi olan TSK’ni kalın hatlarla birbirinden ayrı tutmanın önemini bir kez daha vurguluyorum.

Unutulmamalıdır ki insan siluetindeki vicdansız, gaddar, inançsız ve hain tapınak şövalyeleri cesur olamadıklarından, İstiklal harbindeki gibi bir dış saldırıda savunma yapmak yerine kaçar, saklanacak ya bir in ararlar ya da düşman saflarına geçerler. Allah, milletimizi olabilecek böyle bir savaştan korusun…  

Aslında silahşorluğuna soyundukları Atatürk gerçeğini herkesten iyi bilmekte, ancak azılı düşman saydıkları İslam’a karşı Atatürk’ü kullanmaktan başka milletçe kabul edilebilir bir argümanları bulunmadığından sinsi ve bölücü emellerini sürdürmektedirler.

Eğer problemin bir parçası olmak, insanlığınızı, çocuklarınızı, analarınızı, babalarınızı ve vatanınızı kaybetmek istemiyorsanız; mutlaka çözümde görev almalısınız…  

“Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir.” Montesquieu

Hâlâ vicdanları deşen seküler statüko devam ettirilmek istendiğinden, layık olduğumuz lanetin üzerimizden kalkması mümkün değildir…

İmamı olmayan Müslüman ülke…

Sürekli din-dışı ideolojilerin insaniyeti ve vicdanı bitiren onca aldatıcılığının üzerinde durarak insanları aydınlatmaya çalışmış, ancak vahiy adına seküler düşüncelerin dolaylı taşeronluğunu üstlenen hurafecilerin çirkin amaçlarını ve nefsi çıkarlarını vurgulamamın da Müslümanların vahiy dışında hiçbir dedikodusal rivayete inanmamaları hususunun vahyi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Unutulmamalıdır ki Allah, “anamız ve babamız aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmemizi” emretmiştir.   

“İngiltere’yi karıştıran imam” başlıklı bir haberde, Afganistan’da savaşan İngiliz askerlerine “Nazi” benzetmesi yapan bir imamın bölgede hunharca katledilen Müslüman ölümlerine dikkat çekebilmek adına bir protesto yürüyüşü düzenleyeceğini, yürüyüşün de Afganistan’da ölen İngiliz askerlerin anısına düzenlenen törenlere ev sahipliği yapmakla ünlü bir kasabada gerçekleştirmeyi planladığını açıklaması, nasıl bir muhakeme ise, İngiltere’yi ayağa kaldırdığı yazılıydı. Sırf Müslüman oldukları ve iktidara gelememeleri adına vahşice kıyılan Müslüman çocuk, kadın ve yaşlılar; İngiliz halkını ayağa kaldırmıyor da, yapılmayı düşünülen protesto yürüyüşünün infial oluşturması; tartışılmaz olan İngiliz barbarlığının açık bir kanıtıydı.

Gerek İngiliz, gerek ABD, gerekse ittifak güçlerinin ölen işgalci askerleri ceset torbalarında memleketlerine götürüldüklerinde akıtılan gözyaşları, neden istila ettikleri topraklarda canavarca öldürdükleri insanlar için de dökülmüyor ve vicdanlar sızlamıyordu?  İşte seküler inancın şeytani düzeni, sadece kendilerini önemsediklerini ve dışındakileri virüs misali topyekûn yok etmek istediklerini ortaya koyan bir anlayış olarak, dünyadaki yığınlarca meşru kabul edilmesi, zaten kıyametin ta kendisidir. 

Allah adına ve İslam’a karşı nefret öyle had safhada ki, İsrail ordusuna ait köpekler bile “Allahuekber” diyenlere saldıracak şekilde eğitilmekte, kendileri yetmezmiş gibi köpekleri de Müslümanları parçalamaya yönlendirmektedirler.   

Hiç kimsenin diğerinin üzerinde bir tahakküme kalkışmaması, adaletsel düzenin ve insanlığın olmazsa olmaz öncelikli koşuludur. Ancak İslam düşmanı emperyalist güçlerin izinde yürümeyi ve onların rızasını kazanmayı bir itibar ve şeref addeden gölgeler, her ne inancın üyesi olurlarsa olsunlar özlerini yitirmiş ikiyüzlü sapkın oportünisttirler.

Söz konusu haberin altında yapılan yorumlara göz atmış ve içlerinden “çerkez” rumuzlu bir yorumcunun “Böylelerine din adamı denir. Cübbeli’yle Fethullah gibi riyakârlar görsün Müslüman İmamı!” sözleri, üzerinde ısrarla durduğum ve taraftarlarına anlatmaya çalıştığım ama bir türlü ikna edemediğim gerçeği özetliyordu. Öyle anlaşılıyor ki müritler, önderlerini imam değil hatadan münezzeh tanrı gördüklerinden olsa gerek, böylesi bir savunma direnişinde bulunabilmektedirler…

Gücü, itibarı ve izzeti yalnızca Allah’ın ve iman etmiş Müslümanların yanında değil de, azgın ve sinsi düşmanların nazarında aramaları, neden İslam toplumlarının hor ve hakir kaldığına açık bir ispattır. Sözlerinden düşürmedikleri sözde peygamberlerinin vahiydeki hayatını değil de, özgü inançlarını destekleyecek hurafeleri rehber edinmeleri; tıpkı Hıristiyanların İsa’yı ve Budistlerin Buda’yı efsane peşkeşli akideleri gibi vahyi ve imanı maddileştirmiştirler.  

Hâlbuki Hz. Muhammed, İslam’ın kendisine vahyolunduğundan itibaren güçlü münafık ve kâfirlerin hiçbiriyle pazarlığa oturmamış, vahye aykırı taleplerini yerine getirmemiş, egemenliklerindeki bir uzlaşıya yanaşmamış, yardım ve eğitim adı altında imanı materyalistleştirmemiş, önce kendi nefsinde şan ve debdebeden uzak kalarak, sadece Allah’tan emir olana yorumsal hiçbir katkı yapmayıp harfiyen itaat etmek suretiyle sözü, özü, teslimiyeti ve samimiyetiyle tüm insanlığa örnek olmuş, böylece İslam’dan başka bir düşüncenin eşitliği, hürriyeti, mutluluğu, güveni, hakkı ve adaleti sağlayamayacağını yaşamıyla kanıtlayarak, en azılı muhaliflerini bile İslam çatısı altında toplayabilmişti. O, onların egemenliği altındaki bir dini savunmamış, malını ve canını ortaya koyarak; onca eziyet, tehdit, sürgün, baskı, şiddet ve savaşı göğüsleyip, ölümüne mücadele etmişti. 

Sorun sadece şöhret, para, iktidar, hocalık ve şeyhlik peşinde koşup din-dışı düzenlerin kucağına oturmuş bahsi konu önderler değildir. Vahyi kul ile Allah arasında gizli bir ibadet ve kültüre dönüştürerek, iftirasal söylentilerle gizli reforma uğratan başta laik ve Atatist devleti dinin egemenliğinden kurtarma misyon sahibi Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, tamamı aynıdır. Oysa İslam, bireyle birey, bireyle toplum ve toplumla devlet arasındaki ilişkileri tanzim edip hükme bağlamış bir ANAYASA’dır. Dolayısıyla her kim dini devletten, yani siyasetten koparmaya çalışırsa, o kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli bir MÜNAFIKTIR. Karşı gelebilir, seküler düzenleri destekleyebilir, nefsine mağlup olabilirler ama şeytani fetvalarla aslı, Kur’an’ı değiştiremez, ayetleri eğip bükemezler…

Zaten en korkunç manipülasyon; bir kavramın, düşüncenin veya inancın içeriğini bozmak, amacından saptırtarak riyakâr yığınlar oluşturmaktır. İşte aklı ve vicdanı olmayan seküler düşüncelerin dini parçalayarak gruplara ayırıp kafası ve kalbi karışık topluluklar meydana getirmelerine yol açan güruhlar, katkılarıyla batıl anlayışları ve düzenleri üstün kılmaktadırlar.

Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” En’am. 159

Neye inandığını ve ne için yaşadığını bilmeyen bir dünya da her şey etiketlenmiş, insan denen mahlûkatın fiziksel suretleri kalmıştır. Allah’a, anayasal kitabına ve peygamberlerine inanmayanlar bir yana, iman ettiklerini iddia eden önderlerin vahiyle davranışlarının tenakuzu, sorumlu oldukları Allah’tan değil de kendi gibi yaratıklardan korkarak; seküler düzenleri ve laiklik gibi birçok din-dışı düşünlere karşı dik durmayıp, üstelik barbarlara karşı direnen Müslümanları dahi en ağır bir üslupla eleştirerek katillikle yaftalamaları, sözde kılavuz edindikleri peygamberimizin cihadi mücadelesine bir hakaret ve doğrudan ayetleri de inkâra neden olmaktadır. Böylece Allah’ın ayetlerini, Peygamberimizin hayatını ve Kur’an’a muvafık hadislerini az bir dünya menfaati karşılığı satanlardan İMAM olabilir mi? 

Onların nasıl ahlaksız bir sömürücü ve amelsiz bir münafık oldukları, hata ve yanlışlarındaki ısrarlarından bellidir. “Güzel ahlak hataları eritir. Suyun buzu erittiği gibi. Fena ahlak ta ameli bozar. Sirkenin balı bozduğu gibi.” Hz.Muhammed (S.A.V)

Yüce Allah, Al’i İmran Süresi 19. ve 85. ayetlerde buyurduğu üzere; hak din olarak emrettiği İslam’ı ve sizden İslam’dan başka hiçbir din aranmayacak hükmüne şeytan misali başkaldırarak, “dinler arası diyalog” gibi bağışlanamaz bir şirk, yetmedi İncil ve Tevrat’tan alıntılar katarak, vahiysel kutsalımız Kur’an’la pekiştirebilecek kadar hoyrat bir girişimde bulunabilmeleri, nasıl masonik düşüncelere hizmet ettiklerini ortaya koymuş, dolayısıyla onlarca övülerek ve namütenahi imkânlar sunularak, vahyi bozma ve tüyü yolunmuş sıska bir kaza dönüştürme çabalarıyla haçlıların müttefiki olma hakkını elde etmişlerdir. Neden din, ırk, düşünce ve ideolojiler kendi saflık ve içeriklerinde özgür bırakılmayıp illa birinin egemenliği altına sokulmak ya da desteğine ihtiyaç duyulmak isteniyor? Oysa hiç kimse ama hiç kimse, Allah’ın dinini Allah’a öğretmeye kalkamaz ve O’nun lağvettiği ve lanetlediğini meşrulaştıramaz…

Terör adına İslam’a savaş açmış gerek ABD, gerek Avrupa ve gerekse İsrail’in gözbebeği haline gelen İslam kimlikli fikir öncüleri, özellikle hilafetin önderi Müslüman Türkiye’nin yeniden cihadi şahlanmasının önünde kalkan olmaktadırlar. Böylece başsız kalan Mısır ve Ürdün başta olmak üzere iyice şımaran ve kuduran diğer Arap iktidarlar, Filistin Halkına dahi sahip çıkamamanın pespayeliği ve zilleti içinde haçlıların artığı ve esareti altında onursuzca hüküm sürmekte ama “en” gösterişli olabilme yarışlarında kendilerini adam sanabilmektedirler. Örneğin Arap âlemini fetvalarıyla yönlendiren İsrail yanlısı şeyh M. Sayid Tantaviye Müslüman yahut imam diyebilir misiniz?

Bir peygamberimizin, bir de utanmazların karmaşık hayatlarını kıyaslayın da; Müslüman olup olmadıklarına ya da imamlık gibi bir liyakate haiz olup olamayacaklarına öyle karar verin.

Tok köpekten fena av beklenir” başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi, hem bedenen hem de nefissen tıka basa doymuş ama doyumsuzluk hastalığına yakalanmış din referanslı ejderhaları azdıran ve arsızlaştıran kulsal cemaatleridir. Şöhretli politikacılar, sanatçılar ve sporcular da aynı hastalığın vampirleri değil midir? Nasıl olur da onlardan şükretmeyi, eşit şartlarda paylaşmayı, kıskanç olmamayı ve az ile yetinmeyi bekleyebilirsiniz? 

İslam gibi bir dinle şereflendirilmelerini kavrayamayanların nasıl maneviyatla hiçbir ilgilerinin bulunmayıp, tek amaç ve hedeflerinin maddiyat olduğu ittifak içindeki emperyalist dostlarından ve sürekli “para” taleplerinden anlaşılmaktadır. Oysa iman eden bir kimsenin kapısını para için çalmaya gerek yoktur. O, gerçekten imani bir teslimiyete ve insani değerlere sahip ise, tıpkı Hz.Ebubekir gibi varını yoğunu hayır yolunda harcar… Ancak cennetin yardımlarla satın alınabileceği ile ilgili fetvalar, birkaç liraya kolayca cennete girilebilineceği anlayışını mukim kılıyor ise; neden imani hükümlerin çöpe atıldığı, seküler düzenlere peşkeş çekildiği, magazinleştirildiği ve komedileştirildiği anlaşılmaktadır.

Hâlbuki Hz. Muhammed, eğitim ve yardım adı altında hiçbir sahabeden para istememiş, hadis ve ayetlerini bir bedele karşılık tutmamış, geçim gerekçesiyle çok kıymetli eserlerini paraya tahvil etmemiş, gösterişten uzak durulmasını ve israfın haram olduğunu buyurmuş, zengin-fakir, siyah-beyaz, köle-efendi, vali-işçi, sağlıklı-özürlü ayırımı yapmaksızın herkese eşit muamele yapmış, hukuk karşısında kâfir-Müslüman kayırımına girişmeksizin adaletle hükmetmiş, o günün çok zor koşullarında, hatta bileşim teknolojisi, medya ve okullar olmaksızın dini tüm dünyaya yayabilmişti. Kürke değil imani erdemliğe; gösterişe değil tevazua; söze değil öze; haksızlığa değil adalete önem vermiştir. Velev ki evlatları dahi suç işlemiş olsa, adaletten asla taviz vermemiştir. 

Beğeni sendromu yaşayan Müslüman kimlikli erkek ve kadınlara kapak olabilmesi hasebiyle;  Müslümanlığın nasıl paha biçilmez ebedi bir hazine ve itibar olduğunu Hz. Ömer, şu sözleriyle dile getirmişti. 

Hz. Ömer; bir gün, Şam’ı ziyaret edeceği sırada ordusunun komutanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, kendisini karşılamak üzere büyük bir kalabalıkla tören hazırlamıştı. Hz. Ömer, seyahati esnasında kendisine refakat eden kölesinin devesi rahatsızlanmış ve kendi devesini kölesiyle paylaşıp, sırayla biniyorlardı. Uzaktan bakanlar, deveye binmiş köleyi halife, devenin yularını çeken Hz. Ömer’i de köle zannediyordu. Uzaktan Hz. Ömer’i tanıyan komutan ve aynı zamanda vali Ebû Ubeyde bin Cerrâh, hızla Hz. Ömer’in yanına gelerek; “Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Müslümanların güçlü ve büyük halifesini görmek için toplandılar, size bakıyorlar, bu yaptığınızı nasıl izah edebilirsiniz? Sizi köle zannedecekler, küçümseyecekler” dedi. Komutanın bu komplekssel telaşı karşısında Hz. Ömer şöyle cevap verdi. “Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini, vasıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Biz daha önce zelil ve hakir bir kavimdik. Allahü Teâlâ bizleri Müslümanlıkla şereflendirerek yüceltti. Bundan başka şeref ararsak, Allahü Teâlâ bizi zelil eder, her şeyden aşağı eder.”

Hz. Muhammed ve Hz. Ömer’in imam olduğu bir dinde, söz konusu bedhah bezirgânların imam olabileceği nasıl düşünülür?  

Eğer liyakat amelle değil de ilimle ölçülüyor ise; neden peygamberler üstü ilme sahip şeytana hürmet ve tazim göstermiyorsunuz da, ezberci çapulculara itibar ediyorsunuz?

“Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar.” Victor Hugo

 

Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun…

Yeryüzünün ebediyete kadar lanetli tek ırkı ve dini olan Yahudiler, canavarsı emellerine geçit vermek istemeyen efendileri Müslüman milletimize karşı o vahşi dişlerini göstererek meydan okumaları, “eceli gelen köpek cami duvarına pislermiş” misali, artık sonlarının geldiğine bir işarettir.

Başta Mısır olmak üzere Arap iktidarlarını sindirerek esareti altına alıp dilediği gibi katliamlarını, işgallerini ve tehditlerini sürdüren İsrail, geçmişte sığınıp kanatlarımız altına girerek; vatan, mevki ve itibar edindikleri Türk Devletini ve milletini aşağılayabilecek bir nankörlüğe cesaret edebilmeleri, şüphesiz o barbarlara verilen haksız bir değerin sonucudur. Çünkü pislik, niteliği ve niceliği bakımından asla temizin arasında barındırılmamalı, dolayısıyla layık olduğu lağım çukurlarında bırakılmalıdır.

Ortadoğu’da, hatta dünyadaki barış, adalet ve güven; ancak İsrail’in topyekun yok edilmesi ve azgınların cezalandırılmasıyla mümkün olabileceği; dağdaki hayvanların, bitkilerin ve tüm canlıların hissettiği bir gerçektir. Türkiye, hamisi olduğu bölgedeki fırsatı kaçırmayarak, insanlık ve adalet adına misyonu olan öncülüğü yapıp İsrail vahşetine son verme mecburiyetini politik çıkarlarla savsaklamamalı, insani değerleri yeniden yeşertecek adımları daha da hızlandırarak, tüm bölge ülkeleriyle ittifak kurup İsrail’i durdurmalı ve yalnızlaştırmalıdır. Velev ki karşılarına ABD çıksa bile…

Eğer ayının gücüne sahip değilsen, ayıyı kendi gücüyle yenebilirsin. Yeter ki o kararlılığa, yürekliliğe ve azme sahip ol…                      

Ne acıdır ki Türkiye Halkı, laik cumhuriyete geçişiyle birlikte Yahudilerin, masonların, liberallerin ve emperyalistlerin kuklası olmuş, tarihsel liderliğini, gücünü ve şerefini koruyamamıştır. Büyükelçi Oğuz Çelikkol misali milletimizi sözde temsil eden hiçbir diplomat haksızlıklar karşısında dik duramamış, sinik, çekingen ve kıvrak tavırlarıyla hasımlarımızı cesaretlendirmişler, hatta hoş görünebilme yalakalıklarıyla yanlarında olabilmişlerdir.

Kendilerini Türk milleti gibi şerefli bir gücün temsilcileri olduğunu sindirememiş, emir erinden farksız davranışlarıyla esas duruşta bulunmuşlardır. İsrail dışişleri bakanlığına çağrılan büyükelçi Oğuz Çelikkol; dışişleri bakan yardımcısı tarafından aşağılanarak odacı misali alçak bir yere oturtulmuş, nefret ettikleri Türk bayrağı olmaksızın cani İsrail bayrağının diktasında tokalaşmayı bile reddeden Yahudi’nin ültimatomlarına muhatap kalıp, bahis konusu Yahudi şeytanlıklarını deşifre eden dizileri dahi kınayarak, emirlerini Ankara’ya ileteceğine tekmil getirmiştir. Bu durumda Büyükelçi Oğuz Çelikkol sefil bir hain değil de nedir?         

Asıl skandalı yaşatan ve utanç verici olan İsrail bakan yardımcısı Ayalon değil bizzat büyükelçi Çelikkol’un suskunluğudur…

Yahudi Ayalon, gazetecilere büyükelçimizi aşağılamasından gurur duyduğunu ifade ederek, “Onun bizden daha aşağıda oturduğunun ve masada tek bir bayrak olduğunun görülmesini istedik” sözleri, onurluca tepki gösteremeyen sefil büyükelçinin Türk milletine açık bir ihanetidir.  

İsrail dışişleri bakanlığının,“Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur” açıklamaları, ecdadımızın ve doğmamış nesillerimizin ruhlarını çıldırtacak ve lanet ettirecek bir hakarettir. Bu nasıl bir haddi aşmaktır ki yarasa Yahudiler, efendileri Türkler hakkında böylesi bir aymazlığa cesaret edebiliyor, yeryüzüne ahlakı ve adaleti dağıtarak merhametle hareket etmiş vicdan sahibi Türkleri ahlaksızlıkla suçlayabiliyorlar?

Ne var ki suç onlarda değil, o barbar yaratıkları şımartarak baş tacı yapan devlet, aydın(!) ve politikacılardadır.

Ayrıca Fetullah Gülen’in “dinler arası diyalog” , Başbakan Erdoğan’ın “medeniyetler arası ittifak” işbirliğinde Yahudiler yok mu ki, böylesi bir kin, saldırı ve meydan okumayla karşı karşıyız? Ancak İsrail yanlısı geçmiş başbakanlar baz alındığında, Başbakan Erdoğan’ın duruşunu da takdir ediyorum.

Mevlana’nın “Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez….” sözüne binaen, acımasız Yahudi köpeklerin Müslüman Türk milleti aleyhtarlığı, o güçlü, imanlı ve cesur halkımıza hiçbir leke getirmez.

Yeter ki biz, bindiğimiz dalı kesmeyelim ve geçmişimize layık olalım…

 

Pespayeliğe ne cevap verilebilir ki…

“Müslüman milletimizin dinini, birlikteliğini, ahlâkını, liderliğini, itibarını ve gücünü kemirip müstemlekeye dönüştüren İsrail mi, Türkiye mi?” sorusu ciddiyetle muhakeme edilebilirse, neden şamar oğlanından farksız bir zillete mahkûm olduğumuzda anlaşılacaktır.

İsrail hükümeti ve meclisinden kayıtsız-şartsız özür bekleyen Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve hükümetin Türkiye’yi aşağılayan İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’u “ne yaptığını bilmez bir adamın işi ama nihayetinde İsrail’i bağlar” sözde kararlı demeçlerinin üzerinden saatler geçmesi akabinde, o ne yaptığını bilmez adam diye güya muhatap almadıkları çapulcunun pazarlıklı özrünü kabul edebilmeleri, milletimiz aleyhine kapkara bir utanç ve savaşsız bir yenilgidir.

Ne var ki bizler, duygusal zavallılar olduğumuzdan devlet işleyişini, ABD ile İsrail ilişkilerini bilemeyiz, ancak o “robomantıklar” bilirler…

Sahnedeki şovlar bile o kadar uzun zaman alırken, koca devletin ve seksen milyonluk milletin dirliğini ve onurunu alaşağı eden politik şovlar ise birkaç saatle sahneye konabimektedir.

Evet, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; eğer şu açıklama size ait ise, ya sözünüzün arkasında durunuz, ya da derhal istifa ediniz… “’Tabii ne yaptığını bilmez bir adamın yaptığı iş ama nihayetinde İsrail’i bağlar. O bakımdan İsrail sorumlularının, bizim Dışişleri Bakanlığının yaptığı açıklama çerçevesinde bu işi düzeltmelerini bekliyoruz. Bugün akşama kadar yaparlar yaparlar, yapmazlar ise Büyükelçi yarın gelir izahat verir. Sabah ilk uçakla Türkiye’ye gelir, istişarelere başlar.”

Evet, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin; şayet şu açıklama da size ait ise, ya beklentinizin gereği olan ‘kendini bilmez adamın’ özrünü kabul etmeyip duruşunuzu ortaya koyarsınız, ya da siz de Cumhurbaşkanın yapması gereken istifayı verirsiniz… ”Tel Aviv Büyükelçimiz Sayın Çelikkol’a İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısının o tavrı, asla kabul edilemez. O tavır, muhatap olanı değil, ancak, yapanı küçültür. İsrail Hükümeti, Dışişleri Bakanlığımızın da beklentisi doğrultusunda mutlaka bu olaydan dolayı özür dilemelidir. Sadece İsrail Hükümeti değil, aynı zamanda, İsrail Parlamentosundan da bir sağduyulu açıklama beklediğimi TBMM Başkanı olarak ifade etmek istiyorum. Niçin? Şunun için; Bu davranışın, -bana gelen bilgi yanlış değilse- Parlamento çatısı altında gerçekleştiğidir. Parlamento çatısı altında eğer bir ülkenin temsilcisi durumundaki büyükelçiye karşı böyle bir davranış vuku bulmuşsa, o Parlamentonun bunu kınayan, bunu kabul edilemez bulan bir açıklama yapması gerekir. Benim, ayrıca Meclis Başkanı olarak İsrail Parlamentosundan böyle bir beklentim var.”

Evet, Başbakan Erdoğan; “istediğimiz özrü aldık” ifadenize, acaba vicdanınız nasıl tepki veriyor? Hani ne oldu o “one minute” kükremelerinize?

Evet, Ahmet Davutoğlu; Türkiye’yi ahlaksızlıkla aşağılayan İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman’ı özür diletmeye gücün yetmedi mi?  

İsrail, hükümet olarak asla özür dilemeyeceğiz dediler ve geri adım atmayarak, pazarlıklar sonucu o çapulcu bakan yardımcısı Ayalon’a samimiyetsiz şu trajikomik satırları yazdırarak, “Şahsınıza ve Türk halkına saygılarımı iletir ve çeşitli konularda farklı görüşlere sahip olmamıza rağmen, sizi temin ederim ki bunlar, hükümetlerimiz arasında açık, karşılıklı ve saygıya dayalı diplomatik kanallardan ele alınması ve çözümlenmesi gerekir. Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz.”

Gerçi yetkililerimiz; bırakın o çapulcuyu, bir odacının dahi özrüne razı olabilecek bir beklenti içindeydiler. Buna şükretmesinler de ne yapsınlar?

Böyle bir dış politikaya, başka bir büyükelçi yakışır mı?

Terörist ve yarasa bir İsrail’in Türkiye’yi dize getirdiğine mi yanarsınız, yoksa uğradığınız ihanete mi?

“Söz kalpten çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz.”

Yargıtay Başkanı provokatörlük yaparsa…

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in halkı ve kurumları hükümete ve dolaylı yollardan meclise karşı kışkırtarak, “Yargıda yangın büyüyor, ateş bacayı sardı” feryadı, sanki yargının işgal güçlerince istila edildiği çağırışını doğuruyor ki bu, tamamen anayasayı ihlal suçudur.

Ancak yüksek yargının diktasal dokunulmazlığı hukuk üstü bir anlayışı muhkem kıldığından her türlü düşünce ve eylemler mubah sayılmakta, sözde “bağımsız yargı” manipülasyonuyla Cumhuriyet kurulduğundan bugüne sinsice güttükleri Ataist hegemonyasının son verilip millet egemenliğine geçilebileceği telaşı, kaçınılmaz olan illegal direnmeyi ortaya koymaktadır.   

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in gözünün içine bakarak meydan okuması, hükümetin yargıya müdahale edip etmediği gerçeğini kanıtlamaktadır. Ayrıca iktidardaki bir partinin kapatılması hakkında yargıtayca hazırlanan iddianameye istinaden Anayasa Mahkemesince cezalandırılması, hükümetin aldığı kararların yargıca durdurulması, haklarında dava açılması; nasıl olurda yargının hükümetin vesayeti altına girdiği iddiasını haklı kılar?

Gerçeker konuşmasında; ”Her biri 30-40 yıllık mesleki tecrübeye sahip olan, uygulamanın içinden gelen, yıllarca adalet dağıtan Türk yargıçlarına güvenilmelidir. Kurumlar arasındaki güven sorunu, güvensizlik ortamı mutlaka aşılmalıdır’sözleri, hem hatandan münezzeh bir tanrı gibi yücelttiği yargıçlara güvenilmesini, hem de bizzat kendisinin güvenmediği ve her fırsatta acımasızca eleştirdiği hükümetin sözde oluşturduğu güven sorununu aşması gerektiğinin altını çizerek, korkunç bir ikilem yaşamaktadır. Acaba Yargıcın tecrübesi; dürüstlükten, vicdandan ve erdemlikten daha mı önceliklidir?  

Yargıtay Başkanı Gerçeker; hangi ideoloji, ırk ve inanç olursa olsun yargının eşit davranabilmesi ve adaletle hükmedebilmesi için düzenlenmeye çalışılan yargı reformu ile ilgili olarak; Yüce önderi Atatürk’ün çizdiği yolda ve gösterdiği ilkeler doğrultusunda hareket edilmesinin üzerinde durarak, çağdaş hukuk sisteminin en önemli özelliğinin ve temel taşının kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkesi olduğunu vurguladı. Atatürk ve ilkeleri tamamen siyasi olduğundan; nasıl olacak da yargı, siyasi ideolojisinden arındırılıp Atatürkçü ve laik olmayanlara karşı bağımsız bir adalet uygulayabilecek?

Neden hukukun üstün olamadığı ve bağımsız bir yapıya kavuşturulamadığı atılan temelden açıkça anlaşılmakta, Atatürkçü olmayanların vatan haini, laik olmayanlarında insan sayılmadığı bir rejim de; ne bağımsız bir yargıdan ne adaletten ne eşitlikten ne hukuk üstünlüğünden ne de sosyal bir devletten bahsedilebilir. Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamak değil midir?

Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden; laik olmayanları insan olmamakla aşağılarken ve kansız birer piç olmakla itham ederken neden yargılanmadı? Sözlerini kendisine iade ettiğimden, neden hakaretten yargılandım ve 71 gün hapis yattım? Yargıçlar dokunulmaz, eleştirilemez, dinlenilemez ve yargılanamaz tanrılar mı? Kuvvet sahibinin hakim olduğu bir hukuktan adaletten çıkar mı?

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin totaliter hâkimiyetlerini kaybedebilecekleri kaygısı, çeşitli hilesel yönlendirmelerle milleti etkileyebilme sürecini devreye sokmuş, milletin, dolayısıyla seçtiği hükümetin önünde en caydırıcı kuvvet olarak varlık sürdüren Ataist yargının, “bağımsız” manipülasyonuyla hükümeti illegalleştirme senaryosu, söz konusu güçleri başkaldırıya itmiştir.

Zaten tam bağımsız olan, ancak halkı ve meclisi temsilen hükümetin bakan ve müsteşarından müteşekkil iki üyesine dahi tahammül edemeyen HSYK, Gerçeker’in ifadesiyle sorgusuz diktasal bir güce kavuşturulmak istenmekte, böylece hükümet ve meclisin denetleme mecburiyeti tamamen ortadan kaldırılmak istenmektedir. Adı suç örgütleri ve kanun dışı olaylarla anılan ve terör örgütlerine karışmış ama hiçbir yaptırıma çarptırılmayan Ali Suat Ertosun gibi üyelerin karar verdiği, millet lehine adaletle hükmeden hâkim ve savcıların caydırılmak istendiği bir HSYK, tamamen başıboş bırakılıp topyekûn Ataist egemenliğine terk edilirse; acaba yargının, milletin ve hükümetlerin durumunun ne olacağı hiç düşünüldü mü?

Temel hak ve özgürlüklerin, huzur ve güvenin, suçsuz bir toplumun en büyük güvencesi tam bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemidir. Ancak Türkiye’de egemen olan Ataist düşüncenin velayeti altında görev yapan yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı tartışılmazdır. Buna rağmen hala Anayasa’nın yargı bağımsızlığını zedeleyen maddelerinden şikâyet edebilen Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, halkı temsil eden meclisin ve hükümetin hâkim ve savcılar üzerindeki idari yükümlülüğünün de kaldırılmasını talep edebilmektedir.  

Yargı kurumlarına büyük görev ve sorumluluklar düştüğünü öne sürerek alttan alta hükümete karşı bileyleyen Gerçeker; yoldan çıkan yargı üyelerinin aleyhinde yapılan dinlemelere ve takiplere sert tepki göstererek, halkımız vicdanında derin yaralar açmış; terör, rüşvet, kayırma, hatta fuhuş çetesine bile karışmış yargı üyelerinin nasıl suçüstü yapılabileceği hakkında hiçbir bilgi vermemiştir. Eski YARSAV Başkanı Emin Ağaoğlu, izlenildiği paranoyasından toplum güvenliği açısından fevkalade hayati önemi olan MOBESA kameralarına sert tepki göstermiş ve kaldırılmaları için girişimde bulunacağını beyan etmişti. Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekirken; suçluların kuvvetli, adaletin de sefil kaldığı aşikârdır.

İşte yargı, nerede adalet…

Evet, Gerekçer’in ifade ettiği gibi Ataist diktatörlüğündeki bir yargı da yangın büyüyor ve ateşin bacayı sarması devam ediyor…

Kafeslenmiş hukukun İstiklal mücadelesi engellenmemelidir.

Demokrat, özgürlükçü ve halkçı kimliğiyle milletimizi bölen ve kan kusturan Lawrence CHP, halkın lehine ne varsa muhalefet yapmış, bu sebeple halkın iradesi bir türlü ne devlete ne orduya ne de yargıya yansıyabilmiştir. Temel ilkesi istismar ve sömürü olan çeteci CHP, milletin oylarıyla değil oligarşik güçlerin desteğiyle varlık sürdürdüğü şüphesizdir. Yargıtay Başkanı Hasan Gerekçer’in Meclisi ve seçilmiş hükümeti hedef alan kışkırtmasına karşı durmaktansa, bilakis ondan daha celalli bir üslupla bütüncül siyasi hukuka arka çıkmakta, hükümeti kurumlar arası ayırımı ve çatışmayı körüklemekle suçlayıp, iktidarın hükümette değil Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinde olduğunu çekinmeden deklare edebilmektedir.  

Anayasanın temel ilkesi olan “milletin kayıtsız-şartsız egemenliğini” asla hazmedemeyen CHP, silahlı veya silahsız despot güçlere sahip çıkarak, en azından barajı korumaya yönelik bir çırpınış içindedir. Ancak tüm figanları beyhude olup, adının silip süpürüleceği gün pek uzak değildir.

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin hesap vermediği günlerin geride kaldığını düşünmek bile istemeyen komplocu CHP, “yangın var, yangın var” imdatlarının yatsıya kadar geçerli olduğunu anlamamakta ne kadar dirense de, sonunda millet iradesine zincirli bir tutsak olacağı kaçınılmazdır.   

HSYK’nın bölücü siyasi ideolojisi değiştirilmediği müddetçe, Türkiye’de adaletli bir hukukun ve bağımsız bir yargının var olabilmesi mümkün değildir…

Devleti yöneten yasama, yürütme ve yargı erkleri birlik ve beraberlik içinde millete örnek olamıyor, birbirlerini bertaraf edebilmek için komplolara girişiyor, çatışıyor ve uzlaşamaz bir görüntü sergiliyorlar ise;  sokaktakilerden ne bekleyebilirsiniz?

“İnsanda olduğu gibi devlette de en kötü hastalık, kafadan başlayandır.“ Gaius Plinius Secundus

Türkiye’yi mahveden vitrin mankenleri…

Bir ülkenin omurgası olan dışişleri, uluslar arası arenada devletini ve halkını hem yüceltebilecek hem de alçaltabilecek hayati bir konuma sahiptirler. Ancak Türkiye gibi bağımsız olmayan, kendi olmak yerine çıkarcı barbar güçlere kendini beğendirme ve hoş göründürmeye odaklanmış temsilciler, o millet için fevkalade tehlikeli ve riyakâr bir hıyanet içindedirler.

Yaklaşık 100’e yakın ülkeyle iş yapmış, daha 17 yaşımdayken ihracata başlamış bir iş adamı olarak şahit olduğum olaylar; o diplomatların değil Türk milleti gibi bir gücün haklarını ve itibarını savunmak, odacılığı dahi beceremeyecek bir acizlik içinde insan kopyası cansız modellerden çok daha etkisiz aşağılık komplekslerini yakinen müşahede ettim.

DHL’in adını hiç duymamış; iki yıldır görev yaptığı ülkede tek bir işadamı tanımamış; Türk firmalarına geç gönderdiği şartnamelerden büyük çaplı ihalelerin alınamamasına neden olmuş; bulundukları ülkelerde Türk Büyükelçiliği gibi bir temsilciliğin olduğunu ekonomik çevrelere duyurmamış; yatırımcı ve ihracatçılara hiçbir destekte bulunmamış; devletin politikalarını canı pahasına azimli bir dirençle savunmaktansa, muhatap olabildiği “dış mandallarla” geçiştirmiş; sorunu olan vatandaşlarına bırakın yardım etmeyi kapısından dahi içeri sokmamış; onların haklarını savunup gerekirse en üst düzeyde girişimlerde bulunarak sonuç almaktansa, akıl almaz gerekçelerle başından savmış ve daha niceleri… Bir büyükelçi düşünün ki, sırf sansasyon oluşturabilmek amacıyla Veliaht Prensle olan ticari ilişkimi istismar ederek bir gazeteye satmış ve siyasi bir skandala sebep olarak, karşılığında Nijerya’ya sürgüne gönderilmişti. Bazı gerçekleri tüm ayrıntılarıyla “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımda deşifre etmiştim.

Batı kompleksiyle yetişmelerinden peşinen tutsak olmuş, şahsi çıkar ve gururlarını devlet ve millet üzerinde tutarak, hak arama yerine haksızlıklara boyun eğmiş, dolayısıyla geçmişte dünyaya hükmeden Türkiye Halkını asla hak etmedikleri tuvalete mahkûm etmişlerdir. Zaten Osmanlı’dan kalma o onurlu imajla tanınıyor, böylece vakurlu bir mirası onlar sayesinde bitirerek, herkesin kolaylıkla üzerinden geçebildiği sefil bir odalığa dönüşüyoruz. Dün ki Osmanlı hariciyesi veya sokaktaki vatandaşın dünyadaki itibarı ile günümüzün Atatürk diplomatı ve yurttaşını kıyaslayın da, “neydik, ne olduk” sorusunun nedenlerine yanıt bulunuz.  Dünyadaki müstemlekeliğimizin yegâne sebebi ve aleyhimize alınan çeşitli kararların, dayatmaların, lobilerin, hakaretlerin, hatta soykırım ve katliam gibi yaftalamaların müsebbibi; fiyakalarından yanına yaklaşılamayan işte bu basiretsiz ve liyakatsiz çöpsel gölgelerdir.

Sadece içki içmesi, dans etmesi, satranç oynaması, diksiyonel konuşması, caka satması ve yalakalık yapmasında fevkalade hünerli vitrin mankenleri; cephede mücadele ettikleri gerçeğini unutarak, yemeyip yediren milletimizin maddi ve manevi imkânlarını keyifle yağmalayabilmekte, ardından çok acı faturalar çıkartabilmektedirler.

AKP’nin 2002 seçimlerinde iktidara gelmesiyle Başbakan Erdoğan’a bir fax göndererek, öncelikle üzerinde durması gerekenin diplomat sorunu olduğunu vurgulamış, alabileceği acil önlemlerle bilinçli ya da bilinçsiz ihanet içinde olan hariciyecilerin tıpkı savaş misali ön safta bulundukları hakikatiyle eğitilmeleri; mutlaka cesur, kararlı, özgüvenli ve gözünü budaktan esirgemeyen temsilcilerle güçlü ve şerefli milletimizin haklarının müdafaa edilebilineceği önerisinde bulunmuştum.

Şüphesiz bir devlet ve milletin gücü, sözü ve caydırıcılığı; ancak temsilcisinin duruşuyla yargılanır.

Makamsal şatafatlarını benliklerinden sanıp, devlet ve milletini tasa etmeyen hiçsel egoistleri tanımlayan en güzel söz: Diplomat, kadınların doğum günlerini hatırlayan, ama yaşlarını unutan adamdır.”

Bir diplomatın yanlışı ve acizliği kendisini değil doğrudan temsil ettiği devleti ve halkını bağlar. Onun için diplomatın ne devlet ne de milletinin tek bir bireyine “hayır” deme gibi bir iradesi bulunmamakta, başaramadığı takdirde derhal istifa etmelidir. Dolayısıyla ya oturduğu koltuğun hakkını vermek ya da çekip gitmekle yükümlüdürler. Ancak üzerlerinde yaptırımı olmayan iktidarlar, onları şımartıp hindi misali kabarmalarına fırsat tanımaktadır.

Öyle özel aşçılar, hizmetçiler, şoförler, korumalar ve villalar gibi ayrıcalıklar ancak layık olana verilmeli, benliği kabarıp kendinden başkasını düşünmeyen karmaşık diplomatların yakasına yapışılarak, zillet içinde görev yaptıkları mevkilerden uzaklaştırılmakla kalmayıp, onur adına en ağır cezalara girişilmelidir.   

Batı’nın yahut görev yaptıkları ülke yetkililerinin “ne diyeceği” paranoyasıyla söz ve davranışlarda bulunan burjuvazisi züppeler; kendilerini hiç sorgulamayıp, cesur ve hesap soran siyasetçileri dış ilişkilerde sorun oluşturmakla suçlamakta, kriz meydana getirdikleri eleştirileriyle alışageldikleri teslimiyete karşı olabilecek bir bağımsızlığı ve hak aramayı içlerine sindirmeyip, benliklerine övgüler dizen efendilerini gücendirmemeye gayret göstermektedirler.

Türk dışişleri kadroları tamamen lağvedilmeli, abartı da bulsanız aklı ve kalbi adalet atan sokaktaki vicdanlı her vatandaşın onlarla kıyaslanamayacak bir sorumlulukta görev yapabileceklerine şüphe duyulmamalıdır. En azından onlar kadar köklü zarar vermezler!

Geçmiş kabile temsilcilerinin dirayetlerini ve toplumları adına nasıl yiğitçe durduklarını araştırsanız, onlara karşı takındığım sert üslubumu çok görmeyecek, belki de ya asılmalarını ya sürülmelerini ya da hapsedilmeleri isteyeceksiniz. Kaldı ki Türkiye gibi bir ülkenin temsilciliğini yapabilmektedirler! Dünya yaratıldığından bu yana tüm tarihi inceleyin de bir bakın bakalım; bunlar kadar işe yaramaz tavus kuşu yığınlarına rastlayabilecek misiniz? Bir de ABD, İngiltere ve otorite sahibi diğer devletlerin kentlere sığmayıp dağları aşan diplomatların çalışmalarını takip edin de, nasıl cengâverimsi bir atakla görevlerini ifa ettiklerini öğreniniz…

Güncelliğini devam ettiren İsrail aşağılanmasının baş aktörü büyükelçi Oğuz Çelikkol’un açıklamaları, tamamen guruna yönelik ve gerçekleri örtbas eden yalanlarla doluydu. Sözde kapıda 1 dakika bekletildiği, çok sıcak bir karşılama olduğu ve tokalaştığı gibi İsrail’i aklayan yanlı beyanları, tartışılmaz bir kumpasçı olduğunu ortaya koymaktaydı. Oysa kapıda bekletilirken görüntülerden anlaşılan sıkıntısı, ellerini sık sık bağlayarak tepkisel tavırları, sağa sola gidip gelerek yanındaki İsrailliye “daha ne kadar bekleyeceğim” tarzında serzenişleri, ifade ettiği gibi bekletilmesinin 1 dakika değil en az yarım saat olduğu, hiçte dostça ve diplomatça karşılanmadığı, sıradan bir tokalaşma reddini dahi hazmedebildiği belgelenmekteydi. Ayrıca kapıdan itibaren gazetecilerle birlikte Ayalon’un huzuruna kabul edilmesi, ifade ettiği bir karşılanmayla ağırlanmadığını kanıtlıyordu. Görüntüleri dikkatle izlediyseniz; Ayalon, hakaretlerini sıralarken, Çelikkol’un yüzü kızarmış ve suratının kırmızılığı ekranlara yansımıştı. Ama bilseymiş, hemen orayı terk edermiş. Ha, ha, ha…

“İki şey aptallık belirtisidir, söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek. “

Eğer Oğuz Çelikkol, böylesi ihanetsel bir utanç ve aptallık sonrası hala görevinde kalabiliyor ise, söz konusu aldatısal beyanlarının arkasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ve İsrail’le birlikte hazırlanmış krizi kurtarma düzmecesi olduğu alenidir.

Oysa bu necip millet, ne canlar vererek savaşlar kazanmış, lakin her şeyini masada kaybetmiş ve kaybetmeye devam etmektedir.

İsrail Dışişleri Bakanı Liberman’ın  “Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur” tarihte cesaret edilememiş aşağılamasına, neden henüz bir cevap veya nota verilmemiştir?

Ayrıca Ayalon’un Türk dizilerinden fevkalade rahatsız oldukları şikâyetine katıldığını ifade eden Oğuz Çelikkol’a hesap soruldu mu? Gerçi İsrail Milli Savunma Bakanı Ehud Barak’ın Çelikkol’u takdir edercesine sarılması, merak edilen soruya gerekli yanıtı da vermektedir.

Literatürde dışişlerinden her ne kadar hükümet sorumlu olsa da, pratikte kötü aşçının ev sahibini rezil etmesi misali diplomatların hayati mesuliyetleri göz ardı edilmemeli, mutlaka hak ettikleri karşılığı almalıdırlar. “İyi bir salata yapmak, parlak bir diplomat olmaya eşdeğerdir. Mesele her iki durumda da aynıdır: sirkenin yanında ne kadar yağ koyacağını bilmek.” Oscar Wilde

Unutulmamalıdır ki aşçının amacı;  misafirlerden çok, ev sahibini mutlu etmektir…

Herkes şu gerçeği bilmelidir ki Türkiye’nin en berbat, en kifayetsiz ve en harami bürokratları; sadece ve sadece dışişleridir. Böylesi süslü, şatafatlı, şanlı ve şöhretli diplomat müsveddeleri olduğu müddetçe; ne alnımız yerden kalkar, ne artıkçılıktan, kölelikten ve paylanmaktan kurtulabilir, ne de yabancı bir düşmana ihtiyacımız olur…

“Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.” M.Gandhi

Bu kadarda mı canavarlar!

Tarihin hiçbir sayfasında kendini oluşturan milletine ve o milletin ordusuna bu kadar acımasız, hain ve sinsi bir Genelkurmay’a rastlanmamış, tüyler ürpertici “Ergenekon, Kafes ve Balyoz” gibi harekâtlarla Müslüman halkını topyekûn yok etmek isteyen gözü dönmüş rütbeli canilere şahit olunmamıştır. “İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar. J.S.Mill

15. yüzyılın ünlü drakulası Vlad Tepeş’in şöhretini gölgeleyen cani komutanlar ve sivil güruhlar, onun en sevdiği eğlencesi kazık işkencesi misali öğrenci çocuklarımızı ve camilerde Yaratıcılarına secde eden müminleri bombalarla parçalara ayırıp, organlarının havada uçuşmasından doruk bir haz duyacaklarının kanıtlanması; vatanımızı, malımızı ve canımızı emanet ettiğimiz dâhili amansız şeytanlarla nasıl birlikte yaşayabildiğimizi ortaya koymaktadır. Meğerse Türkiye milleti, koynunda yılan beslemiş…

Geçmiş şartlarda yapılan vahşetlerle günümüz modern dünyasındaki gaddarlık özde hiçbir değişime uğramamış, o gün kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesi ya da öldürülen annelerin kızartılmış etlerini çocuklarına zorla yedirilmesi nasıl keyifle izlenip tatmine sebep oluyorsa, bugün de medeniyetsel gelişmenin kıyıcı silahları ve işkencesel taktikleriyle aynı duygular hunharca yaşanabilmektedir.

Azgın, vicdansız, müsamahasız, uzlaşısız ve ıslah olmaz Ataistlerin (Kemalistlerin) bitmez tükenmez böylesi kin ve nefreti ancak Yahudilerde görülmüş, sanki Yahudilerin Müslümanlar üzerindeki emellerinin taşeronluğunu üstlenmişlercesine her türlü vahşeti düşünmek ve planlamaktan geri durmamaktadırlar. Yoksa cunta üyeleri CIA ve MOSSAD ajanları mı?

Ancak her ne olursa olsunlar Müslüman milletimize karşı en azılı düşman oldukları tartışılmaz olup; orduda, yargıda, üniversitede, medyada ve mecliste varlıklarını sürdürmelerinden her an her şeyin olabileceği tedirginliğiyle bertaraf edilmelerini sadece istemek yetmez, acil bir müdahaleyle duracak olan hayatın ve sönecek olan milyonlarca ocağın yaşatılabilmesi için her türlü fedakârlık göze alınmalıdır. “İstemek, ‘İstiyorum’ demek değil, harekete geçmektir.” A.Maurrois

Aslında her şey o kadar şeffaf ki hain, gaddar ve komplocu çapulcularla ilgili tartışmak yerine serbest kalmalarına izin verilmemeli, taşıdıkları rütbelerin bir hiç olduğu, dolayısıyla ne yargının ne halkın ne TSK’nın ne gazetecilerin ne de hükümetin etki altında kalmaksızın otoriteyi sağlamalarının hayati sorumluluğuyla hak ettikleri cezalara çarptırılmalı ve toplumdan dışlanmaları elbirliğiyle gerçekleştirilmelidir.

Oysa benliklerinin esaretine kapılmalarından muhakeme yetilerini öyle kaybetmişler ve gerçek dünyadan soyutlanmışlar ki, sözde irtica adına düzenledikleri haçlı planlarıyla yok etmeyi düşündükleri Müslümanların da emir verecekleri TSK’nin üyeleri olduğunu hesap dahi edemiyorlar. Acaba hangi Müslüman asker, o canilerin emirlerine itaat edip; namaz kıldığı babasını, okula gittiği kardeşini, başını ve cinselliğini örttüğü anasını ve kız kardeşini öldürecek?

Üzerinde ısrarla durduğum ve her defasında dile getirdiğim; mutlaka Genelkurmay ile TSK’nin ayrı inanç, düşünce ve vicdanda olduğunun altı çizilmesi, onlar yüzünden güvenirliliği erozyona uğrayan ve caydırıcı gücü yitirtilen TSK’nin o hain rütbelilerle hiçbir ilgisinin bulunmadığının deklare edilmesidir.

Bütün bu gerçekler aleniyken hala bazı gazeteciler, CHP ve aydınların(!) onları aklayabilme çaba ve destekleri; şüphesiz onların da birer halk düşmanı cani olduklarını ispatlamaktadır.

İnsanları doğrayarak çömlek içinde pişirilen medeniyetten, bombalarla doğranarak sokaklarda pişirilen uygarlığımız arasında bir fark var mı?

Allah’ın sevgisinden mahrum oldukları için hainliği, nankörlüğü, vicdansızlığı ve acımasızlığı ideolojileri adına şeref addedebiliyorlar.   

“Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” Hac. 38

Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?

Aslında geçmişteki barbar putperestleri incelediğimizde Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin akıl ve duygularına şaşırmamalı, uluları Atatürk’ün de aynı düşünce ve emellerle Osmanlıya ve millete karşı nasıl bir düşmanlık ve acımasızlıkla katliamlar yaparak, münhasır şanına dikta bir Cumhuriyet kurduğu ve Türkiye’nin resmi bir tanrısı olarak herkesin kayıtsız itaati ve sadakatinin hükme bağlandığı unutulmamalıdır. Böylece Atatürk Cumhuriyetinin bekası için merhametten soyutlanmış putperestler, hiç kimsenin gözyaşına bakmaksızın her türlü vahşeti mubah sayabilmekte, sözlü ve yazılı belgelerle deşifre olduğu gibi ırkçı ve zalim ataları Cengiz Han misali antiataistlerin topyekûn katlini meşru addedebilmektedirler. Oysa hiçbir devletin baki kalmadığı, yalnızca Hakk ve adaletin sonsuzluğunu bir kavrayabilseler…                

Hedefi tüm dünyayı istila ve herkesi yok etmek olan Cengiz Han ve dünyayı titreten büyük devleti Moğol İmparatorluğundan geriye ne kaldı? Öncesinde bir hiçken, tarihteki en büyük kara imparatorluğunu, Almanya sınırlarından başlayarak büyük okyanusa kadar uzanan devasa Moğol devletini kuran Cengiz Han; tıpkı Atatürk gibi felâket, cani, kahraman, askeri deha ve yarı-tanrı olarak tanımlanırdı. Müslümanlar, Ruslar, Çinliler ve Batılılarca; milyonların katili, acımasız bir zalim, en merhametsiz işgalcisi; Moğollar için ise gücün, bağımsızlığın, barışın, aydınlığın ve hâkimiyetin temsilcisiydi. 

13. yüzyıl Avrupalılarına göre; Cengiz Han ve orduları cehennemden geliyordu. Onlar Yunan mitolojisinin ölüler diyarı Hades’te günahkârların cezalandırıldığı Tartarus’tan gelen Tatarlardı. Atatürkçüler de Tartarus gibi dipsiz kuyu olan Anıtkabirden fışkıran vicdansız putperestlerdir.

Moğollar, işgal ettikleri her yeri yakıp yıkarak taş üstünde taş bırakmayan, kundaktaki bebek, çocuk, genç, yaşlı, kedi köpek demeden her canlıyı hunharca boğazlayan, her kadına tecavüz edip öylesine acımasız ve merhametten yoksunlardı ki, ele geçirdikleri hiçbir canlıyı sağ koymamakta ve parçaladıkları cesetleri, yeryüzünde yaşayan hayvan dahi bırakmadıkları için akbabalara yem ediyorlardı. İşte Anıtkabir Tapınak Şövalyelerin “balyoz” adlı darbedeki yapmayı düşündükleri caniliklerin ilham kaynağı da Moğollardır. Ancak yaşama ve iktidar olma hakkı kendilerinindir, ötekileri ölmek ve tutsak olma zorundadırlar…

Irkını yüceltip benliğini tanrılaştırarak Hakk ve adaleti umursamayan uluslar, lâyık oldukları cezaya öyle çarptırılıyorlar ki kader, hiç ummadıkları doğasal veya insansal bir gücü başlarına belâ edip, ya tek canlı kalmamacasına ya da büyük bir bölümünü acılar içinde hezimete uğratarak silip süpürmektedir. O gün galip olan ve hükmeden güç, daha sonra başka bir aracı güç tarafından yok ediliyor. Çünkü araçsal tüm güçlerin arkasındaki mutlak güç, her zaman ve her mekânda varlığını göstererek çarkı döndürmektedir.

Müslüman milletimiz ve Kürt halkının nasıl bir işgal ve tehdit altında olduğu Genelkurmay’ın gaddar planlarıyla anlaşılmış, itiraf ettikleri söz konusu “balyoz eylem planının “ bir seminerde açıklandığı, Genelkurmay Başkanlığının 2003-2006 yılları arasındaki Tatbikatlar Programında bulunduğu, maalesef resmiyet kazanabilmiştir.

Şifreleri çözebilenler için Genelkurmay öyle bir ipucu verdi ki, Plan Seminerinin gayesi, dış tehdide ilişkin olarak hazırlanan Harekât Planlarını geliştirmek ve ilgili personelin eğitimlerini sağlamaktır.”

Peki, kim bu dış tehdit? Plandaki eylemlerden de açıkça anlaşılacağı üzere tek muhatap; MGK’nın da yasalaştırdığı irtica adına Müslümanlar, bölücü adına Kürtlerdir…

Müslümanları ve Kürtleri milletten saymayıp tamamen istilacı dış güç mantığıyla değerlendiren Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, cesaretle ikrar edemedikleri felsefelerini, üstü kapalı dolaylı tanımlamalarla 1. Derece tehlikeli ve amansız düşman kategorisinde sınıflandırarak, herkesin sandığının aksine yabancı bir dış tehdit imajı vermeye çalışmaktadırlar. Aptal halk anlamasın diye de, sözde açık sularda kendi jetimizi düşürerek Yunanları dış düşman olarak manipüleye kalkışarak, asıl hedeflerindeki Müslüman ve Kürtleri kırmaktır.

Artık Genelkurmay’ın ne içeride ne de dışarıda hiçbir güvenirliliği kalmamış, dolayısıyla dışarıda hem TSK hem de milletimizi vahim bir töhmet altına sokmuş, içeride de etrafa ördükleri dikenli tel ve duvarlarla açık bir toplama kampından farksız namlu ucunda yaşamaya mahkûm kılmışlardır.   

Müslümanları ve Kürtleri gerginliği tırmandıran düşman taraflar ilan eden Genelkurmay, balyoz adıyla yapılan söz konusu seminerin de bu senaryo içerisinde uygulanacağını açıklayabilmiştir.

Atatürk’ün seküler Atatürk Cumhuriyetini kurarken çektiği besmele; Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.” sözlerini nas kabul eden şövalyelerden insani bir davranış beklenebilir mi?

Vahşi kıyım sonrası kuracakları hükümet ve seçecekleri bürokratların ya CHP’li ya da mason olmalarını ısrarla vurgulamaları, CHP ve masonların da kanlı isyandaki tartışılmaz konumlarını ve desteklerini belgelemektedir. Müslüman ve Kürtlerden arındırılmış bir Türkiye’de sağlamayı düşündükleri “Milli Mutabakat”, herhalde bir avuç barbardan fazla olmayacaktır.

Artık asker ve sivil şövalyelerin Türkiye Halkı için ezeli tek düşman oldukları hafızalara kazanmıştır. Bundan böyle terör, kaos, isyan, komplo, cinayet, tehdit ve bilumum kötülüklerin merkezi; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir.

Oysa kalplerinde zerre kadar bir vicdan, akıllarında atomcuk bir muhakeme yetisi bulunmuş olsalar; Müslümanları ve Kürtleri katletmek, işkence etmek, stadlara gömmek ve kardeşi kardeşe vurdurmak yerine vatandaşlıktan çıkarıp sınır dışı ederler, dolayısıyla işlemeyi düşündükleri vahşeti planlamazlardı. Ancak Müslüman halkımız ve TSK olmaksızın bir hiç olduklarını, İstiklal savaşlarında kurşunlara ve bombalara bedenlerini siper eden Mehmetçiklerin boyun eğmeyeceklerini hesap etmiş olmalılar ki, şeytansı ihanetlerinden geri adım atmak zorunda kalarak, vazgeçmişlerdir. Zaten korkaklıkları inkâr, hile ve sinsiliklerinden aşikârdır. Onlar savaşmaz, kahpece milletin evlatlarını birbirine kıydırmayı senaryolaştırırlar…

Hak etmedikleri TSK gibi bir gücü yönetiyormuş görünerek, bilim-kurgu âlemlerindeki harp oyunları, plan tatbikatları ve seminerlerle o rütbeleri kazanmadılar mı?

Bu sebeple onların rütbelerine, kalıplarına, nutuklarına asla aldanmayın…

“Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafikun 3-4.

Milletten af dileyeceğine neyi savunuyor?

İnsani ve hukuki değerleri ihlal eden sanıkların işledikleri suçlardan pişman olup af dilemesiyle ilgili uzlaşma müessesesi; başta ABD ve Almanya’da işletilmekte, böylece tövbe eden suçluların tekrar suç işlemeyecekleri vicdani kanaatiyle suçuna göre az bir cezaya çarptırılmaları, hata ve yanlış yapan insanları yeniden topluma kazandırabilmelerine önemli bir imkân sağlamaktadır. İslam’ın kuvvetle altını çizdiği ikrar ve pişmanlık duygusu ruhsal ya da bilimsel adıyla psikolojik normları dikkate almakta, ABD’de görülen davaların % 90’nını teşkil ederek karşılıklı uzlaşmayla sonuçlandığı ve yadsınmayacak sonuçlar alındığı kayıtlarda mevcuttur. En tehlikeli ve en acımasız insan; suçunu itiraf etmeyip gücü veya bilgeliğiyle inkâra kalkışan, suçunu kamufle edecek istismarlara sığınarak, sömürü yahut tehditle kendini aklamaya çalışandır.

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un ihanetsel ve katliamsal “Balyoz Planı” ile ilgili açıklamasında; kurumunda görevli barbar subayları yereceğine toz kondurmamacasına savunarak insanlığı, hukuku ve adaleti doğramış, dolaylıda olsa suçu meşru gösteren ve devamını teşvik eden her türlü desteği sağlamaktan kaçınmamıştır. Zaten sorunda budur, yoksa yapılmış ya da planlanmış hata ve yanlışlar değildir…

Başbuğ, milletin kalbi TSK’ni istismar ederek; Demokratik yönetimlerde en önemli olan husus, iktidarların seçimlerle demokratik yöntemlerle el değiştirmesidir. Ve bu düşünceye herkesin de yürekten inanması gerektiğini değerlendiriyoruz. Ben Silahlı Kuvvetleri olarak bundan rahatsızlık duyuyorum, Türk milletinin de rahatsızlık duyduğu kanaatindeyim. O zaman kim bundan menfaat sağlıyor?” ifadeleri, açıkça anlaşılacağı üzere caniliği örtbas edip hedefi şaşırtmaktan öte hiçbir gaye taşımamaktadır. Ayrıca dogmatik olarak irticalandırdıkları vahiy ve etnisite düşmanlıkları öyle had safhada ki, putperest ideolojilerinin dışında hiçbir inanç, düşünce ve ırka yaşam hakkı tanımak istemedikleri sabıkalarına yer gök şahittir.    

Menfaat sağlanıyor manipülasyonuyla dikkatleri ataistlerin düşman saydığı hükümet, AKP ve irtica adına Müslüman gruplara yöneltmeye çalışması, insafsızca sömürdükleri TSK ile haklı çıkabilme ve katliamsı isyanları görmemezlikten gelme duygu ve düşüncesiyle hareket etmekte, kendilerinin bir sabır sınırı olduğu tehdidiyle duyarlı ve haksızlıklara tahammülsüz halkımızı sindirmeye kalkışarak, asla iflah olmaz ve yola gelmez amansız düşmanlıklarına devam edeceklerini vurgulamaktadır. Şüphesiz milletin sabır sınırını da sorgulamaları ve içinde yanacakları ateşi körüklemekten kaçınmalarını da düşünmeliler.

Elbette yiğit TSK başka ordularla mukayese edilemez, cesareti ve ahlakı sorgulanamaz. Acaba Başbuğ, milletimizin herhangi bir ferdinin böyle bir kuşku içinde olmasından şüphe mi duyuyor ki, yapmayı düşündükleri canilikle hiçbir ilgisi olmayan bir istismara girişiyor? O tehdidi ve yiğitliği; neden İsrail, “Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur” aşağılamasında gösteremediğini açıklayabilir mi? Sürekli kendi hükümeti ve milletine dikleneceğine, neden saldırgan yabancılara karşı cesaretlenemiyorlar?

Başbuğ’un ısrar ve öfkeyle kirlikleri kamuoyuna ve yargıya intikal ettirerek milleti faciadan kurtaran yetkililerini hedef alarak, tıpkı mafya ve yasa dışı örgütler misali bilgi sızdıranların, yani ihbarcıların cezalandırılması ve ordudan atılması üzerinde durması, Genelkurmay Başkanlığının; halkın, cumhurbaşkanlığının, hükümetin ve meclisin emrinde legal bir kurum olup olmadığının tartışılmasına yol açmaktadır. Madem her çalışma hukuk kuralları içinde sürüyorsa; neden gizli örgütlerin gösterdiği tepkiyi ortaya koyarak, deşifre olan isyancı subaylarıyla değil de halkı uyaran kahraman üyelerini cezalandırmaktan övünç duyuyor? Kahraman ihbarcılara karşı işlettikleri yargıyı; neden isyancı barbarlara karşı çalıştırıp, aksine koruma altına almışlar?

Millete karşı katliamı ve yasal hükümeti devirme girişimlerini ihbar eden subayların hain sayıldığı bir kurumunun dost veya legal olabilmesi mümkün mü?

Başbuğ’un hain ajanları yakalamış bir komutan edasıyla gururla açıkladığı kahramanlarla ilgili yaptırımlar, tüyler ürperticidir. ”Bugüne kadar TSK içinde çeşitli şekillerde bilgi sızdırmasıyla ilgili, sağa sola, basına, medyaya, nereye derseniz deyin, kişilere bilgi sızdırması kapsamında açılan soruşturma adedi 61′dir. 61 adet bilgi sızdırması iddiasıyla şu anda açılan soruşturmamız vardır. Bunlardan 9 tanesi kovuşturma safhasına, yani yargı safhasına dönüşmüştür. Yani 9 konu mahkeme tarafından devam ediyor. Bir tanesi sonuçlandırıldı ve bu mahkemenin sonuçlandırdığı karara göre, bir kişi, bir subay evet onu da söylüyorum size, 3 yıl hapis aldı ve o Silahlı Kuvvetlerden ilişiği kesildi. Ve şuanda 10 kişi de bu kapsamda çeşitli rütbelerde tutukludur. Silahlı Kuvvetleri olarak benim öncelikle üzerinde durmam gereken konu, bizim bu bilgi sızdırması konusunda imkânlarımızı, tedbirlerimizi, yapılanmalarımızı arttırırken, bu konularda hata yapanları, çeşitli şekillerde olabilir hata yapanlar, bunları mutlaka bulup yargıya götürüp sonuçlandırmamız lazım.” Ya kanlı eller ve zalim yürekliler hakkında açılan soruşturmalar, hapisler, ordudan atılmalarla ilgili hiçbir açıklaması yok mu? Neden deşifre olan üst rütbeli teröristleri de yargıya götürmüyor? Diyeceksiniz ki Ergenekon ve Kafes planlarıyla ilgili ne yaptı ki şimdi yapsın?

Eğer söz konusu katliam ve istila planları düzmece ise; neden bilgi sızdırdığı gerekçesiyle 61 subay hakkında soruşturma, hapis ve ordudan atılma cezası verildi? Bu korku ve panik niye?

Dün akşam bir televizyon kanalında “Balyoz katliamı”’nın senarist komutanı Org. Çetin Doğan’ın sözde günah çıkaran paradoksal şizofren davranışları, bunlar mı İstanbul’a çökecek ve haçlılara kök söktüren şerefli milletimizi tepeleyeceklerdi sorusunu aklımdan geçirerek, ürkek pireleri nasıl da ejderhaya dönüştürebildiğimizden utanç duydum. Diğer taraftan konuştuklarında mangalda kül bırakmayan, böbürlenerek ahkâm kesen o anlı-şanlı rütbelilerin ve akademisyenlerin hapis yatmamak için doktorlara yakararak sahte raporlarla nasıl hastanelere sığındıklarını da unutmamak lazım.    

Ayrıca ikrar ve inkâr arasında gidip gelerek akıl almaz tezat içeren hal ve tavırları halkımızın dikkatinden kaçmamakta, ne kadar çabalasalar ve TSK’yı sömürseler de kalplerinde sakladıkları kini ve içten içe nefret ettikleri Müslüman milleti, fırsat ve güç bulduklarında tepeleyeceklerine şüphe yoktur.  

Başbuğ, Silahlı Kuvvetler olarak öncelikle üzerinde durması gerektiği konunun ihanetleri sızdıran subaylar olduğunu vurgulaması, bundan böyle ordudan temizlenen vatanperverlerin akabinde tamamen yer altına çekilecek olan müdahalelerin daha çetin ve şiddetli süreceğine bir işarettir. Ancak meclis kararının üstündeki Anayasa Mahkemesinin de hiçbir kayırıma olanak sağlamayacak sivil yargıda yargılanmalarına set çektiği bir kuruma kim dokunabilir sorusuna tek yanıt; haksızlıklara hiçbir dönemde boyun eğmemiş olan kahraman TSK’dir.    

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı devirme adına milleti kan denizine dönüştürenlerle ilgili eleştirileri Silahlı Kuvvetlere karşı yürütülen bir faaliyet olarak nitelendiren Başbuğ, devlete de düşen görevler olduğunu beyan edip, düşünce ve tekliflerini Cumhurbaşkanına ve Başbakana ilettiğini ifade ederek, gerekli tedbirlerin alınma zorunluluğunu dile getirdi. Acaba Cumhurbaşkanı ve Başbakan yasasal ve kuvvetsel bir dokunulmazlığa sahip Genelkurmay’a ve azgın darbecilere müdahale edemeyeceğine göre; barbarca yapmayı düşündükleri başkaldırılara sessiz kalmayan halkı susturmada mı etkin olacaklar?       

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, milletimizin ve cesur zaferlerimizin kaynağı olan Allah’a iman ve şehitlik şerbetiyle ilgili damardan girerek; ‘Allah, Allah’ diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba attırmayı düşünür” sorusu, işte ısrarla vurguladığım Genelkurmay’ın Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri ile Müslüman TSK’nin farkını ortaya koymaktadır. Evet, onlar ‘Atatürk Atatürk’, TSK’de ‘ALLAH ALLAH’ diye bağırlarını açarlar. Bu sebepten dolayı zalim senaryolarını eyleme dönüştürememişler, Atatürk adına katletme, zulmetme ve esir etmeyi düşündükleri onurlu milletimizin şerefli kanlarına girememişlerdir. Sürekli hain planlar yapmışlar ama Müslüman TSK’dan korkularından mastürbasyonla yetinmişlerdir.  

Org. Başbuğ, vicdansız lanetliler diye suçladığı muhatabı haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmayı reddeden millet mi, yoksa emri altındaki şövalyeler mi?

Çıkıp erdemce özür dilesinler ve bir daha halka, seçtiği hükümete ve meclisine karşı emanet verilen gücü kullanmayacaklarına tövbe etsinler ki, vicdanlı ve bağışlamayı inancının gereği bilen merhametli milletimiz de, kendilerini affetsin, dolayısıyla sağlanacak uzlaşmayla ne TSK’i tahrip olsun, ne de yerle bir edinilen güven sorunun derinleşmesin. Tanrı olmayıp, yaratık birer insan olmalarından hata ve yanlış yapabileceklerini ikrar etsinler ki, onlara karşı oluşan güvensizlik ve tedirginlik ortadan kaybolsun. Acaba benlik ve gururlarını yenebilecekler mi?    

“Dostluğu öldüren en tehlikeli silah itimatsızlıktır.” Hz. Ali

Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…

Seküler düzenin olmazsa olmazı laik anlayışı en kökten ve radikal bir insafsızlıkta işleyen Genelkurmay, Müslüman TSK’nin imanlı üyelerine ve Türkiye Halkına öyle bir savaş açmış ki, dini çağrıştıran her söylem ve unsura hasmahane tepki göstermekte, aşırı tahammülsüzlüğüyle hem TSK’yı hem de milleti tehdit, tahkir ve tezyif ederek, topyekûn tepeleyebilmek için her türlü barbarlığı hak görebilmektedir.

Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir.” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.  

Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak adaletsel bir duruşla engellenebilir.

Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.

Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.

Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.

Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.

Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK’nın 1984′te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:

“Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor… Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir.”

İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarını dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.  

1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?

Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.

Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.

Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.

Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002′de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri ‘irtica’ olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri’ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.

Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.

Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.  

Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.  

İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.

Bayağı; tanrısal vekiller mi, kulsal seçmenler mi?

Geçen gün, radikal bir Saadet Partili olan kuzenimle yaptığım görüşme sırasında; önderi Numan Kurtulmuş’un ünlü İslam düşmanı ve mafya patronu bölücü Aydın Doğan’ı, çarptırıldığı vergi cezasına köstek olmak amacıyla gizli ziyaretini, dolayısıyla 28 Şubat sürecinin etkin provokatörü ve partilerinin baş hasmıyla olabilecek ittifaklarını hangi çıkar temelinde sindirebildiklerini sormuş; akıl almaz bir mantıkla önce Başbakanı ve AKP’yi karalayıp, akabinde de tanrısal seviyede iman ettiği Numan Kurtulmuş’un “o ne yapmışsa doğru yapmıştır” kayıtsız teslimiyetinin, ne acıdır ki  A’raf Süresi 179. ayetinde belirtilen “onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar” hükmüyle özdeşleştiğine  şahit olmuştum.  

Bir o mu; diğer partiler ve cemaatlerin taraftar ve müritleri aynı değil mi?  Özellikle aşırılıkta sınır tanımayan, ideolojilerinin egemenliği uğruna acımasız halkını katletmeyi planlayabilen, düşüncelerinde olmayanlara göz açtırmak istemeyen neo-nazi Atatürkçülere ne demeli? Kendilerini diğerlerinden üstün ve hâkim kılan milliyetçiler farklı mı? Hata ve yanlıştan yoksun sayılan sözde kurtarıcı liderlerin tartışılması ve eleştirilmesine tahammül edilmeyen ve sadece partilerinin harami iktidarlarına odaklanmış bir ülkede; uzlaşmanın sağlanabilmesi, birlik ve beraberliğin tesisi, doğrudan ülke menfaatleri adına bir araya gelinebilmesi, halka örnek olunabilmesi, hak ve adaletin gözetilmesi, ayrılıklara son verilebilmesi mümkün mü?

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”

Sürekli vekil, lider yahut hocaları kıyasıya eleştirip yerden yere vurarak, hatadan münezzeh bir tanrısallaştırılışa yücelten alık yığınları masum ve mağdur benimsememiz, şüphesiz yapının hangi temel yanlış üzerine inşa edildiğine açık bir delildir.

Bırakın içerideki kini ve dalaşı, “kol kırılır yen içinde kalır” bütünlük duygusuna bile ihanet edebilecek kadar husumet içinde olan Atatürk ve sözde Türk milliyetçileri CHP ve MHP, Türkiye olarak ilk defa kavuştuğumuz Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığını bir Türk vekilin AKP’li olması gerekçesiyle destek vermemeleri, hasımsı bölünmüşlüğümüze başka bir kanıt bırakmamaktadır. Güya çok sevdikleri vatanlarına böylesi bir ihaneti sırf iktidar hırsları, hükümetin başarısını gölgelemeleri ve öç alma adına yapmaları, her ne kadar şeytani ihtiras ve kimliklerini deşifre etse de, maalesef seçmenlerince tepki almamakta, dolayısıyla düşmanlığın sadece tavanda değil tabanda da aynı şiddetle baş gösterdiğini ortaya koymaktadır. Şüphesiz tabanların desteği olmasa cesaret edebilmeleri söz konusu değildir. Ancak usta bir düzenbaz olduklarından uyduracakları gerekçelerde ceplerindedir. Yalancılık ve kumpasçılıkta mahir olmayanların politikacı olabilmeleri mümkün mü?

Atatürk, Türk ve Kürt milliyetçilileri sadece kendi aralarında savaşmıyor, hepsine karşı hilkatte bir eş fıtratıyla yaklaşan vahiyle de kıyasıya çatışarak; Türkiye’yi tamamen bölmek ve elimizde kalan küçücük misakı milli sınırlarını da işgalcilere verebilmek için ellerinden geleni artlarına bırakmamaktadırlar. Geçmişte olduğu gibi bugünde haçlıların amaçlarına uygun bir ayrılıkçılığa girişerek, uluslar arası arenalarda dahi nefretlerini kusmakta, bölünmüş duruşlarıyla kolayca yutulabilecek bir lokma imajını fırsatçılara sunabilmektedirler. Önce böl, sonra yut…

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin sol ve sağ politik kanatları CHP ve MHP’nin gafil yandaşları bilmelidirler ki, belki aç kurt misali partilerinin iktidara gelmesiyle para, güç ve makama kavuşacakları zannıyla talan etmeyi düşündükleri ne devleti ne de ülkeyi bulabileceklerini beklemesinler. Ufukta öylesine bir kaos ve felaket bekliyor ki, belki pişman duyacaklar ama geri dönüşleri olmayacaktır. “(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Bakara.167

Yine AKP yandaşı olduğumu düşüneceklere sesleniyorum! Sitedeki yazılarımın yanı sıra, eğer “Neden Oy Kullanmıyorum” ve “Mutlak İrade” adlı kitaplarımı okuyabilirseniz, AKP’ye nasıl sert bir muhalefet yaptığımı müşahede edeceklerdir. Ancak Türkiye’nin gücü ve bağımsızlığı, milletimin huzur ve güveni tüm lider ve parti yandaşlığımın üzerinde olmasından, mühürlü şaşkınlar gibi riyakârca yanlışlığın savunuculuğunu yapmıyor, menfaatleri gözetlemiyor, bedeli ne olursa olsun doğrunun yanında batılın karşısında durmakla insanlık mertebesine ulaşılabileceğini düşünüyorum.

MHP ile CHP arasındaki seçmen ve hissiyat söylemi malumdur. MHP “Ya Allah, Bismillah”, CHP ise “Atatürk ve laiklik” propagandalarıyla kitleleri etraflarında toplarlar. Ancak MHP’nin putperest CHP çizgisine kayarak, ATŞ’nin sözcülüğünü üstlenmesi ve alttan alta manevi değerleri kemirerek ülkücüleri asimile etmesi, CHP’den çok daha sinsi ve ikiyüzlü olduğunu belgelemektedir.

Seçmenlerinin büyük bir çoğunluğu vahye iman etmiş Müslümanlar olup, irtica adına dine savaş açan ve Müslüman halkı kıymaya karar veren ataist komutanlara, Başbakan Erdoğan’a hücum ettikleri, hatta “vatan haini” olmakla suçladıkları gibi bir tepkide bulunmamakta, göstermelik bir hukuk ve demokrasi zevahiriyle yan yoldan geçiştirmektedirler. Ancak ülkenin başbakanına karşı öylesi derin bir kin taşımaktadırlar ki, DTP’ye gösterdikleri hoşgörü ve uzlaşıyı AKP’ye sunmayarak, dolaylıda olsa Ergenekon, Kafes ve Balyoz terör örgütlerinin yanında yer almaktan ve AKP’nin alaşağı edilerek Müslümanlara zulüm edilecek olmasından hiç mi hiç rahatsızlık duymuyorlar.   

TBMM’de ki son gelişme, MHP’nin gerçekte CHP gibi nasıl bir “başörtüsü” düşmanı ve ataist darbecilerin yandaşı olduğunu kanıtlamış, partisinde binlerce kadının sırf türbanlı olduğu için eğitim alamadığı, kamu alanlarına giremediğini, çalışamadığı, horlandığı ve evlatlarının askeri törenlerine iştirak edemeyerek dışlandıklarını umursamayarak, “peygamber “ gibi yüce bir makamı ve değeri haddi aşarak şova dönüştürmek suretiyle akılları sıra Başbakan eşinin GATA’ya alınmamasıyla ilgili rezaleti alay konusu yapabilmektedirler. Acaba partili bayanları GATA gibi askeri garnizonlara rahatlıkla girebiliyor mu, yoksa geçmişte kadın milletvekilleriyle ilgili verdikleri fetva doğrultusunda aç-kapa riyalığını mı sürdürüyorlar?  

Türkiye’nin nasıl merhametsiz faşist bir Atatürkçü diktayla yönetildiğini itiraf etmek zorunda kalan hükümetin başı Erdoğan, eşinin örtüsünden dolayı bir dostunu GATA’da ziyaret edememesinin elem ve kederini dile getirmesini MHP, en azından partili kadınların hatırına desteklemek yerine, alçakça alay konusu yaparak buyurganların yanında yer alması, hiçbir gerekçeyle örtbas edilemez ve bilmukabele tarzında bir haklılık savunması yapılamaz. Müslüman kadının imansal şerefi olan örtüsüyle ilgili baskılar, zulümler ve aşağılanmalar ortadayken; MHP’nin Başbakan Erdoğan’ı eleştirebilmek maksadıyla “türbanı” meze yapması, muhakeme edebilen MHP’lilerin dikkatini çekmeli ve yönetimlerinin hangi faşist düşüncede olduklarını kavramalarına bir ipucu olmalıdır. Böylece MHP’nin şehit törenlerinde evlatlarının ve kardeşlerinin tabutlarına sarılarak hıçkırıklar içinde ağlayan Müslüman ebeveynleri de milliyetçilik manipülasyonuyla nasıl sömürdükleri, artık tartışılmazdır.

Aslında iktidardaki Başbakan Erdoğan’ın da şikâyet hakkı yoktur. 7 yıldır iktidarda ve meclis çoğunluğu bulunmasına rağmen; neden anayasayı değiştirebilecek cesur adımları atmak suretiyle türban, açılım ve kangrenleşmiş sorunları çözemiyor? Barbar Anıtkabir Tapınak Şövalyeleriyle çıkabilecek bir gerginliği bahane etmesi, adalet ve hürriyet umuduyla yanıp tutuşan halka bir ihanet değil mi? Halk; şövalyeleri mi, yoksa onu mu iktidara getirdi?  Gereğini yapsın ki ne hayıflansın ne de iktidarsız bir hükümet siluetine bürünsün…

Unutmamalıdırlar ki hükümet dik durup doğru ve dürüst olursa, halkta aynı duruşu gösterir, böylece ne sapan muhalefet ne de azgın şövalyeler kendilerine hiçbir zarar veremezler…

MHP, iki yıl önceki haddi aşan aşkının lanetine çarpılan bir il başkanının  Başbakan Erdoğan’ı ikinci peygamber sapkınlığı ve Başbakan Erdoğan’ın da söz konusu kişiyi il genel meclis üyeliğine seçtirmesini referans göstererek mecliste yıkıcı bir provokatörlüğe kalkışması; aklıma “neden aynı tepkiyi APO’yu idamdan kurtaran liderleri Devlet Bahçeli ve eski bakanları içinde göstermediler” sorusu takıldı. Devlet Bahçeli’nin affedilmez bu ihanetine karşılık, kendisini yeniden lider seçmediler mi? Öyleyse, kendi rezilliklerini değil de neden AKP’nin sıradan bir il başkanını tartışıyorlar? Yoksa niyetleri GATA despotizmine meşruiyet kazandırmak mı?

Acaba Başbakan Erdoğan’ın eski il başkanını partiden istifa ettirmesi misali, aynı duyarlılığı ve dürüstlüğü MHP de göstermeye cesaret edip, Devlet Bahçeli’yi liderlikten ve partiden ihraç edebilecek yahut istifasını talep edebilecekler mi?

Devlet Bahçeli ve kadrosunun iktidarda olduğu sırada APO’yu idamdan kurtarıp PKK’yı semizlettiklerinde; neden ülkücüler sessiz kaldılar? Yoksa iktidarın ganimetleri daha önceliklimiydi ki kalplerini boşaltıp keselerini doldurmayı tercih etmişlerdi? Ya da İslam, halk ve özgürlük düşmanı komutanlar gibi onlarda mı AKP’yi irtica ve PKK’dan daha tehlikeli bir paranoya içindedirler?   

Bugün uyanmasanız da yarın mutlaka uyanacaksınız…

Ruhen çorak öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, iyi ve dürüstlüğün tüketildiği, merhametin ve adaletin süpürüldüğü ve birinin diğerinden daha beter olduğu bir karanlıkta kudurukların peşine takılmış sürünüyor ama farkında bile olamıyoruz. Önce kedimize bakalım, sonra başkalarına!

 Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider. C.Bruno

           

İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak…

İçinde her şeyin cereyan ettiği dünya gibi namütenahi geniş bir laboratuara sahip insanoğlunun yaşadığı süreli hayatı muhakeme edemeyip, körü körüne birilerinin yahut batıl fikirlerin ardına takılarak tutsak olmaları, ne kadar akılsız ve ahmak olduklarına açık bir delildir. Aklını kullanamadıktan sonra aklın olması ne ifade eder? Yoksa akıllarını kullanabilecekleri özgür bir iradeleri bulunmadığından mı zilletten sakınamıyorlar?   

Bir saniye sonrasının belirsizliğini kabul ettikleri halde kozmetik üründen ibaret geçici makam, şöhret, para ve iktidar hırslarını dizginleyemeyip, kendilerinden daha üstün addederek fayda ve hidayet verici sandıkları çıkarcı fırsatçılardan menfaat veya himmet umabilmeleri, kadersel değilse nedir? Sahip olunanların lütuf ya da lanet olabileceğini kestiremeyenlerin iddiaları ancak çöpsel döküntülerdir. Aklın bilimsel tanımının tüm kurallarına haiz ve görsellikte başarı elde etmiş olanların gerçeğe odaklanamamalarının sebebi “benlik” olabilir mi? Oysa akıllıya “ben” yakışmayacağı her ne kadar tartışılmaz ise de, maalesef kariyerleri, unvanları, popülariteleri ve kazanımları sanki akıllı oldukları bir rehber yanılgısı doğurduğundan kendileri gibi sefihsel kitleleri peşlerinden sürükleyebilmektedirler.

İster din, ister bilim, ister siyaset, ister askeri, ister sanat, isterse medya alanlarında olsun sultalaştırılan kimselerden hakkaniyet ve erdemlik beklenemez. Benlikleri kabartan şan, iltifat ve övgüler böbürlenmeye, dolayısıyla hata ve yanlışı reddetmelerine neden olmaktadır ki böylece en dahi bilgeler, liderler, alimler veya kahramanlar olarak tanrılaşma süreci başlamakta, mezara kadar bir daha geri dönüşü olmamaktadır.

Hâlbuki Hz. Ömer; “Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir” diyerek, makamı, gücü ve egemenliği ne olursa olsun her şeyden önce yaratık bir insan olduğunu özenle vurgulamış, hilkatteki diğer eşlerinden hiçbir farkı olmadığını, aksine yükümlülüğünden dolayı onların efendisi değil hizmetkârı olduğunun altını çizerek, bizzat yaşamına geçirmiştir.

Yaklaşık 100’e yakın ülke dolaşıp temaslarda bulunmuş, Türkiye gibi kavramsal katliamların, ölümcül fikir çatışmalarının, baskı ve dayatmaların, hoşgörüsüzlüğün, müsamahasızlığın, çıkarcılığın, yasakçılığın, aldatıcılığın, fırsatçılığın, egoistliğin ve düşmanlığın olduğu bir devlete ve tavana rastlamadım. Evet, totaliter ideolojisi adına halkına hasım bir devlet ve taşeron efendiler Türkiye’yi kuşatmış, tarihin hiçbir döneminde özgüvenini yitirmemiş ve aşağılık bir komplekse kapılmamış halkımız, birbirine zıt düşünce ve inançların yoğun baskısından melezleşmekten, dolayısıyla neyin doğru veya yanlış, iyi veya kötü olduğunu sorgulayamama köleliğinden kurtulamamıştır.

Tecrübelerim ışığında gerçeğe hedeflenmemle birlikte insanların değil, Yaratıcı’mın nezdinde makbul olmaya gayret etmiş, asla bir fayda yahut zarar sağlamaya güçleri bulunmayan insanların hürmet ve tazimlerini iterek, doğruluk ve dürüstlükten asla taviz vermemeye çalıştım. Zannın, kusur araştırmanın, ayıpları deşifre etmenin ve arkadan çekiştirmenin günah oluşu ve insanlıkla bağdaşmamasından ötürü ısrarla kaçınmış, inandığım değerlere ve insanlığa zarar veren kimseleri engelleyebilmek maksadıyla yüzde yüz emin olduğum gerçekleri uyarısal bir açıklamayla duyurmayı vazgeçilmez bir görev addettim. Çünkü çeşitli menfaatler pazarlığında haksızlık ve tertipler karşısında göz yumarak; ne inancıma ne de güvenen insanlara ihanet edip, dilsiz bir şeytan olmaktan sakındım.

Allan nezdinde makbul olan bir kimseye bütün insanlar yüz çevirse ona bir zarar gelir mi? Allah indinde makbul olmayan bir kimseye bütün insanların saygı ve ikramı ona bir fayda sağlar mı?

Unutulmamalıdır ki önemli olan fani kişiler değil, baki değerler ve erdemli kitleleri arttırmaktır.  

Yalancıların, riyakârların ve bozguncuların itibar gördüğü Türkiye, artık özüne dönmeli; şeref, dürüstlük, cesaret ve adaletle yâd edilen atalarıyla özdeşleşmelidirler.

Kadavra milliyetçiliği yerine insan milliyetçiliğini temel almayan toplumlar, hayvanlar gibi birbiriyle dalaşmaktan, bozgunculuktan, katletmekten ve horlayarak yakıp yıkmaktan vazgeçmezler. Çünkü onlar için vicdanlı bir insan olmak değil gaddar bir ırk önemlidir. Kadavramsı hiçbir milliyetçi düşünce, İslam’la bağdaşmadığı gibi başka bir dinle de örtüşemez. Çünkü din, insani değerlerin var olma amacı ve çekirdeğidir.  

İyonluların balıktan, Darwinistlerin maymundan ve MHP’lilerin de kurt’tan geldiğine inanmaları, evrimci anlayışların nasıl hayvanlara özendiklerini orta koymakta, bundan dolayı insanca sevgi, merhamet ve barış içinde yaşamak yerine hayvanca üstünlük güdüsü taşıyarak, sadece vahşice saldırmak ve kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımak istememektedirler. İşte CHP ve MHP’nin açılıma karşı direnmelerinin altında yatan gerçekte budur. Önemli olan insan olmak değil, ya Türk ya da Atatürkçü olmak zorundasın…

Milliyetçilikle İslam’ın birbirine düşman düşünceler olduğu gerçeği istikametinde MHP’nin ilkelerini savunan kimseler, asla Müslüman değillerdir. Atalarımızı örnek aldığımızda milliyetçi de değillerdir. Sadece kurtçu evrimcilerdir. Zaten İslam hasmı olmalarından ve Müslümanlıktan tiksinmelerinden ataist CHP’yi muhatap bile almıyorum. Irkçı akıllarına çok güvenip akıl seviyesini aşamadıklarından dolayı vahiy ve ilhamdan mahrum kalmışlar, insani değerleri de sindirememişlerdir.

Bir toplumu ırkıyla değerlendirip ötekileri dışlamaktan daha kötü davranış ne olabilir? Hangi ırkın daha üstün olduğunu kadavra zihniyetiyle hükmedenler yüzünden sevgi ve barış doğranmadı mı? Yaratıcı’nın dilediği gibi insanları farklı bölgeler ve milletlerde yaratmasına nasıl bir akıl sınıflandırma yapabilir? Şüphesiz hayvani akıllar…      

Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” Hucurât 11   

İnsanı insan yapan ve diğer yaratıklardan ayıran en önemli özellik; sorgulayabilmesi, yaşadığı hayatla fikir ve inançlarını örtüştürebilecek bir kıyaslayamaya gitmesi ve tutkusunda haddi aşmamasıdır. İdol bellediği kendi gibi yaratığa tanrısal imani bir bağlılık göstermemesi, hata ve kusurlarını sahiplenmemesi, gerçek amacını dikkatle takip etmeyip bedenen sağlıklı olduğu halde aklen özürlü davranması, onun akli muvazenesi konusunda gerekli ipucu vermektedir.

Neredeyse herkesin bukalemun misali sürüngenlere dönüştüğü öyle bir dünyada cebelleşiyoruz ki, lehine sandığının aslında seni yok etme emelleri taşıyan samimiyetsiz bir canavar olduğunu idrak edemiyor, öldürmekten beter mahvettiğini kavrayamıyoruz.

Pazar günü göz attığım masonik bir mafya kanalında program yapan Ruhat Mengi adlı gazeteciyle ilgili http://mehmetalisadoglu.blogspot.com/  adlı sitemde yayınladığım “Bir bakan ve bir gazeteci” başlıklı yazımda, kendisinin sinsi bir Türkiye düşmanı olduğunu açıklamış, Türkiye’ye olan güvensizliğinden, Müslüman kimliğinden, gelenekleri ve görüntüsünden nefret ederek, borç-harç içinde doğumlarını dahi İngiltere’de yapıp, kızlarının gelecek garantilerini İngiliz vatandaşlığında tercih kılarak, hırs ve ihtirasından değil Türkiye’yi, dünyayı bile yakabilecek bir karakterde olduğunu izah etmiştim. Sözde Türkiye sevdalısı imajı ve ahkâmıyla halkımız karşısına çıkıp, sırf Müslüman referansından ötürü hükümete ve irtica adına Müslümanlara çatabilmesini takdirlerinize bırakıyor, amaçlarından emin olmadığınız riyakârlara kesinlikle güvenmemenizi, dolduruşlarına gelmemenizi ve sözlerine itibar etmemenizi dikkatinize sunuyorum. Çünkü zerrecik bir zehri dahi neslimizi yabancılaştırmaya ve merhametten yoksun bırakmaya yetmektedir.

Azılı mason, bölücü ve vahiy düşmanı Ruhat Mengi’yi dizginleyebilmek için babası Mehmet Ünaldı’nın muhafazakârlığını öne çıkarmaya çalışan bazı köşe yazarları öyle ahmak ve bilgisiz bir karmaşa içindedirler ki; birçok peygamberin babaları, eşleri, çocukları ve en yakın akrabalarını nasıl hidayete ulaştıramadıklarını ve kâfirlerle işbirliği yaparak peygamberleri öldürmek istedikleri, ayrıca hidayete ulaştıracak olanın sadece ve sadece Allah olduğu gerçeği ayetlerde de sabitken, neden Ruhat Mengi gibi bir ajan-provokatörü söz dinleyebileceği hezeyanıyla meşrulaştırmaya çalıştıklarını anlamakta zorluk çekiyorum. Acaba Mengi, Türkiye’yi seven özde bir Atatürkçü, milliyetçi ve tabii ki Müslüman olmadığına göre kimdir?       

Herkes üstüne yüklenen görevi yapmakta, kötülüklerin elçisi şeytan yok olmadığı müddetçe de bu gidişe mani olunamayacaktır. Bırakın saldırsınlar, bırakın küfretsinler, bırakın savaşsınlar, bırakın kinlerini kussunlar… Peki, sen niye kendini onlara beğendirmek için dinini, vatanını ve değerlerini eğip büküyor ve münafıkça bedel biçebiliyorsun?

Uluyanların ulumalarına dik durmayıp sinerek yanlarında yer edinebilmek arayışında olanlardan daha onursuz ve kişiliksiz kim olabilir?   

Ezana dahi tahammül edemeyen CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın büyük bir keyif ve dikkatle izlediği Cübbeli, onun hidayete gelebileceğini iddia etmektedir. Acaba Cübbeli peygamberlerden üstün mü ki ömrü vahye sövmekle ve savaşmakla geçmiş, milletini bölmek, kırmak ve zulmetmekle harcamış yaşlı ve zorba Baykal’ı, Firavun misali ölümüne bir kulaç kala imana kavuşturacak? Üstelik Firavun’un ölüm anındaki imanı bile Allah tarafından kabul edilmemişken!

 “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan.44            

İnsanların Allah’ça tayin edilmiş ırkları, dinleri ve inançları ne olursa olsun öncelikle erdemli ve faziletli olup olmadıkları önem taşımalıdır. Her yaratığın doğuştan ölümle nişanlanarak dünyaya geldikleri unutulmamalı, fıtratsal ırklar, dinler ve inançlara tahammül gösterilmeli; ateist olan, ineğe tapan ya da anıtkabire gidip Atatürk’ten yardım umanlar horlanmamalı, doğruya kavuşabilmeleri temennisinde bulunarak hüsnüniyet içinde hak ve hukuka riayet edilmelidir. Ama her kim inancından veya ırkından dolayı seni aşağılıyor ve saldırıyorsa, asla boyun eğmeyip İstiklal mücadelesi vermenin de en tabii hak olduğu unutulmamalıdır. Hiç kimse diğerine kendini beğendirmek ve hoşnut etmek zorunda değildir. Böyle kimseler özgüveni olmayan ve inancında kararsız asalaklardır ki, zaten barbarlığı cesaretlendiren ve egemen kılanda bunlardır.

Bırak kimin neye inandığı veya hangi ırka mensup olduğu arayışını, sen kimsin ve nesin önce ona bak…

 “Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız. Montaigne

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”  Hucurât. 13

Org. Başbuğ, savcı ve hâkimleri tehdit ediyor…

Bugüne kadar halkı ve seçtiği hükümetleri psikolojik baskı altında tutarak hegemonyalığı altında yöneten Genelkurmay, inançlı-cesur savcı ve hâkimlerin adalet lehine kararlılıklarından fevkalade rahatsız olup, tehdit ve şantajı caydırıcı bir silah olarak kullanmaktan kaçınmamaktadır. Doğrudan katliama yönelik yapılmak istenen kanlı planların üzerine giderek, suçlu üyelerine hak ettikleri cezalara çarptırmak ve ordudan dışlamak yerine; tüm Türkiye’ye meydan okuyarak ya acımasız ihanetleri halkıyla paylaşan TSK’nın şerefli üyelerini ya haklarında dava açıp yargılamaya başlayan yargı üyelerini ya onurlu medya mensuplarını ya da hükümeti hedef alarak, sabırlarının taştığını haykırmak suretiyle hukuk dışı isyanları örtbas edebilmek amacıyla bundan böyle hiçbir ihanetin deşifre edilmemesini, soruşturmaların durdurulmasını ve sürmekte olan davaların da kapatılmasını; salmaya çalıştığı korkuyla önleyebilme çabaları, Türkiye’de egemen olan rejim gerçeğini ortaya koymaktadır.   

Hâlbuki iç güvenlikten sorumlu polis teşkilatı, “çürük elma” diye yaftaladıkları Genel Müdürlerinden polisine kadar yasa dışı olaylara karışmış her mensubunu gözaltına alarak yargıya teslim etme erdemliğinde bulunup, içindeki kirlileri adalet ve millet aşkı adına kesinlikle sahiplenmemektedir. Aynı hukuksal saygıyı, adil duruşu ve millet sevgisini göstermekle yükümlü olan Org. Başbuğ, kendi “kurtlu armutlarını” haklayarak yargıya teslim etmek yerine, feryadı basarak hedef şaşırtmaktadır.  

Org.Başbuğ’un örtülü suçladığı savcı ve hâkimler, TSK’yi yıpratmaya yönelik kanunsuz ne bir iddia hazırlamış ne de dava açarak bir kastın içinde bulunmuşlardır. Sadece bozguncu hainlerin kurdukları terör örgütleri ve hazırladıkları belgelerin doğruluğunu incelemişler, kanıtsal raporlarla son derece hassas ve ciddi bir araştırmaya koyulup, bütün baskılara rağmen adı geçenleri sorgulamak faziletinde bulunarak, belgelerde yazılı olanlarla karşılaştırmak suretiyle doğruluğuna karar kıldıktan sonra devletin ve halkın bütünlüğü, huzur ve güvenliği adına terörist suçluların hesap vermesinde kararlılık göstermektedirler. 

Hatırlayacağınız üzere ulumalara kulaklarını tıkayan, tehditlere pabuç bırakmayan hukuk ve adalet yanlısı yargı üyelerinden Van savcısı Ferhat Sarıkaya, Şemdinli olaylarından sorumlu tuttuğu eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve askerler hakkında dava açmış, akabinde despot bir karşılığa uğrayarak, söz konusu suçluların yargılanamayacağı ültimatomuyla önce disiplin cezasına çarptırılmış, sonra görevini kötüye kullanma gerekçesiyle savcılıktan el çektirilip yaşamı boyunca hiçbir kamu kuruluşunda görev yapmama gibi bir zorbalığa mahkûm edilmişti. İşte rejim; nerede hukuk…

 Gerek CHP, gerek HSYK, gerek yüksek yargı, gerekse ataist baro ve sendikalar, Genelkurmay’dan icazet almadan adım atmazlar. Aynı dilde konuşur, aynı düşüncede tepki gösterir ve aynı duruşu sergileyerek, ideolojileri doğrultusunda kenetlenirler.

Yetkili üst kurumlarca imzası onaylanan isyancı Albay Dursun Çiçek’in hala ısrarla korunabilmesi ve masum addedilerek görevini sürdürebilmesi, hangi gerekçeyle savunulabilir?

Org. Başbuğ, “Biz bütün bu olayların, bize karşı yapılanların arka planını biliyoruz. Ama birileri gereğini yapar diye susuyoruz, devlet adamı olmanın gereği olarak susuyoruz. Devlete ve hukuka saygımız var ama bunun da bir sınırı var. Eğer bu sınır aşılırsa bildiklerimizi halkla paylaşmaya başlayacağız. Bizim de elimizde pek çok bilgi var. Bunları açıklamak zorunda kalacağız. Biz öyle lafla yapmayız başkaları gibi, somut verileri koyarak yaparız…” açıklamaları, açık bir şantaj ve gözdağıdır. Bugüne kadar belgelerin düzmece ve mensuplarının iftiraya uğradığına dair tek bir şikâyette bulunmuşlar mı, yoksa kanıtları yok edebilmek için panikle evrakların orijinallerini mi imhaya koyulmuşlardır?

Eğer bütün bu darbe hazırlıklarının komplosal bir arka planı var ve Genelkurmay’da susuyor ise; nasıl oluyor da devletin yargısı böylesi bir senaryoda başrol oynuyor? Birilerinin gereğini yapması için sustukları ifadesiyle hükümeti kastediyorsa, neden haftada birkaç kez görüştüğü Başbakan’a hiçbir şey söylemiyor da, medya aracılığıyla şantaja ve tehdide başvuruyor? Şayet bildiği şeyleri doğru varsayarsak, birilerinden mi korkup da sustuğunu ve neden bugüne kadar bekleyip bildiklerini yargı ve halkla paylaşmadığını açıklayabilir mi? Söylediklerini kanıtlayamaz ise; darbecilere arka çıkmaktan, delilleri karartmaktan, yargıyı töhmet altında bırakmaktan, rütbe ve makamını çıkar amaçlı kullanmaktan, hukuk dışı plan ve eylemleri cesaretlendirmekten yargılanmalı ve zaten kalması gereken o kotlukta daha fazla oturmamalıdır!

Hükümeti, yargıyı, şerefli gazetecileri, diktatörlük ve darbe karşıtı halkı TSK’ya karşı bir düşmanmış gibi empoze eden Org. Başbuğ, ya elinde somut ne varsa açıklayacak ya da lafla milletin ordusuyla milleti sindirmekten vazgeçecek… 

Org. Başbuğ’un ihanet eden kötü amaçlı kanunsuz general ve subayların üzerine gidilmesini TSK ile özdeşleştirmesi o kadar yıkıcı ve aşındırıcı bir hezeyandır ki, derhal bu söyleminden vazgeçmeli ve TSK’yı gaddar ve hain darbecilerle birlikte anmamalıdır.

Milletimizin resmi veya sivil hiçbir bireyi TSK’ya saldırmaz, güç ve bütünlüğünü acze uğratacak herhangi bir düşünce ve eylemin içinde yer almaz. Ancak aşırı ataist ideolojinin şövalyeleri, irtica ve bölücülük adına milletimizin dini ve etnik kitlelerine öyle düşmanca tavır almışlardır ki sanki “kendi halkını düşman gören bir ordu” görüntüsüyle birlik ve beraberliğimizi doğramışlardır. Bu sebeple Org Başbuğ, TSK ve milletin düşmanını dışarıda değil, tıpkı polis teşkilatındaki gibi içeride arayıp empati yapmalı, hassasiyetle gerçeği aydınlatmaya çalışan yargıya, özgürlük savaşçısı gazetecilere ya da huzur ve güven içinde korkusuzca yaşamak isteyen halkı hedef almayıp, bulunduğu makamın sorumluluğuyla tehditkâr beyanatlardan kaçınmalıdır. Ayrıca suçlular o kadar aleni ki aramasına bile gerek bulunmamakta, yeter ki gölge yapıp yargıyı ve adaleti engellememeye özen göstermelidir. Tabii ki o çetenin ideolojik bir üyesi değilse!    

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, âdeta ülke cumhuriyetle yönetilmiyormuş gibi totaliter bir diktatör edasıyla TSK’nın değişmeyeceğini vurgulayarak, tıpkı “eski tas eski hamam” misali putperest ideolojiye sahip olmayanlara devlette ve sokakta göz açtırılmayacağını, gerekirse katliamsı darbelerin de mubah sayılabileceğini örtülü bir üslupla ifade edebilmektedir. Kuruluş felsefesi temelinin “Atatürk sevgisi ve ulus devlet” olduğunu, dolaysıyla Türk silahlı Kuvvetlerinin değişmeyeceğini ve değiştirilemeyeceğini üzerine basarak dikte eden Org. Başbuğ, dolaylı olarak milletin hiçbir düşünce, tercih ve iradesinin mevzubahis olmadığını, böylece seçimlerin, meclisin, hükümetin ve canını veren şehitlerin tutsak bir köleden farksız önlerine sunulandan öte hiçbir talep hakları bulunmadığını belirterek, açıkça meydan okumasını sürdürebilmektedir. Hiç kimse ama hiç kimsenin özgür bir anayasanın hayaline kapılmaması uyarısında bulunan Org. Başbuğ, atılacak en ufak bir adımda, her an hazır ve tetikte bekleyen Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini karşılarında bulacaklarını itiraf edebilmektedir.

Org. Başbuğ, kükreyerek Türk Ordusunun Muz Cumhuriyetinin bir ordusu olmadığı haklı uyarısını yaparken; sindirmeye çalıştığı Türk milletinin de bir Muz milleti olmadığını hatırlamasını isterim. Bu sebeple orduyu milletten ayrı tutmaya çalışan bir anlayış, ülkemiz aleyhine en tehlikeli anlayıştır…  

Neden hiç demokrasi sözcüğünü kullanmadığımı ve bayraktarlığını yaparak insanları kandırmadığımı; ya Allah’ın ve kaderin egemenliğine ya da monarşi veya diktoryaya karşı siyasi literatüre sokulan bir manipülasyon olduğunu düşündünüz mü? Sözde demokrasi anlayışıyla vekilleri, meclisi ve hükümeti seçersiniz ama hükümetin ve devletin başları, bırakın dilediğiniz özgürlükte lehinize kanun yapmalarını, eşlerini dahi çizilen sınırların içine sokamamakta, özel izinlerle kapıyı aralama acziyeti içinde kıvranabilmektedirler. Tıpkı hapishanedeki mahkûmlar gibi! Demokrasi, resmi ideolojilerin ve sistemin otoriter yapısını kamufle edebilmek amacıyla kullanılan bir aldatmacadır. Onun için darbecisi de yandaşı da gerçeklerden habersiz ahmaklarda demokrasiden dem vurur ama demokrasinin nasıl bir düzmece olduğunu araştırıp öğrenmeye kalkışmazlar…

Başbakanın eşi bile bir hastayı ziyaret maksadıyla türbanından dolayı emrindeki hastaneye gidemiyorsa, sokaktaki vatandaşın vay haline. İşte demokrasi, nerede hürriyet!    

Dini inançlardan dolayı süre gelen yasakların ve bölücülüğün en radikal uygulayıcısı olan Genelkurmay, Başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla Başbakan eşinin GATA’ya alınmamasıyla ilgili yaptığı açıklama; kimi politikacı ve köşe yazarı zavallılarca iyi okunamamış, özrü kabahatinden daha sarsıcı duygudaşlığı alkışa neden olmuştu. Bakın, Org. Başbuğ ne demişti. Sayın Başbakan’ın eşinin GATA’yı ziyareti konusunda bir şeyler söylenmesi kanaatindeyim. Tabii bu olayda aslında ben baktığım zaman Sayın Başbakan’ın eşi var olayda. Çok sevdiğimiz saydığımız bir sanatkâr Nejat Uygur var. Ki o da bir asker çocuğuymuş. Bir de tabii ki Sayın Nejat Uygur’un eşi var. Şimdi üçü olayın odağında. Açıkça söyleyeyim, bu özel bir durum. Altını çizmemiz lazım. Bu nedenle de bu özel durumlarda olaylara insani boyuttan bakmak doğru olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu olay, tabii bu kapsamda özel de olduğu için gerçekten insani boyut içeriyor.”

Genelkurmay Başkanın ziyaretin yasaklanmasıyla ilgili elemsi gerekçeleri öylesine ürkütücüydü ki, insanlık dışı skandala Nejat Uygur, eşi ve Başbakan’ın eşi muhatap olduğundan özel bir durum ihtiva ettiğini, bundan dolayı insani boyut içerdiğinden savunulmasının mümkün olmadığını söyleyebilmektedir. Org. Başbuğ’un tamamen materyalist burjuvazi anlayışıyla sosyal statüsü ve gücü olmayan halkı dışlaması ve aşağılaması, yasaktan da daha derin bir sorunu açığa çıkarmıştır. Türkiye’de vahye inanmak ve iman etmenin nasıl bir sınıfa mahkûm edildiğini ortaya koyan bu anlayışla sevgi, barış ve eşit hakları tesis edebilmek mümkün müdür? İşte Atatürkçülük; nerede eşitlik!

Keşke bu olayın yaşanmamasını ifade eden Org. Başbuğ, nasıl bir mantık güdüyor ki olayı özelleştirebilmekte ve genelleştirilmemesinin altını çizerek, milyonlarca şehit ve şehit adayı eşi, anası ve kızının türbanı türban gibi görsel inanç ve ibadet özgürlüklerinin olamayacağı düşüncesiyle insan saymayabilmekte, çağdışı yasakları himaye edebilmektedir. Acaba Başbakan’ın eşi, söz konusu sanatçı ve eşinin üzüntüleri insani boyut içeriyor da, binlerce vatan evladının zulümsel gözyaşı ve ağıtlarının insani hiçbir değeri yok mu? Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir. Platon

Silahlı Kuvvetlerde subayların yaptığı hataların kişilerle sınırlı kalmadığından ve kişilerin yaptığı hataların kuruma mal edilmesinden sözde dert yanarak, Ekim ayından beri sürekli gündemde olmaktan ve gündemin tepesinde yer almaktan rahatsızlığını dile getiren Org. Başbuğ; acaba bunun tek sorumlusunun suçlulara kol-kanat geren davranışının olduğunu hiç sorguladı mı?

Algıyı oluşturan yargı mı, yoksa yargıyı engellemeye çalışan kendileri mi? Diğer bir anlatımla, Genelkurmay sözcülerinin her platformda söz kondurmayı sindiremediği suçlu mensuplarının yargı tanımaz cesaretlerinin arkasındaki gücün TSK olduğu imajı, otomatikman yanlışların kişisel boyutta kalmayıp kurumsallaşmasına yol açmaktadır. Eğer iddia ettikleri gibi hiyerarşi düzenindeki askeri savcıları bağımsız olsalardı, zaten bu bağışlanamaz hain planlar ne sivil yargıya ne de kamuoyuna akseder, olayların detayı bu kadar büyümeden ve dillenmeden gerekli müdahalede bulunurlardı.

Onun içindir ki özdeki gerçekler, öyle samimiyetsiz ve kabadayısal sözlerle gizlenemez. Verilecek zerrecik taviz, şantaj ve tehditlere boyun eğmek, gelecekteki dehşetin bir motivasyonu olacağını hiç kimse aklından çıkarmamalıdır…

Vicdanının sesini dinleyip adaletle muhakeme edebilen bir Genelkurmay Başkanı ayırıma geçit vermiyor, o emekliye ayrılıp yerine geçen ise, tecridin simgesi haline gelen türbanı, namazı ve imanı tekrar yasaklayıp bölücülük suçu işliyor. İşte Hilmi Özkök ile Yaşar Büyükanıt farkı…

Akıl ve duyguların kilitlendiği ve bir türlü çözülemeyen nokta ise; anayasadaki görevi açık bir şeffaflıkta belli olan Genelkurmay, nasıl oluyor da başka bir devletmiş veya işgal gücüymüş gibi dilediği tasarrufu kendinde görebiliyor ve ideolojisi temelinde yaptırımlara gidebiliyor? Bu durumda Genelkurmay anayasanın üstünde bağımsız bir güç mü, yoksa yetkilerini anayasadan almayan bir işgalci mi?

İşte Genelkurmay; nerede millet, nerede meclis, nerede hükümet ve nerede yargı!

Diktatörlük çığırtkanları o kadar insafsız bir manipülasyonla halkın kanına giriyorlar ki, örneğin Cübbeli Ahmet Hoca’yı CHP’ye peşkeş çeken Fatih Altaylı adlı pornografik gazeteci özenle seçilerek, bir devlet memurunun şantaj ve tehdidinin borazanlığını yapabilmektedir. Haçlı General Çetin Doğan’ın ifadesiyle; o, darbecilerin sadık bir köpeği mi? Şükürler olsun ki onurlu, cesur ve dürüst gazetecilerimiz var da, ihanetleri bir bir öğrenebiliyoruz. Yine şükürler olsun ki HSYK’da bakan ve müsteşarın söz hakkı var da, hainleri yargılayan şerefli ve adil savcı ve hâkimlerimize dokunulamıyor.

Cuntanın sadık köpeği Fatih Altaylı, Org. Başbuğ’un sözlerini bir tanrı buyruğuymuş gibi milletimize duyurarak korkutmaya çalışıyor ve güya Silahlı Kuvvetlerine sistematik düşmanlık besleyen gruplar olduğu gerekçesiyle ciddi kaygıları bulunduğunu ileri sürebiliyor. Suçluların masum, adalet arayanların suçlu olduğu bir ülkede bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. O, gazeteci kartvizitiyle darbecilerin sözcülüğünü yapan kışkırtıcı bir ajan ve halkın sevip itibar ettiği hocaları derebeyi odaklarına pazarlayan bir riyakârdır.

Sözde siyasi parti kimliği taşıyan CHP ve MHP’nin Org. Başbuğ’un tartışılmaz şantaj ve tehdidine kulak verilmesi gerekliliğini vurgulayarak,  feryadın herkesçe duyulmasına ihtar çekmeleri, onların kimler adına ve ne amaçla politika güttüklerini ortaya koymaktadır. Zaten CHP’nin siyasette var olma amacı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine meşruiyet kazandırmak, siyasi arenada sözcülüğünü yapmak ve zenginleşmek değil midir? Tek amaçları İslam’ı laikleştirerek tamamen etkisiz kılmak, Kürtleri yok etmek, adil bir düzenin kurulmasına set olmak ve modernlik adına Türkiye’yi putperestleştirip cinselleştirmektir.   

Ya MHP? Allah-Bismillah çeken o ülkücüler, nasıl oluyor da darbeci cuntanın sağ fraksiyonu Devlet Bahçeli ve ekibini destekleyebiliyor? Artık CHP’leşen bir MHP’yi nasıl hazmedebiliyorlar? Canlarını feda etmelerine, yıllarca işkenceler altında hapis yatmalarına neden olan davalarını müdafaa etmelerinden dolayı darbecilerin ağır zulümlerine maruz kalmadılar mı? Peki, şimdi ne değişti? Yoksa Allah-Bismillah’ı bırakıp uluyan kurtlar mı dönüştüler?

“İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak” başlıklı yazımda Bahçeli yönetimindeki MHP gerçeklerinden bahsettiğimden uluyan kurtlardan o kadar küfürlü tepkiler aldım ki, nerede o eski imanlı ülkücüler sorgusu içinde kendilerini anmaktan duramadım. Ergenekon terör örgütünün kurucularından, Deniz Kuvvetlerindeki isyanın senaristi, yöneticisi, başkanı ve askerlerin rotasını çizen azılı haçlı ve terörist başı Doğu Perinçek’in işbirlikçisi Aziz Nesin’in Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı aşağılayıp ülkemizi kan gölüne çevirme girişimiyle ilgili duruşumdan dolayı şahsıma en çok destek veren ülkücülerin yanı sıra merhum Alpaslan Türkeş’in bizzat arayarak, “büyük bir faciayı engelledin, tebrik ederim” sözlerini unutmadım ve aradan 17 yıl gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen ilk defa açıklamakta hiçbir mahsur görmüyorum. Çünkü ülkücülerin manevi değerlerini biçen bir Bahçeli yönetiminin korkunç tehlikesine dikkat çekerek, samimi ülkücü kardeşlerimi uyarmayı ve daha fazla tahrip olmadan gerekli önlemleri almalarını yeğledim.

Artık öyle evrimleştiler ki, birkaç yıl önce haberleri izlerken, Devlet Bahçeli’nin sanırım Sakarya’da bir ilçeyi ziyaret ettiği sırada karşılama komitesinde bulunan bir MHP’li, kurt gibi ulumaya başlamış, bunun üzerine Bahçeli hiddetlenerek, derhal ocaktan atılma emrini vermişti. Bu ilkel ve hayvani ilhamın medyanın gözü önünde cereyan ettiğinden mi Bahçeli tepki göstermişti, bilemiyorum. Ancak manevi değerleri kuvvetli ülkücülerin ne hale dönüştükleri fevkalade düşündürücüydü.

Herkes kendi evini temizlerse sokaklar emin ve güler yüzlü erdemli insanlarla dolar…  

Bu sebeple Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, önce emrindeki kurumun kurtlu armutlarını temizleyip TSK’yı daha fazla yıpratmasın, ondan sonra çekinceleri var ise serzenişleri haklı görülsün.

En tehlikeli insan, boş insandır. Çünkü şeytan, boş insana musallat olur. Özellikle Deniz Kuvvetlerindeki putperest subaylar görevlerini yerine getirecek bir ortam bulamadıklarından mı, halk ve hükümet aleyhine olabilecek tüm planların içinde yer alabilmektedirler? Nasıl oluyor da APO dostu ve millet düşmanı Doğu Perinçek adlı bir terörist; Deniz Kuvvetlerine sızarak Karargâh Evlerinin başkanı olabiliyor, millete hizmet için orduya katılan evlatlarımızı uyuşturucu ve sekse müptela edebiliyor, rütbe vaadiyle kandırıp ihanetsel emellerinin tetikçiliğine azmedebiliyor, kurduğu şantaj yapılanmasıyla boyun eğmeyenlerin zaaflarını ve eşlerini ortaya dökebiliyor?  O teğmenlerin ebeveynleri; çocukları dine, vatana ve millete silah çeksin diye mi orduya gönderdiler?  

Acaba Türkiye’nin tek söz sahibi Genelkurmay’a haksız bir suçlama, eleştiri ve yargıda bulunabilecek bir babayiğit mi var ki, iddia ettikleri haksız ve insafsız bir saldırı veya karalamanın gerçekçiliği olabilsin!

“Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekir.”  Pascal

Yargıçlar da ilahiyatçılara benzedi…

Toplumların şah damarı “inanç ve adalet”‘tir. Böylesi hayati kuvvetleri düzenleyen, nefislerin suça veya harama meylini engelleyerek insanlığı pekiştiren din ve hukuk’tur. Eğer bir toplum da din ve hukuk yozlaştırılır, sultalaşan gücün buyruğu altına sokulup özlerini biçen yorumlara kalkışılırsa, ortada düzeni sağlayacak ne din kalır ne de hukuk. Tıpkı ilahiyatçıların vahyi silip hurafeleri din edinmeleri gibi, yargıçlar da hukuku ayaklar atına alıp baskın benlikleri etkisinde kıyasıya kutuplaşarak adaleti lağvetmekte, dolayısıyla çıkan kargaşa ve çatışmadan halk da ölümcül derin yaralar almaktadır.       

Oysa farklı düşünce, inanç, medeniyet ve kültürü zengin bir çeşit değil baskın aracı kullanarak kurumları ve halkı düşmansı kamplara ayıran resmi ideoloji, düzenin canı olan adaleti doğrayarak etkin güçlerin riyakâr mezesi yapmış, böylece insani değerlerden, hoşgörüden ve barıştan kopup sürekli birbirlerini eleştiren, yeren, dışlayan, hor ve hakir bırakan karmaşayı iktidar hırsı lehine meşrulaştırarak, birlik ve beraberlik yerle bir edilmiştir.   

Velev ki doğru olmuş olsa dahi devlet ve halk dirliğinin temeli olan adalet bayraktarları savcı ve hâkimlerin ayarlanması ya da ideolojiler çerçevesinde yönlendirilmesi gibi cinayetsi bir düşünceyi özellikle yargı üyelerinin ve sözde siyasilerin dile getirebilmeleri, apaçık bir intihardır. Zaten binbir meşakkat, çeşitli zorluk ve sıkıntılarla baş etmeye çalışan insanlar, eğer adaletin de eğilip büktürüldüğü, güçlere peşkeş çekildiği, sınıf, rütbe ve düşünceye göre biçim değiştirdiği, kayırıldığı veya müsamaha gösterildiği inancıyla bütünleşirlerse; bilinmelidir ki savaştan, depremden ve namütenahi felaketlerden çok daha korkunç bir sonun beklediği hayal olmasa gerek.

Hukuk karşısında dağdaki çoban-sokaktaki evsiz ile tepedeki cumhurbaşkanı-genelkurmay başkanı olmak üzere yerlisi yabancısı, dindarı Atatürkçüsü, yargıcı-sanığı her birey eşit olması gerekirken; maalesef resmi ve sosyal statüye, düşünce ve inanca göre ayrıcalıklı bir muamele yapılmakta, dolayısıyla tabela devleti olmaktan öteye gidemeyerek adaletin yerini derebeylik alıp, böylece hukuk adına ürkütücü dalaşmalarla kıyamet koparılmaktadır.        

Yüksek yargı, Danıştay, HSYK ve YARSAV gibi tamamen Atatürkçü ideolojik kurumların adalete ve vicdana meydan okuyucu duruşları hukuku paçavraya çevirmekte, suçlu yandaşlarını kollayabilmek amacıyla devleti ve milleti nasıl tahrip ettiklerini muhakeme dahi edemeyerek ortalığı kasıp kavurabilmektedirler. Hâlbuki eşit adalet dağıtmakla yükümlü savcı ya da hâkimler; gerek kendilerinin gerekse hakkında hüküm verecekleri kişilerin düşünce, inanç ve makamları ne olursa olsun adaletle şahitlik etmek zorundadırlar. Velev ki ana, baba ve yakınlarının aleyhine dahi olsa! Ancak böylesi bir hakkaniyet huzur ve güveni tesis eder; ne açlık, ne kıtlık, ne felaket ve ne de başka sıkıntılar, adaletin hüküm sürdüğü toplumlarda terörü, kaosu ve isyanı tetikleyecek sebepler olmaktan çıkarır.    

Milletimizi hunharca bölerek birbirine kıydıracak olan “irticayla mücadele eylem planı” ihanetiyle ilgili kamuoyuna deşifre olan belgeyi, eğer Genelkurmay Başkanı “bu bir kâğıt parçasıdır” diyebiliyorsa, o devletin bağımsız bir hukuk devleti olabilmesi mümkün müdür? Halkın seçtiği hükümeti sırf düşünce ve inancından dolayı devirebilmek için toplu katliamlar ve toplama kampları planlayan rütbeli teröristleri yargılayan onurlu ve vatanperver yargı üyelerinin adaletle hükmedebilmelerini önleyebilmek için yerlerini değiştirmek isteyen HSYK’nın hukuk ve adalet yanlısı olabileceği düşünülür mü? Kendi savcı ve hâkimlerini adaletsi kararlarından dolayı fişleyerek ve yaptırımlar uygulayarak totaliter ideolojilerinin egemenliğine çalışan yüksek yargının hukuk ve adalet kaygısı olabilir mi?

Bugüne kadar hükümetler ve halkın üzerindeki yaptırımını sürdüren ideolojik yargı, seçilmiş hükümetleri ve meclisi rutin işlerden sorumlu gelip geçici kukla görmelerinden kendilerine karşı olabilecek herhangi bir müdahaleyi hiç düşünmemişler, hukukun işlemesi ve adaletin yerini bulması yönünde atılan adımları bağımsızlıklarına saldırı feryadıyla halkı manipüleye koyulabilmişlerdir.    

Ergenekon terör örgütü üyesi olmak, görevi kötüye kullanmak, tehdit ve iftiradan hakkında toplanan kanıtlar doğrultusunda önce gözaltına alınıp sonra tutuklanan Erzincan Başsavcısıyla ilgili hukuka başkaldırabilecek kadar haddi aşan yargı üyeleri, Türkiye’nin nasıl bir diktatörlükle yönetildiğini ispatlamışlardır. Türkiye’de ilk defa bir başsavcının aranması, gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla ilgili şoksal tepkiler, bugüne kadar işlenen adaletsizliğin, ideolojik kayırımın ve suçluda olsalar otokratların dokunulmazlığına açık bir ispattır. Hukuk önünde şüpheli bir başsavcının sokaktaki vatandaştan ne ayrıcalığı var ki, onlar gözaltına alınıp tutuklanabiliyorlar da başsavcının gözaltına alınması ve tutuklanması sorun olabiliyor?     

Madem öyle; rejimin bağımsız bir hukuk devleti değil de ataist diktatörlükle yönetilen bir derebeylik olduğu itiraf edilsin de, millet haddini bilsin ve adalet umudu taşıyarak hak arama saflığına kalkışıp başını belaya sokmasın…

Suçun üzerine giden ve oligarşiye son vermek isteyen savcı ve hâkimleri hükümetin ayarladığı ve yönlendirdiği iddiası, akla, diğerlerini kimin ayarladığı ve yönlendirdiği sorusunu getirmektedir. Anayasada ki kanunlar ve yasalar anlaşılabilir bir açıklıkta değiller mi ki savcı ve hâkimlerin hukuksuzluk yaptığını, ne gariptir ki yargı üyeleri iddia edebilmektedir. Ancak diyeceksiniz ki Kur’an apaçık ortada ama değişik yorumlarla tamamen zıt fetvalar verilebilmekte, dolayısıyla insanlar neyin doğru veya yanlış olduğuna karar veremeyerek, serseri mayın misali patlayacakları ortamı bekliyorlar. Eğer yargı, kendi aralarında yıkıcı sorunlar yaşıyor ve tıpkı dinde olduğu gibi kişiye ve ideolojiye özel yorumlarla ahkâm kesebiliyorlar ise, hukuk ve adaletten bahsedebilmek imkânsızdır.

Hangi hukuk yasasına göre savcılara ve mahkemelere özel yetki verildi ki, başsavcının sorgulanması ve tutuklanması akabinde bu yetkiler HSYK tarafından kaldırılabildi? Madem savcıların özel yetkileri kanunlar aykırı, bugüne kadarki soruşturma ve kararlarının meşruiyeti ne olacak? Ya da söz konusu yetkiler suçlu meslektaşlarını kapsamıyor mu? Sözde bağımsız ve eşit hukuk; suç karşısında hangi insan haklarına ve hukuk normlarına göre yargıca güvence sağlıyor da halkı tutsak bir köleden farksız değerlendirebiliyor?

YARSAV Başkanı Tarhan’ın “bugünden itibaren artık Türkiye’de hiçbir yargıç, Cumhuriyet savcısı, Yargıtay, Danıştay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yargıç üyelerinin güvencede olmadığını” açıklaması, akıl almaz bir hezeyandır. Acaba özgürce suç işleyemeyeceklerini, kanunlara karşı keyfi ve taraflı davranamayacaklarını, ideolojilerindeki suçluları kayıramayacaklarını ve yasaları diledikleri gibi yorumlayamayacaklarının telâş ve kaygısını mı gütmektedir? Doğru ve dürüst bir kimsenin güvence endişesi hangi mantığın korkusu olabilir?

Ataist olmayanların vatan haini yobazlar ve gericiler diye sınıflandırılıp aşağılandığı bir rejim de başka kim böylesine esip gürleyebilir?

Bir tarafta şüpheli ve toplanan delillerle suçluluğuna kanaat getirilerek tutuklanan bir başsavcı, diğer taraftan gerçekleri ortaya çıkarıp halkın asayişini sağlayabilme adına adaletle hükmetmeye çalışan Erzurum başsavcısı başta olmak üzere yaklaşık beş savıcının aleyhine soruşturma başlatılarak yasal gereğinin yapılabilmesi için karara bağlanan suç duyurusu; nasıl izah edilebilir ve hangi vicdan ayağa kalmaz? Suçlu bir başsavcı, adalet peşinde koşan bir başsavcı ve beş savcıya bedel tutulabiliyorsa; vay milletimin haline! Yani suçlu bir putperestsen dokunulmaz, değilsen dürüst bile olsan suçlusun mu demek isteniyor?

Sen kölesin köle kal, ne haddine adalet…

HSYK, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal’ın yetkilerini kaldırmakla yetinmeyip, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya misali görevden atmak ve ömür boyu kamu haklarından mahrum bırakmakla da kalmamalı, ya müebbet hapse ya da özel bir izinle idama mahkûm etmelidir ki, hukuk ve adalet arayan diğer yargı üyelerine de ders olsun…

Artık daha fazla bir şey söyleyecek takatim kalmadığından, güzel Türkiye’min, merhametli ve sabırlı halkımın nasıl bir diktacılığın baskısı altında ezildiğinin ızdırabı içinde Allah’a sığınıyorum…  

İşte Atatürkçülük; İşte İslâm!

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkiyle bilmektedir.” Maide. 8

O, bir insan mı?

İnsanı insan yapan erdemlerin ne olduğu konusunda herhangi bir hatırlatma yapmayı haddi aşmak gördüğümden, öncelikle insan olan vakurlu ancak aldatılmış halkımı tenzih ederim.  

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın paradoksal söz ve davranışlarındaki tutarsızlıklar, yalan, iftira ve komplolar, azılı ve sinsi suçluları cani siper hane müdafaası, totaliter düşünce ve inançlarından dolayı insanları sınıflandırıp düşman hedef bellemesi, onun gerçekte nasıl bir yaratık olabileceği konusunda derin şüpheler uyandırmakta, dolayısıyla kim olduğu sorgusundan kendimi alıkoyamamaktayım. Her ne kadar aleni olan misyonu irdelemeye değer değilse de, masum halkımızı etkileyip tutsak altında yaşamlarını sürdürmedeki illüzyonistliği, büründüğü maskenin deşifresini mecbur kılmaktadır.

Daha birkaç hafta önce İsmailağa Cemaatinin veliaht şeyhi Cübbeli Ahmet Hoca’ya övgüler yağdıran, harami partisine destek sağlayabilmek için fevkalade rezil bir işbirliğine girişen, manen emin olduğum halde madden belge sunamadığımdan cemaatin önde gelen şeriatçısına ödemiş olabileceği 475 milyarlık nakit ile ilgili hiçbir açıklama yapmayan Baykal; Erzincan başsavcısının Ergenekon terör örgütü üyesi olmak”, “Resmi evrakta sahtecilik”, “Tehdit” ve “İftira” suçlamalarıyla tutuklanmasını, nasıl oluyor da “Yargı ve güvenlik güçlerinin bir kısmı cemaatlerin eline geçti” açıklamasıyla; görevlerini baskı, şantaj ve tehditler altında, binbir güçlük ve onurla sürdürmeye çalışan savcı, hâkim ve güvenlik güçlerini hainler ya da haçlı ajanları gibi fişleyebiliyor, adaletin yerini bulmaması, toplumun refah ve güven içinde yaşaması maksadıyla ihanetsel organizasyonların ideolojik sözcülüğünü yapabiliyor? Ne sözcüsü, ta kendisi olduğunu düşünenlere de itiraz etmem.   

Toplanan tartışılmaz somut delillerle değil tutuklanması, ağırlaştırılmış müebbet hapsi dahi hak edebilecek kadar suçlu olan başsavcı İlhan Cihaner’i kurtarabilmek amacıyla militarist vekillerini Erzincan’a göndererek, önceden Jandarmaca abluka altına aldırdığı gizli tanıkları, ifadelerini değiştirmeleri için ikna ve baskı yolunu seçtirmesi, onun bir insan olabileceği ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır.

Bir taraftan hâkim ve savcıları ayarladığı gibi fevkalade vahim bir iddiayla hükümeti karalamaya ve gensoruyla düşürmeye çalışırken; diğer taraftan Müslüman ve Kürt halkı topyekûn yok etmeye çalışan Ergenekon gibi terör örgütlerini savunabilmekte, tüm deliller ortadayken; tanıklara baskı veya rüşvet teklif ettirerek, ideolojisi başsavcıyı aklamaya kalkışabilmesi, hak, hukuk ve adaletle özdeşleşmiş insanın yapabileceği bir davranış mıdır?

İnsafsızca aşağılabildiği savcı, hâkim ve güvenlik güçleriyle; yobaz, gerici, dinci, çağdışı ve ucube diye sınıflandırdığı cemaat ve tarikat mensupları ya da bürokrasideki ve sokaktaki insanları; bu ülkenin gerektiğinde canlarını veren, bekası için her türlü fedakârlığı göğüsleyen vatan evlatları değil mi? Acaba tahammülsüz ve faşist ideolojisiyle dünyanın başka bir ülkesinde yaşamasına izin verilir mi? Deniz Baykal gibi insan karşıtı mihraklar, fitne çıkarıp toplumların huzur, güven, bütünlük ve düzeni bozacakları tedirginliğiyle “istenmeyen tehlikeli yaratıklar”  damgasıyla hiçbir ülkede yerleşik kalamayacaklarına şüphe yoktur. Ama diyeceksiniz ki onların tek muhalefeti İslam değil mi?

Genelkurmay’ın, yüksek yargının, üniversitelerin, Atatürkçü dernek ve medyanın keskin hatlarla böldüğü milletimizi bir halk partisi olduğunu iddia eden Baykal’ın kışkırtıcı ve zalim fıtratı, onun gerçekte kim olduğu sorusuna yeterli cevap vermektedir.

Hiçbir yorum yapmayacak, muhakemeyi takdirlerinize bırakacağım.

CHP, adını dahi nasıl maskelendirdiği duruşuyla ortadadır. Ne cumhuriyetle ne de halkla yakından ve uzaktan hiçbir ilgisi bulunmamakta, putperest rütbeli ve cübbelilerin politik şövalyeliğini yaptığı itiraf ve destekleriyle tartışılmazdır. Çakma adı her ne kadar Cumhuriyet Halk Partisi ise de, gerçek adı Anıtkabir Tapınak Şövalyeler Partisi’dir.

 Ataist diktatör merkezli terör örgütlerin, Müslüman aleyhi odakların, ideolojik yargı kararlarının, haksızlık ve bağımsızlığın, hukuk ve adaletsizliğin, inanç ve ibadet esaretinin, bölücülüğün, ayırımcılığın amansız savunucusu, tertipçisi ve teşvikçisi olan CHP; Türkiye’nin en korkunç ve felaketsi tehlikesidir.

Nerede bir suçlu, lanet, yolsuzluk, rüşvetçi, katliamcı, terörist, kumpasçı, haksızlık ve adaletsizlik var ise; mutlaka orada CHP (ATŞP) vardır. Yeter ki CHP ideolojisi çıkarlarına hizmet etsin…

 CHP’yi Mustafa Kemal’in partisi zannıyla destekleyen halkımız; gerçekte haçlılarca şehit edilen kahraman Mustafa Kemal’in yerine geçen Atatürk adlı bir İngiliz tarafından kurularak milli tanrıya dönüştürüldüğü hakikatini bilemediklerinden yıllarca düşmanlarının tuzağını fark edememişler, dolayısıyla şehit kanıyla sulanmış ve din aşkıyla bütünleşmiş vatan topraklarında bir gün dahi yaşaması imkânsız CHP gibi putperest, masonik ve faşist bir anlayışın hayatiyetine izin vererek; kutuplaşmanın, fitnenin, gerginliğin, çatışmaların, terörün, yoksulluğun, hortumculuğun, vicdansızlığın, hukuksuzluğun ve akla gelebilecek her türlü kötülüğün müsebbibi olabilmişlerdir.  

Kimileri şahsımı Atatürk düşmanı olmakla itham etseler de, ölü bir insana ne dost ne de düşman olabilmemin hiçbir anlam ifade etmeyeceği idraki içinde değillerdir. Sorun kişiler değil, inanç ve düşüncelerdir. Daha açık bir ifadeyle önemli olan ölümlü beden değil ölümsüz ruh’tur.

İşte insanoğlu sürekliliği olmayan mutluluklara, gerçeğe indirgenemeyen vaatlere, maskelere ve tamamen abartılara aldandıklarından, sonuçta mutlaka üzülen olmaktan ve ihanete uğramaktan kurtulamamaktadırlar.

Yine kimileri çok sert ve agresif bir üslup kullandığımı öne sürseler de; zulme ve hoyrat baskılara boyun eğip haksızlıklara sessiz kalmanın bedelini ne kadar ağır ödediğimizi, sırf inanç, düşünce ve ırki kimliklerden nasıl aşağılanıp dışlandığımızı görmemezlikten gelmemeliler, kıyamet kopacağını bilseler dahi tutsak, zavallı ve sefil bir yaşamı sindirmemeli, adaletin yerini bulabilmesi için karanlık yeryüzünde özürlü ve korkak bir misafir gibi davranmamalıdırlar. Allah, Tevbe Süresi 73. Ayette ”Kâfirlere ve münafıklara karşı sert davranmayı” emretmemiş mi? Diğer taraftan ünlü özgürlük savaşçısı Abraham Lincoln, Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı sert” olunmayı ilke edinmemiş mi?

Zamanın cesur, kararlı, bilge ve radikal reformisti Abraham Lincoln; günümüz Türkiye’sindeki Müslüman türbanlıların ve dindarların horlanıp insanlık dışı hakaretlere maruz kalması, kamu alanı diye çizilen hudutlardan dışlanması, din ve ırk ayırımlarının sadistçe yapılması ve evrensel insani haklarının elinden alınması gibi Amerika da başkan olduğu dönemde aynı saldırıya uğrayan köle zencilere özgürlük ve eşit haklar sağlamasındaki insani adaletini suikasta uğrayarak ödemişti. Çünkü o, saltanat sürebilmek, azgın bölücü ve ırkçılara geçit vermek için başkan olmamış, insani ideallerinin egemen olabilmesi adına onuruyla mücadele etmiş ve şerefiyle ölmüştü. Başbakanımız Erdoğan’ın gerginliği önleme mazeretine sığınarak, ezilmişleri, insan kisvesine bürünmüş canavarlara yem yapmayarak dik durmuş, hiçbir şart ve koşulda azgın zorbalara pirim vermemişti. Ki o dönem, Kuzey-Güney savaşlarının tüm şiddetiyle sürdüğü bir istikrarsızlıktaydı.  

Gerek Cumhurbaşkanımız gerekse Başbakanımızın sürekli şikâyet ettikleri hukuksuzluk, haksızlık ve adaletsizlikle ilgili cesur ve kararlı adım atamamaları, eski bir başsavcının tehdidiyle yapmayı düşündükleri anayasa değişikliğinden vazgeçmeleri; askeriye ve yargıdaki fütursuz despotizmin teşvikine neden olmaktadırlar.

Tesev’in araştırmasına göre; savcı ve hâkimlerimizin %60′ının rejim söz konusu olduğunda “hukuk-adalet dinlemem” düşünceleridir. Kıyametsi bu fanatiklik, halkımız aleyhine yoğun bakımdan farksız hayati bir aciliyet içerdiği halde, yargıdaki anayasa değişikliğini hemen değil de ne zaman yapacaklarına kararsız olan iktidarın konuşma hakkı bulunmamaktadır.

 Bugünün gelişmeleri çerçevesinde iddia edildiği gibi yargıda yapılmış yeni bir darbe yoktur. Zaten tüm darbeler devrimlerle birlikte yapılmış, yargıda o devrimlerin baskısıyla ideolojileşerek, misyonu olan ataist rejimin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Dolayısıyla sanki hukuk ve adalet varmış gibi hesap sorulabilmesi ve hak iddiasında bulunabilmesi de anlamsızdır. Ancak yargının fizik kanunlarını bilmemesinden olsa gerek; yıllarca baskı içinde tuttukları adalet yanlısı üyelerinin basınçlarından dolayı yoğunlaşıp patlayabileceklerini öngörememişler, bundan dolayı üyelerinin başkaldırı gibi görünen hukuk arayışlarını ihanet belleyip krizi doğurmuşlardır. Aslında gelişen süreç içinde hükümetin hiçbir müdahalesi bulunmamakta ve bulunabilmesi de söz konusu değildir. Çünkü olaylar, yargı üyeleri arasında cereyan etmektedir. Eğer hükümetin yargı üzerinde bir vesayeti veya yönlendirici bir ültimatomu etkili olsaydı; ne yaşanılan kriz ne de hükümetin çalışmalarını engelleyen kararlar alınabilirdi?    

Bir millet için en büyük cehennem; yargı üyelerinin ideolojileşmeleridir.

İslam halifesi Hz. Ömer, bir Yahudi’nin arazisine izinsiz olarak mescid yaptırmış. Yahudi, Hz. Ömer’in değerinden çok daha fazlasını ödemeyi teklif etmesine rağmen rıza göstermemiş. Bunun üzerine şeriat mahkemesine başvurmuşlar. Mahkeme, bir şeriat mahkemesi ve yargılanan kişide İslam devletinin başkanıydı. Ancak adalet; din, inanç, rejim, makam ve ideolojilerin üstünde ilahsal ve küresel bir önem arz etmesinden; mahkeme, Yahudi’yi haklı görerek, mescidin derhal yıkılmasına hükmetmişti. Adaletin karşısında herkes eşit, kimin haklı veya haksız olduğuna hükmedilir. İster Müslüman, ister Yahudi, ister Hıristiyan, ister Mecusi, isterse Atatürkçü olsun. Acaba ideolojileri uğruna azılı suçluları kayırabilen, rejim için hukuk ve adalet dinlemeyeceklerini deklare edebilen yargı üyeleri, aşağıladıkları İslam’ın adil anlayışına ne diyecekler? 

Üniversiteler bölücü ve faşist profesörleri, tıpkı beyaz neo-nazilerin zencileri insan kabullenmeyip pis ve aşağılık bir köle bellemeleri gibi “türbanlı bir öğrenciye ders vermeyiz, bizden not alamazlar ” kin ve nefretleri, laik ve Atatürk’çü Türkiye’nin ürkütücü bir gerçeğidir. Ancak biriken basıncın bir gün kabın dışına çıkarak özgürlüğe kavuşması misali baskı ve aşağılamalara “yeter yahu” denileceği an, acaba nasıl bir gün olacaktır?   

Acaba Hindistan’da görev yapsalar; ineğe tapanlara, yüz ve vücutlarına tanrılarının dövmelerini kazıtanlara “ders vermeyiz” derler mi? Azılı vahiy ve türban düşmanı ve ÇYDD’nin ikinci başkanı olan İstanbul Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Filiz Meriç; acaba türbanlı kızları baştan çıkarıcı bir fahişe gibi o karargâh evlerine servis yapıp malum teğmenlere peşkeş çekemeyeceği kaygısından mı böylesi akıl almaz bir hınç duymaktadır?

Nasıl bir akla ve mantığa sahipler ki, kesinlikle insani bir akıl ve mantık taşımadıkları ortada; “Türkiye laik’tir, ilelebet laik cumhuriyet olarak kalacaktır” düşünceleri; ya tanrı ya da zırdeli olduklarına bir işarettir. Eğer söz konusu düşünce; özgürlük, eşitlik, inanç ve ibadet bağımsızlığı, dine ve ırka saygınlığı, hukuk ve adalet egemenliğini tesis ediyorsa; adının ne önemi var? Kimin ne kadar yaşayacağına ve neyin ilelebet kalacağına onlar mı hükmediyor? Kim bilir, kıyamet kopup yeryüzü yerle bir olduğunda, belki tek bir laik cumhuriyet kalır ve o delilerde hayal ettikleri gibi ilelebet yaşarlar… Zaten bölücüler, teröristler, saldırganlar ve suçlular; onların kendileri gibi yetiştirdiği öğrenciler değil mi? 

Vahyi ve peygamberi reddedenler, en azından Abraham Lincoln’ün “oğlunun öğretmenine” yazdığı mektubu okusunlar da, bir liderin nasıl olması ve nesillerin nasıl yetiştirilmesi gereğini öğrensinler…

“Oğlumun öğretmenine,

Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını. Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış lider vardır. Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını. Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat onu sessiz zamanlarda tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceğini. Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi. Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret. Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini. Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşıda derin bir inanç taşıyacaktır. Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bak bakalım. O, ne kadar iyi, küçük bir insan, benim oğlum.”

Şüphesiz bütün çocuklar iyi ve mazlumdurlar. Peki, onların bozulmalarına ve canavarlaşmalarına etken kimlerdir?

Atatürkçüsü gibi dinlisi de yoldan çıktı…

Önce kendilerine bakmayıp doğru ve adil yolda olmamalarından sapan kimselerin zararlarından dert yanarak, ya sinsice bilmukabele de bulunabilme hınçları ya da aynı yanlışlıkta çözüm aramaları, hem dinen hem ahlâken hem de siyaseten vahimdir. Gerek Allah, Maide Süresi 105. Ayette,”Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez” hükmüyle, gerekse Malcom X’in“En iyi nasihat iyi örnek olmaktır” sözüyle, insanların önce aynaya bakıp sonra başkalarını eleştirebilme hakkı olup olmadığına karar vermeleri insanlığın, yani erdemliğin ta kendisidir.

AK Parti Kahramanmaraş milletvekili Avni Doğan’ın “Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde. Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz” düşünceleri, Atatürkçülerden hiçbir farkı olmadığını, güç kimin elinde ise hukuk ve adalet tanımaksızın despotluğu kendilerine bir hak görebildikleri vicdansız anlayışın benliksi felaketi, muhakkak hukuk ve adaleti yağmalamaktadır. Üstelik İslam kimliğini ön plana çıkarıp eşitlik, barış, hoşgörü ve adaleti vurgulayanların dizginleyemedikleri nefisleri, diğerlerinden hiçbir ayrıcalığı olmadığını gözler önüne sermektedir. Benliklerinin galebe çalmalarına mani olamayanların hukuk ve adalet anlayışları, ancak çıkarları lehinde ucube bir hak arayışını mukim kılmaktadır.

Dilleri Allah’a inanç, sevgi ve korkuyu mırıldanırken, kalplerinde şeytanın cirit atması, şüphesiz iman etmiş olamamalarındandır. Hâlbuki iman, inançlarının samimiyet ve teslimiyet göstergesi olup, hiçbir şart ve koşulda bir topluluğa duydukları kin, kendilerini adil davranmamaya itmemelidir. Bu tür fıtratlar, haksızlık yapanların karşısına dikilip hesap sorma yerine, korkak ve kalleşçe fişlemeye yeltenerek; sevgi, barış, hukuk ve adalet adına halkın verdiği yetkiyi fırsatını bulduğu anda barbarca kullanmaya hazır olduklarını ortaya koymaktadır. Oysa yaratık insanın fişlemesini ya da dinlemesini değil Yaratıcı Allah’ın fişlemesini ve işitmesini dikkate alsalardı, böylesine adaletsiz bir kinle özdeşleşmez, insani ve İslam’i bir örnekle haksızlık ve adaletsizlik içinde olanlara rehberlik ederlerdi.        

Peygamberimiz Hz. Muhammed’i öldürmeye giden Hz. Ömer’in öfke, kin ve intikam saçan duygularının tam öldüreceği sırada sevgi ve merhamete dönüşerek, nasıl iman ettiği sürecini biliyorlar ama idrak edemiyorlar.

Şüphe yok ki her şeyi gözetip yönlendiren Allah’ı mutlak egemen kabul ederek iradesine boyun eğmiş muttakiler, hem halkına hem de düşmanlarına adalet ve merhametle davranır, adalet karşısında aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlık yapmazlar.

O devir toplumlarının korkulu kâbusları İran’ın zalim ve acımasız komutanı Zerdüşt, yani ateşe tapan Hürmizan, yenilmez ordusuyla mağlup olup korku içinde teslim olunca, Hz. Ömer’in huzuruna getirildi. Hürmizan, herkesi kendi gibi canavar zannetmesinden işkenceler altında öldürüleceğini düşünüyordu. Oysa Hz. Ömer, af dileyip iman etmesinin ardından bırakın idam etmeyi zindana dahi atmayıp, bir de can düşmanı Hürmizan’a maaş bağlamıştı. Çünkü nefsi için hiçbir düşünce ve eylemin içinde bulunmayıp şahsi hesaplaşma, fırsat ve çıkar kollamıyor, her şeyi iman ettiği Allah’ın kurallarıyla yapıyordu. Çünkü adalet, bunu gerektiriyordu.

Onun için, Müslüman kimlik taşıyanların Müslümanlıkla karıştırılmamasının önemine işaret ediyor, Avni Doğan gibi benliğine yenik düşen zavallıların yanlışları, İslam’i kurallara mal edilmemelidir. Dolayısıyla Avni Doğan, tıpkı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri gibi halkımızın vekilliğini ve yönetimini sürdürebilecek bir liyakate sahip değildir; ya pişmanlığını dile getirerek af dilemeli ya da vekillikten istifa ederek ortalarda dolaşmamalıdır.

Dinlisi de dinsizi de o kadar bozulmuş ki barışın, uzlaşının, hakkın ve adaletin egemen olabilmesi, pek söz konusu görülmemektedir. Ancak İstiklal harplerinin kahraman ataları, geriye kendilerine yakışır öyle cesur, inançlı ve kararlı evlatlar bıraktılar ki milletimizin üzerine çöküp tepelemek isteyerek acımadan katletmeyi planlayan rütbeli hainleri adalet önüne çıkartanlar, hakkın ve adaletin yeniden tesis edilebileceği umutlarını yeşertmektedirler.

Org. Başbuğ’un kükremelerine, esip gürlemelerine, tehditlerine ve gözdağına aldırış etmeksizin hukuka kilitlenerek adalete koşan o yiğit savcı ve hâkimler tarih yazmaktadırlar. Nazi ve İsrail kopyası darbecilerin yanı sıra sözde siyasi parti kimlikleriyle milletimizin arasına sızıp cuntanın hükümranlığını savunan CHP ve MHP’nin duydukları kaygılar, yaslandıkları gücün güven ve itibar kaybederek gün geçtikçe erimeleri, bir daha iktidar yüzü görmeyecek olmalarıdır.  

Ne var ki ekilen zehir her kesimi kapsamı altına almış, sözde muhafazakârlığıyla şöhretleşen yöneticileri de adaletsizliğe itmiştir.  Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun kişiye özel yasa çıkarma diyalogları; insanlığın nasıl bu kadar lanetsi bir pespayeliğe dönüşebildiğinin derin üzüntüsüne neden olmuştur.

Melih Gökçek’in “görevini kötüye kullandığı” gerekçesiyle hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istenen davası ile ilgili Burhan Kuzu’dan özel bir yasa çıkartılarak cezasının hafifletme talebi ve Burhan Kuzu’nun da gereğinin yapılabileceği cevabı; sözde hukuk ve adalet yanlılarının içler acısı münafıklıklarını ortaya koymaktadır.

Toplumumuz gerek dini gerekse ırki baskı ve çatışmalarla bölünürken; terörist şövalyeler askeri ve yargıyı etkileri altına alıp milletimizi yok etmeyi planlarken; hukuk ve adalet tamamen yıkılıp diktatörlük hüküm sürerken; binlerce insanımız hapishanelerde cezalarını çekerken; insanlarımız her an birbirlerini kıyacak statik bir elektriğin dahi etkisiyle yoğunlaşmışken; huzur ve güven ulaşılamaz bir ütopyaya dönüşmüşken; Melih Gökçek adlı belediye başkanı, utanmadan ve sıkılmadan benliğini düşünebilmekte, daha az nasıl ceza alabilirim endişesiyle lehine yasa çıkarabilme arayışına girebilmektedir.

Melih Gökçek gibi egoist bir nefse değil 1 yıl, yasaları çıkarı amacına kullanmak istemesinden ne zaman müebbet hapse çarpılırsa, işte o zaman tarafsız ve bağımsız bir adaletin işlediği anlaşılacak, bundan böyle Allah’ın ve halkın tasarrufuyla geçici iktidara kavuşanlar, bu tür çirkinlik ve kayırmalara cesaret bulamayacaklardır.

Artık Burhan Kuzu’nun da hukuk ve adaletten bahsedebilecek hiçbir inandırıcılığı ve saygınlığı kalmamış, tamamen yandaşlarını gözeterek ve partizanlık yaparak, gücü ve makamını peşkeş çekmek istemesinden şikâyet ettiği kanunsuzlardan hiçbir ayrıcalığı olmadığı kanıtlanmıştır. Kendilerine ancak yazıklar olsun diyor ve hangi yüzle haktan, hukuktan ve adaletten söz edebileceklerini merak ediyorum. Diyeceksiniz ki onlar politikacı ve halkta bir sürü; ne değişecek?

Artık fırıldaklıklarıyla ünlenen Melih Gökçek; nasıl bir onur, vicdan ve insanlık taşıyor ki kirli düşüncelerini deşifre eden ve yayınlayan gazetecileri yasalarla tehdit ederek, engellemeye kalkışabilmektedir. Oysa adil olmamakla suçlayıp lehine karar çıkarmaya çalıştığı yasalarla kendini korumaya çalışması apaçık bir çelişki değil mi? Rakipleri dinlendiğinde keyiften dört köşe olan Gökçek, neden kendi konuşmaları kamuoyuna servis edildiğinde tehditlere başvurup, “özel görüşme” safsatasını savunabiliyor? İnsandan utanacağına sözde inandığı Allah’tan utanmış olsaydı, zaten adil davranır, çıkarlarının peşinde koşup saltanatını devam ettirebilme yerine halkının derdini ve acısını paylaşarak adaletin kölesi olurdu. Onun gibiler için haksızlıkların Allah tarafından bilinmesi veya duyulmasının ehemmiyeti bulunmamakta, varsa yoksa insanların gerçekleri bilmemesi ve şeytani övülmeleridir. Ancak benlikleri kaşarlanmışların adaletsi bir imana ve insanlık özverisine sahip olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü harami saltanatları Allah’a imandan ve her türlü insani davranıştan önceliklidir.

Ancak şu hakkı da sahibine teslim etmek gerekir ki AK Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, parti milletvekilleri ve mensuplarından her kim yanlışa sapmış ve halkı rencide etmiş ise ya ihraçla ya görevden alarak ya da uyarı cezalarıyla duruşunu ortaya koyabilmektedir. Oysa CHP (ATŞP) nin Genel Başkanı Deniz Baykal ise; ülkeyi mezbahaneye çevirmek isteyenleri fütursuzca kayırıp destekleyebilmekte, bağışlanmaz yanlışların içinde olan, örneğin; milletin peygamberiyle dalga geçen ve hakaret eden Öder Sav’ı, Kürt Halkının topyekûn katledilmesini savunan Onur Öymen’i, Türk milletine mazoşist deyip, eziyete layık gören Mustafa Özyürek’i, milletin canının verdiği ezandan rahatsız olan Bülent Baratalı’yı, İzmir’in “çocuk pornosu” gibi iğrenç bir sapıklıkta google da dünya birinciliğini eleştirmemden dolayı sapıklığı savunan Erdal Karademir gibi yüzlerce partilisini bırakın ihraç etmeyi ya da uyarmayı, halka meydan okurcasına sahip çıkabilmiştir. Şüphesiz Başbakan Erdoğan ile Deniz Baykal’ın aralarındaki derinsi farkı da göz ardı etmemek lazım. Bununla beraber Başbakan Erdoğan, her ne kadar birçok hata ve yanlış yapmış ise de totalitarizmin insafsız statükocuları Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli ile kıyaslanamayacak kadar barış ve adalet yanlısıdır.

Milletimizin inanç ve vicdanlarını deşen Deniz Feneri Derneği ile ilgili ayyuka çıkan gayriahlâkî iddiaları savunma güdüsüyle karşı çıkıp, yargılanmasını tıkamak isteyenleri geçmişte her ne kadar eleştirdiysem de, hala insanların rahatsızlıklarının devam edebildiğine şahit olabilmekteyim. Oysa İslam’ın şemsiyesi altında olduğunu öne sürüp alttan alta Müslümanlıklarını işleyenler; değil Zekeriya Karaman’ı, ana ve babalarının aleyhlerine dahi olsa adaletle şahitlik etmeliler ki adil olmamakla suçladıkları kesime benzememelidirler. Aksi takdirde sömürücü Mehmetçik Vakfından ne farkları kalır? Kişilerin din, devlet, hükümet, kurum ve kuruluşları tahrip etmelerine asla izin verilmemeli, haksız ve sapmış olanın inancı, nüfuzu, makamı ve konumuna bakılmaksızın adaletin önüne çıkarılıp, hak ettiği karşılığı alması sağlanmalı, tüm milletçe dışlanmalıdırlar ki adil bir düzene kavuşulabilsin.

Ancak Tempo Dergisinde verdiğim beyanatı aynen tekrarlıyor; Türkiye’de vahyin emrettiği doğrultuda şahsım da dâhil tek bir Müslüman bulunmamaktadır.

“Sadece benliğin mahsulü bulunan işler, olgunlaşmaktan ziyade çürüyen meyvelere benzerler.” Marie J.GUYAU    

Ölümle nişanlılar neye direniyorlar?

Sekülerist, yani laik, açık anlamıyla dinsiz bir bilim ve düzenin lanetlenen insanoğluna icat ettirilen ve kurgulattırılan en büyük aldatmaca olduğunu ifade ettiğimde; tespitimi kütük ve ilkel bir mantık olmakla aşağılayan ahmaklar; hayatın bir türlü değiştiremedikleri kadersel gerçekleriyle ilgili tek bir açıklama yapamamakta ve dualiteye son verebilecek bir gidişatı başaramayarak, söylemlerindeki tek tip ve ilelebetsel düzeni gerçekleştirememektedirler.      

Vahyin tüm çıplaklığıyla ortaya koyup programladığı musibetleri, felaketleri ve olumsuzlukları engelleyemeyen, vaat ettikleri mutlak düzeni kuramayan, idaresi altındaki insanlara huzur, güven, refah ve mutlu bir hayat sunamayan, can ve mal güvenliklerini garantileyemeyen, eşit bir ekonomik, hukuk ve sosyal imkânlar veremeyen sözde yaratıcı bilim ve sekülerist rejimler; ne yasamı belirleyebilmekte, ne hastalığı ve kötülükleri önleyebilmekte, ne de ölüme bir çare bulabilmektedirler. Eğer direndikleri ve kökten reddettikleri İlahsal yazgıyı aşamayarak, ölümle her şey sona erebiliyor ise; öyleyse bilimin veya laik düzenlerin üstünlüğü, yaratıcılığı ve yaptırımı nedir? Ölümün kişi için her şeyin bittiği en keskin son olduğu bir dünyada vahyi reddeden ya da kısıtlayan bir düşüncenin fantezi bir abartı olduğu aşikâr değil mi?

Eğer tüm kâinat ve yaşayan canlılar, Yaratıcı’nın kudretiyle sevk ve idare ediliyorsa; din-dışı düzmecelerin herhangi bir müeyyide gücü olabilir mi? Yaratıcı sadece doğum, ölüm ve tabiatsal olaylarda mı varlık gösteriyor? Hayatın diğer safhaları başarı ve başarısızlıklar, hata ve doğrular, yükselme ve alçalmalar, yoksulluk ve zenginlikler, kayıp ve kazançlar, barış ve savaşlar, hastalık ve şifalar, bilgi ve cehalet, ilerleme ve gerilemeler benliğin ya da iktidarların özgür iradesiyle mi şekilleniyor?

Neden Allah, birçok insanın isyan ve inkâr etmesine izin veriyor? Neden kendine isyan edenleri yüceltiyor, kalkındırıyor, zafere ulaştırıyor? Neden kendine itaat edenleri dünya nimetlerinden mahrum bırakıyor? Neden alınan tedbirler olumsuzlukları engelleyemiyor? Neden yaşanılan hayatın tartışılmaz tecrübeleri imana yönlendirmiyor da inkârda sebat kıldırıyor?

“Biz dilesek, elbette herkese hidayet verirdik. Fakat “Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde.13

Neden insan bir saat sonrasını bilemiyor, geleceğini kestiremiyor, kayıp, kazanç ve makamını belirleyemiyor, belâlara ve olabileceklere mani olamıyor? Neden güvenli bir ortamda ummadığı ve beklemediği bir felâketle karşılaşabiliyor? Nasıl oluyor da yoksul ve çaresiz iken zenginleşip refah bir hayata kavuşabiliyor; tutsakken, hatta idama mahkûmken iktidar olabiliyor? Şartları ve sebepleri oluşturan özgür iradesi mi, yoksa mutlak irade mi? Neden Allah, bir kısım insanları zillete düşürüp hor ve hakir bırakırken, bir kısım insanlara da ince ve sezilmez yollardan çeşitli faydalar ulaştırarak ayırım yapıyor? İnsanlar; bilgi, zenginlik, ün ya da aksi olumsuzluklara, kendi yetenek, zekâ ve bilgileriyle mi kavuşuyor?

Nedir insana hayatiyet kazandıran “Ruh”? Akıl ve duyguları üreten nedir? Eğer insanoğlu ruhla varlık kazanıyorsa, ruhunu beyni mi yönlendiriyor, yoksa Yaratıcı mı? Neden tüm araştırmalara rağmen beynin sırrı çözülemiyor? Beynin görülmeyen ve dokunulamayanı kontrol veya idare edebilme kudreti mümkün mü? Organlara hayatiyet veren ve bedene canlılık kazandıran ruh, insan uykudayken dahi bedeninden ayrılarak geçici bir ölümü gerçekleştiriyorsa; beynin mutlak gücüne, düşünce ve fikri bağımsızlığına ve iradenin özgür olabileceğine inanılabilinir mi?

İnsanlar, fiziksel ve kimyasal özelliği aynı olan meniden oluştuğuna göre; nasıl oluyor da farklı vücut, ruh, akıl, zekâ, düşünce, irade, duygu, tepki, algılama ve kavrayabilme yeteneklerine sahip olabiliyor? Ruhsuz bir vücut veya beyin hiçbir anlam ifade etmediği halde; neden ruhun genetik yapısı ve DNA’sı incelenemiyor, programsal bilgileri çözülemiyor, dolayısıyla geleceği ve ne yapacağı hakkında hiçbir veri saptanamıyor, yönlendirilebilir bir müdahalede bulunulamayıp, sekülerist bir psikoloji kuramıyla insanlar manipüle ediliyor?

Ruhların bilgi ve zekâları ile eylemleri arasındaki farklılığı doğuran etken nedir? Neden bir kısmı çok bilgiliyken sapkın, fakir veya hakir; bir kısmı ümmiyken peygamber, kral, zengin, kahraman veya yeryüzüne hükmedebilecek bir iktidara kavuşabiliyor? Neden okulsuz biri dahi, akademisyeni ise sünepe olabiliyor?

Rasyonalist anlayışların ve pozitif bilimin hüküm sürdüğü semavi olmayan düzenlerle, Yaratıcı’nın koyduğu ve uyulmasını şart koştuğu semavi düzen arasında ortaya çıkan sonuç: “Vahiysel mi, yoksa seküler düzen mi; özgür veya cüz’i irade mi, yoksa mutlak irade mi; Yaratıcı mı, yoksa yaratık mı?” sorusuna cevap arama zorunluluğu doğurmuyor mu?

Tanrı fikri, sonsuz, mutlak ve kusursuz fikirlerin temelidir. Ruh fikrinin maddî evren veya dünya fikri olduğu iddiası ise anlaşılmaz bir çelişkidir. Çünkü ruh, Yaratıcı’nın özünden kaynaklanan, ilişkiyi sağlayan, maddeye hayatiyet, bilgi ve eylem kazandıran “olmazsa olmaz” ilahsal bir enerjidir. Rasyonalistlerin tanrı olarak kabul ettiği akıl, (soyut olmasından dolayı Tanrı’yı çağrıştırdığı gerekçesiyle sonradan beyin olarak bilimsel literatürde yerini almış) vahiy yoluyla edinilen ve tanrısal inanç konusu olan bilgiye zıt düşen tabii bilgiyi belirtmek için kullanmak zorunluluğuna mecbur kalınmıştır.

Akıl kelimesinin alabileceği bütün anlamları kapsayan mesele, ilkeler meselesidir. Bir kimse, zekâ ve iradesiyle istenilen verimi veremiyor, dilediği grafiği tutturamıyor, değişim, dönüşüm ve aykırılıkları engelleyemiyorsa; temel ilkelere mutabakat sağlayamadığından mıdır? Düşünebilme, algılayabilme ve kavrayabilme yeteneğini geliştirmiş ve arzu ettiği hedefe kilitlenmiş kimsenin başarılı olamaması, aklın muhakeme ve iradesel gücüne ve tabii varlığına aykırılık teşkil etmez mi?

Dinsel veya bilimsel düşünürlerin bile kendi alanlarında zıt tezler üretmesi, mutabakat sağlayamaması, farklı düşünce ve metotlara meyletmeleri; temelde savundukları ilkeleri ve teorileri sarsmakta, akıl ve iradenin vazgeçilmez prensiplerini hükümsüz bırakmaktadır. Oysa bilginin ruhsal yapısı, akışın ruhun aracılığında sezgi ve açım yoluyla gerçekleştiğini kanıtlamaktadır. Bu sebeple dağarcığa yüklenen bilgiler istence göre değil, ruhun programsal niteliğine göre varlık kazandığı, bizzat yaşanılan hayattan da anlaşılmaktadır.

Akılcı kanun ve prensiplerle güçlendiği iddia edilen irade; bağımsız ve egemen olması gerekirken, birçok hata yaparak acziyet gösterebiliyorsa; bilimsel teorilerle saptanan verilerde bir çarpıklığı ortaya çıkmaktadır. Düşünce ve iradenin özgürlük bağlamında dilediği aktiviteyi sağlayıp olayları kontrol altına alarak kayıpları önlemesi, engelleri aşması ve başarıyı sürdürmesi kaçınılmaz olmalıdır. Tüm müspet birikim ve yargılara karşın plânlananın gerçekleşememesi, özgürlük odaklı savları sabote etmektedir.

Düşünce ve plânda olmayıp aniden beliren menfi veya müspet bir fikir veya olayın vuku bulmasıyla şaşırtıcı ve anormal değişikliklerin baş göstermesi, nasıl bir iradenin veya fiziksel bir etkileşimin sonucudur? Bunları doğuran güdünün insan üzerindeki yaptırımı sürekli mi, yoksa geçici midir? Hâlbuki düşünce ve eylemi denetleme zorunluluğu olan beyin, her türlü dış müdahaleye karşı kalkan misali kendini koruması gerekirken, arzu etmediği bir şeyi yapabilmekte, acı ve dehşeti önleyememekte, duygulara mağlup olabilmekte, kendi içinde çatışabilmekte, kurguladığı plân ve programları sekteye uğratabilmekte, hiç beklemediği olaylar karşısında sarsılarak yenilgiye düşebilmekte, dolayısıyla korku ve endişe içinde geleceğinden şüphe duyarak, çok güçlüyken kaçıp kurtulmaya ya da bir zindana atılmaktan yakasını sıyıramamaktadır.

Bilimsel değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve irade etkisiz kalıyorsa, laik aklın ve mantığın kabul etmek istemediği fevkalâde önemli temel bir tehdit ve tehlikenin varlığı gözlenmektedir.

Herhangi bir kimse, inandığı bir değeri ikmal edemiyorsa, o değere gerçek anlamda iman edemediğinden başkalarını da ikna edebilmesi mümkün değildir. İnanç ile iman, tıpkı düşünce ile davranış gibi birbirlerinden farklı kuvvetlerdir. Bir şeyi düşünebilir veya inanabilir ama çoğu kez eyleme dönüştüremezsiniz. Bu sebeple imansız bir bilginin ve inancın nasıl hiçbir değeri ve önemi yok ise, eyleme dönüştürülemeyen bir fikre de kıymet biçilmemelidir. Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beynin ya da bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesinin iradesel değil kadersel olduğu her ne kadar aşikârsa da, neden inatla reddedilebilmektedir?

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye.23

Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler, düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür. Gerek bilimsel gerek vahiysel temel ilkeler baz alındığında, yargılama sürecindeki muhakeme gücünün işleyişi anlaşılabilecek ve ütopik teorilerin döküntüsel cürufuna ilgi duyulmayacaktır.

Ruh, mutlak iradenin vesayeti altında varlık gösterdiğinden; zihinsel, duygusal, iradesel ve fiziksel bir etkileşmenin veya özgürlüğün var olabilmesi asla söz konusu değildir. Çünkü organik beynin fiziksel yapısından dolayı, idaresel mutlak bir gücü ve yetkisi olamamaktadır. 

Dilenilen bir eylemi gerçekleştiremiyor, gereken direnci gösteremiyor, mantığınla muhakeme ve yargılama gücünü kullanamayıp menfi veya müspet ani değişikliklere muhatap kalarak ya sevinip ya da kahredebiliyorsan; fevkalâde önemli bir müdahaleyi gizleyebilmen mümkün değildir. Zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişmeler, ruhun direktifiyle kabiliyet kazandığından; bireyi veya evreni özgür iradenin değil mutlak iradenin yönetip yönlendirdiği ortaya çıkmaktadır. 

Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziksel özellik taşısa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu muhakkaktır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemez. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamı kolaylaştıran bilimin üremesine etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.

Bu etkileşme sürecinde farklı değişimlere uğrayan dünya; çeşitli ırklara, medeniyetlere, dinlere, kültürlere, sanatlara, bilime ve teknolojilere ev sahipliği yaparak, gelişimine devam etmektedir. Dünya, akıl almaz zenginlik ve yokluk, fayda ve zararlarla insanları motive etmekte; hırs, azim, korku, sevgi, nefret, isyan, barış, savaş ve sabrı dengelemektedir.

Beyin ile fizik, ruh ile akıl ve duygu gibi somut ve soyut varlıklar arasında çelişkiye düşen insanoğlu, maddenin gücüyle üstün ve egemen olabileceğini düşünerek, ilahsal ruhtan ve ruhun kadersel yapısından özellikle kaçınmakta, benliğinden dolayı mutlak gücünü kabullenmek istememektedir. Ruhu kökten reddetmek istiyor ama çözmeyi başaramadığı etkin gizeminden dolayı ruhu kabul etmek zorunda kalıyor, ancak seküler psikoloji safsatasıyla tanrısallığından kopararak, gerçeği gölgelemeye çalışıyor.

İnsanlar, yaşamları boyunca işledikleri yanlış ve günahlardan dolayı kendilerini ayıplamış, pişman olmuş, özür dilemiş ve tövbe etmişler, yinede hata, kusur ve kabahatlerinden asla vazgeçememişlerdir. Mantığın hâkim olabilmesini sağlayacak bilimsel prensiplerle seviyelerini yükseltmek istemişseler de başarılı olamamış, hangi yola başvurmuşlar ise mutlak iradenin esaretinden kurtulamamışlardır. Bilgi işlem ve idare merkezi olduğu iddia edilen beyin ile davranışı denetleyen özgür iradenin duyguları bastıramaması, yönlendirememesi ve etki altına alamaması; şüphesiz özgürsel ve egemensel hesapları altüst etmektedir. İnsanın özeleştiri ve sorgulama yapmaksızın zekâ kapasitesinin ve iradesinin her şeyi aşabileceği ve çözebileceği varsayımı, karmaşıklığın ve içsel çatışmanın temel sebebidir. Öncelikle insanı sevk ve idare eden ruh gerçeği kabul edilmeli, varlık nedeni araştırılmalı ve onun etkisiyle gelişen olaylar irdelenerek bir yargıya gidilmelidir. Ancak Yaratıcı dilemedikçe, gerçekle bütünleşebilmeleri de söz konusu değildir.

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” Bakara. 7

Zihinsel, mantıksal, duygusal ve fiziksel oluşumları sanki birbirinden farklı kuvvetlermiş gibi ayrı mütalâa etmek, ruhun önem ve mahiyetinin anlaşılmamasına neden olmaktadır. Çünkü beyindeki hücrelere işlev kazandırarak hayatiyet veren, kalpteki duyguları üreten ve evrendeki fiziği güden kadersel ruhtur. İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp, acı ve tüm olumsuzlukların temel nedenidir. Eğer kul irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve menfilikleri gideremiyorsa; özgür olabilmesi nasıl düşünülür? İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında kadersel gerçek anlaşılabilecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu kavranabilecektir.

İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.

İnsanoğlu kalıcı bir hedefe ulaşamıyor ve düşüncesinde olgunlaştırdığı plânları hayata geçiremiyorsa, ruhsal bir müdahalenin yaptırımı açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre nasıl bir çözüm üretebilmeli ki, söz konusu müdahale kırılarak arzu edilen düzene, özgür veya cüz’i bir iradeye kavuşulabilsin? Başarı veya başarısızlığa neden olan sebepler süreçte aynı olup, sonuçta farklıdır. Tarafların bilgi, azim ve yeteneğini en iyi şekilde sergileyip finalde zafer veya hüsrana uğranması, şüphesiz iradesel bir sorundur. Her olayda olduğu gibi!

Çoğu zaman kaybeden tarafın kazanandan çok daha zeki, kabiliyetli ve bilgili olduğu görülebilmektedir. Ayrıca milyonlarca insan arasından sadece bir kısmın geçici olarak dilediğine kavuşabilmesi, insanın özgür ve egemen olabildiği yanılgısına sebep olmaktadır. Başarılı kimselerin sonradan başarısızlığa ve hezimete uğramaları, geçmişteki başarıların kendilerine ait olmadığına açık bir kanıttır. Şan, şöhret, ödül, iktidar ve muhteşem güzelliklerin, ya debdebe sırasında ya da derin bir sessizliğin ardından aniden inişe geçerek sıkıntıya ve dehşete dönüşmesi, geçici başarılarını genelleştirerek bilimselleştiren insanların nasıl yanıldıklarını ortaya çıkarmaktadır. Hiç kimse ne sanıldığı kadar güçlüdür, ne de sanıldığı kadar zayıftır.

Olayların bir kısmını şans, rastgele veya tesadüf, bir kısmını bilgi, eğitim ve yetenek, bir kısmını da içgüdüsel, kalıtım, genetik veya çevresel etkileşmeyle elde edilen bir sonuç olarak değerlendirmek, akılsal bir cinayet ve bilimsel bir felâkettir. Aklın yargılayamadığı, ancak yaşamları kökten değiştiren şans, tesadüf, rastgele veya içgüdü gibi oluşumları somut olarak açıklayamayan pozitivist bilim, olasılıklara ve belirsizliğe bağlı yüzeysel yaklaşımlarla mutlak iradeyi örtbas etmeye ve üstün gelebilme arayışını çeşitli düşünsel ve teorisel hilelerle sürdürmeye çalışmaktadır. Hiçbir şey kendiliğinden, nedensiz ve plânsız gelişmemekte, muhakkak bir amaca, etkileşmeye ve değişime aracı olmaktadır. “Kâinatta tesadüfe, tesadüf edilmez.” Sokrat.

Başarı ve iktidar kimin iradesiyle gerçekleşmektedir ki, aklın ilkelerini ve seçim yapabilme özgürlüğünü etkisiz kılan olaylar doğabilmekte ve laik bilimle çelişen aykırılıklar vuku bulabilmektedir? İnsanların neredeyse hemen hepsi başarıyı ve kalkınmayı akıl, eğitim, bilim, para ve iktidarın gücüyle eş değer tutarak yükselebileceklerini düşünmektedirler. Ancak kayıpların önlenememesi, sahip olunanların muhafaza edilememesi ve birçok yanlışın içinde yer alarak darmadağın olunabilmesi sürmekte ve söz konusu kulluğa pratikte bir çözüm getirilememektedir.

Doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etmesi gereken mantığın duygular karşısındaki mağlubiyeti, akılsal ilkelerin çökmesine neden olmaktadır. Ruha bağımlı fonksiyon gösteren akıl ve duyguların birbirleriyle çatıştığı iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Böyle bir yaklaşım, öğretiyle sezginin, vahiyle bilimin, mantıkla hislerin aykırılığını doğurmakta ve rasyonalist anlayışın tanrısız ve ruhsuz yapısını meşrulaştırmaktadır. Aklı, mutlak irade karşısında üstün gören bu anlayış, gerçek dünyada varlık gösterememekte, yaşamla örtüşmemekte, sadece organik beyinlere ve mantıksal kuramlara sanal dolgu malzemesi olmaktadır.

Hemen herkes yaşamı boyunca; “Neden fark edemedim, aklımı kullanamadım, başaramadım, uyanık olamadım, fırsat verdim, kandırıldım, güvendim, ihanete uğradım ve aldatıldım” gibi birçok sorulara yanıt arar ve uzmanlığına güvendiği kimselerden yardım görebileceğini düşünür. Ya neden-sonuç ilişkilerini çözememenin çaresizliği içinde kıvranır, ya kendileri kadar tecrübesi dahi olmayan realiteden uzak teori ve hurafelerle toplumu aldatan politikacı, din veya bilim adamlarına başvurur, ya da intiharlarla sıkıntılarından kurtulmaya çalışır.

Düşünce ve duygularda oluşan değişim ve sapmalar, tartışmasız ruhun programıyla orantılıdır. Bu yüzden hiçbir insan hakkında menfi ya da müspet bir yargıya varılamaz ve beş dakika sonrası kestirilemez. Her ne kadar biçare psikologlara, eğitimcilere, iktidarlara,politikacılara, patronlara ve ilâhiyatçılara güvenilse de!

Gelecekle ilgili her şeyin, maddi veya manevi belirsizliğini koruması; kime inanılıp güvenileceği kuşkusuna neden olmaktadır. Ruhun özgür olmayıp mutlak iradenin etkisinde varlık göstermesi, fiziğe, özgür iradeye ve mantığa olan güvensizliğe yeterli nedendir. Eğer insanoğlu istemediği halde yanlışlık ve kötülük yapabiliyor; hastalığa ve ölüme, acı ve yoksulluğa mahkûm olabiliyorsa; mantık, irade ve kişisel gelişim ile ilgili sekülerist kuram ve tanımlamalara itibar edilmemelidir.

İnsanda gözlenen aralıksız değişiklikler, iradesel tutarsızlığı ve istikrarsızlığa en somut delildir. Geçmişte dindar bir kimsenin ateist, ateistin ise Allah için canını verebilecek bir mümin, güvenilir bir yöneticinin hırsız, yargıcın erdemsiz, devlet adamının alçak, hainin vatanperver, namuslu bir kadının fahişe, hümanistin acımasız bir katil, okula dahi gitmemiş birinin mucit, en üst düzeyde eğitim görmüş bir akademisyenin sefil, yoksulun zengin, güçlünün aciz, düşmanın dost, dostun düşman olabildiği öylesine bir dünyada yaşıyoruz ki, hâlâ sürecin iradesiz figüranlarına inanabiliyor ya da peşlerine takılarak güvenebiliyoruz…

Bütün bu değişim ve başkalaşımı sağlayan ruhsuz bir beyin ve özgür bir irade olamayacağına göre; insanın yaptırım gücünden veya egemenliğinden bahsedebilmemiz akılcı değildir. İyinin kötü, kötünün iyi olduğu gerçek yaşam, tıpkı yılan zehrinin öldürücü etkisi olduğu kadar panzehir özelliğinin de bulunması gibidir. Gözle görülmeyen bir virüsün organizmada toksin saçarak sayısız ölümlere yol açması misali şeytanda misyonu gereği benliklere nüfuz ederek, sayısız kötülüklere ve hıyanetlere aracı olmaktadır. Hastalık bulaştıran virüsü ve kötülük aşılayan şeytanı var eden ve yönlendiren yaratıksal insan mı, yoksa İlâhsal Yaratıcı mı?

İnsanoğlunun bilim adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesidir. Beyni ve ürettiği iddia edilen aklı yaratıcı bir güçmüş gibi algılayarak, ruhtan soyutlayabileceğini sanan pozitif bilim, duyguların da kendine özgü bir önsezi olduğu değerlendirmesiyle inanılmaz bir paradoks yaşamaktadır. Onun için duygusal davranışlar aşağılanarak mantık yüceltilmeye çalışılmakta, böylece hatasız ve yasalara boyun eğebileceği savıyla “robomantık” bir toplumun oluşturulabileceği düşünülmektedir. İnsanların birbirleriyle olan etkileşmesini sağlayan duygular; bilgi, eylem, inanç ve icatları olgunlaştırmakta ve fiziksel hayatı yönlendirmektedir. İnsanların birbirine veya başka bir şeye karşı gösterdiği aşırı ilgi veya talep, duygusal tepkinin mutlak bir neticesidir.

Duygusal dürtünün olmadığı bir yaşamda; ne bir inanç, ne bir düşünce, ne bir sevgi veya nefret, ne gaddarlık veya merhamet, ne bir aile veya millet, ne ilerleme veya buluş, ne de fiziksel bir etkileşme var olamaz. Duygudan arınmış akılcı ve mantıkçı bir insan var olamayacağı gibi, böyle bir ayrıcalığın fıtrata, ruhun var olma nedenine, özüne ve temel yapısına da aykırılık teşkil edeceği muhakkaktır. Dolayısıyla soyut olan ve doğrudan ruhun fiziki yansımasına neden olan aklı ve duyguları ne birbirlerinden ayırabilir ne de iradesel ya da farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirebilirsiniz…

Kişi, geçmişi ve gününü irdelediğinde; bilgi, inanç ve davranışlarıyla nasıl bir karmaşa ve ikilem içinde paradoksal bir yaşam sürdüğü açıkça görebilecektir. Başarı, şöhret ve mevki, benlik adına kazanılan beğeniler olduğundan özgürlüğü acze uğratan doğrular; akılsal, doğasal ve teknolojik bahanelerle kamufle edilmekte, dolayısıyla aldatma ve kozmetikten ibaret teorisel yalanlar sınırsızca abartılmaktadır. Hiçbir tabii kural ve denklem, yanlışla doğrunun sağlanabileceğine yeterlilik vermez. Ya savunulan doğru yanlıştır ya da yanlış diye nitelendirilen doğrudur. Bunun mukayesesi ütopyadan oluşan bilimsel kuramlar ve dayanaksız söylemlerle değil, ancak yaşamdaki tecrübelerle kıyaslanmalıdır. Çünkü yaşanılan dünya, her türlü deneyin ve mukayesenin yapılabildiği evrensel tek laboratuardır.

Bunun için diplomaya ya da akademik bir unvana gerek yoktur. İnsanoğlunun yeryüzüne dağılması ve şeytana misyon yüklenmesiyle ruhları saran benlik, her devirde daha da şiddetlenerek ve tahrip ederek artmıştır. Onun için Yaratıcı, iyiliğin egemen olabileceği tek tip düzeni hakim kılmamaktadır. Toplumların değişim süreci, değişik zaman dilimlerinde çeşitli fikir ve anlayışların doğmasıyla oluşmuş, yozlaşma ve sapmalar o boyutta çoğalarak, iyiler kötü, kötülerde iyi kabul edilmiş, dolayısıyla peygamber de şeytan da kadersel düzendeki yerini muhafaza etmiştir. İnanılmaz yalanlar, riyakârlık ve aldatıcılık; doğruyu, ahlakı, hak ve adaleti silmiş, yerini zalimlik, cehalet, melez ve sapkın inanışlar almıştır. Yaratıcılığa ve egemenliğe aday insanoğlu, bu dileğinin bedelini çok ağır bir biçimde ödemekte ve arzu ettiği iktidarın altında can çekişerek ezilmektedir. Büyük sorumluluk büyük güç gerektirir.

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” Ahzab. 72

Geçmişten günümüze kadar var olan binlerce farklı medeniyetin oluşturduğu dinler, kültürler, anlayış ve görüşler, hangi temele göre tespit edilmiş ki değişik kural ve kanunlarla düzen sağlanmaya çalışılmış ve aralarında büyük farklılıklar doğabilmiştir. İlk yaratılan insan Hz. Adem’in soyundan gelen insanoğlu, nasıl olmuşta değişik renk, ırk, düşünce, bilgi, teknoloji, ilim, inanç, karakter, yazı ve lisanlara kavuşabilmiştir?

Neden aynı ırk, kültür, lisan, bilgi, anlayış, inanç ve gelenekler devam etmemiş, çok değişik millet ve medeniyetler olarak ayrılmış, her topluluğun kendine özgü ırkları, dinleri, dilleri, teknolojileri, adetleri, düzenleri, fikirleri ve vatanları oluşmuş ve egemen olabilme adına hem kendi aralarında hem de başkalarına karşı kıyasıya savaşabilmişlerdir?

Toplumları inanılmaz farklılıklara, güçlere, dinlere ve tanrılara götüren kuvvetin “akıl, irade ve mantık” olabilmesi mümkün müdür? Akıl, gördüğünü, duyduğunu ve dokunduğunu kavrayan bir kuvvet olması gerekirken; nasıl oluyor da hakkında bilgisi, emsali ve evveli olmayan buluşları gerçekleştirebiliyor, inanılmaz bir değişikliğe ve yapılaşmaya giderek geçmişini, eğiticilerini, çevresini ve öğretilerini reddedip, farklı bilgiler, düşünceler ve inançlarla bütünleşebiliyor? Eğer insanoğlu, eğitsel ve çevresel etkileşmenin dışına çıkabiliyor ve aykırılık gösterebiliyorsa; anlaksal bir yanlışlık var demek değil midir?

Aklın öğrendikleriyle idrak etme ve uygulama mecburiyeti olduğu ilkesine bağlı kalındığında; aniden oluşan içbaşkalaşımın ruhsal gücün etkisiyle gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Fiziksel ve duygusal olguları oluşturan, aklı ve bilimi etkileyerek farklı hedeflere yönlendiren nedir? İnsan savunduğu değerler için yıllarca mücadele ediyor, çile çekiyor, hatta canını ortaya koyduktan sonra dönüşüme uğrayarak, düşmanı olduğu görüşün taraftarı ve sempatizanı olabiliyorsa; bunun nedenini somutsal bir mantık kuramıyla açıklayabilmek mümkün müdür? Edinilen eğitimin ve yaşanılan gerçeğin dışında apayrı bir bilgiye ve hayat biçimine kavuşularak değişim ve keşiflerin gerçekleşmesi; hangi temel kritere göre değerlendirilebilir? Eğer dünkü yanlış veya doğru, bugünün doğru veya yanlışı ise, yarının neyi olacak?!?

İnsanların kimi hayatı boyunca doğrudan, kimi yanlıştan şaşmıyor, kimi her ikisinin arasında gidip geliyor, kimi bitkisel hayattaymış gibi hiçbir tepki vermiyor, kimi okullu bir cahil olarak verimsiz, kimi de okulsuz bir deha olarak umulmadık başarılara imza atıp tarihe geçiyor. Rasyonalist bir aklın ve pozitif bilimin kavrayamadığı ve izah edemediği bu değişimler; programlanmış ruhun mutlak iradenin yönlendirmesiyle nasıl etkinlik kazandığına açık bir kanıttır. İnsanların kendi düşünce ekseninde muhakeme ettiği sandığı doğru veya yanlışlar, helâl veya haramlar benliğin arzularına mı, yoksa ilâhsal hükümlere göre mi tespit edilmesi gereği hep tartışılmış ama ön yargıyla Yaratıcı reddedilmesinden çöpsel teorilerin sözde aydınlatıcı tutsaklığından kurtulamamıştır.

Ulusların ırk, inanç, düzen ve rejim sorunları; büyük savaşları, yıkımları ve felâketleri getirmiştir. Bir kısmı aklın gücünün yaratıcıdan daha üstün ve aydınlatıcı olduğu kanısıyla benliği doğrultusunda yasalar yapmış, bir kısmı, Yaratıcı’nın kurallarına bağlı bir düzen kurmuş, bir kısmı hem Yaratıcı’yı hem de benliğini harmanlayarak bir sentez oluşturmuş, diğer bir kısmı da beceriksizliklerinden başkalarının fikir ve yasalarını kopyalayarak, medeniyet ve düzen diye kendine uyarlamıştır. Ne gariptir ki büyük çoğunluğu “Tek Tanrı” inancı taşıyan dünya toplumları, Yaratıcısının kurallarını ilkel, gerici, çağdışı ve uygulanabilirliği mümkün olmayan hükümler olarak değerlendirip, ölesiye karşı çıkmış ama O’na inanmaya da devam edebilmişlerdir. Bu, nasıl bir mantıktır?! 

Benliği kullaştırdığından güya “yaratıcı ve egemen insan” hezeyanını küçük düşüren vahiy, dogmatik bir yaklaşımla aşağılanmaya çalışılıyorsa da, hâlâ O’nun yazgısına göre canlıların üremesi, hastalanması, ölmesi, biçim almaları, beslenmeleri, rızıkları, duyguları, bilgileri, buluşları, kabiliyetleri, kayıp ve kazançları, mevkileri, güçleri, musibetleri ve ecelleri devam etmekte, O’nun çizdiği kader asla değiştirilememektedir. Unutulmamalıdır ki bütün büyük yanlışların altında gurur yatar…

Dünyada meydan gelen olaylar, dönüşümler ve uygulamaların aklın kendiliğinden oluşturabileceği gelişmeler ve yargılar olamayacağı, bilim adamları ve düşünürler tarafından bile kabul edilmektedir. Köklü hiçbir çözüm üretemedikleri halde inkâr da inat eden mühürlü seküleristler hariç! Aklın, eşitlik ve nedenlilik ilkelerine tamamen zıt olan inkişaflar, beynin bağımsız işlevsizliğinden ve yetkisizliğindendir.

Sadece 1 dakikalık bir sarsıntıyla binbir zorlukla imar edilen ülkelerin yerle bir olması, bir anda yüz binlerce kişinin ölümü, milyonlarcasının çaresiz kalıp barınak ve kıtlık çekmesi, yine de o evrimcilere bir ibret olamamakta, unuttukları geçmiş felaketleri yeniden hatırlatan Haiti örneğini ne aklen ne de kalben muhakeme edebilmektedirler. Bir saniye sonra aynı veya daha dehşetlisini yaşamaları kuvvetle muhtemelken; kiminle boy ölçüşüyorlar?

“Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helak edecek veya en çetin bir şekilde azaplandıracağız. Bu, Kitap’ta (levh-i mahfuz’da) yazılıdır.” İsra. 58

Laik düşüncelerin dine baskı uygulayarak vahyi yalan veya çağdışı kabul etmesi, bilginin temelsel varlığına ve oluş biçimine aykırıdır. Hâlbuki var olan her şey, belirlenmiş düzen içinde vahyin etkisi altında hayatiyet kazanmaktadır. Yaratıcı’nın özünden çıkan ruh, her türlü şüpheyi ve iddiayı giderebilecek en önemli delildir. Acaba insanoğlu, öncesinde hiç görmediği, duymadığı ve bilmediği bilgileri, lisanları, canlıları, demiri, bitkiyi, suyu, cevheri, elementleri, madenleri, denklemleri, rakamları, proteinleri ve formülleri nasıl öğrenebilmiş, fayda ve zararlarını nasıl tasnif edebilmiş, bilim ve teknolojiyi gerçekleştirebilmiştir?

“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir) El-Alak. 4-5

Doğuştan ölümle nişanlı olanların oyuncaklarla övünüp şımarmaları, aslında nasıl birer hiç olduklarına kanıttır.

“Küçük insanların büyük gururları olur.” Voltaire

Bizim ayetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Secde.15

Ey acımasız halk cellâtları!

Sözde aydın kimlikleriyle Müslüman Türkiye Milletine savaş açıp provokasyonlarıyla ya katlettirmeyi ya da birbirine kıydırmaya çalışarak, ülkeyi bölüp haçlılara peşkeş çektirmeye odaklanıp yıkıcı kaoslara sebep olan hainleri hala savunanların “demokrasi” manipülasyonuyla haklı oldukları iddiasıyla şahsımı eleştirebilmelerini, ulaşmak istedikleri hedeflerinin bir hezeyanı olarak gördüğümden aslında kale almıyorum.

Diktatörlere ve söz konusu bölücü amansızlara karşı onur ve cesaretle mücadele veren Taraf Gazetesi’ne verdiğim sitemin adresiyle ilgili ilandan paniğe kapılarak tedirgin olan mihraklar, geçmişte ülkem ve milletim adına Aziz Nesin adlı hain bir yazar müsveddesinin şeytani planlarını bozup kendisini hapsetmemden dolayı bugün bile intikam peşinde koşmakta, Sayın Ahmet Altan ve Taraf Gazetesini etkileyerek, reklamımı engellemek niyetindedirler.     

“Taraf Gazetesi aydınların katliamını destekliyor” başlığıyla aleyhime başlatılan kampanyaya, bugün o hunhar hainin oğlu Ahmet Nesin’in babasını savunan açıklamaları, artık susmamın mümkün olamayacağını ortaya koymuştur. Ölen; ister iyi ister zorba olsun asla arkasından çekiştirmemenin bir fayda temin etmeyeceği gibi bir prensibe sahip olmamdan hep sessiz kalmış ve Yaratıcı Allah’ın hesabına duçar olan ölüleri dilime dolamayarak, sadece fikirleri çerçevesinde tartışmaya girişmişimdir. Ancak Aziz Nesin gibi çocuk kitabı yazan birinin de tartışılacak hiçbir fikri olmadığını belirtmek isterim.   

Yüzyıllardır Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslim olmayı emreden İslam dinine muharebe yaparak, canavarca iman etmiş Müminleri katleden, işkence yapan, her türlü baskı ve yasaklarla sindirmeye çalışan cehennemliler, bir taraftan özgürlük, demokrasi, temel hak ve hürriyetler konusunda sinsi bayraktarlık yaparlarken, diğer taraftan maskeledikleri o korkunç riyakârlıklarını sergileyerek, kalleşçe insanlığı doğramışlardır.

Oysa kişi neye inanırsa inansın onunla barış içinde yaşamak, inancı ve düşüncesine tahammül edip hoşgörüde bulunmak, insanlığın en temel ilkesidir. Çünkü hiç kimsenin bir başkasını zorlayabilmesi vahyen de yasaktır.

Benlikleri galebe çalmış Müslüman kimlikli azgın münafıkları kolayca satın alan haçlılar, Salman Rüsdi adlı İngiltere’de yaşayan bir Hintli’yi, Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı Kerim’e saldırtarak, güya bir kısım ayetlerin şeytan tarafından indirildiği gibi affedilmez bir iftiraya yönlendirmiş, dolayısıyla tüm dünyada gerginlik çıkartarak Müslümanları ayağa kaldırmışlardı. Zaten İngilizlerin tarih boyunca yaptıkları kahpeliklerinin insafı ve sınırı yoktur.

Bunu fırsat bilen Aziz Nesin adlı hain, herkesin hatırlayacağı üzere yaşamı boyunca İslam’ı ve Müslümanları küçümsemiş, yaşam hakkı tanımak istemeyerek, Allah varlığının yalan olduğu propagandasıyla toplumuzun lanetine uğramıştı. Onun bir ateist olması tamamen kadersel bir hükmün gereğinden nasıl kimseyi ilgilendirmeyecekse, karşısındakinin de Müslüman veya başka bir dine sahip olması kendisini ilgilendirmemeliydi. Önem verilmesi gereken kişinin erdemli bir insan mı, yoksa riyakâr bir şeytan mı olduğudur!

Ancak o, azılı ve amansız bir Müslüman hasmıydı ve milletimizin Müslüman oluşundan da “aptal” olduğunu söyleyebilecek kadar saldırgan ve hadsizdi.  

Salman Rüşdi’nin çıkardığı ve küresel bir din savaşına yol açacak fitnesi dünyayı kasıp kavururken, ünlü terörist Doğu Perinçek’in dergisi ve kendisinin başyazarlık yaptığı Aydınlık Dergisin’de; söz konusu şeytan ayetleri kitabını Türkiye’de yayınlayacağını, eğer izin vermezler ise il il dolaşarak elden dağıtacağını ve halka anlatacağını ifade etmesi, takdir edersiniz ki Türkiye’yi de karıştırmış ve kıyamet kopmasına neden olmuştu. Ne var ki fevkalade büyük tehlikenin çanları; ne yargıyı ne de iktidardaki DYP-SHP koalisyonun işitmesine yetiyordu. Zaten SHP’nin, bugünün CHP’sinin hükümette oluşu Aziz Nesin’i yüreklendirmiş ve dilediği gibi at koşturabileceğini sanmıştı.

Her ne kadar yargıya ve hükümete güvenmiş ve kendini emniyette hissetmişse de, aptal olarak aşağıladığı Müslüman Türk evlatlarını hesaba katmamış, dolayısıyla hak ettiği zincirlere vurulmaktan kurtulamamıştı.  

Beyanatının akabinde ihanetsi yıkıcı amacını gerçekleştirebilmek için 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’a giderek, o yürekleri dağlayan malum 37 insanın öldüğü “Sivas Katliamı”nı gerçekleştirdi. İdeolojik rejimin irtica adına din karşıtlığı, önyargıyla suçluların İslamcı ve aşırı milliyetçi çevreler olduğuna karar kılmış, asıl katliamın müsebbibi Aziz Nesin’e özenle dokunulmayarak, bir de kahraman ilan edilebilmişti.

Devletin gerçeği görmemezlikten gelip Aziz Nesin’i teşvik edici toleransı, diğer illere de giderek aynı kaos, infial ve katliamların doğabileceğine bir işaretti. Dinini, vatanını ve milletini seven hiçbir insan, olabileceklere seyirci kalamazdı ve İstiklal Savaşlarının yiğit atalarını boynu bükük bırakamazdı.

Aziz Nesin denen şeytan mutlaka durdurulmalıydı. 10 Temmuz ve 11 Temmuz 1993 tarihlerinde Aziz Nesin’in değersiz başına 250.000 Dolar ödül koyarak, onu hapsetmiştim. Bir daha ağzını açamayarak ve evinden çıkamayarak 6 ay sonra 30’a yakın polis korumasında gittiği sanırım Bodrum olacak, öldüğü haberi bozguncu, bölücü ve terörist sözde aydın ve çağdaşlar dışında milletimizi sevindirmişti.

Aslında herkesin sandığı gibi Aziz Nesin cesur değil, son derece korkak bir yaratıktı. İst. 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığım sırada mahkemeye gelen ve tüm adliye çevresi, koridorları ve mahkemenin salonu otomatik silahlı polisler tarafından ablukaya alınmış ve cesedine bir halel gelmemesi için özenle korunuyordu. Mahkeme sırasında gözlerime bakamıyor; Müslüman bir ailenin çocuğu olduğunu, Müslümanları sevdiğini ve asla öyle bir niyeti olmadığını ifade ederek, sanki o canavar ve bölücü halk düşmanı Nesin’in yerine son derece mülayim, hoşgörülü ve hümanist başka bir Nesin gelmişti. Ancak gerçeğin açık perdelerini hiçbir maske örtbas edemez…     

Kalplerinde vicdan, beyinlerinde akıl olmayan o sefiller; neden Aziz Nesin Türkiye’yi karıştırırken ve 37 kişiyi katlederken kendisini uyarmadılar da aksine desteklediler? Tüm Türkiye’yi birbirine kıydırmayı planlarken onlarda mı işbirlikçiydiler? Bugün darbecileri, katliamcıları ve teröristleri savunanlar kendileri değil mi? İnsan olmayan aydın müsveddelerinin gerçeği muhakeme edebilmelerinin imkânsızlığı tartışılmazdır. Çünkü insan olmadıklarından insanca düşünememekte ve vicdanlaşamamaktadırlar.

Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin de milletimize aynı kin ve nefretle dolu olmalı ki, hala utanılası o hain babasını savunabiliyor, güya başına ödül koyduğum babasının güldüğünü ve parayı hesabına yatırdığımda intihar edebileceğini söylediğini iddia ediyor. Oysa röportaj yaptığım dergilerden biri bu öneriyi bana sunmuş, derhal hesabını bildirdiğinde parayı derhal yatıracağımı ve o değersiz bedenini sırf milletim adına 250.000 Dolara satın almaya hazır olduğumu deklare etmiştim. Özellikle Tempo Dergisinde söz konusu taahhüdüm belgelidir.

Madem babası çok cesurdu; neden ifade ettiği gibi hiçbir il’e gidemedi, meydan okuyuşunu sürdüremedi ve şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlayamadı?  Neden mahkemede Müslüman olduğunu ve asla şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlamak istemediği inkârına yeltendi? Mahkeme sırasında elimi kaldırarak kendini hainlikle suçladığımda ve aramızda neredeyse 7 metre mesafe ve salon polislerle dolu iken; neden irkilerek geriye kaçmaya çalıştı? Ebu Cehil’in evinin tuvalete döndürülmesini örnek göstererek, mezarını tuvalet yaptıracağımı söylediğimde; neden kabrini saklamak maksadıyla dokuz çukur açtırarak, bilinmeyen bir dehlize cesedini gömdürdü? Bırakın sağlığını, öldükten sonra dahi cesedinin başına bir şey gelebilir endişesi taşıyandan daha korkak kim olabilir?

Bir ölünün arakasından daha fazla detaya girmeyi düşünce ve inancıma yakıştırmadığımdan, özellikle yeni neslin doğruyu bilmesi adına yapılan yanlı karalamalara her ne kadar aldırış etmeme gibi bir özgüvenim olsa da, aleyhimde hiçbir açık bulamayanların Aziz Nesin’i hortlatmaları, tamamen ideolojik bir yaklaşımdır. Aziz Nesin’in kim olduğunu öğrenmek isteyenlere somut adres; Doğu Perinçek’tir. Türkiye’yi parçalamaya Doğu Perinçek’le birlikte başlamış ve Aydınlık Dergisinde zehir saçarak, halkı birbirlerine düşman kılmışlardır. Biri meçhul bir dehlizde, diğeri de işlediği ihanetlerden zindanda çürüyor. Bu sebeple bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya hiçbir zaman gerek duymamışımdır.  

Uluyanların ulumalarına kulaklarım her zaman tıkalıdır. Eğer tıkamayıp onların safında yer alsaydım, şüphesiz ben de o terör örgütlerinin bir üyesi, hukuk, adalet ve vicdan kasabı, acımasız bir din ve halk düşmanı olacaktım.

“Fil olduğundan küçük, bit ise olduğundan büyük çizilir hep.” J.W.Swift

Kalleşsi riyakârlık…

Kimliği her ne kadar cumhuriyet hukuk devleti olsa da gizliden gizliye oligarşiyle yönetilen ve halk iradesinden kopuk “tabela devlet”leri, cumhuriyet ve demokrasinin temel prensibi olan referandumdan ısrarla kaçınır, sözde bağımsız ancak ideolojik rejimin garantörü millet meclisi ve bürokrat güçlerin danışık ve dayanışmalarıyla oluşturulan konsensüsle totaliter rejim özenle korunarak; halk iradesi, hiçbir zaman hayvan hakları kadar kıymete bile tabi tutulmaz. Sadece seçim gibi bir manipülasyonla statükonun otoritesini devam ettirecek devşirme aday ve partilerle millet öyle kandırılır ki, mevcut durumun değişeceği umuduyla tercihini yapan vatandaşlar, hiçbir şeyin neden farklı olamadığı hayretiyle dövünür, buyurgan rejim karşısında oylarının çöpe muadil bir değer taşıdığı gerçeğini muhakeme edemeyerek, yeni taşeronları seçmekle dileklerine kavuşabileceklerini zannedip, esaretsi zincirlerin altında ömürlerini tüketip giderler.            

Cumhuriyet rejiminin olmazsa olmazı referandum; halkın satın alınamadığı, baskı ve tehditle yönlendirilemediği ve hiçbir gücün bozamadığı tartışılmaz bir karar olup, genelde anayasa değişiklikleri, rejimce yasaklanan ancak halkça özgürlüğü talep edilen yasaların kabulü, halkın totaliter anayasa mahkemesinde, yüksek yargısında veya silahlı güçlerin dayatmasında aşamadığı taleplerini elde edebilmek maksadıyla iradelerini ortaya koyduğu katkısız bir oylamadır.    

Cumhuriyet ve demokrasi tiyatrosuyla halkı aldatan çakma rejim; halk iradesinin doğrudan doğruya yönetime yansımaması için öylesine temsili demokrasi gibi bir hileyi allayıp pullamışlar ki, sözde seçtiği vekillerle temsil edildiğini düşünen halk, nasıl kendi elleriyle korkunç bir ihanetin çarkı olduklarını hesap edememişlerdir. Gerek parlamento gerekse hükümet tıpkı hâkimler gibi tarafsız ve adil olması gerekirlerken; her iki kurum da devletin ve rejimin muhafızlığını yaparak çıkarlarını korumakta, böylece halkı bir köle misali itip kakarak; sıkıntı, arzu ve taleplerine aldırış etmeksizin ninnisel gerekçelerle geçiştirmektedirler.

Oysa Cumhuriyet rejimini esas alan halk; ilk elden yönetime katılması, görevi sadece temsilcilerini seçmek değil, gerek anayasayı yapmak gerekse yasama yetkisine oylarıyla doğrudan iştirak etmek ve söz sahibi olmakla mükelleftirler.

Yetkili makamın bir kanun tasarısı veya teklifinin esaslı kısımları hakkında halkoyuna başvurması mecburiyken; ideolojik rejimin marjinal güçlerince engellenmekte, böylece despotizmin çizdiği sınırların dışına çıkılamayarak, sözde halkı temsil ettiği sanılan kuklalaştırılmış parlamento, maalesef diktatörlüğe meşruiyet kazandırmaktadır. Oysa cumhuriyetle idare edilen rejimler, yasama organı olan parlamentonun hazırladığı kanunlar hakkında halkın oyuna aslen müracaat etmek zorundadır.  

Her ne şart ve koşulda olursa olsun, muhalefet karşıda çıksa ya da rejimin aleyhine dahi olsa meclisin hazırlamış olduğu kanun tasarısı, yürürlüğe girmeden önce halka sunulmalı, menfi veya müspet tasdiki alınmak zorunluluğu hiçbir gerekçeyle geçiştirilmemelidir. Ancak totalitarizmle idare edilen toplumlar; Türkiye’de bizzat şahit olunduğu gibi ya darbelerle ya da Anayasa Mahkemesi yahut diğer yüksek yargının kalkansı misyonlarıyla püskürtülmekte, dolayısıyla halkın dileğine set çekilerek, parlamento ve hükümetin de göstermelik bir figüran veya emir eri oldukları açığa çıkmaktadır.

Türkiye’nin cumhuriyet ya da demokrasiyle yönetilen bir rejim olmayıp Atatürk diktatörlüğüyle inşa edilmiş ideolojik bir otokrasi olduğu, 1924 anayasasıyla belgelenmiştir.       

Sözde milletin egemenliği adına monarşi iddiasıyla Osmanlı Devletini yıkıp, adı Türkiye Cumhuriyeti olan ancak şahsına münhasır bir devlet kuran Atatürk; 1924 Anayasasıyla meclise diktatörlük hukukunu bizzat kendi kazandırmış, sözlerinin aksine milletin kararsal iradesini zerre kadar önemsemeyip, 1924 Anayasasını referandumla halkın oyuna sunmayarak, şantaj, tehdit veya niteliksiz oy sayımıyla muhalefeti etkisiz kılıp, meclisteki oylamayı üçte iki çoğunlukla değil 158 oyla kabul ettirerek, hem milleti hem de anayasal niteliği hiçe saymıştı.

Atatürk’ün kendi adına kurduğu sözde cumhuriyet’in sadece devletin değil hükümetin de şekli olduğuna dair ideolojik bir vurgu yapıp, CHP teşkilatı yoluyla meclis üzerinde kurduğu mutlak otorite yüzünden antidemokratik tek parti rejimiyle CHP’nin “altı umde” sini de anayasanın temel ilkesi yapması, tartışılmaz diktatörlüğünü perçinleştirmişti. Dolayısıyla Osmanlı Devleti yıkıldı, yerine Atatürk Devleti ya da CHP Devleti kuruldu.

Bu sebeple CHP’yi de kapatan Kenan Evren darbesini, karşıda olsam tebrik ediyorum.

1961 ve 1982 anayasaları her ne kadar darbeciler tarafından hazırlanmışlar ise de, halkın oyuna sunulmalarından ötürü 1921 ve 1924 anayasaları gibi gayrimeşru değiller ve  “darbe anayasası” diye eleştirmesini de doğru bulmuyorum. Onların halka gidip sözde sivil sanılan meclisin gitmeye cesaret edememesi, aslında kimin totaliter oluğunu kanıtlamaktadır.

Dikkatle irdelendiğinde Osmanlı’nın yıkılıp yerine Atatürk Devletinin kurulmasındaki gizli amaç; tamamen din ve İslam dünyasının halifeliğini üstlenen Osmanlı’nın haçlılara hükmetmesini engellemekti. Bu gücün kırılması ve milletimizin İslam’dan aldığı motivasyonla haçlıları yenilgiye uğratması, dünyaya adil bir düzen ve barış getirmek istemesi, ancak içten bir parçalanma ve ihanetle aşılabilirdi. Böylece Yahudi-mason ittifakının hazırladığı senaryoyla dünyaya hükmeden Osmanlı sinsice zayıflatılarak yıkılmış, böylece masonların idaresindeki CHP; kanlı devrimlerle devleti ele geçirmeleri akabinde  “Devletin dini Din-i İslam’dır” ilkesini öncelikle anayasadan kaldırarak, sekülerizm’e yani laikliğe geçişin altyapısını hazırlamış, ayrıca Türkçülük gibi bölücü bir ırkçılığı da anayasalaştırarak darmadağın etmişlerdir.

İşte bugün yaşadığımız gerginlikler, darbeler, terörler, çatışmalar ve bölünmeler; bu temel yanlışın bir sonucu olup, mutlaka halkın yasamaya hükmetmesini zaruri kılmaktadır.

Egemenliğin ideolojik devletin dayatmasıyla çeşitli organlara bölünmesi, kurumlar arasında uyumlu çalışma ortamının sağlanamamasına, seçilen meclis ve hükümetlerin asla iktidara kavuşturulmayarak şantaj ve tehditlerle yetinmeyip, yargıyla, olmadı silahla etkisizleştirilerek alaşağı edilmeleri, şüphesiz halkın doğrudan yönetime katılmamasındandır. Siyasi ve sosyal istikrarsızlığın, çok başlılığın, yüksek yargı, Genelkurmay ve terör örgütlerinin meydan okuyabilme cesaretlerinin nedeni; halk iradesinin dışlanmasıdır.           

Ne var ki ancak diktatörlüklerin yaptırımı olan değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez kanunların metazori yürürlülükleri, 1961 ve 1982 anayasalarında da hassasiyetle korunmuş, halkın onayına sunulan anayasaların ruhu değil de çelişkili fiziki önemi süslü bir paket halinde hediye edilerek, köklü ve kalıcı bir çözüm gerçekleştirilememiştir. Buna rağmen halkımız tarafından kabul edilmesinden dolayı yine de hiç kimsenin itiraz hakkı bulunmamalıdır.   

Devleti, vatandaşın önünde tutan despot kanunlar yüzünden, Türkiye’de hiçbir yasa ve düzen halk tarafından değil tepeden inme yapılmakta, dolayısıyla faşist adaletsizlikler, bölücü, baskıcı ve totaliter anlayışların üremesine mani olunamamaktadır. Meclis ve hükümetlerin bir piyon ve Atatürk diktatörlüğünün rutin işlerini yapmakla mükellef bir yüklenici oldukları gayet açıktır.

Bugüne kadar gelen hükümetler arasında en çok umut duyulan AK Parti hükümeti bile 8 yıldır sözde iktidar olduğu Türkiye’de anayasal hak olan referandumu çalıştırmaya cesaret edememiş, çıkardığı kanunları ya ideolojik yargı duvarına çarptırarak ya terörist şövalyelerin sözcüleri olan muhalefetin direnişlerine karşı koyamayarak ya da Genelkurmay’ın emrine boyun eğerek, kangren olmuş sorunların üstesinden gelememiştir. Oysa gerçekten samimi olsalardı; yapmak istedikleri değişiklikleri paketleyip meclisten geçirerek, doğrudan halkın onayına sunar; ne yüksek yargı ne muhalefet ne de silahlı güçlerin velayetsi baskılarına muhatap olmadan hem hedef olmaz hem de tartışmalara son verirlerdi.

Her kim yapılacak değişikliklere karşı ise; er meydanı olan halk oylamasında ret oyu verir, böylece karşı duruşlarındaki haklı mazeretlerini halk iradesinin takdirine bırakırlardı. Neden yapmaya cesaret edemiyorlar? Halktan daha üstün bir karar organı mı var ki ısrarla uzlaşma arayışı safsatasıyla Genelkurmay’ın, yüksek yargının, medyanın, muhalefetin, sivil toplum örgütlerinin, sanatçıların v.s, gibi politize olmuş ideolojik ve fırsatçı resmi ve tüzel bir avuç insanın halkı temsil edebileceği ve gıyaplarında karar verebileceklerini düşünebilmektedirler? Yoksa gizli bir oyunun figüranları mıdırlar?

Rejim, kendini öyle mıhlamış, kurumları ve halkı mahkûm etmiş ki; bayraktarlığını yapan ne yargı ne de ordu, yetkilerini halkın iradesinden almaktadırlar. Meclis ve hükümet fizikken yetkisini halktan aldığı görüntüsü verse de, ruhen Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin ideolojik çıkarlarını gözetmek zorunda; en basiti, milletvekili veya bakan andı bile Atatürk ilkeleri ve laikliğin üzerine yapılmadığı takdirde parlamentoya girmeye ve hükümet olmaya hak kazanılamamaktadır.

Türkiye’deki gibi totaliter rejimler, asla halk iradesini tek güç olarak kabul etmez; yasama-yürütme-yargı gibi birbirinden bağımsız, ezici ve rakip güçler oluşturarak, akılları sıra demokratik sistem hilesiyle köle halkı, yönetimden uzak tutmaya çalışıp, rejimin tutsaklarına dönüştürürler. Eğer bir yargı; parlamentonun çıkardığı yasaları iptal edebiliyor; partileri kapatabiliyor ise; aslında o parlamentonun özgür değil ideolojik yargının vesayeti hafif kalır, doğrudan hegemonyası altında olduğu tartışılmazdır.

 Halkın seçtiği vekillerin zincirlendiği ideolojik bir düzende, halk iradesini ortaya koyacak bir referandumun söz konusu mümkün olamamaktadır. Çünkü referandumdan çıkan kararı bozabilecek ne bir Anayasa Mahkemesi ne de başka bir güç vardır!

Statükocu gazeteci, bürokrat ve politikacılar, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi referandumdan kaçar, tutsakları altındaki parlamentoda çoğulcu demokrasiyi savunarak, yargı veya darbeyle, beğenmedikleri kararları kolayca tarumar ederler. Ancak çoğunlukçu demokrasi olan referandumu sandık demokrasisi tanımıyla küçük gören faşist rejim yanlıları, halk iradesinin tek güç olmasını rejim aleyhine büyük bir tehlike görürler.     

Cumhurbaşkanı, başbakan ve hükümet üyeleri! Nasıl bir baskı ve tehditle karşı karşıyasınız ki, çözümün tek kaynağı olan referandum müessesesini çalıştırmayarak, halkı statükoya ve diktatörlere peşkeş çekebiliyorsunuz? 61 ve 82 darbecileri kadarda mı halkınıza saygı duymuyor ve iradesine güvenmiyorsunuz? Tüm gerginlikleri, sıkıntıları, tartışmaları, haksızlık ve adaletsizlikleri bitirecek olan referanduma gitmekten korkuyor mu, yoksa gitmenizi engelleyen bir baskı ve tehditle mi karşı karşıyasınız?  Haydi bakalım, referandumdan çıkacak karara o burnundan kıl aldırmayan Genelkurmay, yüksek yargı, gazeteciler ve bilumum Atatürk diktatoryasının şövalyeleri karşı koyma cesareti bulabilecek ve doğrudan muhatap olan halka meydan okuyabilecekler mi?

Etrafı mayınlarla çevrilmiş TBMM’nin tek başına “Anayasa Değişikliği” yapabilmesi söz konusu değildir. Bırakın halk yapsın, bırakın halk muhatap olsun…

Uzlaşmayı halk iradesinde değil de neden ataist terör örgütlerinin sözcüleri ile yapmakta ısrar ediyorsunuz? Statükocu Baykal ve Bahçeli ile uzlaşma arayışındaki inadınız; provokatörleri, Ergenekon’u, Kafes’i ve Balyoz’u meşrulaştırmayacak mı? Çocuklarımızı parçalayacak ve halkı katledebilecek kadar canavarlaşmışların arkalarında durabilecek kadar vicdansızlaşmışların fikrine danışmak, rızasını almak, işbirliğine kalkışmak; millete, özgürlüğe, hukuka ve adalete bir ihanet değil midir?

Onların halkı temsil etmediği, riyakâr yüzlerini ustaca gizleyerek aldatmalarının neticesi toplumuzun bir kısmınca seçilmiş olmaları yanıltmamalı, zaten halkın lehine yapılacak bir referandumda gerekli cevabı alarak silinip süpürüleceklerinin de kaçınılmaz olacağı unutulmamalıdır. Yeter ki biraz cesaret, kararlılık ve vakurlu bir duruş…

Gerek Türk-Kürt kardeşliğiyle ilgili açılım, gerekse fevkalade hayati önem arz eden yargı reformuyla ilgili anayasa değişiklikleri, derhal halkın iradesine sunulmalı, böylece despotların yolları kapatılmalıdır.         

Artık yıllardır aynı gazeli okuyan ezberci kavram cambazlarından bıkılmış, bireyi öne çıkaracak somut adımlar atılarak, devlet idaresi doğrudan, sahibi olan halka devredilmelidir. İdeolojik yargıca iptali aşikâr olan gerek türban yasağı ve gerekse eğitimdeki eşitsizlik ile ilgili bölücü ve bunaltıcı birçok sorunu mecliste çözmek yerine doğrudan referanduma götürülseydi; şüphesiz kökten bir sonuca ulaşılacak, dolayısıyla gündemi işgal eden beyhude tartışmalar ve gerginlikler uzamayacak, toplumun aşağılanan ve dışlanan bireyleri de gözyaşlarına ya da göçebeliğe mahkûm edilmeyecekti.

Ayrıca “türban” ile ilgili AK Parti Hükümetinin sözde MHP desteğiyle çıkardığı yasanın, CHP’nin Anayasa Mahkemesine itirazlıyla nasıl kökten çözümsüzlüğe ulaştığı ve sırf referanduma gidilmemesi için MHP’nin CHP ile yaptığı gizli pazarlığı hatırlatmak isterim. Eğer AK Parti böylesine kalleşsi bir riyakârlık içinde değil ise, yine referandumun önünü kesebilmek adına yapmayı düşündükleri “Anayasa Değişikliği” girişimlerinin de aynı tezgâhla meclisten geçirilip, akabinde Anayasa Mahkemesine yapılacak itirazla reddedileceği akıllardan çıkmamalıdır.    

AK Parti’nin söz ve davranışlarından anladığım kadarıyla çözüm isteyen ama statükocularca izin verilmeyen mağdur ve çaresiz rolü oynamak istediğidir. Ancak referandum gibi sonucu tartışılmaz ve hiçbir yargıca bozulamaz bir yolun yok sayılmasını hiç kimseye izah edebilmesi mümkün değildir.  

Meclis ve cumhurbaşkanının çıkarılan kanunlarda mutlak yaptırımlarının bulunmadığı ve son kararı yüksek yargının verdiği gerçeğini çok iyi bildikleri halde taktiksel kandırmalara devam eder, referanduma giderek son noktayı koymak yerine tiyatro sahnesinden farksız meclis ve salt yetkisi olmayan cumhurbaşkanlığı onayı gibi orta bir oyunu sürdürür, çözümü referandumda değil de iptali kesin mecliste aramaya kalkışırlarsa; bilsinler ki perde arkası pazarlıkların, artık uyanmaya başlayan halkın dikkatinden kaçmayacağıdır.

Örneğin; millete ihanet belgesi olan “irticayla mücadele eylem planı” ile ilgili Alb. Dursun Çiçek’e baştan beri sahip çıkarak, belgeyi çöpsel bir kâğıt parçasına benzetip yargılanmasını sabote eden Genelkurmay’ın Jandarma kriminal laboratuarlarında imzasının gerçek olduğu belgelendikten sonra Askeri Savcılığın tutuklanmasını isteyip Askeri Mahkemenin reddetmesi nasıl hiçbir samimiyet içermiyorsa, hükümetin de referanduma yanaşmayıp meclisten sonra dolaylı yollardan Anayasa Mahkemesini adres göstermesi, aynı samimiyetsizliğin bir göstergesidir.   

Yedi düvele kök söktürmüş milletimin hiçbir ferdi güdülmeye izin vermez ve hilkatte bir eşi olanın hegemonyalığını sindirmez!

Yeter ki neyin ne olduğunu dikkatlice irdelesin ve maskelerin altında saklanan kalleşsi riyakârları hiçbir etki altında kalmaksızın teşhis edebilsin…

Tek çözüm referandum…

 

Ancak şu kadarını demeden rahat edemeyeceğim…

Sabaha karşı saat 03.00 ve hiç beklemediğim bir darbenin bilgisine gerekli cevabı verebilmek için sabaha kadar beklemeye sabredemedim.

İhtilâle, statükoya ve baskıya cesaretle baş kaldırarak mücadele eden Taraf Gazetesini, derin inanç ayrılığıma rağmen bağrıma basmış, o kurumda görev yapan hademesinden patronuna kadar yazarlar dâhil her çalışanını millet egemenliğine yaptıkları hizmetten dolayı takdir etmiştim. 

Aykırılıklarımıza karşın ideolojik bir saplantıda olmadıklarını düşünüp, aynı hedefe odaklanmamızdan ötürü maddi ve manevi desteği bir zorunluluk hissetmiş, en azından sitemin reklamıyla ve kendilerini motive edecek duruşumla katkıda bulunmak istemiştim.

Geçmişte halkımı büyük bir felaketten kurtarabilme adına ünlü provokatör-ajan Aziz Nesin’i durdurabilmek için yaptığım vatandaşlık görevimin intikamını alabilmek maksadıyla halk cellâtlarının aleyhime başlattıkları karalama kampanyasına oğul Ahmet Nesin’de katılmış, Taraf Gazetesine verdiğim reklamdan dolayı “Bu kadar mı düştün Ahmet Altan” başlığıyla, ölümüne mücadele ettiği açıklamasıyla dava arkadaşları olduğu gazete yazarlarını ismen hedef alarak ‘demokrasi’ uyarısında bulunmuş, nasıl olur da kendilerini Mehmet Ali Şadoğlu’na satabildiklerini ve onun parasıyla maaş alabildiklerini sorarak, kendilerinden utandığını ifade etmişti.

Gazete de bu tehdit ve uyarıyı ciddiye alarak, bir yıllık kesintisiz sözleşme yaptığım ve bedelini peşin ödediğim reklamımı hiçbir bilgi vermeksizin dün akşam kaldırarak statükoya boyun eğmiş, baskı ve darbeye karşı mücadele vermesine rağmen bizzat baskı ve darbeyi uygulamaktan kaçınmamış, ayrıca ticari bir anlaşmanın yükümlülüğünü yerine getirmeyerek, ahlak dışı davranmıştır.

Şunu açıkça ifade etmem gerekir ki ne Ahmet Altan ne de başka bir yazarla muhatap değil, doğrudan Taraf Gazetesiyle akit yapmış ve anlaşmalarına güvenmiştim. Tabii ki tüm görüşmeleri ve anlaşmayı yardımcım yapmış, reklamın neden kaldırıldığı bilgisine de gece yarısı o ulaşmıştı.

Başta “İrticayla mücadele planı” olmak üzere deşifre olan darbe planlarıyla ilgili Taraf Gazetesinin kamuoyu duyuruları ve millet lehine haklı duruşu ile Aziz Nesin’in milletimizi birbirine kıydırmayı planladığı “şeytan ayetleri” kitabını yayınlama girişimi ve il il dolaşarak kanlı propaganda düşüncesi kıyaslandığında; şeytan ayetleri kitabının yapacağı dehşetsi tahribatın yanında irticayla mücadele planı devede pire kalır. Nesin, görünüşte her ne kadar tek başına hareket ediyor izlenimi uyandırdıysa da kıyametsi fitnesi, bilinmelidir ki atom bombasından çok daha tesirliydi. Açıklamasının akabinde Alevilerle Müslümanları savaştırabilmek amacıyla ilk ziyaret ettiği Sivas’ta sebep olduğu katliam, sonraki dehşetlerin bir başlangıcıydı. Eğer Aziz Nesin’in düşünce ve davranışı bir aydının demokratik hareketi ise; Alb. Dursun Çiçek’in planı neden demokratik bir mücadele olmasın?

Aziz Nesin mi, yoksa deşifre olan cuntacılar mı daha tehlikeli gibi bir sorgulamaya girerseniz; biliniz ki tartışmasız Aziz Nesin’dir. Çünkü o serseri bir bomba gibi bulunduğu yerde hesapsız patlıyor ve bir çığ oluşturarak her yeri yakıp yıkıyor.  Ötekileri ise ciddi planlar yaparak mutabakat ve şartlar sağladıktan sonra gereğini yapabilmek için düğmeye basıyorlar. 2002′de yaptıkları planların eyleme dönüşmemesi açık bir kanıttır. 

Demek ki demokrasi; statükocuların, provokatörlerin, darbecilerin, totalitercilerin ve zorbaların ustalıkla gizlendikleri bir maskedir. Anlaşılıyor ki herkesin nefsi gizli bir hesabı bulunmakta, demokrasi adına toplumun sömürülmesine devam edilmektedir.

Kimin kalbinde ne gizli olduğunu bilebilmem mümkün olmadığından daha fazla detaylara girmeyecek ve olasılıklara bağlı teoriler üretmeyeceğim. Ancak fevkalade yanıldığım Taraf Gazetesini ideolojik yandaşlarına hediye ediyor, sitemi taşıyabilecek bir seviyede olamamasından, şahsım için hiçbir değeri olmayan yaklaşık 11 aylık reklam bedelini de kendilerine hibe ediyorum.

Yazık, yazık, yazık…

 

Devlet, onlar olduktan sonra…

Genelkurmay ve CHP gibi devlete hükmeden tanrıların diktasındaki bir ülkede halkın söz sahibi olabilmesi mümkün mü?

Biri halkın kurtarıcı gözbebeği, diğeri de devleti kuran bir mabut…

Neymiş efendim; generaller, amiraller ve subaylar darbe yapacaklarmış, halkın seçtiği meclisi ve hükümeti devireceklermiş, çocuklarımızı ve insanları katledeceklermiş, mallarına el koyacaklarmış, toplama kamplarında zulümden geçireceklermiş, Müslümanlara ve Kürtlere vatanlarını mezar yapacaklarmış ve belgelendirdikleri binbir çeşit zorbalıkla Atatürk’e karşı kulluklarını yerine getirip, laik diktatörlüğü koruyacaklarmış…   

Kimileriniz zaten öyle değil mi diye düşünebilirsiniz ama taşıdıkları korkunç kin ve nefretle devleti gütmeleri kendilerini tatmine yetmemekte, fiziki doyuma ulaşabilmeleri için tahammül edemedikleri halkın kanını içebilecek mutlak bir tutsaklığı sağlayabilmek adına kulsal zincirin gerekliliğine inanmakta, böylece tartışmasız ideolojilerinden uzaklaşarak hürriyet arayışına giren halkın dizginlenebilmesi için cehennemsi planları hazırlayabilmektedirler. 

İfade etmekten utanmadıkları gibi halkı deniz kendilerini balık gören jaws’lar, “halka karşı acımasız” olacaklarını bile deklare edebilmişlerdir. Zaten CHP’de halkı mazoşistlikle özdeşleştirip, “Bu halk mazoşisttir, ne kadar eziyet ederseniz, o kadar …..” dememiş miydi?

Söz konusu ideolojik amaçlı tüm yasa-dışı cunta plan ve eylemlerin arkasında Genelkurmay ve CHP’nin olduğu tartışılmazdır. Neden?

Bugüne kadar hiçbir hükümetin cesaretle üzerine gidemediği ezici diktatörlüğü sindiremeyerek hesap soran AK Parti Hükümeti, haksızlık ve adaletsizlik karşısında susmayı onursuzluk addeden şerefli savcı ve hâkimler ile TSK ve medyanın izzetli mensuplarının arkasında durarak, alışılagelen sinsi ve ihanetsi planları ortaya çıkarmış, Türkiye Halkı’nın yaşayacağı elem felaketlerin önüne geçmişlerdir.

Halkımızın sağduyusu, merhamet ve sabrını acımasızca sömüren Genelkurmay ve CHP; ihanetlerin bir bir deşifre edilmesiyle beraber hışımla ayağa kalkarak; hem hükümeti, hem savcı ve hâkimleri, hem gazetecileri, hem de artık yeter diyen halkımızı vicdansızlık gibi ağır ithamlarla suçlayarak lanet etmişler, rejime karşı bir başkaldırı ve yakalanan teröristlerin suçsuz ve vatanın yiğit evlatları oldukları propagandalarıyla tüm belgelerin ve iddiaların düzmece ve Silahlı Kuvvetlerine karşı bir sindirme harekâtı olarak sunabilmişlerdir.

Oysa toplanan delillerin daha ne olduklarını araştırmadan, devletin savcı ve hâkimlerinin görüşleri alınmadan halkı ve hukuku hiçe sayan bilinçli sahiplenme, şüphesiz onların da bu planın hazırlayıcıları ve uygulayıcıları arasında olduklarını kanıtlamaktaydı. Çünkü sıcağı sıcağına gösterilen anormal tepkiler, Genelkurmay ve CHP’nin de işin içinde olduğuna tartışmasız delildi.

Ancak halkın gözbebeği ve en güvendiği kurum olan TSK’yı komuta eden Genelkurmay ile siyasi bir parti ve devleti kuran köklü CHP’nin böylesi acımasız bir terör organizasyonunda yer alamayacağı önyargısı, maalesef son derece açık olan ilişkiyi zoraki perdelemiş, böylece asıl hesap vermesi gereken azmettirici merkezler hedef olmaktan çıkarılmıştır.

Kuruma veya ideolojiye bağlı gerekçelerle suçluların söz konusu güçlerce korunup kollanmasını hukuk çerçevesinde izah edebilmek söz konusu değildir. Bölücü ve komplocu terör örgütü üyesi sanık bir başsavcının tutukluluğu Deniz Baykal’ın vicdanını sızlatıyor ama o savcının halka estirdiği terör ve yıkıcı terör örgüt üyeliği, o nasıl bir vicdansa Baykal’ı hiç etkilemiyor!             

Neymiş efendim, Atatürkçü bir başsavcı, kuvvet komutanı, ordu komutanı v.s gibi rütbe ve makam sahipleri dilediklerini yapmakla özgür ve hiçbir güç onlara ne hesap sorabilir ne de yargılayabilirmiş. Oha…

Yani laik devletin bekası ve Atatürk rejiminin devamı için atom bombası dahi atmaktan geri durmayacaklarını mı söylüyorlar? Şükürler olsun ki sahip değiller…

Hukuk karşısında halktan ne üstünlükleri ve ayrıcalıkları var ki dokunulmaya cesaret edilemiyor, suçlu oldukları halde gerektiğinde ifade vermeye gelemeyebiliyor, tutuklanamayabiliyor, cezaevinde yatmak yerine hastanelerde keyif sürebiliyor, yargıdan kurtulabilmek için hafıza kaybı gibi özürlü raporlar alabiliyorlar? Açıkça söyleyeceğim odur ki ne Genelkurmay Başkanı ne kuvvet komutanları ne ordu komutanları ne de diğerleri “şehit” olmuş ve “şehit” olabilmek için kahramanca savaşan o sokaktaki bireylerden üstün değillerdir, hatta kıyaslanamayacak bir seviyededirler!

Unutmalılardır ki irtica adına Müslüman ya da bölücü yaftasıyla Kürt diye fişleyip, tıpkı İsrail’in Filistinlileri baskı, işkence ve katletmesi misali yok etmeye çalışacakları halkın her biri; seve seve TSK’da görev yapmakta ve canlarını feda etmekten kaçınmamaktadırlar. Bu durum karşısında darbeci ve yanlılarının akıl ve vicdan sahibi insan olabilmeleri mümkün müdür?

Yoksa şehit olan ve sakat kalan o askerlerin ve ağıtların hiçbir önemi yok, bizim için tek tehlike antiAtatürkçü, Atatürk milliyetçisi olmayan Müslüman topluluk ve Kürtlerdir, amacımız için PKK ile dahi ittifaka girerek varlığını sürdürüyoruz, vatan ve millet biziz, gerisi düşmandır mı demek istiyorlar?    

Milletimiz onlara açık çek vererek öyle şımarttı ve sultalaştırdı ki normale dönüşün kanlı mı yoksa kansız mı sonuçlanacağı kestirilememektedir.  Ancak Atatürk’ün “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” sözü, Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin kanlı eylem planlarına meşruiyet kazandırmakta, dolayısıyla hiç kimsenin eleştirme hakkı da bulunmamaktadır. Nasıl olsa her düşünce ve davranış, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı bir hükümlülük gerektirmiyor mu? 

Herkes birbirine cephe almış bir öfkeyle teyakkuzda beklerken, hukuk çalıştırılarak adaletin yerini bulmasına çabalayan savcı ve hâkimler ya bağlı bulundukları yargı kurumlarınca baskı ve tehdit altında ya da ifadeye çağırdıkları suçluların arkasına aldıkları Genelkurmay kalkanıyla yargıyı takmamaktadırlar. Org. Başbuğ, yargının kozmik odadaki araştırması için, “izin vermeseydim nah girerlerdi” diktasal açıklamada bulunması, aksi bir düşünceye mahal bırakmamaktadır.

Türkiye için utanç vesikası olmaya devam eden Alb. Dursun Çiçek imzalı “millete ihanet belgesi” sanki bir takdir belgesiymişçesine bayrak misali zirvede korunabilmekte, Alb. Dursun Çiçek hala tutuklanmayıp bir kahraman şanıyla görevini ifa edebilmektedir. Ancak belgenin kamuoyuna duyurulmasının hemen akabinde Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un hiçbir soruşturma ve araştırma yapmaksızın belgeyi “düzmece bir kâğıt parçası” olarak değerlendirmesi, onun da o planın hazırlanmasındaki rolünü ortaya koymaktadır. Panikle yaptığı o açıklamanın başka hiçbir yorumu olamaz. Ayrıca Alb. Dursun Çiçek’in günlerce yargıya teslim edilmemesi, iki kez tutuklanması akabinde ‘çayı soğumadan’ serbest bırakılması, kendilerinin de belgenin orijinal olduğunu tasdik etmesi sonrasında hala “ne yapabiliriz” arayışlarıyla sessizliklerini sürdürmeleri; o belge içeriğinin Alb Dursun Çiçek’le bir ilgisi bulunmadığını, başta Org. Başbuğ olmak üzere kuvvet komutanları ve ordu komutanlarının bilgisi dâhilinde hazırlandığını ortaya koymaktadır.  Zaten bilgileri olmadan bir sineğin dahi karargâhta uçamayacağını bizzat açıklayan Genelkurmay Başkanlarıdır.

Sanırım Alb. Dursun Çiçek tek başına suçu kabullenmemekte, “ya beni kurtarın ya da hepinizi ele veririm” tehdidiyle orta bir yol bulmaya çalışılmaktadır. Olmadı diğerleri gibi onu da öldürüp intihar süsü vermeleri sürpriz olmayacaktır.            

Bir terör örgütü üyesi olduğu mahkemenin kabul ettiği iddiayla da resmileşen 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk’in, mezhep çatışması yoluyla kaos ortamı yaratıp darbeye zemin hazırlamak istediğiyle ilgili 1 numaralı suçlu kategorisinde değerlendirilmesi, yine Genelkurmay’ca dikkate alınmadı, bir de hukuka, yargıya, TSK’ya ve millete meydan okurcasına Sarıkamış Kış Tatbikatını yöneten bir terfi ile ödüllendirilmesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Allahuekber Dağlarında 90 binden fazla şehit olan kahraman atalarımızın da ruhlarını sızlatmıştır.

Ergenekon silahlı terör örgütünün Erzincan yapılanmasının en üst düzeydeki yöneticisi olduğu yargıca da belgelenen Org. Saldıray Berk değil de diktatörlüğe karşı bağımsızlık mücadelesi veren milletimiz mi TSK’yı yıpratıyor?

Özgürlük düşmanı, tarihin en acımasız, en baskıcı, en kanlı komünist ve mason diktatörü Mao’nun “halk bir denizdir, biz balığız” felsefesini örnek alan Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, ne var ki bir gün o denizin “tsunami” yaparak tüm jawsları karaya çarpıp yok edeceğini hesap edememektedirler. Bu dünya Mao’nun Kızıl Muhafızlarına kalmadığı gibi Atatürk’ün de Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine kalmayacaktır.

Ayrıca silahlı cani şövalyelerine yok ettirmedikleri şehitlerin dindar analarını, öfke birikimlerinden çıldırarak çarşaflarını hırsla parçalayan sadist CHP’liler, eğer bir lanet sonucu iktidara gelmeleri sonucu neler yapmaya kalkışacaklarını hayal bile etmek istemezsiniz. Kumaş parçalarına çarşaf diye saldırarak elleriyle liğmeleyenlerden daha hasta faşist  kim olabilir? Gerçi deşifre olan belgeler, neleri yapabileceklerini ortaya koyuyor ya…

Yüce Yaratıcı Allah, adına “levh-i mahfuz ” veya “o kitap” ya da kader buyurduğu planını uygulamakta, her şey O’nun kurgusuyla gelişmektedir. Allah dilemedikçe hiçbir yaratığın dileme iradesi bulunmamaktadır. Yıllar önce özenle hazırlanıp organizesi yapılan darbeler nasıl eyleme dönüştürülemeyip failleri inim inim inlerken, kimin ne dediğinin ve ne yapmak istediğinin çizilmiş kaderde hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır.  

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30

“Hepimiz Ermeniyiz” dönüşümü, onca özürler ve protokoller dahi kâfi gelmedi…

Aslında tabela devletimizin nasıl bir lanet içinde olduğuna hiçbir şüphe kalmamıştır. Kin, nefret ve intikamla yanan bir avuç Ermeni’nin ihanet ettiği milletimizle çelik-çomak misali diledikleri gibi oynamaları ve neredeyse tüm batı ülkelerinde lehlerine karar çıkarabilmeleri, “biz kimiz” sorgusunu hala zaruri kılmıyorsa; Ermeni taleplerine karşı direnmenin ne anlamı var? Zaten sonunda; özürler dileyerek ikrar ettikleri soykırımı resmileştirecekleri muhakkaktır. “Bir insan hangi limana ulaşmak istediğini biliyorsa, onun için her rüzgâr uygundur.” Seneca

Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan ve millet olma gibi ayrıcalıklı haklarıyla özerklikleri elde etmiş Ermeniler, I.Dünya Savaşında ülkemizi işgal eden azılı düşmanımız Ruslarla işbirliği yaparak ihanet etmişlerdi. Fıtratsal canavarlıkları öyle gaddardı ki kuşandıkları Rus askeri üniformalarıyla Müslümanları ve Kürtleri amansızca doğruyor, sırf Müslüman oldukları için kadınlara tecavüz edip, ahırlara doldurup yakıyorlardı. Asla Yezidi ve Hıristiyan olanlara dokunmuyor, ellerine geçirdikleri Müslüman Türk ve Kürtleri, bebek, çocuk, hamile, yaşlı ve hasta ayırımı yapmaksızın işkence yapıyor, katlediyorlardı.  

 Ancak bu kadar tarihsel gerçekler karşısında Müslüman Türkleri arzuladıkları gibi topyekûn elimine edememenin hıncını taşıyan Batı Dünyası, Vatikan’ın da fetvasıyla milletimizi kötülüklerin anası ve doğrudan şeytanla özdeşleştirerek, soykırım bayraktarı yapmışlardı. Hatırlanacağı üzere zamanında Papa 2. Jean Paul, Vatikan’ı ziyaret eden Ermenistan Katoliklerinin lideri 2. Karekin’le yayınladığı ortak açıklamada “Ermeni soykırımını” tanıdığını ilân ederek, 1915 olaylarının 20. yüzyıldaki sayısız kötülüğün başlangıcı” olduğunu ileri sürmüştü.

Osmanlı Devletine isyan eden Ermeniler, yarım milyondan fazla insanımızı hunharca katletmelerine rağmen; Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirası, tamamen dini bir fetvanın illegal meşruiyetine dayanmakta, dolayısıyla tüm Hıristiyan Dünyası bu fetvayı referans alarak, Ermeniler lehine kararlar vermektedir. Ne var ki Batı’nın dümen suyunda olan devletimiz, tartışmasız haklı olduğumuz milletimizin hukukunu ve onurunu dahi savunamamakta, sahiplenmemekte, el açıp dilenircesine aleyhte karar alınmamasını başarı sayabilmektedir. 

Oysa bağımsız, güçlü ve caydırıcı bir devlet’e karşı aleyhte karar alabilecek hiçbir devlet olamaz. Ne gidip yalvarır ne de alınan kararları önemseyerek paniğe kapılır. Önce haklılığına kendin inanacaksın ki başkalarının inanmasında etkili olabilesin…

Ne var ki Ermenilerin tecavüzleriyle hamile kalan kadınlarımızdan olma aydın ucubeleri, barbar Ermeni babalarına destek çıkabilmek amacıyla bir araya gelerek; 1915′te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.  Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” hainliğini sürdürebiliyorlarsa, ABD’ye veya diğer ülkelere tepki gösterme hakkı olabilir mi?

Bu arada bir itirafta bulunmayı kaçınılmaz görüp; Ermeni Soykırımını tanımak gibi affedilmez bir ihanetin ta merkezinde olduğunu öğrendiğim Taraf Gazetesi yönetici ve yazarlarını lanetliyor, duyarlı okuyucularımın Taraf Gazetesine verdiğim ilandan dolayı adımın kirleneceği endişelerinden şahsımı eleştirmelerinin haklılığını tartışmasız kabul ediyorum.   

ABD’deki temsilciler meclisindeki oylama öncesi TBMM’nin ve Dışişlerinin dilenci korosunun ikna çalışmaları yeterli olmamıştı. Oysa İstanbul’da olduğu gibi Ermeni yandaşı yığınlar, Washington’a bir çıkartma yapıp “Hepimiz Ermeniyiz” pankartları, cadde ve göğü kaplayacak bir Ermeni bayrağıyla Temsilciler Meclisinin önünde yürüseler ve soykırımı kabul edip özür dileyen o aydın müsveddeleri de ayaklara kapansaydılar, lehte bir karar çıkabilir miydi? 

Demokrasi maskesiyle milletimizin onur ve tarihini biçen, müstemlekeye dönüştürerek bir avuç barbar Ermeni diasporasına peşkeş çeken dâhili hainlerin ahkâm kesebildikleri bir ülkede, yabancıyı bir tehdit ve düşman bellemek, biliniz ki onları gizlemek ve çok daha beter tahribat yapmalarına fırsat tanımaktır.  

Her ne kadar babaları Ermeni eşkıyaları da olsa, tecavüze uğrayan analarının bu kahraman milletin çilekeşleri olduğu gerçeğini kendilerine hatırlatmak isterim. 

Aşağılık sömürgeliklerinden değil de Osmanlı gibi bir şereften utanarak red-i mirasta bulunan damızlık fışkırtması ürünler için aslında tek kurtuluş; eğer amaçları ülkeyi laikleştirdikleri gibi Ermenileştirmek değilse, Müslüman Türk değil de putperest Atatürkçü olduklarını deklare etmeli, devletin resmi adı olan Türkiye Cumhuriyetini zihin ve kalplerinde taşıdıkları Atatürk Cumhuriyeti olarak değiştirerek, atalarıyla olan bağlılıklarını tamamen inkâr etmeleri, sanırım hedef ve muhatap olmaktan kurtulmalarına tek çaredir. Düşünmüyorlar da değillerdir…      

Bu nasıl bir vicdan, muhakeme ve yargıdır ki, yiğit atalarımız vatanlarını Rus mezaliminden kurtarabilmek adına biz hain nesillerin geleceği için cephede savaşırlarken; şehirleri ve köyleri basan Ermeni çeteleri, yalnız kalan anaları, çocukları ve yaşlıları ahırlara doldurup yakarken; ırzlarına geçerken ve cesetlerin kokularından yanlarına yaklaşılmazken; nasıl oluyor da Ermenilerden özür dilenebiliyor ve asla önemsenmeyecek bir soykırım safsatası için kapılarda yalvarabiliyoruz? Ermeni eşkıyaların acılarını ve duygularını paylaşabiliyorlar da, neden 500.000’den fazla katledilen Müslüman Türk ve Kürt vatandaşlarından elem duymuyorlar?

İşte atalarımızın ve masum analarımızın laneti Türkiye’yi öyle kuşatmış ki, her platformda rezil ve rüsva olmaktan sakınamıyor ve birbirimizi tahammül edemeyerek haçlılara iş bırakmıyoruz.

Önünde saygıyla eğilinen, fikirleri ve varlıkları bir övünç kaynağı olan aydın karaların haçlılarca itibar görmeleri ve ödüllerle kuşatılmalarının arkasında Müslüman milletimize saldırıları, bölücülükleri ve ihanetleri referans alınmaktadır. Ancak tüm bu hain ve alçakların sakızı olan demokrasi, maalesef gerçek amaçların saklamasına yeterli olmaktadır. Nasıl olsa aydın kartviziti, kompleksli yığınların kulluksal etkilenmelerine kâfi gelmektedir. Yoksa Yaratıcıdan dahi üstün tutulabilmelerini başka nasıl izah edilebiliriz?

Öyle bir şamar oğlanına döndürüldük ki Temsilciler Meclisindeki oylama bile Türkiye Cumhuriyet Devletinin sanki bir kabile derebeyliğiymiş gibi hiç ciddiye alınmadığını kanıtlamıştır. Aşağılayıcı bir lakaytlıkta yapılan oylamanın önceden karar verilmiş sonucunu temin edebilmek maksadıyla parlamenterlerin bir kısmı özellikle geciktirilmiş ve planlanan sonucu tutturabilmek için saatlerce beklenerek, bir tane parlamentere oy dahi kullandırılmayarak geri çevrilmesi sağlanmıştı. Katlanamadığımdan daha fazla detaya girmek istemiyor, sanırım sizlerde aynı duyguyu paylaştığınızdan dayanamıyorsunuzdur.   

Her yıl kaynatılarak önümüze konulan soykırım yalanı tamamen şantaj amaçlı bir gözdağı olup; hükümetin direncini kırabilmek gayesiyle İslam karşıtı emperyalist taleplerinin kabule zorlanması içindir. Acaba Başbakan Erdoğan, Irak İşgalindeki gibi boyun mu eğecek, yoksa “one minute” diyerek karşı mı koyacak çok merak ediyorum. Çünkü zafer, ancak fedakârlıkla gelir…

Barack Obama’nın seçilmesiyle umuda kapılan ahmaklara http://mehmetalisadoglu.blogspot.com/adresindeki sitemden, 06.Kasım 2008 tarihinde “Değişim umudu taşımayın” başlığıyla çağrı yaparak, Barack Obama’nın ABD başkanı seçilmesiyle gerek ABD’de, gerek İslam Ülkelerinde ve gerekse dünyada yeşeren değişim umudu; ne yazıktır ki kapitalist, emperyalist ve faşist bir sistemle yönetilen ABD’de ki egemen güçlerin ve barbar rejimin analiz edilememesindendir. Devletlerin tamamı totalitarizm temelinde inşa edilmiş olup, statükodan taviz vermez yönetim biçimleriyle idarelerini sürdürmektedirler” bazında bir yazı yazmış, devletlere kişilerin değil rejimlerin hükmettiği uyarısında bulunmuş, dolayısıyla Obama’nın da Bush’tan hiçbir farkı olmadığı kısa zamanda anlaşılmıştı.

Yine Obama’nın İslam Topluluklarını etkileyebilmek ve haçlı ABD düşmanlığını kırabilmek maksadıyla Türkiye’ye yaptığı ziyareti, 08.Mayıs.2009 tarihli “Sempatik şeytan” başlıklı yazımla; “Gıdası kan olan ABD’nin Müslüman ve sivil vahşeti devam etmekte; asla vazgeçmeyeceği kıyımlarla İslam ülkelerinde, özellikle Afganistan’da çok sayıda çocuk-kadın-yaşlı demeden önüne geleni yok etmesi, ne lanettir ki iktidarlarca hukukî sayılabilmektedir. ABD gibi barbar bir devletin başına geçen Obama, estirdiği barış, dostluk, adalet ve hümaniste rüzgârının şeytani bir aldatmaca olduğu iktidarlarca bilinse de, parçalanmış masum cesetlerden kalkınacağını zanneden fırsatçı ve çıkarcı yandaşlarınca cezp edici bir ambalajla “umut kapısı” olarak ezilen toplumlara sunulabilmektedir” dikkatini çekmiş ve tartışılmaz gerçeklerin üzerinde durmuştum.

Öncelikle ABD’nin odalığı ve sömürgesi olduğumuzu itiraf edelim ki, tüm iç hesaplaşmaları ve bölücü iktidar çıkarlarını terk edip, yekvücut seferberlik başlatarak İstiklale kavuşalım. Ondan sonra birbirimizle dalaşmaya, hırlamaya ve çatışmaya devam edelim. Ama maalesef toplumuzu yönlendiren o kadar aydın bozuntusu hain ve politikacıyla bu hayati duruşu nasıl göstereceğiz bilemiyorum…   

Böyle bir devletin vatandaşı olmak bir utanç mı, yoksa onur mu sorusuna öyle yoğunlaşmalıyız ki; belki atalarımızın ve o mübarek analarımızın savaş, korku, sefalet ve acı içinde neler çektiklerini hisseder, hainsi varlığımıza kahrederek, gerçekte kim olduğumuzu hatırlamanın patlamasıyla “durun” diyebiliriz.     

Binlerce insanımızı katledip diri diri yakan Ermenileri devletimiz tecrit edip sürmeyecekti de onların yaptığı gibi tecavüz edip topyekûn kılıçtan mı geçirecekti? Ya da katliamlarına direnmeyerek seyirci mi kalmalıydılar? Merhametli ve adaletli Müslüman Türk tarihinde hiçbir barbarlığa ve kıyıcı bir işgale şahit olunmamıştır. Unutulmamalıdır ki Ermeni kadın ve çocuklar askerlerimiz tarafından korunmaya çalışırlarken, Ermeni milisler de kahraman askerlerimize ve analarımıza saldırıyorlardı. Hiçbir çıkar, fırsatçı işbirliği ve anlayış; dine ve atalara ihaneti haklı çıkaramaz.

İlahi adalet, ilahi ceza! Ermeni mezalimine destek verip geçmişine ve milletine kalleşlik yapan ucubeler, o günleri tekrar geri getirterek Ermenileri üzerimize saldırtmakta ve ‘ermeni soykırımı’ iftirasını haklı çıkaracak her türlü tertibin taşeronluğunu demokrasi adına yapabilmektedirler.

Dâhili hainler layık oldukları çöplüğe gömülmeden, kurtuluşun mevzubahis olabilmesi mümkün değildir.

Atalarımızı, analarımızı ve kardeşlerimizi acımasızca katlederek devletimize ihanet edip Rusların yanında saf tutan barbar Ermenilerden özür dileyebilecek kadar alçalan gizli mason ve Gül-Haç üyesi Türk, Kürt, demokrat, sosyalist ve ataist kimlikli devşirme hainlerin listesi:

www.ozurdiliyoruz.com

Sen neymişsin be TARAF…

Yaşamımdaki hayati kırmızıçizgilerim; yalan, riyakârlık, nankörlük ve ihanettir…

Çocuklarıma ve çevreme ısrarla vurguladığım o dur ki, bir saniye sonrası meçhul olan hayatta ne kadar büyük hata ve yanlış yaparlarsa yapsınlar, sorumlu oldukları Yaratıcıları Allah olduğundan insanlardan çekinip yalan söylememeleri, en ahlâksız bir davranış olan riyakârlık yapmamaları, çıkarcı ve fırsatçı nefislerinin peşinde koşup nankörlükten kaçınmaları, kendilerini insanlığa yücelten, adalet ve merhamet katan değerlerine ihanet etmemeleridir.  

Ancak erdemliğin en önemli mihenk taşları olan ve yaratığı insanlığa ulaştıran bu faziletler; demokrasi ve çağdaşlık manipülasyonlarının güttüğü seküler düşünce ve anlayışları meşrulaştırarak yozlaşmayı etkileştirmiş, ünlü filozof Diogenes misali öğlen vakti ele alınan bir fenerle “bir adam” bulabilmenin imkânsızlığı artık abartı olmaktan çıkmıştır.

Oysa toplumlar, erdem ve fazilet sahibi olmayan ahlâk fukarası kimseleri küçümsemek yerine baş tacı yapabilmişler, dolayısıyla en üstün “iyi” erdem ve fazilet olmaktansa; bilge, şan, mevki, rütbe ve servetler, hor görülmesi gereken “uydurma iyi”ler olabilmiştir.

Kişilerin ahlâkları değil ya akademik unvanları ya makamları ya zenginlileri ya da aydın izamlı bilgileri ölçü alınmış, kendini hırs ve ihtirastan uzak tutmayıp ihtiyaçlarını aza indirmeyen ve sahip olduklarına şükretmeyen yığınların çoğalmasıyla özgüvenini yitiren insanlık maddeleşebilmiştir.

İnsanlar, insan olabilmenin ayrıcalığıyla dorukta yaşamaları gerekirken; mana ve madde denklemini çözemediklerinden geçici güçlere, gösterişlere ve fiiliyatsız sözlere itibar ederek, insan görüntüsündeki yaratıklara dönüşmüşlerdir.

Kendileri olmak yerine başkaları olmaya imrenerek, farkında olmadan hilkatteki eşlerini taparcasına öven ve artıklarıyla beslenip sığıntı tutsakları olmayı şeref sayabilmişlerdir.

Kişi, doğru veya yanlış hangi davranış içinde olursa olsun mutlaka dürüst davranmalı, işlediği hata ve yanlışları riyakârca kamufle ederek savunmak yerine insanca kabul edip, topluma olumsuz bir örnek olmaktan kaçınmalı ya da haya edip susmalıdır. En üstün meziyetin erdemlik ve fazilet olduğu unutulmamalı, nefsin kışkırttığı benliksel arzu, yalan, nankörlük, ikiyüzlülük, şehvet ve ihtirastan arınarak; şeytanın en gururlandığı kötülük olan ihanete kalkışılmamalıdır.

İnsan, yaratık bir acziyette bulunmasından sahip olduğu emanetsel akıl, bilgi, güç, makam ve servetiyle her şeyi gözlemleyebilen ve üstün bir iktidarda olduğu yanılgısından öyle hatalar yapmakta, dolandırılmakta ve aldatılmaktadır ki; samimi, dürüst ve adil sandığı kişinin nasıl pazarlıklı bir yalancı, riyakâr, nankör ve hain olduğunu kestiremeyebilmekte, dolaysıyla sanıldığı gibi iktidar değil bir hiç olduğu ortaya çıkmaktadır.  

Taraf Gazetesinin Genelkurmay oligarşisine karşı millet lehine duruşu herkes gibi şahsımı da etkilemiş, haklarında hiçbir bilgim olmadığı kuruluşa hem maddi hem de manevi desteği zorunlu hissetmiştim. Bu sebeple kendilerine büyük bir bütçe ayırmış, hiç ihtiyacım olmadığı halde sadece destek amacıyla bir yıl boyunca her gün yayınlanmak üzere gazetelerine reklam vermeyi uygun görmüştüm. Bu arada tekliflerini hazırlarlarken, internet sitelerindeki sayfalarına da ilan verme önerisinde bulunmuşlar ve olumlu karşılayarak bir yıllık bedeli derhal nakit ödemiştim.

Bu arada bir arkadaşım, “Taraf Gazetesi ve yazarlarının zannettiğim gibi dürüst, ilkeli ve adil olmadığını, her birinin gizli mason ve liberal olup sivil inisiyatif makyajıyla Müslüman halkımızı devşirebilmek amacıyla sömürdüklerini, vahiy karşıtı felsefelerinden dolayı adımın kirleneceğini ve savunduğum İslam’a düşman olan bir kuruluştan uzak durmam” uyarısında bulunmuştu.

Bunun üzerine yanlış bir karar verdiğimi düşünüp, ilişkiyi yürüten yardımcıma reklamdan vazgeçilmesini istedim. O sırada reklam grup başkanı bayanın bir hatasını bahane ederek, reklam akdimizi feshettiğimizi ve yaptığımız ödemenin iade talebinde bulunduk. Söz konusu yetkili, ilandan ve şahsımdan yönetim kadrosunun haberdar olduğunu, vazgeçmemiz durumunda çok zor durumda kalacaklarını ifade ederek, yardımcımı ikna etmeye çalıştı. Gerçi meblağ da 5.000 TL gibi komik bir rakamdı. Acaba Taraf Gazetesi; 5.000 TL gibi bir rakamı kaçırmamak için mi, adıma ihtiyaç duyduklarından mı, yoksa gazetede vereceğim büyük bütçeli reklamdan dolayı mı böylesine ısrarcı olabildiklerini bilmiyor, doğrusu üzerinde de durmuyordum. Çünkü sözlü ve yazılı tüm ilişkileri yardımcım yürütüyor ve gelişmeleri detaylıca incelemiyordum.    

Ancak Taraf yöneticileri, paniğe kapılarak defalarca sözlü ve yazılı özürler dilemek suretiyle vazgeçmememiz ısrarında bulunmuşlar, razı edebilmek maksadıyla gazetelerinde üç kere bedava ilan yayınlamayı teklif etmişler ve Genel Müdür olduğunu söyleyen Hilmi Seçilmiş adındaki şahıs ve yeni atadıkları reklam grup başkanı Beste Yalın hanım da yardımcıma yalvarırcasına ilişkiyi sürdürmede duygusal baskı uygulamışlardı.   

Bütün bu anormal ısrarlar karşısında gevşeyerek, sadece bir reklam, adıma ne zarar gelebilir ki düşüncesi içinde sadece internetteki sayfalarında reklamın çıkmasına sessiz kaldım. Bunun üzerine reklam yayınlanmaya başlamış ve iki defa gazetelerinde de yer vermişlerdi.   

Aradan yirmi gün geçmesi akabinde Türkiye’nin en korkunç ajan-provokatörü hain Aziz Nesin belâsını milletimin başından savabilmek için başına koyduğum ödül, amaçlarına ulaşamayan halk cellâdı İslam düşmanlarını öfkelendirmiş, Taraf Gazetesine savaş açarak, reklamımı yayınlamasından kin kusmuşlardı. Ancak öncesinde seküler düzen yanlısı lobilerin Taraf’a baskı yaptıkları ve fikirlerimi çok tehlikeli bulduklarından Taraf’ın aracı olmaması konusunda yoğun kulis faaliyetlerinde oldukları bilgisine de ulaşmıştım.

Bu baskılar karşısında cesur, kararlı, ilkeli, adil ve samimi bir özgürlük mücadelesi yürüttüğünü sandığım Taraf Gazetesi, yalvarıp yakararak zorla aldıkları reklamı hiçbir bilgi vermeksizin derhal yayından kaldırmışlar, böylece arkadaşımın uyardığı gibi nasıl sinsi ve çakal bir riyakâr olduklarını ispatlamışlardı. Ancak yine de hak ettikleri tepkiyi göstermemiş ve yasal yollara başvurarak bir hak arama yoluna gitmemiştim. Çünkü etiketle dolaşan sefilleri muhatap alacak bir seviyede değilim. Ta ki geçen gün öğrendiğim 1915’teki Ermeni canilerden özür dileme ihanetleri, reklamın kaldırılmasının bir şer değil hayır olduğunu ortaya çıkarmıştı. Kimilerinin beni Taraf’çı yapmaları, inancıma ve kişiliğime vurulmuş en korkunç kara bir lekeydi.

Bu ahlâksızlık ve döneklik karşısında bir an nefsimin sesine uyarak Taraf Gazetesini satın almayı, o Ermeni eşkıya yanlısı masonları kapı dışarı ederek, sersefil bırakmayı düşünüp yardımcılarıma talimat vermiş, ancak nefsim doğrultusunda hareket etmemin şeytandan bir farkım olmayacağı muhakemesiyle imanımın ağır basması üzerine, zaten boyunlarında fiyat etiketleriyle dolaşan hainleri satın almaktan vazgeçtim. Doğrusu, bir şeyler karalamasalar ve birilerinin maşası olmasalar aç kalırlar…    

Birkaç gün önce Ermeni diasporasının sadık köpeklerinden liberal mason Yıldıray Oğur adlı yazı işleri müdürü, tıpkı Ermeni eşkıyalardan özür dilemesi gibi halk cellâtlarından özür dileyerek, ”Bu ilan bir dikkatsizlik sonucu tarafta yayınlandı. Bu konudaki uyarıların ardından da yayından kaldırıldı. Uyarılar için teşekkürler” açıklaması, aslında toplumu aydınlatan ve mutlaka dürüst olması gerekenlerin nasıl bu kadar alçalabildiklerini, yalan söyleyebildiklerini, iğrenç riyakârlıkta bulunabildiklerini ve ihanet edebildiklerini sorgulamaya gerek yoktu. Çünkü o Yıldıray Oğur adındaki yaratıkta, Taraf’ın diğer yazarları gibi analarımızın ırzına geçen, çocukları ve yaşlıları diri diri yakan Ermeni eşkıyalardan özür dileyebilen hainlerden birisiydi. Mehmet Ali Şadoğlu’na ihanet etmeleri ne yazar…

Zihinleri ve kalpleri iğfal edilmiş aydın görünümündeki bu ucubeler, bağımsız Müslüman Türkiye ve şerefli geçmişimiz aleyhine öyle bir kenetle birbirlerine bağlanmış bir düşmanlık içindedirler ki, kendileri gibi ihanet eden canavar Ermeni canilerini savundukları gibi milletimizin hayati değerlerine savaş açıp birbirine kıydırmaya kalkışmış Aziz Nesin’i de desteklemeyi; demokrasi ve aydınlıkla özdeşleştirebilmektedirler. 1915 de vatanını ve halkını müdafaa edip din, namus ve vatanlarını koruyan kahraman askerlerimizi nasıl soykırımla suçlayıp aşağılayarak canilerden özür dileyebilmişlerse; halkımı büyük bir fitneden koruduğum için beni de aydın katliamcısı biri olmakla yaftalayabilmişlerdi.

18.yüzyılın kapitalist filozofu Adam Smith’in “Bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” sloganı, o maskeli hainlerin temel düsturlarıdır. Onların demokratik anlayışları; din ve halk düşmanları, Ermeni katliamcılar, ABD ve İsrail işgalciler ne isterlerse yapsınlar ama sen asla direnme ve karşı koyma… Aksi takdirde demokrasi düşmanı, aydın katliamcısı, çağdaşlık ve özgürlük karşıtı, jenosit, katil veya terörist olursun!

Her ne maskeye bürünseler de zamanla o maskelerin altında sakladıkları ucube yüzleri berraklaşmakta, fakat milletçe uğradığımız zararın telafisi çok zor aşılabilmektedir.

Bu sebeple düştüğüm hataya düşmemenizi, sivilleşmek adına nasıl bir tuzağın içine çekilmek istendiğimizi dikkatle takip etmelisiniz. Vahiy karşıtı hümanist, çağdaş, sivil ve demokrat aldatmacalara kanmamanızı, kendilerini etiketleştirmiş batıl aydın bozuntularının oyunlarına gelmemenizi, içtenliksiz fikirlerine itibar etmemenizi; aksi takdirde sizler için canlarını feda eden atalarınızın çektiklerinden daha beterini tatmaktan kurutulamayacağınızı bilmenizi isterim.

Yahudi-mason ittifakının kurguladığı senaryo, birbirine zıt fikirli ama aynı amaca hizmet eden şövalyelerin yemi olmamaya gayret ediniz ki Müslüman halk düşmanı dâhili haçlıların galebe çalmaları mümkün olmasın. Ancak içimizdeki cerahatleri temizlersek dışarıdakilerin iştahını kapatabiliriz…

Millet lehine mücadele ettiğini sandığım Taraf Gazetesi aleyhine yapılan yorumlara sitemde sansür uygulayarak ve duyuru yayınlayarak fitnesel bir provokasyonun içinde yer almamaya özen gösterdiysem de, Ermeni eşkıya yanlısı, gizli millet ve vahiy düşmanı olduklarını öğrendikten sonra nasıl yalancı, riyakâr ve hain oldukları gerçeğini kamuoyuna duyurmayı görev bildim. Bundan dolayı hiç kimse üslubumun sert ve ağır olduğunu düşünmesin, tecavüze uğrayıp ahırlarda yakılan ana ve çocuklarının dayanılmaz acılarını hissetmeye çalışsın.

Evet, Taraf Gazetesi; 1913-1915 yılları arasında vatanımızı ve şerefli milletimizi canlarını ortaya koyarak savunan, hunharca ırzlara geçerek yakaladıkları atalarımızı ahırlarda yakan Ermeni canileri püskürten yiğit kahramanlarımızın milli mücadelelerini “Büyük Felaket” olarak değerlendirmiş ve alçakça o acımasız şeytanlardan özür dileyebilmişlerdir.

Olayları ısrarla saptırmaya çırpınanlara cevabım odur ki geçmişi vahşetlerle dolu olan toplumların sonraki nesillerinden hesap sorulmasına ve atalarının yaptıkları zulümlerden yargılanmasına karşıyım. Bir ailedeki suçlunun dahi diğer fertlerine iliştirilmesini şiddetle eleştirmişimdir. Ancak özellikle 1915 deki vahşilerden özür dilenmesini kaldırabilecek pespaye bir yürek, o sözünü ettikleri çağdaş ve demokrat bir seküler düşünce taşımadığımdan hainlere gösterdiğim tepkinin çok hafif kaçtığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.

Dolayısıyla benim gibi aptal yığınların sandığı gibi Taraf Gazetesinin amaçları cunta oligarşine karşı değil Müslüman ordumuza karşı bir harekât olduğu; liberal ve sosyalist düşünceleriyle demokrasiyi kullanarak, masonik taktiklerle Müslüman Türkiye Milletini dünyada mahkûm edebilmek maksadıyla sinsice haçlı bayraktarlığı yaptıkları tartışılmazdır.

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinden farklı bir görüşe sahip olsalar da, amaçları din-dışı düşünceleri egemen kılmak ve Türkiye’yi Müslüman imajından koparabilmek hedefi taşımalarından hiçbir ayrıcalıkları yoktur. 

Şu gerçeği de okuyucularımın bilgilenmesi açısından açıklamakta yarar görüyor; “neden Taraf gibi bir haine alacağımı hibe ettiğimi” soranlara, o paranın Taraf’ın kasasında kirlenmesinden dolayı olduğunu bilmelerini isterim.

Sakın ha, hiç kimse Taraf’ın parayı reddeden demokratik bir kahramanlıkta bulunduğunu düşünmesin. Asıl o büyük rakamı kendilerine verseydim değil reklamı kaldırmayı, bilakis yazılarımı savunmakla kalmayıp, kapımda dahi köle olurlardı.

Ayrıca tıpkı şahsım gibi halkın gönüllerinde taht kurdukları statüko mücadeleleri de cuntacıların keselerini açmalarına kadardır. Ancak ihanetsi bir misyonu yürüttüklerinden hedefsi konularda olmasa bile, bir kısım bilgileri çıkarlarına tahvil ettikleri de muhakkaktır.

Ermeni Diasporası Taraf Gazetesi’nin yazarlarından Sevan Nişanyan; “Türkiye’nin soykırımı kabul edip, özür dilediği takdirde ortada bir problem kalmayacağını, Türkiye’nin soykırımı utanmazca reddettiğini” söyleyebilecek kadar cüretkâr olabilmesinin takdirini sizlere bırakıyorum.

İşte Taraf, işte Nişanyan! Nerede Türk Milleti

Taraf Gazetesi; Ermeni Diasporası’nın Türkiye lobisi mi ki tam 23 yazarı 1915 olaylarında alçakça kıyıma ve tecavüze uğramış atalarımızı soykırım yapmakla suçlayabilmiş ve o günün Ermeni canilerinden özür dileyebilmiştir?  

 “Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMA…”    

 

Önce tahrik, sonra mahkûmiyet…

Putperest rejimin iğfal ettiği kurumların vicdandan arındırılmasıyla ortaya çıkan haksızlık ve adaletsizliklerin kaçınılmaz bir sonuç olduğu tartışılmazdır. Dünyada bir eşine daha rastlanmayan hukuk ve kavram kargaşasıyla bilim, aydınlık, demokrasi ve çağdaşlığı öyle baskı aracı kullanarak sinsi bir oligarşiyle hükmetmektedirler ki; neyin doğru veya yanlış, iyi ya da kötü, çağdaş yahut çağdışı olduğunu muhakeme edemeyen halk; duygu ve özgürlük sömürüsünün, milli ve manevi değer istismarının ustalıkla işlenmesinden zincirlere vurulduğunun idraksizliğiyle bir türlü temel hak ve hürriyetlerine kavuşamamaktadır.

İnsan psikolojisini temel almayan rejimler; vicdan, merhamet ve hoşgörü gibi hayati değerlerin olmazsa olmaz mutlak yaptırımını umursamaz, insanın düşünebilen ve hissedebilen ruhsal bir varlık olduğunu, baskının bir gün yoğunlaşarak infilak edebileceğini kabul etmemelerinden kanunsal zorbalık ve dayatmalarla kontrol edilebileceğini ve denetlenebileceğini zannederek, kayıtsız itaatin sağlanabileceği yanılgılarından kesintisiz halkıyla çatışırlar. Oysa yoğunlaşan ruhsal bir basıncı özgürlüğüne kavuşturmadan absorbe edebilmek mümkün değildir. Totaliter rejimin tek düşmanı halk, halkın da tek düşmanı buyurgan ve insafsız rejim olmalıdır…

İnsanı değiştirilemez fıtratıyla değil de kendi koyduğu seküler kurallarıyla yönetmeye çalışan bir rejim ve çerçevelediği bir devletin huzur, güven, bütünlük, eşitlik ve barış sağlayabilmesi mümkün mü? İnsanı kendi düşüncesi, inancı ve duygusuyla değil de tanrısal bir otoriteyle hükmeden rejim, devlet ve kökten bağlı kişi ve kurumlar, sorunların yegâne provokatörleri ve müsebbibidirler.

Halkını rejim lehtarları ve aleyhtarları olmak üzere derinden bölen ve birbirine hasım kılarak inancından ve ırkından dolayı dışlayıp, horlayan, sınırlar çizen ve aşağılayan Atatürkçü düşüncenin; aydınlık verebilmesi, barış getirebilmesi, uzlaşmayı sağlayabilmesi, kardeşliği tesis edebilmesi, isyanı ve suçları önleyebilmesi, huzursuzluğu ve güvensizliği ortadan kaldırabilmesi, hakkı ve adaleti yerleştirebilmesi imkânsızdır. Onun ne kadar Atatürkçü, Türkçü, laik veya ateist oma hakkı var ise, diğerinin de o kadar Müslüman, Kürt, Hıristiyan, Yahudi veya başka bir inanç, ırk ve düşüncede olma hakkı vardır.

Örneğin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını şartsız destekliyor, dolayısıyla herhangi bir dinin ve inancın kısıtlanması veya yasaklanmasına kesinlikle karşıyım. Ne Peygamberimiz böyle bir despotizm uygulamıştır ne de şerefli ve adil Osmanlı Devleti! Kendinden emin bir düşünce ve düzen; örümcek evi misali hiçbir olasılığı tehdit görmez, yıkılabilecek tedirginliği hissetmez… Ne zaman kendi olmak yerine başkalarına benzemeye kalkar, işte o zaman sonu gelir!

“Çevrelerine uymak için kendilerini yontanlar, tükenip giderler. “ R. Hull

Atatürkçü ve laik düşünce adına uygulanan bitmez tükenmez boyunduruk, sadece devlet birimlerinde kalmamış, tüm katmanlara yayılarak tabanı dahi körüklemiştir. Ömrü savaş meydanlarında geçmiş mücadeleci milletimiz, şüphesiz haksızlıklar karşısında susabilecek alçalmış bir karaktere sahip olmadıklarından vazgeçilmez asli görevi dengeyi ve adaleti sağlamakla yükümlü devletine güvenmiş ancak devlet, vicdani bir esinti bile taşımayan rejim taraftarlığıyla hukuku ve insanlığı doğrayarak, vatandaşı hak aramaya mecbur bırakmıştır.

İdeolojik amansızlığı teşvik eden totaliter devlet; hukuk ve vicdanın dışına çıkmaması, eşit bir adaleti egemen kılması gereken “baro” gibi yandaş kurumları da amacı doğrultusunda militarize ederek, akıl almaz dehşetsi bir ayırımcılık ve bölücülükle terör, darbe ve din düşmanlığını hukuk adına meşrulaşabilmiştir.

Özellikle inançları gereği türban takan hanımların varlığı rejim aleyhtarlığı ve düşmanlığıyla özdeşleştirilmiş, sadece eğitim, çalışma ve kamu haklarından yararlanmamayla yetinilmeyip, iktidardaki Ak Partinin kapatılmasına, cumhurbaşkanlığı ve hükümetin darbeyle devrilmesine bile haklı bir mazeret sayılabilmiştir.

Türkiye’de işlenen cinayetlerin, gerginliklerin, başkaldırıların, muhtıraların ve Atatürk diktatörlüğünün temel argümanı türban, en acımasız faşist yönetimlerde dahi böylesine münferit bir hedef olmamıştır.

Tıpkı sapıkların tecavüz edecek kadınların elbiselerini parçalamaları misali CHP’lilerin Müslüman kadın örtüsü çarşafı, salyalarını akıtarak, kin ve nefretle hırlayarak yırtmaları; yine Kadınlar Günü dolayısıyla özellikle İstanbul Barosunun başörtüye hakaretler yağdırıp tecridi ve fırsat eşitsizliğini savunabilmeleri, bu vatan için canlarını veren, güç ve şeref katan, kalkınması adına var güçleriyle mücadele eden insanları haklı bir direnişe zorunlu bırakmakta, dolayısıyla hak ve adalet adına bileylenmiş ve vatanlarında aşağılanmış kişilerde öngördükleri bir hesabın arayışına kalkışabilmektedirler. Peki, suçlu kim?

Dünya kadınlar gününe bile saygı göstermeyerek kadının örtüsünü dillerine dolaştırarak tahammül edilemez psikolojik ve fiziki hakaretlere kalkışmaları, inançları gereği örtünen kadınları insan görmemelerindendir. Hatırlanacağı üzere halk düşmanı Ergenekon Terör Örgütü kurucularından yaşlı terörist İlhan Selçuk adlı faşist, “Başörtüsü, bir insan hakkı değildir” diyebilmiştir. Dolayısıyla türbanlı kadınları bırakın insan bellemeyi, hayvanlar kadar bile değere tabi tutmamaktadırlar.

Tekrar gündeme gelmesi hasebiyle; türban taktığı gerekçesiyle bir bayan avukatı barodan atan Gümüşhane eski Baro Başkanını Osmaniye’den gelerek öldüren kişiyi tek başına sorumlu tutmak ve katil addetmek; hangi aklın, hukukun ve vicdanın bir doğrusu olabilir? Ne öldürdüğü Baro Başkanını ne de aşağılanarak hakları elinden alınan mağdur bayan avukatı tanımayan o şahıs, işgalsi bir birikimin sonucu artık absorbe edemediği imani basıncını Gümüşhane’de patlatmasından suçlu bulunmuş ve uzun bir müddet hapishanede yatırılarak ailesi dağıtılmıştı. O kişiye yardım etmemden dolayı şahsımı suçlayanlar; neden maskelerini çıkarıp aynaya dönüp de hainsi zorbalıklarını göremiyorlar? Acaba Milli Mücadele dirliğiyle yapılan İstiklal savaşlarının amacı neydi? Bir Fransız askerinin Müslüman kadının örtüsünü zorla indirmeye kalkışmasıyla gösterilen yiğit direnişin akabinde Kahramanmaraş ilimizi Fransız işgalinden kurtardığımızı hatırlamıyorlar mı? Aynı haklı ve hassas duruşu bir daha göstereceğimden hiç kimsenin şüphesi olmasın. İnancı, düşüncesi, kılık ve kıyafeti ne olursa olsun hiçbir ideoloji, bir başkasını kafesleyemez ve devşiremez. Adaleti ya devlet sağlar, ya da halk…

Temeli kan ve kemik olan CHP’nin Müslüman Türkiye Halkı düşmanlığı aynı şiddetle devam etmekte, azılı teröristleri aklayabilmek maksadıyla her türlü tertibin içindeki aktörlüğü rüşvet, tanıklara baskı, yargıyı etkileme, adaleti engelleme, avukatlık v.b uygulamalarına kadar sürmektedir. Ancak devleti kurmasından ötürü dokunulamaz zırhı, şu anlık delinememektedir.

“O, bir insan mı” başlıklı yazımda kimliğini sorguladığım Deniz Baykal, tecavüzcü CHP’lilerin ırzına geçtikleri çarşaf ile ilgili “CHP’nin hiç kimsenin giyimi ve kuşamıyla ilgili bir sıkıntısı yok” açıklaması, İstiklal mahkemelerinde astıkları onca insanı, Anayasa Mahkemesinde iptal ettirdikleri başörtüsü kararını, kamu alanı gerekçesiyle kafesledikleri kadınları, üniversite kapılarında kurdukları sorgu odalarıyla Nazileşmelerini, kılık ve kıyafetlerinden dolayı Başbakanlıkta iftar verilen âlimlere gösterdikleri tepkiler ve orduyu ihtilala davet etmeleri ve daha nicelerini aptal halkın unuttuğunu sanmaktadır.

Namı; terör ve darbe desteği ve din karşıtlığıyla şöhretleşen İstanbul Barosunun stajyer avukatların Staj Eğitim Merkezi’ne türbanla girmesini yasaklaması, apaçık bir ayırımcılık ve halk düşmanlığıdır. İstanbul Barosu kim ve o cüretkârlığı nereden alıyor ki; örtülerinden dolayı kız çocukların okula gönderilmelerine karşı çıkabiliyor, % 5’lik İmam Hatip Okulları mezunlarının diledikleri üniversitede okumalarına izin vermemek adına on binlerce öğrencinin ‘meslek liselerine katsayı eşitliği sağlayan’ kararı yargıda bozdurmaya cesaret edebiliyor, kadınların istihdama katılmalarını engelleyebiliyor, sosyal ve ekonomik özgürlükleri kısıtlayabiliyor ve kadınlar arasında savaş sebebi sayılacak yıkıcı ayırımcılığı yaparak, bölücü, karıştırıcı ve tahrik edici direktifleri verebiliyor?

O Baro’da hiç mi hukukun, vicdanın ve adaletin sesini dinleyen bir üye bulunmamaktadır? Ya o işgalci halk düşmanı yönetimi alaşağı edecek ya da topluca istifa ederek, onlara meşruiyet kazandırmayacaklardır.  

Unutulmamalıdır ki zafer, ancak samimi bir duruş ve hesapsız fedakârlıkla elde edilir. Düşmana karşı hem cephede savaşıp hem de yaralanmamak ve ölmemek adına korku ve endişe yaşarsanız, galebe çalmanız mümkün değildir. Özgürlük için mücadele verenlerin fedakârlıklarını bir düşünsünler de, öyle şovsal birkaç gösteriyle, göstermelik seçimlerle ve yaptırımsız nutuklarla özgün haklara kavuşulamayacağını kavrasınlar. Yaratıcıya iman eden Allah’ı, demokrasiye inanan halkı egemen tek güç bilip, bir avuç çapulcunun tutsaklığına razı olmamalıdırlar…

Konu türbandan ve Gümüşhane eski baro başkanının öldürülmesinden açılmışken; Tempo Dergisinde yaptığım röportajımın sadece başlığını ve önsözünü okuyup yargıya gidenlere cevabım o dur ki, malum yönetimce saptırılarak, sanki başörtüsüne karşıymışım gibi bir başlık atmaları, ancak 5 sayfalık röportajımda içeriği açıklanan türban ile ilgili görüşlerimin ana temasını internet sayfalarından yayınlamamaları yanlış anlamalara neden olmaktadır. Türbanın rahibelerin örtüsü misali vahyin emrettiği bir başörtüsü, yani bir saç örtüsü olduğu, başörtüsünün ayette de buyrulduğu üzere omuzların üzerine kadar tüm başın örtünmesi gerekliliğini, kadının tanınmaması ve incitilmemesi için yüzünün de kapalı olması hükmü üzerinde durarak, eşim ve kızlarım da başta olmak üzere Müslüman kadınların keyfi örtünüşünü rahibe örtüsüyle eş değer tutmuştum. Bu röportajdan dolayı benim tuzağıma düştükleri gerekçesiyle Tempo Dergisi yönetimi, Genel Yayın Yönetmeni ve röportajı yapan muhabire görevden el çektirmişlerdi. Ancak doğruyu söylemekle mükellefim, yoksa kimin nasıl davranacağıyla ilgili bir yetkiye yahut bekçiliğe sahip olmadığım gibi gerçeği de saptırabilmem mümkün değildir. Ki eşim ve kızlarımı dahi zorlamıyorum! Bu sebeple başörtüsü değil, özellikle türban terimini kullanıyorum. Bakışlar arzu uyandırır, mimikler tahrik eder, gülüş teşvik eder…

Devlet, ya adil davranacak ya da hak ve hukukunu arayan vatandaşını suçlayıp mahkûm etmeyecek. Ancak milletinin düşünce, duygu ve inancıyla inşa edilmemiş devlet, mecburen milleti ile ayrılığa düşeceğinden sürekli çatışmakta, halkını tehdit görmekte, dolayısıyla huzursuzluk ve güvensizlik had seviyeye ulaşınca da bir tarafın eliminesi kaçınılmaz olacaktır. Zaten tüm gerginliklerin, katliamsı darbe planlarının ve en azılı suçluların bir bütünlük içinde kenetlenmelerinin arkasında bu gerçek yatmaktadır.  

Sözde aydın ve yazar kimliğiyle provokatörlük yaparak halkı birbirine kıydıran katillere demokrasi gerekçesiyle sahip çıkacak; sonra da kutsallarını müdafaa etmeye çalışanları hem suça teşvik edecek hem de terörist ya da katil olmakla suçlayıp zindanlara atacaksın. İnancından dolayı örtünen kadınları gericilik ve çağ dışılıkla aşağılayıp haklarını gasp edeceksin; sonra da hak aramaya kalkanları, azmettirmeni görmemezlikten gelip yargılayarak hapislerde çürüteceksin. Böyle bir yargıya geçit yoktur…

Dini kutsal sayma manipülasyonuyla siyasetten koparacaksın; sonra da Diyaneti anayasallaştırıp siyasetin emrine sokacak, yetmedi devlet yönetme tekniği olan siyasetin yüceliğinden bahsedeceksin. Bir taraftan egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir diyecek; diğer taraftan milletin kararına karşı askeri veya yargı darbesini meşru sayacaksın.  Atatürkçü siyasetin en radikal uygulandığı yargıyı siyasetten uzak tutmayı savunacaksın; sonra da Atatürk ilke ve inkılâplarını yargının ilkesi yapacaksın. Sözde egemen millet parlamentosunun siyaset bulaştırma gerekçesiyle HSYK’ya üye seçemeyeceğini iddia edeceksin; sonra da devletin idaresini ve yasamayı siyasilere bırakacaksın. Eğer cumhuriyet rejimini kabul etmiş bir devlet, millet adına yargılama yapan HSYK gibi yüksek yargı kurumlarında yetki sahibi olamıyorsa, o rejimin cumhuriyet olabilmesi mümkün mü? Atatürk ideolojisi, ilke ve inkılâpları siyasi değil midir? Gerçekten ifade ettikleri gibi bu millet o kadar aptal mı ki dolambaçlı yaldızlı abartılar ve laf cambazlığıyla kandırabileceklerini düşünüyorlar?

Sen; çağdaşsın, aydınsın, ilericisin, Atatürkçüsün, laiksin; ben de gericiyim, yobazım, ilkelim, ortaçağ karanlığının Müslüman bir yolcusuyum. SANA NE?

Şimdi söyle bakalım; bu ülkede senin yaşadığın özgürlükte benim yaşamaya hakkım yok mu? Senin sahip olduğun haklara ben sahip değil miyim? Sen vücudunu teşhir ederken ben örtemez miyim? Sen aşağılarken, dışlarken, horlarken ve yasaklar koyarken ben bilmukabele de bulunamaz ve direnemez miyim? Sen hürsün de ben köle miyim?

Madem o kadar uygarlıktan yanasınız ve bu yüzden onca çaba içinde dertleniyorsunuz; neden çağdaşlığın dahi ne olduğunu bilmeyen köy ve kasabalara gidip vatandaşlarınızı medeniyetin beşiği kentlere taşıyarak eğitim vermiyor ya da oralara giderek o sözünü ettiğiniz aydınlık dersi vermiyorsunuz? Yoksa onları boş ver, sorunumuz Müslüman kadının türbanı, rahibenin ki bile değil mi demek istiyorsunuz? Kahpece sinsi entrikalara başvuracağınıza; yüreğiniz ve cesaretiniz var ise, açıkça vahiy düşmanı olduğunuzu itiraf etseniz ya…

“Ey beyaz adam! Bize ışığı vaat ettin ama kendi karanlığını getirdin.” TUIAVI

F.Gülen diyalogcularına anıt olsun…

İslamcı oldukları gerekçesiyle seküleristlerin saldırısı ve hain tuzaklarına karşı yanlışlarının üzerine gitmemeyi ve düşmanlarını sevindirmemeye özen gösteriyorsam da, anamın ve babamın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmem Allah’ın bir emri olduğundan sessiz kalmayı ayete karşı gelmekle telakki ediyorum. Nefsi belki ama vahyi asla…

Cemaatinin yine tepki gösterip şahsıma karşı alacakları tavrı muhakeme edememelerinin bir sonucu görüyor, neden F.Gülen ve şakirtlerine hesap soramadıklarını ya mühürlenmiş olmalarının bir sebebi ya da oluşturulan ekonomik havuzdan yararlanabilinmesi olarak addediyorum. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Laik Türkiye’nin ve bid’at İslam’ın uluslar arası medarı iftiharı Fetullah Gülen; dinler arası diyalog ve birleştirme çabalarının meyvelerini almaya başlamış, dünya arenasında aldığı takdirlerini heykelle abideleştirmiştir.

İspanyol sanatçı Eugenio Merino; dinler arası diyalog çalışmalarının etkisinde kaldığını, fikri çalışmalara katkıda bulunabilmek amacıyla üç büyük dini bir arada toplayıp Allah’a ulaşma ortak amacı içinde zihninde tasarladığı kurguyu sanatıyla bütünleştirip, görselleştirebilmek maksadıyla söz konusu heykeli yaptığını ifade etmiştir.

Dinler arası diyalog çalışmalarına kalıcı bir anıtla fayda temin edebilmek maksadıyla üç büyük dinin bir arada olduğunu göstererek dünyaya mesaj vermek istediğini, heykelin yapına başlamadan önce dinler arası diyalogun İslam, Yahudi ve Hıristiyan öncüleriyle istişare yapıp, dinler ve semboller hakkında bilgi edindiğini açıklamıştır.

Heykeltıraş Merino, “Cennete giden merdiven” adını verdiği heykel, üst üste ibadet eden Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi din adamlarından oluşmakta, papazın elinde Tevrat, hahamın elinde İncil ve altta canı çıkan imamın (sanırım Fetullah Gülen olacak) secde ettiği yerin yanında da İncil bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle imam, İncil’e secde etmektedir. Ayrıca heykelin yanında ise makineli bir silah namlusunun ucuna geçirilmiş Museviliğin ve masonluğun sembolü yedi kollu şamdan bulunuyor. İbranicede Menora adı ile anılan Yedi Kollu Şamdan’ın altından yapılanı masonların kutsal ateşini temsil eder, İsrail Devleti ve Yahudilikte ise yedi yıldız olarak kabul edilir. Yahudilerin yaklaşık yarıya yakın soyu Kohen’ler, günde iki kere Tanrı’nın dünyaya ışık saçmasını dilemek için Yedi Kollu Şamdanları yakarlardı.

Söz konusu bu heykel, her ne kadar İslamiyeti aşağılayan bir obje olsa da, dinler arası diyalogcuları fevkalade mutlu ettiği ve hedeflerine ulaşabilecekleri izlenimi doğurduğu tartışılmazdır.

Ne var ki Gülen Cemaati, vahyin hükmüne değil Gülen’in emrine itaat ettiklerinden böylesi bir bütünleşmeyi başarısal bir vakurla içlerine sindirebilmektedirler. Önemli olan hizmet değil mi? Boş ver kitabın kimin elinde olduğunu; kimin, kimin üstüne çıktığını; İncil’e secde edilmesini; Allah ve Resulünün 1400 yıl öncesi buyruklarını, Yahudi-mason ittifakını simgeleyen Yedi Kollu Şamdan’ın diyalogu sembolize etmesini…

Bir bakalım; Fetullah Gülen’in barış ve İslam’ın meşruiyeti adına onca çabaları ve heykelle de abideleştirdiği dinler arası diyalog hakkında Allah ne buyuruyor?

Allah nezdinde hak din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” Al-i İmran.19

Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Al-i İmran. 85

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide. 51

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara. 120

Ya İslam’ı peşkeş çektikleri dinler arası diyalog ile ilgili vahiysel bir hüküm ortaya koyacaklar, ya da Müslüman olmadıklarını itiraf edecekler.  

Gerek Hıristiyan gerekse Yahudilerle peygamberimizin barış içinde yaşaması misali bir arada adalet ve hukuk temelinde ticaret, komşuluk ve arkadaşlık yapabilirler. Neden ısrarla vahyin kesinlikle yasakladığı bir ihaneti savunuyorlar? Neden hainliklerine peygamberimize atfettikleri hurafeleri kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar? Vahyi reformize edebilmek için güttükleri bu taktik, kâfirliğin veya münafıklığın ta kendisi değil midir? Eğer vahyin emrettiği İslam’dan başka bir dinleri var ise, onu ikrar etsinler ki bende susayım… Nasıl olsa herkesin dini kendisine değil mi?

“Kişi, dostunun dini üzeredir.” Hz. Muhammed (S.A.V)  

“Bana nispet olan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kitabullah’a muvafık ise o benimdir, ben söylemişimdir.“  Hz. Muhammed (S.A.V)

Heykeli merak edenler;

http://www.beyazgazete.com/galeri-ust-uste-ibadet-eden-musluman-hiristiyan-ve-yahudi-yi-anlatan-heykel-1-fotogaleri.html

Artık kıyametsi bir felaket diliyorum…

Kötülüğün ve lanetin simgesi gurur, yani benlik öyle azmış ve haddi aşmış ki, tüm dünyanın hak ettiği kıyamet yahut kıyameti çağrıştıracak küresel bir felaket; yoğunlaşan basıncın rahatlamasına, dolayısıyla iktidar sahibinin gerçekte kim olduğunun anlaşılmasına zaruriyet doğurmuştur. Barış, hak ve adalet için başka hiçbir yol kalmamış, azgınlar gibi azgınları bertaraf edemeyen işbirlikçiler ile sözde iyi ama gerçekte dilsiz şeytanlarda o felaketi hak etmişlerdir. “De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir.” Neml. 72

Yaratıcılarına karşı benliklerini yücelterek meydan okuyan insanoğlu, her türlü belâya müstahak olmuştur. Vicdanın, sadakatin, barışın ve kulluğun olmadığı bir dünyada taşların yerine oturabilmesi, kabaran isyanın sönebilmesi, canlıların biriktirdiği enerjinin açığa çıkabilmesi ve evrenin sakinleşebilmesi için felâketler oluşmakta, dolaysıyla gerçekte bir “hiç” olan yaratık insanoğlunun benliği, layık olduğu aşağılanmaya çarptırılmaktadır. Gerçi yaşamdaki irili ufaklı musibetler her ne kadar uyarı niteliği taşısa da kudurukçularca yorumlanmayabilmekte, dolayısıyla daha büyüklerini zorunlu kılmaktadır.   

Görsellik, övgü ve şatafat; benlikleri yüceltip doruğa çıkartıyorsa da ani bir afet, felâket, kayıp, ölüm, savaş, hastalık, belâ, yoksulluk veya kıtlık durumunda değişen duygu ve düşünceler; yükselen feryatlar ve umutsuzluklarla taş devrini andıran karanlığı canlandırmakta, o ahkâm kesen insanoğlunun acınası çaresizliği bir ibret vesikası olabilmektedir.

Emanetsi kuvvet ve kıymetlerle şımaran insan, akıl almaz bir sapkınlık içinde Yaratıcısına karşı öylesi nankör ve ihanetsi bir başkaldırıya kalkışıyor ki, “ben” diyebilmenin bedelini acı ve dehşet içinde ödemekten kaçıp kurtulamıyor ama merhamet dilemekten de geri kalmıyor. Hiç kimsede; hani ne oldu egemenliğine, özgür iradene, hür düşünce ve aklına, yaratıcı bilimine, dilediğini yapabilme üstünlüğüne, mal ve can güvenliği garantine diye sormuyor…

Yaratıcısı Allah’a düşman ve hükümlerini alaya alan bir insana, velev ki ana, baba, kardeş ve yakını dahi olsa acıma duygusu beslenilmemeli, hak ettiği azaptan üzüntü duyulmamalıdır. Bu sebeple sekülerist dünyanın yerle bir olması, başta şahsım olmak üzere en dehşetsi felaketleri tatmasının müstahaklığı, öyle hümanist söylemler, samimiyetsiz temenni ve dualarla örtbas edilemez. Eğer Allah için var olmuş ve aşkını dile getirmişsen; ya inandığın gibi dürüst ol ya da yok ol…

Hilkatteki yaratık bir sevgilisinin, eşinin, çalışanının veya arkadaşının ihanetine sabır göstermeyerek önüne geleni yakıp yıkanların, acımasızca katledenlerin Allah’a ve dinine yapılan nankörlük ve ihanetleri hümanizm veya hoşgörüye bağlamaları riyakârlığın ta kendisidir. Devlet veya vatana karşı yapılan ihanet, tecavüz, saldırı ve işgaller en ağır ceza ve binlerce insanın ölümüne yol açan savaşlara haklı bir gerekçe oluyor da; Allah’a ve dinine karşı yapılan tearuzlara karşı direniş neden gayrimeşru sayılıyor?           

Söyle geçmişte ki “Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Nuh kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Medyen halkı, Ress halkı, Tubba halkı, Lut kavmi, Troya (Truva) halkı, Minoan uygarlığı, Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Pompei, Atlantis, Knidos halkları” gibi bin bir çeşit silici felaketleri yaşamamızın tam zamanıdır. Öyle ders alınmayan sinek vızıltısı depremler, savaşlar, hastalıklar ve krizlerle dünyanın söz dinlemeyeceği ortadadır.

Immanuel Velikovsky, “Çarpışan Dünyalar” adlı eserinde hafıza kaybıyla ilgili kendi kozmolojik tezlerine göre; geçmişte yer aldığına inandığı ve kapsamlı bir şekilde belgelediği olayların örtbas edilebilmesini şu şekilde açıklamıştı. “İnsanların geçirdikleri en korkunç olayların unutularak ve silinerek şuurdan bilinçaltına itildiği, insan zihni ile ilgili tespit edilmiş bir kuramdır. Bunlar bilinçaltında garip korkular şeklinde yaşamaya ve ortaya çıkmaya devam ederler” bilimsel yaklaşımı, tamamen psikolojik bir fenomendir.  

Acı ve dehşeti derinden hissedecek şekilde hak ettiğimiz öyle korkunç olayları tatmalıyız ki; yeryüzünün tutuşması, gökyüzünde peyda olan korkunç görüntüler, binlerce volkan tarafından fışkıran lâvlar, yerlerin erimesi, denizlerin kaynaması, kıtaların batması, uçan kızgın taşlarla topa tutulan ilkel bir kargaşa, yarılmış arzın gümbürdemesi ve kül kasırgaların kükreyerek tek canlı bırakmaksızın yeraltına gömülmesi ve daha niceleri…

Tıpkı Nuh Tufanındaki gibi dünya; birçok farklı düzenlere, medeniyetlere, ülkelere, görkemli şehirlere ve kültürlere ev sahipliği yaparken yanar dağlardan fışkıran alevli lâvlar gökyüzüne kadar yükselmeli ve külleri güneşi örterek dünyayı karanlıklara boğup yeryüzüne yavaşça yağmalıdır. Gökler kararsın; havalar buzul çağına dönüşsün; şimşekler çarpışsın; kasırgalar insanları, ağaçları ve evleri uçursun; hortumlar dehşet saçsın; denizden alevler fışkırsın; kükürtlü sular öyle şiddetli yağsın ki binalar ve taşlar bile tutuşsun; ihtişamlı şehirler yerin dibine gömülsün; büyük depremler yerleri yararak sarssın; canlı ve cansız her şeyi yutsun. Bütün okyanuslar karaya binerek, dağları yutacak büyüklükteki dalgalarla kıtalara vurup yumruk gibi insin. Şehirler sular altında kalsın ve insanlar toplu halde boğulsun. Tonlarca su gökyüzünden yağsın. Suların çekilmesi, gökyüzündeki kara lâv bulutlarının dağılması, ateşin ve buzulun sönmesiyle eceli gelmeyip felâketten kurtulanlar; iktidar kimmiş ve Allah neymiş bir görsünler…

Öyle yeryüzünü yaratmışçasına ve tek egemen irade sahibiymişçesine düşsel teorileriyle böbürlenen insanoğlunun saltanatı ancak sıradan bir belâyla son bulabilmektedir. Bedeni güzellikleri, şovsal mimarileri, kozmetik ürünleri, örümceksi iktidarları ve ihtişamlarıyla “ben” dediği anda yediği tokadı yine o irrasyonel kuramlarıyla yorumlaması, şüphesiz lanetlenmişliklerinin bir sonucudur. Kimi iktidarıyla övünürken, kimi zevkin doruğunda eğlenirken, kimi sonsuz yaşamın hayallerini kurarken, kimi servetiyle övünürken, kimi çekici, etkileyici ve baştan çıkarıcı varlığıyla gururlanırken, kimi mücevherlerini takıp takıştırırken her şey bir anda oluversin; o nadide ve bakımlı şehvetsi vücutlar, gıpta ettiren kentler yerle bir edilerek heykelleşsin…   

Ateş, sel ve sarsıntıdan oluşan felaketlerin yanı sıra bizzat elleriyle yaptıkları nükleer silahlarla da şımararak kendilerini yok etmeleri, insanoğlunun ne kadar zalim ve acımasız olduğunu kanıtlamaktadır.

Geçmişteki kıyametsi felaketleri, tecrübe edindikleri dehşetleri, her an şahit oldukları olay ve ölümleri dahi ya hafızalarından silebilen ya da muhakeme edemeyen insanın mazoşist akıl ve duyguları, asla güvenilemeyeceğine tartışılmaz bir delildir. Unutulmaması gereken ürkütücü ve uyarıcı olayları hiç olmamış gibi düşünebilen bir insan; bilge de olsa hayvan kadar bile kıymeti harbiye taşımamaktadır.     

Platon, Kanunlar III eserinde, “İnsanlar, her nedense felâketleri garip bir şekilde unutmuşlardır” diyerek, asla unutulmaması gereken şeylerin unutulma sebebini çözememiştir. Ki o kadar geriye gitmeden birkaç saat öncesi bir söz, bir pişmanlık, bir tövbe, bir acı veya bir felâket dahi hafıza ve hislerden soyutlanıp, gerekli olmadığı bir zamanda hatırlanabildiği halde yine de gerçekle bütünleşilememektedir. Allah’ın yardım, desteği ve vekilliği olmadan insan öylesine aciz, iradesiz, hayalperest ve sefildir ki, ne istediğini değil ama ne istememesi gerektiğinin peşinde koşabilmektedir.   

“Her kim bu çarçabuk dünyayı dilerse, ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonrada onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız.” İsra.18

İnsanlar, aleyhlerine kurulan oyun, entrika, tuzak, ihanet, kayıp ve felâketlerden hep şikâyet eder, ancak bunlara kendilerinin sebep olduklarını kabul etmeyerek, temiz ve masum rollerde sorumlu ararlar. Dengesiz olmalarından ve sağlıklı yargılayamamalarından ötürü geçmişte yaptıklarını değil, o anın muhasebesini yaparak, “bir haksızlıktan” söz eder ve başlarına gelen şeylere lâyık olmadıkları hezeyanıyla dövünürler. Ne de olsa kendilerince ilâhsal bir temizliğe, hatasız ve yanlışsız bir maziye ve doğruyla özleşmiş bir fıtrata sahiptirler. Üstelik tapındıkları beyinleri, güvendikleri mantıkları ve özgür sandıkları iradelerini hiç hesaba katmayarak, acizliklerini ve bir hiç olduklarını itirafa yanaşmaktan ısrarla kaçarlar. Tıpkı çöp misali bidona atılmalarına hep birilerini sebep gösterir, ama o sebebi güdenin kendileri olduğu gerçeğini hiçbir şartta kabul etmek istemezler. Diogenes’in ifade ettiği gibi; “Felâketlerin başlıca kaynağı, ölçüsüz arzularımızdır.”

Nasıl ki cahil bir dost akıllı bir düşmandan daha tehlikeliyse, yanlış bir din veya bilgi de sonu korkunç bir felâkettir.

Benlik nasıl bir felâket ise, vahiysiz bir düşünce ve sevgi de o kadar kötü bir erdemliktir. 

Çin’de ki bir kelebeğin kanat çırpışının Karayipler de kasırgayı tetikleyebilecek ruhsal gücüne inanmayan sekülerist düşüncenin düzen sağlayabilmesi mümkün mü? Her an her şey olabilmekte, güneşli bir havada fırtınaya yakalanılırken, fırtınanın akabinde parlayan güneş olağanüstü bir mutluluk doğurabilmektedir.

Bir felâketten kurtulmanın sevinciyle coşarken, başka bir tuzağın seni beklediğini bilemiyor, ya da bir musibetin acısından veya zilletinden inlerken, yücelmene neden olabilecek bir rahmetin ortasına düşebileceğini tahmin dahi edemiyorsan; neyinle böbürleniyorsun?

Başta politikacılar, akademisyenler ve söz de aydınlar olmak üzere; maskeli haydutlar her şeyi insanlar adına yaptıklarını iddia ederek, insanın keyifsi, nefsi ve şehvetsi arzularını besleyebilmek maksadıyla insan hakları ve özgürlük adına benlikleri tatmin etmesine çalışırlar. Ancak en büyük hümanistin ve insan hakları savunucusunun şeytan olduğunu biliyor muydunuz?

Sekülerist, yani din-dışı düşünce ve düzenleri meşrulaştıran “Hümanizm”, çoğu insanın akıl ve duygularında olumlu mesajlar çağrıştırır. “İnsan sevgisi”, “barış” ve “kardeşlik” gibi! 

Ancak hümanizm; “insanlık” kavramını, insanları Allah inancından koparan yegâne amaç ve odak noktası haline getiren ateist bir düşüncedir. Bir başka deyişle, insanı, Yaratıcı’dan yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırır. Hümanizmin bu anlamı, özellikle de kelimenin Batı dillerindeki kullanımında belirgindir. Hümanizmin İngilizcedeki sözlük anlamı şu şekildedir: En iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de, insanlarda olduğuna inanan düşünce sistemi…

Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin değil madde enerjidir. Hümanizme göre; doğaüstü varlıklar gerçek değildir; yani insan düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip değildirler ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur. Yaratıcı’yı, Mutlak İrade’yi ve vahyi redde den hümanizm doğrudan ateizme dayanmaktadır.

Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir. Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli “manifesto” yani beyanname vardır. Birinci manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü isimleri tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra, 1973′te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyit etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı ilaveler içermiştir. II. Hümanist Manifesto’yu imzalayan binlerce düşünür, bilim adamı, yazar, medya üyesi vardır ve bu doküman hâlâ son derece aktif olan American Humanist Association (Amerikan Hümanist Birliği) tarafından savunulmaktadır.

Manifestoları incelediğimizde her ikisinde de en temel görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına var olduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı, Allah inancının insanları ve toplumları geri götürdüğü gibi, bilinen evrimci ateist dogma ve propagandalarla doludur.   

Örneğin I. Hümanist Manifesto’nun ilk altı maddesi şu şekildedir:

1- Dinsel hümanistler, evrenin kendi başına var olduğunu ve yaratılmadığını kabul ederler.

2- Hümanizm, insanın doğanın bir parçası olduğuna ve sürekli bir işlemin (sürecin) sonucunda oluştuğuna inanır.

3- Hayat hakkında organik görüşü kabul eden hümanistler, zihin ve beden arasındaki geleneksel düalizmi reddederler.

4- Hümanizm, insanın kültür ve medeniyetinin, antropoloji ve tarih tarafından açıkça tanımlandığı gibi, insanın doğal ortamıyla ve sosyal birikimiyle olan ilişkisinden kaynaklanan kademeli bir gelişimin ürünü olduğunu kabul eder. Belirli bir kültür içinde doğan birey, büyük ölçüde o kültür tarafından şekillendirilir.

5- Hümanizm ileri sürer ki, evrenin modern bilim tarafından tanımlanan doğası, insan değerlerine ait herhangi bir doğaüstü ve kozmik garantiyi kabul edilemez hale getirir…

6- Bizim kanaatimiz gelmiştir ki teizm ve deizm gibi düşüncelerin zamanı geçmiştir.

Yukarıdaki maddeler, materyalizm, rasyonalizm, pozitivizm, Darwinizm, ateizm ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan şeytan egemenli ortak bir felsefenin ifadeleridir. Kuantum teorisi de kadere karşı bu düşüncenin sonucu üretilmiştir. İlk maddede “evren sonsuzdan beri vardır” şeklindeki materyalist dogma öne sürülmektedir. İkinci madde, insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan var olduğu iddiasıdır. Üçüncü maddede, insan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. Dördüncü maddede “kültürel evrim” iddiası öne sürülmekte ve insanın “fıtratının” (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı reddedilmektedir. Beşinci madde, Allah’ın evren ve insan üzerindeki hâkimiyetini reddetmektedir. Altıncı madde ise, “Teizm”in, yani Allah inancının terk edilmesi gerektiğini, bunun “zamanın gereği” olduğunu savunmaktadır.

Özgürlük ve demokrasi adına küresel yenidünya düzeninin teorisyeni masonlar; kendi üyelerine özgü yayınlarında, örgütün hümanist felsefesini ve bu felsefe içinde İlahi dinlere karşı duyulan düşmanlığı detaylı olarak tarif ederler. Masonlar, fiziki şeytanlar olarak Allahsız bir dünya var edebilmek adına insan egemenli rasyonalist ve laik devrimleri körüklemişler, son derece acımasız yöntemler kullanmışlardır. Hümanist masonlar, tıpkı Drakula misali öyle vahşetlere imza atmışlar ve atmaya devam etmektedirler ki, insanların kulağından başlayarak tüm boğazını saracak şekilde kesmişler, karınlarını yarmışlar, bağırsaklarını çıkarmışlar, cinsel organlarını parçalamışlar, gözlerini oyarak burunlarını koparmışlar, kollarını ve ayaklarını kesip çeşitli yerlere dağıtarak halka korku ve panik vermişler, devrimleri ateşleyerek ihanetlere ve ayaklanmalara, sayısız komplolar düzenleyerek yıkıcı skandallara neden olmuşlar, özellikle İslam ülkelerini işgal edip katletmişler ve yakıp yıkmışlar, gerçekleştirdikleri manipülasyonlarla insanları kıtlığa ve açlığa mahkûm etmişler, fitne çıkararak yağma ve yıkımlarla anarşiyi yaygınlaştırmışlar, akla ve hayale gelmeyecek her türlü kötülüğün ve yanlışın merkezi olmuşlardır.

Masonların siyasi faaliyetleri ve tüyler ürpertici cinayetlere kadar varan suçlarının yanı sıra, örgütlenme yapısı ve uyguladığı ayinler de oldukça dehşet vericidir. Kan ve ölüm!

Masonluk felsefesi, İslam gibi İlahi bir dinin yerine pagan, yani putperestlik bir inancı ve dünya görüşünü yerleştirmeyi amaçlayan, bu hedef uğruna her türlü dini inancı ve kurumu hedef alan, mistisizm ve okültizm boyasına batmış bir materyalizme dayanan satanist bir öğretidir. Tıpkı Kemalistlerin inancı gibi!

Tapınak şövalyelerinden miras kalan bu öğreti, masonluğun özünü oluşturmaktadır. Masonluk, bu pagan öğretiyi en yüksek derecelerde tam olarak açıklar, daha alt derecelere ise kademe kademe aktarır. Masonların küresel stratejisi ise söz konusu öğretiyi, olabilecek en cazip şekilde, geniş kitlelere empoze etmek ve bu öğretinin karşısında duran güçleri, örneğin Osmanlı Devleti ve İslam toplumları gibi “Mutlak İrade”’ye iman etmişleri ortadan kaldırmaktır. 18. yüzyıldan bu yana Batı dünyasında gelişen fikri akımların ve siyasi hareketlerin perde arkasında, işte masonluğun bu dünya çapında stratejisi yatmaktadır.

Yeryüzünün küresel en büyük suç ve terör imparatorluğu olan masonluk, gizliliğe hayati önem verir ve maskeledikleri sırlarını deşifre edenler acımasızca katledilir. Nerdeyse tüm devletleri ele geçirdiklerinden, onlara karşı hiçbir hükümet yaptırım uygulamaya cesaret edemez. Çünkü para ve saltanat, riske değer görülmez. Masonluk doğası gereği gizli bir örgüt olduğu için, tıpkı “Karındeşen Jack, Fransız Devrimi ve Türkiye’deki laik devrimler” misali örgütün tarihteki tüm faaliyetlerini tek tek ortaya dökmek mümkün olamamaktadır.

Gizli derneklerin ve okült gruplarının ki bunlar antik esoterik öğretilerin koruyucusudurlar, milletlerin tarihi üzerinde binlerce yıldır oldukça güçlü ve çoğu zaman da hayati rol oynadıkları çok az bilinen gerçeklerdir. Örneğin Ermeni Soykırımı misali…

Masonlar, Tapınak şövalyeleri veya Gül-Haçlar olarak, Fransız ve Amerikan devrimlerinin akışını, Osmanlı İmparatorluğunun ve bir o kadar da şeriat düzeninin yıkılışını etkilemişlerdir. Naziler, Faşistler, İngiliz güvenlik güçleri, Amerika’nın kurucuları ve Vatikan, şu veya bu şekilde okült komplosunda rol oynamışlardır. Okült, bilimsel dışındaki yollar ile “gizli” bilgilerdir. Yani gizlemek, saklamak, üstünü örtmek demektir.

İşte dünyaya hükmeden masonik düzen; peki, nerede insanlık!

Bu sebeple bırakın felâketler fışkırsın, bırakın tek canlı kalmamacasına dünya yerle bir olsun, bırakın isyankâr yaratıklar cehennem neymiş tatsınlar…

Ey Müslüman! Sakın ha sen korkma, çünkü senin ebedi yaşayacağına dair bir ahret ve cennet inancın var. Eğer kıyametten ve ölümden onlar gibi korkar isen, iman etmediğin ve aşikâr bir münafık olduğun ortaya çıkar.

Hep birlikte Yaratıcınız Allah’a yakarın! Yaşamı sadece bu aldatıcı dünyadan ibaret sananların taptığınız Allah’a ve iman ettiğiniz Hz. Muhammed’e hakaret ve saldırılarına karşı öyle bir duvar oluşturunuz ki nefsi hiçbir arzunuz ve çıkarlarınız bu bütünlüğü sarsmasın.

Eğer siz gerçekten fedakârsı bir imanı derinliklerinizde yaşar ve dünyayı ahret için satanlardan olursanız; biliniz ki İslam inancınızdan dolayı aşağılandığınız dünyadaki zincirlerden kurtulacak ve önünüzde saygıyla eğilinen bir zümre olacaksınız. Yeter ki inandığınız gibi iman ediniz ki Allah yanınızda olsun…     

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” En’am. 32  

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisâ 74  

“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalamadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” Ankebut. 63

Çanakkale Savaşında öldürülen haçlılar için de özür dileyecekler mi?

İşgalden kurtuluş gerekçesiyle her yıl kutlanılan ulusal ve kentsel İstiklal zaferlerimiz ile ilgili tören ve nutuklar öyle bir riyakârlık ve içtensizlikle anılmaktadır ki, “din ve namus” adına vatan mücadelesinde şehit düşen atalarımıza ihanet eden işbirlikçilerin tavırları berzahı inletmektedir.

I.Dünya Savaşında dört bir yandan kuşatılan devletimiz ve hunharca katledilen milletimiz; kendinden sanıp güvendiği hainlerin haçlılarla giriştikleri ittifakla hüsrana uğramış, yüzyıllardır yenemedikleri Müslüman halkımızın dinine, ırzına, canına, malına ve vatanına kastetmek amacıyla asla cesaret edemeyecekleri saldırılarını, dâhili habislerin yardım ve desteğiyle kotarmışlardı. Ancak kalplerdeki iman aşkı “Ya öl ya da ol” savunmasıyla düşmanları püskürtmüş, evlatlarına azda olsa içinde bağımsız yaşayacakları bir vatan toprağını bırakabilmek için kendilerini feda etmişlerdi.          

1915 yılları milletimiz aleyhine en korkunç dönem olmuş; Ermeni’si, Rum’u, Arap’ı, Kürt’ü ve diğerleri devletimizi arkadan vurarak; Ruslar, İngilizler ve haçlıların oluşturduğu İtilaf Devletleriyle yaptıkları işbirliği sonucu milletimizi zalimce ve insafsızca katletmişlerdir. Ne var ki planladıkları bölünme ve topyekûn imha edememe intikamını dini, felsefi ve siyasi düşünce ve devrimlerle almaya çalışmış, sonuçta da muvaffak olup, o güçlü milletimizi tüyü yolunmuş kaza dönüştürebilmişlerdi.

Erdemli, adaletli, vicdanlı ve ahlak timsali milletimizi masonik hümanist argümanlarla öyle tahrip ettiler ki önce “din ve namus” telâkkisini ortadan kaldırdılar sonra da materyalistleştirdiler. Yetmedi! Tüm kanlı devrimler, laik ve putperest düşüncelerle din ve namus ideasından koparamadıkları halkımızı hümanist manipülasyonlu bilim, çağdaşlık, demokrat, rasyonalist ve pozitivist anlayışlarla devşirmişler; ilkin dinlerini ve vatanlarını müdafaa edenleri “soykırım” yapmakla yaftalamışlar, akabinde sözde sevgi ve barış hilesiyle dinler arası diyalog gibi şeytani bir tuzakla vahye düşman kılmışlardır.  

Yahudi-mason ittifakının hedeflediği her inanç ve düşünce sahibini hümanizmle etkilediler, tartışılmaz hayati ve insani değerleri İslam çatısı altında adaletle mukim kılmak yerine masonluğun hümanist felsefesini rehber edinerek, gaddar ve faşist anlayışları meşrulaştırmışlardır. Alttan alta biçerek sinsice yozlaştırdıkları milletimizi Allah’tan ve değerlerinden uzaklaştırmışlar, kahraman atalarımız adına düzenledikleri gösterileri ruhsuz ceset misali maddileştirmişlerdir. Oysa şehitlerin ölü değil diri oldukları Allah’ın açık bir hükmüdür. Aslında bugün kutladığımız “Çanakkale Zaferi” gibi şanlı geçmişimizi yâd etmemize içten içe karşıdırlar. Çünkü dinler ve medeniyetler arası işbirliğine zarar vermekte, masonların hümanist felsefesi aleyhine tahripkâr bir düşmanlık pekiştirdiğinden zafersi kutlamalara muhaliftirler.

I.Dünya Savaşındaki işgalcilerin tamamından özür dilenmesini samimiyetin göstergesi saymaktadırlar.

1915’deki hain Ermenilerin ülkemizi işgal eden Ruslarla işbirliği yaparak, binlerce kadınımıza tecavüz etmesi, çocukların kafalarını kesmesi, yaşlı-hasta demeden ahırlara doldurup diri diri yakarak feryatların yeryüzü ve gökyüzünü sarması, içimizde beslenen o aydın, sanatçı, politikacı ve âlim etiketli ucubeleri ilgilendirmemekte, vatan için kendilerini feda eden kahramanlarımızın kanlarıyla suladıkları topraklarda;  “1915′te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” cesareti, hadsizliği ve ihanetinde bulunabilmektedirler. Çok kısa bir gelecekte Çanakkale ve diğer cephelerde şehit düşen atalarımızı da katliam yapmakla suçlayacak, haçlı düşmanlarını öldürmelerinden “Büyük Felaket” addedip, olmayan vicdanlarıyla acılarını paylaşarak özür dileyeceklerdir. İşte o hainler, farklı inanç ve düşüncelerle bu topraklarda saygı ve itibar görebilmektedirler.  

Başbakan Erdoğan’ın kaçak Ermenileri yurt dışı yapma fikrini aynen destekliyor, diğer kaçaklara gösterilen müeyyidenin Ermenilere uygulanmamasını haksızlığın ve adaletsizliğin ta kendisi olduğunu vurguluyorum. Ermeni yanlısı politikaların ne korkunç sonuçlar doğurduğu tarihsel gerçeklerle ortadayken; diğer komşu ülkelerden gelenler sınır dışı ediliyorlar da, neden Ermeniler korunuyor? Milli Mücadele yıllarında maddi ve manevi desteğini esirgemeyip bizlerle birlikte aynı duyguları paylaşan Pakistan, Afganistan ve Bangladeş gibi Müslüman kardeşlerimiz Türkiye’ye kaçak geldikleri gerekçesiyle sınır dışı ediliyorlar da, Türkiye’den nefret eden Ermeniler niye barındırılıyor, dul ve yetimlerimizin, işsizlikten kıvranan vatandaşlarımızın hakları peşkeş çekiliyor? Neden o kaçak Ermeniler, soykırım yalanını kabul eden ABD, İsviçre, Fransa, İsveç ve diğer ülkelere gönderilmiyorlar da, tıpkı I.Dünya Savaşındaki ihanetlerini tekrarlayabilmek için yeni bir fırsat tanınmasına izin veriliyor?

Ya kaçak Ermeniler sınır dışı edilecek ya da sınır kapıları sonuna kadar açılıp herkese aynı tolerans gösterilecek…

Başbakan Erdoğan’ın fevkalade makul, adil ve çok geç kalınmış hukuki sınır dışı etme kararını eleştiren ve özür dilemesini isteyen o hain yaratıklar, mutlaka hak ettikleri karşılığı bulmalıdırlar.     

Neden Ermeni canilerden özür dileyen, duygu ve acılarını paylaşanlar; soykırım yapmakla aşağıladığı kahramanların ülkesi Türkiye’de yaşayıp Ermenistan’a göç etmiyorlar? Kanla sulanmış bu aziz topraklarda dolaşmaları atalarımıza ihanet değil midir?

Gizli ve aleni Diaspora üyesi hainlerin ulumalarına dik durabilmeli; din, vatan ve milletini müdafaa edenlere karşı acımasız bir hasım oldukları hiçbir gerekçeyle bağışlanmamalıdır. Yaşadıkları vatan topraklarını canlarıyla koruyan atalarını soykırım yapmakla suçlayan ve canilerden özür dileyen bedhahların içimizde barınması ve amaçladıkları hedeflerine ulaşabilmek için Müslüman milletimize saldırmaları ve fitneleriyle birbirlerine kıydırmaya çalışmaları, şüphesiz haçlı misyonlarının kaçınılmaz bir gereğidir. Eğer şeytanın hümanist tuzağına düşmezsek, mutlaka Ermeni atalarının yanında soluklanacakları muhakkaktır.                  

Hainin düşmandan çok daha tehlikeli ve yıkıcı olduğu gerçeği dünya yaratıldığından itibaren kanıtlanmış; devletler, toplumlar ve düzenlerin sabun köpüğü misali yok olmalarına sebebin özellikle dış güçlerin gösterilmesi, maskeli münafıkların galebe çalmalarına zemin hazırlamıştır. Oysa devlet yıkılışının ve millet bölünmesinin ardındaki hainler yüceltilip önder yapılmasaydı; aleyhimizde hiçbir tertip hazırlanamayacak, işgale uğramayacak, zayıf düşmeyecek, yıkıcı bir ihanetle karşılaşmayacak, aleyhimize hiçbir karar alınmayacak, haklı olduğumuz duruşumuzda haksız ilan edilmeyecek, barbarların oyuncağı olmayacak ve hümanizm adına canavarlardan özür dilenerek şerefli geçmişimiz mahkûm edilmeyecekti.

“Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz. Muhammed (SAV)

Bu listedeki ve benzer düşüncedeki hainleri asla unutmamanızı, geçmişteki acıları yaşamamak için kimlik yanılgısına düşmemenizi öğütlüyorum.

http://www.ozurdiliyoruz.com/

Akıl kurallarını bertaraf eden İNTİHAR…

İnsanoğlunun azan benliklerine gem vuramayıp pozitivist teorilerle süsledikleri yaratık ve kadersi bir mahkûm oldukları gerçeği, fevkalade somut bir acizlik olan intiharlarla deşifre olmakta, dolayısıyla rasyonel bir varlık oldukları ütopik felsefelerini yaşamda gizleyememektedirler. Sıradan insanların intiharlarını ekonomik, sosyal, eğitim ve seküler psikolojik bazında değerlendirerek; aklı, insanın hayatta var olabilmesi için temel araç görmeleri akabinde şöhret, servet, bilim ve mevki sahibi zenginlerin, akademisyenlerin, sanatçıların, üst düzey askerlerin ve akli ilkeleri uç düzeyde kullandığı sanılan düşünürlerin kendi canlarına kıyabilmeleri; kuramlarında iddia ettikleri gibi akıl kullanmaktan başka hiçbir araç ve Tanrı’ya ihtiyaç bulunmadığı varsayımlarını, bu nasıl bir akıldır ki yaşamını intiharla sonlandırabiliyor sorusunu doğurmaktadır. Voltaire’in dediği gibi; “Akıl, her şeyi olduğu gibi görebilmektir.”

Sözde başarılarıyla kendilerini çok akıllı sananların gurursal sarhoşluğu ancak hayatlarına son verene kadar sürmekte,  böylece o başarılarındaki sırrın taptıkları akıllarından değil ısrarla reddedikleri Yaratıcı’nın bir lütfü olduğu gerçeğini muhakeme edemeden şeytani benlikleriyle toprağa karışabilmektedirler.

Aynı tecrübeyi bizzat yaşamış, neredeyse intihar edecekken Kur’an’ı okuyup gerçeği öğrendikten ve Kur’an’da zikredilenleri hayatımla kıyasladıktan sonra nasıl aciz bir yaratık, sahip olduğum her şeyin üstün sandığım benliksi aklım ve irademle değil aslında Allah’ın emanetsi bir ikramı olduğunu öğrenip iman etmemle boyun eğmiş, dolayısıyla huzura kavuşup derinden kemiren vesveselerden kurtulmak suretiyle intihar veya isyan gibi bir alçalmışlıktan sakınmıştım.  

Bazen olayların etkisi o kadar sarsıcı olur ki bir hiç olduğunla yüzleştiğinde her şeyden vazgeçip; ya intihar etmek ya isyan etmek ya da durmaksızın koşmak, kaçmak ve yapayalnız kalmak istersin. İşte o an ya gururunun peşinde koşarsın ya da o şeytanı hapsedip Yaratıcı’na sığınırsın.

Daha çok genç yaşımda neredeyse tüm dünyada anlaşmalar yaparak, saygı ve itibar kazanıp özel uçaklar ve helikopterlerle uçan, en üst düzeyde ağırlanarak krallar, sultanlar, prensler ve başbakanlarca onurlandırılan, iş adamlarını dize getirerek hayran bıraktıran, NATO ve Çin Devleti başta olmak üzere başarı plaketleri alıp sayısız brifingler veren ben (sefil), üç yaşında bir çocuğun bile yapmayacağı hayati bir yanlışlığa düşerek, Neden fark edemedim, aklımı kullanamadım, uyanık olamadım, fırsat verdim, kandırıldım, güvendim, ihanete uğradım ve aldatıldım” sorularıyla öyle bir bunalıma girmiş ve hayattan nefret etmiştim ki intiharın bile benliğimi tatmin edemeyeceğini düşündüğüm sırada sahip olduğum kuvvet ve kıymetlerin Allah’tan geldiği idrakine kavuşmuş, felakete sürükleyen gururumu, dünyevi hırs ve ihtiraslarımı tek kalemde silip, Mutlak İrade’ye teslim olmuştum. Çünkü bir yaprağın dahi O’nun izni olmadan yere düşmemesi, her şeyi yöneten ve yönlendiren O olduğu gerçeği başka arayışları geçersiz kılacak bir kanıtla ortadaydı. 

Aciz kulunu hidayete ulaştıran Allah’a sonsuz şükürler olsun! Şu geçici ve yalancı dünyada bundan daha kazançlı ve makbul ne olabilirdi?

Ancak altyapımın İslam’la yoğrulmasından çözümü vahiyde arayabilmiş, diğerleri gibi seküler düşüncenin tek çıkış kapısı olduğu anlayışlarla bütünleşmiş olmamamdan gerçeğin açık perdelerinden yaşamın sırlarını muhakeme edebilmiştim.  

Evrim düşüncesinin savunucularından Aristo, aklı tanrılaştıran rasyonalist felsefesiyle aklın Yaratıcı’nın iradesiyle ya da Etkin Aklın güdümüyle değil bireysel gayret ve bilgiyle fonksiyon kazandığı savı, sözde başarıları ve zaferleriyle abideleşip sonra sıkıntı, acı ve ızdıraplar içinde şöhretlerine hiç yakışmayan bir sonla hayatlarını bitirmeleri; perdelenmemiş gözler, milleştirilmemiş kulaklar ve mühürlenmemiş kalpler için açık bir ibrettir.       

Günümüzdeki tüm laik, liberal, sosyalist, masonik ve seküler düşüncelerin ilham kaynağı olan Aristo felsefesi; bizzat içinde yaşanılan gerçek dünyayla değil de hayal âlemiyle özleştiği ve insan bilincinin tabiatınca dikte edilmiş şartları doğru olarak tespit edemediği ve yaşamla örtüştüremediği aşikârdır. Çünkü ruhsuz bir bedenin ölü olması misali Yaratıcı’sız bir dünyanın ve kuralların var olabilmesi imkânsızdır. Aristo’nun yaratık olan insanı tanrı kılan görüşleri; intiharların, felaketlerin, canavarlıkların, haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne sebebidir.

Çeşitli sıkıntılarla cebelleşen insanoğlunun çaresizlik içinde kendini kasıp kavuran fiziki veya ruhi musibetleri yaratan varlığa değil de uzmanlığına güvendiği kendi gibi kullardan medet umabilmesinden çözümsüzlük aşılamamaktadır. Ya neden-sonuç ilişkilerini irdeleyememenin çaresizliği içinde kıvranır, ya kendileri kadar tecrübesi dahi olmayan realiteden uzak teori ve hurafelerle toplumu aldatan politikacı, din veya bilim adamlarına başvurur, ya da intiharlarla sıkıntılarından kurtulmaya çalışırlar.

“De ki: Ondan (benlikten) ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız.” En’am.64

Aslında benliği azdıran dünya o kadar küçüktür ki uçaktan bakıldığında o koca tesisleri, imrenilen gökdelenleri ve meydan okuyan dev yapıları tıpkı bir kibrit kutusu kadar ufacık, uzaya çıkıldığında ise uçsuz bucaksız sanılan o koca dünyanın bir çakıl taşından farksız olduğu görülür. Ancak öyle insanlar vardır ki şafak vakti doğup akşam ölürler. İşte bu insanlar için dünya akla sığmayacak kadar büyüktür, dolayısıyla tıpkı uyku misali birkaç saat yaşayanla bir ömür boyu yaşayanların hiçbir farkları yoktur. 

Sıkıntı, insanla özdeşleşmiş ve hayatın her safhasında süreğen duyguların en korkuncu ve eriticisidir. Bazen öylesine yoğunlaşır ve yaşamı mahveder ki çıldırtarak, ya tımarhaneye ya intiharlara ya da facialara sebebiyet verecek tehlikeler oluşturur. Sıkıntının bariz ve yaşanılan durumla uyumlu bir nedeni varsa bu doğal bir duygu yansıması olarak değerlendirilmekte, ancak anlaşılabilir bir sebep yokken aniden olgunlaşarak varlığını devam ettiriyorsa; geçmişe ve çeşitli olaylara yorumlanmaktadır.

“Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O’nun nimetini engelleyecek yoktur. Onu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Yunus. 107

Hastalıkların getirdiği menfi oluşumlar yanında kayıplar, başarısızlıklar, felâketler, ölümler, sosyal, ekonomik ve siyasi nedenler, benliksi ilişkiler, beklentiler ve sayısız sebepler; sıkıntının yok edici etkileşmesini sağlayan somut gerekçeler olarak sıralansa da belirgin hiçbir neden yok iken doruğa çıkmasına ise bilim hiçbir anlam verememektedir. 

Bariz sorunların geçici ortadan kalkmasıyla mutluluğun refahsı esintisi, tıpkı karanlıktan aydınlığa geçiş gibidir! Ancak o geçişin aldatıcı mı yoksa kalıcı mı olduğu, şüphesiz sıkıntı ve musibetleri doğuran etkinin tanımıyla mümkündür. Eğer mazereti, seküler psikolojinin maddi anlayışında aramaya kalkarsanız, yaşam boyu devamlılığını engelleyebilmeniz söz konusu değildir.

(Resulüm!) De ki: “Allah’ı bırakıp da (ilah olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler.” İsra.56  

Evrimciler her ne kadar dualite gerçeğini reddedip tek düzen kurabilme hayallerini umutla canlı tutmaya çalışsalar da ölümle yaşam, iyilikle kötülük, doğruyla yanlış, gündüzle gece nasıl iç içeyse, sıkıntıyla mutlulukta öyledir; birbirlerinden farklıymış gibi algılanamaz ve iradece yönlendirilemez. Çünkü bir şey, her şeyi etkileyip çökerttiğinden, hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir.

Eğer bireysel akıl ve özgür iradenin varlığına inanılıyorsa; beynin içerisinde sonuçları yasalarla kesin olarak belirlenemeyecek süreçler olmalı, bu süreçleri yöneten ve yine maddi kurallara tabi olmayan bir “özgür güç” bulunmalıdır. Maddenin tabi olduğu yasalara tabi olmayan gücün maddenin içerisinden çıkamayacağına göre, mutlaka iddia ettikleri kuantumdan fotonlar ile ışınlanmış olduklarını kanıtlamalıdırlar. İnsanların intihar veya ötenazi edercesine savaşı, tehlikeyi ve karmaşayı seçerek bir suç imparatorluğu kurmaları; nasıl mantıklı bir seçimin veya özgür bir iradenin reaksiyonu olabilir?

Fotoğrafçı Kevin Carter; depresyona girerek o çocuğa yardım etmeyip akbabaya teslim etmesinin bedelini öyle acı ödemişti ki karanlıklar içinde yaşayarak üç ay sonra intihar etmekten şöhreti ve ödülleri kendisini alıkoyamamıştı.

Bir gün, haberleri izlerken ibretsi bir olaya şahit oldum. Kadının biri, geçirdiği bunalım sonucu hayatına son verebilmek maksadıyla oturduğu evin en üst katından atlayarak intihara kalkışıyor. O sırada başka bir kadında kurallara uygun bir biçimde kaldırımda yürüyor. Kendini öldürebilmek için intihar eden kadın, kaldırımda yürüyen kadının tam üstüne düşerek ölümüne neden oluyor ama intihar eden kadın hiçbir zarar görmeyip hayatta kalıyor, üzerine düştüğü diğer kadın ise oracıkta ölüyor. Biri ölebilmek için intihar ettiği halde ölmüyor, diğeri yaşamak istediği halde ölüyor. Ölen kadının en çok otuz santim eni olduğu tahmin edilip yürüdüğü de dikkate alınırsa, o yükseklikten isabet edebilme oranı neredeyse sıfırdır. Tedbirini alarak kurallara uygun hareket eden insan ölüyor, ölebilmek için intihar eden ise yaşıyor.

Demek ki yaşamak veya ölmek, Aristo felsefesine göre kişinin isteğine göre gerçekleşmemektedir. Yani, her iş ve olayda olduğu gibi kişinin dilemesi ve iradesine bağlı hiçbir şey gelişmemekte ve sonuçlanmamaktadır. Duygularda oluşan bir eylemi düşüncede değerlendirdikten ve fiil gerçekleştirdikten sonra, yine de beklenilen sonuç alınamıyor ve mezara gitmek yerine ölüme sebebiyet verme suçundan cezaevine girerek yaşamına devam edilebiliyor.

Ünlü ressam Van Gongh, uzun bir müddet akıl hastanesinde yattı. Her zamanki gibi başarı gösteremeyen psikiyatırlar, durumunun umutsuz olduğunu söyleyerek onca saçma teorilerini itiraf etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Van Gongh tabancayla intihar ederek öldü. 

Her türlü imkâna, şöhret, bilgi ve güce sahip kimselerin bir sıkıntı veya musibet sonrası umutsuzluğa düşerek nasıl demoralize olup yıkıldıkları ve intihar ettikleri yaşanılan gerçeklerdir. Kimler yok ki…

Fizyolojik ve fiziksel oluşumlara işlev kazandıran ruhun; akıl, zekâ, içgüdü, düşünce, duygu ve hafıza gibi değişik tanımlamalarla karşı karşıya getirilmesi ve çatıştırılması kabul edilemez bir yanlıştır. Somut ve bilinçli bilgi ve davranışları beyne, akla ve düşünceye, bilinç dışındakileri de içgüdüyle bağdaştırmak, hiçbir düşünce ve anlayışın mantık çerçevesinde yeterlilik vermemesi gereken bir kuramdır. Evrim yoluyla içgüdüsel bir kazanım ya da içgüdülerinde gelişme olduğu düşünülen canlıların neden bu gelişmiş halleriyle yaratılmayıp bazı nitelikleri sonradan kazanabildiğini yaratma kavramıyla örtüştürmek imkânsızdır.

Meselâ, ölüm ötesi ile ilgili korku denen duygunun, inanca dayalı olsun veya olmasın, bilinçli ya da bilinçsiz bir içgüdü halinde ortaya çıktığı iddia edilmekte ve burada inanç faktörünün çok önemli bir rol oynamadığı söylenmektedir.  Her şeyden önce bir şeyin herhangi bir inanca dayanması, bilinçli ya da bilinçsiz olmasını mantığa veya fizyolojik bir içgüdüye dayandırmak kadar akıl almaz bir paradoks olamaz. Öyle olsaydı, düşündüğünü ve inandığını zihninde ve duygularında çözümleyerek ve pekiştirerek ister bilinçli ister bilinçsiz kesinkes yapabilecek bir iradeye sahip olunur ve güya içgüdüsel gelişen her şey yaşama geçirilirdi. Peki, bunu engelleyen nedir? Korkunun ecele faydası olmadığı apaçık ortadayken neden korkuluyor? Veya cennetin sonsuz bir saadet olduğuna inanıldığı halde, neden ölümden kaçınarak dertsiz ve elemsiz mutlu bir hayat olan cennet tercih edilemiyor?

Pozitif bilim; insanla hayvanı ayıran farkın hayvanın ölüm ötesi hakkında bir bilgiye sahip olmamasını savunur ve bunu doğuran etmenin ise, onun öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip bulunmayışını gösterir. Bu yüzden de hayvandan bir mükellefiyetin beklenmediği düşünülür. Böyle olunca, içgüdülerinin gösterdiği yolda davranan hayvanın veri tabanında bir bilgi oluşmadığı öne sürülür. Yani, yerin iki metre altı ile ilgili en küçük bir korku duymamaktadır. Ancak bu teorinin aksine yine de insanlar gibi ölümden korkuyor, rızık arıyor, çiftleşiyor, düzen kuruyor, üretiyor, yuvalarını inşa ediyor, yön buluyor, tehlikelerden sakınıyor ve ölümle sonuçlanabilecek olaylardan şiddetle kaçabiliyorlar.

Anlayışlardaki böylesi açık çelişkileri savunabiliyor olmaları, ruhsuz fizyolojik bir fiziksel yaşam felsefesindendir. İnsan olan ateistlerin, laiklerin ve diğer seküler düşüncelerin ölüm ötesi hakkında inançları bulunmamasına rağmen; tıpkı hayvanlar gibi davranmaları, acaba öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip olmayışlarından mıdır? Öyleyse hayvanlardan ne farkları vardır? Beyinsiz olduklarından dolayı onların da hayvanlar gibi bir mükellefiyetleri yok mudur? O zaman hayvansal içgüdülerle insansal içgüdüleri birbirinden ayıran ve veri tabanlarına bilgi gönderip yöneten ve yönlendiren kimdir?

Eğer beyinsel, zekâsal ve iradesel özgür bir fizyolojik yapıya sahip isek, neden duygularımızı kontrol edemiyor, farklılaşabiliyor, düşündüğümüzü eyleme dönüştüremiyor, korkularımızı yenemiyor, dilediğimizi yapamıyor, kötülüklerden sakınıp iyiliğe yönelemiyor ve sürekli mutlu ve güvenli olamıyoruz? Neden sıradan bir işgünün mutlu ve başarılı başlangıcı, insanın acı ve dehşet sonu olabiliyor?

Acaba şartların ve değer yargıların düşünsel önemi fiiliyata geçirilebiliyor mu? Hayvanda olmadığı iddia edilen değer yargısı, nasıl bir yaşam enerjisiyle bağdaştırılarak ruhtan soyutlanabiliyor? Pozitif bilimin keşfedemediği, üzerinde deneysel ne bir araştırma ne de hiçbir gelişme gösteremediği ve sadece düşlerde şekillendirdiği gen formasyonu, neden fonksiyonel özelliğini koruyamıyor ve inanılmaz paradokslara sebep oluyor? Örneğin, Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Eğer insan, yaşamın gayesini belirlemek, nasıl davranacağına kendisi karar vermek ve ölüm ötesini kabullenmek durumunda ise; neden hayvansal bir şuura, hatta daha da sapkın inanç ve düşüncelere sahip olabilmekte, çözümü intihar ve isyanda bulabilmektedir?

Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), hadisi şeriflerinde “İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin” buyurmuştur. Ya beyinleri olup da akılları olmayanlara ise Allah şöyle hitap etmiştir. 

“And olsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar, gözleri vardır, lâkin onlarla göremezler, kulakları vardır fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” A’raf. 179

Ne anlar kör ve sağırlar anayasadan…

Totaliter ideolojilerde halkın düşünce ve iradesini değere tabi tutmayan ve söz sahibi saymayan rejimler, iktidarları lehine en büyük tehlike gördükleri vatandaşlarını sürekli aşağılar, bilgelik manipülasyonuyla yönetimden dışlarlar. Ancak referandumlarla doğrudan etkili olan milletin önüne set çekebilmek için dizeledikleri gerekçeler, hisleri okunabilseydi hayvanları bile şoka sokan ürkütücü bir aldatıcılık ve riyakârlık içerdiği anlaşılabilirdi. Milletini kör ve sağır yığınlar addederek aptallıkla yaftalayan çokbilmiş efendiler, ülkeyi körler ve sağırlar çarşısına dönüştürme iblislikleriyle ayna satmaya ve gazel atmaya devam edebilmektedirler. En acısı ise gördükleri halde körlüğü, işittikleri halde sağırlığı kabul edenlerin nasıl bir sapkınlık içinde olabildikleri de lanet olsa gerek.

Ülke yönetimini üniformalı veya üniformasız laik ve Atatürkçü soyluların yürütme diktası, Aristokrat misali Atatürkçü elitistlerin pek çok ayrıcalıklarını beraberinde getirmiş, dolayısıyla kendilerini halkın güdücü en akıllı ve en iyi efendileri mertebesine ulaştırmalarından çağdaşlık, aydınlık, bilim, yoksulluk veya ezilen edebiyatı yaparak, psikolojik efektle iktidarlarını sürdürdükleri ve aşağılık komplekse büründürdükleri halkı köleye dönüştürerek, nasıl işe yaramaz ve karar veremez bir paryalıya kavuşturdukları da tartışılmazdır. Günümüzün Batı’yı örnek alan modern çağ yöneticilerinin, Batı’daki ilkçağ köle sahibi yönetici sınıftan hiçbir farkları yoktur. Ancak kavram iğfali, yanılmanın en korkunç cehaleti olmaktadır.  

Göbeğini kaşıyan adam, bidon kafalılar, aptallar, yığınlar, mazoşistler, gericiler, bölücüler gibi paylamalara alışıp artık iltifatla karşılayan millet; yok sayılmalarını, devlet yönetme ve anayasa yapmadan anlamayacaklarını, bilemeyeceklerini, düşünce ve iradelerini ortaya koyamayacaklarını öyle hazmetmişler ki, böylesi bir kabullenme karşısında iktidarlarını kaybetmek istemeyen ne Genelkurmay ne Yargıtay ne Danıştay ne HSKY’ ya verilecek bir cevaba ve savunmaya lüzum bırakılmaktadır. Zaten halk iradesine ve bütünlüğüne karşı sinsice kullanılan irtica ve bölücülük böğürtüsüne son verilse, CHP ve MHP’nin adı bile kalmaz. İrtica ve bölücülük argümanlarıyla kurdukları korku imparatorluğundan başka ellerinde ne var? Bu sebeple millet lehine düzenlenen anayasa değişikliğine onlar karşı çıkmayacaklarda intihar mı edecekler? Gönülden teslim olmuş millete mi, yoksa teslim olana mı tepki gösterilmelidir?    

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin elit burjuvasıyla dağdaki çobanın oyu bir olur mu? Ya da yıllarca vergi rekortmeni olmuş çağdaş bir Manukyan ile sermaye olarak sattığı cephedeki şehitlerin ana ve kız kardeşlerinin oyu bir olur mu?  

Onlara göre; halk düşünebilen insanlar değildir, halk doğrusunu bulamaz…

Onun için bilimsel çalışmalar, oligarşik ideoloji ve düzeni muhafaza edecek şövalyelerin konsensüsüyle değişikliğe gidilmeli, tıpkı hastanelerdeki acil servis misali bir aceleye kalkışılmadan nasıl yıllarca beklenilip milletin hakları bitkisel bir hayatla tutsak edilmişse, bir o kadar daha beklemenin hiçbir zararı olmayacağı mantığıyla sözde demokrasiye, olmayan barışa, ideolojik hukuka ve kurumsal bağımsızlığa halel getirilmemelidir. Nasıl olsa devlet yönetimi ve anayasa yapma iradesi halkı aşar, bırakın biz yine aramızda halledelim ve uyuyan devi kaldırarak iktidardan olmayalım…  

Genelkurmay, yüksek yargı ve taşeronlarının söz sahibi olduğu bir ülkede halka ne hacet var? İddia edilen geniş çaplı mutabakatın kuşatıcı güçlerin hüküm sürdüğü zirvede değil halkta, yani tabanda aranmasına karşı gösterilen tepki, şüphesiz diktatörlüğün, dolayısıyla statükonun sona erecek olma telaşındandır. Alışıla gelen süreç aynen muhafaza edilerek anayasa kendilerince hazırlansın, noter usulü mecliste tasdik ederek, kozmetiksel bir makyajla aynı tas ve hamamın dekoru yenilensin! Aslında bu savı sürdürenlerin değil yığınlığını kabul eden halkın dikkati çekilmeli, egemensel yetki ve özgürlüklerine hasım mihrakların gerçek niyetlerinin okunması sağlanmalıdır.    

Silahlı askeri darbeyi bir felâket gibi düşünenlere cevabım odur ki, adaleti kıyan yargı darbesi çok daha vahim ve tahrip edicidir. Askeri darbe namluyu doğrulttuğu hedefi yok eder ama yargı, tüm toplumu isyana teşvik edici ideolojik yandaşlığı ve fitnesiyle milletin kökünü kazır.  

“Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır.” Bakara 217   

Hükümetin hazırladığı anayasa taslağındaki tüm maddeler halkı doğrudan devlette ve yargıda etkin kılmakta, ideolojik birikime sahip ayrıcalıklı statüye kavuşmuş özde Atatürkçülerin dokunulmazlılıklarını bağımsızlıkla siperleştiren soylu Kemalistlerin (ataist) egemenlikleri, yetkinin halka devredilecek olmasının gerginliğine yol açmaktadır. Millet lehine gerçekleştirilmeye çalışılan anayasa değişikliklerini “sivil darbe” düşüncesiyle karşı koyanların siyasi parti ve sözde demokrasi yanlısı gazetecilerin akıl almaz reaksiyonları, ancak halkın yansıttığı aynanın hezeyansal bir cesaretidir. Halka inanmayan ve güvenmeyen yalancıların durumunu İrlandalı yazar B.Shaw şöyle tanımlamaktadır. “Yalancının cezası, kimsenin kendisine inanmayışı değil kendisinin kimseye inanmayışıdır.

Bunlar sadece siyasi, askeri ve yargı iktidarını elinde tutan sınıf değiller, kültürü, sanatı, eğitimi ve en sıradan yarışma programlarında bile seçici irade sahibi diye angaje ettikleri halkı SMS’ler ve reytinglerle sömürdükleri ve kendi beğenilerindeki yarışmacıları entrikalarla birinci yaptıkları da gözden kaçmamalıdır. Çağdaş akseptanslı ideoloji, hiçbir platformda halk kararına saygı göstermez ve en iyiyi kendilerinin bildikleri kibirleriyle inek misali sağarlar… Ama her şey millet adına demekten de geri durmazlar!

İşte referanduma karşı çıkmalarının sebebi de budur. Çünkü halk, “sen kimsin” duruşunda bulunamadığından o sömürücüleri azdırmakta, dolayısıyla her türlü haksızlık ve adaletsizliklere de layık olmaktadırlar.

Eğer sen adam olabilirsen, seçkin bir yeri olduğu ve halktan farklı, ayrıcalıklı özellikleri bulunduklarını düşünen imtiyaz sahiplerinin ahkâm kesmelerine ve seni gütmelerine fırsat vermezsin. Ancak aptallığı, bidon kafalılığı, varlığının kuklasal değersizliğini ve onurunu doğrayan hakaretleri yutkunursan; bataklıkta boğulurken ne yuttuğuna hiç kimse aldırış etmez.       

“Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun?” Epiktetos

Önce kim olduğunu öğren…

Fizikken insan görünümünde ama benlikken şeytan olmuş yığınların cirit attığı modern dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilmenin zorluğu insanlık kargaşasını doğurmuş, dolayısıyla yaratığı insanlaştıran özellikler silinerek, yaratıcı tanrılığa payeleştirmiştir.

Günümüz seküler, din-dışı tüm düşünce ve pozitivist bilimi üreten Antik Yunan uygarlığı, çözemedikleri olaylar karşısındaki zorluklarını somut doğa olaylarına bakarak aşmaya çalışılırlardı. Ancak felsefelerine tamamen ters araştırmalarını yaparlarken, hani neredeyse yaptıklarından utanır ve teorilerindeki korkunç çelişkiyi felsefi bombardımanlarla gizlerlerdi. Çünkü onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen benliksel bilgiydi. 

İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı biyolojik ruhsuz bir beyni ve tanrısız bir fiziği odaklandırmakta, böylece insanın bir yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceğini hezeyanlaştırmaktadır. Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen inkârsı fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Ne de olsa yaşadıkları dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, nazari aleminin ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak “beyinci tanrısal” varlıkları sürebilmektedir. Onlar için önemli olan bilginin hakikat ya da hilâf değil, beyin hücreleri çalıştırılarak mı yoksa vahiysel mi elde edildiğidir.

Oysa insan olmalarına rağmen; neden bizzat içinde yaşadıkları gerçek hayatı muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılıp gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip yaratık olabiliyorlar? Bir an olsun otokritik yaparak kendini, gelişmeleri, düzenleri, her türlü olayı tattıkları ve gözlemledikleri dünyayı hiç sorgulamıyorlar mı?

“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kullanmaya çalışan benlik, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş, pozitif bilime, evrim teorisine ve seküler psikolojiye sığınarak, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini darmadağın eden olumsuzlukları engelleyememiştir.

İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe aykırı davranmaları nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve iradesel görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir. Benlikleri şeytana dahi pabuç çıkaracak bir hadsizlikle öyle azmış ki boya ve badana yeteneklerini yaratıcılıkla özdeşleştirebilmişlerdir. 

Bunca düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmaktadır.

Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan sözde yaratıcı bilim ve seküler düzen; bırakın bütün bunları, en sıradan olumsuzlukların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedirler. İnsan için en keskin son ve en acı yaşam olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur.  Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse seküler düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?

Antik Yunan uygarlığının zirveye çıkıp en çok geliştiği dönemler Kral İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya’dan doğuda Hindistan’a, kuzeyde Fergana’dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymış ve günümüz seküler düşünce ve batı medeniyetinin temelini atmıştır.

Bir gün İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.

İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları Yaratıcı Allah’a ve kâinatsal kadere karşı güçlerini kanıtlayamıyorlar?

Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı seküler temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece geçici görsel kıymetlerin dayaksızlığı kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları iddialarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, makamın ve zenginliğin fiziki yaşamda kalıcı hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime ve felsefeye dayalı yaldızlı ve makyajsı abartı ve gösterilerin yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir delili oluyor ki; bu durumda yaratıcı bilim safsatası, insanoğluna icat ettirilen en dehşetsi yalandır. 

Neden teori ve felsefelerindeki iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli tekdüze yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı bilim ve aydınlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık, soyluluk ve özgürlük; sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yaşamın gerçekleri yalancı olduklarını belgelenmekte, bu sebeple laik ve putperest yönetimlerin bertaraf edilmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir.

Söze değil eyleme ve yaşadıklarınıza bir bakıp kendinizi onlarla kıyaslayın ki sizi yaratan ve yöneten Allah’a mı, yoksa onlara mı kulluğun daha akılcı ve gerçekçi olduğunu anlamaya çalışın.

Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…

Kimisi adaletsizlikten, kimisi haksızlıktan, kimisi yoksulluktan, kimisi işsizlikten, kimisi borçlardan, kimisi güvensizlikten, kimisi umutsuzluktan, kimisi ahlâksızlıktan, kimisi hastalıktan, kimisi kalkınamamaktan, kimisi suçlardan sürekli şikâyet etmekte, idare edenleri suçlamaktansa; neyle idare edildiklerini yahut hangi düşünceyle yönetildiklerini hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır alınmamaktadır. Sadece birkaç dakikalık muhasebe bile; savunulan ve uğruna yollara düşünülen örneğin çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük gibi din-dışı düzenlerin, şikâyetlerin hangisine çare üretebildiğini ve kökten ne verebildiğini tahlil eder, dolayısıyla yaşamsal sırrın engellenemez sıkıntılarının gerçek sebebi öğrenebilinir. Barış, sevgi, eşitlik, adalet, hukuk ve uygarlık adına dayatılan düşüncelerin; bazen acı, bazen hüzün, bazen dehşet içinde yaşanılan olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve dualitiye son vererek talepleri karşılayabilmiştir? Gerçekte toplumları hangi düşünce ve ilkelerin mağdur ettiğini sorgulamayıp sadece kişi merkezli anlık suçlamalarla çözüme kavuşabilmek mümkün değildir.

Güvenilip, iktidara taşınılan her partinin daha beter bir politika uyguladığı ve ihanete uğramanın arkasında yaratığı yücelten seküler rejime bağlı bir yönetimin sergilendiği gerçeği hiç düşünülüyor mu?

Unutmamalısın ki sen yaratık bir insansın ve kendin gibi herhangi bir kul tarafından güdülecek düşünce ve anlayışlara rağbet etmemelisin.

 Ancak kim olduğunu öğrenebilirsen, o peşine takıldığın sefil yalancılardan ve hidayet dağıtıcılardan kurtulabilirsin.   

   

Diplomat mı, harem oğlanları mı?

Devletin laik, halkın Müslüman oluşu öyle korkunç bir ikilem doğurmuş ki, içeride ve dışarıda yaşanılan kimlik kargaşası hem devleti hem de milleti derinden deşip hasımsı bir ayrılığa sebep olmuştur. Türkiye, her ne kadar Müslüman bir şöhrete sahip olsa da diplomatların laik oluşu İslam karşıtı düşünce ve tavırları muhkem kılmakta, böylece Müslüman kimliğinden utanır hale gelmelerinden İslami tüm organizeler aleyhine bir duruş sergilemekte; hak, adalet veya çıkar adına olsa dahi bir birlikteliğe ve ortak değerlere sıcak bakmamaktadırlar. Şüphesiz laik devletin ve batılıların yüz akı olabilirler ama Müslüman milletimizin ve İslam âleminin yüzkarasıdırlar.    

Dünya kamuoyunda kimliği ve inancı tartışılmaz olan halkımızı batı beğenili çağdaşlık kompleksleriyle devşirebileceklerini ya da öyle sanılmalarına çalışan diplomat bozuntularının içsel karmaşıklıkları, ülkemiz aleyhine fevkalade tehlikeli bir vahameti etkin kılmakta, bu sebeple siyasi, sosyal ve ekonomik hiçbir başarı kaydedememektedirler. Kimlik keşmekeşliği taşıyandan daha sefil kim olabilir?  

Cansız vitrin mankenlerinin bile daha dinamik ve cevval olduğu bir görselliği dahi beceremeyen sofistike diplomatlarımızın verdiği zararları kadim düşmanlarımız başaramamaktadır.    

Balon misali zanlarınca havada uçan ancak bir iğnenin değmesiyle havaları sona eren kişiliksizlerin hak etmedikleri temsilcilikleri, neden geçmişin süper gücü Müslüman Türk Milletinin layık olduğu seviyede değil de artıklara mahkûm bir müstemleke olabildiğine açık delildir. Kendi vatandaşına ve dindaşına tepeden bakarak buyurgan kesilen ama batılı bir seksi yıldıza bile kul köle olan diplomatlarımız, kimileri belki ağır karşılayacak lâkin köpekler kadar sadık olamadıklarını ortaya koymaktadır. Milletimizi aşağılayanlara dahi secde ederler.

“Türkiye’yi mahveden vitrin mankenleri” başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi; laik ve putperest, yani materyalist düşünceyle yetişmelerinden samimi bir vatan ve millet sevgisi taşımamakta; vicdan, merhamet, fedakârlık, adalet ve cesaret duyguları tatmamalarından benliklerini tatmin edebilmek maksadıyla mastürbasyonsal bir görev ifa etmektedirler. Zaten dış politika konularında duygusallığa hiç yer vermedikleri temel ilkeleridir. Misyonlarının tamamen teknik olduğunu vurgulayarak; uluslararası ilişkilerde esip gürlemenin, hak aramanın, karşı durmanın ve kınamaların bir anlamı olmadığının altını çizmeleri, Türkiye’nin nasıl bir odalığa dönüştüğüne yeterli kanıttır. Onurluca hak ve adalet peşinde koşmaktan, caydırıcı olabilmekten ve çıkarları korumaktan aciz temsilciler, maalesef duygunun, bağımsızlığın, güç ve şerefin ne olduğunu bilemediklerinden insani tavırda sergileyememektedirler.

Diplomasiyi muğlâklıkla meşrulaştıran duygusuz balonların görevlerini ahlaki temelde değil de mesleki zorunlulukta değerlendirmeleri, neden ülkemizin ağır yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını, maddi ve manevi bedeller ödediğini ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle açık ve anlaşılabilir bir kararlıkla Türkiye’yi savunmayıp sadece ima ile yetinmelerindendir ki her platformda aşağılanıyor ve dışlanıyoruz.

Ülkemizi mahvedip çukura gömen harami diplomatlar, bürokrasinin en berbat en yeteneksiz ve en kifayetsiz düzencileridir. Böylesi çalımlı, şatafatlı, şanlı ve şöhretli müsveddelerle temsil edildiğimiz müddetçe; ne alnımız yerden kalkar, ne artıkçılıktan, kölelikten ve paylanmaktan kurtulabilir, ne de bir düşmana ihtiyacımız kalır. Çünkü onlar, ancak ya harem oğlanlığı ya da protokol çalışanlığı yapabilirler…

Müslüman milletimizin ve dinin düşmanlarını dışarıda aradığımızdan içerideki hainleri fark edemiyor, asıl handikap çıkaranların ve çelme takanların varımızı yollarlında harcadığımız diplomatlar olduğunu kestiremiyoruz. Kişiliksiz ve karakteri bozuk sunî mahlûkları temsilci atamamızdan muhteşem bir ağaç misali Türkiye’yi doğruyoruz. Abraham Lincoln der ki; “Karakter ağaç ise, şan ve şeref de o ağacın gölgesi gibidir. Biz hep gölgeyi düşünürüz. Oysa karakter ağacın kendisidir.

Türkiye’nin üçüncü dünyaya yönelik başlattığı çok yönlü siyasi ve ekonomik ortaklık üzerine kurulu dış politikası başta Müslümanlar olmak üzere üçüncü dünya halkları arasında belki heyecanla takip ediliyor ama harem oğlanı diplomatlar, hem bölgede hem de dünyada gelişen itibara ve umuda bariyer oluyorlar.        

Yaklaşık otuz yıl önce, yirmi iki yaşındayken brifing vermek amacıyla davet edildiğim Mısır Milli Savunma Bakanlığında üst düzey bir general; “Siz din mi değiştirdiniz” diye şok edici bir soru yöneltince; hayır, nereden çıkardınız, adım Mehmet Ali dedim. Bunun üzerine masasının çekmecesinden Kur’an’ı Kerimi çıkarıp gelişigüzel bir sayfa açarak, oku dedi. Ancak iş hayatı ve debdebeli dünyanın cazibesine kapıldığımdan çocukluğumda öğrendiğim Kur’an okumayı unutmuştum. Ne var ki Yüce Allah öyle bir yardım etmişti ki, açtığı sayfa “Yasin Süresi” olup, ezberimde kalanı okumaya başlayınca, ‘tamam’ diyerek kutlamıştı. Kendisine neden böyle bir şüphe içinde olduğunu sorduğumda; Kahire’de görevli büyükelçi ve diplomatlarınızdan dolayı demişti.

Aynı şikâyetle Güney Kore’de de karşılaşmış, işbirliği yaptığım şirketin üst düzey yöneticisi Mr. Muhammed C. Kim, Seul’de yapılan Cami’ye Türk Büyükelçiliğinin ne maddi ne de manevi hiçbir desteği olmadığını, caminin açılışına tek bir diplomatın gelmediğini, cuma namazlarına hiçbir elçilik görevlisinin iştirak etmediğini, Müslüman ülke büyükelçilerinin bir araya gelip Kore’deki Müslüman sorunlarıyla ilgili düzenledikleri toplantılara katılmadıklarını, oysa İslam’ı Türklerden öğrendiklerini ifade ederek, fevkalade derin bir elem ve keder duyduklarını açıklamıştı. Ve son olarak da “Türk diplomatları Müslüman değil mi?” diye kahredici bir soru sormuştu. Onların Müslüman değil laik olduklarını söyleyince de, o ne demek diye şaşırmıştı. Her ne kadar ateistliğin siyasi terminolojisi olsa da, laikliği savunan Müslüman kimlikli ahmaklarda gerçekte ne olduğunu bilmiyorlar.

Bunun gibi binlerce örneğe herkesin şahit olduğu tartışılmazdır. Geçen gün okuduğum bir haber, hükümetin değişip Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gibi muhafazakâr idarecilerin iktidarları mevzubahis olsa da; laik diplomatların İslam aleyhtarı düşünce ve davranışlarının hiç değişmediği aşikârdır.  

İspanya’da Müslümanların geçtiğimiz yıl organize ettiği ve Türkiye Büyükelçiliği’ni de işbirliği yapmaya davet ettikleri fuara Türkiye’nin Madrid Büyükelçiliği’nin katılmadığı ve işbirliğini de reddetmesinin sorumlusu kimdir? Faşist laik sistem ve Atatürk diktatoryası var olduğu müddetçe hükümetlerin iktidarları hiçbir anlam ifade etmemekte, laiklik ve anıtkabir putperestliğine bağlı sadakatin aynen devam ettiği anlaşılmaktadır. Türkiye’nin ne kadar önemli bir ülke olduğunu bir de devlet ve diplomatlar kavrayabilse, zaten hiçbir sorunumuz kalmaz… Ancak hükümetin bir devlet olduğu gerçeği diktatörlerce reddedilmektedir.  

Birkaç gün önce ziyaretime gelen Arap ülkesindeki yedi yıldızlı bir otelin üst düzey yöneticisi arkadaşım; “Kısa bir zaman önce atanan büyükelçiye hoş geldin hediye paketi hazırlayarak, ikametgâhına gönderdim. Ancak büyükelçi, nazik bir teşekküre dahi tenezzül etmeyerek aramamış ve vatandaşıyla tanışma ihtiyacı duymamıştı. Bir gün, otelimizde konser verecek olan dünyaca ünlü Rihanna adlı pop sanatçısının gösterisini izleyebilmek maksadıyla büyükelçi aradı. ‘Aman ne olursun bize imkân sunabilir misin, kızlarım Rihanna’nın hayranıdır, tüm uğraşılarıma rağmen bilet temin edemedim’ dedi. Büyükelçinin fırsatçı ve çıkarcı talebi karşısında kendisine pek yüz vermeyerek, bir bakayım diyerek başımdan savdım. Ancak cevabımı beklemeyerek, akşam eşini ve kızlarını yanına alarak otele gelip, ısrarlı arayışlarıyla beni buldu. Ne yapacağımı bilemez halde istemeden de olsa yanlarına bir görevli vererek konseri izlemelerine fırsat tanıdım.”

İki kişi arasındaki özelle ilgili arkadaşıma söz verdiğim için ne arkadaşımın ne de büyükelçinin adını açıklamıyorum. Ancak Rihanna’nın hangi zengin Körfez ülkesinde konser verdiği öğrenildiğinde, Ahmet Davutoğlu’nun atadığı o sefil büyükelçinin de kimliği ortaya çıkar.  

İşte Türkiye gibi bir gücü temsil eden böylesi büyükelçilerin temsilciliklerinden dolayı sömürgeleşmiyor muyuz? ‘Türkiyeliyim’ demenin ayrıcalığı ve saygınlığını bunlar yok etmiyor mu?

İslami dayanışma ve Müslüman birlikteliğinden aslandan ürken yaban eşekleri gibi kaçanlar, seksi pop sanatçılarını izleyebilmek için yakarır ve diz çökerler…

İşte rejim, işte diplomatlar; nerede millet, nerede hükümet…

 

Apo insafa gelebilir ama Baykal asla…

Aslında yaratıkların büyük gölgeleri güneşin battığına her ne kadar açık bir delil ise de insanların bu gerçeği kavrayamamaları ancak lanetlenmişliklerinin bir sonucudur.

İdol belledikleri ölü ya da diri kurtarıcılarının ardına takılarak sözde aydınlığa, hidayete, refaha veya özgürlüğe kavuşacaklarını sananların gerçeği görebilmeleri, işitebilmeleri ve algılayabilmelerinin söz konusu olamaması akli değil kaderseldir. Yoksa akılları oldukları halde muhakeme edemeyip yanlışlıkta ısrar edebilmeleri ve tartışılmaz kanıtları umursamamalarının başka türlü izahı mümkün değildir. Zaten Yaratıcı Allah da kadersel mührü özellikle vurgulayarak, onlar mucizeler de görseler yine söz dinlemez, kulluğu ve doğruyu yol edinmezler buyurmuyor mu?

Bu sapıklık gerçeğini bizzat derinden yaşadığımız Türkiye; zorba, gaddar, riyakâr ve yalancı önder gölgelerin ahkâm kestiği, coşturdukları toplumların düşünen insanlar değil de sanki ne düğü belirsiz tutsak yaratıklar olduğunu gözler önüne seren bir ülke olarak; kaçınılmaz insani haklardan dahi vazgeçilebildiği, kendileri yerine başkalarının yargılarıyla güdülen milletsi bir yığın oldukları aşikârdır.  

Geçen akşam habertürk adlı bir televizyon kanalında cübbeli, sakallı ve aynı zamanda CHP ile çıkar işbirliğine girişmiş hoca’nın ”Batı’daki gibi bir laiklik istiyorum” açıklaması üzerine, sunucunun “laikliğin ne olduğunu biliyor musunuz” şaşkın sorusu üzerine, “özgürlüktür” cevabı; sözde şeriatı, Allah’ın hükümlerini savunduğu sanılan bir hocanın ya cehaletini ya da münafıklığını ortaya koymuştur. Yoksa İslam, o özgürlüğü, barışı, hak ve adaleti tesis etmiyor mu ki laikliği bir yaşam felsefesi olarak kabullenebilmektedir? Acaba laikliğin; Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden seküler, yani din-dışı bir düşünce olduğunu bilmiyor mu? Onu izleyen ve her söylediği söze kayıtsız itaat eden yığınlarda mı bilmiyorlar?

Sadece din adamları mı? 1980 ihtilalına karşı çıkan ve 1982 anayasasını darbecilerin yaptığı totaliter bir dayatma olduğunu savunanların adaleti yağmalamak, yargı üyelerini ideolojileri lehine caydırabilmek ve hukuk karşısında hesap vermemek adına Politbüro mantığıyla kurdukları HSYK’yı laik ve Atatürkçü rejimin bir teminatı olarak himaye etmeye kalkışan oportünist riyakârlara ne demeli?  Hukuk üsütünlüğünden bahseder ama dolaylı veya doğrudan her türlü hileye kalkışırlar.  Ne de olsa hesap sorabilecek ne bir merci ne de bir halk vardır.  

Sırf vahyi ve Mutlak İrade’yi dışlayabilmek gerekçesiyle özgürlük ve demokrasi aldatmacalarıyla mıhlanan laik düşünce ve putperest devlet; Türkiye’de yaşanan bölünmelerin, düşmanlığın, terörün, kayırmacılığın, yoksulluğun, isyanın, vicdansızlığın, haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne sebebidir.

İşte bu laik ideoloji gereği benliğinin esiri olup Kürtçülük adına binlerce vatandaşını katlederek halkını gözyaşına ve acılara boğmak suretiyle perişan eden Abdullah Öcalan, aslında rejimin kışkırttığı ve laik düşüncenin doktrinleriyle hareket eden cuntacılardan farksız bir suçludur. Ancak düşünce ve eylemlerini Atatürk ulusçuluğu lehine değil de Kürt milliyetçiliği hesabına amaçlamasından teröristlikle yaftalanmıştır. CHP’li Nazi Onur Öymen’in Atatürk’ü referans göstererek Kürt ve Alevileri topyekûn katletmek fikri, Apo’nunkinden çok daha korkunç olmasına rağmen; rejim bayraktarları kendisini suçlama bir yana, Deniz Baykal başta olmak üzere tamamı sahiplenmiştir.  

Yıllardır laiklik ve Atatürk milliyetçiliği hedefine akıtılan kanlar, zorbalıklar, zulümler, yasaklar, baskılar, darbeler ve katliamlar devletin oligarşik Anıtkabir Tapınak Şövalyelerince yapıldığından meşru sayılmış, asıl terörist ve katillikle suçlanması gereken idamsı failler, vatan-cumhuriyet edebiyatıyla aklanmışlardır.

Onca dehşetsi darbe planları, millete ihanet belgeleri ve özellikle vahye iman etmiş Müslümanları katletme, hapsetme ve işkencelerle yıldırma düşünceleri sözlü ve yazılı kanıtlarla deşifre olmuşken, üniformalı ve üniformasız mücrimlerin tahliyeleri ve korunup kollanmaları, Türkiye’nin bir hukuk devleti değil ataist (Kemalist) diktatörlüğüyle idare edilen totaliter bir derebeylik olduğunu ortaya koymuştur.   

Apo ve bir avuç çetesiyle, meclisi ve hükümetleri dize getiren CHP ve Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri kıyaslandığında; kimin daha cani ve tehlikeli olduğu son derece alenidir. 

Onlar için bu ülkede vahye iman etmiş bir Müslüman özgürce yaşayamaz, eşit haklara sahip olamaz, iktidara gelemez, kendilerini yönetecek ve diktatörlüklerinin aleyhine millet lehine yasa çıkartabilecek bir çoğunlukta ve makamda bulunamazlar. Anti laik ve Atatürkçüler köledir, laik ve Atatürkçü cumhuriyet var oldukça köle kalmaya mahkûmdur despot anlayışları; bitmez tükenmez çatışmaları, ayrılıkları, kutuplaşmaları, nefretleri, ihanetleri ve acımasız planları doğurmaktadır.         

Bu sebeple gerek Genelkurmay’ın deşifre olan darbe planları, gerek yüksek yargının rejim lehtarı suçlu aklama ve gözetleme operasyonları, gerekse CHP’nin cumhuriyet ve demokrasi adına avukatlığı, işbirliği ve destekçiliği, aslında anormal sayılmamalıdır. Her ne kadar gizlenmek istense de soğuk bir savaşın sürdüğü, her geçen gün ısınarak, kaderce belirli o günde patlak vereceğine hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Hiçbir halkın haykırışını ve dirilişini silahlar susturamaz. Ancak para, marka, sanatçı, futbolcu ve uçkuru peşinde koşan yığınların susmalarına “HÖD” bile kâfidir.

Devletin temelini bombalayan öyle ideolojik bir yargı duvarıyla çerçevelenmişiz ki, meclisten çıkan kararları iptal edebilme müstebit yetkilerinin yanı sıra referandum dahi onların iznine bağlıdır. Açıkça da anlaşılacağı üzere anayasa da yazılı olan millet egemenliği, meclis iktidarı veya millet adına alınan yargı kararları pratikte hiçbir anlam ifade etmemekte, halkın, ideolojik askeri ve cübbeli despotizmin kuşatması altında süründüğü her alanda görebilmektedir. Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon

Halkın seçtiği meclisin özgürlük, bağımsızlık ve egemenlik adına yekvücut karar alamayıp statükoyu devam ettirici bir bölünmüşlüğü sergilemesi diktatörlüğü indirememekte, dolayısıyla millet aleyhine düşünülen ve yapılan tertip ve eylemler demokrasi gerekçesiyle hukuklaşabilmektedir.

Tamamen milletin egemenliği, eşitliği ve hukuku adına yapılmak istenen Anayasa değişikliğine kıyametsi bir tepkiyle feryat eden jakobenler, anayasanın toplumsal bir uzlaşı olduğunu ve uzlaşmayla çıkabileceğini ifade etmeleri; halkımızı aptal sanmalarından alçaltıcı bir hakarettir. Bu millet zannettikleri gibi gerçekten o kadar salak mı ki, seçtikleri hükümete bile tahammül edemeyen, inançlarına hakaret eden, varlıklarına katlanamayan, gördükleri yerde aşağılayarak dışlayan, iktidarda oldukları halde darbe ve provokasyonlarla kıyım planlayan azgın ve acımasızların uzlaşma manipülasyonlarına kansın? Acaba ünlü Müslüman Türk düşmanı şeytan Vlad Tepeş’ten ne farkları var?

CHP ve Genel Başkanı Deniz Baykal’ın darbe planlarına, teröristlere, suçlulara, tanıklara müdahaleye, millet aleyhine düzenlenen komplolara sahip çıkarak failleri açıktan müdafaa etmesi, hatta avukatlığını ilan edebilecek kadar fütursuzca doğrudan desteklemesi, aslında ideolojik fanatizmden bakıldığında pek yadırganmamalıdır.   

Demokrasi öyle sihirli ve tutsaklığı meşrulaştırıcı bir parola ki darbecisi de, katliamcısı da, mevcut durumu savunanı da bir can simidi misali sarılabilmekte, böylece demokrasinin boyundurukçu, jenositçi ve despotçu düşüncelere de deva gizemi sürebilmektedir. Oysa demokrasi, kavramsal amacının aksine Mutlak İrade’ye karşı insanı etkin ve üstün kılan sinsi bir terminoloji olup, Allah’a inanıp iman edenlerin demokrasi talepleri inandırıcı bulunmamakta ve hedef için bir araç olarak kullanıldığı varsayılmaktadır. Demokrat olabilmen için mutlaka özde laik veya sekülerist bir düşünceye sahip olma zorunluluğu vardır.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini arkasına alarak dilediği gibi meydan okuyup, halkın iktidara gelmemesi adına çevirdiği entrika ve komplolar, Abdullah Öcalan’ı kuzu masumluğuna dönüştürmüştür. Deniz Baykal’ın halkına karşı böylesi acımasızlığı ve fırsatını yakaladığı an en zalim diktatörlere bile rahmet okutturacak kin ve nefreti, üslup ve lafebeliğindeki üstün yeteneğiyle dikkatlerden kaçsa da, acıtıldığı anda saklamayı başaramadığı refleksleriyle de açığa çıkmaktadır.

Bu sebeple ideolojisine bağlı silahlı güçlerin yanı sıra yargıdaki hâkimiyeti, ne kadar güçlü olduğuna açık bir delil olup, bundan ötürü milletin peygamberine küfredebilen, halkının bir bölümünün katlini savunan, Müslüman halkının kılık ve kıyafetlerine savaş açabilen, terör örgütlerine arka çıkabilen, tehdit ve şantajlarla hükümete, meclise ve Müslüman halka korku salan nasıl organizeli bir çete oldukları ortadadır.

Apo’dan çok daha insafsız ve insaniyetsiz Deniz Baykal’ın, tıpkı Apo’nun peşine düşenlerin mahvı misali çok daha şiddetli bir acıya ve hüsrana uğrayacakları kesindir.

Herkes şunu çok iyi bilmelidir ki ülkenin bağımsızlığı, bütünlüğü, refahı ve güvenliği için Deniz Baykal’ın da İmralı’ya gönderilip ömür boyu hapsedilmesi abartı sayılmamalıdır.  

Anayasa değişikliğindeki totalitarizminin bel kemiği yüksek yargı ile ilgili yeterli olmasa da yapılmayı düşünülen açılım, necip milletimiz için büyük bir fırsattır. Ne Baykal ne Bahçeli ne köşe bucak dolaşan sözde hukukçu şaşkınlarına ne de medya borazancılarına itibar edilmemeli, Ak Parti ile doğrudan ilgisi olmayan referandumun Türkiye’de söz sahibinin askeri ve cübbeli darbecilerin değil millet olduğunu kanıtlamak açısından hayati bir yükümlülük taşıdığı akla ve kalplere nakşedilmelidir. Temelinde adalet olmayan bir devlet, ancak tabela devletidir.

“Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamaktır.” İhering

ÇYDD’nin genelev izin belgesi var mı?

Sanırım dünya kamuoyu; bundan böyle T.C.’nin hukuk, adalet, demokrasi ve bağımsızlık gibi kavramları kullanmasına karşı çıkar ve işlenen hukuk cinayetlerine tepki gösterir. Darbe ve katliam planlayıcılarını tahliye edip koruma kalkanına alan HSYK ve Genelkurmay’ın meydan okuyuşlarına her ne kadar onurlu savcı ve hakimler vicdan ve adalet adına mani olsalar da, yürekleri kan ağlayan milletimizin devlet ve vatan sevgileri haykırışlarını engellemekte, dolayısıyla derebeyi lordları yetkilerini fütursuz ve vicdansız bir sınırsızlıkta kullanarak, hem milletle hem de hukukla dalga geçebilmektedirler. Bakalım sürdürülen İstiklal mücadelesinde millet mi, yoksa Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri mi galip gelecek?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği namıyla faaliyet gösteren kuruluşun bürokratik oligarşi Genelkurmay ve yüksek yargı, Atatürk Düşünce Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı, laik medya ve CHP gibi ideolojik birliktelikleriyle milletimizin din, namus ve kültürlerini biçen misyonları, artık deşifre olan skandallarıyla had sayfaya çıkmıştır.

İslam’a ve Müslümanlara öyle tahammülsüzdürler ki, rejimin temel politikası olan vahiy düşmanlığı güncelliğini korumakta, rütbeli, cübbeli,  kalemli ve hitaplı otokratçıların her türlü baskı, tehdit, vicdan ve hukuk tanımaz insafsızlığı, şiddet ve nefretle devam etmektedir.

Bilimle hiçbir ilişiği olmayıp, tamamen cinsellik, teşhircilik, zina, fuhuş, görsellik, kozmetik ve ahlaksızlık amaçlı çağdaş yaşam felsefesi; nefisleri tahrik eden manipülasyonlarla iffetli ve masum kızlarımızı eğitim ve aydınlık adına seks objelerine dönüştürmekte, dolayısıyla sözde çağdaş Türkiye’nin gelecekteki çağdaş kızları, ancak böylesi bednam bir devşirmeyle erdemliklerinden koparılmaktadırlar. İfade ettikleri gibi Anadolu’daki kızlarımızı geleceğin sigortası öğretmen ya da bilim insanları mı, yoksa fahişe yahut ajan mı yapmak istedikleri dikkatle irdelenmelidir.

Anadolu’nun sevgi ve saygıyla bütünleşmiş ahlak simgesi yoksul kızlarımızı bursla tuzaklarına düşürerek, yeni mezun olmuş ve kurs aşamasındaki teğmenlere, bürokratlara, gazetecilere ve öğretim görevlilerine servis yaptıkları belgelenen ÇYDD; üstlendiği genelev faaliyetiyle ilgili resmi bir izin alıp almadığı, yok ise kadın satıcılarına uygulanan yasalar doğrultusunda millet adına yaptırıma gidilip gidilmediğini bilmiyorum.

Sloganlarında Her Kızımız Bir Yıldız” ilkesini vurgulayan ÇYDD, acımasız bölücü ve terörist Doğu Perincek’in önderliğiyle Deniz Eğitim Öğretim Komutanlığı ile ortaklaşa yürüttükleri ‘Deniz Yıldızı’ ve  ‘Karargah Evleri’ projesi, ne acıdır ki kadın, para ve uyuşturucu gibi fevkalade insanlık dışı araçlarla evlatlarımızı baştan çıkarmakta, dinlerine ve halkına düşman kılmaktadırlar.       

Ergenekon soruşturması kapsamında operasyon düzenlenen Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı ile ilgili MİT ve Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın istihbarat raporlarında ürpertici ve çarpıcı bilgiler yer almaktadır.

Sadece burs verdikleri kızları servis yapmakla kalmayıp, servis yapamayacaklarından dolayı kapılarını kapattıkları türbanlı kızlarımıza karşın terör örgütü PKK üyesi öğrencilere de burs verebilmektedirler. Ancak onunla da yetinmeyerek çağdaş ve laiklik karşıtlığını yalnızca İslam aleyhine kullanıp, hıristiyan misyonerliği de yapmaktadırlar.

MİT’in 24 Nisan 2001 tarihinde hazırladığı raporda, ÇYDD ve ÇEV vakıfları misyonerlik faaliyetlerinin Türkiye ayağını oluşturduğuydu. Bu iki vakıf, Dünya Kiliseler Birliği’nin ülkemizdeki temsilcisi durumundaki Amerikan Board şirketi tarafından desteklenmekte ve finanse edilmektedirler.

1830′lu yıllardan beri ülkemizde faaliyet gösteren Amerikan Board adına Türkiye’de faaliyet gösterdiği belirtilen Sağlık ve Eğitim Vakfı’nın mütevelli heyetinin başında ise ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer’in eşi Yaşar Yaşer bulunmaktadır. ÇEV’in ikinci başkanı ise ünlü darbeci ve terör örgütü elebaşçısı olmaktan yargılanan Org. Şener Eruygur’dur.

Ergenekon davasının 2. İddianamesinde; ÇYDD ve ÇEV’in Org. Şener Eruygur tarafından kurulan Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun talimatıyla oluşturulan Ulusal Birlik Hareketi Sivil Toplum Kuruluşları Platformu ile birlikte hareket ettiği belgelenmiştir.

Genelkurmay’a bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın hazırladığı raporda da ÇYDD ve ÇEV’in Dünya Kiliseler Birliği’nden yüklü miktarda para yardımı aldıkları belirtildi. Raporda, vakıfların üst düzey yöneticilerinin vakfa yapılan yardımları burs adı altında kendi yakınlarına havale ettikleri, yurtdışında faaliyet gösteren yasadışı örgütlerden bağış adı altında para aldıkları deşifre oldu. Söz konusu rapor da, özellikle Amerikan Protestan mezhebini yaygınlaştırmaya çalışan yabancı kuruluşlar ile aralarındaki para akışının miktarları tarihleriyle birlikte verilmektedir.

MİT’in değerlendirmelerinde Atatürk bayraktarı ÇYDD’nin, Atatürk ilke ve inkılaplarını kalkan olarak kullanıp birçok kişi ve kuruluştan yardım adı altında para topladığı, ilgili bakanlıklardan izin almaksızın yurtdışından yardım aldığı, hiçbir yasal dayanağı olmadan kamuoyuna kendisini Sivil Toplum Kuruluşları Birliği olarak tanıtan çeşitli dernek ve vakıflarla işbirliği içerisinde oldukları kayıtlara geçti. Ayrıca örgütlenmenin depremzedelerin zor durumlarını suiistimal ederek misyonerlik faaliyetlerinde bulunduklarına da dikkat çekildi.

Ne acıdır ki Atatürkçü, laik ve çağdaş olmalarından hiçbir yasa kendilerine işlemiyor, bilakis hizmetlerinden dolayı arşa yüceltilerek övgüler dizilebiliyor. Zamanında ünlü genelev patroniçesi Manukyan’a yıllarca madalya veren bu devlet değil mi?

Belki kimileriniz, sıcağı sıcağına yaşadığımız hukuk cinayetleri de o ideolojik amaç ve düşmanlıkla yapılmıyor mu diye düşünebilir…

Artık büsbütün materyalistleşmiş halkımızın bir kısmı da, burslu eğitim sevdasıyla şeytana çocuklarını emanet ediyor ve geriye aldıklarında ise kendilerine hasım bir yabancıyla karşılaşıyorlar.

İşte gerçek ÇYDD, işte ÇYDD’nin metinlerdeki ülküsü! ÇYDD; Atatürk ilke ve devrimlerini korumak, geliştirmek, çağdaş eğitim yoluyla çağdaş insan ve çağdaş topluma ulaşmak amacını güden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, ülkenin “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkması” ülküsü için bilgi, beceri ve deneyim birikimiyle, gönüllü çalışan bir sivil toplum örgütüdür.

-          Anadolu’da Bir Kızım Var, Öğretmen Olacak

-          Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları (Kardelenler)

-          Baba Beni Okula Gönder

-          Meslek Liselerinde Elektronik Eğitimi Alan Gençlere Destek

-          Bilgi Toplumu Kızları

-          Her Kızımız Bir Yıldız

-          Geleceği Taşıyan Kızlar

-          Geleceğin Sigortası Kızlarımız

-          Geleceğin Aydınlık Kızları

Sadece burs verdikleri kızlarla, orduyla, yargıyla, bürokratlarla, gazetecilerle ve öğretim görevlileriyle yetinmemişler, yardım adı altında Türkiye’nin tüm okullarına da zehirlerini akıtmışlar.

Daha yeni bir haber olarak kamuoyunun dikkatine sunulan olay, ÇYDD’nin tıpkı burs misali Ordu’nun Ünye ilçesindeki ilköğretim okullarına gönderdiği bedava kitap kolilerinin içinden misyonerlik notları, pornografik cinsellik içerikli dokümanlar çıkması, nasıl sinsi ve şeytani olduklarına apaçık delildir. 

Müslüman milletimizi her yoldan deşmeye çalışan dahili haçlıların eğitimdeki cenapları ÇYDD ve ÇEV’in “ATATÜRK ÇOCUKLARINA ARMAĞANIDIR!” mührüyle sözde ilim adına dağıttıkları kitapların misyonerlik ve pornografi içermesi, daha ana kuzusu ilköğretim çağındaki çocuklarımızı din, vatan ve kardeşlik düşmanlığına aşılamaktadırlar. Diğer taraftan ise, sırf Kur’an Kursuna gidip dinlerini öğrenmelerinin önüne geçebilmek için eğitimi sekiz yıla çıkardıkları da unutulmamalıdır.  

En ezeli haçlıların bile yapmadıkları Müslüman düşmanlığını hikaye kitaplarında öyle vurguluyorlar ki, Müslümanları, Hıristiyan kentini ele geçirip Hıristiyanları kireç kuyularına atan insanlar olarak göstermektedirler. Başka bir hikayede ise küçük bir çocuğun annesiyle enseste varan ilişkisi anlatılmaktadır. Eee, ne yaparsınız, çağdaşlık işte böyle bir şey… Onlara göre çağdaş olabilmenin temel prensibi bilim değil; İslam düşmanlığı, cinsellik ve her ilişkinin serbest olduğu bir sapıklık!

Oysa Genelkurmay’ın 27 Nisan Muhtırasında ortaya koyduğu gerekçe, neden ÇYDD, ÇEV ve SEV gibi misyonersi ve genelevsi kuruluşların dokonulmazlığını ve ahkam kesebildiğini açıkça kanıtlamaktadır.

Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş. Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde ‘Kutlu Doğum Şöleni’ için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.”

İşte laik Türkiye… Başka söze ne hacet var?

Neyi tartışıyor, neden uluyorlar?

Herkes konuşuyor, çırpınıyor, yırtınıyor, dövünüyor ama bürokrasiye, meclise, hükümete girişin ‘kelime-i tevhidi’ olan laiklik ve Atatürk ilkeleri bağlılığı aynen muhafaza edilmektedir.

Devlette var olmak isteyen bir kimse; laiklik ve Atatürk ilkelerini bilmek ve tartışmasız inanmak zorundadır. Devlet; kural ve kanun koyucu olduğunu ilan ettiği Atatürk’ten başka hiçbir ilâhı ve hakikî ma’budu tanımamakta, laikliği de kişi hayatının en ücra köşelerine kadar nüfuz eden bir inanç olduğunun altını çizerek, içilen yemin ya da ant, bundan dolayı laikliğe, Atatürk ilke ve inkılâpları üzerine yapılmakta, hiçbir şart ve koşulda taviz verilmemektedir.

Oysa Fetullah Gülen, dinler arası diyalog temelinde vahye karşı gelerek; “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümüne, yani ‘Muhammed Allah’ın resulüdür’ kısmını söylemeksizin ikrar eden kimselere de merhamet nazarıyla bakılmalıdır” inkârsı bir müsamaha gösterebildiği halde putperest devlet,  hiçbir ödüne yanaşmamaktadır.

Kendileri anıtkabire gidip ibadetlerini yerine getirirken, ma’butları Atatürk’ün kılık ve kıyafet ilkesine tumturaklı bağlı kalırken, heykelinin önünde saygıyla tazimde bulunurlarken; neden Müslümanların ma’budu Allah’a yapılan secdeye, ilkesi olan örtüye ve hükümsü ibadetlerine karşı çıkıyorlar? Evrensel insan haklarına göre; herkesin dininde özgür olması, inanç ve ibadetinde hür olması zaruri değil mi? Öyleyse dertleri nedir?

“Ey Muhammed! De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” Kâfirûn.1-6

Yapılmayı düşünülen kısmi ‘Anayasa Değişikliği’, devletin laik ve Atatürkçü çizgisinden zerre kadar bir sapma göstermemekte, sadece halkı dışlayan bir avuç amansız diktatörün sınırsız otoritelerini ve ideolojik kayırmalarını kısmayı amaçlamaktadır. Yoksa temelde değişen veya değiştirilen hiçbir şey olmayıp, göstermelik dekorsu bir tadilât yapılmaktadır.

Sözde inandıklarını iddia eden Müslümanlar, tıpkı Atatürkçüler veya PKK’lılar gibi sözde değil özde iman edebilmiş olsalardı, Allah ve Resulünün verdiği hükümleri istek ve düşüncelerine göre seçmeye ve ezeli düşmanlarını hoş kılabilmek amacıyla saptırmaya kalkışmaz, dolayısıyla Allah’ın vaadi olan mutlak zafere ulaşarak, hor ve hakir bir alçalmışlığa mahkûm olmazlardı.

Güya şeriat savunucusu bir hoca laikliği talep edebiliyor, ilahiyatçısı batılılar yanlış anlıyor diye kelime oyunlarıyla ayeti değiştirebiliyor, malum efendi sırf hıristiyan ve yahudileri memnun edebilmek maksadıyla kelime-i tevhidi bozabiliyorsa; laik ve Atatürkçülere kızmak değil, bilakis samimi duruşlarından takdir etmek gerekir.

Bu sebeple vahyin emrettiği bir din ortadan kaldırılmış; laikleştirilmiş, liberalleştirilmiş, hıristiyanlaştırılmış, çağdaşlaştırılmış bir karma din muhkem kılınmıştır. Bu durumda Allah’ın yardım ve desteği mümkün olabilir mi? Haydi, ecelleri gelinceye kadar manipülasyonlara ve aldatmaya devam etsinler bakalım…

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab.36

Tıpkı Apo’cular ile Atatürkçülerin inançsal birlikteliklerin aynısını ilahiyatçılar ya da cemaat önderlerinde de görebilmekteyiz. Siyasilerin yapmaya çalıştığı anayasa değişikliğine teknik terminoloji gerekçesiyle karşı çıkan hukuk bilginleriyle Kur’an’ın anlaşılamayacığını iddia eden din âlimlerinin benzerliği, vazgeçilmez tanrısal bir yücelikte olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla onları rehber edinmeden ne hukuku ne de dini anlamanın söz konusu olamayacağı paranoyası, maalesef toplumu etkileyerek yoldan çıkarmış, böylece anayasayı ve devleti onların egemenliğine terk ederek köleliğe razı olabilmişler, kulluğu da Allah’a değil önlerinde diz çöktükleri benliksi önderlerine yapmaktan sapıtmışlardır.

Apo’cuları Atatürkçüleri aynı kefeye koymama tepki göstereceklere açıklama yapma gereği duyuyorum. Her ne kadar farklı kulvarda mücadele ettikleri düşünülse de amaç ve hedefleri aynı olup, ırki ve İslam karşıtlığıdır.

Her iki düşüncede laik olmalarından sekülerist düzeni ve Evrim Teorisini savunmaktadırlar. Allah, peygamber ve Kur’an’ın Arap tasarımı bir dogmatik olduğunu ileri sürmeleri; dünyanın ilk insanları Âdem ve Havva ile cennet, cehennem, yeniden dirilme, ahret yaşamı gibi olayları ütopya olarak nitelendirmeleri; Allah’a bir şükran saygısı olan namazı bir spor ya da tiyatroyla özdeşleştirmeleri; Allah’a karşı farz olan kurbanı tam bir vahşet olmakla suçlayarak, kurban yerine, parasıyla yoksullara ve daha hayırlı işlere fon oluşturmak yararlı olacağı görüşleri; tüm ibadet uygulamaların çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenme talepleri; musevilik ve hıristiyanlığı İslam’dan üstün tutarak daha akılcı ve çağdaş değerlendirmeleri gibi birçok fikri bütünlükler…

Acımasızlık, cinayet, baskı, tehdit, komplo, kumpas, ayırımcılık ve katliamda da birbirlerinden ne üstünlükleri ne de alçaklıkları vardır. Zaten darbe girişimleri ve eylemlerle ilgili deşifre olan ilişkileri de birlikte hareket ettiklerini ispatlamış, düşünce ve davranışlarından da sınırsız vicdansızlıkları her boyutuyla anlaşılmıştır.  

Milletin özü olan Allah’a yönelişi jakoben putperestleri öyle tedirgin etmiş ki, irtica senaryoları tutmayınca PKK gibi bir canavarı milletin başına belâ ederek devlete hükmeden silahlı ve cübbeli Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine muhtaç bırakmış, perde arkasından yönlendirdikleri yasadışı teröristleri silahlandırarak ve bilgilendirerek; hem masum askerlerimizi hem de sivillerimizin kanını içmişlerdir.

Onlarla da yetinmemişler, laik ilahiyatçı ve hocaları sübvanse ederek ve Müslüman kimlikli politikacılara kapı açarak ideolojilerinin vazgeçilmez çağdaşlığını ve çakma demokrasisini işletmiş, böylece ortada ne vahiy kalmış ne siyaset ne de vatan uğruna canlarını feda eden şehitler…

Bizans döneminde dahi duyulmamış entrikaların diz boyu sürdüğü Türkiye’de ne âlimine ne bilim adamına ne politikacısına ne Genelkurmayına ne yargısına ne de bürokratına güven kalmıştır.

Laikliği ve Atatürk ilkelerini İslam’dan ve Allah’ın ilkelerinden üstün tutan ve hayat felsefesi yapan bir kimse asla Müslüman değildir. Amansız bir İslam düşmanı ateist Apo’yu önder edinen PKK’yı ya da partisi BDP’yi destekleyen de asla Müslüman değildir. Irki bir milliyetçiliği savunan da asla Müslüman değildir. İnsanlardan ya da devletten korkup, Allah’ın düşman kıldığı kimselerin ve dinlerin çıkar maksatlı rızalarını gözetebilmek gayesiyle dinsel işbirliğine girenler de asla Müslüman değillerdir.

Daha da açık söylemek gerekirse; Allah’ın ayetlerini yok sayan laik rejimi ve Atatürkçü düzeni meşrulaştıran bir destekte bulunanlar da Müslüman değillerdir.        

“İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridirler.”  Maide.44

Sakın ha, o tanrısal önderleriniz sizlere cennet vaat etmişken bir anda kâfir olabileceğiniz bir ayetle karşılaşmanızdan kaygılanmayınız. Yine onlara bir danışın! Her şeyi onlar bildiğinden ve peygamber varisleri olduklarından mutlaka bir çıkış yolu bulurlar. Ben cahilim, bana aldırış etmeyin…

Siyasi önderleriniz de sizlere hürriyet, bağımsızlık, iradesel egemenlik, refah ve güvenli bir hayat taahhüt etmişken sabretmeye devam ediniz. Onlar hıristiyanların veliaht isa’sı gibi Yaratıcı ile müşterek karar verebilen, gaybı bilebilen ve yazgısını aşabilen mutlak bir kudrete sahiptirler. Ayrıca boya ve badana ile avutabilme kahramanlıklarını da göz ardı etmemek lazım. Ben cahilim, bana aldırış etmeyin…  

“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrat

İnsan değil; hayvan olamaz; öyleyse nedirler…

Vicdan, ancak erdemli insanlarda nükseden bir duygudur. Ne var ki benliksel üstünlük güden bio-mantıkçılar, insanı insan yapan duyguyu acziyet addederek acımasız bir düşünceyle özdeşleşip insafsızlığın her türlüsünü işlemekten haz duyarlar.

Ailesine, vatanına, milletine ve insanlığa faydalı bir ilim insan olabilmek maksadıyla suç çetelerinin değil de bilim saflarına katılmak isteyen Ümit Köse adlı bir vatan evladını inancından dolayı aşağılayarak, derin bir umut ve heyecanla girdiği YGS sınavından çıkartabilen Doç. Dr. Barbaros Okan’ı doğrudan sorumlu tutmak; faşist rejimi, anayasayı ve hükümeti aklamak olur. 

Doç. Dr. Barbaros Okan ve Prof. Dr. Halit Çam gibi nice aydın şöhretli karalar, huzur ve güvende yaşayabilmeleri için canlarını veren şehit ana ve kardeşlerini türbanlarından dolayı zulmedebiliyor, horlayabiliyor ve eşit haklarını engelleyerek köleleştirebiliyorlarsa; hürriyet adına kurtuluş savaşı gerekmiyor mu? Geçmişte aynı tavrı gösteren Fransız askerine karşı başlatılan Maraş’taki bağımsızlık mücadelesinin amacı Müslüman kadınımızın örtüsüne bir saldırı değil miydi? Peki, bu cesareti ve teşviki nereden bulmaktadırlar?

Halkın yüzde altmıştan fazlası yargıya güvenmiyor; YARSAV’ın hükümet ve millet karşıtı gövde gösterisini protesto eden onurlu bir savcı, yüksek yargı üyelerinin teşvikleriyle polis memuru bir bayan tarafından zorla salondan çıkarılmak isteniyor; darbeleri ve darbe girişimlerini destekleyip hukuki manipülasyonlarla adaleti doğrayarak suçluları aklamaya çalışıp, yasamanın anayasa değişiklik kararına ve referanduma karşı toplu istifa tehdidinde bulunabiliyorsa; artık tuz kokmuş demektir.

Laik ve Atatürkçü putperest devletin Müslüman vatandaşlarına olan kin ve nefreti öyle doruğa tırmanmış ki, zirvedeki baskılar toplumda da ayrılıksı düşmanlığa yol açmakta, sokakta yürüyen veya alışveriş merkezlerinde dolaşan türbanlılar tacize ve hakaretlere uğramaktadırlar. Türbanlıların Atatürk Cumhuriyetinde barınamayacağı ile ilgili baskı ve saldırılar, kızgın ve yok edici lavların tüm ülkeyi saracak boyuta ulaşmasına zemin hazırlamaktadır. Müslüman milletimizin nasıl bir işgal altında esarete mahkûm olduğu tartışılmaz bir hal almıştır. İşte bu zinciri kısmi kıracak olan anayasa değişikliğine tepki gösteren lobiler, diktatörlüklerini kaybedecek olmalarının sancısını yaşamaktadırlar.   

Yıllar önce türbanlı bir avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren Osmaniyeli bir vatandaşı haklı gerekçesinden dolayı maddi ve manevi desteklemem, ne gariptir ki din ve vatan düşmanı aynı mihraklarca tepkiyle karşılanmıştı. Düşünce ve eylemlerinden de anlaşılacağı üzere; nasıl birer halk cellâdı katliamcı ve darbeci Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri oldukları ve Atatürk adına yapılan terör faaliyetlerini meşru sayabildikleri itiraflarıyla da ortadadır. Allah ya da millet adına yapılan suç, Atatürk yahut laiklik adına yapılan ise hukukî…

 “Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.” Platon

Bir yıl boyunca gece-gündüz uyumadan hazırlandığı sınava giremeyen o genç kızımızın psikolojik ve eğitim geleceği nasıl dengelenecek? Türkiye’de eşit haklardan yararlanabilmesi için laik veya putperest olmak zorunda mı? Acaba örtüsünü İslam’i amaçlı değil de hıristiyan ya da yahudi dinine bağlı bir inanışla gerçekleştirseydi, hak ihlali ve fiziki bir saldırıyla karşılaşır mıydı? Dinin hükümlerini belirleyen Allah mı, yoksa din karşıtı devlet mi?

İnsani hassasiyetler, yaşam hakkı, özgürlük, eşitlik, eğitim ve ibadet hürriyetinin Müslümanlara tanınmamak istenmemesine sessiz kalınabilinir mi?

Eğer haksızlık ve adaletsizlikleri devlet gidermiyor, suçluları ideolojik gerekçelerle ya aklıyor ya da cezalandırıyorsa; halkın müdahalesi gayrimeşru sayılabilir mi? Geçmişteki duruşumu bugünde sergilemekten imtina etmeyeceğimi, her kim haksızlığa sessiz kalmayıp hak edene gerekli karşılığı verirse; bilinmelidir ki maddi ve manevi her türlü destekte bulunacağımı beyan ediyorum… İnşallah, insanlıktan nasiplenmemiş o haçlı canavarlar, eş ve kızlarıma da aynı zorbalıkta bulunurlar!

Utanmadan İran, Afganistan, Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerini dillerine dolaştırarak kadınlara baskı yapıldığını haykırır ama hümanist ve çağdaş maskelerinin altında sakladıkları gaddarsı ucubeliklerini sorgulamazlar. Yıllardır ülkeyi sömürüp mason felsefesini vahyi yok edebilmek maksadıyla sinsice yayan Süleyman Demirel’in “türbanlılar Suudi Arabistan’a gitsin” çağrısı, kendisini iktidarlara taşıyan Müslümanlara unutamayacakları bir ihanet olmuştu. Eğer Süleyman Demirel’in ölümü, ecelimden sonra gerçekleşirse, cenaze namazının kılınmaması ve hiçbir Müslüman’ın cenaze namazına katılmaması duyurusunda bulunacağım. 

Diğer bir Anıtkabir Tapınak Şövalyesi bölücü ve terörist İlhan Selçuk ise; “türban, insan hakkı değildir” açıklamasıyla nasıl dâhili haçlılarca kuşatıldığımızı, anayasadan aldıkları bahadırlıkla ve iktidarsız hükümetin vurdumduymazlığıyla ahkâm kesebildiklerini ortaya koymaktadır.

Laik ve Atatürkçüler, Yahudi-Mason felsefesine tumturaklı bağlı bir örgüttür. Müslüman Türk düşmanı örgütün politik ve yayın sözcüleri CHP ve Cumhuriyet Gazetesinin masonik ve siyonist varlıkları, neden İslam’a ve Müslümanlara karşı acımasızlıklarına ve tahammülsüzlüklerine yeterli nedendir.

Özellikle milletimizi asimilasyona uğratan, Osmanlının parçalanmasında etkin olan, fikirleriyle terör örgütleri, amansız silahlı ve cübbeli darbecilere rehberlik eden Cumhuriyet Gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, hem mason hem de Karaim tarikatına bağlı bir yahudiydi. Cumhuriyet Gazetesi, tartışmasız tarikatçı bir gazete ve gizliden gizliye yahudi çıkarlarını gözeten anlayışıyla İsmet İnönü döneminde palazlanmış ve Yahudi şirketlerine tüyü bitmemiş yetim haklarının peşkeş çekilmesinde o dönemin iktidarı CHP ile işbirliği yapmıştır. O gün nasıl demokrasi ve çağdaşlık propagandasıyla ülkeyi talan ettirmiş ise, bugünde aynı argümanlarla Müslümanları yönetimden uzaklaştırıp, Türkiye’yi İsrail’in hegemonyalığı altına sokabilme misyonuna devam etmektedir.        

Şeytan gibi onlarda laneti temsil ettiklerinden insanlık aleyhine ne varsa bayraktarlığını yapmakla mükelleftirler. Asıl sorun ve hesap vermesi gerekenler şeytana karşı direnmeyen, hakkı ve adaleti müdafaa etmeyenlerdir.

Ümit Köse gibi nice vatan evladı kızımızın çığlıklarını umursamayanlar, bir çığlığın bir çığ meydana getirebileceğini bilselerdi, devekuşu misali o akılsız başlarını gömdükleri topraktan çıkarırlardı. Zaten geleceği fark edememelerinden günü kurtarma telaşına kapılmıyorlar mı?

“Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir. Montesquieu

Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı “YAPMA”…

Gerek sözsel gerekse fiziksel tüm gelişmeler yoruma dahi ihtiyaç bırakmayacak bir alenilikte cereyan etmekte, zalimce güttükleri halka hesap vermemek adına baskı, tehdit ve şantajlarla korku yayarak, diktatörlüklerini muhafaza edebilmek için ne yapacaklarını bilemez bir telaşla her türlü manevralarla aldatmaya alıştıkları zanlarınca “aptal ve mazoşist  halkı” etkilemeye çalışmaktadırlar.

“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175

Milletimizi kuşatan oligarşin CHP, ilkeleriyle devlete hükmetmesinden insanlarımız ne kalkınabilmiş ne bütünleşebilmiş ne eşit haklardan yararlanabilmiş ne aydınlanabilmiş ne de barış, huzur ve güven içinde hukuki adil bir yaşamı tadabilmiştir. Genelkurmay ve yüksek yargı gibi ideolojik yakıcı bürokrasinin çekip çevirmesiyle mal ve can güvenliği, birlik ve beraberlik, hukuk ve adalet tarumar edilmiş; kesinlikle halkı temsil etmeyen CHP’nin despot ve fitnesel varlığı Türkiye’yi cehenneme dönüştürmüştür.

İnsanlık, hukuk ve adaletin işlerlik kazanabilmesi maksadıyla tamamen halkın eşitlik ilkeleri yararına, ideolojik diktatörlüğü ve kayırmaları önleyebilmek adına düzenlenen anayasa değişiklik paketinin tamamına önce şiddetle karşı çıkıp, sonra 3 maddenin güya anayasal sisteme, ideolojik hukuk sistemine çok ciddi zararlar vereceği, gerginliklere, kutuplaşmalara ve tartışmalara yol açacağı gerekçeleriyle paketten çıkarılmasının istenmesi, asıl Baykal’ı, CHP’yi, silahlı ve cübbeli derebeylerini tarihe gömecek olması endişelerindendir. Hangi akıl ve mantık, o üç maddenin hukuka aykırılık teşkil edebildiğini ve halkın aleyhine olabildiğini iddia edebilir? Ancak diktatörler, sömürücüler ve kelle avcıları!   

Başbakan’ın baskılara ve tehditlere karşı dik durarak geri adım atmaması Baykal’ı ve Tapınak Şövalyelerini kaygılandırmış, tutarsız vaatlerle uzlaşma arayışına mecbur bırakarak, ne kadar samimiyetsiz bir art niyet taşıdıkları söz ve davranışlarından açığa çıkmıştır. Zaten yaşanan sorunların müsebbibi olmalarından ne sözlerine ne de akitlerine güvenilir. CHP’nin uzlaşı oyunu ve Baykal’ın sözü Başbakan Erdoğan’ı önce ümitlendirdiyse de, gerçeği muhakeme edebilmesinden hazırlanan o şeytani tuzağa düşmemiş ve aldatılmaktan sakınabilmiştir.

(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Nisa.120

İdeolojik rejimleri lehine hukuk tanımayacaklarını deklare eden bir yargı, her türlü hukuk dışı eylemi ve müdahaleyi kanla yapmaya yemin etmiş ve meşru saymış bir Genelkurmay desteğiyle ayakta duran CHP; ne 8.maddedeki “Parti Kapatma”, ne 16.maddedeki “Askeri Yargı” , ne 17.maddedeki “Anayasa Mahkemesi”, ne 23.maddedeki “HSYK” ile ilgili değişikliklere asla razı olmaz. Buyurgan CHP’nin ruhu ve besin kaynağı olan bu bürokratik oligarşinin diktatörsel gücü zayıflatılır ve etkinliği ortadan kaldırılırsa, CHP’nin anıtkabir önündeki cenaze töreni kaçınılmazdır.   

Kanlı inkılâplarla devlet kuran; milletin haklarını zimmetine geçiren; din ve namus telakkisini ortadan kaldıran; halkı dini ve ırki düşmanlığa götüren; değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez despot ilkeleriyle silahlı güçlerine darbeler yaptıran; yargıyla rakip partileri kapattıran, hükümetin veya meclisin ekonomik ve sosyal kararlarını baltalayan; yahudi-mason felsefesini zorla milletimize dayatan; ideolojileri adına suç işleyen terörist canilere sahip çıkan; iftira ve komplolarla milletimizi birbirine kıydırtacak canavarları aklayabilmek için tanıkları tehdit ve rüşvetlerle caydıran; inanç ve ibadetlerini yerine getirmek isteyenleri fişleyerek eğitim ve çalışma alanlarından dışlayan; türbana yasak getirten, çağdaşlık adına ahlaksızlığı meşrulaştırarak zinaya serbesti kazandıran ve çocuk pornografisi gibi bir sapıklıkta Türkiye’yi lider yaptıran; ülkenin kalkınması, milletin birlik ve beraberlik içinde refah bir düzeye kavuşabilmesi için Bizanssı engeller oluşturan; ideolojik rejimin argümanlarıyla meclise, hükümete, Müslüman ve Kürt toplumlarına hayatı zehir eden ve devlete düşman kıldıran; hükümet ile bürokrasinin arasına fitne sokarak birbirleriyle çatıştıran; infial ve kaoslarla ülkeyi geren; kendilerini devletin sahibi halkı köle belleyerek ötekileştiren; milletin peygamberine ve vahye hakaret eden; dini öğretilere, ezana ve cami yapımına karşı çıkan; Kürt toplumunun katliamını savunan; laik olmayanları insan olmamakla aşağılayan; Müslümanların eşit haklardan yararlandırmayıp kamu alanları gibi belli sınırlara hapsettiren; halk iradesini anlamazlar ve bilmezler aşağılamasıyla devlet idaresine yansımasını sindiremeyen ve daha nicelerini savunan bir CHP ile uzlaşma ve işbirliği mümkün mü?

Müslüman milletimizin yüce peygamberi Hz. Muhammed’i (SAV) bir Arap tasarımı kabul ederek hakaret yapan, peygamberin muhatap olduğu vahyi reddeden ve irticayla özdeşleştirerek rejimin 1 numaralı tehlikesi ilan eden, Genelkurmay’ın “Kutlu Doğum Haftasını” kutlayan halkımızdan dolayı hükümet aleyhine yayınladığı 27 Nisan muhtırasına destek veren CHP ve Baykal’ın nasıl riyakar ve oportünist bir Lawrence olduğu; hayatında ilk defa katıldığı Kutlu Doğum Haftasıyla ortaya çıkmıştır. Yoksa Allah’a, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a iman mı etti? Ancak açıklamasında da anlaşılacağı üzere, öncesinde istişarelere ve uzlaşmalara kapılarını kapatıp burnundan kıl aldırmayan, laiklik ve Atatürkçülükten asla ödün vermeyen despot Baykal; “İslam dininde istişare şarttır. Bu istişare ister toplum hayatın da isterse de Meclis’lerde olsun şarttır.” diyerek, o savurduğu tehditlerin altında ezilmiş ve iman etmediği İslam’a mecbur kalacak kadar laik ilkelerini çiğneyebilmiş ve acınası bir duruma düşmüştür.

Seçimlerde çarşaflı Müslüman kadınlara rozet takıp, seçimler akabinde o parti rozeti taktıkları kadınların çarşaflarını hınçla parçalayan CHP’yi hatırlayın da, Kutlu Doğum Haftasına ne amaçla katıldığını idrak edebilin…     

Azgınlıkta sınır tanımayan şeytan dostu CHP’yi muhatap kabul edenler, bilmelidirler ki bir daha asla yakalarını kurtaramaz ve onlar gibi azgınlığa sürüklenirler. Esasen bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm hükümetler ve toplumumuzun duçar olduğu esaret, halkı tutsak eden ve hegemonyası altında inleten CHP ile aynı mecliste yer almaları ve dayanışma içinde bulunmalarındandır.

Yapılmak istenen Anayasa Değişikliğinin mecliste değil, mutlaka referandum ile halka sunulmasının hayati yaptırımı dikkate alınmalı, hiçbir şart ve koşulda CHP’nin şeytani arzularına uyulmamalı ve hilelerine kanılmamalıdır. Zaten söz konusu hukuk ve adalet talebi, CHP’nin totaliter ilkeleri, otoriter ve statükocu buyurganlığından değil midir? Öyleyse nasıl oluyor da CHP’nin sinsi elinin dikkate alınabilmesi düşünülüyor? Cehennemden çıkan bir ele uzanılmaz…

Unutulmamalıdır ki Türkiye’de özgürce siyaset yapan yegâne ideoloji; CHP, Genelkurmay ve yüksek yargıdır. Varlığı ve amacı sekülerist Atatürkçü laik siyaseti gütmek olan Genelkurmay ve yargının siyaset dışı olduğu söylemleri tartışmasız gerçek dışıdır, dolayısıyla bağımsız ve tarafsız bir sistemin inşa edilebilmesi için yapılmak istenen değişiklik de, tamamen politikadan ve radikal ideolojiden arındırılarak tüm toplum fertlerinin düşünce, inanç ve ırkına bakılmaksızın ve hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın eşit bir hukuk ve adaletin mukim kılınmasıdır.

Eğer cesaret edebiliyorlar ise; bırakın CHP Anayasa Mahkemesine itiraz etsin, bırakın referandum kararını Anayasa Mahkemesi iptal etsin, bırakın silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri müdahale etsin…

CHP, görüntüde halkın önünü açacak bir siyasi kimlik taşıdığı halde insanların inançları ve ırklarıyla savaşmış; Genelkurmay, halkın güvenliğinden ve olabilecek tehditlere karşı savunmadan sorumlu olduğu halde sadece ideolojik siyasetle bütünleşip hükümetleri ve dindarları ya tehdit ya da alaşağı etmiş; yargı, hukukun gereği eşit ve tarafsız bir adalet dağıtmakla yükümlü olduğu halde ideolojik rejimi adına suç imparatorluklarına güç ve cesaret vermiş.    

Mal cimride, silah korkaklarda, karar da zayıflarda olursa düzen bozuktur.” Hz. Ebubekir

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nur.21

Önyargılı mühürlülerle uzlaşabilinir mi?

Einstein der ki “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”

İnsani düşünce, duygu ve muhakeme yetisini bitirip tüketen önyargı, sanıldığından çok daha korkunç virüssü bir egoistlik olup; tarafsızlığın, barışın, doğrunun, iyiliğin ve fedakârlığın yegâne düşmanıdır. Farklı düşünce, inanç, ırk ve ideolojilerin insani haklar temelinde uzlaşabilmesi, ancak yıkıcı benliği tanrılaştıran önyargıdan kopmalarıyla mümkündür. Dürüst ve adil olmayı asla sindiremeyen, derin inanç taşımayıp sadece kendi çıkarlarını gözetenlerin baskıcı kıskançlıkları ve ulaşmaya çalıştıkları tanrısal hedefleri her ne kadar akla, mantığa ve vicdana aykırılık teşkil etse de, kadersel mührün tartışılmaz bir gerçeğini kanıtladıkları ortadadır.   

Üstün ve hür sandıkları akıllarıyla özgür iradeye sahip olduğunu zanneden özellikle eğitimli insanların düşünce, duygu ve makamlarıyla ortaya koyduğu yargılar, nasıl bencil birer sefil oldukları ve kendilerinden başka hiç kimseye yaşam ve iktidar hakkı tanımak istemedikleri, amaç ve davranışlarından anlaşılmaktadır. Aslında onlarla işbirliğine girişip uzlaşmak bir yana, müzakere bile beyhudedir. Çünkü isteseler de söz dinlemez ve doğruda buluşmaya yanaşmazlar. Bütün bu delillere rağmen yine de ibret alınamamakta, dolayısıyla yanlışsal felaketin peşinde koşulabilmektedir.

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye. 23

Sözleri ile zihin ve kalplerinde sakladıkları niyetler restler de açığa çıkmakta, kökü olmayan pis bir ağaç misali yalpalanarak devrildikleri halde kölesel taraftarlarınca ayağa kaldırılabilinmektedirler. Toplumsal bir barış, eşitlik, hak ve adalet karşıtı benliklilerin yaldızlı sözleri, muhakeme edebilen idrak sahibi insanları değil aptal ve yığın olmakla aşağıladıkları tutsak köleleri etkilemekte, böylece odunsu varlıkların umut tacirlikleri devam edebilmektedir.

Milletimizi şoka sokan acımasız ve hain sakandalar, ideolojik ve ırkçı bölünmeler her gün yeni boyutlarla gelişmelerini sürdürürken, hala Anayasa Mahkemesi, HSYK, Parti Kapatma ve Askeri Yargı’da yapılmayı düşünülen Anayasa Değişikliğine karşı çıkılması; gerek CHP gerek MHP gerekse BDP’nin halkın eşitliğine, birlik ve beraberliğine ne denli hasım olduklarını belgelemekte, dolayısıyla yalnızca milletimizi değil tüm kardeş, komşu ve dost ülke insanlarını da güçsüzleştirip emperyalizmin esareti altına sokabilmektedir. Türkiye Halkı geçmişindeki bütünlüğe ulaşmamasına müteakiben ne Filistin’de ne Irak’ta ne Kafkasya’da ne de Afganistan’da akan kanlar durdurulabilir, eşkıyaların hüküm sürdüğü dünyada ne huzur ve güvene ne bağımsızlığa ne de refah bir hayata kavuşulabilir.

Türkiye’de güçlü bir bütünlük tesis edilmez, hak ve adalet sağlanmaz ise; bölgede ve dünyada caydırıcı bir söz sahipliği mümkün olamaz, bir avuç İsrail’in hegemonyasından kurtulunamaz.  Hem bölgedeki barış, hem ekonomik kalkınma, hem bağımsızlık, hem de refah ve güvenli bir hayat, ancak Türkiye’deki istikrara odaklıdır. Ancak ülkemizdeki kutuplaşma ve fitne öyle cehennemsi ki, her an bir iç savaşın doğabilmesi vahiy ve fizik kanunlarının kaçınılmaz bir gereğidir.

İdeolojik ve ırkçı bir devlet ile farklı inanç ve etnik köklü milletin birbirini yok etmeye yemin etmişçesine iktidar savaşı verdiği bir ülkede işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, ayırımcılık, adaletsizlik ve gaddarca işlenen suçlar önlenebilinir mi? Önce eşit bir hukuk ve adalet, birlik ve beraberlik, sevgi ve saygı, tahammül ve sabır, yardım ve dayanışma dirlik kazandırıp motivasyonu körükleyeceğinden, aşılması zor görülen tüm sorunlar kolayca giderilir. Önce adalet, tekrar adalet, bir daha adalet… 

İnsani değerler yerde sürünürken, adalet ayaklar altına alınmışken, putperestlik ve din-dışı ideolojiler çağdaşlık makyajıyla tavan yapmışken, insanlar inanç ve ırklarından dolayı aşağılanırken, suçlar meşrulaştırılmışken; anayasa değişikliğine tepki gösteren statükocu Baykal ve Bahçeli, nasıl oluyor da işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk argümanlarını işleyebiliyorlar? Allah aşkına! Bu sefil oportünistçilerin kısmi de olsa halkın egemenliğini ve eşit adaleti sağlayacak değişikliği engelleyebilme çabalarına kanabilecek kadar aptal mıyız?

Parti üyeleri arasında insan gibi muhakeme edebilen ve hissedebilen insanlar yok mu ki, kendilerini ve halkını amansız diktatörlerin hışmından kurtarabilecek değişiklik aleyhine ahkâm kesebilen işbirlikçi liderlerine destek sağlayabiliyorlar?

Her şeyi en iyi bilen bilge tavırlarıyla Anayasa Değişiklik paketini ya meclisteki entrikalarla geciktirmekte ya da AYM tehdidiyle iptal edilebilmesi için gizli pazarlık ve faaliyetlere koyulabilmektedirler. Eğer halkın iradesine güvenip saygı duysalardı, halkın kararını engelleyici bir girişimde bulunmaz, şartsız ve oyunsuz teslim olurlardı. Ne var ki tüm bu gelişmelere rağmen güvenmedikleri halktan oy alabilmekte, harami ve ihanetsel temsilciliklerini sürdürebilmektedirler.  Onların güvenmediği halkın onlara oy verebilmesini de takdirlerinize bırakıyorum. Referanduma hayır, seçime evet!    

Söz konusu anayasa değişikliğiyle ilgili maddeleri Ak Parti Hükümetinin hazırlamasına karşı çıkan sefillere sorum odur ki; madem halkın seçtiği meşru bir hükümetin anayasa düzenlemesini sindiremeyerek bu kadar tepki gösteriyorlar; neden devletimiz Osmanlının anayasasını reddedip, 538 ve 544 yıllarındaki Justinyen Yasaları, Roma Hukukunu, Fransız ve İsviçre Kanunlarını kutsal bir rehber edindiler? Ayrıca, Yaratıcı Allah’ın yasalarını çağdışı ve gerici addedip, neden daha önceki Justinyen Yasalarını ilerici, aydınlatıcı, düzen ve adalet sağlayıcı bir hukuk yaptılar? Ne var ki aydınlıktan korkanlar, karanlıktan korkan çocuklardan çok daha zavallıdırlar.  

Dün gece meclisi izlediğimde; muhalefetin gerekçelerine ve manipülasyonsal argümanlarına öyle hayret ettim ki, onları seçenin bu millet olamayacağı sorgusu içinde düşünürken, hatırıma uyuşturucudan yakalanan sözde gönüllerin kralı ve ülkemizin sanat elçisi Tarkan hayranlarının “Türkiye seninle gurur duyuyor” gösterileri geldi.     

Uyuşturucu kullandığı ve pazarladığı deşifre olan bir suçludan hayranları gurur duyabiliyorsa; neden Deniz Baykal, Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan’dan gurur duyulmasın ve kurtarıcı bellenmesin?

Müslüman kimlik ve düşüncesinden dolayı hükümete karşı düzenledikleri ihanetsel sözde cumhuriyet mitinglerinin tertipsel bayraktarları CHP, MHP ve PKK; sanırım yine bir araya gelerek Anayasa Değişikliğine karşı miting düzenler, hapisteki Ergenekon, Kafes, Balyoz gibi darbeci terörist taşeronlarının bıraktıkları yerden devam ederler. Totaliter devlete egemen CHP ve MHP, anıtkabire yürüyüş düzenleyip şikâyetlerini Atatürk’e dile getirirlerken, PKK’lı BDP’de Apo’nun huzuruna çıkıp tekmil getirirler.

O gün ADD’li, ÇYDD’li PKK’lı ve kurtçu ülkücü yığınların mitinglerdeki “Namaz kılan gençler istemiyoruz, Türkiye laiktir (dinsizdir ) laik (dinsiz) kalacak, İslâm’a geçit yok” sloganları, referandum kaygılarından dolayı anayasa değişikliğiyle ilgili düzenleyecekleri mitinglerde söylenmeyeceklerini düşünüyorum. Silahlı darbeyle başaramadıklarını yargı darbesiyle aşabilecekleri hesabını yapan Tapınak Şövalyeleri, bakalım Anayasa Mahkemesiyle referandumu engelleyebilecekler mi?

Herkes ikrar etmelidir ki ülkede tek bir diktatörlük vardır, o da Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktatörlüğüdür. Muhalefet, silahlı ve cübbeli oligarşi ve yandaş terör gruplarının mücadeleleri de söz konusu insafsız diktatörlüğün yıkılacak ve halkın yetkili kılınacak olmasıdır.    

Artık alışılagelen “İrtica geliyor, din eğitimi yapılıyor, laiklik elden gidiyor, Cumhuriyet tehlikede, Cumhuriyetin anlayışıyla oynuyorlar, Atatürk ilke ve inkılâplarını tahrip ediyorlar” propagandasının yerini dini açılımlar almış, vahiy, vicdan ve adalet düşmanı ve halk cellâdı Deniz Baykal, Kutlu Doğum Haftasını kutlayarak inanmadığı ve hakaret ettiği Hz. Muhammed (SAV)’e saygılarını sunabilmiştir. Ne gariptir ki gerek yüksek yargı gerekse Genelkurmay da bu söylemleri kullanmaktan özenle kaçınmaktadır.  

“Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı” düşüncesinin ucube aydınları,  üstün yaratılmış insanı alçak yaratıklara dönüştürerek, doğrudan ve bağımsızlıktan uzaklaştırmış, yalana, isyana, teröre ve kötüye ulaştırabilmişlerdir. Böylece sinsi Baykal, Bahçeli ve Öcalan’a duyulan ilgili ve kayıtsız teslimiyet, maalesef ayrılığı ve lâneti daha da derinleştirmiştir.

Müslüman milletimizi kuşatıp işgal edenlerle adil bir uzlaşmaya gidebilmenin imkânsızlığı, dün olmadığı gibi bugünde, gelecekte de söz konusu değildir. Çünkü hak ile batıl ya da doğru ile yanlış bir arada barınamaz, kuduruk statükonun herhangi bir yetkiyi halka devretmesi umulamaz. Nefsi çıkarlardan arınmamış bir önyargıdan iyilik değil ancak kötülük yahut barış değil savaş beklenir…

Sekülerizm veya Nihilizm felsefesi güdenlerden insani bir vicdan, barışçıl bir uzlaşma, adil bir paylaşım ve tarafsız bir adaletin mukim kılınabilmesi söz konusu değildir.        

Ha onlarla uzlaştınız, ha şeytanla…

Yaratıcısına asi bir kimse, kendi kendinin ışığı olamadığından şeytanın karanlığını ışık zanneder. Ancak gerçeği ışık edinenler hem bu dünyada hem de ahrette kurtulanlardır.

Meclisteki tartışmaları dahi maskelerinin altındaki çirkinliklerini aydınlatmaya yeterlidir…  

Aya Yorgi ve Atatürk ikonası…

Yaratıcı Tanrı yerine ölü ya da hayali yaratıkları mitolojileştirerek tanrısallaştıran insan, farkında olmadan kaçındığı şeytanın adımlarını izleyerek nasıl muhakemesiz bir sefil olduğunu gerek dini, gerek bilimsel, gerek kültürel, gerekse siyasi fenomenlerince ortaya koymaktadır.  

Her ne kadar akli bir yüceliği, özgür bir iradeyi ve pozitivist bilimi düstur edinse de, akıl dışı yalanlara ve mitsel kahramanlarına bağnazca inanarak kurtarıcı yahut rızık verici benimsemesi, akılsızlığının ve iradesizliğinin açık bir kanıtıdır.

23 Nisan Cuma gününü kutsal bir bayram ve kurtuluş kabul edenlerin anıtkabir, kilise ve camiye koşturarak, tanrılarından yardım ve destek umdukları ve bağlılıklarını arz ettikleri bir günü yaşadık. Özellikle Tanrı Allah’a iman ettiklerini iddia eden Müslümanların absürt gerekçelerle hem anıtkabir hem de kilise ziyaretlerini sindirebilmeleri, inandıkları halde iman edemediklerinin bir göstergesiydi.

Türkiye’nin monarşiyle değil de cumhuriyetle yönetilmesi, diğer bir anlamla egemenliğin padişahtan alınıp sözde halka verilmesi veya saltanatlığın kaldırılmasının kutlandığı ve masum çocuklarımızın manipüle edildiği 23 Nisan’ın mimarı Atatürk, hakkında uydurulan efsanevi yüceliğine karşın somut bir varlık olduğu halde; Aya Yorgi (kutsal Yorgi)’yi temsilen Hıristiyanlığın efsanevi kahramanı Saint George, Yunan mitolojisindeki tanrısal kahramanlar gibi tamamen bir hayal ürünüdür. 

Hıristiyanlığın ikinci hac noktası kabul edilen Aya Yorgi’ye Müslüman kimliklilerin rahmet, bereket ve dileklerinin karşılanması maksadıyla akın etmeleri; inancı, imanı, aklı, duyguları ve muhakemeyi doğrayan korkunç çelişkilerdir.

Yunan mitolojisine dini hüviyet kazandıran Hıristiyanlık, bütünüyle efsanelerle özdeşleşmiş, akıl ve gerçek dışı masallarla donatılmış bir ritüelliktir. Aya Yorgi efsanesi de bu ayinlerden biri olup, güya denizde yaşayan ve hiçbir krallığın yok edemediği canavarı mızrağı ile öldürerek insanoğlunu kurtaran Saint George adlı bir ikonadır. İkona, Hıristiyanlıkta ayin düzeninin bir parçası olarak kabul edilmekte, kilisenin görüşünü dile getiren tartışılması dahi mevzubahis olmayan imani bir araçtır. Hıristiyanlar, İsa’yı da aynı görüşle Tanrı’nın bir görüntüsü olarak kabul eder, dolayısıyla İsa ikonası görüntüsünü de insan eli değmeden cisimleşmiş biçimi olarak onarlar.

Aya Yorgi miti, Yunan mitolojisindeki Perseus ve Andromeda efsanesinin Hıristiyanlığa uyarlaması olup,  Orta Çağ Avrupa’sında son derece popüler ve tapınışı “Christmas” kadar önemli bir yortu haline getirilmiş, aynı heyecan ve inanç, bugünde Müslümanların katkılarıyla devam edebilmektedir. Halbuki söz konusu ejderhanın mecazi sembolü, Hıristiyanlıkta kötü güç olan Müslümanları temsil etmektedir.

Laik devlet ve ataistler (Kemalistler) de Atatürk’ü bir ikona olarak kabul etmekte, tıpkı Hıristiyanlarda olduğu gibi resim ve heykellerini mecburi bir ritüel sayarak, saygı gösterilmesini devlette ve kamu alanında var olabilmenin olmazsa olmaz şartı koşarlar. Oysa Hıristiyanlık; Hindular, Budistler ve Kemalistler gibi putperest mitli bir din olmayıp semavi bir din şöhreti bulunmakta, böylece Yaratıcı Tanrı’ya inanıp iman eden tüm ilahi dinlerde resim ve heykellere ibadetsel saygı ve tazim kayıtsız yasak ve şirke neden olduğu hükme bağlanmıştır. Ancak Hıristiyanlığın bozularak putperestliğe ve dolaylı yollardan sekülerizme kayması, ilahi kutsallığını yitmesine neden olmuştur.              

Vahiy, her türlü ikonu, resim, put ve heykeli kesinlikle şirk addetmiş, peygamberler dâhil tüm yaratıklara karşı tanrısal bir aşk, övgü, tazim ve saygıyı yasaklamıştır. Fakat Hıristiyanlıktan etkilenen ve kabaran benliklerini tatmin gayesiyle kendilerini varis sanan bazı din adamları ve mezhepler, uydurdukları efsanelerle yaratıkları yücelterek İslam’ı mitolojileştirmiş, geçmiş ve gelecekteki mehdi benzeri ikonları kurtarıcı belleyebilmişlerdir. Hıristiyanlar misali haddi o kadar aşmışlar ki, imanın bedeni ve ruhu ele geçirmek çabasındaki kötü güçlerden arınabilmek için neredeyse kendilerini aracı tek kudret olduklarını alttan alta vaazlarında dile getirebilmiş ve sürdürmede de hiçbir sakınca görmemektedirler.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahiy olunur. Artık O’na yönelin. O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet. 6

“Şüphesiz ben ancak bir uyarıcıyım. Dilediğini dosdoğru yola ileten yegâne Allah’tır.” Hz. Muhammed (SAV)

Türkiye’de devlet gücü ve baskısıyla dayatılan Atatürk ikonası, her ne kadar bir din olmadığı iddiasıyla Müslüman halk ikna edilse de, resmi veya gayri resmi törenlerin apaçık bir ritüel olduğu, anıtkabir veya heykelleri önündeki saygı ve tazimden, Atatürksüz bir devlet ve millet olamayacağı vurgusundan anlaşılmaktadır.

Dini bayramlar nasıl Allah adına ise, resmi bayramlar da Atatürk adına yapılmaktadır…

Dini ve toplumu yöneten iki ilah…

İslam’ın doğuşuyla Hz. Muhammed (SAV) nasıl putları yıkmış ve insanlığı adileştiren ikonlara son vermiş ise, Bizans İmparatoru III. Leon’da putperest Hıristiyanların sapkınlıklarını ortadan kaldırabilmek için 17 Ocak 730’da ikona kırıcılığı ve ikonaları ortadan kaldırmayı emretti ve bunlara tapınmayı yasakladı.  O devrin bilinçli kilisesi ve halkı, ikona taraftarlarının cezalandırılmalarını istemişlerdi. Ne zaman halkımız bilinçlenir ve nasıl bir şirkin esaretinde dinlerini ve insanlıklarını kaybettiklerini fark ederlerse, Türkiye’deki ikonalar da kırılacaktır.

Günümüzün çağdaş dünyasında ise ikonasız bir inanç rağbet görmemekte, gerek dini gerekse siyasi ikonalar, insanları sömürüp yoldan çıkarmakta ve gerçeklerden uzaklaştırmaktadırlar.   

Aya Yorgi kilisesinden umut bekleyenlerle anıtkabir tanrısından medet umanların hiçbir ayrıcalığı bulunmamakta, hangi gerekçeyle olursa olsun Müslüman bir kimsenin anıtkabir veya kilise tercihi apaçık bir küfürdür.

Türkiye gibi reddi mirasta bulunup geçmişinden ve dininden utanan devletlerin öyle kirli çamaşırları vardır ki, ortaya çıkmaması, halk tarafından bilinmemesi için her türlü insanlık dışı manipülasyonlara başvurarak baskın gücü ve caydırıcı enerjisiyle ahkâm kesebilmektedirler.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı; geçmişe ihanetin ve Atatürk diktatoryasının bir sembolüdür. 23 Nisan, sözde saltanatın kaldırılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM’nin açılışının egemenlik söylemi diye takdim edilse de, tartışmasız bir Atatürk Diktatörlüğünün temeli atıldığı bir tarihtir. Yabancıların da yakinen bildiği bu gerçek hileyle yönlendirilip, yetim ve öksüz kalan yoksul çocuklara atfedilme aldatmacısıyla çocuk bayramına dönüştürülmesinin hiçbir samimiyeti ve inandırıcılığı bulunmamaktadır. İşte bu sebepten dolayı sadece Türkiye’de kutlanmakta; kadınlar, anneler, babalar, işçiler günü gibi uluslar arası bir ciddiyet kazanmamıştır.

Amaç ihaneti saklamak, hiçbir zaman iktidara gelmeyen halkı avutmak, her şey tanrısallaştırılmış ya da sultalaştırılmış Atatürk adına yapılarak, yetişmekte olan neslimize Atatürk aşkı ve bağlılığını kılcal damarlarına kadar zerk ederek, kullaştırmalarına zemin hazırlamaktır. Laiklik ilkesi gereğince Atatürk adına çocuklarımızın eğitim yaşı mazeret gösterilerek Yaratıcı Allah’larını ve dinlerini öğrenmesi yasaklanmış ama Atatürk’ün varlığı doğuşlarından ölümlerine kadar dayatılarak, putperest bir köle olmalarına zorlanmışlardır.

Hanedanlıklarda, krallıklarda ve padişahlık gibi monarşilerde hüküm sahibi ölünce tahta geçenin adı, şanı, emirleri ve kanunları yürürlüğe girer ama hiçbir devir ve günümüz dünyasında örneği olmayan Türkiye’de ise ölen lider, sanki tanrıymışçasına ölümsüzleştirilir ve ilkelerinden zerre kadar taviz verilmez. Onlara göre halk, seçtiği vekiller ve hükümetler Atatürk’ün kullarıdırlar. Böylesi yobaz, ilkel ve gerici bir düşünce başka bir âlemde var mı? Yoksa Atatürk, İslam’a karşı bir kalkan olarak mı kullanılıyor?

Atatürk totalitarizmiyle yönetilen Türkiye’de aptal ve yobaz olmakla aşağılanan millet, ulusal egemenliğin ne anlam ifade ettiğini ve yaptırımının ne olduğunu anlayamamanın belirsizliğiyle hep oyalanmış, sözler, nutuklar ve gösterilerle uyutulmuşlardır.

Sözde 23 Nisan, ulusal egemenlik adına halk iradesinin temsil yeri olan TBMM için hayati bir önem taşırken; halk cellâdı ve irade düşmanı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerince muhatap alınmamış, sözde 23 Nisan ulusal egemenlik kutlamalarının yapıldığı TBMM’nin resepsiyonuna ne CHP ne Genelkurmay ne de yüksek yargı katılmış, dolayısıyla hasımsı bir tavır sergilemişlerdir. Oysa CHP, hem halkın oylarıyla seçilmekte hem de meclisin ana muhalefet görevini yürütmektedir. Ancak halk hâkimiyetine karşı sürdürdüğü ihanetsel misyonundan ötürü ne TBMM’ne ne de halka saygıya tenezzül etmemekte, politikalarından da anlaşılacağı üzere statükonun bayraktarlığını yapmaktadır. Genelkurmay’ın BDP’yi gerekçe göstererek kutlamalara katılmaması, neden Barack Obama’nın meclisteki konuşmasına katıldıkları sorusunu doğurmaktadır. O zaman da BDP, DTP olarak mecliste değil miydi? Acaba ABD Başkanı Baracak Obama’yı, Türk milletinden daha mı üstün tutuyorlar?

İşte Anayasa Değişikliğine şiddetle direnen, hukuku ve adaleti paçavraya çeviren mihrakların gerçek yüzleri…

Ne yaparlarsa yapsınlar, hiçbir gücün zincir vuramadığı bu milleti özlerinden döndüremeyeceklerdir.    

“Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez…” Mevlana

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüze Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nur. 21

  

Azmettirici ÇYDD ve CHP’dir…

Din ve namus telakkisinin ortadan kaldırılmasıyla kurulun CHP devletinin bednam ürünleri acı ve dehşet yaşatmakta, kundaktaki bebeklerden dahi tatmin olabilen sapıkların sayısı her geçen gün artabilmektedir. Milletimizin anayasasını özgürce yapabildiği ve hükmedebildiği bir devleti olmayıp sadece tabeladan ibaret Türkiye Cumhuriyeti unvanını kullanmayı irrasyonel addettiğimden, CHP diktatörlüğünü gerçekçi ve aklî buluyorum. 

2006 yılında “nokhaber.com”  adlı sitemdeki “Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıkta dünya birinciliği” başlıklı yazımda, dünyada en çok ‘çocuk pornosunu’ tıklayan İzmir, Ankara, Auckland ve İstanbul’un ilk dört sıralamayı almasına şiddetli tepki göstermiş; namus, ahlak, iffet ve dürüstlükte dünyaya örnek olmuş Müslüman Türkiye’nin içler acısı halini, Allah’sız ve dinsiz laik eğitimin bir sonucu olduğunu izah etmiştim.

Yazımın kamuoyunda büyük etki uyandırması üzerine; CHP, TBMM’ne 09.11.2006 tarih ve 15608 sayıyla Başbakan Erdoğan’ın cevaplaması talebiyle soru önergesi vermiş, “İnternet yayıncılığı yoluyla cumhuriyete ve Atatürk’e saldırmam, küfür ve hakaret” ettiğim gerekçesiyle cezalandırılmamı, sitemin kapatılmasını ve hükümetin şahsım hakkında gerekli işlemleri yapmasını istemişti. Bunun üzerine “Sapıklıkta dünya birincisi İzmir milletvekillerinden  “Nokhaber”i kapattırma girişimi” başlıklı yazımla hak ettikleri karşılığı vermem akabinde aleyhime ceza davası da açarak, yine ideolojik bir kararla 1 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldım. Sonuçta CHP diktatörlüğünün hükmettiği bir yargıda ceza almam normal değil mi? Onun için yargıdaki Anayasa Değişikliğine karşı her türlü terörü ve savaşı göze almıyorlar mı

Oysa toplumuzun fevkalade hayati olan ahlakının yozlaşması üzerinde durmuş ve acil tedbirlerin alınması çağrısında bulunarak, insanlarımızı kuşatan ve geleceğimizi tehdit eden büyük felaket ile ilgili dikkat çekmiştim. Tüm dünyada çocuk pornosundaki sapıklığımızın deşifre olması öyle bir zilletti ki, artık hiçbir toplum bize güvenmeyecek, sapık yaftasıyla dolaşmanın utancıyla kahrı perişan olacaktık. Böylece yetiştirdiğimiz ağaçtan üreyen ölümcül meyvelere tepki göstermek şov değil de nedir?   

Çağdaşlık söylemleriyle pornoculara, zinacılara ve sapıklıklara arka çıkan CHP ve ilköğretim okullarına pornografik yayınlar göndererek çocuklarımızı seks düşkünü sapkınlara dönüştüren ÇYDD, Siirt ve birçok ilimizde yaşanan ürkütücü “tecavüz” ve sonrasında meydana gelen cinayetlerin yegâne teşvik edici sorumlularıdırlar.   

Büyük kentlerdeki sapıklıkların Anadolu’yu da içine alarak kirletmesi, nasıl bir vahşiliğe sürüklendiğimize açık delildir. Siirt’te meydana gelen tüyler ürpertici fecaatin en düşündürücü gelişmesi, resimlerini çektikleri kıza şantaj yapan öğrencilerin tecavüz edecekleri 2-3 yaşlarındaki çocuk talepleridir. 15 yaşındaki kızı değil de bebekleri arzu etmeleri, asıl üzerinde durulması gereken felakettir. Tıpkı Lut kavminde olduğu gibi!

Detayı yazmayı hazmedemediğimden içeriğine girmiyor, acımasızlığın hangi boyutlara ulaştığını, materyalistleştirilen ve vicdansızlaştırılan neslimizin istikbalimiz için ne denli tehlike arz ettiklerinin altını çizmek istiyorum. 

Laiklik, Atatürkçülük ve çağdaşlık lehine ilköğretime dini yasak getiren eğitim sistemimiz, görüp gözeten Allah’ı ve vicdanı besleyen dini değil de sekülerizmi, evrimciliği ve Atatürk’ü tek yol pekiştirmelerinden başka bir sonuç beklemek mümkün değildir.

Çocuk diye buluğ çağına erişmiş suçlulara ceza indirimi vahyen de yasaktır. İfadelerinde tüyler ürpertici tecavüz ve cinayeti ayrıntılarıyla anlatan söz konusu 9 gencin işledikleri suçun, hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğine sahip olup olmadıklarının saptanması için Adli Tıp Kurumu’ndan rapor istendi. Adli Tıp Kurumu da raporunda şüphelilerin yaptıklarının bilincinde oldukları belirtilirken davranışlarını yönlendirme yeteneğinin de yeterince gelişmiş olduğu kaydedildi. Nasıl olur da 18 yaşın altında oldukları gerekçesiyle az bir cezaya çarptırılabilirler? İki yaşındaki bir bebeğe tecavüz ederek zevk alabilen bir sapığa dinsiz bir rehabilitasyon fayda sağlar mı?

Ayrıca suçlu çocukların af edilmelerini talep eden Devlet Bahçeli ve MHP, hangi vicdanla o canilerin salıverilmesini sindirebileceklerdir? Kendi çocukları defalarca tecavüze uğrayıp öldürülse de faillerini bağışlayabilecekler midir? Oysa meclisteki sıralarına bir metreden fazla yaklaşanlara tehditler savuran Bahçeli, lanet olası oy uğruna nasıl olup da insanlıktan çıkabilmektedir?   

İğreniyorum, tiksiniyorum, kusuyorum… 

Asıl tehlikeli ve azmettirici sapkınlar; cezadan taraf değil de iyileştirmeden yana hümanist gösterisinde bulunan yöneticiler ve sözde falcı psikologlardır. Çünkü onlar, insan fıtratını Yaratıcı Allah’tan daha iyi bilen ve tanrı rolünü üstlenmiş soytarılardır. Özellikle Milli Eğitim Bakanını liyakatsiz ve suni açıklamalarından dolayı şiddetle kınıyorum. Bakan Nimet Çubukçu’ya sorum o dur ki; çocuk gerekçesiyle canilerin hakları var da, zevkle tecavüz edilip hunharca öldürülen o masum bebeklerin ya da binlerce mağdurun hakları yok mu? O canileri koruma altına almaktaki hassasiyeti, neden zamanında o bebeklere karşıda göstermedi? Neden değer yargısı, suçlu çocukları korumak da masumları gömmek? Toplumumuzun nasıl bir vahşetle karşı karşıya olduğunu uyarmak maksadıyla gazetelerde yayınlanan bebek cesedinin güya kanını dondurduğunu ifade ediyor ama o bebeğin ailesinin hangi acılar içinde kıvrandığını hissedebiliyor mu? Neden halkla paylaşmaktan çekiniyorlar? Acaba endişesi; çocukların ürkütücü gelecekleri mi, yoksa deşifre olan felaketsi başarısızlığı mı? Ancak SHÇEK’dan sorumlu Devlet Bakanı olduğu dönemdeki o korkunç görüntüler hala hafızalardaki canlılığını sürdürürken, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki görevinde ki bu manzaralar normal değil mi?

Yunus Emre der ki; “İlim, ilim bilmektir. İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmez isen, bu nice okumaktır.”  Kendini bilmek, belli bir bilimin konusu değil, bilimin tamamıdır, yani bilimin ta kendisidir. Kendini bilen insan, sözde gerçeği bulmaya yarayan ve benliği yücelten mantık kurallarını keşfetmekle kalmaz, aynı zamanda ahlâki gidiş kurallarını, yani iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, acı ve mutluluğu, hakkı ve adaleti de bilir. Kendini bilmek demek, aynı zamanda insanın kendi bilgisizliğini, iradesizliğini, hiçliğini ve başarısızlığını anlaması, gerçeği meydana getirebilecek ve gerçeğin kurallarını yerine getirebilecek bir çalışmaya girmek demektir. Kendini bilmek demek, vicdanlı olmak ve başına gelmesini istemediği bir şey için aldığı tedbirleri sorumlu olduğu başkalarında da hissetmek demektir. Kendini bilmek demek, insan veya çocuk hakları gerekçesiyle suçlunun yanında değil mağdurun yanında olmak demektir. Kendini bilmek demek, ADALETLİ olmak demektir. Kendini bilmek demek, Yaratıcısına şükretmek, sadakatle bağlı kalmak, kulluğunu kabul etmek demektir…  

Nasıl bir onur ise; Siirtlilerin şehir adının kötüye çıkabileceği endişesiyle vahşeti örtbas etmeleri, şüphesiz kentsel sapıklığa bir teşvik ve huzurla sindirebilmelerinden dolayı daha korkunç bir eylemdir. Peşi sıra meydana gelen taciz, tecavüz ve cinayetler, işte bu yüzdendir. Merak etmesinler; çocuk pornosundaki sapıklıkta dünya birinci İzmir, ikincisi Ankara ve dördüncüsü İstanbul’un uluslararası namı, ücra köşedeki Siirt’in adını bile dile getirmez. Cinselliği çağ atlamanın bir ödülü gören laik ve çağdaş bir anlayışa sahip olduktan sonra neden dövünelim?    

Başbakan Erdoğan’ın bir yıl sonrada olsa olayın kamuoyuna duyurulmasına tepki göstermesi, ancak bir suçlunun duyabileceği yargıdır. Eğer sorunun yükümlüğünü kendisinde görüyorsa ki hükümet başı olmasından öyle,  susturmak yerine çare üretmesi ve ülkenin nasıl bir felakete sürüklendiğini halkla paylaşarak, el ele bir çözüme gidilmesinde önderlik yapması gerekmez mi?  Ne var ki laik bir düşünce ve putperest bir anlayışa bağlılıkla çıkar yol bulabilmesinin imkânsızlığını ancak örtbas etmekle aşabileceğini zannetmekte, halkla birlikte köklü bir çözüme cesaret edememektedir.  

Zinayı, seksi ve cinselliği meşrulaştıran CHP’nin insan hakları komisyon üyelerince Siirt’teki vahşeti araştırma girişimleri bütünüyle trajikomik bir gösteri, amaçlarının insani ve vicdani değil tamamen siyasi olduğu tartışılmazdır. Planları hükümeti suçlamak ve kolladıkları her fırsatta olduğu gibi tecavüze uğrayıp öldürülen bebeklerin cesetlerinden pirim kazanmaktır. Oysa sapıklıktaki dünya birinciliğimizle ilgili öldürücü bir yaranın üzerine basmamdan şahsıma savaş açan onlar değil midir? Kur’an Kurslarını kapattırıp dini yasaklattıran, zinayı, ahlaksızlığı, Atatürkçü terörü, pornografiyi ve vahiy karşıtlığını destekleyen kendileri değil midir?

Evli insanların zinasını yasaklamak isteyen hükümete şiddetle karşı çıkıp, yasayı yürürlüğe sokturmayan CHP, acaba yasa çıksaydı; Norveç’teki “Özgür Politika Hareketi” adlı siyasi parti gibi protesto edip, kendi kuracakları genelevde zina mı yapacaklardı?

Para karşılığı yapılana fuhuş, zevk karşılığı yapılana da zina dendiği bir uygarlığın üyesiyiz.    

Tarihin en ilginç protesto yöntemlerinden birine imza atmaya hazırlanan Norveç’li parti, fuhuşu yasaklayan yasayı protesto etmek için 60′ı kadın toplam 90 üyesiyle kuracakları genelevlerde çalışmaya başlayacaklarmış. “Büyükelçi” lakaplı üyeler, kurulacak 5 genelevde Mayıs ayından itibaren ücretsiz olarak hizmet vereceklermiş. Amaçlarını sınırsız mutluluğun önüne konan engelleri kaldırmak olduğunu söyleyen parti kurucusu Frank Horn Hartvedt; “İnsanlığa bahşedilmiş en güzel hediye olan ve en temel ihtiyaçlar arasında yer alan cinselliğin bu şekilde kısıtlanmasını kabul etmemiz mümkün değil” açıklamasında bulundu. CHP’de aynı gerekçeyle zinanın suç sayılmasına karşı çıkmamış mıydı?

Acaba o nefretle suçladığımız sapıklarda, paralel duygularla cinselliklerini tatmin edebilmek için ihtiyaçlarını karşılamıyorlar mı?

“Sakın ahlâk kurallarını çiğnemeyin, çünkü öcünü çabuk alır.” Tolstoy

2006’da kaleme ve neticesinde sözde yargılanarak 2009’da ceza aldığım söz konusu yazılarım:

Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıktaki dünya birinciliği…

Ateist Atatürkçü düşüncenin çağdaşlık ve aydınlık hilesi milletimizin korkunç ve ürkünç sonunu hazırlamış, dehşet verici birinciliği dünyada belgelenmiştir. Onuncu Yıl Marşındaki “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan, on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” dizeleri, dünün kurtuluş mücadelesini yapan bağımsız Müslüman Türkiyesi ile günümüzün dinine ve geçmişine küfreden müstemleke laik Türkiyesini anlatmakta, dolayısıyla yetiştirilen gençlerin düşünce, duygu ve eylemlerinin tüm pespayeliği, rezaleti, iğrençliği ve sapkınlığı; elde edilen şampiyonlukla perçinleşmektedir. Bebek ve çocuklara girişilen tecavüzleri merak ederek seyredebilen, ilgi duyabilen ve tatmin olabilen Türklerin kahrettiren sapkınlıkları, bilinmelidir ki milletimizin tamamını lekelemekle kalmayacak, “çok tehlikeli” damgasıyla dünyanın hemen her yerinden dışlanmamıza sebep olacak, çocuklara ve kadınlara yaklaşmaları yasak “kırmızı hat” sürecini de başlatacaktır.

Düşüncesi bile insan kanını dondurup yeryüzünün en tiksindirici bağışlanamaz sapıklığı olan çocuk pornosunda İzmir, İstanbul ve Ankara’nın dünyadaki ilk üç sıralamaları; milletimizi, geçmişte yerle bir olan Lut kavmi gibi birçok topluluktan çok daha kötü bir sonla tarihin utançla anılacak sayfalarına gömecek ve geride tek bir canlı bırakmaksızın acılar içinde yok ederek, ahlak kurallarıyla oynamanın bedelini ödetecektir.

İrtica adına Allah’a ve vahye savaş açıp terör estirerek dini, imanı, vicdanı, merhameti, ahlakı ve erdemliği doğrayan Atatürkçü düşünce derneklerinin, 29 Ekim kutlamaları esnasında dağıtıkları kitapçıklarda İslamiyet’e ve ahlak önderi Peygamberimize ağır hakaretlerde bulunup, “Müslümanlık, Türk ulusunun ulusal duygularını, ulusal heyecanını uyuşturdu, Türkler, Arapların dini olan Müslümanlığı kabul etmeden önce büyük bir ulustu” ifadelerine yer vererek, 83 yıldır sürdürdükleri haçlı propagandaları ve baskılarıyla Allah inancı, sevgisi ve insani değerleri kalplerden sökmüşler, materyalist, zalim ve sapık insanlar türeterek yüzkarası tablonun meydana gelmesinin tek müsebbibi olmuşlardır. Dün Müslüman Türk olmanın ayrıcalığını, güvenini ve onurunu yaşayan milletimiz, günümüzde ise çocuk pornografisinin aşağılayıcı mahcupluğuyla kimsenin yüzüne bakamaz duruma düşmüştür. Sorumlusu kimdir?!?

Kötülüklerin ürediği merkez olan Avrupa ve Amerika’nın enjekte ettiği zehir, kompleksi en dorukta olan Türkiye’yi öyle etkiledi ki, pornografinin en uç ülkesi olan, azgınlıkta, terörizmde ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan 250 milyonluk Amerika dururken, özellikle çocuk pornosu gibi bir felaketle Türkiye öne çıkmış, çağdaş ve aydın sanılan laikliğin ve Atatürkçülüğün nasıl cehennemsi bir yol olduğu kanıtlanmıştır. Söz konusu çocuk pornografisine aşırı eğilim sanal ve fiziki ilgiyi arttırmış, ajan-provokatör yabancıların yanı sıra yerli eğiticiler, bürokratlar, televizyoncu, gazeteci ve yazarların da teşvikiyle asimilasyona uğrayan halkımız, Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldırma” politikasını sosyo-toplum yapısına indirgeyerek, çağdaşlığı ahlaksızlıkla özdeşleştirebilme yanılgısıyla batılılaşmayı ilericilik bellemiş ve vahiyden soyutlanmanın felaketsel yanlışıyla bugünlere gelinmiştir.   

Eğitim veya devlet kurumlarında görev yapan itibarlı mevki sahiplilerin dokunulmazlıkları ya da çeşitli hilelerle kurtuluşları söz konusu sapıklıkları yaygınlaştırmıştır. TRT eski Genel Müdür yardımcısı ve halen TRT’de başuzman olarak görev yapabilen Serpil Akıllıoğlu adlı sapığın kişisel bilgisarayında 3 binin üzerinde çocuk pornosu fotoğrafı bulunmuş ve suçu, oğlu Kerem Akıllıoğlu üstlenerek aklanması sağlanmıştı. Üstelik bu sapık, çocuk kitapları ve oyunları yazıyor, çeşitli televizyonlara çocuk programları hazırlıyor. Görüleceği üzere; çocukların eğitimine katkıda bulunacak bir alanda uzmanlaşmış bir ismin şehvetsel sapkınlığı ve rantsal emeli, tehlikenin vahametini gözler önüne sermektedir. Artık öyle bir durumdayız ki, çocuğumuzu bırakın bir yabancıya, neredeyse bir akrabamıza, hatta kardeşimize bile emanet edemeyecek korku ve tedirginliği yaşıyoruz.  

Dünyada bir eşine daha rastlanılmayan ilkin gerçekleştiği laik Türkiye’nin gâvur referanslı İzmir’in de 17 aylık bebeğe üç adamın defalarca tecavüz etmesiyle kıyamet çağrılmış ve dünya, zanlarınca Müslüman olduğu düşündükleri Türkiye’deki böylesi bir caniliğe hayret etmiştir. Oysa Türkiye Müslüman değil, Allah’ı ve İslam’ı reddeden laik ve Atatürkçü devletin egemen olduğu bir ülkedir. Diyanet İşleri Başkanı Papa Ali Bardakoğlu’nun; Allah’ın vahiysel ve tek dini İslam’ı Kemalist cumhuriyetin temel ilkeleri olan laiklik ve Atatürkçülük ile batılı çağdaş dünyanın değerlerine oturtan akıldışı küfürsel yaklaşımı, zaten İslam’ın değil, sadece adının kaynak alındığı Protestanlaştırılmış putperest bir anlayışın hüküm sürdüğünü ortaya koymaktadır. Onun için, bu gidişatın sorumlusu doğrudan laik rejimin laik eğitimi ve sosyal düzeneğidir.

Yetkililerin, 17 aylık bebeğe yapılan ağır tecavüzü ve kurtulamayacakları kara lekeyi bertaraf edebilmek için, doktorların verdikleri tecavüz raporunu, adli tıp kurumuna değiştirterek olayın tecavüz değil, yabancı bir cisimle darp edildiği girişimleri gerçeği asla örtbas edemeyecek, ne fail canavarlara fayda sağlayacak ne de devletin ahlakı yozlaştıran dinsiz politikalarını aklayabilecektir. Gerçi bu tür manipülasyonlar ve aflarla “insan hakları adına (!)” idamlık suçlular salıverilip cürümler meşrulaştırılmıyor mu? Bunlar daha en iyi günlerimiz. Kabul edilmiş bir yanlışlığın kazanılmış bir zehir olarak kundaktaki bebek, sokaktaki hayvan, tarladaki bitki, denizdeki balıklar dâhil herkes ve her şeyi kuşatacağı gün, inanılmayan o ahıret hayatının başlayacağı gün olacak, gerek yasaların yardımıyla, gerekse yakalanmamalarıyla sevinenler, o gün kaçıp saklanacak, sığınıp yardım isteyecek hiçbir arka bulamayacak, ne paraları, ne güçleri ne de yararlandıkları yasasal boşluklar hiçbir işe yaramayacaktır. İşlenen her suçun ve canı yanan her bireyin sorumlusunun devlet olduğu bilinciyle hesap sorulabilinirse, belki aydınlığa çıkılabilme umudu doğar. 

Çocuk pornografisinde bir buçuk ay önce Türkiye, bölge sıralamasında, Güney Afrika ve Rusya’dan sonra üçüncü sırada bulunurken, şu anda Rusya’yı da geride bırakarak ilk sıraya yerleşmesinin şerefini mi, yoksa ayıbını mı yaşıyor bilemiyorum. Çünkü bizi yerin dibine geçirip insan olmaktan çıkaran o kadar çok utancı bir zafer edasıyla bağrımıza basarak övündük ki, herhalde birinciliğimizden dolayı bunu da geri çevirmeyiz.

Yegâne varlık sebepleri tamamen İslam’ı elimine etmek olan Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Dernekleri gibi Batı dayanaklı Kemalist örgütler, AB ve ABD’den her yıl milyonlarca euro ve dolar hibe almakta, eğitim adına yetiştirdikleri gençlerimizi kanıtlandığı üzere dinsizleştirerek ve ahlaksızlaştırarak dünyada ses getirmenin ve lider olabilmenin gurunu paylaşmakta, efendileri haçlılardan çok daha büyük destek ve yardımlar alarak Türkiye’yi bitirmektedirler. Düşünce ve bilimde hiçbir gelişime, yeniliğe ve keşfe imza atamayanların ortaya koydukları içi boş argümanların sonuçlarını hep birlikte zillet içinde yaşıyor, neredeyse T.C. vatandaşı olmanın hicabı içinde kimliğimizi gizleyerek, peçe ile gezmeyi bile düşünüyoruz.

Atatürkçü Düşünce Derneği, Cumhuriyet Gazetesi, Kanaltürk, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Hacı Bektaş Derneği, KESK, Hüseyin Gazi Derneği gibi sivil toplum örgütleri, Emekli subay ve astsubay dernekleri ile SHP ve CHP’nin Ankara’da düzenledikleri “Cumhuriyet için halk yürüyüşü” mitinginin amacı, İslam’a, Müslüman Türkiye Milletine, erdemliğe ve bağımsızlığa karşı bir tertipti. Haftalardır sürdürdükleri kampanyalara rağmen sadece 7-8 bin zihinleri ve kalpleri iğfal edilmiş küçük bir grubu toplayarak Allah’ın şeriatına (Kur’an’a) küfrettirip tehdit savurmaları ve meydan okumaları, neden çocuk pornolarının, tecavüzlerin, inanılmaz suçların ve şiddetin arttığına açık delildir. Türk halkını işgal eden bu bir avuç yaratık, kaderin tayin ettiği gün hak ettikleri karşılığı bulacak ve yaşana gelen sapıklıklar, ayırımcılıklar, düşmanlıklar, haksızlık ve adaletsizler sona erip, eski güce, ahlaka ve onura mutlaka kavuşulacaktır. Söz konusu ihanet mitinginde, “Türban irtica bayrağıdır” pankartları açarak, vatanları uğruna canlarını veren şehitlerin ana, eş ve bacılarının türbanlarını dahi çirkefçe aşağılayabilen hainler, karanlığa, bölünmeye ve ahlaksızlığa mahkûm ettikleri Türkiye’yi kurtaracaklarını öne sürerek, şeytanın misyonunu sürdürmüşlerdir. Acaba Atatürk’ün huzuruna çıktıklarında, eserleri olan çocuk pornosundaki dünya birinciliklerini kıvançla anıtkabir özel defterine kaydettiler mi? 

“ —Ayetlerim size okunurken, onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?

   —Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.

   —Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.

   —Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın artık.

   —Zira kullarımdan bir zümre, “Rabbimiz! Biz ima ettik; öyleyse bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin” demişlerdi.

—İşte siz onları alaya aldınız; sonunda bu davranışınız size beni yâd etmeği unutturdu; çünkü siz onlara gülüyordunuz.

   —Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erdiler.

   —(Allah inkârcılara) ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar.

   —‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor.’ derler.

   —Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!

   —Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Mü’minun 105-115  

“(Resul’üm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar.  Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” Hac. 47

 
 

Sapıklıkta dünya birincisi İzmir milletvekillerinden “NOKHABER”i kapattırma girişimi…    

CHP’nin İzmir milletvekili Erdal Karademir, laik Cumhuriyeti tehdit ettiğim, onun ilkelerine ve Atatürk’e saldırarak küfür ve hakaret yaptığım gerekçesiyle “nokhaber”’in kapatılmasıyla ilgili 09.11.2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yazılı başvuruda bulunarak, Başbakan R.Tayip Erdoğan’ı göreve çağırmıştır. Olmayan bir Cumhuriyete ve ölü bir insana saldırabilmemin imkânsızlığını dahi muhakeme etmekten aciz milletvekili ve partisi, her zamanki manipülasyonlarıyla düzmece iftiralarda bulunmuş, işgal ederek sömürdükleri milletimizin gerçekleri öğrenmemesi adına beni susturmaya kalkışmışlardır. Oysa ne onların, ne de uzantılarının sesimi kesmeye güçleri yetmeyeceği gibi, müstebit monarşinin yıkılıp Cumhuriyetin tüm kural ve kurumlarıyla egemen olmasının da önüne geçemeyeceklerdir. PKK mı daha tehlikeli, CHP mi?

Var olma amacı vahyi yok edip Kemalizm’i hâkim kılmak olan CHP, devletin totaliter güçlerini arkasına alarak Müslümanları gerek baskı, tehdit ve yasaklarla sindirip elimine etmeye, gerekse zaman içinde asimilasyona uğratarak kimliğini değiştirme gayreti içinde olmuş ve verilen tavizlerden dolayı da maalesef muvaffak olabilmişlerdir. Dünün cennetsi Türkiye’si ile bugünün cehennemsi Türkiye’sinin ürkütücü manzarası, şüphesiz herhangi bir tartışmaya mahal bırakmamaktadır. CHP’nin kurulduğundan itibaren milletin diniyle uğraşmaktan öte hiçbir tasa taşımadığı, bütünlüğü ve kalkınmayı gereksindirecek bir siyaset geliştirmediği, hem sosyal, hem ekonomik, hem siyasi, hem de askeri açıdan ülkeyi putperest ilk çağ karanlığına mahkûm ettiği, Müslümanlara karşı barbar hıristiyan ve yahudilerin yanında yer alarak gizli ve aşikâr desteğini sürdürdüğü, her şart ve koşulda laikliğe ve Atatürkçülüğe sığınarak vahye düşman kesildiği, halkın yaşam, düşünce, inanç ve ibadet özgürlüklerine tavır alarak zulmettiği, kamu alanı gibi bir ayırımcılıkla bölücülük yaptığı, özellikle Müslüman kadınların kılık ve kıyafetlerinden dolayı eğitim ve çalışma hayatından dışladığı, dindarları irticacı diye fişleyip devlet kademelerinde çalıştırmadığı, laik ve Kemalist olmayanlara hayat ve iktidar hakkı tanımadığı, din ve vatanları uğruna şehid olan atalarımızın geriye bıraktıkları yetimlerin hakkını gasp ederek pervasızca boğazlarından geçirdikleri asla unutulmamalıdır.

Bir taraftan halkın açlığını ve yoksulluğunu istismar edip hayat koşullarının çekilmezliğine muhalefet ederlerken, diğer taraftan saltanat sürdürdükleri o eşsiz muhteşem sarayları inşa ederek ve inanılmaz israflara girişerek keyiflerini çıkartabilmektedirler. Halk her açıdan inlerken, onlar da her açıdan nimetlerden istifade etmekte ve tüketene kadar hortumlamaktadırlar. Daha muhalefetteyken halkını sömüren, halk ile arasında namütenahi uçurumlar bırakan CHP’nin, iktidara geldikten sonra sürdürmeyi hedeflediği derebeyliği gözlemlenmelidir. Çünkü onlar, devletin soylu sahipleri ve Atatürk’ün dokunulmaz veliahtlarıdır. Bunlar bir yana; Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek’in, sahip olduklarını kendilerine layık gören halkını bile “mazoşistlikle” aşağılayarak eziyeti reva sayan tüyler ürpertici açıklaması, CHP despotizminin devam ettiğine açık bir delildir. Onlara göre halk bir hiçtir ve sahip oldukları her şeyi kurtarıcıları Atatürk bağışlamıştır. Nede olsa varlıklarının yegâne sebebi o değil midir? O olmasaydı Türkiye var olabilir, yiyip içilebilir, dolaşılabilir, nefes alınabilir, hatta ezan okunabilinir miydi? Ne acıdır ki ezandan da rahatsız olmaktadırlar.   

CHP İzmir Milletvekili Bülent Baratalı, ezanın mikrofondan okunmamasını isteyerek, mikrofonla okunan ezanın kulakları tırmaladığını ve uykularını kaçırdıklarını söyleyebilecek kadar dine, millete ve ezanlar susmasın diye cephede şehit olmuş ve olmaya devam eden Mehmetçiğe, hatta Atatürk’e de düşmandırlar. Yıllardır çan sesine hasret kalan CHP’lilerin iktidar özlemlerinin içinde ezanı kesmek olduğu da ifadelerinden anlaşılmaktadır. Geçmişte yapmadılar mı? Cenazeleri kaldıracak bir imamın bulunamadığı o devirler ne çabuk unutuldu.

Tarihi acı, dehşet, cinayet, kan, gözyaşı, zulüm ve katliamla dolu CHP’nin Müslüman Türk milletine verdiği ve vermeye devam ettiği zararı en azılı düşmanlarımız bile başaramamıştır. Müslüman olan herkes, CHP’nin potansiyel ve amansız bir hasmıdır. İsrail bombaları altında kavrularak parçalanan o masum çocuklara dahi şefkat göstermeyip merhamet etmeyerek şeytan İsrail’e destek çıkabilen bir CHP’nin vicdanından bahsedilebilinir mi? İslam’a, İslami tüm değer ve argümanlara tahammül edemeyerek her fırsatta karşı koymaları haçlı zihniyetlerinin bir neticesidir.    

Aslında CHP İzmir milletvekili Erdal Karademir gibi bir kifayetsize cevap vermem bir seviyesizlik olsa da, okuyucuma saygımdan ötürü iddialarını yanıtlayacağım. İddiaya konu olan Balat’taki büyük bir bölümü zaten kullanılmaz halde ve depremden hasar görerek her an yıkılabilecek tehlikede olan söz konusu kâgir binanın bir bölümü ansızın çökmesi ve gece yarısı tetikte bekleyen Hürriyet Gazetesi muhabiri ve CHP’li işbirlikçilerinin hazırladıkları komployla süratle suç duyurusunda bulunmaları, aslında gerçeği aydınlatmaktadır. Ki zaten o binanın ve arkasındaki binalarımın da imarı mevcut olup, ihtiyacım olmadığından inşaata kalkışmamış, başta Rum Patrikhanesi olmak üzere birçok müşterisi bulunmasına rağmen satmamış ve aradan 7 yıl geçtiği halde, iddia ettikleri gibi ne bir yapılanmaya girişmiş, ne de tek bir çivi çakmışımdır. Düzenledikleri yalanları ve sabotajları geri tepmiş, dolayısıyla hakkımda ne polislikçe, ne savcılıkça, ne de Kültür ve Tabiat Varlıklarınca tek bir soruşturma açılmış ve ifademe dahi başvurulmamıştır. Tüm çirkinliklerini ve azgın emellerini politikanın iğrenç çıkarlarına bağlamış olan Hürriyet Gazetesi ve CHP’li dernek yöneticileri, odaklandıkları pis menfaatleri için kamuoyunu yanıltmaya çalışmış ama gerçek aynı anda ortaya çıkmıştır. İşte, tıpkı mezar soyguncusu nebbaşlar gibi yıkık bir binadan politik rant elde etmeye kalkışan Hürriyet Gazetesi ve CHP’nin sinsi ve iğrenç yüzleri. 

Türk-İsrail dostluk grubunun vazgeçilmez üyesi ve yılmaz savunucusu Erdal Karademir, TSE’nin helal gıda standardı ile ilgili başlattığı çalışmalara büyük tepki göstermiş ve Hırsitiyanların (Hıristiyan forum.com) internet sitesinde düzenledikleri, “Hıristiyanlar, Türkiye’de et ürünleri yiyebilecek mi?” formuna katılarak, “İslami usullere göre gıda tüketimine ilişkin standardın TSE tarafından uygulamaya konulması, şeriat hükümlerinin devlet eliyle uygulanması anlamına gelmekte midir? Ekonomide ortaya çıkacak helal gıda satan işletmeler ve diğer işletmeler ayrımı, Anayasa’nın eşitlik ilkesine uygun mudur?” görüşlerine yer verip, nasıl azılı bir İslam ve besmele düşmanı olduklarını kanıtlamıştır. Sadece besmeleyle, yani Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların helal etini şeriata vurgu yaparak karşı çıkan ateist-hıristiyan karması Kemalist Karademir, domuz gibi leşleri yemeye alışık hıristiyanların yanında yer alarak, 70 milyonluk Müslüman milletinin temiz ve helal yiyeceğine savaş açabilmiştir. Oysa biz, 9. Eylül.1922’de düşmanları İzmir’de denize dökmemiş miydik? Öyleyse bunlar kim?!? 

Dalgalı bir denizde sallanan yolcular misali Türkiye, CHP gibi haçlıların abartı ve saldırılarından etkilense de, Türkiye Müslüman’dır ve inşallah Müslüman kalacaktır.

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar daha şaşkın haldedirler.” Furkan. 44

İNTERNET YAYINCILIĞI YOLUYLA CUMHURİYETE VE ATATÜRK’E SALDIRMANIN HAFİFLİĞİ  
 

T.B.M.M.
CUMHURİYET HALK PARTİSİ
Grup Başkanlığı
Tarih : 09.11.2006
Sayı :15608

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Aşağıdaki sorularımın Başbakan sayın R. Tayip ERDOĞAN tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını arz ederim. 09.11.2006

Erdal KARADEMİR
İzmir Milletvekili

Bilindiği üzere, son yıllarda içeriden ve dışarıdan Laik Türkiye Cumhuriyetine ve onun büyük önderi Mustafa Kemal ATATÜRK’ e saldırılar artmış, küfre varan bu saldırılar ve organizasyonlar laik Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit eder noktaya ulaşmıştır.

Son yıllarda, lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu faaliyetlerin, yoğun olarak internet yayıncılığını kullandıkları görülmektedir.

Bu sitelerden biri, Mehmet Ali Şadoğlu adlı kişinin yönetiminde internet yayıncılığı yapan ve yayın politikasını Türkiye Cumhuriyeti’ ne, onun ilkelerine ve ulu önder ATATÜRK’ e küfür ve hakaret üzerine kuran, NOKHABER adlı sitedir. Bu sitenin, 6 Kasım 2006 tarihinde, “Laik ve Kemalist Türkiye’nin sapıklıktaki dünya birinciliği” başlığı ile verdiği haber, Cumhuriyet ilkelerine saldırının hangi noktaya geldiğini göstermesi açısından bir iğrençliği sergilemektedir.

Bırakınız bir Türk vatandaşını, dünyadaki hiçbir kişinin dahi kabul edemeyeceği ithamlarda bulunan internet sitesi, ülkemizde, Cumhuriyetin temel ilkelerini savunan Atatürkçü dernek, vakıf, gazete ve televizyonları da hedef göstermektedir.

10 Nisan 2000, Pazartesi günlü Hürriyet Gazetesinde yer alan, bir haberde, sahsınızın da, o tarihte üyesi bulunduğu “FP’nin, Fatih Belediye Meclis Üyesi Nihat Şadoğlu’nun amca oğlu Mehmet Ali Şadoğlu’nun, Balat ve Fener Kentsel Rehabilitasyon Projesi kapsamında bulunan, semtin en büyük tarihi eserlerinden biri olan binayı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nu devre dışı bırakmak amacı ile yıkımına bilerek sebebiyet verdiği ve rant sağladığı” yer almıştır.

Bu bilgiler ışığında;

1- Başta ülke bütünlüğü olmak üzere, Cumhuriyet ilke ve devrimlerini ve ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ü hedef alan yıkıcı ve yaralayıcı yalan ithamlara, toplumun huzurunu ve ulusal dayanışmayı ortadan kaldırmayı amaçlayan bu kişi ve organizasyonlara karşı AKP hükümeti olarak ne tür önlemler almaktasınız?
2- Laik Cumhuriyete ve ATATÜRK’e küfür eden söz konusu site hangi tarihten bu yana, internet yayıncılığını sürdürmektedir?
3- Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerin önlenmesi için yürürlükteki tüze yeterli midir? Değil ise, ülke bütünlüğüne zarar veren bu faaliyetlerin önlenmesi bağlamında yasal düzenleme hükümetinizce niçin getirilmemiştir?
4- Bu ve benzer yayınlar hakkında, TCK’da, bilişim suçları kapsamında bir işlem başlatılmış mıdır? Adı geçen sitenin yargıya intikal ettirilmesine ilişkin, bir girişiminiz olacak mıdır?
5- Atatürk’e, Cumhuriyete ve onun ilkelerine küfreden sitenin sahibi Mehmet Ali Şadoğlu’nun, rant sağlamak amacıyla, Balat ve Fener Kentsel Rehabilitasyon Projesi kapsamındaki tarihi yapının yıkılmasına neden olan Mehmet Ali Şadoğlu’ ile bir ilgisi var mıdır?

 

CHP anayasası mutlaka delinmelidir…

Çakma namı Türkiye Cumhuriyeti ve anayasası olan CHP devleti ve anayasasının halk tarafından çizilmesine sayılı günler kaldı. Bundan böyle diktatörlüğün bürokratik silahlı ve cübbeli şövalye ve yandaş örgütlerini ismen anmayı “elebaşı” ‘yı gölgelendirdiği gerekçesiyle; her yıkıcı, isyancı ve bölücü bozgunculuğun, provokasyonun ve terörün merkezi CHP olduğu gerçeğini vurgulayacağım. Türkiye Halkının azılı tek kalleşi vardır, o’da kargaşa, fitne ve tahrikin odağı CHP’dir…

Öylesine şeytani bir politika izler ve üsluba bürünürler ki, önce kışkırtır sonra geri çekilerek muhatabını yasa ve kamuoyu önünde suçlu çıkarırlar. Hoşgörüsüz, uzlaşmasız, samimiyetsiz ve vicdansız olup, her türlü iyi niyet, müsamaha ve toleranstan uzak bir uyuşmazlık içinde halkın koruyucu efendileri sıfatıyla diz çöktürmedeki despotlukları, hayatta kalabilmelerinin besin kaynağıdır. Dolayısıyla CHP gibi bir kalleşi, akli ve bağlaşabilir bir pakt tarafı sanıp işbirliğine girişileceğine, en azılı mert bir düşmanla masaya oturmak çok daha ehvendir. Acımasız amaçları uğruna komita yandaşlarını dahi katletmeleri, ne kadar insafsız bir barbar olduklarını kanıtlamaya yeterlidir. Sırf Ak Partiyi ve Müslümanları suçlatabilmek adına Danıştay saldırısını tertipleyip, akabinde “ikinci Kubilay Vakası” kışkırtmasıyla savaş çığırtkanlığı yaparak Cumhurbaşkanı, hükümet, İslam ve Müslüman halkın aleyhine saldırmaları, başka bir delile gerek bırakmamaktadır.

Öyle ki, CHP militanlarından Danıştay eski Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın saldırı anındaki Müslümanları suçlayıcı açıklamaları, hatırlayacağınız üzere saldırıya muhatap üyelerce yalanlanmıştı. Dolayısıyla saldırı öncesi kurguladığı senaryo ile saldırının bizzat içinde olduğu tartışılmaz olan Çölaşan, gerek saldırganlara yardım ve yataklık etmesi, gerek kasetteki görüntülerin silmesi ve gerekse delillerin karartılmasındaki rolüyle asıl sorumlu ve hesap vermesi gereken laik hatundur. Diasporanın sözcüsü Baykal, ihanetlerin deşifre olmaması ve dosyanın kapatılabilmesi için Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığını üstlenip baskı kurmasının altında yatan gerçek, varlığını besleyen kan emicilerin ortaya çıkmalarını engellemek ve tutuklananların özgür bırakılıp diktatörlüklerini sürdürebilmektir. Çünkü onlarsız CHP, damarları kesilip kansızlıktan mevtalaşmış bir CHP’dir.     

CHP ile tartışan ve çözüm bulabilme umuduyla anlaşabileceğini sanan iktidar sözcüleri ya ahmak ya da CHP burjuvazisinin kompleksinden sıyrılamamış olmanın ezikliğiyle özgüvenden yoksun olmalarının farkında değillerdir. Onlarla herhangi bir ittifak amaçla müzakere etmek yerine duvarla konuşmak, en azından aksiseda doğuracağından bir karşılık bulunabilecektir.            

1923’de yapılan anayasa başta olmak üzere 1924,1961 ve 1982 anayasaları CHP ilkeleri temel alınarak ve kayıtsız bağlılık gösterilerek dayatılmış; darbeler, muhtıralar, mitingler ve bilumum kargaşalar, CHP Diktatörlüğünün halel görmemesi adına eyleme dönüştürülüp, başkaldırılar ve ihanetsi planlar, diasporanın ikbali için meşrulaşmıştır. Unutmayınız ki Türkiye gibi farklı din, inanç, ideoloji ve ırkları içinde barındıran bir ülkenin konjonktürü açısından tarafsız olma hassasiyetini idrak edememiş Genelkurmay ve Yüksek Yargı’nın militarist taraftarlıkları, birlik ve beraberliği bozan, bölücülüğü tetikleyen, adaleti ve vicdanı doğrayan bir felaket olmaya devam etmektedir.  

Her siyasi parti CHP anayasasının kurallarını kabul ettikten sonra legalliğe kavuşmakta, meclis, hükümet ve bürokrasi, olmazsa olmaz bir zorlamayla CHP egemenliği altında varlıklarını sürdürmektedirler. 1980 darbesinde dokunulmaz olan CHP; her ne kadar kapatılmış ise de ilkelerinden asla taviz verilmemiş, iktidara gelemeyip Müslüman Halkı bütünüyle Atatürkçüleştirememenin ve şahsi çıkarlarını öne çıkararak düzen lehine başarı kaydedememelerinin sonucu diktatörlüğün askeri kanadınca cezalandırılmışlardır.       

Ne var ki ısrar ve inatla CHP anayasasını koruma ve muhafaza edebilmek için akıl dışı gerekçeler ve Bizanssı Ak Parti düşmanlığıyla arka çıkan MHP, BDP, DSP ve bağımsız milletvekillerinin nasıl bir ihanet ve pespaye içinde oldukları milletimizin dikkatinden kaçmamaktadır. Özellikle namussuzların, hainlerin, katillerin, sapıkların, teröristlerin, gaspçıların ve hortumcuların kurtarıcı anası Rahşan Ecevit’in suçlu affıyla masum milletimizin huzur ve güvenini tehdit eden vicdansızlığı unutulmamış, dolayısıyla Anayasa Değişiklik paketine karşı çıkması ve yargıca durdurulmasında ki rolü şaşırtmamıştır. Milletvekillerine ültimatomlar yağdırarak CHP’ye destek verme direktifine itaat edenlerin milletin vekilliğini reddedip halk düşmanı Rahşan Ecevit’in vekilliğini sindirebilmeleri, onursuz bir kuklalık değil de nedir? Ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin bataklığına düşüp şövalyelerine boyun eğen DYP ve ANAP’ın nasıl boğulduklarını da hatırlatmakta yarar görüyorum. Buna rağmen ders almamışlar, çok daha kötü bir lanetle Hüsamettin Cindoruk adlı bunak bir mumyanın liderliğinde birleşebilmişlerdir.  

Kimin vekilleridirler, kendilerini CHP ya da Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri mi yoksa halk mı seçmiştir? Benliksi hırs, ideolojik saplantı, kişisel, partizan ve rejimsel kaygılarından millet egemenliğine set çekebilecek kadar akıl ve vicdandan yoksun vekillerin nasıl ayıklanarak seçilebildiklerini mantıken kavrayamamış isem de, vahyen çözüme ulaştığımı ifade etmek isterim.

Eski Sovyetler Birliğindeki propaganda ve siyasetle ilgili devlete hükmeden politbüro misali Türkiye’nin ordusu ve yargısıyla devleti çekip çeviren CHP Diasporası, diktatörlüğünün yıkılabileceği korkusuyla şeytanın dahi düşünemeyeceği entrikalara, tehditlere, tahriklere, komplolara ve kumpaslara başvurarak, gerek devletin oligarşik güçlerini isyana ve hukuksuzluğa teşvik etmekte, gerek iğfal edilmiş zayıfları teröre kışkırtmakta, gerek muhalefet parti ve bağımsızlar üzerinde Ak Parti baskısı kurarak milliyetçi, demokrasi ve irtica argümanlarını güdümleyerek halk iradesi aleyhine bileylemekte, gerekse hükümete gözdağı verip halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını istismar etmek ve duygularını sömürmek suretiyle usta bir hilekârlıkla hedef şaşırtmaya, böylece despot krallığını sürdürmeye çalışmaktadır.

Atatürkçü Diasporanın politik lideri Deniz Baykal; ”AKP kendi anayasasını yapıyor. Bizim anayasamız TC Anayasası’dır. Şimdi AKP, RTE Anayasası yapıyor” açıklaması, belki muhakemesiz ve peşin hükümlü birilerini ikna edebilir ama var olan totaliter ideolojik anayasanın TC değil CHP anayasası olduğu gerçeği kabullenildiğinde, çırpınışının altında yatan gizli niyette açıklığa kavuşmuş olacak, ardına takılanların pişmanlıkları ve tövbeleri asla fayda sağlamayacaktır.

Her ne kadar fikri ve inançsı ayrılığımız olsa da BDP milletvekili Ufuk Uras’ın hiçbir çıkar düşünmeksizin, “Paketin 330′un altında kalması, Ergenekon’un zaferi olur” duruşu, bağımsız seçildiği milletvekilliğine nasıl layık olduğunu ve seçmenlerinin de tercihlerindeki isabetini ortaya koymaktadır. Ancak diğer BDP milletvekillerinin bir taraftan CHP Diktatörya’sından şikâyet edip eşit hak, tarafsız yargı, bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi nutukları atarken, diğer taraftan ezici statükoyu devam ettirici tavır sergilemeleri, halkına ve ölümüne savundukları mücadelelerine apaçık bir ihanettir. Ayrıca nasıl kör ve vicdansız bir yargı içindeler ise, Müslüman olmalarından ötürü Kürtleri katleden ve diri diri yakan Ermeni çetelerinden özür dileyebilecek kadar muhakemelerini yitirmiş Kürt kökenli BDP vekillerinin hıyanetsi tavırlarını da fıtratsal mühürlüklerine yorumluyorum. Nede olsa sadece ırkını düşünen kafatasçı ve vahiy düşmanıdırlar…  

Şüphesiz söz konusu kısmi Anayasa Değişiklik paketi yeterli olmayıp, hiç kimsenin dilediği bir özgürlüğü, hakkı ve adaleti kapsamamaktadır. Fakat 80 yıldır ucuna dahi dokunulmasına fırsat verilmeyen CHP anayasasının ısırılarak, oligarşik güçlerin etkilerinin zayıflatılması bile gelecek adına kaçınılmaz bir umuttur. Yoksa hem kitaplarımda hem de yazılarımda ifade ettiğim gibi Ak Parti’nin içte ve dışta yürüttüğü politikaların büyük bir çoğunluğuna katılmıyor, ABD’nin Irak’ı işgalindeki teşvikinden dolayı Başbakan Erdoğan’ı affedemiyorum. Hedef Ak Parti değil CHP olmalıdır. Çünkü Ak Parti de diğer partiler gibi CHP sultasının bir figüranıdır.  

MHP, mühürlü şeytan misali öyle lanetlenmiş ki, şehit yakınlarına sağlanan ayrıcalığa ve ülkücülerin zulme uğrayıp işkenceler altında inim inim inledikleri 1980 ihtilalının sorgulanmasına dahi ret oyu kullanmayı sindirebilmişlerdir. Ak Parti paranoyasıyla kendini var eden doktrinlerine ve değerlerine kıyabilen MHP, artık CHP Diasporasının taşeronu olmaktan öte halk lehine hiçbir çözüme yanaşmamakta, tedavisi imkânsız bir Ak Parti sendromu yaşamalarından, canlarını feda eden ülkücüleri CHP’nin esaretine peşkeş çekebilmektedirler. Ne var ki eceli gelen azgınların gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri duyarsız olur…

Milletvekilleri, partilileri ve seçmenlerini manipüle eden Devlet Bahçeli ve lafebesi soytarıları, güya Yüce Divan’a götüreceklerini iddia ettikleri Başbakan Erdoğan’ın kendini kurtarabilmek adına yargıda reforma gittiğini ve kendini aklayabilmek için adamlarını yerleştirme niyeti taşıdığı mazeretiyle Anayasa Değişikliğine karşı çıkma inatları; doğrudan Abdullah Öcalan’ı idamdan kurtarmalarını hatıra getirmektedir. İktidara gelmeden önce Apo ile ilgili halkı kandırdığı söylemleri anımsadığımızda, sadece bir fırsatçının ya da bir yalancının absürt taahhütlerinden ibaret bir taktik olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca “yargıyı ele geçirmek ve kendi adamı” ne demek? Ak Parti ya da halk, devletin düşmanı yahut işgal güçleri mi ki ele geçirme gibi alçak ve ayrılıkçı bir hezeyanda bulunabiliniyor? Eğer yargı üyeleri; adaletle hükmetmek ve tarafsızca karar vermek yerine birilerinin adamlığı ve ideolojileriyle yönlendiriliyorlar ise, zulmü başka yerde aramaya gerek yoktur. Zaten yapılmayı düşünülen değişiklik, CHP Diktatörya’sına sadık yargıyı ve yasaları ıslah etmek değil mi?Kötü yasalar, zulmün en berbat şeklidir.” Burke    

Milleti aptal ve sinik yığınlar addederek güya prangadan kurtardıkları kulları sanacak kadar kendilerini dev aynasında, hatta tanrı gören CHP ve şövalyeleri; alışageldikleri şirret cüretkârlıklarıyla halkı sindirebileceklerini yahut hitap cambazlıklarıyla etkileyebileceklerini düşünmektedirler. Oysa milletin gözü açılmış, üç-beş lafa ve kuru tehditlere pabuç bırakmayacak cesaret ve muhakeme yetisine kavuşmuş olduklarını gözlemleyemeyecek kadar gafildirler.     

Anayasa Mahkemesiyle halkı tehdit edip iradesel kararını engellemeye çalışan CHP DİASPOROSU, bundan böyle milletimizin sessiz kalmayacağını ciddi bir sorgulamayla idrak etmelidir. Aslında referandumu iptal edebilecek bir yargı kararı, CHP Diktatörlüğü’nün ikrarına ve Türkiye’nin cumhuriyetle değil oligarşiyle yönetildiğini alenileştirip, değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez buyurgan maddeler dâhil Anayasanın kökten değişimine zemin hazırlayacaktır.

Artık zaman, hep birlikte CHP Burjuvazi’sine son verme zamanıdır. Parti çıkarları, partizan sadakat, lidere bağlılık, oy endişesi ve gelecek kaygıları gözetilmeksizin millet lehine yekvücut olma zamanıdır. Milletin vereceği karardan ürküp kaçanların milletle ne denli özdeşleştiği, sinsi bir kalleş ve hain olduğu ortadadır. CHP’nin halkın bir partisi olmadığı, şimdiden hazırlığını yaptığı Anayasa Mahkemesine başvurabilme arayışıyla tartışılmazdır. Değişikliğe karşı çıkabilir ve reformdan yana olmayabilirsiniz. Ama sizi seçip o makamlara getiren halkın görüşüne ve iradesine saygınız var ise, vereceği kararı engelleyecek bir beklentinin içinde olamazsınız. Eğer 11 kişilik yargı heyeti, yetmiş beş milyonluk millet adına karar verme yetkisini sindirebiliyorsa; zaten konuşulacak ve tartışılacak bir şey yok demektir.

Sizlere güvenerek seçen milletin vekili olunuz, arkadan hançerleyen kalleşleri değil. Kararı CHP ya da Anayasa Mahkemesi’ne verdirmeyin. Çünkü sizi seçip meclise taşıyanın CHP ve yüksek yargının olmadığını hatırlayın. Aksi takdirde yaftalanacağınız ihanetten ne şahsınız ne eş, çocuk, kardeş ve ebeveynleriniz ne de seçmenleriniz kurtulabilecektir.

Yargıdaki ideolojik kararlar, adaleti lağveden kayırmalar, hukuku paçavraya çeviren yorumlar, halkına katliam ve zincirlerle tutsaklığı planlayan onca darbe ve terörist girişimler hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Halkının dinine, ırkına, temel hak ve hürriyetlerine, inanç ve düşüncelerine amansız hasım bir diktatörlüğü desteklemeyi; vekilliğiniz ve insanlığınızla bağdaştırabilecek misiniz? İyilik yapmayı bilmiyorsanız en azından kötülük yapmayınız…

“Şahsiyeti olmayanın hiçbir şeyi yoktur.” N.F.Kısakürek

Bilmelisiniz ki CHP Diasporasının yanında Ermeni Diasporası bir balondur…

CHP’nin din ve namus karşıtı bir burjuva partisi olduğu, Atatürk’ün Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” direktifiyle açık olup, bugün yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan şikâyet edenlere CHP’nin savaştan çıkan milletimizi nasıl sefalete mahkûm edip varlıklarını zimmetlerine geçirdiklerini öğrenmelerinde fayda görüyorum.

Aptal olmasalardı Apo’ya diz çökerler miydi?

ETÖ ile PKK’nın müşterek güç birliği mecliste de sürdürülerek, terörist örgütlerin politik temsilcileri CHP ve BDP’nin Anayasa Değişiklik paketine karşı sağladıkları ittifak, BDP’nin sonu olmuştur.  BDP için fevkalade hayati önem taşıyan 8. maddedeki “Parti Kapatma” ile ilgili değişikliğe Başbakan Erdoğan, akılları durduracak tarihsel bir çalım atarak, BDP’yi kalbinden vurmuştur.

Söz konusu 8. Madde; terör örgütleriyle hiçbir bağı olmayan ve devleti bölme ve yıkma gayesi taşımayan Ak Parti’yi doğrudan ilgilendirmemekte, halkın kurduğu bir partiyi ideolojik bir veya birkaç yargı üyesinin önyargılı yorumlarıyla kapatılmasını engelleyebilmek, dolayısıyla her şart ve koşulda milletin egemenliğini yasallaştırabilmek amacıyla yargı despotizminden kurtarıp, halkın temsil edildiği TBMM’ne devri uygun görüldüğünden böylesi bir düzenlemeye gidilmiş, bilvasıta BDP’yi ilgilendirmekteydi. Hele CHP’nin Ergenokon gibi en azılı, sinsi, gaddar ve devlet destekli Terör Örgütü’nün merkezi olduğu bir ülkedeki dokunulmazlığı, terörü destekleyen BDP gibi siyasi partileri de yasalar karşısında suçsuz kılmaktadır. CHP hakkında kapatılma davası açmayan Yargıtay Başsavcısı, hiçbir parti aleyhine dava açamaz… 

Lakin böylesi bir fırsatı kaçıran ahmak BDP, önüne sunulanla şükretmek yerine CHP’nin oyununa gelip daha fazlasını talep ederek, beterin daha beteri olduğunu hak etmiştir. Bundan böyle partileri kapatıldığında artık ağızlarını açmayacaklarını sanıyorum…  

BDP’yi yasalar nezdinde meşrulaştırmaya çalışan Ak Parti ve Anayasa Değişikliği’ne sürekli muhalefet edip CHP ve MHP’nin argümanlarını kullanan Apo’nun vekillerinin itiraz ve hadsiz isteklerini tepkiyle karşılamış, keşke 8. Maddenin oylaması sırasında bir-kaç AKP milletvekilinin ret oyu kullanarak BDP’ye layık oldukları dersin verilmesi konusunda fikir mütalaası yapmıştım.

Kuvvetle muhtemel bu düşüncem Başbakan Erdoğan veya parti yöneticilerinde de oluşmuş, kesinlikle ihtimal dâhilinde olmayan böylesi bir firenin Ak Parti’nin bilgisi dışında vuku bulabilmesinin söz konusu olmayacağını tahmin ediyorum.

Onun için CHP ve MHP boşuna zafer çığlıkları atmasınlar. Gerek Anayasa Mahkemesi, gerekse HSYK ile ilgili anayasa değişikliklerindeki yekvücut gerçeğini göreceklerdir

Ey Kürt Halkı! Haklarınızı gözetmek ve savunmak maksadıyla umutla meclise gönderdiğiniz ahmakların düştüğü çukura, inşallah sizlerde düşmezsiniz. Ancak vekilleriniz aşağıda olmalarından düşmekten korkmayabilirler, YA SİZ…

Güneşi gözden kaçırdım diye ağlarsan, yıldızları da göremezsin. Togore

CHP’li kadınlarda namus ve vicdan var mı?

Başlıkla birlikte hemen tepki gösterecek Darwinci eçhellere cevabım o dur ki; önce laiklik, çağdaşlık ve Atatürkçülük adına desteklediğiniz CHP zihniyeti tanıyın, sonra haklı olduğunuza kanaat getirirseniz saldırmaya başlayın…   

Zina, fuhuş ve genelevin bayraktarlığını yapan CHP; bilim, aydınlık ve uygarlık propagandalarıyla kadınlarımızı erkeklere acımasızca peşkeş çekebilecek bir insafsızlığın savunucularıdır. ONUR, İFFET, ŞEREF, NAMUS ve AHLAK timsali kadınlarımızı şehvetsel tatminleri uğruna meze yapabilen CHP ideolojisini herhangi bir kadının kabul edebilmesini idrak edemiyor, kadınları seks kölesi bir tatmin objesi gören düşünce etrafında birleşmelerini ancak mühürsel bir lanetin mahkûmiyeti telakki ediyorum. Çağdaşlık ve ilericilik; teşhircilik, genelevcilik, zinacılık veya fahişelik midir?

9 yaşında tecavüze uğrayıp kocası tarafından 240 YTL’ye geneleve satıldığı ile ilgili hayat hikâyesini kamuoyu ile paylaşan Ayşe Tükrükçü adlı CHP kurbanın içler acısı ve ibret dolu yaşamı vicdanları deşmiyor ve sorgulamaya itmiyor ise, Allah tarafından yaratıldığına değil maymundan türediğine inanan evrimci hayvanlar olduğu tartışılmazdır.

İnanç ve imanın olmadığı bir vidandan doğruluk, dürüstlük, adalet ve merhamet beklenemeyeceğine göre; CHP ve seküleristlerden de ancak şeytan beklenmelidir…

“Nice kotu insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı.” La Rochefoucauld 22 Temmuz’daki genel seçimlerde İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan Ayşe Tükrükçü adlı bir tövbekârın vekilliğe layık görülmeyip asıl binlerce şehit veya şehit adayı eşi, anası ve kızını kirletenlerin meclise girmeleri, neden hata ve yanlışlardan dönülmeyip sapkınlıkta daha da derinleşebildiğimize açık bir cevaptır.

Adını dahi anmamın sayfamı pisleteceğini düşündüğüm parlamenter Kamer Genç, sadece TBMM’nin değil Tunceli’nin, Alevilerin, hatta Türkiye’nin kahredici yüzkarası ve şeytani bir simgesidir. CHP ile politikaya girip DYP ile devam ettikten sonra bağımsız seçilerek meclise girmiş, başkan vekilliği yapmış ve kendini cumhurbaşkanı olmaya layık görmüş, sonunda MHP’nin bodyguard’lığıyla eşi görülmemiş kargaşalığın ve pespayeliğin adresi olmuştur. Toplumuzu ahlaksızlaştıran düzenin mahkûm sağmalı Ayşe Tükrükçü’nün örneksi hayatı vekil olmasına liyakat sağlamamış ama Kamer Genç adlı zinacı, pavyoncu ve kadın düşkünü bir alkoliğin milletimizi temsili uygun görülebilmiştir. “Kocası zina yapan kadının zinası bir hükümdür”  başlıklı yazıma yorum gönderip cevap isteyen bir okuyucum; “Kamer Genç zina yapıp eşini aldattı diye, eşi de zina yapmalı mıdır?” sorusuna cevaben; “Yaratıcı’nın hükmü son derece açıktır. Zina yapan erkek ancak zina yapan bir kadınla evlenebilir. Dolayısıyla evliliklerini sürdürebilmeleri için zinacı eşinin de zina yapması bir hükümdür. Aksi takdirde evlilikleri gayrimeşrudur. Bu hüküm, kadın-erkek eşitliğini pekiştiren evrensel bir kuraldır, ister inanan ister ateist olsun. Ancak bir eşin suskunluğu veya boşanmaması, onunda zina yaptığı anlamına gelir.”  

Temmuz’daki genel seçimlerdeki bağımsız milletvekili adayı olan eski hayat kadını ama tövbesiyle aklanmış bir hanımefendi Ayşe Tükrükçü, yaşamını şöyle özetlemişti…

Kâbus dolu günlerin başlangıcı ise 1976 yılı. Yani Ayşe henüz 9 yaşındayken. Amcasının tecavüzüne uğrayan Tükrükçü, o günleri gözleri yaşlı şöyle anlatıyor: “Amca dahi demek istemediğim Ali Rıza isimli kişi evdeydi ve içki içiyordu. Sarhoş olduktan sonra beni bir odaya getirdi ve (sakın korkma) diyerek tecavüz etti. 3.5 ay süreyle her gece odamda tecavüze uğradım. Ölümle tehdit ettiği için kimseye anlatamıyordum. Bebeklerle oynayacağım yaşta kadın oldum. İşte ben o gün öldüm.” Sonrası ise… Kardeşleri kanala düşüp öldüğü için alkolik olan ve sürekli dayak atan bir baba… 22’sinde ilk evlilik… Yine dayak… İkinci koca, yine dayak… 240 milyon liraya satıldığı genelevde geçen acı dolu yıllar. Üçüncü evlilikle bir umut ama yeniden genelev hayatı… 2.5 yıl içinde 6 ayrı şehirde hiç istemediği halde bedenini satmak zorunda kalması… “Diri diri mezara girmesi.”  En sonunda kendine uzanan bir yardım eli… Şimdilerde ise kendisi gibi yardım bekleyen kadınlara yardım eden olmak istiyor.

Genelevde neler yaşadınız?

Genelev, kedinin köpeğin bile orada kalmaması gereken bir yer. Sabah 09.00’da uyanırsınız. Saat 10.00’da kapılar açılır. Bu süre içerisinde süslenirsiniz. En “albenili” biçimde saat 10.00’da salona inersiniz. Mesainiz gece 23.00’e kadardır, yemek için 15-20 dakikalık vaktiniz vardır. Çayı, kahveyi ayakta içersiniz. Kasaptan et alırken hani, ete bakılır ya, öyle bakıp seçip, beğenilirsiniz. Günde 30’a yakın insan gelip paranızı verdiği için sizle birlikte olur. Bayram günleri ve asker sevkiyat dönemlerinde bu sayı 50’lilere yaklaşır. Hatta bir bayram gününde 70 erkekle birlikte olmak zorunda kaldım. Hasta olmanız diye bir şey mümkün değildir. Kürtajdan üç saat sonra işe dönersiniz.

Dinlenme günü, izin diye bir şey yok mu?

Genelevde çalışanlar yaşayan ölülerdir ve hiçbir hakkı yoktur. Gün içinde birçok kez baygınlık geçiriyordum. Gelip kolonya döküyorlar, “Hiçbir şeyin yok, hadi devam et” diyorlardı. Üzerinizden tren geçmiş gibi oluyorsunuz. Oraya gelenler önce güdülerini tatmin edip sonra “Neden orospu oldun?” diye sorar. Dışarı çıkamazsınız, çıkarsanız da firar etmemeniz için mutlaka yanınızda birkaç kişi olur. Şunu herkes bilsin, geneleve düşen kadınların yüzde 90’ı tecavüze uğrayıp ailesi tarafından satılan kadınlardır. Ben de, o kadınlar da analarının karnından vesikayla doğmadı. Bu hayatı seçmedi.

Nasıl bir dayatma bu?

Bakın, ben genelevden çıktım ve vesikamın iptal edilmesi için Ahlak Masası’na bağlı Sağlık Komisyonu’na başvurdum. Bu başvuruda bulunan binlerce kadından birisi olarak vesikam iptal edilmedi. Bunun anlamı “Sen orospusun ve orospuluk yapmaya devam et” demektir. Bu sırada Konya’da bulunan Şefkat-Der Kadın Sığınma Evi’nin Genel Başkanı Hayrettin Bulan beni aradı. Telefonun ucundaki sesin, “Benim bir ablam var, gel buraya sen de benim ablam ol” cümlesi hayatımı yeniden şekillendirdi. Ancak beş çocuk sahibi ve başörtülü bir kadının getirilip geneleve satıldığına da tanık oldum, kendini satmamak için patronuna direnen bir arkadaşımın ayağından vurulduğuna da. Kim çocuk sahibi olup evinin anası olmak istemez, ancak maalesef yasalarımız da toplum da genelevlerdeki kader kurbanlarını düşünmüyor.

Genelevler kapatılmalı mı?

Bu sorunun yanıtını erkekler vermelidir. Hangi erkek yakınının o koşullara düşmesini ister, hiç kimse istemez değil mi? Ama oraya düşenleri et olarak görüp bu sektörü ayakta tutan erkeklerdir. Benim üzerimde babam yaşında üç insan kalp krizi geçirip öldü. Tam ilişkiye girmiştik, bu sırada kalp krizi geçirmiş. Konuşmuyor ve üzerimde yatıyor. Meğer birkaç dakika bir ölüyle sevişmişim. Polisler geldi birkaç soru sordu. Cesedi alıp, gittiler. Hangi kadın bunu ister ve hangi kadın böyle bir şeye layıktır? Sadece insanımızın değil devletin de artık bu konuya eğilmesi gerekiyor.

Devlet ne yapmalı?

Genelevlerde çalışan kadınlar etlerini satarken, rahmetli Manukyan’a madalya veren devletimin mahkemeleri geneleve 18 yaşında düşen genç bir kıza 21 yaş belgesi vererek onun hayat kadını olmasına göz yummamalı. Devleti yönetenler, devletin emniyet güçleri geneleve gidip orada tutulanların kendi rızalarıyla mı baskıyla mı kaldıklarını sormalı. Devletin polisi, bekçisi genelevlerin kapısında vatandaşlarının satılmasına tanık olmamalı. “Sahipsiz bir kadın cesedi bulundu” diye haberler yaparsınız, o kadınların birçoğunun genelevden kaçmak istediği için öldürüldüğünü biliyor musunuz? Ben, Diyarbakır’da uyuşturucuya alıştırılan üç arkadaşımı kurban verdim. Onlar hayata orospu olmak için mi gelmişti?

Yalvarıyorum, bataktan çıkmak
isteyenlere yardım eli uzatın

İstanbul 2’nci Bölge’den bağımsız adayım. Benim savaşım Meclis’e gidip bir koltuğa sahip olmak değil. Ben, benim gibi geçmişi çalınan binlerce kadının geleceğini istiyorum. Elbette seçilemeyebilirim ancak o yüce kapıdan girecek olan tüm milletvekillerine yalvarıyorum, bu hayattan kurtulmak isteyenlere yardımcı olsunlar. Ben 11 yıldır alnımın akıyla ayaktayım ve devletim, benim o hayata dönmemi beklercesine vesikamı iptal etmiyor. Ben vesikalı bir biçimde gömülmek istemiyorum. Bunu isteyen binlerce kadın var, bu sorunu çözmek, çözemesem bile duyurmak için öncelikle kadınlarımızdan sonra da kadına değer veren erkeklerimizden desteklerini bekliyorum. Bence burada en büyük görev erkeklere düşüyor. Ailemle görüşmüyorum ancak şunu söyleyebilirim, hayatımı ben karartmadım. Kurtuluşumu kendim seçtim. Ne olursa olsun, ölüm pahasına bile olsa Allah’ın izniyle bir daha o batağa geri dönmeyeceğim. Ve hayatımın geri kalanında da girdiği bataktan çıkmaya çalışan kadınlara yardım etmeye çalışacağım. Bir kadını bile kurtarsak kârdır. Herkesi, daha duyarlı olmaya çağırıyorum. Kimse bizlerin neler yaşadığını tahmin edemez ama en azından anlamaya çalışabilir.

3-4 milyar dolarlık
fuhuş sektörü

Türkiye’de kadın nüfusunun yaklaşık 35 milyon civarında olduğu hesaba katılırsa her 350 kadından biri fuhuş batağında. Türkiye’de faaliyet gösteren 56 genelevde kayıtlı 3 bin hayat kadını bulunuyor. Türkiye’de tescilli hayat kadını sayısı 15 bini geçiyor. Vesikasız olarak çalışanların sayısı ise yaklaşık 100 bin.
Genelevde çalışmak için gerekli olan vesika, taksi plakasından farksız. Üç büyük ilde, yaklaşık 30 bin kadın genelevde çalışmak amacıyla vesika bekliyor.
Fuhuş sektöründe bir yılda dönen paranın asgari 3-4 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Bu paradan, patron, bar, pavyon, disko, gece kulüpleri, otelci, taksici, eğlence yeri sahibi gibi onbinlerce insan pay alıyor. Pasta bu kadar büyük olunca devreye fuhuş mafyası giriyor. Fuhuş mafyası, küçük kız çocuklarını kaçırmaktan tutun da zorla fuhuş yaptırmaya kadar her yola başvuruyor.
Kadınların yüzde 30’u kocası, yüzde 10’u baba, anne, ağabey gibi diğer yakınları, yüzde 3 veya 4’ü de beraber oldukları erkekler tarafından satılıyor. Para karşılığı cinsel ilişkiye girenlerin yüzde 63.4’ü resmi, yüzde 12.2’si ise imam nikahlı olarak evli kadınlardan oluşuyor.

CHP’nin eski Gaziantep Belediye Başkanı ve kurmaylarından Celal Doğan, kurban keserek yaptırdığı genelev ile ilgili olarak; ”Ben sosyal demokratım, bu ülkede ihtiyacını gidermek isteyen gençleri de düşünmek zorundayım” lanetsi açıklaması üzerine RP’li milletvekili Şevki Yılmaz, Yüzlerce şehit yatıyor orada. Namus için şehit olunan Antep’te genelev yaptırıyor. ‘Be adam madem eşitlikten yanasın,  önce hanımını gönder de eşitlik sağlansın’ ’’ tartışılmaz doğru sözleri, maalesef hakaretten ceza almasına neden olmuştu. Milletimizin kutsal analarını alçakça satanlar hiçbir yaptırıma çarptırılmıyor ama savunanlar cezaya uğratılabiliyorlar.

İşte rejim; İşte kadınlar! 

Sayın Ayşe Hanım ve diğer kardeşlerim! Kendini var edebilmek uğruna canlarını veren vatan evlatlarının namuslarının satılmasından vergi adına pay alan bir devletin vereceği kâğıt parçası aklanmanıza değil aksine karalanmanıza neden olur. Sizler tövbelerinizle öyle temize çıkmışsınız ki, başta şahsım olmak üzere herkesten daha aksınız. Asıl bedhah ve vesikalı olanlar; namus ve onurlarınızı satan devlet, hükümetler ve meclistir. Çünkü CHP Diasporası hepsini kuşatmış ve fahişeliğiniz, erkeklerin tatmini ve aydınlığın mücadelesi olmuştur. Sakın ha utanmayınız, kendinizi ayıplamayınız, başınız önde gezmeyiniz.

Dünya Kadınlar Günü’nde iffet ve namuslarını koruyan kadınlarımızın örtülerini parçalayan CHP’li kadınlar, neden genelevlerde diri diri gömüldükleri mezardan haykıran hemcinslerinin cehennemsi azaplarına karşı özgürlükleri ve onurları adına mücadele vermiyorlar? Neden yalvararak bataklıktan çıkmak isteyenlere yardım eli uzatmıyor ve genelev gibi insanlık dışı mağaraların yasaklanması direnişinde bulunmuyorlar? Laiklik ve Çağdaşlık adına ahkâm kesen kadın dernekleri, hiç genelev mahkûmlarının hürriyetleriyle ilgilenmiş mi, lehlerine ayaklanmış mı? Müslüman kadınların başörtüleri aleyhine ikna odaları kurarak, her türlü baskı ve tehdidi Atatürkçülükle meşrulaştıranlar, neden fahişelikle yaftalananların feryatlarına ve hayvansı yaşamlarına kulak vermiyorlar? Çünkü o şehit ve şehit adaylarının namuslarını satan, kocaları ve çocuklarına tatmin ettiren onlardır… Acaba kendileri ne yapıyorlar?

Bir taftan türbana ve çarşafa duydukları hınç ve nefretlerinden Müslüman kadınlara saldırırlar, diğer taraftan geneleve hapsettikleri kadınların acı ve gözyaşlarıyla çektikleri zulümlerini erkeklere reva görerek, sözde kadın haklarını savunan bayraktarlar kesilirler.

İşte Türkiye için biçtikleri aydınlık ve çağdaşlık felsefeleri; İşte İslam inancı…

Söyleyin bakalım, hangi inanç ve düşünce; kadın namusunu, haklarını, eşitliğini, onurunu, saygı ve itibarını yüceltmektedir?

Onlar gibi sapık aydın ve çağdaş ırz tacirleri ve tecavüzcüleri olmaktansa; namuslu ve iffetli cahil ve gerici olmak daha şerefli değil midir?

Kendisi, karısı, kızı ve bir yakını için istemediği bir şeyi başkası için sindirebilen; asla insan olamayacağı gibi hayvandan da daha aşağı bir yaratıktır.

“Namuslu insan, hakkını yerine getirdiği görevle ölçen insandır.” Lacordina

Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)

1. Herkesin can, mal ve namusu tecavüzden korunmuştur.

2. Kimsenin kimseye zarar vermeye hakkı yoktur.

3. Bütün Müslümanlar kardeştirler.

4. Faiz yasaktır.

5. Kan davaları ve adaleti şahsen yerine getirmek yasaktır.

6. Kadınlar, erkeklerin hayat arkadaşlarıdır; buna göre onlara iyi muamele edilecektir. Onların da tıpkı erkekler gibi mal ve mülke şahsen tasarruf hakları olacaktır.

7. İnsanlar ırk ve renk farkı gözetilmeksizin birbirlerine eşittirler.

8. Kölelere, efendilerinin aile fertlerinden birisiymiş gibi muamele edilecektir.

9.Servetin bir elde birikmemesi için bütün varislerine isabet eden meşru hakları verilecektir.

10. Bütün borçlar iade edilecek ve ariyet (geçici olarak alınan şey, ödünç) olarak ne alınmışsa iade edilecektir.

11. Zina ve aile hayatına zarar verebilecek her şey yasaktır.

BDP, İsrail politikası izliyor…

BDP konusuna geçmeden önce fevkalade sıcak bir gelişme olan ve son yazımla bağlantılı CHP’li seçmenlere sorum odur ki; kıyasıya zina karşıtı ve genelev yanlısı bir partinin Genel Başkanı ve kadın milletvekili zina yaptı diye neden istifalarını istiyor, namus ve ahlak edebiyatıyla şovda bulunuyorlar? CHP’nin din, namus ve ahlakı irticayla özdeşleştiren bir anlayışı güttüğünü bilmiyorlar mı? CHP için bu tür ilişkiler özgürlüğün ve çağdaşlığın bir gereği değil midir? Şüphe yok ki namusuna düşkün ahlaklı millete karşı gösteri yapmakta, soğuma işlemi tamamlandıktan sonra Deniz Baykal’ı yeniden bağırlarına basacakları kuvvetle muhtemeldir.  

Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?

CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir.  Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.

İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.

İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.

Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve Askerlerin sivil mahkemede yargılanması”  bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları,  nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…

PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.

CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.

TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.    

PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.

Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir.  Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62

BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.

PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.

Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…

BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.  

Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?

Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.  

Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?

BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.

Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…

İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.

Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.

Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.

PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.     

BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…

Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…

Biri ahlaksızlıkla biri terörle vuruyor,

Geri kalanı izliyor. Her yapının bir temeli misali siyasetin temeli ahlaksızlık ise; doğruluktan, ardan, namustan, haktan ve adaletten bahsedebilmek ve o düzen aktörlerini birbirinden üstün veya ayrıcalıklı tutmak mümkün değildir. Sadece Türkiye’de değil seküler düzenle idare edilen dünyada siyaset yapan bir devlet adamı bulunmamaktadır. İktidar olabilmek için seçimlerden başka hiçbir şeyi dert edinmeyen fırsatçıların halkı ve nesilleri düşünebilen bir devlet adamı olabilmeleri imkansızdır.

Kötü ahlaklının parçalanmış testiye benzeyip, ne yamanıp ne de eskisi gibi çamur olması gibi “din ve namus” telakkisini reddeden laik bir devletin tadilatlarla düzeltilebilmesi ve benliksel fıtratların değiştirebilmesi söz konusu değildir.

Toplumda örnek olması gereken ve milleti yönetmeye aday evli, iki çocuklu ve torun sahibi bir lider, partisinin evli ve çocuk sahibi kadın bir üyesiyle zina yapabilecek bir ahlaksızlığı içine sindirebiliyorsa; o toplumda ahlak çökmüş ve yozlaşma tavan yapmış demektir. Böylesi bir felaketi yererek, toplumsal ahlak kurallarını korumak yerine suçluya geçmiş olsun dileklerini sunulabilen Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Yardımcıları Çiçek ve Arınç’ı kınıyor, nasıl bir nezaket ve insani yaklaşım gerekçesiyle tahrip edici çirkinliğe saygı duyabilmelerini anlayamıyorum. Ancak zina gibi yıkıcı bir erdemsizliği suç saymayan yasalar, belki politikacıların böylesi maddi bir desteğini haklı çıkarabilir. Fakat zinanın çok kötü bir ahlaksızlık olduğunu emreden İslam’ın hükmünü çıkarına peşkeş çekebilen Fetullah Gülen’in şiddetinden çekindiği Baykal motivasyonu, çok daha büyük bir vahamettir.

İşte bu tür taviz, pazarlıklı ve riyakar yaklaşımlardan ötürü sapıklıkta dünya birincisi olabilmekte; çarpık ilişkiler meşrulaşabilmekte, bebek ve çocuklara tecavüz edilebilmekte, gençlerimiz iğfal edilebilmekte, suçlar artabilmekte, tahriklerle azan insanlarımız acımasız namus cinayetlerinin kurbanları ve katilleri olabilmekte, dolayısıyla herkes birbirini becerebilmenin heyecan ve tatmini için çaba sarf edebilmektedir.      

Şerefin yaşamdan daha değerli olduğunu ve şeref kaybedilirse geriye hiçbir şeyin kalmayacağını bilmeyenlerin hükmettiği bir dünyada, suçlunun makam ve mevkisine göre ya aklanıp ya da karalanması, ahlaksızlığı ve adaletsizliği kışkırtan temel nedendir.

 “Ahlak, bütün sivil yasaların amacı ve hedefidir. Ahlaki değerlendirmeler adalet yönetiminden ayrı düşünülemez. Bir insan evinde havasızlık içerisinde yaşayabilir mi?” John F. Dillon

Toplumun istikbali için hiçbir ahlaksızlık kayırılmamalı ve üstü örtülmemelidir. Hele milleti yönetmeye aday bir liderin ahlaksızlığı asla bağışlanmamalı, onun toplumda barınabilmesi dahi ebolası bir felaket sayılmalıdır. “Devletler kanunla değil, ahlakla daha iyi yönetilir.” Sokrates

“Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana ve babanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz)  zengin olsunlar fakir olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135

72 yaşındaki Deniz Baykal, sanki evli ve çocuklu kadın bir milletvekiliyle zina yaparak iğrenç pornografik görüntülerini cümle aleme seyrettiren kendisi değilmiş gibi; milletten, sevenlerinden, eşinden ve çocuklarından özür dileyerek, yaratık bir insan olmasından ötürü azgın nefsine uymasında hata yaptığı ve yanlışın içinde olabildiğiyle ilgili pişmanlığını dile getirecek bir tövbeye kalkışacağına; ahlaksızlığını komploya, siyasi intikama, aleyhinde hazırlanmış bir kampanyaya mal edebilecek argümanlara sığınıp tehditler savurarak, “Bu kara kampanyaya teslim olmayacağım, bu hukuksuz ve ahlaksız komplo nedeniyle kimsenin beni sorgulamasına izin vermeyeceğim” ifadeleri, sadece ona güvenen CHP’liler veya seçmenleri açısından bir utanç değil aynı zamanda insanlık aleyhine de bir yüzkaralığıdır.

“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16

Bu nasıl bir muhakeme, pişkinlik ve üsluptur ki bizzat aktörü olduğu olayı aleyhine hazırlanmış komploya dönüştürebilmektedir. Acaba suçladığı iktidar mı seks arkadaşını temin etmiş, kendisini kandırmış, ilişkiye zorlamış, evi hazırlamış, ilaç içirmiş ya da tehdit ederek fuhşa zorlamış? Yahut partisinin evli milletvekilini mi ayartıp baştan çıkartmış ve kendisine musallat etmiştir? O görüntülerdeki tatminden yorgun düşmüş donlu kişi ve çıplak kadın kendileri değil mi? Seks yaptığı mekan, o kadının evi değil mi? Eğer evi değilse kocasının orada ne işi var? Haydi, kaseti iktidar partisi yahut herhangi biri servis yaptı diyelim, bu gerçeği ve rızasıyla içinde bulunduğu o ahlaksızlığı meşrulaştırır mı? Diğer taraftan böylesi basit bir tuzağa düşebilecek bir Baykal, nasıl olacaktı da Türkiye’yi yönetecekti?

Bu millet, Allah’ın yardım ve desteğine duçar olmalı ki, CHP yönetimi gibi bir felaketten korundu. “Ahlak esasen toplumu çöküntüden kurtaracak ve toplumun muhafazasını sağlayacak bir araçtır.” F. Nietzsche  

Ömrü komplolar hazırlayıp kendi inanç ve ideolojisinde olmayanlara özgürlük tanımayarak baskı ve yasaklarla zulmeden Baykal, senaryolaştırdığı pornografik filmle kazdığı çukura gömülmüş ama debelenmeyle sıçrattığı çamurun kendisini aklamaya yeteceğini düşünebilmektedir. Hala büyüklük taslamaya ve vazgeçilmez karizmasına devam ederek, belki namusa ve zinaya önem vermeyen ve zinanın yasaklanmasını engelleyen partililerini ikna edebilir ama şerefine ve ahlakına tumturaklı düşkün milleti asla… Unutulmamalıdır ki o, salya sümük gözyaşı döken CHP’lileri değil, milletin tamamını yönetmeye adaydı.

“Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.”  Fatır.43

Pornografik sitelerde oynatılması kaçınılmaz olacak yatak sahnesinin yer aldığı görüntüler, sanırım pazarlıkların sürmesinden olsa gerek yayına verilmemiş, izlediğimiz kaset, sadece harami ilişki sonrası giyinme safhasından ibaretti. Gözlemlediğim kadarıyla gayet sıradan bir çekim gerçekleştirilmiş, elbise dolabının içine gizlenmiş bir kamerayla yatak odaklatılmıştı. Nesrin Baytok’un pantolon ve bluz değiştirmesi, o evin kendisine ait olduğuna bir kanıttır. Öyle iddia edildiği gibi tasarlanmış bir komplonun ve tertibin profesyonelliğini ortaya koyabilecek bir çekim mevzubahis değildir.

Önce istifa etmeyeceğini deklare edip, sonra istifa etmekten başka hiçbir yolun olmayacağını anlayan Deniz Baykal, asıl yatak sahnelerinin yer aldığı görüntülerin deşifre olabilme korkusuyla zoraki mecbur kalmıştır. Evli insanların yasalar nezdinde ki zinası her ne kadar serbest ise de, ahlak kurallarında çok çirkin bir davranıştır. Yoksa zinada kenetlenen CHP’lilerin ifade ettikleri gibi Baykal’ın istifası kesinlikle onurlu bir davranış içermemektedir. Düşünüyorum da Baykal’ı can havliyle savunanlar, geriye dönmesi için umut taşıyanlar; acaba kendi eşleri taraf olsalardı, yine aynı duruşu sergilerler miydi? Ya da Nesrin Baytok, kocalarıyla aynı sahneleri paylaşsaydı ne yaparlardı?

Başkalarının görüntüleri aleni yayınlanırken, ana muhalefet partisi lideriyle ilgili gizlilik kararını, artan ahlaksızlığın ve suçların sebebi olarak değerlendiriyorum. Asıl deşifre olması gereken toplum önderlerini değil de sokaktakilerin serbestiliğini takdirlerinize sunuyorum. Başbakan Erdoğan, Baykal’ın kasetiyle ilgili gösterdiği hassas girişimi, lütfen vatandaşları için de göstersin…

“Politikacılar halkın çıkarlarından farklı çıkarlara sahip olan insanlar topluluğudur.” Abraham Lincoln  

Ahlaksızlıkların deşifresi ve kamuoyunun tepkileri Baykal’ın ifade ettiği gibi komplo, kara kampanya, kaba kanunsuzluk, özele tecavüz veya gayri ahlaki bir davranış olarak yorumlanırsa, tüm sapıklar salıverilmeli ve ahlakla ilgili suçlar yasadan kaldırılmalıdır. Ne demek özel hayat? Halk tanrı mı ki kalplerde saklı olanı ve gizliden çevrilen entrikaları bilebilecek? Ülkeyi yönetecek bir liderin özel hayatı, sadece helal mahremiyetidir. Oysa evli Baykal, evli bir partilisiyle cinsel ilişkiye girerek ahlakı doğramıştır. Ahlak, ancak tüm fertlerin ahlak zabıtalığını görev addetmeleriyle egemen kılınır.

Evli insanların zinasına ceza getirecek yasaya karşı çıkarak yürütmeyi engelleyen CHP, her ne kadar liderlerini ve milletvekilini maddi bir cezaya çarptırtmaktan kurtardılarsa da, vicdanlardaki mahkumiyeti önleyemediler.

Özel görüntüleri çekip bunları yayınlama insanlık suçu da, evli ve çocuklu bir kadınla zina yapmak, eşini, çocuklarını, torunlarını ve halkını aldatmak insanlık onuru mu?

Böylesi iğrenç bir politikayı milletimiz hak ediyor mu? İçimizden özenle seçip vekil olarak başa getirdiğimiz politikacılar, kendilerini çok mükemmel kamufle ettiklerinden mi tanıyamıyor, yoksa sonradan mı değişiyorlar?

“Bir adam politikacı olur olmaz onun dalavere yapması için her şey hazırlanmıştır. Politikacı derisini değiştiren bir yılana benzer. O halkın temsilcisi olmadan önce siyasal güce karşı koymaya daima hazır birisiydi. Şimdi ise güç kendi eline geçince bütün sorunları kendi çıkarı doğrultusunda görür ve değerlendirir.” Alain

Söz konusu kaset, her amatörün kurgulayabileceği parasal bir şantaj amaçlı çekilmiş, aktörlerin siyasi kimliklerinden dolayı siyaset arenasına yönlenmiştir. Hiç kimse bir yerlerde suçlu ve komplo arayışıyla kendilerini daha da komik ve rezil duruma düşürmesin; evli, çocuklu ve torunlu ahlak cellatlarını aklamaya kalkışmasın.  Kaseti çeken muhatapların ya kendileri ya da yakınlarıdır…

Teknik ve siyasi teorilerle gerçeğin açık perdelerini kapatma telaşları beyhudedir. Ali Kırca pişkini gibi onlarda yakında ortaya çıkarlar.

Acaba; “CHP’li kadınlarda namus ve vicdan var mı? başlıklı yazımda bahsettiğim bağımsız milletvekili adayı ve tövbekar eski genelev kadını Ayşe Tükrükçü mü meclise yakışır, yoksa pişman olup tövbe yapmayan evli zinacılar mı?  

Türkiye hem ahlak hem de ırkçı terör belasından yok oluşa doğru sürüklenmektedir. Öncelikle CHP ve BDP mutlaka dürülmeli, dünyaya hükmetmiş ahlaklı ve dürüst milletimiz tarih olmamalıdır.  

“İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar bir daha yanlış yapmayacaklar, ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları erdemle ve ahlak kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır.” Konfüçyüs

Nesrin Baytok, istifasının Önder Sav’ca istenmesi üzerine; “20 yıldır çalışarak buralara geldim, istifa etmeyeceğim” açıklaması, Konfüçyüs’ün vurguladığı şeref ve utanma duygusundan nasıl yoksun olduğunu kanıtlamaktadır. Ancak çok zorlanırsa, yatak sahnesinin yer aldığı 2. kaseti de ortaya çıkaracağından şüphe duyulmamalıdır.

Ahlaksızlık yerine terörü tercih ederim…

Terör bastırılabilir ama en korkunç ve toptan yok edici virüs olan ahlaklısızlık bir salgınlaştığı zaman;  geçmişteki Knidos, Herkülüm ve Pompei gibi birçok medeniyetin müstahak olduğu lanet, hayvanlar ve bitkiler dâhil olmak üzere tek canlı bırakmaksızın yerin yüzlerce metre altına gömer.

Türkiye gibi bir ülkede Cumhuriyetle birlikte anılan Deniz Baykal’ın ahlakı katleden hoyratlığı pirim yaptırabiliyor ve desteğe sebep olabiliyorsa; neden Türkiye’nin çocuk pornosu sapıklığında dünya birincisi olabildiğine, bebeklere tecavüz edebildiğine, cinselliğin, zinanın, fuhşun ve sapkınlığın merkezi durumuna gelebildiğine yeterli cevaptır.

Politikacısıyla, gazetecisiyle ve halkıyla öyle bir koruma altına alınmış ki, sanki her ev bir genelev, her kadın potansiyel bir fahişe, her erkek zinacı, eşcinsel veya kadın pazarlayan bir satıcı imajı doğurmuştur.

İktidara aday bir lider ve milletin temsilcisi Baykal’ın evli ve çocuklu bir milletvekiliyle onurlu başları öne eğen pespaye ilişkisinin kamuoyuna deşifresi Cumhuriyete karşı bir saldırı olarak değerlendirilebiliyorsa; benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil de Baykal’ın vatandaşı mı olduğum sorusunu gündeme getirmektedir.

Artık CHP, Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’a ölümüne kol kanat germesinden ahlaksızlığın simgesi olmuştur. Başbakan Erdoğan, hiçbir çıkar düşünmeksizin milletvekillerinden herhangi birinin söylemsel suçunu affetmemekte, hatta bir polise haksız hakaretinden dolayı milletvekilini ihraç edebilecek erdemliği gösterebilmesine rağmen, CHP’liler gerek Deniz Baykal’ı gerekse Nesrin Baytok’u sahiplenebilmektedir. Ayrıca Devlet Bahçeli’de aynı onurlu duruşu sergileyerek, adı rüşvete karışmış bir belediye başkanını istifa ettirebilmiştir. Ki onların suçu, Baykal ve Baytok gibi rezillerin yanında lafı bile edilmez. Toplumsal ahlakı doğrayan Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’u müdafaa edebilen bir CHP’nin olası bir iktidarı, şüphesiz Türkiye’nin her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran bir ülke olacağına apaçık bir delildir.    

Yaşamı boyunca milletimizin ahlaki değerlerine, dinine ve peygamberine savaş açmış Genel Sekreter Önder Sav; Sayın Baykal, yıllardır çizdiği, politika ve arkadaşları tarafından duraksamadan geriye dönüş yapmadan sürdürecektir. Artık Baykal’a sadece çalışma arkadaşları olan bizler sahip çıkmıyoruz, tüm vatandaşlarımız ve örgütümüz sahip çıkıyor. Artık sadece CHP’nin genel başkanı değil, toplumu yönlendiren önderlerden biri durumuna gelmiştir.”

Evet, toplumumuzu dinsizliğe ve ahlaksızlığa yönlendiren bir önder olduğu ve kendilerinin sahip çıkması ideolojileri açısından yanlış değilse de, vatandaşların desteklediği iddiası doğru mudur?   

Halkın canlarını, ırzlarını ve namuslarını emanet ettikleri politikacılar, neden ya susarak ya da kem kümlerle ahlaksızlığın üzerine gitmiyorlar? Neden fevkalade vahim bir konuda halk ve adalet adına hiçbir tepki ortaya koymayarak dilsiz şeytana dönüşüyorlar? Yoksa onlarda mı vatandaşlarının ahlaksızlığı desteklediklerini düşünüyorlar? Yahut politik dünyaları zarar görebilir ve halk kendilerine güvenmez endişesiyle mi Baykal ve Baytok’u dolaylıda olsa koruyabiliyorlar? Onların olduğu bir mecliste bulunmayı sindirebilecekler mi? Sadece Baykal’ın mı özel hayat dokunulmazlığı var, diğer suçlularınki kamuya mı ait?

“Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarını
artırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır.”
H.L.Mencken

Milletinin ahlakını her çıkardan üstün tutan cesur, kararlı ve erdemli yayınlarından dolayı vakit gazetesi ve habervaktim sitesine minnetlerimi sunuyorum. Ahlaksızlarını örtmeye çalışıp yayınlamayı reddettikleri Deniz Baykal rezaletini kahramanca halkına duyuran habervaktim; ırz düşmanlarının, çocuklarımızı iğfal edenlerin, grup seks yapanların, eşcinsellerin, eş değiş tokuştan tatmin olanların, cinselliği çağdaşlıkla özdeşleştirenlerin ulumalarına kulak asmasın. O ahlaksız sapkınlar saldırdıkça kendilerini deşifre etmekte ve ahlaki bir toplum bilinçlenmesine var gücüyle karşı koyma gayretlerini sergilemektedirler. Onlar öylesi ucube sapıklardır ki, kudret sahibi ve her gizliliği gören Allah’a inanmadıklarından yanlışlarının duyulmasına ve ortaya dökülmesine öfke kusar ama ahlaksızlıklarından da asla vazgeçmezler. Deniz Baykal ve Nesrin Baytok misali her türlü çarpık ilişkide olanlar küfretmeyecekte, saygı mı duyacaklar?

Artık fazla bir şey söylemiyor ve şu duyuruyu yapıyorum.

Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un asıl yatak sahnesinin olduğu pornografik kaseti, bedeli ne olursa olsun satın almaya hazırım. Bu kaset her kimin elindeyse derhal irtibata geçsin. Kopyasına da razıyım. Eğer yurt içinde teslim endişesi taşırsa, yurt dışında da satın alırım.  

Söz konusu kaseti, kanuni yaptırımı ne olursa olsun bedelini ödemeye hazır bir duruşla önce sitemde yayınlayacak sonra da tüm pornografik sitelere karşılıksız hediye edeceğim.

Bu davranışımın bir günah olduğu muhakkaktır. Ancak domuz eti haram olmasına rağmen öldürücü bir açlıkta hayatta kalabilmek için yemek nasıl caiz ise, onlarında etini yemek caizdir. Aksi takdir de namuslu ve iffetli milletim yok olacaktır.   

 

Komployu tertipleyen CHP mi?

Baykal tarafından düzenlenildiğini sandığım ve ahlaki fırtınalara neden olan seks kaseti öyle bir fitneye neden oldu ki,  zinacı-fahişe-sapık-sömürücü ve suçluları da mağdur yapabilecek bir açılımı tetiklemiştir. Çünkü düşülmesi dahi fevkalade tehlikeli olan ahlaki değerlerin tartışılması ahlaksızlara meşruiyet kazandırmıştır. Bundan böyle mağduriyetin anahtar kelimesi; komplo, iftira ve tertiptir.

Artık ahlaksızlıktan sıyrılmanın kurtuluşu, Baykal ve CHP’nin topluma angaje ettikleri “özel hayat ve komplo” reçetesi olup, sadece zina, taciz, tecavüz, sarkıntılık ve livatacılık gibi cinselliklerde değil rüşvet ve yolsuzluk gibi bilumum gayri ahlaki ve yasa dışı davranışlar da özel hayatın gizlilik ilkesi ve komplo teorileriyle aklanacak, suçluların işledikleri suçun içeriğine şiddetle karşı çıkılıp, gayri meşruluğu ortaya çıkaran ve kamuoyuna duyuranlar suçlanarak mahkûm edilecektir.

Unutmamalıdır ki pek çok din ve düşünce vardır ama sadece bir tek ahlak vardır. 

Toplumu öyle zehirlediler ki bundan böyle zina, fuhuş ve ihanet edenler, rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar, mobesa gibi gizli kameraların güvenlik ağına takılan gaspçı, hırsız, soyguncu ve katiller; çekimlerin montaj, komplo, tertip ve iftira gibi argümanlarla maddi-manevi yargıdan ve suçlamalardan kurtulabilecek ve özel hayata müdahale gerekçesiyle haklı çıkabileceklerdir.

Evli kadınlar ve evli erkekler huzur ve güven içinde eşlerini aldatabilecek, aile içi şiddet ve ensest sapkınlıklar özel hayat kapsamına girerek herhangi bir şikâyet ve görüntülere tepki gösterilip kolaylıkla iftira, montaj ve komplo yaklaşımlarıyla üste çıkılabileceklerdir. Rüşvet ve yolsuzlukları deşifre olanlar da aynı gerekçelerle hesap sorulmaktan sıvışabileceklerdir. Böylece hak, adalet ve ahlak savunucuları sanık, ahlaksız suçlular da mağdur olacaklardır. Ne de olsa kutsal mahremiyet…

İşte Türkiye; İşte yeni trend… 

Diğer bir örnek ise; Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un utandırıcı zinaları karşısında eş, çocuk ve ailelerin destek çıkabilmeleridir. Bu korkunç sahiplenme toplumu da etkileyerek aile ve çevre ayıbı bertaraf olacak, zina eden eşler kahramanca ödüllendirileceklerdir.  

Sevgilisinin karşıt cinse ilgisini ve göz kaçamağını kıskanarak öfkelenen, cinayet işleyen, ayrılabilen bir duygunun yerini sanki hayvani bir his almışçasına ne Baykal’ın karısı ne de Baytok’un kocası hiçbir tepki vermeksizin ahlaksız ihaneti bir zafer edasıyla karşılayabilmişlerdir. Dedikodularla dahi ilişkilerini bitirebilen, hatta cinayetle sonlandırabilen eşlerin böyle bir örneğine rastlanabilinir mi? Acaba onların da bilgisi dâhilinde geliştirilmiş bir senaryo mudur?

Eğer iddia edildiği gibi CHP’ye ve Baykal’a zarar vermek maksadıyla kaset çekilip piyasaya sürülmüşse; neden ilişkinin yataktaki sahnesi değil de giyinme bölümü deşifre edildi? Kamera yatağa odaklanmış ve sansürlenerek yalnızca zina sonrasının deşifresi ne anlama geliyor? İktidar, dış güçler ya da bir yabancının asıl seks sahnelerini değil de giyinme aşamasını sızdırması mantıklı mıdır? Acaba intihar komandoları misali çareyi hükümeti komploculuk ve tertipçilikle suçlayıp millet vicdanında mahkûm kılabilmek ve CHP’yi yeniden tanzim edebilmek maksadıyla hazırlamış bir kurgu mudur?

Daha önce ifade ettiğim açıdan bakıp, Can Baytok veya ilişkilerine yakinen tanık olan bir yakının şantaj amacıyla çekip, pazarlıkta anlaşamamaları üzerine işin ciddiyetini vurgulayabilmek için önce giyinme sahnesini yayınlayıp, asıl yatak bölümü sonraya mı bıraktılar? Kasetin yataktaki seks görüntüleri konusunda pazarlık tamamlanıp kopyasının olmadığına dair güven sağlandıktan sonra Deniz Baykal geri mi dönecek?   

Eğer maddi bir kazanım şantajıyla çekilip pazarlıkta anlaşamamışlarsa, mutlaka benimle veya bir başkasıyla ilişkiye geçecek ve en yüksek fiyatı verene satışı deneyeceklerdir. Ancak kuvvetle ihtimal hükümeti zor durumda bırakabilmek ve CHP’nin önünü açabilmek maksadıyla bizzat kendileri tarafından kurgulanmış ve intihar komandolarının taşıdığı bir inançla Deniz Baykal, Baytok bombasını beline sararak skandalı patlattığını düşünmeye başladım. Eğer sıradan bir şantaj değil de CHP, ETÖ ve Atatürk Diktatörlüğü’nün siyasi geleceği adına yapılmışsa, tertibin sahibi bizzat Deniz Baykal ve etkin Şövalyeleridir.

Parçalar birleştirildiğinde olayın sıradan bir seks rezaleti değil iktidarsal mücadelesi olduğu netlik kazanmaktadır.  

Özellikle hükümetin “belden aşağı vurmak” düşüncesinin altında sessizliğe bürünerek meydanı CHP’ye bırakması, oynanan sinsi entrikanın galebe çalmasına fırsat vermektedir. Hükümet, mutlaka kasetin üzerine gitmeli ve düzenledikleri komployu çözerek, CHP’nin fişini çekmelidir.

CHP, mağdur ve komplo suçlamalarından ve göstermelik suç duyurusundan başka hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Kaset olayının aydınlatılabilmesi için savcının davetini dahi geri çevirerek soruşturmayı kilitleyen Baykal, sadece hükümete saldırarak komplo teorisinin aydınlatmasını, kaseti çeken ve servis yapanların yakalaması gibi bir manipülasyonla senaryosunu oynamaya devam etmektedir. Bizzat kendilerinin kurgulayıp çektiği ve oynadığı olayı değil hükümet, tüm dünya istihbarat örgütleri bir araya gelse, itiraf olmaksızın tek bir ilerleme kaydedemezler. Çünkü çözüm Baykal, Baytok ve ATŞ’nin ikrarlarıyla mümkündür.  

Bilinçli yahut bilinçsiz CHP teşkilatı, Deniz Baykal’ı ve Nesrin Baytok’u kurtarabilmek ve kirlenen adlarını temize çıkarabilmek için milletimize öyle cehennemsi bir kötülük yaptılar ki, 10 şiddetindeki bir deprem veya onlarca atom bombasının tahribatından çok daha büyük yara verdiler. Maddi yıkımın zararı telafi edilebilir ama manevi çöküntü ancak kıyametsi bir felaketle filizlenecek yeni nesillerle giderilebilir. Artık ahlaksızlık meşrulaşmıştır…

Eğer sıradan bir ahlaksızlık ise, zaten Baykal-Baytok ikilisini aşarak tüm CHP’yi sarmıştır. Başına hangi genel başkan gelse ve yönetim tümüyle değişse de ahlaksızlık yaftasından asla kurtulamayacaklardır. Şayet CHP Diktatörlüğü’nün yeniden tanzimi, darbeci terör üyelerinin yargılanmalarını önleyebilmek ve hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek gayesiyle tertiplenmiş bir senaryo ise, hem hükümetin hem de milletin tuşa gelmemeleri için yoğun propagandaya girişmeleri kaçınılmaz bir hayatiyet arz etmektedir.

Oynanan çok tehlikeli ve kirli komploya iştirak ettirilen Fetullah Gülen ve Cübbeli Ahmet, Baykal’a destek çıkarak, ahlak gibi fevkalade yüce manevi değerlere önem veren milletimizi sakinleştirip tepkilerini durdurmak ve Baykal’ı mağdur gösterebilmek için piyon yapılmışlardır. Onlarda zinanın ne kadar büyük bir suç olduğunu ve zina yapan yaşlı insanlarla Allah’ın ahirette bile konuşmayacağını biliyorlar.

“Allah kıyamet gününde 3 zümreyle konuşmaz, onlara bakmaz, onları (günahlardan) temizlemez (affetmez), onlar için elem verici bir azab vardır. Onlar; zina eden ihtiyar adam, çok yalancı hükümdar (devlet başkanı), kibirli fakirdir Hz. Muhammed (S.A.V)

Yoksa ne Fetullah Gülen ne de Cübbeli Ahmet, zina eden bir kadın veya zina eden bir erkeğe mutlaka ceza uygulanmasının ve uygulanacak cezaya çarptırılan kişilere de acınmasının yasak olduğu ilmine sahiptirler.  

Allah, Nu Suresi 2. Ayette; “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”

Peki, nasıl oluyorlar da Deniz Baykal’a üzülebiliyor, acıyabiliyor ve yanında olabiliyorlar?

Baykal, irticacı diye savaş açtığı onlara her ne kadar uzak görünse de, söz konusu komplonun planlama aşamasında yakınlık kurmuş ve dini kesimin desteğini alabilmek için de gizli temaslarını sürdürmüştü. Hatta Cübbeli Ahmet ile ilgili ilişkilerini daha önce deşifre etmiş ama pek inandırıcı bulunmamıştı. Oysa hepsi doğruydu.

Gerek Fetullah Gülen’in gerekse Cübbeli Ahmet’in Deniz Baykal gibi devlet sahibinin uzattığı eli atlarcasına havada kapmaları bulunmaz bir fırsattı. Önce Cübbeli Ahmet’le olan ilişkisini bir hasta arayışı gerekçesiyle kamuoyuna duyurmuş, namaz kıldığı dedikodularını yaydırmış, sonra inanmadığı ve hayatı boyunca savaştığı peygamberimizin Kutlu Doğum Şöleni’ne katılarak, milletimizin beğenisini kazanmıştı. Ancak peygamberimizle alay eden Genel Sekreteri Önder Sav’a arka çıkması ve aşırı peygamber düşmanı milletvekillerinin hakaretsi ve aşağılayıcı düşünce ve davranışlarını sessizce desteklemesi, onun samimiyetsizliğini, içten pazarlılıklığı ve art niyetini kanıtlamaya yeterliydi ama ne Gülen ne de Cübbeli, Baykal’ın hangi senaryo peşinde koştuğunu okuyamadılar. Daha açık bir ifadeyle hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek, sallanan dikatatörlüğü kurtarabilmek ve CHP’yi yeniden şaha kaldırabilmek için cemaat potansiyeli yüksek ve toplumca saygınlığı olan dini önderleri ele geçirdi.

Baykal’ın yaşamı boyunca Atatürk’ü yol belirleyici bir önder belleyip, tıpkı cenaze namazı misali istifası anında inanmadığı Hz. Muhammed’e gönderme yaparak sığınması, sinsi taktiğinin bir göstergesiydi. Dikkat çekmemesi için Gülen ve Cübbeli’den abartısız geçmiş olsun dileklerini kamuoyuyla paylaşarak, zinaya karşı olabilecek tepkiyi etkisizleştirmek ve iktidarca gerçekleştirilen komployu inandırıcı kılabilmek amacıyla senaryosunu eksiksiz uyguladı.   

Ne Gülen’in ne de Cübbeli’nin çok kötü bir ahlaksızlık ve her türlü suçun azmettiricisi olan zinanın yaygınlaşmasına müsamaha gösterebilecek bir münafıklığı yapabilmeleri mümkün değildir. Ancak yaşamları boyunca Baykal zihniyeti tarafından aşağılanmalarından, horlanmalarından ve dışlanmalarından tuzağa düşmüşler, varlıklarına ve adlarına dahi tahammül edemeyen Baykal’ı sıradan bir geçmiş olsun dilekleriyle, iktidarca hazırlandığını iddia ettiği kaset komplosunun toplumdaki kabulünü sağlamışlardır.

Bu komplo, darbecilerin ve tüm ihanet planlarının ortaya dökülmesiyle, hükümetin hiçbir tavize yanaşmaksızın üzerlerine gitmesi ve hukuk karşısında çaresizlik baş göstermesiyle hazırlığı başlanmış ve kongre öncesi devreye sokulmuştur.         

İktidar aleyhine düzenlenen komplo kasetinin montaj ve çıplak kadının da Nesrin Baytok olmadığını öğrendiğinizde sakın ha şaşırmayın. Her şey öyle ayrıntısına kadar düşünülmüş ki, Baykal’ın yeniden Genel Başkanlığa mağdur ve haksızlığa uğramış bir lider mazlumluğuyla geri dönebilmesi, hükümetinde komplocu ve tertipçi yaftasıyla damgalanıp oy patlaması yapabilmesi için yayına sürdükleri kasetin hileli olabileceği abartı değildir.            

Aslında derine inildiğinde her şey açık. CHP Diktatörlüğü’nün gerçekleştirdiği senaryoyla mağdur, komplo ve iftira  propagandalarını ustalıkla işleyip önce altyapıyı hazırlayıp sonra da kasetin düzmece olduğunu belgelemeleri akabinde hükümeti vuracakları düşüncesindeyim.

Bir bakalım; CHP’nin askeri- yargı darbesi ve terör isyanıyla gerçekleştiremediği fiziksel iktidar hâkimiyetini kurguladığı komployla başarabilecek mi?

“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16 

Her açıdan değerlendirdim, hangisinin doğru olduğu kongre öncesi netleşecek ama milletimizin aldığı ölümcül darbe giderilemeyecekdir… Ne acımasız bir iktidar hırsı! 

 

Sanki Müslüman kimlikler farklı mı?

Aslında dinsizi gibi dinlisinin de şehvetsi ihtirasları, sözde “dini nikâh” adı altında zinaya kılıf geçirmekten öte bir ayrıcalığı bulunmamaktadır. Tıpkı kapitalist seküler ekonominin hükmettiği merkezi sistemlerdeki faizin  “kâr” manipülasyonuyla helâlin istismarı gibi…

Nikâh, mutlaka kamuya açık, hiçbir gizlilik ve kaçamak içermeyen legal bir evliliktir. Her ne kadar laik düzenlerde resmi ve dini olarak ayırıma tabi tutulsa da, birinin belediye başkanı adına diğerinin Allah adına olmasının dışında duyurum amacı aynıdır. Allah adına yapılmayan evlilikler dinen gayrimeşru olduğu gibi resmiyet dışı saklı yaşanan ilişkilerde aynı olup, toplumu ahlaki disiplinden uzaklaştırmasından fevkalade sakıncalı ve hayvani addedilmesinden tartışılmaz ahlak kuralları geçerli sayılmaktadır. 

Allah’ın birden fazla evliliğe ruhsat vermesi şehvetsi değil, kadın namus ve iffetinin güvence altına alınabilmesi için şartlara göre tanınmış bir müsaadedir, asla farz veya vacip, yani bir hüküm değildir.

Evli bir insanın ikinci bir eş alabilmesi azgın nefsini tatmin etmek ya da heyecan duyarak kendinden geçmesi amacıyla verilen bir izin değil, o günün sosyal şartlar doğrultusunda toplumsal ahlakı korumak maksadıyla istismara açık kadının şerefini kollayabilmek, zina ve fuhuş gibi yıkıcı çirkinliklerin önüne geçebilmektir. Ancak böylesi ibadetsi bir fedakârlığında şartları vardır. Öncelikle ilk eşinden izin alması, eşler arasında adalet gözetmesi, yerdirmeden tutunda giyinme, barınma, sevme ve yataktaki ilişkiye kadar eşitlik gösterme zorunlulukları denge ve adalet adına vazgeçilemez unsurlardır. İkinci eşe ihtiyaç duyanların ilgi, sevgi, saygı ve cinsellikteki adalet mecburiyeti imkânsız olup, böylece şartları yerine getirilemeyeceğinden evliliğinin Allan nezdinde hiçbir değeri kalmayacaktır. Ayrıca kadınların bedeni güzellikleri ve şehvetsi arzuları farklı olacağından eşit bir muamelenin var olabilmesi de mümkün değildir, velev ki erkek ne kadar eşitlik adına bir çaba sarf etse de başarılı olabilmesi olanaksızdır. Zaten amaç sosyal ahlakın muhafazası adına değil şehvetsi bir birlikteliktir.  

“Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” Nisa. 129

Şartları fevkalade ağır ve tamamen takva gerektiren birden fazla evliliği istismar eden şehvet düşkünleri, hem peygamberimizi sömürmekte hem de Allah’ı kandırabileceklerini düşünmektedirler.

Kadın, yaratılış fıtratı ve yaşadığımız çağ itibariyle herhangi bir erkeğin ikinci veya üçüncü karısı olmak istemez, ekonomik bir mecburiyet ya da şöhretsi bir gelecek adına sözde kabul ettiği evli erkeği sürekli kıskanarak, fitne ve nifak tohumları saçmak suretiyle ilk karısından boşandırmaya ve sahiplenmeye çalışır. Her ne kadar çok evliliğin hak olduğuna inanmak bir imanın gereği ise de, vahye inanan hiçbir kadın, kocasının kendi üzerine evlenmesini onaylayarak rıza göstermeyeceği gibi, tasvip etme zorunluluğu da yoktur.

Ayrıca Müslüman hiçbir baba ve anne de kızının üzerine damadının ikinci, üçüncü veya dördüncü kadını almasını olgunlukla karşılamaz. Gerek kadının kıskançlık gerekse babanın şefkat duyguları böyle bir birlikteliğe mânidir. Ancak çıkarsı veya dini aldatısı örnekler istisnadır.

İslam adına eşinden gizli evlendiklerini sananlar öyle sapkınlardır ki, ikna yapıp razı ettikleri kadınlara metres misali gizli ev tutar ve eşlerinden habersiz haftada birkaç kez ziyaretle iğrenç nefislerini tatmin ederler. Kadının kültürü ve hırsına göre her buluştuklarında ise tartışma konusu, ne zaman boşanacağıdır. Unutulmamalıdır ki İslam’ı alçakça şehvetlerine peşkeş çekenlerin bir de “muta” denen sözde şeytani bir nikâhları vardır.  Nikâhta kadına ödenmesi zaruri olan mehir de ahlaksızca istismar edilerek, belli bir zaman dilimi, yani cinsel ilişki için yeterli olacak vakit için ödedikleri ücret karşılığı dinle ve kutsal evlilik müessesiyle alay ederler. Bunlar, açık zina edenlerden çok daha pespaye ve insafsızdırlar.    

Peygamberimizin kızı Hz. Fatma, kocası Hz. Ali’nin ikinci bir kadınla evlenmek istemesine karşı çıkmıştır. Peygamberimizin terbiyesi ve vahyin hükümleriyle yetişen Hz. Fatma’nın kocasınca yapmak istediği ikinci evliliğine karşı çıkması caizdir. Eğer öyle olmasaydı, peygamberimiz onu ikaz eder ve kocasının arzusuna boyun eğmesini emrederdi. Hâlbuki durum öyle olmamış, bilakis kızının üzüldüğünü gören Allah Resulü, damadı Hz. Ali’nin bu arzusundan vazgeçmesini istemiş, eğer vazgeçmezse ancak Hz. Fatma’yı boşadıktan sonra evlenebileceğini bildirmiştir. Dolayısıyla damadı Hz. Ali’nin kızı Fatma üzerine evlenip onu üzmesine razı olmamıştır. Peygamberin bu davranışı, Müslüman kız ve babaların ikinci evliliğe karşı çıkabilecekleri hususundaki yetkiyi açıkça ortaya koymaktadır.

Çok iyi bilinmelidir ki peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), hiçbir evliliğini nefsi tatmin için yapmamış, eş ve eşlerinden izin almadan ne evlenmiş ne de herhangi bir konuda birbirlerinden ayırarak adaletsiz davranmıştır. 

Hz. Muhammed (SAV)’in çok eşli evliliğini sömürerek eşinden daha cazibeli ve heyecan verici genç kızları ve kadınları gözüne kestiren ahlak bozucular, dışarıda bulma fırsatı yakalayamayınca evlerine girip çıkan eşlerinin hafif meşrepli arkadaşlarına da musallat olup baştan çıkarabilmekte, eşlerinden habersiz kıydıkları ve adına da dini nikâh dedikleri yapay izdivaçlarla zina işlemektedirler.

Toplumun yakınan tanıyıp inananlara ahkâm kesen bir hoca, başka bir erkekle nişanlı olan eşinin yakın bir arkadaşıyla gizliden sürdürdüğü aşk macerasını o suni dini nikâhla sonuçlandırmış, bir müddet sonra deşifre olmasıyla aile içi deprem yaşanmıştı. Oysa mutlaka haber vermesi ve izin alması gereken eşine, kayınpederine ve kayınvalidesine hiç danışmamıştı.  Adı evlilik olan bu ilişki batıl değil de nedir?

Daha sonra ikinci eş, resmi nikâh baskısı yaparak ilk eşi boşaması için elinden geleni ardına koymamış, aracılılarla ilk eşe büyük paralar teklif ederek resmi nikâhtan vazgeçmesini dahi talep etmişti. Bunlarla da yetinmemiş, hocanın ilk eşinin evine gitmesini, cinsel beraberliğe girmesini yasaklamış ve sürekli takip ettirerek muhbir bile tutmuştu.

Laisizm’in iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü öne çıkarması vicdanı yok etmiş, vahyi bozmuş, dolayısıyla ahlakın da yitirilmesine neden olmuştur. Diktatörlüğün kurulmasından bugüne laikliği, din ve namus telakkisini ortadan kaldıran Atatürkçülüğü esas alan devlet, aileyi ve toplumu ayakta tutan ahlak kurallarını biçmiş; sevgi, saygı, hoşgörü, merhamet ve haram olan her şeyi modernlik karşıtı belleyip, irticayla özdeşleştirmiştir. Yaratıcısı Allah’a sevgi ve saygı duymayanın yaratığa duyabilmesi mümkün değildir. Sözde duyduğunu ifade etse de özünde egoizm hâkimdir…    

Laiklik ve cinselliğin hüküm sürdüğü ve yayınlarla her evin geneleve dönüştürüldüğü bir toplumda etkilenmemek mümkün değildir. Dindar olarak nitelendirilen kesimde payına düşeni alarak, örneğin nefsin en müthiş dostları faiz, zina ve beğeni gibi yasaklara da dini kılıflar geçirerek, fetvalarıyla meşrulaştırabilmişlerdir. Ayetler, hadisler ve peygamberin rehbersi yaşantısı nefislere ağır gelmiş, modern hayata uyarlayabilmek ve cinsellik naraları atan benlikleri besleyebilmek için hurafesel yorumlarla “laik dinci” olabilmişlerdir.

Bu sebeple insani ve ahlaki değerlere savaş açan laik bir düzende dinli veya dinsizin büyük bir çoğunluğundan ahlak, dürüstlük, erdemlik ve adalet beklenebilmesi söz konusu değildir.

Bugün 72’lik Deniz Baykal’ın evli ve çocuklu bir kadınla giriştiği ahlaksızlığın tartışmasını yapıyor ama namuslu veya dindar bilinen bazılarının da ondan aşağı kalır hiçbir farklarının olmadığı göz ardı yapılabiliniyor.   

CHP’nin evli genel başkanı ve milletvekilliğini savunarak ahlaksızlığı nasıl sahiplenmiş ise; eşinden habersiz ikinci bir kadınla din adına beraber olan, eşit davranmayan, adalet gözetmeyen, kalbinde başka bir kadına ilgi duyup şehvet besleyen, gözleriyle zina eden, eşiyle sevişirken bir başka kadın veya erkeği hayal eden, karşıt cinslerin beğenmesi için allanıp süslenenlerin zina yapmaları ve çevrelerini etkileyerek ahlaksızlığı teşvik etmeleri sahiplenilmemeli ve asla savunulmamalıdır.

Şayet Müslümanlığı kabul edip Allah ve Resulüne kayıtsız-şartsız teslim olunabilseydi, ne sapan kimselerin zararına uğranır ne de yoldan çıkmış Deniz Baykal ve Nesrin Baytok gibi binlerce seks düşkünü ahlaksızlığa cesaret edebilirlerdi. Ancak dosdoğru olursan başkalarına caydırıcı bir örnek olur ve ahlak denen hayati değer tartışmaya açılarak yerlerde süründürülmezdi.       

Sonuç itibariyle adil olmak gerekirse; laik ve adaletsiz bir düzenin hüküm sürdüğü toplumlarda herkes güç, makam ve çevre etkisine göre uçkurunun peşinde koşmakta, kimi gizli ve dinli kimi de aleni ve laik düşünceleriyle şeytanın adımlarını takip etmektedir. Toplumun ahlak önderleri olması gereken sözde dindarların hırs ve ihtirasları kahredici bir timsal olmakta, zinayı yahut faizi eleştirirlerken dinle kamufle ettikleri zina ve faizi bir hak olarak işleyebilmektedirler. Dolayısıyla sorunu kişilerde değil doğrudan rejimde aramalıdır. 

İslam, aile bağını öyle vurgulamaktadır ki yalnızca evli insanların ilişkilerini değil bekârlarında kendi aralarında gerçekleştirdikleri nikâhları da  batıl saymaktadır. “Hangi kadın velisinin onayı olmadan nikâhlanırsa nikâhı batıldır Hz. Ayşe

Huzur, güven ve saygının temeli aile veya toplumsal birliktelik ve rızadadır. Her kim cinsel özgürlük denen bir ütopyayı ilke edinip ailesine ve yaşadığı topluma saygısız davranır ve asi olursa, aslında o kişi benliğinin esaretindeki zincirli bir mahkûmdur.   

“Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” Al-i İmran. 71

Balonun kendilerini kurtaracağını sanıyorlar…

Kemal Kılıçdaroğlu adlı balona helyum gazı misali kirli nefeslerini üfleyerek uçabileceklerini sanan CHP teşkilatı, yerin binlerce fersah dibine de girseler marsa da çıksalar ahlaksızlık yaftasından asla kaçıp kurtulamayacaklardır. Genel Başkan ve milletvekillerinin bednam ilişkilerine sahip çıkarak topluma meydan okuyabilenlerinin bedelini makyajsı bir değişimle, hele balon gibi bir mevtayla ödeyebilmeleri mümkün değildir.

Kılıçdaroğlu kim ve ne yapmış ki kahraman bir kurtarıcı namıyla Türkiye’nin önünü açabileceği, halkı kalkındırabileceği, suçları engelleyebileceği, düşünce, inancı ve ırkı ne olursa olsunsun herkese eşitlik sağlayabileceği, aykırılıklara son verebileceği, barış ve adaleti tesis edebileceği iddialarıyla halkın etkilenmesine çalışılmaktadır?

Barbar emperyalizmine karşı onurlu bir direnişte bulunarak halkını bağımsızlığa kavuşturmuş, barışçı başkaldırısıyla statükoya ve işgal güçlerine aman verdirmemiş, farklı din ve etnik gruplar arasında kardeşlik ve dokunulmazlık ayırımcılığına son vermiş, ülkesinin yabancı hâkimiyetinden kurtulabilmesi için ülke çapında kampanyalar yürüterek öncülük etmiş, Güney Afrika ve ülkesi Hindistan’da birçok kez hapishanelere atılıp ömrünün büyük bir bölümünü zindanlarda ve işkenceler altında geçirmiş M.K. Gandhi gibi bir efsane; nasıl olurda Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir sefile benzetilebilir? Acaba Gandhi, Kılıçdaroğlu gibi gökten düşen bir balon misali mi liderliği hak etmişti?

Kılıçdaroğlu, tamamen parti çıkarı doğrultusunda Ak Parti’nin yoldan çıkmış bir yöneticisinin rüşvet belgesini deşifre etmesiyle adını duyurmuş, akabinde iki Ak Partiliyle giriştiği sözlü dalaşlarla iktidar aleyhli medyaca şişirilmişti. Başkaca mücadelesel hiçbir referansı bulunmamaktadır. Buna karşılık Ak Parti, kendileri gibi komplo, tertip ve iftira söylemlerine kalkışarak ahlaksızlığı örtbas etmemiş, derhal yöneticisini görevden uzaklaştırarak halka karşı sorumluluklarını yerine getirmişlerdi.

Eğer Kılıçdaroğlu ifade edildiği gibi dürüst ve parti çıkarı düşünmeksizin ana ve babasının aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik eden bir erdemliğe sahip olsaydı; öncelikle toplumsal ahlakı yerle bir eden Baykal ve Baytok’u savunmaz, partisinin onca yolsuzluğunun ve darbeci teröristlerinin üzerine giderek hesap sorar, partisinin üstlendiği avukatlığa tepki gösterir, İş Bankası ve Anadolu Sigorta’daki katrilyonluk yolsuzlukları sumen altı yapmaz, 8 aydır önünde olan ve skandalı kapatmak için dosyayı sunanları oyalamaz ve sanki utanıyormuşçasına bir alevi olduğunu saklamazdı.  

Onur Öymen’in geçmişteki Dersim vahşetini örnek göstererek Kürtlerin ve Alevilerin katliamını savunmalarına karşılık önce bayrak açıp istifasını isteyen Kemal Kılıçdaroğlu, Genel Başkanı’nın ağzını kapatmasıyla koltuğu elden gidebilecek endişesi içinde sünepeleşebilmiştir. Hatta Genel Başkan’lığa aday olabilmek için Kürtlerin ve Alevilerin katliamından yana Onur Öymen’den bile icazet almayı sindirebilmiştir. Bu mu Gandhi? Bu mu geleceğin kararlı lideri? Bu mu bağımsız Türkiye’nin umudu? Bu mu yoksulluk, adaletsizlik ve ayırımcılıkla mücadele edecek olan?

Kılıçdaroğlu, daha başkan seçilmemesine rağmen birbirleriyle yarışan medyadaki ilk açıklamasında; halkın partisi olacağını, din ve etnik özgürlüklere vurgu yaparak, hiç kimsenin inancına ve ırkına karışmayacaklarını ve eşit haklardan yararlandıracaklarını ifade edince, klasik bir politikacı örneği sergiledi. Bugüne kadar grup başkan vekilliği gibi etkili bir görevi yürüttüğü CHP’de; neden böylesi insani değerler için hiçbir çaba sarf etmedi de bilakis köstek oldu? Ayrıca milletin peygamberine sövebilecek ve Müslümanlara tahammül edemeyecek kadar kin ve nefretle dolu Önder Sav ve CHP teşkilatıyla mı iddialarını gerçekleştirecek? Dersim olayındaki geri adımı, kendisine zerre kadar da olsa bir güveni yok etmiştir.  

Halkın içinde yoksul bir hayat yaşayacağını, halkın haklarından ve kalkınmasından başka hiçbir elem taşımayacağını beyan eden Kılıçdaroğlu; madem öyle halktan gasp ettikleri Türkiye İş Bankası hisselerini asıl sahiplerine devredecek mi? Eğer en yoksulun hayat standardını ölçü alıp, onların çıtasını yükselttiğinde kendi çıtasını yükselteceğini taahhüt ediyorsa, neden iktidara gelmeden önce bir barınağa taşınmıyor ve onların zor şartlarda sürdürdüğü meşakkati yüklenmiyor?

Sandığı gibi bu millet aptal mı ki kendisine inanacağını düşünüyor.   

Evet, Kemal Kılıçdaroğlu bir hiç olduğundan hakkında konuşulacak ve tartışılacak fazla bir şey yoktur. Sonuç olarak bir balon ne ise Kemal Kılıçdaroğlu da odur…

Adaleti katleden yüksek yargının hukuk tanımaz üyeleri teröristleri kurtarabilme arayışlarındaki komplosal ses kayıtları derin yaralar açarken, herkesin bir sefilin başkanlığını, ahlaksızlığı belgelenmiş bir lideri, Kemalist terörün avukatlığını yapan ve halk egemenliğinin önünü kesen CHP’yi tartışması bir felakettir.

Filmlerde sanat adına oynayan, hatta ahlaksızlığıyla meşhur o aşk’ı memnu dizisindeki en cüretkâr oyuncular bile utanıp sıkılırlarken, maalesef CHP’liler hiç aldırış etmeyebilmektedirler.

Kemal Kılıçdaroğ’lu her ne kadar deist bilinse de gerçekte marksist/ateist çizgisinde bir alevi oluşu; başta Hz. Muhammed ve İslam düşmanı Önder Sav olmak üzere birçok vahiy karşıtı laik ve ataist ( Kemalist) diktatör yanlılarını etrafında toplamaya yetmiş, Ergenekon Terör Örgütü, PKK ve sol terör örgütlerini cesaretlendirerek zafer naraları atmalarına, daha da radikalleşip devlete, hükümete ve Müslümanlara baskı ve zulümlerini had safhaya çıkartıp birlikteliğin, ahlakın ve merhametin adını silecekleri kaçınılmazdır.  

PKK’lı teröristler ve sol örgütlerin neredeyse tamamı marksist/ateist  aleviler olup, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye genel başkan olmalarıyla ciddi bir motivasyona uğrayacaklarına şüphe yoktur. Müslüman alevilerin aynı Allah’a, dine ve peygambere inanmalarından sunilerle hiçbir problem yaşamamalarına tepki duyan ateist aleviler, Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte camileri cem evine dönüştürebilme talebinde bulunurlarsa şaşırmayın.   

Sünnetsiz Kamer Genç’in terör yuvası olan Nazımiye’deki hemşerisi Kemal Kılıçdaroğlu da sünnetsiz mi? Vahyin bir emri olmasa da sünnetin vazgeçilmez bir gelenek olduğu, toplumca dini bir vecibe ve erkekliğe ilk adım atma öneminden ötürü şölenlerle kutlanan bir âdeti Kılıçdaroğlu yerine getirdi mi? Marksist alevilerin ve öldürülen PKK’lı teröristlerin de sünnetsiz oldukları bilinen bir gerçektir.

Atatürk’ün ölümünü kabullenmeyerek ebedi Genel Başkan belleyen ilkel bir partinin Genel Başkan yetiştirmesi ve çıkartması mümkün olmadığından Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir balonun gölgesine sığınmaktan başka bir çareleri var mı? Şişirmesinler de başsız mı kalsınlar?  

Medyanın yıldız çıkarmadaki mahirliği CHP’de de başarıya oluşmuş, bundan böyle Kılıçdaroğlu’nun aktörlüğündeki CHP dizisi, tüm kanallarda en iyi reyting yapacaktır.

CHP gibi bir zihniyet çoktan gömülmeliydi ama askeri ve yargı despotizminin desteğiyle yoğun bakımda yaşatılmış, bu sebeple Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başka bir çoban bulamamışlardır. Zaten Deniz Baykal’ı vazgeçilmez yapıp destek çıkmalarının gerçek nedeni de yerine koyabilecekleri bir liderin olmayışındandır. Ancak Kılıçdaroğlu gibi bir çobanın güttüğü sürüden hayır beklenmemeli, sevinçlerin kursaklarda kalacağı günün de pek uzak olmadığı bilinmelidir.    

CHP gibi hastalıklı bir sürünün sağlığa kavuşması ve millet lehine verim alınması bekleniyorsa, çakma çobanlardan vazgeçip ahlaksızlığı belgelenmemiş teşkilat dışı bir aday arayışına girişmelidirler.  Çünkü tamamı kirlidir…

 

Sizde bu kafa olduktan sonra daha çok…

Kılıçdaroğlu balonu ile ilgili yaptığım gerçeklere dayalı eleştiriden sadece ”sünnetli mi, sünnetsiz mi” soruma kilitlenerek; ahlak, din ve insanlık dersi vermeye çalışan pespayelerin paniklikleri ve üste çıkma gayretleri, sanırım Kılıçdaroğlu cephesinin bir yönlendirmesi olsa gerek. Gerçeği bilmediğimden peşin hükümden uzak basit bir sorum öyle bir telaş uyandırdı ki, bir şeyler saklama gayretiyle ulumalarının doğurduğu istifam güçlülük kazandı. Ermeni dönmesi, ateist, Marksist veya sünnetsiz olmak tabii ki kadersel bir zorunluluk ve hiç kimsenin eleştirme hakkı da yoktur. Ancak halkı yönetmeye aday bir liderin veya partinin gizlemesi açık bir ahlaksızlık, hilekârlık ve ihanettir. Ne var ki “din ve namus” değerlerini reddeden bir anlayıştan doğruluk ve vicdani bir tavır beklenilmemelidir.

Hümanist söylemlerle din ve ahlak istismarına kalkışanların yayınlamakta maruz gördüğüm şahsımdan ziyade Allah, din ve peygambere karşı alçakça yaptıkları küfürler, CHP ideolojisinin açığa vurulmasından başka bir şey değildir.  

Yığınların yanı sıra CHP faşizmini iktidara taşıyıp aziz milletimizi büsbütün perişanlığına taşeronluk yapan satılık kalemlerin iğfal ettikleri gençlerimizi ağlarından kurtulmalarını engelleme çabaları, şüphesiz ahlaklı ve iffetli bir Türkiye’nin ve millet egemenliğinin oluşmaması içindir. CHP iktidarıyla kirletmeye devam edecekleri halkımızı manipülasyonlarla yönlendirmeye çalışmakta, tipsizlikten ve ahlaksızlıktan idam edilecek fiziki ve karakteristik yapılarına rağmen entelektüel şöhretleriyle kompleksli insanlarımızı baştan çıkarmakta; köşelerinde, ekranlarında ve Nişantaşı barlarında avlayarak iğrenç emellerine peşkeş çektikleri bilinen bir gerçektir. O kadar bayağıdırlar ve fil pisliğinin içinde debelenmektedirler ki, Kılıçdaroğlu makyajı kendileri ve harami patronları lehine hayati bir kurtuluş umudu taşımaktadır. Her zaman olduğu gibi sömürdükleri ve istismar ettikleri yine milletimiz, sonunda “yandım Allah” diye inleyen de milletimizdir.   

Bülent Ecevit, Kılıçdaroğlu’nun işe yaramaz bir balon olduğu ön görüsüyle adaylığını reddettiğini biliyor musunuz? Ancak İslam ve halk düşmanı ateist eşi Rahşan Ecevit, ölen kocasını çiğneyerek Kılıçdaroğlu’nu destekleyebilmiştir.

Ecevit’e de benzetilen yeni balonun da Ecevit’in halkımızı nasıl ekmeği, gazı, benzini, yağı ve bilumum ihtiyaç maddelerini karneye bağlattığını, elektriksiz günler yaşattığını, soğuktan ve susuzluktan çileler çektirdiğini, anarşiyle birbirlerini öldürttüğünü, iktidara gelebilmek için bakanlık karşılığı başka partilerden milletvekili satın aldığını, rüşvetin, yağmanın, yoksulluğun, yolsuzluğun ve işsizliğin en dorukta ve fütursuzca işlendiğini hatırlatarak, aynı acı günlerin geri geleceği gerçeğine müneccim olmaya gerek yoktur.

Maalesef halkımız her şeyi çabuk unutabilmekte, kendilerine karşı acımasız ve duyarsız davranarak kandırılma tehdidinden sıyrılamamaktadırlar. Bir politikacıya, dahası ülkeyi diktatörlük ilkeleriyle yöneten barbar bir ideolojinin bayraktarlarına hiçbir şartta güvenmemeleri gerekirken; kozmetik ürünlere olan düşkünlüklerinden ve yalanın yılanı bile yuvasından çıkarabilecek gücünü muhakeme edememelerinden dolayı keşke ve pişmanlık acizliklerini hayatlarından çıkaramamaktadırlar. Beterin daha beteri olduğunu düşünemediklerinden yaşamlarını şeytana teslim edebilmektedirler.

Abartılara öyle zafer çığlıkları atabiliyoruz ki, örneğin Apo’yu Kenya’da derdest eden ABD ve İsrail ittifak ajanları olup, bir zahmet gelip alın diye mesaj göndermeleri üzerine şaşırılacak bir gösteriyle DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümetin Başbakan’ı Ecevit kahraman ilan edilebilmiş ve etkisiz hale getirilen azılı suçluyu Kenya’dan alan Balyoz Terör Örgütü üyesi olmaktan tutuklu halk düşmanı emekli korgeneral Engin Alan’da sanki meydan muharebesinde esir almış ya da yuvasında ele geçirmiş gibi göklere çıkarılmıştı. Ne oldu? Krallara dahi sunulmayan özel bir ada tanzim ettirilerek, azılı teröriste hizmet yaptırılmadı mı? Bu bir yenilgi mi yoksa bir zafer miydi? Bu yüzden zafer ve galibiyetin anlam ve mahiyetini unuttuk, balonları kurtarıcı baş tacı yaparak insanlıktan çıktık.

Irkı ve dini siyasete alet etmeyeceklerini sürekli dile getiren CHP, din ve namus üzerinden siyaset yaparak işgalini sürdürmektedir. Atatürk milliyetçisi olmayanları vatan hainliğiyle suçlayabilmekte, inancından dolayı eğitime, çalışmaya ve devletinin hudutları içinde yaşamaya antagonistçe set çekerek, kamu alanı gibi işgalci sınırlar çizebilmektedir. Hani ırkı, dini ve ahlakı siyasete alet etmeyeceklerdi?

Halkı katletmeyi, hapsetmeyi, birbirlerine düşürmeyi, kaos oluşturmayı, fişlemeyi en insafsızca yapan silahlı şövalyelerini savunarak, suçluların hukuk önünde hesap vermelerini engelleyebilme entrikalarını millete meydan okurcasına aleni destekleyebilmekte ve her türlü tertibin içinde yer alabilmektedirler.

Dünya mehdi beklerken Türkiye; işsizliği giderecek, rızık dağıtacak, terörü bitirecek, herkese huzur ve güven verecek, yoksulluğu ve fukaralığı ortadan kaldıracak, hastalara şifa dağıtacak, savaşları durdurup barışı sağlayacak, suçları kökünden kurutacak, dilekleri geri çevirmeyecek, özgürlükleri alabildiğine sunacak, neredeyse merdiven basamaklarını dahi altından yapacak Kılıçdaroğlu adlı kurtarıcı bir tanrıya kavuştu. Acaba ölümü de durdurabilecek mi? Ne mutlu CHP ve Kılıçdaroğlu’nun kulu olana…

Medarı kurtarıcımız Kılıçdaroğlu’nun TBMM’de ağırladığı ve halkımıza 40 liradan et yedirten ancak hükümetin karaborsacı soygunculara dur diyerek ithal kararı almasına panikleyerek kurtarıcı tanrıları Kılıçdaroğlu’na sığınan Et Üreticileri Birliği Temsilcilerine Kılıçdaroğlu öyle sahip çıktı ki, daha iktidar olmadan, hatta genel başkanlığa seçilmeden, Benim yolumu açacak olacak sizlersiniz. Birilerinin oyunu var. Bu oyunu bozmak bizim görevimiz. Bu oyunu bozmak için biz yola çıkarken önümüzü açacak olan da sizlersiniz. Sizden sadece önümüzü açmanızı, destek vermenizi bekliyoruz. Bu sorunların üstesinden geliriz. Sizden tek istediğimiz var; önümüzde önce bu hükümete destek midir, destek değil midir bunun referandumu yapılacak. Anayasa Değişikliği, arkasından seçimler gelecek. Sizin davanızı mecliste savunmamda hiç endişeniz olmasın. CHP Genel Başkanı olsam da, düz sıradan milletvekili olsam da sizin hakkınızı sonuna kadar savunacağım. “

Haydi, umutla beklediğiniz kurtarıcınız Kılıçdaroğlu eti tekrar 40 liraya, iktidara gelmesi akabinde belki 100 liraya kadar çıkaracağına söz verdi. Afiyet olsun…  

Ak Parti ve Erdoğan düşmanlığının tek amacı, Müslüman ve dindar bir kimlik taşımasıdır. Oysa hükümetin yaptıklarını her ne kadar kifayetsiz bulsam da, başarılarını onların hayali bile kaldıramaz. Eğer Erdoğan, diğerleri gibi hegemonyalığa boyun eğmiş olsaydı Atatürk bile ilan ederlerdi. Batı ile olan yakınlığı ve ilişkisini dahi hazmedemeyerek, Türkiye’yi Batı’nın esaretine sunduğunu iddia eden ucubeler, şerefli Türk medeniyetini ve dinini devrimlerle Batı’ya peşkeş çeken kendileri değil mi? Dinimizi, dilimizi kültürümüzü, örneksi ahlakımızı, gücümüzü ve birlikteliğimizi doğrayan CHP değil mi?  Devrimlere muhalefet edenleri hunharca idam eden, kıyafet muhalifliğinden bile İstiklal gazilerini yargılayan ve alçakça asan, zindanlarda çürüten, vatanlarından süren, baskı ve tehditlerle zulmün en vahşicesine layık gören CHP değil mi? Elim bir savaştan çıkarak yiyecek bir lokma, ayaklarına geçirecek bir çarık, başlarını sokacak bir barınak bulamayan, kendi partililerinin dışında geri kalanı süründürüp kahraman milletimizi iliklerine kadar sömürerek varlıklarını zimmetlerine geçirmek suretiyle zengin olan ve saltanat içinde yaşayan CHP’liler değil miydi? Bu CHP mi yolsuzluğu, yoksulluğu ve işsizliği engelleyecek?   

Kemal Kılıçdaroğlu adlı bir mankeni allayıp pullayarak vitrine koyanın CHP şövalyeleri olduğu bilinciyle muhakemeye kalkışınız. Bu gün hapsedilen acımasız teröristlerin yarın salıverilerek hepinizin karnını deşeceklerini, mallarınızı gasp edeceklerini ve ırzlarınıza geçeceklerini bir an olsun aklınızdan çıkarmayın. Tamamı yalan olan şeytani vaatlere inanarak cehennemi çağırmayın.

Şer ittifakı CHP çatısı altında toplanan maskelilerin kalplerinde saklı olanları her ne kadar bilemezseniz de referanslarını ve var olma amaçlarını görmemezlikten gelmeyin. Anayasa da yapılan değişiklik paketine karşı çıkmalarının tek nedeni diktatörlüklerini kaybedecek olmalarıdır. İktidarın tek söz sahibi olmak istemiyor musunuz?  Yargı despotizmini ortadan kaldıracak, Genelkurmay’ın darbe palanlarını ve girişimlerini engelleyecek, Anayasa Mahkemesi’nin ideolojik kararlarının önüne geçecek, HSYK’nın hukuk ve adalet aleyhli baskılarını bertaraf edecek bir değişikliğe karşı çıkmak, apaçık bir ihanettir.  

Unutmayınız ki Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelmesi vitrinsel bir göz boyamadır. Sorun kişide değil CHP zihniyetindedir. Kılıçdaroğlu’da CHP ilkelerinden asla taviz vermeyeceğini deklare etmişken, nasıl bir değişimin olabileceği umudu taşınabiliyor?

İkinci sınıf Hollywood aktörü olan eski ABD Başkanı Ronald Regan, başkanlık seçimlerine katıldığında ABD’lilerin büyük bir çoğunluğu, ABD gibi süper bir gücü ikinci sınıf bir figüran mı yönetecek diye karşı çıkmışlardı. O dönemin ileri gelen güçlü bir politikacısı, ”başkanın kim olduğu önemli değil velev ki odun dahi olsa sistemin kuralları geçerlidir” demişti.  

Türkiye’yi ötekileştiren; kardeşi birbirine vurduran; dini ve ahlakı yok eden; istismarın ve sömürünün bayraktarı olan; kalkınmayı ve ilerlemeyi engelleyen; caydırıcı gücümüzü ve bütünlüğümüzü biçen; suçları azmettiren; inanç ve vicdan özgürlüklerini baltalayan; ahlaklı şehit analarını ve kardeşlerini genelevlerde satan; milletimizi sapıklıkta liderliğe yükselten; hukuk ve adaleti doğrayan; kendi ideolojisi dışındakileri hainlikle suçlayan; baskı ve yasaklarla insanlarımızı bezdiren; ekonomik, sosyal ve siyasi tüm başarısızlıkların adresi olan CHP’dir. Çünkü her gelen hükümet, CHP ilkeleriyle siyaset yapmaya mahkûm kılınmaktadır. CHP’nin hükmettiği bir devlette millet iradesinin egemen olabilmesi mümkün değildir.

Askeri ve yargı darbeleri ve de terörist girişimlerle diktatörlüklerini koruyamayacağını fark eden CHP, hazırladıkları komployla önce Genel Başkanları Deniz Baykal’ı devirmiş, sonra da Kemal Kılıçdaroğlu adlı balonu milletin önüne çıkararak, aptal ve kandırılmaya hazır sandıkları halkımıza umut vaat edip ağlarına düşürmeye odaklanmışlardır.

Uyanın arkadaşlar! Farklı düşünmemiz ve inanmamız inatlaşmamıza ve doğruda birleşmemize yol açmamalı. Bu vatan hepimizin ve tıpkı İstiklal muharebelerinde olduğu gibi fırsatçılara ve işgalcilere karşı omuz omuza mücadele vermeliyiz. O cehennemsi günleri geri getirecek şeytan oyununa gelmemeliyiz. Tek amaçları milletin dini ve namusunu yok etmek olan CHP’nin aldatıcı maskesine kanmamalıyız. Atalarımızın ve bir kısmımızın hangi acılara müstahak olduğunu irdelemeliyiz ki ne kendimiz ne de çocuklarımıza yaşatmamalıyız.

Dün Deniz Baykal ve avanesini kim seçmişse, bugün de Kemal Kılıçdaroğlu’nu onlar seçmektedir. Öyleyse nasıl bir değişimin olabileceğini düşünebilir, sevinç naraları atabilir ve dileklerinizin yeşerebileceğine umut bağlayabilirsiniz?

Muhakeme edebilen ve vicdanı olan hiçbir insan, aleyhlerine düzenlenen tezgâhın parçası olamaz ve CHP gibi bir felaketi bağırlarına basamaz…  

  

Aslında o bir balon dahi değil…

Komplo, kumpas, yalan, ihanet ve vahşet gibi kötü erdemliklerle inşa edilmiş CHP, diktasal varlığını sürdürebilmek için her türlü riyakârlığı ve entrikayı mubah saymakta, amaçları uğruna değil milleti, aykırı olan eş ve çocuklarını dahi kazığa oturtmaktan imtina etmez bir insaniyetsizlikle kılıç çekmeyi vicdanlarına sığdırabilmektedirler.   

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin yani yargı üyesi, gazeteci, politikacı, asker, akademisyen ve PKK’lıların oluşturduğu Ergenekon Terör Örgütünün CHP’deki etkin sözcüsü Önder Sav; alışageldikleri baskı, tehdit ve darbelerle milletin egemenliğini savunan Ak Parti’yi alaşağı edemeyeceklerini ve her geçen gün kan kaybedip yok olmaya sürüklendiklerinin farkına varmaları üzerine CHP’ye yeni bir imaj kazandırabilmek maksadıyla Deniz Baykal’a komplo hazırlamışlar, Nesrin Baytok ile olan cinsel ilişkilerini kasete çekerek, normal yollardan genel başkanlıktan uzaklaştıramayacakları Baykal’ı kahpece devirmişlerdir.

Baykal’ın karşısına dikilip mertçe bir değişikliğe gitmektense hain bir komploya başvurmaları, kalıplaşmış zihniyetlerinin vazgeçemedikleri bir alışkanlıklarıdır.

Deniz Baykal’ın kasetle ilgili doğan tepkiyi absorbe edebilmek amacıyla Önder Sav’ın talimatı doğrultusunda kurultaya kadar süreci geçiştirmek ve komplonun Ak Parti tarafından düzenlendiği propagandasıyla yeniden partinin başına geçme planı ETÖ’nün aldığı karar neticesinde gerçekleşmiş, öncesinde tasarlanıp kukla Kemal’in başkanlığa getirilme senaryosu ayak oyunlarıyla yürürlüğe sokulmuştur.

Önder Sav, öylesi şeytani bir kurnazlıkla süreci tereyağından kıl çekme misali idare etmiş ki, ETÖ şövalyeleriyle hazırladığı sinsi plan anlaşılmasın diye bir koldan her şeyden habersiz ve kesinlikle genel başkanlık düşünmeyen Kılıçdaroğlu’nun adını ortaya attırıp Baykal’la görüşmesini isteklendirmiş, diğer koldan Baykal’dan başka genel başkan tanımayan görüntüsü çizen Gürsel Tekin’i Baykal’a göndererek nabız yoklatmış. Amaç Baykal’ın onayıyla doğabilecek hizbi önlemekti.

Sav’ın gerek Kemal’i kesinlikle genel başkanlığa istemediği, gerekse Baykal’ı yeniden partinin başına geçirme fikri komplonun anlaşılmaması adına güttüğü bir manevraydı. 

Baykal’ın hem Önder Sav’a hem de teşkilata olan güven çerçevesinde Kemal’i baştan savan bir politikayla çok itimat ettiği teşkilata yönlendirmesi, Gürsel Tekin’e de kurultaya birkaç gün kala yeniden geri döneceğiyle ilgili mesajı ETÖ sözcüsü Önder Sav’ı harekete geçirmiş, bir gün önce tüm teşkilat Baykal’a bağlılığını deklare edip geri dön çağrısı yaparken bir anda herkes Baykal’a sırt çevirip Kemal’in etrafında toplanabilmişti. Dolayısıyla Baykal, ETÖ’nün tertiplediği senaryo doğrultusunda Önder Sav’ca kumpasa getirilerek, direktifinde sandığı teşkilatınca da büyük bir ihanete uğradı. Çünkü ETÖ’ye karşı diklenebilmek CHP teşkilatını aşar…

Şüphesiz ETÖ’ye Deniz Baykal gibi güdülmesi zor bir lider değil, bürokrat olmasından dolayı çalışma hayatı boyunca “emredersiniz efendim” hazır ol duruşlu boynu bükük bir kukla gerekliydi. Kemal Kılıçdaroğlu söz konusu senaryoda sadece bir oyuncu olmaktan öte herhangi bir dâhili bulunmamaktadır.     

CHP, ETÖ ve sözcüsü Önder Sav tarafından yönetilmektedir. Kâğıt üzerindeki genel başkan, parti meclisi ve yönetim kadrosu tamamen bir göstermelik olup, tamamı ETÖ’nün vesayeti altındadırlar. Deniz Baykal’ın terör örgütü üyelerini yeterince savunamaması, davaları kapatacak ciddi bir adım atmayıp AK Parti’yi durduramaması ve İslam’i kesimle diyaloga girmesi gözden çıkarılmasına etken sebeplerdir.

Baykal-Baytok ilişkisini kasete çektirten, servis yapan ve Baykal’ı istifa ettirip kukla Kemal’i seçtiren Önder Sav’dır. Kasetin ilk bölümü, yani yatak sahnesi ETÖ’nün, yani Önder Sav’ın kasasında olup, Baykal’ın herhangi bir ifşaatını veya muhalefetini engelleyebilmek gerekçesiyle şantaj olarak bekletilmektedir. Kukla Kemal, her ne kadar teoride genel başkanı ise de pratikteki genel başkan, ETÖ’nün politik politbüro sekreteri Önder Sav’dır.

Halk ve vahiy düşmanı ETÖ ile milletin peygamberi Hz. Muhammed düşmanı Önder Sav’ın hükmettiği CHP, halkın ninnilere ve vitrin mankenlerine kanıp uyuması durumunda büyük bir felaket olacağı kaçınılmazdır.  

En azından Deniz Baykal tumturaklı teslim olmayıp bir direnç gösteriyordu lakin piyon Kemal, alışageldiği “emredersiniz efendim” duruşuyla ETÖ’nün tüm direktiflerini yerine getirecek, hele bir de hükümete gelmesiyle teröristler sadece devlete değil sokağa da hükmedecek güce kavuşacaklardır.

ETÖ’nün yeni kuklası Kemal, kimlik karmaşası yaşayarak psikolojide tanımlanan “Borderline veya Narsistlik” hastalıklarının dışa vurduğu kişilik bozukluklarını ortaya koymaktadır. Kendi olmak yerine kapıldığı üstünlük duygusuyla “Gandi Kemal veya karaoğlan Ecevit” kimliklerini gururlanarak benimseyebilmekte, dolayısıyla tedavisi de fevkalade zor bir hastalıkta bocalanmaktadır.  

Hayatı boyunca emredilme güdüsünden kişiliği oturmamış bir insanın liderliğe yükseltilmesi, o kişinin ikinci veya üçüncü şahısların yönlendirmeleri olmadan karar alabilmesini imkânsız kılar. Bu sebeple Kemal, gıpta edilebilecek itaatkâr bir askerdir.   

Tartışmasız bir emir eri olan Kemal’in gerek kurultaydaki görüşleri, gerek Türk milletini açıkça aptal sanabilecek fütursuzluktaki taahhütleri, gerek yaşadığı kimlik kargaşası, gerekse kararsızlığını kanıtlayan ani dönüşümleri hakkında söylenebilecek veya tartışılabilecek hiçbir şey olamayacağını ortaya koyduğundan muhatap alınmasını gereksiz görüyorum. Çünkü hiçbir yetkisi olmayan bir piyonu taraf almaktansa, patronu ETÖ veya Önder Sav muhatap kabul edilmelidir.

Ergenekon Terör Örgütünün milletimizi yok etmek isteyen geçmişteki haçlı birlikteliği benzeri haçlı bir organizasyon olduğu gerçeği hafıza ve duygularda sıcak tutulduğu müddetçe, yeni imajı CHP’nin de ne verip ne götüreceği anlaşılacaktır.

CHP=ETÖ

İnsanlar hayvan değil ki fukaralık politikalarıyla kandırılabilineceği düşünülüyor.  

“Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilseydi, yemden başka şey düşünenlerle alay ederlerdi. “ Epiktetos

Savaşı halk değil Atatürk yapmıştır…

İstiklal Mahkemelerinin sadist reisi Kılıç Ali, İstiklal savaşlarında vatanları uğruna can veren şehit, gazi ve tüm milletimize alçakça hakaret etmesinin nedeni; o dönemin Resimli Ay adlı bir dergisi; Milli Mücadele’nin sadece birkaç kahraman liderin değil, işçisinden köylüsüne, memurundan askerine, kadınından gencine tüm halkın eseri olduğunu ve bu adsız kahramanları anmak için de bir ‘Meçhul asker’ anıtı dikilmesi kampanyasına Atatürk’e nankörlük gerekçesiyle şiddetle karşı çıkmış, aynı zamanda Atatürk’ün en has yaveri olmasından dolayı “savaşı halkın değil Atatürk’ün yaptığını” ileri sürerek kampanyayı engellemiş, fikir babalarını da idam etmişti.

İşte aynı düşünce Anıtkabir Tapınak Şövalyelerince de sürdürülmekte, o günden beri halka biçilen aptal ve köle yaftası, neden cephede canlarını verseler dahi devlette etkin olamadıklarını ortaya koymaktadır. 

Millet ve hükümet aleyhine kurdukları ve ittifak gerçekleştirdikleri rütbeli ya da rütbesiz terör şövalyeleri; masum halkı, hatta çocukları dahi katledebilecek planları, darbe girişimleri, farklı etnik ve inançta olanları birbirine kıydıracak komplo ve cinayetlerle işgalsi bir organize içinde bulunan zanlı general, amiral ve subayların hukuk önünde hesap vermelerine karşı çıkmakta, TSK’ni istismar ederek yargıdan kurtulabilme telaşı ve entrikası içinde diktatörlüklerini muhafaza etmeye çalışmaktadırlar. Belki Kılıç Ali gibi idamlarla susturamıyorlar ama baskı, tehdit ve provokasyonlarla ihanetlerini örtbas etme gayretindedirler.3.Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk ile Genelkurmay Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu’nun hukuk tanımaz cüretkârlıkları had safhadadır. Acaba bu milletin yargı önündeki eşit vatandaşları değil midir?   

Milletle orduyu ruhla beden misali birbirinden bağımsız farklı kuvvetlermiş gibi ayırarak cesede dönüştürebilme çabaları dikkatle irdelenmemekte, milletsiz bir ordunun var olamayacağı gerçeği muhakeme edilemediğinden manipülasyona kanabilinmektedir. Ancak ruh gerçeğini reddeden materyalist pozitivistçilerin böylesi ayırımcı bakışları, neden bölünmüşlüğümüze, suç, başkaldırı ve terörizmdeki fütursuz artışa yeterli cevaptır.

Her vatandaş, ordu uğruna can veren potansiyel bir üye ve güç olup, herhangi bir bağın kopabilmesi ancak intiharla mümkündür. Hala kendilerini milletin efendileri sananların hiçbir şart ve koşulda dokunulamaz ayrıcalıkları sürebilmekte; her ne suç işleseler, milleti topyekûn kılıçtan geçirseler dahi yargılanmalarını orduya ve cumhuriyete karşı bir saldırı kışkırtmalarıyla üste çıkabilmektedirler. Deniz Baykal’ın kendisiyle ilgili, “Kimsenin bir sorgulama yapma hakkı yoktur” meydan okuyuşu, tapınak şövalyelerinin nasıl milletin efendileri olduğu cüretlerini ortaya koymaktadır.

Sadece Genelkurmay mensupları ya da CHP mi, yüksek yargıda aynı meydan okuyuşunu sürdürebilmektedir. Birçok skandalı deşifre olan yüksek yargının son bombası Hamdi Yaver Aktan adlı üyesinin hukuku ve adaleti mahvı perişan eden azılı suçlu bir başsavcıyı kurtarabilme operasyonu adaleti deşerken hala görevine devam edebiliyorsa; oligarşin bir totalitarizmden değil de demokratik bir hukuk devletinden bahsedilebilinir mi?     

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Kim ne yaparsa yapsın hiçbir zaman Türk ulusu, milletiyle Türk ordusu arasındaki bağı kopartamaz. Bu bağı kopartmaya çalışan bazıları olabilir. Bunları bazen yüzeyde görebilirsiniz ama bunlar geçici süreçlerdir. Hiç bir zaman Türk ulusu ile TSK arasındaki bağ, güven duygusu yükselerek devam eder. Hiçbir zaman düşemez. En büyük gücümüz de budur. Dolayısıyla TSK ebedi başkomutanı Atatürk’ün açtığı yolda ulusunun kendisine olan güveninden güç alarak yürümeye devam edecektir.” Hani her Türk, asker doğardı?

Nasıl olur da bir Genelkurmay Başkanı sırf şüpheli ve suçlu subaylarını aklayabilmek için ordu-millet ayırımı yapmak suretiyle TSK’ni istismar edebilir?  Acaba Genelkurmay üyeleri de bu milletin hukuk önündeki eşit vatandaşları değil mi? Bu milletin hangi ferdi bizzat canını feda ettiği TSK aleyhine olabilir? Ortadaki bunca iddia ve belgelere muhatap subayların hukuk önünde yargılanmaları TSK’ni zayıf mı düşürdü ki, bu süreçten daha güçlü çıkacağını ifade edebilmektedir? Tıpkı Kılıç Ali mantığı gibi TSK’ni temsil eden halk değil de generaller mi?

Neden açıkça siz tutsak bir köle, biz dokunulmaz efendileriz demiyorlar da lafı evirip çeviriyorlar?

Org. Başbuğ, hükümete ve anayasa değişiklik paketine atıf yaparak, Anayasa’nın 24. maddesine göre kimsenin devletin sosyal, ekonomik, siyasi, hukuki temellerini kısmen de olsa din kurallarına dayandıramayacağını kesin hatlarla vurgulamış ama milletin İslam dinine bağlı Müslüman bir inanca sahip olduğunu hiç umursamamıştır. Her şeyden önce hükümetin söz konusu 24.madde aleyhine hiçbir girişimde bulunmadığı, insan hakları adına ve eşitlik ilkesi gereği kıyafet özgürlüğü konusunda dahi yapmak istediği değişiklik, akıl almaz aynı gerekçelerden dolayı Anayasa Mahkemesince iptal edilmişti. Zaten cumhurbaşkanı ve hükümetin Müslüman referanslı olması da Anayasanın laiklik ve Atatürkçü ilkesi ve 24.maddesine göre aykırı kabul edilmekte, vahye iman etmişlerin devlette iktidar olamayacağı darbe planlarından, kurulan terör organizasyonlarından, isyan, tertip, komplo ve hukuk dışı tepkilerden anlaşılmaktadır.

Neden İslam dinine karşı inanılmaz kin ve nefret duyuyorlar? Neden seks düşkünü ve uyuşturucu müptelalarını kayırıyorlar da okul birincisi askeri öğrenciler dâhil olmak üzere dindarlığı ihanetsi bir suç sayıp TSK’dan atabiliyorlar? Öyleyse milletin Müslüman kesimi dinlerinden vazgeçip, sadece cenazelerde mi İslam’ı hatırlayacaklar? Büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede din dışı seküler anlayışa dayalı baskı ve zorlamalarla sorunlar giderilecek mi?  Bu yüzden mi terör faaliyetleriyle, provokasyon ve komplolarla, darbe planlarıyla Müslümanları biçmeye niyetleniyorlar?

Ancak Müslümanların oy kullanma hakları ellerinden alınırsa diledikleri çözüme ulaşacak, böylece Allah, peygamber ve din diyenlerden, namaz kılıp oruç tutanlardan, eşleri örtülü olanlardan devleti ve kamu alanlarını arındırabileceklerdir. Dolayısıyla ortada ne bir tehdit ne bir gerilim ne de bir tartışma yaşanacaktır. Böylece müzede sergilenen denizaltıya düşündükleri bombalama eylemleriyle her şeyden habersiz masum çocuklarımızın katliamları da önlenmiş olacak.

Org. Başbuğ, çözüm için tek reçetenin; “bilim ve akılcılığı rehber alırsanız ulaşacağınız sonuç laik düşünce sistemidir. Bu kadar basit dedi. Peki, dini düşünce sistemi bilim ve akılcılığa karşı mı? Birçok keşifler gerçekleştirmiş, günümüz bilim ve teknolojisinin temel teorilerini atarak refah ve ilerlemeyi gerçekleştirmiş bilim adamlarının itiraf ettikleri tek gerçek; ‘ilhamı dinden aldıkları’ değil mi?  

“Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor.” A.Einstein

Tarihimizin en hukuk dışı ve engizisyon mahkemelerinin bir benzeri olan İstiklal Mahkemelerinin şöhretli canilerinden mason Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç, Org. Başbuğ’un da paylaştığı, “Orduyu yıpratmak için içeriden ve dışarıdan yapılan saldırılar beni çok üzüyor. Her asker tutuklandığında canımdan can gidiyor. Ordu-milleti kaybedersek geri almamız mümkün değilsözleri, babasını aratmayacak bir hukuksuzluğu ve halk düşmanlığını içermektedir. Halkı katletmeyi, milletin seçtiği hükümeti devirmeyi, insanları birbirine düşürüp cehennemi yaşatmayı planlayan askerler yargılanmamalı mı? Zanlı birkaç askerin tutuklanması canından can gitmesine neden oluyor da, masum halkın ve çocukların acımasızca parçalanacak olmaları hiçbir şey ifade etmiyor mu? Eğer babam olsaydı hepsini ipte sallandırırdı” dedi mi?   

Antep düşman işgalindeyken bu bölgede görev yapan Kılıç Ali, Anteplilerin silah temin etmek maksadıyla topladığı paralarla ortadan kaybolmuş bir haindi. İttihat ve terakki cemiyeti ile yakın bağlantıları ile tanınan Kılıç Ali, yine aynı cemiyet vasıtası ile mason olmuştu. Özellikle Müslüman halka olan düşmanlığından dolayı verdiği onca haksız karalar yüzünden Atatürk tarafından sert bir şekilde uyarılan Kılıç Ali, barbarlığı devam edince yine Atatürk tarafından İstiklal Mahkemelerinden el çektirilmiş ve Ankara ya bir daha ayak basmaması konusunda önlem alınmıştı. Tarihimizin Drakulası olarak bilinen Kılıç Ali, insanların savunmasını almamasıyla en adaletsiz ve en acımasız bir üne kavuşmuştu. Öyle insafsız ve gaddardı ki, kendisine yıllarca eğitim veren hocası Suud’ül Mevlevi bey i bile haksız yere on beş yıl kürek cezasına çarptırabilmişti.

İşte halkı köle ve yığın bellemiş barbar bir zihniyetle mücadele etmek, insanım diyen yediden yetmişe herkesin öncelikli kutsal bir görevi olmalıdır. İktidar, tüm hata ve yanlışlarını telefi edebilecek bir haykırışla milletine layık olduğu egemenliği verebilmek için hayati bir risk üstlenmiş, hiç kimsenin halktan üstün ve ayrıcalıklı olamayacağıyla ilgili düzenlemelere girişmiştir. Yoksa onlarda diğer hükümetler veya MHP gibi CHP’nin, rütbeli ve cübbeli şövalyelerin hegemonyalığını kabul edip, kendilerine verilen rutin işleri yapmak suretiyle tehlikesiz bir saltanat sürebilirlerdi.

Örneğin Vakit Gazetesi’nin köşe bir yazarı, basın ve düşünce özgürlüğü temelinde tartışılması dahi mevzubahis edilmeyecek bir eleştirisinden dolayı efendi generallerin tepkisi ve yargıya hükmetmesiyle kapatılabilecek bir cezaya çarptırılabiliniyorsa, İslam kimliğinin ne denli tehlikeli bir düşman addedildiği anlaşılabilmektedir. Seküler bir demokrasiyi savunan Taraf Gazetesi’nin generalleri suçlayan onca manşeti suç teşkil etmiyor da, neden Vakit Gazetesinin basit bir köşe yazısı statükocularca kıyamete neden oluyor? Çünkü aleyhlerine olsa da Tarafçılarda aynı inancı ve vahiy düşmanlığını paylaşmaktadırlar…

Geçmişte herkese bir ev ve bir araba vaat edip iktidara geldikten sonra yoksulluğu ve yolsuzluğu tavan yaptıran mason Demirel misali CHP’nin kukla başkanının herkese aş, iş, fakirlik ve yolsuzluk edebiyatı, asla CHP’nin temel felsefesini unutturmamalı ve sürdürdüğü merhametsiz diktatörlüğüne galebe çaldırmamalıdır.  

Açlık, fakirlik ve yoksulluk; Mutlak İrade adlı kitabımın kapağındaki Sudan’lı bir çocuğun, bir lokma ekmek ve bir yudum su bulabilmek için iki kilometre uzaklıktaki Birleşmiş Milletler kampına sürünerek gittiği sırada bir akbabanın ölmesini bekleyip, parçalara ayırıp yiyecek olmasının resmidir. O fotoğrafı çekip Pulitzer ödülü alan Kevin Carter, “kendimi karanlıklarda hissediyorum artık dayanamıyorum” diyerek, üç ay sonra intihar etmişti.  Şüphesiz benliğin tamahkâr etmeyen talepleri bitmez tükenmezdir. Ancak eldekine şükretmeyip, o Sudan’lı çocuk misali ülkemizde yaşayan tek bir insan mevcut mudur?

CHP diktasını yerle bir edip hakkınız olan egemenliği ele geçirdikten sonra doğacak yetkiniz, zaten dilediğinizi yapabilecek bir seviyeye ulaşmanıza yol açacaktır.  Bu sebeple oy avcılarının şeytansı abartılarına inanarak malzeme olmaktan kaçınıp, doğrudan karar organı olmayı düşünmek, kalıcı, gerçekçi ve akılcı tek yol değil midir? 

 

Herkes birbirinden beter…

Arkadaşım bir gün, içinde yaşadığımız dünya konjonktürünü görmemezlikten gelerek her parti, cemaat, oluşum ve düzene şiddetle muhalefet ettiğimi, her kesimi karşıma alarak siyasetten ve sosyal yapıdan soyutlandığımı, diğerleri gibi yumuşak bir üslup kullanmamı ve birazda ödün vermek suretiyle en azından bir kesimle yapacağım ittifakın yararıma olacağını, aynı inançları paylaştığım çevrelerin hata ve yanlışlarının üzerine gitmememi teklif ettiğinde, bir müddet gözlerine bakıp dedim ki; batıl bir düşünce zemininde hakkı ve doğruyu savunmak, ölünün kırık kolunu tedavi etmeye kalkışmak değil midir? Herkes gibi çıkarıma öncelik tanımam, adaletten saparak kayırıma gitmem ya da takiye yaparak gerçeği eğip bükmem; iman ettiğim güce saygısızlık, güvensizlik ve riyakârlık sayılmayacak mı? Fikirlerime itimat eden insanları yanlışa yönlendirerek ihanet etmiş olmayacak mıyım?  Kendine ve inandığı değerlere dürüst davranmayanlar yüzünden adalet yitirildi, haksızlık ve münafıklıklar çoğalmadı mı?    

O kadar çok şey yaşadım; acıyı ve mutluluğu, açlığı ve zenginliği, tehlikeyi ve güveni, kaybı ve kazancı öyle derinlerde tattım ki, inançlarıma fiyat etiketi koyarak dünyadaki geçici hiçbir mevki, itibar ve servete meyledebilmem asla söz konusu değildir. Adaletsizliği, haksızlığı ve yalanı besleyen gerekçelere tamah etmekten daha insaniyetsizlik ne olabilir? Beş kez mutlak ölümlerden kurtulabilmemim gizemini sekülerist bir düşüncenin izah edebilmesi mümkün değildir. Olamadığından da gerçekleri saptırmada başvurdukları teoriler dahi yetersiz kalıp, anlamını dahi bilmedikleri “mucize” tanımıyla bilgisizliklerini geçiştirirler. Ancak mucizeyi meydana getirenin Allah değil insan olduğunu vurgulamaktan da geri kalmazlar. Eğer beni yaratan, sahip olduklarımı lütfederek yaşatan, kaderimi çizen ve tayin ettiği ecelle canımı alıp hesaba çekecek olan Allah ise, O’na karşı kayıtsız sevgi, itaat ve bağlılığım dışında herhangi bir şeye ilgi duyabilmem akılcı olabilir mi? Güç, yardım, izzet ve şerefi yaratıcının yanında değil de yaratıkların yanında mı aramalıyım? Hangi yaratık ve iktidar, Allah’ın verdiklerini ikram etme kudretine sahiptir? Allah nezdinde ki makbullüğün insanların hürmet ve taziminden çok daha üstün, ayrıcalıklı ve kalıcı olduğu bilinebilseydi zaten dünyada hiçbir sorun yaşanmaz, riyakârsı düşünce ve davranışlarla kuşatılmaz, dürüstlük, hak ve adalet mutlak olurdu.

“İnsan, Allah için yaratılmamışsa mutluluğu Allah’da bulmasının gereği nedir? İnsan Allah için yaratılmışsa Allah’a karşı direnmenin anlamı nedir?” B.Pascal 

Yaratığa yaranmak yerine sadece Yaratıcı önemsenseydi şüphesiz benlik hapsolurdu. Ancak insana hizmetin Allah’a hizmet olduğu felsefesi rasyonalistler misali insanı yücelterek öncelikli kılmış, dolayısıyla Yaratıcı’ya ulaşmanın yolu yaratıktan geçecek bir hümanist anlayışı inanmayanlar gibi inananlarında düsturu olmuştur.

Herkesin yalancı, çıkarcı, ikiyüzlü ve sinsi olduğu dünyada samimiyetsiz ve içten pazarlıklı umut istismarcıların argümanları her kesimde beğeni kazanabilen bir kabule ulaşmış, böylece doğrunun silinip süpürülmesine neden olmuştur. Her şey gibi nefislerde sömürülmekte, acı, dehşet, aldatıcılık ve şüphe tüm sıkıntılarıyla tahribatını sürdürmektedir.

Gerek teist gerekse ateist düşünce önderlerine olan kalbi ve zihni sadakat, gerçeğin araştırılmasına bariyer olmakta, dolayısıyla doğruyu söyleyenler aşağılanarak dışlanmakta ve en ağır eleştirilere muhatap kalabilmektedirler.

Örneğin yazılarımı beğeniyle karşılayan okuyucularımın kendi parti, cemaat, lider veya görüşleri aleyhine adaletle şahitlik etmem akabinde hemen cephe alabilmelerini yanlış temele inşa ettikleri inanç ve düşüncelerinin bir sonucu yorumluyorum. Hata ve yanlışlarının hesabını kendilerine yahut muhataplarına sormaktansa şahsımı eleştirerek doğruyu katlettiklerini ve yanlışı meşrulaştırma hezeyanlarını anlayamıyorlar. Kişiler değil inanılan değerler baz alınabilse ne ölülere ne çıkarsı rehberlere ne yalanlara ne de hurafelere ihtiyaç duyulup aldanılır. Kimin doğru veya yalan söylediği esasen ortadadır. Ama sorgudan ısrar ve inatla kaçınılması; cenneti, gücü, özgürlüğü, huzuru, güveni veya zenginliği ardına düştüklerinin temin edebileceği hissini güçlendirmektedir.  Yaklaşık sekiz aydır fikirlerimi beyan ettiğim siteme 672 defa hackleme girişiminde bulunularak çökertmeye çalışan farklı kesimlerin kendilerini saklama gayretlerine acıyor, Allah’tan değil de benim gibi güçsüz bir yaratığın yaptırımdan çekinmelerini takdirlerinize bırakıyorum.

Herkes ne söylese ne vaat etse ne de gizli niyetlerini kalbinde saklasa da sonuçta ortaya dökülmektedir. Buna rağmen hala savunmaya devam edilebiliniyorsa tartışma yerine susmak erdemliktir.

Dünya her şeyin kanıtlandığı açık bir laboratuar olmasına rağmen yaşanılan ya da yaşamla örtüşen gerçek bilgilere değil de teorilere, kuramlara veya abartılara ehemmiyet verilmesi, idrak edebilen akılların olmadığına yeterli delildir. Bu sebepten hata ve yanlışlar müdafaa edilip tutsak bir köleye dönüşülmüyor mu?

İçinde yaşadığı hayatı sorgulamaktan aciz rütbe, makam ve kariyer sahibi hatipler, tıpkı çok güzel ve rengârenk çiçekler açan zehirli bitkiler misali etkiler, sonrasında insaniyeti felce uğratırlar. Toplumların gerçeği arayıştan uzaklaşmaları zehirli lider ve bilgelerin sultalaşmasına, dolayısıyla onlarsız bir aydınlığa ve hedefe kavuşulamayacağı müptelalığı akılların ve gönüllerin fethedilmesine neden olmaktadır.   

Lehine olan doğruyu kabul edip aleyhteki yanlışa tepki gösterilmesi benliğe galebe çaldırmakta, böylece nefsi okşayan veya nefret ettiren doğru ve yanlışlar mecrasından çıkarılarak birbirlerine karıştırılmaktadır. Onun için herkesin bir doğrusu ve yanlışı hür düşünce ve özgürlük adına meşrulaşabilmekte, dolayısıyla doğru veya yanlış, iyi veya kötüyü çerçeveleyen Yaratıcı’nın dışlanmasıyla ahlaki çöküntü, sömürücülük, barbarlık ve egoizm hakim olmaktadır. 

Bilim gibi dinin de benliğe endeksli maddeleştirilmesi özünü ve amacını kaybettirmiş, ruh ve beden misali bilimsel ve dinsel yorumlar ölüm benzeri atıllaştırılarak, sanal âleme ve kabre hapsedilmiştir.

Herkes yaşadıklarını sorgulayarak okuyabilse, gerçeğin çok uzaklarda değil somut hayatın ta kendisinde olduğunu kavrayabilecektir. Ne ruhsal ne de fiziki yaşamlarında uygulayamadıkları ancak beyin hücrelerini çalıştırarak ya da ilmi hatmederek iradece yönlendirdikleri zannıyla güya ezberleriyle çaresizliklerini gidermeye çalışırlar. Bilimin azı insanı nasıl Allah’tan uzaklaştırırsa, vahiysiz ve amelsiz dinde öyle uzaklaştırır.       

Bilimsel, dinsel, iradesel veya siyasal iddiaların doğru veya yanlışını anlayabilmenin tek yolu tecrübeler ve doğadaki olayların kıyasıyla mümkündür. Eğer inandığınız din veya laik düşüncenin doktrinleri yaşam ya da özgür irade savlarıyla örtüşmüyorsa o bir yalandır.

Bin bir türlü tedbire ve yığınsı bilgilere karşın kötülükler, ölümler, hastalıklar, yoksulluklar, olumsuzluklar, tehlikeler, terörler, savaşlar, çaresizlikler ve vahşi suçlar giderilemiyorsa; sorunu iddiasını gerçekleştiremeyen düşüncede aramalıdır. Vahyin dışında hiçbir düşünce felaketsi bir yaşamın gerekliliğinden ve mecburiyetinden bahsetmez.        

İster dinsel, ister bilimsel, ister siyasal olsun çürük zeminde yapılanmalarından dolayı batıldırlar, bayraktarlarının tamamı da yalancı ve münafıktırlar. Onun için seküler düzen boyunduruğunda faaliyet gösteren her yapı, ilham aldığı düşünceyi küreselleştirerek harmanlaştırmış, özünden kopartıp niteliğini ve amacını ortadan kaldırmıştır. Din, bilim ve siyasi kurumlar her ne kadar reformlaştırılmış ve zoraki tek düzende bütünleştirerek ucubeleştirilmiş ise de, Yaratıcı’nın hükmettiği kaderi aşamamaktadırlar.  

İnsanoğlunun gerçeği çözmedeki hayati anahtarı; vahiy ve yaşadığı hayattır. Kimin doğru, kimin yanlış söylediği fevkalade kolay bir kıyasla mümkündür. Gerisi yalan ve şeytanidir…

Ancak fevkalade önemli iradesel bir sorun var ki, önyargısız ve objektif bir kıyaslamaya gidip gidilemeyeceğidir. Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a iman ettiğini iddia edenler, önderlerine kayıtsız bağlılıklarından dolayı söz konusu anahtarı kullanamazlarken, inanmayanlar nasıl başarabilecekler?

Bu sebeple ister dinli ister dinsiz olsun hiçbirinin diğerinden bir farkı yoktur. Tıpkı kâfirle münafığın bir farkı olmaması gibi…

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab.36

Laik anayasalar ve kanunlarda aynı şartı mecbur koşmuyor ve ceza müeyyidesi uygulamıyorlar mı?

Hiçbir düşüncenin bir başka rakibiyle diyalog ve uzlaşıya gereği bulunmamakta, sadece hoşgörü ve tahammül çerçevesinde barış tesis edilmelidir.   

Biz patron, siz işçisiniz…

Dünyadaki barış, huzur ve güveni tarumar ederek ve hayatı yaşanmaz kılarak gözyaşı ve kana bulayan katil İsrail’i durduramayan BM ve Müslüman referanslı pespaye iktidarlar, müstemlekeliklerinin bedelini masum insanlara ödetmekte, dolaysıyla tüm dünyaya meydan okuyan canavar yahudilere hak ettikleri yaptırımı uygulama cesaretinde bulunamayarak, şovdan öte caydırıcı hiçbir girişimde bulunamamaktadırlar. İşgal ettikleri Filistin topraklarındaki halkı açlığa ve ölüme mahkûm eden ve iktidarlarca meşru görülen yahudilerden ve işbirlikçilerinden daha zalim kim olabilir?

Hükümetleri gerek nükleer tehdit gerek ABD gerekse ekonomik şantajlarla yıldıran İsrail’in hak ve adalet tanımaz terörist varlığı hunharca kıyılan insanlara ve inançlara legal müdafaa hakkı doğurmakta, devletlerin yapması gereken müdahaleyi halkların insanlık adına üstlenme mecburiyetine sevk etmektedirler.

Artık işgali, terörü ve adaletsizliği hak hale getiren dünya, kendilerini efendi sanan canavar yahudilere arka çıkıp desteklemek suretiyle fevkalade cehennemsi bir tehlikenin ve kaosun doğmasına sebep olmuşlar, tıpkı yahudilerin çocuk-kadın-yaşlı demeden alçakça katletmeleri misali her yahudinin de aynı şekilde karşılık bulmalarına yeşil ışık yakmışlardır. Siyonist hükümranlı ABD yönetiminin dinsel ve ırksal düşmanlıkları görmemezlikten gelinebilir mi?  

Yahudilerin neden bu kadar vahşi, acımasız, sapık, kin ve nefret dolu yaratıklar olabildikleri sorusu; kutsal kitapları ve aynı zamanda hukuk sistemleri olan Talmud’da cevap bulmaktadır. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan çok insana benzemektedir.”

Kendi ırk ve putperest dinleri dışında tüm ırklara ve dinlere amansız hasım olan yahudiler, Kudüs’teki meşhur “Ağlama Duvar”ında yüzyıllarca döktükleri gözyaşları, yakarışları ve sürtünmeleriyle taşları eritmelerinin sebebi; tüm insanlığı yok etmek ve böylece kurtuluşa erişebileceklerini düşünmelerindendir. Ünlü hahamları Sofer’in ürpertici şu sözleri, nasıl insanlık dışı yaratık olduklarını kanıtlamaktadır. “Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilahlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yollardan öldürülmeleri doğrudur. “

İnsanlıktan nasiplenmemiş canavar yahudilerin barbarlıklarını mastürbasyondan farksız tartışma, sızlanma ya da şikâyet etme gibi sinikliklere son verip, acil bir müdahale üzerine yoğunlaşmalıdır. Vicdanları perişan eden İsrail terörünü diplomasi detaylarıyla boğarak asıl resmi saklamalarına kimse kanmamaktadır. Bugün Ermeni Soykırımı gibi bir yalanla milletimizi mahkûm etmeye çalışanların İsrail’i kayırmaları, asıl amaçlarını da kanıtlamaktadır. İsrail nasıl ki yüzyılın haydutluğunu işliyor ve akıl almaz işkence ve şiddetle muhtaçları aç bırakıp katlediyorsa; insani değerler adına bilmukabele de bulunması kaçınılmaz hukuki bir hak ve bir insanlık görevidir. İsrail faşizminin hiçbir vatandaşı ve destekçisi insan sayılamaz.

İsrail’in Filistin Halkını acımasızca boğazlamasına Türkiye’nin kalkan olmaması, bölgedeki gücü ve hamiliğinin kırılabilmesi için taşeronu PKK’yı milletimizin başına bela etmiş; PKK’ya lojistik, istihbarat, ekonomik ve cephane yardımında bulunarak, bölgeden uzaklaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca BDP adıyla ABD’de ki temsilcilik açma izinlerinin arkasında da İsrail vardır.

Ancak o kadar tecrübe yaşamalarına rağmen bir yerden sonra güttükleri devletin etkisiz kalıp milletimizin dizginleri alarak şahlanabileceğini hesap etmemektedirler.  

Başta CHP’nin kukla genel başkanı olmak üzere siyonist sevdalı çevreler,  Türkiye’de yaşayan yahudi hassasiyetini dile getirerek, hükümeti ve haksızlık karşısında susmayan halkı uyarmaları, dolaylı yollardan İsrail’e bir arka çıkmadır. Acaba Türkiye’de yaşayan yahudiler gerçekten insan mı, Türklere karşı samimi bir sevgi duyuyorlar mı, terörist İsrail’in canavarlıklarını insanlık adına kınıyorlar mı?   

Eşarplarıyla saçlarını örten ve kıyafetleriyle cinselliklerini sergileyen Müslüman kimlikli “vakko sürtükleri” ve “metroseksüel erkekleri”nin kalkındırıp markaya ve güce kavuşturdukları Vakko’nun patronu Cem Hakko; “Biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuyuz. Amerika ne derse o olur, siz işçisiniz. Hepinizi biz giydiriyoruz, övüne övüne, bayıla bayıla Vakko’dan giyiniyorsunuz.” sözleri hala hafızalarda olmasına rağmen, nasıl olurda yaşadığı ülkeye ihanet ve nankörlük edebilen ve halkımızı köleleri sanan hainleri dost kategorisinde değerlendirebiliyorlar?

Cem Hakko gibi alçak bir düşmanın Esenyurt’taki üretim merkezinin açılışını nasıl Başbakan Erdoğan yapabilmiş ise, Türk gemisine, bayrağına, devletine ve milletine savaş açan İsrail’in de kapanışını Başbakan Erdoğan yapmalıdır. Uluslararası hukuk mutlak bir savaşı gerekli kılmakta; onca taviz, iyi niyet ve uyarıya aldırış etmeyen İsrail’in ancak savaşla durdurulabileceğinin tek çözüm yolu olduğu ortadadır.

Büyükelçimizi aşağılayarak onurumuzu ve gücümüzü paçavraya çeviren terörist katillere karşı caydırıcı yaptırımlar uygulayamayıp Müslüman Türk’e yakışır bir duruş ortaya koyulamadığından gemimize saldırma ve milletimizin kanını dökme cesaretine sahip olmuşlardır. Atalarımız böylesi bir alçalmışlığı sindirebilirler miydi? Neden hep Türkiye, kahrolası diplomasi şaklabanlığınla odalığa dönüştürülüyor da ABD, İsrail, Rusya, İngiltere gibi ülkeler çözümü savaşta arıyorlar? Acaba korkaklığın yeni tanımı olan diplomasiyle İsrail’e karşı lehimize bir ilerleme kaydedebildik ve somut hiçbir sonuç alabildik mi?  Bundan böyle içi boş tehditler, büyükelçinin geri çekilmesi, askeri tatbikatların ve maçların iptali gibi gösterilerle sorunun çözülemeyip bilakis şiddetleneceği aşikâr olup, yarın çok daha büyük felaketlerle karşı karşıya olacağımız şüphesizdir.

Para her şeyi yapar felsefelerinden onur, güç ve bağımsızlığımız yerlerde sürünmektedir.     

Unutulmamalıdır ki kendilerinden gayrı her ulusa, dine ve ırka düşman olan yahudileri diplomasi ve ortak çıkar safsatasıyla kollayarak, savunarak, arka çıkarak ya da susarak insanlığı yontanlar, bugün etkili olsalar da istikbalde tükenip yok olacaklardır.

Kendi halkına karşı aslan kesilip darbeleriyle katletmeyi düşünen generaller, vatandaşlarını öldüren, gemilerine saldıran ve Türk bayrağına meydan okuyan terörist İsrail’e karşı nasıl bir tavır alacaklar? Genelkurmayımızla İsrail Genelkurmayının sıcak bağı düşünüldüğünde; İsrail saldırı öncesi Genelkurmaydan onay almış olabilir mi? Nasıl olsa insani yardımı götüren irtica yaftalı Türkler…

Bu aziz milletin albaylığa yükselttiği, doçentlik unvanı vererek üniversitede çocuklarını teslim ettiği Sadi Çaycı adlı meçhul, vatandaşlarını katlederek devletine kafa tutan İsrail’i haklı bulabiliyorsa; vay milletimin haline…

Açıkça savaş ilan eden İsrail’in karşısına dikileceğine ABD’ye koşan bir hükümete sahipsek; vay milletimin haline…

Öldürülen, yaralanan ve esir alınan vatandaşlarımızı dahi geri almada varlığımızı gösteremiyorsak; vay milletimin haline…

İsrail, Hamas’ça esir alınan bir askeri için Lübnan’da taş üstünde taş bırakmıyor ise; her kim ne derse desin Türkiye’nin şerefi ancak savaşla kurtulur…  

“Öl ya da Ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin bu karanlık yeryüzünde” Goethe

“Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.” Tevbe. 123

Vur Ahmedinejad…

Allah adına vur; insanlık adına vur; dul ve yetimler adına vur; katledilen bebekler adına vur; barış adına vur; hak ve adalet adına vur; hukuk adına vur; şehitler adına vur; şeytanı yok etmek adına vur…

Vur ki her alçağa karşı insanlık adına kendini adamış kahraman bir lider olduğunu kanıtla; Vur ki zorbaların görünüşteki galibiyetlerinin korkaklardan kaynaklandığını ispatla; Vur ki iman sahibi insanların ne kadar cesur olduğunu göster; Vur ki zalimlerin dünyada ahkâm kesemeyeceklerini mühürle; Vur ki hak ve adalet adına savaşmış onca kahramanların hiç uğruna şehit olmadıklarını hatırlat; Vur ki huzur ve güvenli bir dünya yeşersin; Vur ki barbar şeytanların diledikleri iktidara sahip olamayacakları anlaşılsın; Vur ki şeytan teröristler lanetli inlerine kaçsın; Vur ki dininin önderi Hz. Muhammed ve ömürleri savaş meydanlarında geçmiş halifelere layık bir ümmet olasınız…  

Dünyaya zulmeden fiziki şeytan ABD ve İsrail’in zalimliğine dur diyebilecek bir insan zümresi kalmamasından barbarlıklar devam etmekte, dolayısıyla vahşilikler geçici kınamalarla daha da şiddetlendirilmektedir. Gemisine, bayrağına ve milletine saldırarak savaş açabilen ve korkusuzca meydan okuyabilen terörist İsrail’e hak ettikleri cevabı veremeyen iktidar; dünyaya hak ve adalet dağıtmış yiğit ve onurlu Müslüman Türk milletine ihanet etmekle kalmamış, umutları da söndürmüştür. Başbakan Vekili Bülent Arınç’ın İsrail’den hesap sormak için “Kimse bizden İsrail’e savaş ilan etmemizi beklemesin.” hezeyanı; artık Türkiye mağlubiyetini ve teslimiyetini ikrar etme zilleti ve alçalmışlığıyla esir düştüğü deklarasyonudur. Ordumuz bugünler için değil de ne için varlığını sürdürmektedir?

İsrail gibi bir çapulcunun Türkiye’ye kafa tutabilmesinin arkasında ABD olduğu ve saldırı emrini de ABD’den aldığı tartışılmazdır. Ak Parti hükümetini gerek Afganistan’a asker göndermemesi gerekse İran’a karşı ittifaka razı edememesini gözdağı vererek aşmaya çalışan ABD mafyası, hükümeti çaresiz bırakarak iktidardan uzaklaştırabilme tertibiyle tetikçisi İsrail’i kullanmıştır. Her ne kadar alışılagelen eğilmeyi hükümet göstermemişse de, kayıtsız-şartsız savaş sebebi sayılan saldırının esip gürlemekle telafi edilemeyeceği ve şerefimizi geri almaya yeterli olakukla bmmayacağı açıktır.

Kendine karşı derin bir inanç taşımayan hükümet; milletinin İstiklalini, haysiyet ve şerefini İsrailli turistlerden gelecek paraya, ABD’nin himmetine ve manukyansı bir ekonomik geleceğe endekslendirerek insanlığa ve imanına fiyat etiketi koymuş ise; geçmişin dünyaya hükmetmiş Müslüman Türk milletine ancak rahmet okunacağı anlaşılmaktadır. Ancak devlet politikasıyla millet düşünceleri arasındaki uçurum, milletin asla böyle bir mağlubiyeti kabul etmeyeceği tepkilerden anlaşılmaktadır.  

Başbakan Erdoğan’ın sürekli çerçeveden bahsederek asıl düşman ABD’nin tavrı, kukla BM ve ölü İslam Konferansı Teşkilatının alacağı kararlara sığınarak resimle ilgili somut bir sonuca gitme cesaret ve kararlılığında bulunmaması her nasılsa grubunca alkışlanmasına neden olabilmiş, dolayısıyla ABD ve tetikçisi İsrail’in nasıl bu kadar cüretkâr davranabildiğine açık bir delil sayılmıştır. Aldığını ileri sürdüğü soğutma tedbirleri alışılagelen diplomasi üzüntü ve kınamalardan ibaret olup, bir müddet sonra hiçbir şey olmamış gibi işbirlikleri devam edecektir. Böylesi bir acziyet karşısında milletimiz kahırdan çıldırırken İsrail gülüyor, her zamanki yaptığı caniliği yanına kâr kalarak, daha beteri için bileyleniyor. Başbakan Erdoğan dünyaya açıklama yaparken, İsrail tehditleri hiç dikkate almayıp sınır dışı belgelerini imzalamayan altıyüzden fazla yiğidi tutuklayarak zindanlara atıyor, bu gece ABD’den gelen talimat üzerine serbest bırakma kararı alıyor. Demek ki hesap sorulması gereken tetikçi İsrail değil doğrudan ABD olmalıdır…

Sakın ha, fırsattan istifade ahkâm kesen diğer partilerin farklı davranabileceğini sanmayın. Eğer hükümet olsalardı Başbakan Erdoğan kadar dahi açık konuşmaya cesaret edemez, hatta ağızlarını bile açamazlardı. Haydi, yürekleri yetiyorsa TBMM’ne savaş kararı alınmasıyla ilgili bir önerge versinler de görelim…

Köküne kadar ABD müstemlekeliğine boyun eğmiş bir devlet politikası mevcuttur. Nasıl olsa efendisi kölesini tetikçisiyle öldürtüp kanını akıtmış, ne olmuş yani!      

Sözlerle kahramanlık payesine ulaşmış saltanat taşeronlarından onurlu bir tavır beklemek akıl dışıdır.

Para için göze almayacakları hiçbir şeyleri olmayan asalak Arap iktidarlarının adından söz etmeyi abes buluyorum. Kendilerini gösterişe hapseden ABD köleleri tamamen nefislerinin peşinde koşmakta, insanlığın ve sözde inandıklarını iddia ettikleri İslam’ın anlam ve mahiyetini bilmediklerinden duçar oldukları laneti, para ile kamufle edebildiklerini sanıyorlar. İslam Konferansı Teşkilatı gibi utanılası örgütünde İsrail’i kınamasıyla ihanetsel misyonunu sürdürmekten öte hiç kimse onurlu bir duruş beklemesin. Ancak şeytanın dostları korkaktır…     

Geriye insanlığın ve Müslümanların tek umudu Ahmedinejad ve İran ordusu kalıyor. Aksi takdirde gün geçtikçe güçlenen ve tüm dünyayı esir alan şeytan, insani değerleri ve vicdanları biçmesiyle kıyameti çağıracak, Hakk ve adalet adına savaşmaktan korkanlar topyekûn helak olmaktan kaçamayacaklardır.

Sayın Ahmedinejad! Diğer münafıklar gibi insanlığa ve dinine bedel biçerek gösterişe ve kozmetiğe meyletmeyip, hakkın ve adaletin egemen kılınabilmesi için ABD ve İsrail’e kaşı gösterdiğiniz yiğit duruşu artık vicahîye çevirmenin zamanıdır. İnsanlığı tehdit eden şeytanlara karşı başlatacağınız mücadele tüm dünyayı saracak, saflar belirleşerek ABD ve İsrail taraftarı olan ülkelerdeki insanlar da seve seve canlarını verecek bir direnişte bulunarak, iktidarlarını çökerteceklerdir. Tüm insanlar ve Müslümanlar saflar halinde yanınızda cepheye koşacak, yaşanılabilir bir dünya için çocuklarının geleceği adına ölmekten veya öldürülmekten asla çekinmeyeceklerdir.   

Gelin tarih yazın. Bu öyle bir tarih olacaktır ki şeytanların zulmettiği 21.yüzyılın insanlığa geçiş tarihi olarak gelecek nesil ve düzenlerin alt yapısını oluşturacaktır. İman ettiğiniz Allah’ın vaadi son derece açıktır. Karşımızda uzlaşabilecek, diyalog kurabilecek ve insanlığa önem verebilecek bir muhatap değil dünyayı tehdit eden iki şeytan var. Allah, yüce kitabında savaşla ilgili yedi yüzden fazla ayet indirmiştir. Şeytana karşı savaşsız bir dünya barışının imkânsızlığını emreden Allah, ne yapmamız gerektiğini açıkça uyarmıştır. Ne ABD ne de İsrail’in nükleer silahları bizleri korkutmasın. Haklı ve imanlı bir mümin, o nükleer silahları ağzıyla etkisiz hale getirebilecek güçtedir. Ölüm Müslümanlar için bir kayıp ve zillet değil bilakis ebediyet ve şerefli bir şahadettir…

Allah’ın kudretinden ve yaptırımdan daha etkili bir güç mü var ki endişe duyabilelim? Şehitliğin en yüce mertebe olduğuna iman etmiş insanların ebedi hayat olan cennetten kaçmalarının nasıl bir muhakemesi olabilir? Zalimlere karşı başlatmayacağınız savaş bilinmelidir ki kıyameti getirecek, adalet ve barış uğruna yapılacak savaşla yaşamlarına devam edebilecek dünya, tek bir canlı kalmamacasına yerle bir olmaktan kurtulacaktır.

Allah, takdir ettiği zamanın dolmasını beklerken verdiği süreyle imkân tanıyor. Bir fecir vakti İsrail’e yapacağınız bir müdahale, işarete hazır insanları sokaklara dökecek, cepheleri doldurtacak, şüphesiz Allah’ın yardım ve desteğiyle kötülük elçileri teslim olacak, hakkın ve adaletin egemen olduğu bir dünya inşa edilecektir.

Gelin bu zulmü durduracak şerefin bayraktarı olunuz. Unutmayınız ki bu bir insani ve dini bir taleptir.        

“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun.” Al’i İmran. 175

Biraz cesaret dize getirirdi…

İsrail vurdu, vekil Arınç beyaz bayrak çekti…

Hiç kimse referandumu ve Ergenekoncularla yapılan mücadeleyi istismar ederek hükümetin hayati yanlışını görmemezlikten gelmem konusunda şeref ve adalet dışı bir tavır içinde olmamı beklemesin. Yıllarca Müslümanlara zulmederek vicdanları kahreden, insanlık değerlerini katleden, dünyadaki huzursuzluğun ve güvesizliğin yegâne adresi olan canavar bir teröriste boyun eğen babam dahi olsa asla bağışlamam.

Blöf amaçlıda olsa iki mesaj; dünyanın Ankara’ya gelip diz çökmesine kâfiydi. Biri savaş, ikincisi Türk Ordusunun Afganistan’dan geri çekilme kararları…

Teröristin saldırı karşısında panikleyerek eli ayağı titreyen hükümet, Türk bayraklı ve menşeli gemimize saldırıp vatandaşlarımızı katleden İsrail’e sıcağı sıcağına verdiği cevap; Kimse bizden İsrail’e savaş ilan etmemizi beklemesin.” İşte bu cevap akabinde ki tüm çabalar ölü bir doğumdur. Artık peşinen teslim olmuş bir devletin kazanabileceği hiçbir şey olamaz…

Paranın ve ekonomik kaygının köklü bir milletin onurunu, şerefini, bağımsızlığını, gücünü ve itibarını nasıl satın alabildiğine şahit olduk.

ABD’nin çıkarları uğruna NATO üyesi olmamız hasebiyle kardeş Afganistan’a ordumuzu göndererek katliamlarına ortak olan biz değil miyiz? Türkiye’nin desteği olmasa ABD ve müttefiklerinin Afganistan’da varlık gösterebilmeleri mümkün mü?

Terörist İsrail, sırf esir düşmüş bir askeri uğruna Lübnan’ı yerle bir ettikten sonra korunması amacıyla sözde barış gücü olarak Lübnan’a asker gönderip İsrail’in bodyguardlığını yapan biz değil miyiz?

ABD ve İsrail’in emperyalist menfaatleri için Irak’ın mahvı perişan olmasında aracı olan biz değil miyiz?   

NATO’nun emri çerçevesi dâhilinde Kore’ye, Afrika’ya ve nereyi hedef göstermişlerse vatan evlatlarımızı gönderip canlarını heba eden biz değil miyiz?  

İsrail bize saldırıyor ama ne NATO ne de ABD yanımızda olmayıp üzüntü beyanlarıyla başımızı sıvazlıyorlar. Sonra da uluslararası hak ve hukuktan, diplomasiden bahsederek, İsrail’e karşı düşman efendilerimizden himmet dileniyor ve bir yaptırım bekleyebiliyoruz. Madem öyle; neden o müttefik dostlarımız Ermeni Soykırım yalanını kabul ettiler? Ermenistan ile yakınlaşmamıza baskı yaparlarken neden Karabağ işgali için tek bir adım atmıyorlar? Neden KKTC’ni tanımıyorlar? Neden Filistin Halkı için de özgürlük mücadelesinde bulunmuyorlar? Yeter yahu, yeter…

Güçlü, üstelik haklı olan bir devlet, asla kimsenin ayağına gitmez, cesareti ve kararlılığıyla ayağına getirtir. Birleşmiş Milletlerin İsrail’e karşı bir müeyyide uygulayabileceğini sanan ahmaklara hatırlatırım ki İsrail, Lübnan’a saldırdığında BM bürosunu bombalayıp onlarca çalışanını katlettiğinde İsrail’e karşı bir ceza kararı alabildi mi? ABD, dolayısıyla İsrail’in kuklası bir BM, ancak sömürülen, işgal edilen ve hunharca katledilen toplumlara baskı kurumudur. Açık bir ifadeyle barbarların, haksızlığın ve adaletsizliğin temsilcisidir.       

Fevkalade lehimize olabilecek bir fırsatı korkaklığımızla kaybedip hükmen mağlup olmayı hiç kimse galibiyete çeviremez. Yunanistan’ın büyükelçisini geri çekme ve ortak askeri tatbikatları iptal etmesi misali bir duruş, sadece güldürür. Nikaragua bile İsrail’le diplomatik ilişkileri durdurmuşken, ona bile cesaret edemedik. Belki kimileri biz Nikaragua değiliz derler ise, doğru, siz Nikaragua bile olamazsınız…

Bakan Davutoğlu, sözde ABD’ye giderek BM’den yaptırımsız bir başkanlık kınaması çıkartmasını zafere dönüştürmesi apaçık bir trajikomedidir. Ama bir müstemlekenin açısıyla okunduğunda ilk defa gerçekleştirilen bir başarı olabildiğine de katılmamak mümkün değil. Lakin temsil edilen Müslüman bir Türk milleti ise, övünülen o karar, aslında alçalmışlığın ve yenilginin ta kendisidir.   

Üstelik Türkiye’nin “konseyden İsrail’e yaptırım uygulama, Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırma, insani yardımların girişini sağlama ve uluslararası tolumun katılımıyla Gazze’yi yeniden imar etme” talebi ciddiye alınmayarak, sadece sözde bir kınamayla geçiştirilip ABD, İtalya ve Norveç’in ret kararıyla 32 oyla kabul edilmesi, asıl müttefik sandığımız ABD’nin nasıl tetikçisi İsrail’in yanında yer aldığını da ortaya koymuştur. Ancak efendinin üzüntü mesajları bile bir başarı sayılmamalı mı?

Bir taraftan İsrail’i hem terörist ilan edeceksin hem de diplomatik bir uzlaşma arayışıyla BM’den medet umacaksın. Öyleyse terörist PKK için de aynı yola başvur! BM’nin ve uluslararası örgütlerin rızası olmadan ABD, Irak’ı işgal etmedi? İsrail, Lübnan’a saldırmadı mı? Ve daha niceleri…

Başbakan’ın asıl mesajı savaş kararıydı ancak etrafındaki etiketli züppeler ekonomik problemlerin doğabileceği, diplomaside kaybedilebileceği ve efendi ABD ile olan ilişkilerin bozulabileceği gerekçeleriyle kendisini vazgeçirmiş, dolayısıyla terörist İsrail’e zafer kazandırmışlardır. Bu sebeple her ne kadar cesur ve kararlı olsa da, Başbakan Erdoğan liderlik yapamamıştır.   

Özellikle Müslüman Türk milletine beyaz bayrak çektiren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, derhal hem de hiç gecikmeden istifa etmeli, bundan böyle hiçbir konuda ahkâm kesmemelidir.

Ayrıca Deniz Baykal’ın ahlaksız zinasının deşifresine dahi üzülerek mesaj gönderebilen Fetullah Gülen; neden İsrail saldırısına, vatandaşlarımızın katledilmesine mesaj göndermekten kaçındı? Acaba dinler arası diyalog mu İsrail zulmüne sessiz kalmasını zorunlu kıldı, efendisi ABD’nin tepkisinden mi çekindi, yahudi lobileriyle olan ilişkileri bozulur diye mi kaçındı?

Kimileri ne kadar öfkelense, sitemi hackleme girişimlerine devam etse de asla doğruları yazmaktan kaçınmayacağım…

 “Tavus kuşu gibi sadece kanadını görme, ayağını da gör.” Mevlana

İstiklal marşına yaraşık değiliz…

Müslüman Türk Milleti’nin inanç gücünü en derinlerde işleyerek fiziki güç ve savaşı nasıl paçavraya çevirip zafere dönüştürdüğünü, dinin mutlakıyetini ve önderliğin hayatiyetini mısralara döken Mehmet Akif Ersoy; artık o sözünü ettiği iman dolu göğüslerde çıkarsı bir materyalizmin hükmettiği, yurdu saran alçakların kol gezdiği kanla sulanmış vatanda zincirlere vurulmuş ve şehit aslını gericilikle aşağılayıp inkâr etmiş laik bir milletin doğduğu, mabedimizin göğsüne namahrem eli değmesiyle yurdumuzun üstüne ABD ve İsrail’in inlediği, şanlı hilalimiz yerine haçın dalgalandığı, aslı hür kendisi müstemleke bir devşirmeyle Hakk’a değil paraya tapan maneviyatsız yaratıklara benzeyen bir millet olduğumuz bir kez daha ispatlanmıştır.

Düşmanlara aman vermeyerek ömrü savaş meydanlarında geçip vücudunun herhangi bir yeri kalmaksızın ok, kılıç ve mermi yaraları almış onca yiğitler dahi kahramanlık payelerini haddi aşmak gerekçesiyle kabul etmezlerken, sözleriyle kahramanlığa ulaşmış sekülerist dünyanın nasıl gerçeklerden arındırılmış bir ütopyaya dönüşebildiğini idrak edemiyoruz.   

Dökülen kanlara ihanet eden toplumumuz; kükremiş denizlerdeki tsunami misali kıyıları yırtarcasına barbarları ve canileri savurmaktansa, yaşadıkları toprakları kendilerine bahşeden ataları gibi şerefli bir mücadeleye girişmekten korkarak teslim olabilmekte, hürriyeti ve haysiyeti doğrayan politik duvarlarla imanlarına fiyat etiketi koyarak, medeniyet denilen tek dişli canavarın midesine yerleşmenin gururuyla kıvanç duyabilmektedirler. Oysa atalarımızın asla helal etmeyeceği bu topraklar, çelik zırhlı duvarlarla sarılıyken İstiklale kavuşturulmuştu.      

Gayrı içinde iman kalmadığından gövdelerimizi siper edemiyor, hayasız politikaları durduramayarak Hakk’ın vaat ettiği aydınlığa ulaşamıyoruz. Altında binlerce kefensiz yatan şehidi inciterek bastığımız yerleri sıradan toprak sanıp şeytanla bütünleşmiş benliğimize peşkeş çekebiliyor, ruhumuzu, kalbimizi ve şanlı geçmişimizi satarak Yaratıcımıza ve tarihimize ihanet edebiliyoruz.         

Onuru, şerefi, istiklali ve dinini paraya tahvil edip kadersi düşmanlarına diz çökmüş bir millet, zillete ve kahrolmaya müstahaktır.

İşte böyle bir milletin marşı İstiklal değil ancak ruhsuz bir 10.yıl marşı olmalıdır…

Bir muhakeme edin bakalım hangisini kendinize yakıştırıyorsunuz?

İSTİKLAL MARŞI 

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

10. YIL MARŞI

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;
Demir ağlarla ördük Ana yurdu dört baştan.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk’üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını,
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını.
Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını.
Bütün dünya öğrendi, Türklüğü saymasını.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz;
Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülkeye biz;
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

Uğruna öldüğün şey, uğruna yaşadığın şeydir.

Mücadeleden ve savaştan kaçıp korkanlar, ancak hümanist söylemlerle teslimiyetlerine ve mağlubiyetlerine kılıf uyduranlardır.

Başbakan Erdoğan düzmece Tevrat’tan bir alıntı yaparak, yahudilerin insan öldürmemeleri gerektiğini vurgulayıp sözde barışa ve insanlığa davet etmektedir. Oysa kâinat, Yaratıcı’nın “o kitap”ta hükmettiği doğrultuda akışını sürdürmekte, afetlerden tutunda hayvanlar âlemine kadar birçok canlı ya bireysel ya da kitlesel helaklerini sürdürebilmekte ve hiçbir güç önüne geçememektedir. İyi ile kötünün savaşı da dünyanın yaratılmasıyla başlamış ve ölüm, sebebi ne olursa olsun her canlının tadacağı dünyevi bir son olarak karara bağlanmıştır. Kötüler öldürecek, iyiler de kötüleri öldürmek zorundadır. Ancak kimin iyi veya kimin kötü olduğunu tayin eden Yaratıcı değil de benlikler ise, işte o zaman felaketsi bir kargaşa doğmakta, rahman ve şeytan savaşı tüm hızıyla sürmektedir.

Her halükarda hiçbir düşünce kadersel bu gerçeği değiştiremez, kötülerin öldürüp cezasız bırakılması iyilerin sonunu getirmektedir.

ABD, İsrail ve diğer kötülerin öldürmeleri, hatta sokaktaki cinayetler dahi asla bağışlayıcı hümanist temelli bir insan hakları çerçevesinde değerlendirilmemeli, iyiliğin egemenliği ancak kötünün yok edilmesiyle mümkün olabileceği unutulmamalıdır. İşte böylesi sapkın bir hümanist anlayıştan kötüler galebe çalmaktadır.

Keşke Başbakan tahrip edilmiş ve dinen hiçbir hükmü kalmamış Tevrat’tan alıntı yaparak düzen dersi vereceğine, vahiysel kitabı Kur’an’ın hükmüne boyun eğseydi. Acaba işine gelmediğinden mi Kur’an yerine Tevrat’ı tercih etti?

Bir bakalım Allah ne diyor…

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) olan cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe.111  

Milletimizin imanlı dokuz yiğidi şehitlik makamıyla can verdi, onlarcası yaralandı, yüzlercesi zindanlara atılarak onurları çiğnendi ama hükümet, açıkça teslimiyeti ilan eden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın istifasını çok gördü.

İşte devlet; nerede İstiklal!

Fetullah Gülen, “İsrail’den izin almadan neyinize kardeş halkı ablukadan ve açlıktan kurtarmak. Bu, Türkiye için hiç iyi olmadı” sözlerine kulak verip, tüm para ve yardımlarınızı cemaatine akıtılarak, kurduğu okullarda yetiştirdiği geleceğin şarkıcılarına destek verin ve Türkçe şarkılar istikbalin müziği olsun. Huzurlu bir esaret varken neyinize mücadele etmek, ölmek, yaralanmak ve zindana atılmak. Nasıl olsa Gülen’de cennet vaat etmiyor mu?

 

Vallahi o koltuk sana haram…

Müslüman milletimizi terörist İsrail’e teslim eden başbakan vekili Bülent Arınç’ın içinde olduğu hükümeti şehit kanları boğacaktır.

Türkiye’nin şerefine ve bağımsızlığına saltanat sürdüğü koltuktan ihanet eden Arınç, hücumbotlar ve helikopterlerle yardım gemimize saldıran ağır silahlı teröristler karşısında yılmayarak ve diz çökmeyerek iman güçleriyle direnen kahraman vatandaşlarımızı yönetebilecek bir liyakatte olmadığı her ne kadar aşikâr ise de, parti çıkarları böylesi bir alçalmışlığı önemsemeyerek, Arınç’ı görevden almamakla aynı düşünceyi paylaştıklarını tasdik etmektedirler. Bu sebeple Arınç’lı bir hükümet başbakanın İsrail karşıtı dik duruşuna gölge düşürmekte ve samimiyetini sorgulatmaktadır.   

Arınç efendi, “Kimse bizden İsrail’e savaş ilan etmemizi beklemesin” sözlerinden pişmanlık duyup özür dileyeceğine, daha da haddi aşarak acımasız katil İsrail argümanlarını meşrulaştıran yardım gönüllülerini suçlayıcı ifadelere arka çıkması, hiçbir gerekçeyle bağışlanamaz.

Tüm dünya halkları, hatta bir kısım insaf sahibi museviler dahi İsrail’i lanetleyip canlarını insanlık adına hiçe sayan kahraman gönüllülerin vicdani girişimlerini müdafaa ederlerken, cennette yaşayan şeytanın lanetlenmesi misali Allah’ın ayetlerini dünyevi çıkarları uğruna satan Fetullah Gülen’in “Yardım gemisinin İsrail’in izniyle gitmesi gerektiğini, böyle olmadığı için eylemin “otoriteye karşı” bir eylem olduğu” açıklamasından cesaretlenen dalkavuk Arınç’ın Bana Hoca Efendi’nin İsrail ile ilgili sözlerini soruyorlar. Burada cevaplayayım. Hoca Efendi, her zamanki gibi doğru söylüyorbeyanı, Müslüman kimlik ve akıttıkları gözyaşlarıyla toplumları etkileyen münafıkların gerçek niyetlerini ortaya koymuştur. Mühürlü yığınların dışında nasıl bir münafık olduğu tartışılmaz olan Fetullah Gülen’in kendisini kurtaracağını sanan Bülent Arınç, yürekleri dağlanan ve şerefleri doğranan milletimizi temsil etmemelidir. İyi bilmelidir ki Başbakan Erdoğan’a dizdiği övgüler ve partideki sözde vazgeçilmez gücü de onu perdelemeye yetmeyecektir.

Varlığı boyunca dünyadaki huzur ve güveni bozan, toplumları işgal eden ve fitneleriyle işgal ettiren, kendinden başka hiçbir din ve ırka yaşam hakkı tanımak istemeyerek entrika, komplo ve kumpaslarla dünyayı cehenneme çeviren, bebek-çocuk-kadın demeden katledip insanları açlığa, zincirlere ve işkenceye mahkûm eden, en acımasız soykırımı işleyerek uluslar arası hukuka meydan okuyan, dünyadaki işlenen tüm kötülüklerin tetikleyicisi, Müslümanların amansız ve acımasız hasmı olan bir otoriteden; insanlık adına izin alabilmek mümkün mü? Merhamet bekleyebilmek olası mı? Hak ve adalet adına barışçıl bir dünya talep edebilmek söz konusu mu? Ambargolarla tecrit edilen masum insanlar, barbar otoriteden izin alınamadığından çaresizliğe ve ölüme terk edilmedi mi? Şeytanla insani bir işbirliği yapılabileceği hangi dinde ve düşüncede mevcuttur? Şüphesiz satanizm de!

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. “ Maide.35

Açıkça ABD ve İsrail yanlısı olduğunu dahi itiraf etmekten kaçınıp, eğitim, hümanist ve dini söylemlerle en korkunç sömürüyü gerçekleştiren Fetullah Gülen, peygamberimizin buyurduğu ”Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir” hadisiyle, cani Netanyahu’dan çok daha sinsi bir cehennemîdir. En azından Netanyahu’ya bir düşman olduğu bilinciyle tavır alıp arkanızı dönmüyorsunuz ama kendinizden bildiğiniz bir hainin ihanetini kestiremeyip yıkılabiliyorsunuz. Ki onların en etkileyici anahtarları sözde sevgi, insanlık, barış ve merhamettir.

Şahsıma nasip olmayan o onur gemisiyle yola çıkan kahramanların anti-Müslüman’ıyla dahi kıyaslanamayacak seviyesizlikte olan gerek Fetullah Gülen gerekse Bülent Arınç; Filistin ve insanlık tarihine bir utanç abidesi olarak kazınmışlardır.

İsrail işbirlikçisi BDP ile aynı düşüncede olan CHP ve MHP’nin Bülent Arınç’la ilgili bir gensoru vermeye cesaret edememeleri dahi, İsrail yandaşlıklarına açık bir delildir. Şüphesiz onlarda sömürdükleri o şehit kanlarına gömülecek ve İsrail’in akıbetine uğrayacaklardır.   

Alçak İsrail saldırısına aman vermeyerek canlarını feda edip şehitlik mertebesine ulaşan ve yaralanarak gazi olanlar bir yana; İsrail canavarların tehditlerine dimdik durarak belirsiz süreli zindanları ve işkenceleri göze alıp sınır dışı belgelerini imzalamayan kadın ve erkek yiğitleri saltanat koltuklarından eleştirebilecek kadar alçalabilen insaniyetten uzak korkak ve riyacı politikacı, hoca, gazeteci ve yorumcuları zalim İsrail’den daha insafsız buluyorum.

“Başörtüsü namusumdur, iktidara gelince çözmeye söz veriyorum” vaadiyle halkı aldatarak sekiz yıldır namusunu unutup bir koltuktan diğerine oturabilen Bülent Arınç’ın milletimize yenilgi tattırması anormal sayılmamalıdır. En etkili silahı olan hatipliği, gözyaşı ve Müslüman kimliği kendisini yeterince gizlemekte ve insanların gerçeğe inanmaları tereddüde mahal verebilmektedir.

İnsanoğlu muhakemeden yoksun öyle ahmaktır ki, iman ettikleri önderlerinin hata ve ihanetlerini kıyasıya savunabilmekte, aklayacak yorumlara kalkışarak yanlışı meşrulaştırabilmektedirler. Gerek devletler gerekse kişiler bazında farkında olmadan iki tanrı edinebilmenin şirki; sevgi, tazim, itaat ve korkuyla açığa çıkmaktadır.    

“Allah buyurdu ki: İki tanrı edinmeyin! O ancak bir Tanrı’dır. O halde yalnız benden korkun!“ Nahl.51 

Fetullah Gülen’in neden Allah’ın ipine değil de Vatikan ve Haçlı ABD’nin ipine tutunarak İslâm düşmanlarıyla ittifak yapabildiğini cemaatine yayınladığı tebliğiyle anlayacaksınız.

Günümüz Roma İmparatorluğunun otoritesi ABD ve tetikçisi İsrail, Gülen’e biçtikleri misyonerlik göreviyle hem milletimizi hem de İslam dünyasını içerden vurmaktadırlar. Sahip olduğu okulları, basın ve yayın kuruluşları, şirketleri ve cemaatini sinsice emelleri uğruna nasıl kullandıkları, Gülen’in düşünce ve fetvalarıyla ortadadır. Vahiysel İslâm’ı asimile ederek, Müslümanları vahiysel şuurdan ve cihaddan uzaklaştırmak suretiyle güçsüzleştirip haçlı otoritesinin esaretine mahkûm etmeye çalışan taşeron Gülen; dinler arası diyalog manipülasyonuyla barbar ABD ve İsrail’in zulmüne ve işgaline karşı dinlerini ve vatanlarını canları pahasına savunan direnişçileri lanetliyor, Müslümanların boyun eğip teslim olmalarını isteyerek, küresel barışa en büyük engel görebiliyor.

Yüz binlerce Müslüman’ı katleden, en adi işkencelerle öldüren, yurtlarından çıkaran, ırzlarına geçen, Kur’an’ı ayakları altında çiğneyen, peygamberimize hakaret eden, vatanları işgal eden, camileri bombalayan canilerin yandaşı Gülen kimdir ve alttan alta kimin hesabına çalışmaktadır?

Acaba öncesinde cennette yaşayan şeytanın ‘bir bilgi’ye göre Yaratıcı tarafından lanetlenip ebedi cehenneme gark edilmesi misali dünün Müslüman Gülen’i de aynı akıbete mi çarptırılmıştı? Büyük bir çoğunluğu samimi ve ihlaslı hayırsever ve hizmet ehli cemaat üyeleri, neden gerçeği kabul etmemekte direniyorlar?

Aslında Fetullah Gülen’in 28 Şubat’tan sonra aldığı dehşet verici kararlar akabinde vahiysel hükümlerden vazgeçip güç gördüğü sadece paradan taviz vermeyip ABD’ye yerleşmek suretiyle haçlı ittifakına katılması, tarih boyunca pek az rastlanabilen bir örnektir.

İşte Fetullah Gülen’in 28 Şubat post-modern darbesiyle birlikte cemaate yayınladığı deklârasyon:  

1- Evlerde bulunan Risale-i Nur Külliyatları kaldırılacak. Herkes, bu eserleri sivil olan akrabalarının yanına götürecek. 

2- Evlerden, Hocaefendi’nin kaleme almış olduğu eserler kaldırılacak, Kuran-ı Kerim’den başka hiçbir dini kitap kalmayacak.

3- Evlerin giriş kısmına, hatta dış kapı açıldığında görülebilecek yerlere Atatürk’ün fotoğrafları asılacak. Odalarda, 10. Yıl Nutku ve İstiklal Marşı duvarlarda olacak.

4- Evlerde, görünür kısımlarda, Nutuk gibi kitaplar bulunacak.

5- İşyerine giderken Sabah, Milliyet, Cumhuriyet gibi gazeteler alınıp götürülecek ve işyerinde herkesin görebileceği yerlere bu gazeteler konacak.

6- Zaman gazetesi, Aksiyon, Sızıntı gibi dergilere başka isimler altında abone olunacak. Dergi ve gazete ücretleri yatırılacak. Fakat kesinlikle ev adresi verilmeyecek. Bu yayınlar evde bulunmayacak

7- Telefonlar istihbarat birimleri tarafından dinlenildiğinden, telefonlarda kesinlikle dini konuşmalar yapılmayacak. Selam verilmeyecek. Hatta hayırlı sabahlar bile denilmeyecek. İyi günler, günaydın türü konuşmalar yapılacak

8- Telefonda hizmetler hakkında konuşma yapılmayacak. Hiçbir elemanın ismi zikredilmeyecek. Adres verilmeyecek. Sohbet yapılacak evler hakkında konuşulmayacak

9- Eğer herhangi bir evde buluşma olacak ise telefonlarda kodlu konuşulacak. Mesela ‘Bu akşam maçı nerede seyrediyoruz?’, ‘Bu akşam bizde okey oynayalım mı?’ ‘Gelirken şu isimleri de çağır’ gibi.

10- Cuma namazına üç hafta üst üste gidilmeyebilir. Bu nedenle birimlerde bulunan elemanlar üç gruba ayrılacak. Her hafta bir grup gizlice Cuma namazına gidecek. Diğer kalan iki grup birimlerinde kalacak. Birim amirlerinin gözleri önünde bulunarak dikkat çekilmeyecek. Hatta mümkünse, Cuma namazı vaktinde, Polis Evi’nde birim amirleri de çağrılarak yemekler tertiplenecek. Kurum içinde bulunan halı sahalarda yine birim amirleriyle maç yapılacak

11- Kesinlikle hiçbir vakit namazı işyerinde kılınmayacak. Cem edilecek. Yatsı namazında evde topluca kılınacak.

12- Çöp kutularından boş bira kutuları ve içki şişeleri toplanacak. Evdeki çöpler dışarı konduğunda bu şişe ve kutulardan birkaç tanesi çöpün görünen kısımlarına konulacak.

13- İşyerinde kendi cemaatimizden başka bir grubun ya da cemaatin elemanlarının başı derde girdiğinde kesinlikle yardım edilmeyecek. Hatta görmezlikten gelinecek.

14-İşyerinde lehimizde ve aleyhimizde cereyan edilecek tüm konular anında bağlı olunan imama bildirilecek.

15- Önceden hanımlarının başları açık olup sonradan kapananlar, eşlerinin başını açacak. Eşinin başını açan her eleman eşiyle beraber birim amirlerinin görebileceği yerlere gidecek. Mesela; polis evine yemeğe veya bayramda bayramlaşmaya.

16- Önceden hanımlarının başları kapalı olsa dahi önemli yerlerde çalışanlar mutlaka eşlerinin başını açacak.

17- Akademi, kolej ve polis okulu öğrencileri hafta sonunda dershanelere gönderilmeyecek. (Dershaneden kasıt cemaatin evleri veya kendilerine ait dershaneler olsa gerek.)

18- Tüm öğrencilerle pastane ve lokal gibi yerlerde buluşulacak.

19- Tüm akademi, kolej ve polis okulu öğrencileri mutlaka bilgisayar kursuna gidecek.

20- Kurban bayramlarında hiçbir eleman kurban kesmeyecek. Deri toplama işine girmeyecek. Fakat tam bir kurban parası imama verilecek ve bu para hizmete aktarılacak. Hizmetten bu elemanlara sadece bir but gönderilecek. Böylece deri toplama işi olmayacak. Herkes kurban kesmiş olacak. Çevreye de kurban kesmedik denecek.

21- İşyerinde ve çevrede lâiklik ve Atatürkçülüğü öven konuşmalara iştirak edilecek. Dini öven konuşmaların olduğu gruplardan uzak durulacak

22- Son alınan duyumlarda MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde çalışan tüm amir sınıfı personelin adreslerini tespit etmiş ve bu amirlerin evlerine giderek bir adres sorma bahanesi ile kapılar çalınıp hanımlarının kapalı olup olmadıklarını tespit etmektedir. Bu nedenle evlerde kadınlar başı açık duracak ve kapı çalındığında başlar açık olarak kapılar açılacaktır.

Gerek Fetullah Gülen, gerekse Bülent Arınç gibilerin gerçekte kim oldukları Allah hükmüyle aşikârdır.

(0 münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir, onlar korkan bir toplumdur.” Tevbe.56

 

 

Bozulan insandan daha korkunç yaratık yoktur…

Şeytanın lanetlenmesine neden olan benlikle birlikte insanoğlu zaman içinde özgür irade ütopyasıyla Yaratıcı’sına başkaldırarak bozulmuş, ancak teoriden öte pratikte hiçbir üstünlük sağlayamamıştır. Tarihin her döneminde kötülere karşı kendini adamış iyiler dengeleri korurken, Fransız Devrimiyle insanların, özellikle politikacı, din ve bilim adamlarının tamamen azgınlaşmaları kötüye karşı mücadele edebilecek iyilerin hükmetmediği devletler ya şeytanın elçisi olmuş ya da işbirlikçilikleriyle iyi ve doğru, hak ve adalet ne varsa silip süpürerek sömürgeci, riyacı ve yalancılara dönüşmüşlerdir. 

Kötülerin nefislere galebe çaldıran egemenlikleri dini ve ahlaki kuralları da tarumar etmiş, böylece ne din ne de ahlak varlık göstererek kötüye rakip olamamışlardır. Kötü konuşmayıp acımasızlıkla eylemlerini sürdürürken, sözde iyilik yanlıları ise konuşmaktan başka hiçbir mukabelede bulunamamışlardır. Kötülerin yaydığı korku sendromu insanoğlunu etkilemiş, inandıkları halde iman etmedikleri Yaratıcı’larına dayanıp güvenemediklerinden karşı koyamamışlar, dolayısıyla duygu sömürüsü ve zerre kadar yaptırımı olmayan ’kınama’ safsatalarıyla iyiliği doğramışlardır. Ne yazık ki kötünün efendileri karşısında kınatmayı dahi başaramamaları ayrı bir alçalası gerçektir…

Zulüm, haksızlık ve ayırımcılık içinde inleyen halkın tasarruflarıyla ülkelerin tüm kaynakları ordulara akıtılmakta; ya ezeli ve amansız düşmanlarla ya da şov amaçlı yapılan askeri tatbikatlar ve sözde kahramansı gösterilerle kötünün mahvı maksadıyla sefer ilan edilememekte, bilakis palazlanması için iyiliğe ve adalete, hatta halkına karşı bir güç göstergesine dönüştürülmektedir. Güçlü olan kötünün müttefiki olma, bir imtiyaz sayılmıştır.    

Yanlışın ve kötünün taraftarı olmayan ne politikacı ne din adamı ne bilim adamı ne de düşünürler itibar görmekte, vicdan ve adalet lehine olabilecek bir insaniyet adına yekvücut bütünleşmektense çıkarlar gözetilerek kötünün sultalığı pekiştirilmiştir.

 “Güç kimdeyse kral odur” mantığıyla Yaratıcı’nın mutlak gücü ve varlığını reddederek yaratığın gücü ve varlığını tanıyan Darwinist felsefesini bilinçsizce kabul eden müminlerin bozulmalarından şeytan hâkim olmakta, böylece örümcekten farksız güçler mukavemetsiz yapılarıyla ahkâm kesebilmektedirler.   

Caydırıcı bir altyapı kararlılığı ve savaşsı bir cesareti olmayan devletlerin söz sahibi olabilmeleri mümkün değildir. Onların ekonomik kalkınmaları ve güçleri bir bombayla, hatta bir tehditle bertaraf olabilecek zayıflıktadır. Örneğin Japonya, dünya ekonomisinde süper bir güç olmasına rağmen siyasette örümcek evinden farksız bir çürüklüktedir. ABD’nin kuklası olma zilletiyle esaret altındaki emir erliği ekonomide güçlü olmasına hiçbir fayda sağlamamaktadır. Körfez ülkeleri de aynı değil mi?

İstanbul’da toplanan ve çoğunluğu Müslüman ülke olan AİGK’ya (Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Örgütü) terörist insan kasabı İsrail’in üyeliği, başta Türkiye ve İran olmak üzere üye Müslüman ülkeler için bir utanç kaynağı ve İsrail aleyhtarı duruşlarının da bir samimiyetsizlik göstergesiydi. AİGK, BM ve diğer örgütler, tıpkı Hıristiyanların ölülerini allayıp pullayarak görücüye çıkarmaları misali cenazelerdir. Öyle olduğu da İsrail aleyhine alınamayan basit bir kınama kararı bile gerçeğin anlaşılmasına kâfidir.

Söz konusu gösteride İsrail vahşeti gündemden düşmeyerek hem verilen mesajlar hem de kameralar karşısında İsrail caniliği vurgulanırken, ne gariptir ki başkanlık bildirisinde İsrail’e kınama kararı çıkmayabilmiştir. Özellikle Türkiye ve İran, İsrail’in üyesi olduğu bir örgütlenmede ne işleri var? Öyleyse neden İsrail aleyhtarlığı yapmaktadırlar? Bir taraftan İsrail’le aynı yatağa gireceksin, öbür taraftan fahişe diye bağırıp çağıracaksın. Haydi, canım sende!

Terörist İsrail’in katılımcı tüm ülkelere boyun eğdirerek aleyhine kınama kararı çıkartmaması, tüm Müslüman sömürgeci iktidarlar gibi Türkiye ve İran’ın da gerçekçiliğini ortaya koymuştur. Türkiye’nin dönem başkanı olduğu ve 22 ülkenin katıldığı AİGK’de de İsrail zafer kazanmıştır. Hem de İstanbul’da! Sonra da çıkmışlar işbirliklerinden ve yaptıkları anlaşmalardan gurur duyabiliyorlar. Hıristiyanlıktaki cenaze evleri, ölüye yaptıkları en gerçekçi makyajla popülaritelik kazanırlar…

Türkiye’nin Dönem Başkanı olduğu karar bildirgesiyle ilgili Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklaması, ağlanacak halimize nasıl zafer çığlıkları atabildiğimize en açık delildi.  “Uluslararası ve bölgesel barış ve güvenliği tehlikeye atma potansiyeli taşıyan tehditleri ele almak sorumluluğu tahtında, bir üye ülke hariç, tüm diğer üye ülkeler, 31 Mayıs sabahı Doğu Akdeniz’de uluslararası sularda seyretmekte olan ve Gazze Şeridi’ne insani yardım taşıyan uluslararası yardım konvoyuna İsrail Silahlı Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen eylem karşısında derin endişelerini ifade etmişler ve bu hareketi kınamışlardır.”  

Demek ki toplumlar o kadar aptal ki böylesi bir riyakârlığa aldanabiliyorlar. Tamamı ABD’nin kulu olma şerefsizlikleriyle sadece halklarına karşı güçlü ve iktidardırlar. Tıpkı dışarıda horlanıp aşağılanan bir sefilin evinden içeri girmesiyle “ulan evin reisi benim” diyerek masum eş ve çocuklarını itip kakması gibi…

Kükre Erdoğan, kükre Ahmedinejad! Nasıl olsa aptal insan yığınlarınca kolayca kahramanlığa yüceltebiliniyorsunuz.

Biz insanlar, Allah’ın A’raf Süresi 179. Ayetinde buyurduğu gibi  hayvanlardan da aşağı sapkın yaratıklarız. Başbakan Erdoğan’ın namı değer “one minute” çıkışıyla İsrail’e karşı duruşu bir umut doğurmuş ama sözlerinin aksine İsrail’le olan ihanetsi işbirliği derin yaralar açmıştı. Ekim 2009’da, Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu’nda İsrail’in nükleer kapasitesiyle ilgili soruşturma maddesi gündeme gelince, Başbakan Erdoğan liderliğindeki Türkiye, oylama sırasında toplantı salonundan dörtnala kaçmıştı. Sonrada çıkıp İsrail’in nükleer silahlarından şikâyetçi olduğunu ve bölgede nükleer silah istemediğini haykırmasının bir inandırıcılığı mümkün mü?

Diğer taraftan Türkiye’nin İsrail’e karşı veto hakkını elinde bulundurduğu en önemli kozlarından biri de OECD üyeliğiydi. Filistin Halkının tüm itirazlarına rağmen Mayıs 2010’da İsrail’i OECD üyesi yapan kararın altına imza atan Başbakan Erdoğan değil miydi? Sus, bari konuşma…

İşte bozulmuş insanların en cüretkârlarına şahit olduğumuz dünyada; ya 3. Dünya Savaşı ya da kıyametsi bir felaketle Allah’ın emrini beklemekten başka bir çarenin kalmadığı alenidir.

Geçen akşam kanallar arası dolaşırken, çıkar ve reklam amaçlı tartışmaları dinlemeye tahammül edemediğim bir programda; kalbinin çirkinliği yüzüne yansımış ve adının Nuray Mert olduğunu öğrendiğim bir hilkat garibesi, ambargoyla esarete mahkûm edilmiş kardeşlerine yardım amaçla yola çıkan şehit ve gazileri insafsızca eleştirerek, “onlar Allah adına ve şehit olabilmek için yola çıkmışlar” sözleriyle İsrail saldırısını haklı göstermeye çalışması, tipik bozuk bir insan gerçeğini ortaya koymaktaydı. Gemide onlarca farklı ırk ve inancın aynı hedefte birleşerek; kimi Allah, kimi Muhammed, kimi İsa, kimi Musa, kimi hümanizm, kimi Buda, kimi Hindu adına çıkmış ve insanlık adına birleşerek terörist bir devleti karşılarına almak suretiyle maddi hiçbir menfaat gözetmeksizin insaniyet namına cesaretle canilere meydan okumuşlardı. Söz konusu hilkat garibesi hatun, o fedakârlığı, korku ve dehşetsi meşakkati yaşamadığı halde hayvanları dahi imrendirecek bir girişimi kötülercesine Müslümanlara saldırabilmesi, insan olmadığına açık bir delildi. Eğer insan olsaydı ya saygı duyar ya da kendisine layık “noterdamın kamburu” adına o erdemli orduya katılırdı. Kanal kanal dolaşarak ücret ve şöhret karşılığı insanlığı satan pespayelerin düşünce ve davranışları, lanetsi fıtratlarından dolayı anormal karşılanmamalıdır. Çünkü şeytan görevini yapmaktadır…

ABD, tetikçisi İsrail’i kayırarak hiçbir yaptırıma yanaşmazken, İran’ın nükleer programına karşı kuklası BM Güvenlik Konseyi’nde en sert yaptırım kararları alma girişimine destek veren ülkeler apaçık Müslüman ve adalet düşmanıdırlar.  

Ancak şu çok iyi bilinmelidir ki halkların haykırışını hiçbir güç ve silahın durduramayacağı o gün geldiğinde, hain iktidarlar kaçacak yer dahi bulamayacaklardır.

Dünyanın nasıl oyun, oyuncak ve aldatmadan ibaret nefsi bir fenomen olduğu gerçeğini idrak ederek, geri dönüşü imkansız yola girmeden önce haksızlık ve adaletsizliklere karşı öyle celalli olunuz ki; ananız, babanız, evladınız, kardeşiniz ve devletiniz aleyhine dahi olsa asla adaletten şaşmayınız.

Asla bozulmuş insanlara, hele politikacılara ve dinlerine bedel biçen din adamlarına güvenmeyiniz. Yaratıcınız Allah’a dayanıp güvenin, vekil ve destek olarak O size yeter.

Savaştan başka hiçbir çıkış yolu yoktur, kaçmaya çalışsanız da bir şekilde yüzleşmekten kurtulamayacak, o debdebeli yapılar ve bakımlı bedenler en acı dehşeti tadarak, topyekûn yerle bir olacaktır…     

Unutmayınız ki hiçbir güç, strateji ve bilgi; kaderin akışını ve mutlak sonu engelleyemez…

Erdoğan kurtuldu, Gülen boğuldu…

İnsanoğlunun söz ve davranışları her ne olursa olsun asıl kalplerde saklananın önemli olduğu vahiyde, değişik gerekçelerle başkalaşım gösterenlerin inanç ve dinine aykırı gelişmelerdeki tutumu, sindirebilme orantısıyla eşdeğerdir.

Gerek Başbakan Erdoğan’ın gerekse Fetullah Gülen’in yahudi-mason ittifakının iknalarıyla giriştikleri siyasi ve dini işbirlikleri bir güç kazanma stratejisi adına yapılmış olsa da, nasıl korkunç bir tuzak ve bataklık olduğu zaman içinde anlaşılmıştır.

Başbakan Erdoğan’ı motive etmek ve İslam karşıtlığına cesaretlendirmek maksadıyla özellikle yahudi lobilerince kendisine sunulan cesaret madalyaları ve Batı’nın sınırsız övgüleri her ne kadar sarhoş olmasını tetiklemişse de, kalbinin derinliklerindeki iman uyanmasına, dolayısıyla geri adım atmasına etki yapmıştır. Gülen gibi kayıtsız-şartsız teslim olmayıp “dur” diyerek, haksızlık ve adaletsizliğe karşı cılızda olsa tavırlar almış, insanlığa ve Müslümanlığa düşman caydırıcı güçlere bazen boyun eğmeyerek dik durabilmiştir.

Fetullah Gülen’in iman ve cesareti öyle bir tavra yeterli olmamış, para ve güç için her değerine, son açıklamasıyla insanlığa, yetmedi zulüm içinde canilerce zincirlere vurulmuş Müslüman kardeşlerine dahi fiyat etiketi koyarak, batıl bataklıkta çırpınışını sürdürmüştür.

Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığı satabilecek kadar şeytanlarla bütünleşmeyi hizmet sanması, o’nun vahiydeki kriterlerce bir Müslüman değil saptırılmış bir fasık olduğunu ortaya koymuştur. Dini felsefesi her ne kadar İslami referanslar taşısa da, Allah’ın mutlak değişmez ve değiştirilemez hükümlerine bir başkaldırı ve arayış içinde haçlılar lehine kalkansı misyonerlik görevi yürüttüğü görmemezlikten gelinemez.

Kimilerinin Müslüman olduğu zannıyla Gülen’e ve karma anlayışlı hizmete karşı eleştirilerimi haksız veya ağır bularak bozgunculuk yaptığımı ve kardeşler arası nifak soktuğumu belirtmeleri, vahiysiz bir İslam düşüncesini benimsemiş olmalarındandır. Ancak vahiysiz bir İslam; hıristiyanlık ve musevilikten farksız batıl bir din olur ki, Allah ve Resulü böyle bir dini kesinlikle kabul etmemektedir. Allah ve Resulünün hükmettiği bir şeyi, hangi gerekçe ve şartlarda olunursa olunsun, iman ettiğini iddia eden bir kimsenin kendi istek ve düşüncesine göre yorumlama hakkı bulunmamaktadır.           

Adil bir uzlaşma ve barışı değil de müstemlekesel bir dayatma içinde olan Batı ittifakının şartlarını kabul etmek; Allah’a, peygambere, İslam’a ve Müslümanlık gibi bir şerefe apaçık ihanettir. Eğer öyle olsaydı başta peygamberimiz Hz. Muhammed olmak üzere halifeler ve milyonlarca Müslüman savaşmaz, cihad ayetleri emrolunmaz, Allah yolunda savaşıp şehit olanlar ve dünyayı ahıret karşılığı satanlar ebedi cennetlikle müjdelenmez, İslami ordular haksızlık ve adaletsizlik bayraktarı kötülere karşı mücadeleden kaçınıp canlarını feda etmez, Gülen’in güttüğü hizmet yolunda küfre boyun eğmenin rahatlığıyla hayvanlar misali yiyerek, içerek, uyuyarak ve heyecansız namaz kılarak; onun gibi esir ve meşakkatsiz bir hayat sürerlerdi.  

Sürekli Müslüman direnişçileri eleştirip lanetleyen ve İslam ülkelerinden uzak duran Fetullah Gülen; İslam düşmanı ABD otoritesi ve yahudi-mason güvencesi altında uluslar arası hizmetlerini sürdürürken; gerek ABD gerek İsrail gerekse herhangi bir Batı ülkesi aleyhine tek bir demeç vermiş mi? Ölen birkaç yahudi çocuğu için hüzün çektiğini ifade ederken, acımasızca katledilen Filistinli Müslüman bebekler için tek bir kınama yapabilmiş mi? Neden Müslüman ülkeler işgal edildiğinde, katledildiğinde, ırzlara geçildiğinde, yurtlarından çıkarıldığında, insanlık dışı işkencelere maruz bırakıldığında, baskı ve tehditlerle yıldırılmaya çalışıldığında, ambargolarla açlığa ve yokluğa terk edilip kalkınmaları engellendiğinde, çocuk-kadın demeden hunharca parçalandıklarında ve bağımsız olmamaları konusunda BM ve NATO gibi kurumları yaptırım amaçlı kullandıklarında hesabını hiç sormadı?

İslam; öyle Fetullah Gülen’in eğitim adına şarkıcı nesiller yetiştirerek caka atmasıyla, zulüm içinde inleyenlere yardım edilmemesiyle, vahşi barbarlara diz çökelmesiyle, açık zindanlara hapsolunmasıyla, Allah’a ve dinine saldıranlara eyvallah denmesiyle, hak düzeni bozmaya çalışanlara sessiz kalınmasıyla, dinleri ve ırkları yok etmek isteyen faşistlere teslim olunmasıyla, zalimlerin yardıma muhtaç bıraktıkları insanlara el uzatılmamasıyla, hak ve adalet adına kanının son damlasına kadar harp edilmemesiyle, İstiklal uğruna baş kaldırılmamasıyla ve haksızlık karşısında susularak dilsiz şeytana dönüşmesiyle yayılmadı…  

Herkes Gülen’in İslam’a hizmet ettiğini, insanlara İslam’ı sevdirdiğini ve hidayete vesile olduğu hemfikriyle onun ne kadar korkunç bir zehir saçtığını kestiremiyor. Çünkü onun İslam anlayışı vahyi değil, İncil-Tevrat karmalı bir akide ve haçlı boyunduruğundaki teslimiyeti teşvik eden bir hümanizmdir. Dikkatli bir çaba, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya çalışanlara gerekli bir cevap olacaktır.

İslam’ı ve peygamberimiz Hz. Muhammed’i reddederek kabul etmeyen Batılı camianın Gülen fikirlerini önemseyerek ilgi göstermeleri; onun yüzyılın peygamberi ilan edilebileceğine işaret değil midir?

Ayrıca Gülen’in ilmini öne çıkaranlara cevabım odur ki, yaratılmışların içinde, peygamberlerde dâhil olmak üzere ilim erbabı tek yaratık şeytandır.

Eğer kendi vatandaşlarını ve dindaşlarını; sırf Allah rızası ve insaniyet adına ambargo altında sürünen kardeşlerine yardım götürmelerini zalimden izin almadıkları gerekçesiyle suçlayabiliyorsa; onun bir insan ya da Müslüman olabilmesi mümkün müdür?

Adil olmak gerekirse; Başbakan Erdoğan daha fazla dayanamayarak haksızlık karşısında haykırabilirken, Fetullah Gülen hiçbir adaletsizlik yokmuş gibi haçlıların safındaki taşeronluğunu sürdürebilmiş ve avukatlıklarını üstlenebilmiştir.  

İran aleyhine alınan kukla BM yaptırım kararına hükümetin ret oyu vermesi, alışagelen manda altındaki Türkiye politikasının umut verici bir şahlanışıdır. Şüphesiz Batı’nın sömürgeliğini onur addeden CHP, MHP, vitrin mankenleri ve aydın bozuntuları ne kadar “aman” feryatlarıyla ulusalar da; gerek milletimiz gerek Müslümanlar gerekse emperyalist karşıtı taraflarca sevinçle karşılanmış, artık barbar haçlı güçlerinin bundan böyle diledikleri gibi hükmedemeyecekleri akıllara nakşedilmiştir.

Faşist İsrail’den hiçbir farkı olmayan MHP, hükümetin aldığı kararla İran, Hamas, Hizbullah ve diğer Müslüman gruplarla aynı fotoğrafta yer aldığı eleştirisiyle nasıl insanlık düşmanı bir koalisyonun taraftarı olduğunu kanıtlamıştır. Oysa faşist MHP ya da efendisi canavarlarla aynı fotoğrafta yer almaktansa, haksızlık karşısında direnen kahramanlarla bir arada olma şerefini yeğlerim.  

Artık Erdoğan; insan sellerine, alkışlara, övgülere ve partililerin güçsüz desteklerine değil sadece Allah’a dayanıp güvenmeli, kendini doğru yoldan alıkoyacak öğütlere kulaklarını tıkayıp, Müslümanları bir araya getirmek suretiyle imani çelikten bir pakt oluşturarak, tıpkı ABD’nin uyguladığı strateji benzeri imtina eden veya karşı çıkan iktidarları, içerde örgütleyeceği halkla devirerek sarsılmaz bir güç oluşturmalıdır. Ayrıca Ahmedinejad’ın BM kararını mendile benzetmesini bir nezaket sayıyor, tuvalet kâğıdını bile iltifat telakki ediyorum. Neden terörist İsrail’in BM kararlarına uymadığı konusunda tek bir itiraz var mı?

Kendilerinin ABD’ye satan Rusya ve Çin, hala bağımsız devlet statüsünde olduklarını mı sanıyorlar? O güçlerine ve nükleer silahlarına rağmen ABD mafyasına boyun eğebiliyorlarsa, şüphesiz vatandaşları büyük bir utanç yaşıyordur. Bilmelidirler ki Allah, bir gün Kuzey Kore’yi başlarına öyle bir bela edecek ve nükleer silahlarla vurduracak ki, bakalım ABD kendilerini kurtarabilecek mi?  

Canlarını Allah’a, insanlığa ve adalete adamış bir avuç iman sahibinin 11 Eylüldeki zaferleri, ABD ve İsrail’e ders olmamış ki tüm Müslümanları kışkırtmak aptallığında bulunarak, halklarını tehdit etmektedirler. Aslında onlar, ölmekten son derece korkak sefil yığınlardır. Kimilerinin “savaş çıkartmak istiyorlar, tuzağa düşmeyelim” tezlerini korkaklığın bir paronayası buluyor, Müslümanların ciddi bir duruşlarında kaçacak delik arayacaklarına şüphe duymuyorum. Çünkü Allah öyle vaat ediyor. Herkesçe malum olduğu üzere hiçbir Müslüman ne savaşmaktan ne de ölümden korkar…    

İnsani, hele de insan kasabı lanetli devletlerin aldığı yaptırım kararlarının Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Allah’a iman etmiş hiçbir insan, millet ve devlet; haklarında alınan çöpsü kararlardan tedirginlik duymaz, telaşa kapılmaz ve bir zarar görebileceği zannıyla asla teslim olmaz. Çünkü mutlak irade, üstünlük ve hikmet sahibi sadece ve sadece yaratıcı Allah’tır…

“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu O’ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir. “ Fatır.2

 

ABD ve İsrail halklarına!

Her ne kadar farklı din, ırk, ulus ve kültürde olsanız da diğer insanlarla hilkatte bir eş olduğunuz, dolayısıyla erdemlik dışında ne sizlerin ne de diğerlerinin hiçbir üstünlüğü ve ayrıcalığı bulunmamaktadır.

Nefsinizin yahut toplumunuzun kabul etmeyeceği bir dayatma ve kötülüğü bir başkasına layık görebilme anlayışıyla faşistleşmiş iktidarlarınıza ya destek vererek ya da sessiz kalarak arkalarında durmanız; takdir edersiniz ki mutlak bil mukabeleyi tetiklemekte, zamanında hesap sormadığınız devletlerinizin kazandırdığı düşmanlıkla tehdit, korku, mal ve can kayıplarına maruz kalmaktasınız.  

Sorgulanması gereken suçlunun iktidarlarınız mı yoksa nefsi müdafaada bulunan direnişçiler mi olduğunu adil bir tarafsızlıkla cevaplayabilmenizdir.

Rejimlerinizin ve iktidarlarınızın manipülasyonlarıyla Müslüman halklara yahut ötekilerine karşı olan kindarlığınız insanlık ve adalet dışı tecavüzlere, tertiplere, işgallere ve saldırılara neden olmakta, kendilerini savunanların meşru bağımsızlık mücadeleleri çocuklarınız dâhil olmak üzere hepinizin canını yakmaktadır. İşgalci ve acımasız devletlerinizi değil de onur savaşı veren direnişçileri terörizmle ve düşmanlıkla yaftalamanızı vicdanlara danıştığınızda; şüphesiz haksız bir muhakeme ve egoizm içinde olduğunuz yanıtını alacaksınız.

Sizlere zarar veren suçlulara ve esarete karşı nasıl bir adalet arayışıyla en ağır cezadan yana iseniz; suçlu iktidarlarınızın binlerce masumu katletme, işkence yapma, baskı ve tehditle korkutma ve vatanlarını istilâ edip sömürme taarruzlarına da şiddetle tepki göstermek ve cezalandırmak mecburiyetindesiniz. Eğer “benim” deme benliğiyle gerçeklerden kaçınırsanız, başınıza gelecekleri de peşinen kabullenmiş durumdasınız.

Sahip olduğunuz bağımsızlık, özgürlük, huzur ve güven duygularının düşman belleyip haklarını gasp ettiğiniz insanlarda da mevcut olduğunu unutmamalısınız. Çünkü onlarda sizler gibi insan, his ve duyguları da farksız değildir.

Ne ekilirse onun biçileceği ya da kötülük yapılmazsa kötülük bulunamayacağı; adil dengenin mutlak bir sonucudur. Bir yabancının özelinize ve yönetiminize müdahale etmesi nasıl fevkalade büyük bir sorun ise, sizinde bir başkasının yaşamına, düşüncesine, dinine, yönetimine, ekonomisine ve rejimine müdahalesi o kadar haksız bir girişimdir. Ki bazen çocuklar dahi özelin mahremiyetiyle ilgili tepkiyi ebeveynlerine gösterebilmektedir.

Devletleriniz tanrı, sizde tanrının seçilmiş çocukları değilsiniz. Yahut kendiniz iyi geri kalanın kötü anlayışı yok oluşun bir hezeyanıdır. Bundan dolayı mı dünyaya hükmetme ve tüm insanları boyunduruğunuz altına alabilmek için sömürüyor, iktidarları mıhlıyor ve karşı çıkanları işgal, soykırım, katliam, ambargo ve zindanlarla cezalandırmayı insan hakları, demokrasi, özgürlük ve çağdaş düzenle bağdaştırabiliyorsunuz? Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi bir başkasına yapmayı mantığınıza ve vicdanınıza sığdırabiliyor musunuz?

İnsan olan her fani, kendini karşısındakinden farklı düşünmeksizin hak ve adaletle yoğrulmak zorundadır. Aksi bir benlik hâkimiyeti şeytanlaşmaya yol açtığından insanlığın yitmesine, dolayısıyla şeytan gibi nefsi hırs ve ihtiraslarıyla merhametten ve erdemlikten yoksun kalmasına neden olmaktadır. Böylesi insanlıktan çıkmış yaratıklarla da adil ve barışçıl bir düzen inşa edebilmek söz konusu değildir.

Belki barbar iktidarlarınız dünyadaki yönetimleri çeşitli entrikalarla dize getirebilmektedir, ancak acı çeken ve onurlarını kaybedenlerin pespaye hükümetler değil halklar olduğunu, bundan dolayı da halkların haykırışını hiçbir gücün susturamayacağı tarihsel ve kadersel bir gerçektir. İnsan aç kaldığında, felaketlerde, savaşta, adi suçlarda ve başarısız yönetimlerde sabır gösterebilir, ama dokunulmaz değerlerine saldırıldığında kendini ölüme adayabileceği akıllardan çıkmamalıdır. Müttefik adı altındaki müstemleke devletlerin garantisi, satın aldığınız kalemşorlar ve misyonunuzu yürüten debdebeli odalıklarınız sizleri yanılttığından olsa gerek gelecekteki kıyametsi fecaati öngöremiyor ve bir gün, halkların bir araya gelip yakanıza yapışarak nerede bir ABD’li ve İsrail’li bulduklarında intikam alabileceklerini hesap edemiyorsunuz.         

Haksızlığın, adaletsizliğin, kayırmacılığın, zulmün, aşağılanmanın, işgalin, baskının olduğu bir yerde ve kutsal değerlere saldırılması anında müdafaa hakkı mahfuzdur, meşrudur ve fıtratsaldır. Bu, insanı insan yapan ve ona erdemlik kazandıran en tabi temel bir kuraldır. Her hak ve adalet arayışı bu inanç temelinde eylem kazanmakta, dolayısıyla bu uğurda verilen canlardan şeref duyulmaktadır.          

Fiziki olarak da ruhsal olarak da iyi ve kötü olayların araçsal müsebbibi insanların düşünce ve duygularıdır.

Bugüne kadar devletlerinizin emperyalist vahşi politikaları ve cani saldırılarına destek çıkmak suretiyle körükleyip daha çok azgınlaştırmakla, dünyayı yaşanmaz hale getirdiğinizin belki farkında değilsiniz. Lakin küresel basıncın iyice artarak patlama noktasına geldiği bilinciyle iktidarlarınıza mani olmak; insanlığın istikbali, sizlerin ve çocuklarınızın geleceği açısından fevkalade hayati bir önem taşımaktadır. Yoksa oluşacak kaostan, yıkıcı savaşlardan, vahşi çatışmalardan ve can kayıplarından devletlerinizin sizleri koruyabileceğini mi zannediyorsunuz?    

 11 Eylüldeki haklı karşılıkta geçmiş başkanınız zalim Bush, kendisini güvence altına alarak saatlerce havadaki bir savaş uçağının içine gizlenmiş, ama sizler acı ve feryatlar içinde diri diri parçalanıp ölümü tattığınızda, korkuyu en derinlerde yaşadığınızda, sakat kaldığınızda ve ağıtlar yaktığınızda kendisini ve avanesini başucunuzda bulamamıştınız.  Oysa sizleri o felaket sürükleyen sisteminizin ve başkanınızın barbar politikaları değil miydi?

Sadece sizlerin değil tüm dünyanın umut bağladığı Barack Obama ne yaptı? 06.11.2008 tarihinde Değişim umudu taşımayın” başlıklı yazımda sistemin bir kuklası olacağının altını çizmiş ve boşuna umutlanılmamasını vurgulamıştım. (http://mehmetalisadoglu.blogspot.com/2008/11/barack-obama-nn-abd-bakan-seilmesiyle.html)

Öngördüğüm üzere çakma kurtarıcı Obama, emperyalist sistemin emir erliğine devam ederek, tıpkı Bush gibi insanlığın yaşam hakkına açılmış savaşı durdurmak bir yana, daha da şiddetlendirecek politikalar üretmiştir.  Ya da yapmaya mecbur edilmiştir. Demek ki sorun seçilen başkanlar ve hükümetler de değil, insanlık düşmanı şovenist ve faşist sistemlerde.   

Ancak onların sadece kendi canlarını ve çıkarlarını düşünüp halkının katlini tepeden seyredebilecek kadar vicdansız canavarlar olduğu gerçeğini idrak edemeyen sizler, desteklerinizle  cesaretlendirmektesiniz. Klasik slogan; her şey özgürlük, ABD ve İsrail için…

Benliklerinizden sıyrılıp adil bir muhakemeye kalkıştığınızda; 11 Eylül eylemini gerçekleştiren suçlunun El –Kaide değil bilakis düşman üreten sisteminiz olduğuna karar verebileceksiniz. Dolayısıyla sizleri öldüren, çocuklarınızı ve eşlerinizi dul-yetim bırakan iktidarınızdır. Eğer siz, tehdit gerekçesiyle kıtalar ötesi saldırılarla halkları işgal edip katlederseniz, onlarda sizleri öldürür. Bundan daha meşru bir hak düşünülemez. Önce teröristin kim olduğuna, terörizmi kimin teşvik ettiğine ve kimin başlattığına önyargısız karar verebildiğinizde; zaten hiçbir sorun kalmayacak ve hiç kimse diğerine karışmayarak, her toplum kendi yağıyla kavrularak ve sorunlarını içeride çözerek, yardım hilesi ve küresel tehdit manipülasyonlarına son verilip, adil bir işbirliği ve eşit paylaşımla uluslar arası bir ortaklık ve samimi bir dostluk payidar kılınabilecektir. Sizler ne kadar özgürlük, bağımsızlık, zenginlik, barış, huzur ve güven yanlısı iseniz, insan olmalarından diğer toplumlar da o taleptedir.     

Yaratıcı, her milletin rızkını doğal zenginlikleri veya iş güçleriyle pay ettiğinden silah gücüne dayalı bir işgale ve sömürgeciliğe izin vermemiştir. Bir taraf zenginlikten şişerken diğer tarafın fakirlikten iskelete dönüşmesi vicdan sahibi hiçbir insanın olur veremeyeceği insafsızlıktır.

Ellerindeki nükleer silahlarla dünyaya meydan okuyan ABD, İsrail, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere gibi sömürgeci ülkeler terörist değil de İran, El-Kaide, Hizbullah ve Hamas mı terörist? Ellerinde nükleer silahlar bulunan devletlerin bir başka ülkeye nükleer silah yaptırımına zorlamaları nasıl bir mantıktır?

Tarihi; katliamlarla, acımasız işgallerle, en acımasız ve en iğrenç işkencelerle yazılı ABD gibi bir devletin vatandaşı dahi olmak alçaltıcı bir utanç değil midir? İran’ın dünya aleyhine büyük bir tehlikeli olduğu ve nükleer silah üreteceği propagandasıyla yaptırım uygulayan ABD, dünyanın ilk nükleer silahını kullanarak, yüzbinlerce Japon’u acımasızca katleden insaniyet kasabı bir canavar olduğu ortadayken; neden ABD’ye değil de sahip olacağı iddiasıyla İran’a yaptırım uygulanıyor? Nükleer silahlarını imha etmeyen ve üretimine son vermeyen BM güvenlik konseyi üyelerinin İran’a, Kuzey Kore’ye veya bir başka ülkeye yasak getirebilmeleri nasıl bir aklın doğrusu olabilir?    

Irak’ı da benzer yalanlarla işgal edip 1 milyondan fazla insanı öldüren bir soykırımı ve ırzlarına geçerek tarihsel sapıklığı gerçekleştiren ABD değil miydi? 2.Dünya Savaşındaki yenilgisini atom bombasıyla zafere dönüştürebilen bir ABD tehdit değil de İran ya da El-Kaide mi tehdit?  

ABD’nin tetikçisi, namütenahi ağır silahların ve nükleer bombaların sahibi İsrail tehdit değil de Hamas mı tehdit? Sadist bir askerini onbinlerce insan hayatına bedel biçerek Lübnan’da canlı hayvan dahi bırakmamacasına bombalar yağdıran İsrail değil de kendini savunan Hizbullah mı terörist?

Biraz vicdanlarınızı yokladığınızda sizler de benim gibi düşünecek; bağımsızlıkları için erdemli bir mücadele içinde olan ne El-Kaide ne Hamas ne de Hizbullah direnişçilerini terörist değil, kahramanlıkla onurlandırabileceksiniz. ABD ve İsrail’in olduğu bir dünyada kadersel şeytan bile masumdur. 

Ya zalim devletlerinizi uyararak kontrolü ele alacak ya da dünyanın neresinde olursanız olun yaptığınızın karşılığını ödemeyi sindireceksiniz…

Mutlaka iktidarlarınızın zulmünden rahatsız olan ve tepki duyan insanlar mevcuttur. Fakat vatandaşlığını taşıdığınız terörist devlet kimliklerinden dolayı potansiyel bir düşman safında görülmekte, dolayısıyla hedef olmaktan kurtulamayacaksınız.

Hiç kimse için değil, yalnızca adalet ve insanlık uğruna yürekleriniz kabarıp mücadele ederseniz; kan göllerinden ve ceset yığınlarından beslenen vahşilere cesaret vermeyerek inlerine kaçırtırsınız.

Artık dünya, ABD ve İsrail’in vahşiliklerine daha fazla dayanabilecek bir mukavemette değildir. Adi bir suçlunun tehdidi dahi tutuklanıp cezalandırmasına geçit vermezken; nasıl oluyor da şu tehdit, bu tehdit paranoyalarıyla insanlar katledilebiliyor, ambargolara mahkûm edilebiliyor, işgale uğrayabiliyor, akıl dışı işkencelere ve aşağılanmalara maruz bırakılabiliyorlar?            

Direnişçilerin ABD ve İsrail’e müttefik ülkelere saldırıları da meşrudur. Adaletle hükmedeceklerine zalimden yana tavır almaları, aynı cezaları hak etmelerine tartışılmaz bir sebeptir. ABD’de; ya benden yanasınız ya da düşmansınız diyerek cephe almıyor mu?  

Ey ABD ve İsrail devletlerinin insan vatandaşları! Sizleri koruyup kollamaktan aciz iktidarlarınıza dolaylıda olsa vereceğiniz zerrecik bir hak ve destek; insan olmaktan çıkmanıza neden olabilecek bir sondur. Sizlere sundukları maddi hayata ve kozmetik ürünlere kanıp, öldürülmenizi ve önünüze konulacak bedelleri engelleme güçleri bulunmayan yalancı barbarlara inanmayın. Çünkü insan olmadıklarından vicdanen hissedemiyorlar, dolayısıyla sandığınız gibi kendinizden yani insan değillerdir. Sizleri felakete ve vicdan azabına sürükleyen saptırılmış yaratıklara dayanarak insaniyeti doğramayın. İnsanlığı tehdit eden ve yok etmek isteyen iktidarları durduracak sizlersiniz. Sizlerin halk desteği olmadan zulüm yapabilmeleri asla söz konusu değildir.

Hiçbir gerekçe; vahşice öldürülen, ırzlara geçilen, tecavüze uğrayan, hamile bırakılan, yurtlarından çıkarılan, açlığa terk edilen, evleri başlarına geçirilen, kucaklarda çocukları ve kundaklarda bebekleri katledilen, eş ve evlat acısıyla yanıp tutuşan, dehşetle yataklarından fırlayan, sokaklarda dolaşamayan, bir lokma yiyecek bulamayan, saldırı korkusuyla psikolojileri bozulan insanların suçlu yahut terörist ithamlarla felaketleri yaşamalarına geçit vermez. Nasıl böylesi bir hayatın parçası olma fikri dahi ürpermenize yetiyorsa, sizler gibi acıyı ve mutluluğu hisseden onları da elem edinerek, en yakınınız dahi olsa kötüye karşı mücadele etmelisiniz.      

Belki düşüncelerini, inançlarını, ırklarını, kültürlerini, tiplerini, adet ve geleneklerini beğenmeyebilir, sevgi ve saygıda göstermeyebilirsiniz, buna da zorunlu değilsiniz. Ama insan olmalarından ötürü tahammül erdemliği içinde merhamet ve hoşgörü göstermeli, sahip olduklarınızın aynısına hakları bulunduğu bir eşitlikten yana olmalısınız ki kimsenin kimseden çekinmediği yaşanabilir bir dünya oluşabilsin.  

Artık kıyameti davet eden bencil iktidarların değil halkların egemen olduğu bir barışla felaketlerin durdurulabileceği anlaşılmaktadır. İktidarların aralarındaki işbirlikleri ve anlaşmalar toplumların düşünce ve duygularını yansıtmamakta, adalet, yaşam ve vicdan üzerine yapılan kahredici pazarlıklarla düşmanlıklar tetiklenip, masum insanlara kıyılmaktadır.

Eğer huzur ve güvenli bir hayat, çocuklarınızın gelecek kaygılarını gidermek istiyorsanız; yetki verdiğiniz kan emici iktidarlarınıza dur diyebilmelisiniz. İtlerin üreyip kervanların sindiği bir dünyada seyirci kalmanıza kadersel dengenin müsaade edebilmesi imkânsızdır.

Muhtemelen silah gücü olan devletlerinizden dolayı dokunulmaz olduğunuzu sanıyorsunuz. Ancak unutmayınız ki gaddarsı zulüm şiddetlenir ve haksız baskılar devam ederse; güvendiğiniz devletleriniz, satın aldıkları müttefikler ve güçsüz olduğunu düşündüğünüz iktidarların zorla sakinleştirdiği halklar isyan edecek, ABD ve İsrail vatandaşı avına çıkmak suretiyle dünyayı cehenneme çevireceklerdir. İlk Çağ’larda ve geçmiş felaketlerde dahi eşine rastlanmamış bir kargaşayla yeryüzünde biriken kan ve irinler buharlaşarak gökyüzünde birikecek ve yağmur misali tekrar yeryüzüne yağacaktır. Bilmelisiniz ki çıkarcı iktidarların gücü ve hâkimiyeti bir yere kadardır. Zaten adaletle şahitlik etmediklerinden şeytanlar galebe çalmakta, insanlığa koydukları fiyat etiketi yüzünden cesetler ve iniltilerle gurur duyulabilmektedir.

Tıpkı sizler gibi hiçbir insan hayvan muamelesine ve kötülüğe layık değildir. Gerekirse ABD ve İsrail vatandaşlığını reddederek kimliklerinizi yırtın ve insanlık adına önemli bir fedakârlıkta bulunun. Yoksa herkes acı, işkence ve korkular içinde ölecek. Hiç kimse ama hiç kimse insanlığı tüketen çıkarcı ve acımasız iktidarlara ve aldatıcı anlaşmalara güvenmesin. Sonunda tüm sorunları insanlıkla özdeşleşmiş halklar çözecektir.    

 “Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer, ne var ki yapmadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur.” Sydney J. Harris

İnsanlık adına haydin savaşa…

Düşmanlığın adı müttefik, haksızlığın adı çıkar, işgalin adı özgürlük, korkaklığın adı kahramanlık, yenilginin adı galibiyet, müstemlekeliğin adı güç birliği, İslam’ın adı irtica, Müslüman adı terörist olduğu dünyadan merhaba… 

İşte böylesi bir dünyada insanlığa ve barışa savaşla ulaşabilinir, uzlaşma şeytanın nefret ettiği en iyi erdemliktir.

Güvenlik, ancak adaletle tesis edilir. Adaletin olmadığı bir dünyada hiçbir canlının ve milletin kendini güvende hissedebilmesi ve varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir.

İsrail’in insanlığa meydan okumasına karşı materyalist çıkarlarını insan hayatından önemli sayan iktidarlar, jakoben ABD ve İsrail’den çok daha riyakardırlar. Emperyalist egemenliklerini BM gibi uluslararası kurumlarla meşrulaştırarak baskı ve tehdit aracı kullanan diktatörler, müstemleke altına aldıkları devletleri de emelleri uğruna yönlendirerek insaniyeti kıymakta, inançlarından ve bağımsızlıklarından ödün vermeyenlere en acımasız yaptırımlar ve saldırılarla esarete zorlamaktadırlar.

İnsanlık onuru öylesine elimine edildi, hak ve adalet lağvedildi ki; geçmişin insanlarıyla günümüzdekiler kıyaslandığında insanlıktan tek bir eser kalmadığı aşikârdır. Bir avuç insan koca ordulara karşı yılmadan mücadele edip hak ve adalet yolunda ölmeyi şeref addederlerken, şimdi nasıl kaçıp kurtulabilecekleri haysiyetsizliğiyle stratejik hesaplar yapılabilmektedir. Devletler var, ordular var ama insanlık ve yürekler yok…

Yenileceğinden korkan, daima yenilir.” Yıldırım Beyazıt

Vicdanlı ümmetsel atalarımız, dünyanın bir ucunda haksızlığa uğramış toplumların ırk ve dinlerine bakmaksızın zulümden kurtarabilmek amacıyla seferler düzenleyip barbar iktidarların zalimliklerine son verirlerken; yanı başımızdaki kardeşlerimizi sözde güvenliğimiz ve ekonomik çıkarlar uğruna canavarların kucağında bırakabilmekteyiz. Böylesi bir güvenliği kurtuluş ve kazanç sanabilen düşünceden daha sefil ne olabilir?

Kaçmamışlar kovalamışlar; korkmamışlar savaşmışlar; susmamışlar haykırmışlar; çıkar düşünmemişler adalet dağıtmışlar; yağmalamamışlar imar etmişler;  sömürmemişler yardım etmişler; karşılarındakinin gücü ve sayısı ne olursa olsun hak ve adalet adına dimdik durarak insanlığı yüceltmişlerdir. Hayatta öyle değerler vardır ki her neye mal olursa olsun asla dokunulmamalı ve fiyat etiketi konmamalıdır. Cesur olmayan bir insan; ne mucit ne bilge ne de lider olabilir, ezberler ve artıklarla ödüllendirildiklerinden çöpten farksız bir döküntü olurlar…

İran, Kuzey Kore ve Küba gibi onurlu iktidar ve halklar ile kendini Allah’a adamış mücahitlerin zalimlere başkaldırarak boyun eğmemeleri, neden insanlığın tamamen yok olmadığına açık bir delildir. Şüphesiz kendilerini şeytana satmış kukla devletlerin yiğit halkları da aynı mücadelenin taraftarlarıdırlar.

İran, aleyhine alınan ambargo kararları ve tehditleri hiçe sayarak, insanlık adına kendilerini feda edebilecek imansal bir özveriyle azılı düşmanı İsrail karasularına girme cesaretinde bulunarak Gazze Halkına yardım yapma girişimi, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere diğer müstemlekelere bir ibret ve cesaret kaynağı olmalıdır.

Gemimize saldırıp dokuz yardım gönüllüsü vatandaşımızı öldüren ve onlarcasını yaralayarak zindanlara mahkûm eden ABD tetikçisi İsrail’e sözlü tepkiden öte hiçbir müdahalede bulunmayıp hala yol haritasını tartışan Türk Devleti, ikinci bir yardım gemisini yola çıkarabilecek haklı caydırıcılığını dahi kullanamamıştır.

Bağımsız Müslüman düşmanı ABD iştahını kabartmış saldırma planları yaparken, İran’ın İsrail’e meydan okuması, insanlık adına kaçınılmaz bir umut, fırsat ve tarihin altın sayfalarına bir dönüştür. Onurlu halkımızın İran’a yapacağı desteği ve olası bir savaşta yanında yer almasını önlemek maksadıyla İran’ın Türkiye’ye düşman olduğu provokasyonunu işleyerek, kardeş ve komşu ülkeler arası savaş senaryolar üreten siyonist yandaşlarının çabaları, kalplerdeki yanardağı söndürmeye kâfi olamayacak ve amansız düşmanlara merhamet kapılarını açtırmayacaktır. Ayrıca öyle nankör ve haindirler ki, amacı Türkiye’ye yardım ve PKK belasından kurtarabilmek olan İran’ın İsrail desteğindeki PKK’yı çökertme operasyonlarını dahi inkâr edercesine tavır alabilmeleri, saklı kimliklerini deşifre etmeye yeterlidir. 

Unutulmamalıdır ki ortak hedef; ulusalcı, ırkçı ve maddi bir çıkar değil tamamen insanlık adınadır. Onun için İsrail’in hak ettiği cezaya çarptırılması, dünyadaki her türlü olumsuzluğu ve fitneyi kökten bitirecektir. Ne var ki insan hayatını maddi ve milliyetçi kazançtan üstün tutan düşüncelerin politik hezeyanları, ABD ve İsrail gibi suç imparatorluklarını kötülük üreten merkezlere dönüştürmüştür.

İslam kardeşliği gibi bir vahyi alttan alta yok sayarak asıl düşmanları örtbas edip kardeşleri düşman belletme gayretleri, tamamen siyonist ve emperyalist güdümlü masonik bir stratejidir.

Hükümetimizin, dünyanın baş belası ABD’nin Irak işgalinde gösterdiği haksız yardım ve işbirliğini İran’ın haklı mücadelesinde göstereceğini düşünüyor, yanında yer alarak insan katli ve zulmünün son bulmasında gerekli duyarlılıktan ve destekten kaçınmayacağına inanıyorum. Tarih incelendiğinde; dünyadaki huzur, güven, barış ve adaletin ancak kötüye karşı yapılan savaşlarla sağlanabildiğine tanık olunacaktır.

İran’ın Gazze’deki insanlık vahşetine karşı giriştiği yardım desteğine hiçbir Müslüman ve insan arkasını dönemez. Barbar İsrail’in alışageldiği kan içiciliği ve olabilecek bir savaş anında tüm Müslümanları Allah adına CİHADa, gayrimüslimleri de İNSANLIK ve ADALET adına savaşa davet ediyorum.

“Allah yolunda savaş. Sen kendinden sorumlusun. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah, kâfirlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.”  Nisa.84

Sürekli korku ve tehdit içinde onursuzca yaşayarak dünyanızı şeytanların istilasına teslim etmeniz, ölmekten veya öldürülmekten kaçabileceğinize imkân sağlamamakta; o başına gelmesinden korktuğunuz olası bir savaşta ölmeseniz bile deprem, felaket, kaza, hastalık gibi binlerce sebepten yine de ecelinizden kaçamadığınızı muhakeme ederek, inanmış bir insana yakışır şerefli ve mutlak bir kazanç olan mücadeleye koşun. Belki güvensiz sandığınız savaşta değil de çok güvenli düşündüğünüz yatağınızda ölümün beklediğini aklınızdan çıkarmayınız.   

İslam Devletinin Başkomutanı yani Genelkurmay Başkanı Halid Bin Velid, şehit olamamanın üzüntüsüyle yatağında öleceği sırada, başına toplanarak duada bulunan Ashab-ı Kiram’a söylediği son sözler: “Ömrüm savaş meydanlarında geçmiştir. Vücudumun herhangi bir organı yoktur ki ok ve kılıç yarası almamış olsun. Lakin canım yatakta çıkıyor. Müjdeler olsun o savaştan kaçan korkaklara.”    

Ancak para her şeyi yapar diyerek para için her şeyi göze alan materyalistler, inandıklarını iddia etseler de böylesi bir kazancı asla idrak edemezler.

Sizleri esarete mahkûm edip hem dünyanızı hem de ahretinizi ziyan ettirerek saptıran liderlerinize ve hocalarınıza kanmayın. Mallarınızı ve canlarınızı sahibiniz Allah, insaniyet ve adalet için sarf edin ki, gerçek kurtuluşa erişerek bir saniye sonrası meçhul hayatın debdebesiyle kendinize yazık etmeyin.

Olabilecek bir savaşta asla mallarınızı ve canlarınızı feda etmekten kaçınmayıp hazırlığa girişiniz, biliniz ki yegâne kurtuluş budur…

“Resulüm de ki: Eğer ölümden ve öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab.16

Neden Sivas’ı da kamulaştırmıyorsunuz?

Tabela devleti ve hükümetinin; Türkiye’yi kan denizine dönüştürmeyi amaçlayan azılı bir hainin kışkırtmasıyla meydana gelen Sivas olayını, Allah’ına ve kitabına küfredilen Müslüman topluma fatura ederek, asıl suçlu ve suçluları ödüllendirme ve cesaretlendirme kararını dün olduğu gibi bugünde şiddetle kınıyorum.  

Müslüman milletimizin hayati değerlerine savaş açarak, ülkeyi cehenneme çevirme planlarının Sivas ayağıyla oluşan kaosun faili Aziz Nesin ve körükleyen çevrelerin yasalar önünde sorgulanmasına dahi ihtiyaç duyulmayıp, duygusal maneviyata değil de mantıksal cesetlere odaklanılarak Madımak Otelinin kamulaştırılmasıyla aklanıp abideleştirilmeleri, muhakeme edebilen hiçbir aklın ve vicdanın kabul etmeyeceği bir sonuçtur.

Türkiye Halkının Allah’a ve dini İslam’a iman etmesini aptallıkla aşağılayıp sürekli taciz ve tahrik eden, akabinde Kur’an’a şeytan ayetleri diyerek ve yabancı bir sapığın yazdığı nifaksı kitabını Türkiye’de yayınlama girişiminde bulunma fütursuzluğuyla il il dolaşarak konferanslar vereceğini açıklayan Aziz Nesin’in şeytansı eylemine ilk kucak açan Sivas’lı Ali’siz Marksist Aleviler, malum olayın planlayıcısı ve azmettiricisiydiler.

Sivaslı Müslümanların İstiklal Harplerinin kazanmalarına sebep olan imanlarını açığa çıkarmasıyla haklı tepkileri belki kontrolden çıkmış olabilir ama tek başlarına sorumlu tutulup en ağır cezalara çarptırılmaları, şüphesiz İslam karşıtı ideolojik anlayışın taraflı ve intikamsı bir adaletsizliğiydi. Onyedi yıl önce gerçekleşmiş ve tüm ülkeyi saracak bir cehennemin haklılığını savunan bir teslimiyet, asla bir uzlaşma değil bilakis dengesizliği, huzursuzluğu ve yapılan haksızlıkları hatırlatacak bir girişimdir.

O günden bugüne kadar hiçbir hükümetin doğabilecek tepkiden ve haksız bir ayırımcılıktan ötürü cesaret edemediği “şeytan müzesi”’ne Ak Parti Hükümetinin halka danışmadan kamulaştırma onayı, tıpkı Osmanlı Devletinin yıkılma sürecindeki attığı yanlış basmaklardan farksızdır. Üstelik Ak Parti; Allah’a, dinine ve halka savaş açmış simgesel bir kaleyi mabede dönüştürmek suretiyle laneti de sahiplenmiştir. Ayrıca Sivas’ta bir referanduma dahi gerek görmeyerek jakobence karar alması, Allah’larına ve dinlerine hakaret edilen Müslümanları derinden yaralamış, azılı düşman Aziz Nesin ve avanesini meşrulaştırmıştır.

Söz konusu Ali’siz Aleviler; neden Türkiye’yi karıştırıp halkın manevi değerlerine saldıran Aziz Nesin’i dışlamak yerine Sivas’a davet ederek infiali fitillemişlerdi?          

Sırf Marksist-ateist Alevileri memnun edebilmek ve oylarını lehe çevirebilmek maksadıyla hükümetin açılım güdümlü aldığı karar; neden aşağılanan milyonlarca türbanlı kadınlar ve dindarlar içinde uygulanmıyor? Türbanlı ve dindarların oyları, Alevilerinkinden değersiz mi?

Milletin hiçbir ferdinin tasvip etmediği 2 Temmuz olaylarını ideolojik bir bakışla yargılayan laik sistem; Müslümanları suçlu ve katil, provokatörleri ise mağdur ve kahraman yaparak, her zamanki gibi adaleti katletmiştir. Adaletin olmadığı bir düzende insanların ölmesi, hapsedilmesi, ailelerin yıkılması, eş ve çocukların dul ve yetim bırakılması normal değil midir?  Laik ve putperest bir düzende; inançların savunulması suç sayılmayacak da mükâfatlandırılacakmış gibi saf bir talep ve sorguda bulunmamda ahmaklığın ta kendisi olsa gerek…    

Hükümetin kararıyla özel idarece kamulaştırılan binadan ibaret bir Madımak Oteli, bölücü ve yıkıcı taraftarları mutlu etmeyecek, Sivas’ın topyekûn kamulaştırılıp her yere dikilecek heykellerle özrün kabullenilebileceği yolu da açılmış bulunmaktadır. Kimi Alevi önderleri, yanındaki binalarında kamulaştırılarak gül bahçesine dönüştürülme istekleri, ileride olabilecek gelişmelere açık bir ipucudur.

Artık çuvala sokulan mızrak; açılım, barış ve uzlaşma adına gerek Ermenilerin gerekse PKK’lıların öldürüldükleri yerlerinde kamulaştırılarak, müzeye ve gül bahçesine dönüştürülebileceği ihtimal dışı değildir.        

İslam düşmanı bir kesimin memnuniyeti için harcanan beyt-ül mal’daki hakkımı haram ediyorum. Sırf dinleri ve ülkeleri uğruna kendilerini feda ederek çeşitli ağır hapislere çarptırılan ve aileleri dağılan yüzlerce insanın elem ve kederlerinin hükümeti saracağı mutlaktır.

Ya Müslümansın, ya değilsin! Hiç kimse Allah ve Resulünün hükümlerini kendi istek ve düşüncelerine, diğer bir ifadeyle siyasi, sosyal veya ekonomik çıkarlarına göre yorumlayamaz.

“Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahrette de büyük azap vardır.” Maide.33

Ya sert bir mücadele ya da vatandaşlıktan çıkın…

Milleti düşünce ve inançlarından dolayı düşman kamplara bölerek, uyguladıkları ideolojik çakma bir hukukla vicdanları delip geçen yargı diktatoryasının karşısında çaresiz kalan hükümet ve halk; nasıl bir istila ve tutsaklıkla çevrelendiğinin inanılamaz acı gerçeğini yaşamaktadır.

Alışageldikleri silahlı baskı, tehdit ve darbeleri sinsi bir manevrayla yargıya devreden Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, bağımsız ve dokunulmaz yargı manipülasyonuyla millet düşmanı teröristleri eşine rastlanmayacak taktiklerle cezadan sıyırabilmek için akıl almaz bir cüretkârlık ve hoyratlıkla adaleti izabe potalarında eritmişler, dolayısıyla adaletsizliği işleyen yargıçların çekenlerden daha sefil olduğu bir hukuk cürufu inşa edilerek, Atatürkçü ideolojik suçlar suç olmaktan çıkarılmıştır.    

İnsanı maddi bir meta sanan Darwinist anlayışlarından dolayı insanın ne olduğunu çözemeyen evrimciler, hedef ve gayeleri eşitliği sağlamaları gerekirken yanlı, iltimaslı ve baskın kararlarla dine ve dindarlara karşı acımasız tavırlarıyla adaleti katletmişlerdir.

Önce köpeklerine ısırtıp sonra itlâf ekiplerini çağırarak topyekûn bir temizliğe kalkışma planlarıyla halkına komplo ve kumpas kurarak, ezmeyi düşünen silahlı ve cübbeli bürokratların egemen olduğu bir devlette ne seçilmiş hükümetin ne de hiçbir vatandaşın mal, can ve yargı güvenliği bulunmamaktadır.

Cumhuriyet ve demokrasi tiyatrosunun halk temsilcisi aktörü politikacıların gerçeği itiraf etmeyip mücadeleden kaçmalarından kronikleşen diktatörlük her ne kadar deşifre olsa, belgeler ve gizli konuşmalar kamuoyuna yansısa da etkilenmeyip yıkılmamakta, CHP ve MHP’nin iktidarsı yağma emellerinden dolayı halk egemenliği adına mücadele eden hükümete karşı taarruzları, acımasız varlıklarını sürdürmede motivasyon sağlamaktadır.

Fikir ve düşünceleriyle zaten iktidarda olan CHP’nin tıpkı aç sırtlan misali tetikte bekleyen insafsız üyelerinin hükümete gelmeleriyle talanlamayı düşündükleri devleti ve geçmişte olduğu gibi millettin haklarını zimmetlerine geçirerek zengin olabilmeleri için hukuksuzluğu ve adaletsizliği meşru sayan silahlı ve cübbeli statükocuları desteklemeleri anormal karşılanmamalıdır. Ancak inançlı ve halk yanlısı bilinen MHP’nin CHP’den çok daha tehlikeli nefsi düşmanlığı, en azından dinleri ve vatanları uğruna canlarını vermiş ve işkencelere maruz kalmış ülkücüler açısından fevkalade düşündürücüdür. İman ve vicdan sahibi hiçbir ülkücünün yoldan çıkmış Devlet Bahçeli ve ekibinin ihanetsi emellerine dolgu malzemesi olmayacaklarını düşünmekteyim.   

Milletimiz; acımasız diktatörlükten, terör belasından ve yabancı düşmanların tehdit ve saldırılarından kurtulabilmenin sıkıntı ve mücadelesini yaşarken, absürt gerekçelerle sürekli erken seçim talep eden Devlet Bahçeli; velev ki iktidar gelse ne yapacak ve neyi değiştirecek?

Ne yurt içinde ne de yurt dışında hiçbir itibarı, bilgisi, cesareti, güvenirliliği, projesi ve çözümü olmayan Devlet Bahçeli’nin Başbakan Erdoğan karşıtlığı: ülkeyi kalkındırmaya, terörü önlemeye; İsrail’i durdurmaya; ABD’nin hegemonyasından kurtarmaya; dikta otoriteden sıyırıp bağımsızlığa kavuşturmaya; Genelkurmay ve yargı kıskacından sakınmaya; yargıdaki haksız ve adaletsizlikleri engellemeye; ideolojik baskıları durdurmaya; ayırımcılığa son vermeye; bütünlüğü, huzur ve güveni tesis etmeye ve uluslararası arenada söz sahibi yapmaya yeterli olacak mı? Ergenekon terör örgütü, balyoz, kafes ve milleti birbirine düşürme eylem planlarına karşı çıkmayarak hükümete cephe alan ve halk iradesini desteklemeyen, yargı diktasına bir nebze de olsa son verecek referandum kararı aleyhinde CHP ve BDP ile aynı çizgide bulunan, teröristleri kurtarabilmek için azılı PKK fikir hocası Yalçın Küçük adlı hainle işbirliği yapan yüksek yargı üyelerinin entrikalarına sessiz kalan, İsrail saldırısını dahi alçakça istismar ederek Başbakan Erdoğan’a yüklenen Devlet Bahçeli’den ne olacağı sanılıyor? Ne var ki Allah’ın saptırdığını doğru yola ulaştırabilecek hiçbir delil, hatta mucizenin dahi fayda sağlamayacağı muhakkaktır.

Tıpkı PKK gibi general, amiral ve subayların Ak Parti düşmanlıkları, neden onlarca şehit verebildiğimize açık bir kanıttır.

Gerek dünyadaki kanlı ve işgalsi gelişmeler, gerek Ortadoğu’daki hayati stratejik önem, gerekse PKK terör örgütünün saldırıları ve yok oluşlarıyla ilgili planlar yapacaklarına; Ak Parti hükümetini iktidardan uzaklaştırmak ve halkı sindirebilmek, yetmedi katledebilmek amacıyla yekvücut giriştikleri onlarca darbe hazırlıkları; sanki Genelkurmay’ın hedef ve gayesi olan milleti koruyup muhafaza etmek değil de hükümeti ve halkı ortadan kaldırma amacı taşıdığını hafızalara kazımıştır. Başbakana duydukları kin ve nefret, terörist başı Apo’yu da aşarak parolalarına yansımış, “Adi Başbakan” isyanlarıyla hükümet otoritesini zayıflatıp, PKK terör örgütünü cesaretlendirmişlerdir. TSK’ni sevk ve idare etmekle yükümlü bir komutanlık, böyle isyansı ve ihanetsi bir düşünce içindeyse; PKK’yı çökertebilmek ya da yabancı bir düşmanı elimine etmek veya caydırıcı olabilmek mümkün müdür?

“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” felsefesiyle Ergenekon Terör Örgütü kurucularının ve diğer darbe planlayıcı asker ve yüksek yargı üyelerinin nasıl PKK teröristleriyle içi içe oldukları ve taşeron olarak kullandıkları görüntüler ve belgelerle kanıtlanmış, dolayısıyla PKK ve uzantı örgütlerinin meydan okuma sebepleri netlik kazanmıştır. İrtica adına Müslümanlar hakkında istihbarat toplamaktan PKK’nın askerlerimizi şehit eden kanlı karakol ve birlik saldırıları hakkında istihbaratı bilgilere gerek görmemiş, bugün toprağa verdiğimiz şehitlerin katledişleri öyle nutuklarla ve törenlerle geçiştirilmeyecek bir vahameti dikkatlere sunmuştur. Bu sebeple hiç kimse, Genelkurmay ve yüksek yargının hükmettiği bir düzende yasal hakkı olan iktidara kavuşamamış bir hükümeti şehit olan kahramanlarımızdan ötürü suçlayamaz ve sorumlu tutamaz. Genelkurmay ve yargıca iktidarı vesayet altında bulunan bir hükümete hiçbir konuda eleştiri getirilemez ve hesap sorulamaz. Açıkça ifade ederim ki terörün artmasına, şehitlere ve gözü yaşlı ailelere karşı sorumlu tek merci Genelkurmay’dır…

Hükümet; radikal ve önyargılı insanın fıtratsal psikolojisinin değişebileceği yanılgısıyla halk desteği ve uzlaşmayla diktatörlüğe son verebileceğini, aykırılıkları giderebileceğini, birlik ve beraberliği sağlayarak ülke menfaatinde birleştirebileceğini, nefreti yumuşatarak her şeyin insanlık ve adalet adına ittifakla çözümlenebileceği umuduyla ne içeride ne de dışarıda düşündüğü bir insaniyet çatısını gerçekleştirememiştir. Kadersel bir yaptırım olmasından ve Allah’ın izni olmadan ne onun ne de bir başkasının başarabilmesi de imkânsızdır.

PKK’nın siyasi ve askeri stratejisini tatbik eden ve Genelkurmay’da hazırlanan “irticayla mücadele eylem planı”’nı uygulamaya sokan Erzincan Başsavcısı ve 3.Ordu Komutanı’nın aklanması ve başsavcının tahliyesi için Yargıtay’daki yargılamaya açık destek vererek, bizzat onur izleyicisi olan PKK hocası Yalçın Küçük; yargı, ordu ve pkk üçgeninin tartışılmaz simgesi olmuştur. Ergenekon Terör Örgütü üyesi, Apo’nun kadim dostu, PKK’nın halkımız ve askerlerimize daha acımasız saldırışlarının stratejisti ve fikir babası Yalçın Küçük; terörden yargılanan başsavcı İlhan Cihaner’in ve kimi yüksek yargı üyelerinin yakın arkadaşı ise, o yargıya nasıl güvenebilirsiniz? Ayrıca CHP’nin kukla genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, neden PKK’lı Yalçın Küçük’ü savundu?   

Artık her şey aleni, konuşulacak ve tartışılacak bir şeyde yoktur. Ne hükümetin ne de Müslüman milletin yaşam ve adalet güvencesi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin referandum aleyhine alacağı kararla, hükümetin ve Ak Parti milletvekillerinin toptan istifası ve her Müslüman vatandaşın hiçbir kaygı gütmeden derhal vatandaşlıktan çıkma talepleri gündeme gelerek, hukukun ve adaletin olmadığı despot bir devlette insanca yaşayabilmenin olanaksızlığı dile getirilmelidir. Bakalım, Müslüman milletin olmadığı bir Türkiye var olabilir mi?

Bir insan için mal ve canın şereften daha değerli olmadığı, şeref kaybedildiğinde geriye hiçbir şeyin kalmayacağı bilinciyle asla esarete, haksızlık ve adaletsizliğe razı olunmamalıdır. Aksi takdirde şerefsiz bir mahlûktan öte bir değer taşımazsın.    

Bırak öldürsünler, bırak idam etsinler, bırak hapsetsinler; ama asla insanlığınıza tecavüz ettirmeyiniz…

Tarihin Müslüman düşünür ve liderlerinin örneksi yaşamları yanı sıra batılı bir kısım düşünür ve liderler de şeref ve adaleti yaşamlarından öncelikli görmüştü. Örneğin Sokrat,  devlet dinini bozmak ve gençliğe zarar vermekle suçlanmıştı. Her ne kadar kendini suçsuz görmüş, düşünce ve inanç özgürlüğü uğruna mücadele etmişse de, iktidara gelen kendi gibi demokrat ama kukla hükümetçe idama mahkûm edilmiş, barbar otoriteye boyun eğip şerefsizce yaşamaktan ise şerefli bir ölümü tercih etmişti. Dostlar gözyaşları içinde onu zindandan kaçırmak istemişler, ancak o kabul etmeyip, “Kaygılanmayın, gömdüğünüz sadece bedenimdir.” demişti.

Bir de bir kısmınız ebedi hayat olan ahirete iman etmiş Müslüman, bir kısmınız da kendini insanlığa adamış hümanistler olacaksınız…

Sokrat’ın karısı ve arkadaşları idam kararına çok üzülüyorlardı. Karısı, Sokrat’ın tutsak edildiği zindana son kez gittiğinde; “Yazık, suçsuz yere seni öldürecek olmalarına çok üzülüyorum.” İdamına saatler kalan Sokrat’ın cevabı ise tüm insanlığa ders verir nitelikteydi: “İyi ki haksız yere öldürülüyorum, bir de suçlu olarak mı öldürülseydim?”

Teoriyi akıl ve kalbinin odağı haline getiren halkımız, teoride iktidar pratikte genelkurmay ve yargının vesayeti altında zincirlere vurulmuş hükümete tenkit hakkı bulunmamaktadır. Hükümetin kendi başlarına buyruk olan rütbeli ve cübbeli buyurganların hegemonyasına ayak sürttüğü zaman kurumlar arası kavga kışkırtmalarıyla suçlayan ve suçlayanlara tepki göstermeyerek; siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal hüsranı hak eden insanlar, peşin hükümden sıyrılıp adil bir muhakemeye kalkıştıklarında, gerçeğin önlerinde durduğunu görebilecek ve haddi aşanlara gerekli dersi vererek ıslah edebilme yolunu seçebilmelidirler. Aldığı sosyal ve ekonomik kararları dahi yargıdan dönebilen bir hükümet; işsizliği ve yoksulluğu nasıl aşabilir, yatırımlarıyla istihdam oluşturabilir, eşit paylaşımı, hakkı ve adaleti mukim kılabilir?   

Devletin oligarşileşmiş kurumları tehditlerini sürdürüyor, ideolojik baskı ve inatçı kararlarıyla bariyer olabiliyor, başbakanı “adi başbakan” parolalarıyla aşağılayabiliyorsa; hükümet ne yapabilir? Başbakan ve emrindeki hükümet, sırf bir huzursuzluk ve gerilme olmaması maksadıyla gösterdiği azami tevazuunun bedelini ödemekte, bu olumsuzluklara rağmen yaptıklarını da takdir etmek gerekir. Eğer anayasanın kendine tanıdığı yetki doğrultusunda cesur ve kararlı bir duruş sergileyebilseydi; ne Genelkurmay ne de yüksek yargı ahkâm kesemeyecek, tek başına kalsa da tarihteki örneklerden biri olabilecekti.  Ancak ruhlarına ve kalplerine fiyat etiketi koymuş satılık partilileri de geri adım atmasında önemli rol oynamışlardır.

Satın aldığı gömleğinin fiyatını sormayacak kadar ileride olabilecek iktidar umuduyla ulaşabileceği zenginliğinin hayalini yaşayan bir kukla ile başbakanın yurt dışı gezilerini “dünyanın bir ucunda ne işi var” düşüncesiyle tarihinden bile bihaber bir sefilin peşine takılarak, dileklerinize kavuşacağınızı mı sanıyorsunuz? Kavuşacağınız tek şey, statükonun ve oligarşinin daha da kökleşmesi, alıştığınız esaretin daha da derinleşmesidir. CHP, MHP ve BDP’nin verebileceği tek şey; felaket, yokluk, kargaşa, düşmanlık, ölüm, zulüm, tutsaklık ve şerefsizliktir…  

Ne zamanki Genelkurmay ve yargı oligarşisinin ortadan kaldırılması için hükümete tam destek verir, el birliğiyle millet egemenliğini sağlarsınız; işte o zaman hükümete hesap sorma hakkı doğar. Bugün hesap sorulması gereken Genelkurmay ve yargıdır…

Soramıyorsanız topluca vatandaşlıktan çıkınız!

Türkiye’de oligarşin güçler, dünyada da İsrail mahkûm edilmez ise; hiçbir sorun çözüme kavuşturulamaz…     

“Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein

“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “Ne işde idiniz!” dediler. Bunlar: “Biz yeryüzünde çaresizdik” diye cevap verdiler. Melekler de: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” Nisa.97

MGKSB’de 1.tehlike İSLAM, 2. pkk…

Milli Güvenlik Kurulu Siyaset Belgesindeki vahye iman etmiş Müslümanların pkk’lı teröristlerden daha tehlikeli olduğu deklarasyonu; neden pkk’nın güç, cesaret, üstünlük ve galibiyet kazanabildiğine açık bir delildir. Ancak konuşarak ve tartışarak kafa karıştıran döküntülerin, ihaneti şaşırtmaktan öte hiçbir gerçekçiliği bulunmayan irtica gerekçesiyle din karşıtı rejimi ve Kürt mazeretiyle pkk’yı meşrulaştırabilme çabaları, varılması amaçlanan hedefe ulaşabilme sinsiliklerini ortaya koymaktadır. İyi polis kötü polis taktiğiyle rejim bayraktarları CHP, MHP ve bdp’yi güderek, aynı amaç doğrultusunda yönlendirmektedirler.   

Rejim aleyhine İslam’ın pkk’dan çok daha büyük bir tehlike olduğu düşüncesiyle aynı inançları paylaşmalarından pkk’ya özerklik ve toprak vermeye hazır bir niyet taşıdıkları ama halkı terör, korku ve ölümlerle yıldırdıktan sonra rızasıyla ayrışmada kararlı oldukları, muhakeme edebilen akıllar için son derece açıktır. İran gibi şeriatla yönetilen bir İslam devletinin komşusu olmaktansa laik bir pkk’nın komşusu olmak; şüphesiz ABD ve İsrail gibi seküler rejimimiz içinde bir güvencedir.

Gerek İran düşmanlığı gerekse Başbakan Erdoğan ve Ak Parti hasımlığı bu acımasız düşüncelerinin bir sonucudur. 

İran’ın İslam devriminden ve Ak Parti’nin hükümete geçmesinden itibaren rejimce tehdit bellenip sürekli kaygı ve telaş içinde soğuk bir savaş yürütülmesi, Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda güçsüz bırakarak; bütünlüğünü, güvenliği ve caydırıcılığını tahrip etmiştir. Yoksa bir avuç çakal sürüsünün ne Müslüman Kürt halkını peşine takabilecek ne de Müslüman Türk milletini tehdit edebilecek bir inandırıcılığı ve gücü bulunmaktadır.     

Müslüman bir İran ile komşu olmaktansa laik bir pkk ile komşu olmayı planlayan totaliter rejim, ABD ve İsrail’le ortaklaşa senaryolaştırdıkları ihanetsi stratejiyi alttan alta devreye sokmakta, çok yakın bir gelecekte doğu bölgesini pkk’ya devrederek, İsrail güdümlü BOP’un hâkimiyetini sağlamayı amaçlamaktadırlar. Her ne kadar Başbakan Erdoğan’ın Medeniyetler İttifakı çerçevesindeki rolünü BOP’la özdeşleştirmeye çalışılsalar da, gizli aktörün Atatürkçü diktatör rejim olduğu bilinmelidir.

Diğerleri gibi Başbakan Erdoğan’a biçtikleri misyon ve güç sarhoşluğuyla dinini ve İslam kardeşliğini satabilecek bir münafıklıkta olabileceğini düşünen haçlı ittifak, umduklarını bulamamanın yenilgisiyle gözlerini CHP-MHP-bdp konsorsiyumuna çevirmişlerdir.

İslam ve Müslüman düşmanı rejimin cami, ezan, namaz, oruç ve hac serbestliğiyle ilgili tekerlemeleri sözde dine bir saygı ve özgürlük olarak kabul görse de, asıl maksadın camiye giden, namaz kılan, oruç tutan, türban takan ve hac farizasını yerine getiren insanların fişlenmesi, her şart ve koşulda devletten uzaklaştırılmasıdır. Yoksa kalplerde saklı olanları ve kime tapınıldığının bilebilmesi söz konusu olamayacağından ancak fiziki ibadetler, rejim aleyhtarı bir davranışın delili sayılmakta, peşinen tehlikeli bir düşman yaftasıyla mühürlemektedirler.

Sözde devlet olmanın getirdiği mutlak bir iktidar anlayışıyla dinin kurallarını kendileri belirlemekte; neyin helal neyin haram olduğu hükümlerini vererek, vahyin sahibi Allah’ın ilkelerine göre değil devlet dininin sahibi Atatürk’ün ilkelerine göre İslam’ı şekillendirmişler, “namaz kıl, oruç tut, hacca git, türban tak ama devletten uzak dur” diktasıyla duvarlar örmüşlerdir.

Düşünebiliyor musunuz; halkın seçimiyle başa gelmiş bir başbakan ve cumhurbaşkanını, sırf vahye iman etmiş Müslüman oluşlarından tahammül edemeyip dışlamışlar, yönetimde oldukları müddetçe gerek darbe gerek yargı gerekse tepkileriyle yıldırabilmek için ellerinden geleni ardına koymayıp göz açtırmamışlardır. Oysa onlar, rejim aleyhine hiçbir girişimde bulunmamışlar ama Müslüman oluşları baştan kaybetmelerine, dolayısıyla düşman tutulmalarına yeterli neden sayılmıştır. Ak Partiyi kapatma girişimleri dahi gerçek niyetlerine tartışılmaz delildir.

Daha öncede ifade ettiğim gibi pkk’nın Kürt sorunu ile ilgili iddialarıyla Müslümanların duçar oldukları sıkıntılar karşılaştırıldığında; pkk’lı Kürtlerin gerek mecliste gerekse sokakta çok daha özgür ve ayrıcalıklı oldukları tartışılmazdır. Halkın seçtiği türbanlı vekili “burası devlete meydan okunacak yer değildir” diyerek kapı dışarı eden zihniyet, askerlerimizi ve halkımızı katleden pkk’lı vekillere ise saygıda kusur etmemiş ve bağırlarına basabilmişlerdir.

2002’de Ak Parti’nin seçim zaferiyle hükümete gelmesi, İslam düşmanı oligarşin güçleri harekete geçirip isyana sevk etmiş; bir taraftan taşeronları pkk terör örgütünü canlandırmışlar, diğer taraftan da onlarca darbe hazırlığına kalkışarak, hükümeti devirmeyi ve Müslüman Halkı sindirmenin kanlı yollarını aramaya koyulmuşlardır.

Darbe planlarını her ne kadar eyleme dönüştürememişler ise de pkk’yı gücü nispetinde organize ederek gerekli gerginliği ve korkuyu yayabilmişlerdir. Herkesin dikkatinden kaçtığı bir gerçek ise; diktatörlüğün kalesi yargı ve Genelkurmayla ilgili anayasa değişikliğinde bdp’nin de CHP gibi bir duruş takınması, oylamalara dahi katılmayarak efendilerinin emrine itaat etmesidir. Anıtkabir Tapınak Şövalyelerin boyunduruğu altında hapis hayatı sürdüren Abdullah Öcalan, aldığı emri BDP’ye dikta ederek, tamamen Ak Parti muhalifliği sürdürmekte, lehlerine dahi olsa statükocular aleyhine olabilecek her türlü girişimin karşısında yer alabilmektedir. Açılıma da bu sebepten karşıdırlar. Irkların uzlaşması pkk’yı ortadan kaldıracağından, ne Abdullah Öcalan ve vekillerinin ne de rejimin işine gelmektedir. Çünkü din temelindeki bir kardeşlik ve barışçıl bir bütünlük; hem rejimin hem de olası bir pkk devletinin sonu denmektir.

Halkın gerçeği anlayamaması için Türkçülük, Atatürkçülük ve Kürtçülük argümanlarıyla İslam’la savaşılmakta, bundan dolayı CHP, MHP ve bdp’nin şiddetli bir İslam düşmanlığı Ak Parti üzerinden devam etmektedir.

Eğer halkımız, manipülasyonlarla hazırlanan tuzağa düşüp rütbeli ve cübbeli mihrakların başaramadıkları darbeyi seçimle gerçekleştirirlerse; apo’ya verilen söz yerine getirilecek, tıpkı idamdan kurtarılması gibi ikinci aşama olan affı devreye sokularak, Atakürt doğurtulacaktır.

Gerçeğin perdeleri son derece açık ama hâlâ pkk gibi bir avuç ırkçı ve taşeron terörist sürüsünü ciddiye alıp, asıl orduya ve yargıya hükmeden Ergenekoncu muhatapları çeşitli gerekçeler ve kayırma mantığıyla görmemezlikten gelinmesi sorunların artmasına yegâne nedendir. Ancak diyeceksiniz ki, aylardır onca kıyamet koparılıp Ergenekon başta olmak üzere birçok rütbeli ve cübbeli teröristler deşifre oldu da ne oldu? Mehmet Haberal adlı şöhretli bir teröristi tahliye etmemesinden dolayı dokuz onurlu hâkime ceza verilmedi mi, savcılar açığa alınmadı mı, teröristlerin ifadeleri saltanat sürdükleri hastanelerde alınmadı mı, sırasıyla tahliyeleri gerçekleştirilmedi mi, HSYK’nın baskı ve tehditleri yargı camiasını korkutmadı mı? Hangi vicdan, İlhan Cihaner’in enrikalarla tahliyesi akabinde görevinin başına getirilmesine isyan etmez?

Dış güçler veya dış mihraklar gibi bir bakış; dâhili hainlerin korunmasında sinsi bir kamuflajdır. Evet, ülkeler üzerinde emelleri olan yabancı güçlerin düşmanlıkları inkâr edilemez. Ancak başarılı olabilmeleri için mutlaka hainlere ihtiyaçları vardır. Her ne kadar güçlü ve azgın olurlarsa olsunlar, işgallerini dahi hainler olmaksızın gerçekleştirebilmeleri söz konusu değildir. Hedef saptırmada ısrarla kullanılan dış güçler safsatasını trajikomik bir çaresizlik ya da hainleri saklama taktiği buluyorum.

İsrail’in pkk’yı desteklediği tartışılmazdır ama asla pkk ile doğrudan bir ilişki içinde değildir. Kimi zaman Barzani, kimi zaman o malum Atatürkçü terör örgütlerindeki üst düzey yöneticiler aracılığıyla pkk’ya yardım yapmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi için hayati taşeronları pkk’lı ve Irak’lı Kürtlerdir. İran’ın, bölgesindeki İsrail yanlısı Kürtleri yerle bir etmesi, BOP için fevkalade bir güç kaybıdır.

Mutlaka halka her şeyi anlatmak, bedeli ne olursa olsun hükümetin vazgeçilmez bir yükümlülüğüdür. Halka gerçekler açıklanıp birlik sağlanabildiğinde ne İsrail amacına ulaşır ne pkk ne CHP ve MHP ne de Atatürkçü terör örgütleri!

Her ne kadar aş, iş, yoksulluk, yolsuzluk, şehitlik, özgürlük ve milliyetçilik edebiyatı yapsalar da; CHP, MHP ve bdp ülkeyi bölemeyecek, din kardeşliğini yok edemeyecek ve bu şerefli milleti birbirine düşman kılamayacaklardır. Herkes bir tuzak peşinde ama Allah da millet düşmanlarının kurdukları tuzaklarına düşürmek için vaat ettiği zamanı beklemektedir.  

pkk’yı ve siyasi temsilcisi bdp’yi adam yerine koyup asıl hainleri örtbas etmeye devam etmemizden daha cehennemi bir aptallık ve tehlike olamaz. Bu sebeple pkk gibi bir hiçi telaffuz etmeyi bırakıp, Genelkurmay ve yargıya sızıp meydan okuyabilecek kadar cüretkar rütbeli ve cübbelilerin hadleri bildirilmelidir.  

Biraz duyarlılık, biraz cesaret, biraz kararlılık; vallahi milletimizi o şanlı günlere taşımaya yetecek, ne ekonomik ne siyasi ne hukuk ne de güvenlik diye bir sorun kalacaktır.   

     

Kürtlerin tamamı pkk’lı mı?

Kürt kökenli meclis ve hükümet üyeleri, bürokratlar, sivil toplum örgütleri ve Müslüman halkları; pkk ve temsilcisi bdp’nin kendilerinin vekili olmadığını, Marksist bir ırkçı devlet kururak Müslüman milletimizin ezeli hasmı emperyalistlerin üssü olabilme uğruna birlik ve beraberliğimizi bozup bölmek amacıyla dâhili ve harici haçlıların bir taşeronu olduğunu haykırmamaları; gizli bir destekleri mi olduğu şüphesini derinleştirdiğinden fevkalade düşündürücüdür. apo’nun kölesel vesayetini kabul ettiklerine dair 3 milyon Kürt’ün imza verdikleri doğru mu?  

Toplumda Kürt=pkk imajına neden olan akıl almaz suskunluğun müsebbibi, acımasızlara karşı yekvücut tepki göstermeyen bir ağızdan “ne pkk ne de bdp, Kürt halkını ve haklarını temsil etmektedir” duruşundan kaçınan Kürtlerdir. Tıpkı dini münafıklar gibi düşünce ve davranış içinde bulunan Kürtler, bunca gerginliğin ve katliamların asıl sorumlularıdırlar.

Kürt halkı adına hareket ettiğini iddia eden pkk, kendi insanlarını insafsızca öldürerek, korkutarak, tehdit ederek, yoksulluğa mahkûm kılarak, kalkınmalarını engelleyerek, devletin güçsüz ve korumada aciz olduğu görüntüsü vererek, işledikleri zalimlikle güç ve destek kazanmalarının ardında T.C. devleti kadar Kürt Halkının da bulunduğu tartışılmazdır.

Zamanında Atatürkçü diktatoryaya karşı inanç ve insanlıklarını savunmayıp dinlerine ve insaniyetlerine fiyat etiketi koyarak faşistliğin kökleşmesine katkı yapan Müslümanlar nasıl hor ve hakirliği hak etmişler ise, Müslüman Kürtler de aynı zilletin bir parçası olmaktan ve apo diktatoryasının zulmünden kurtulamayacaklardır. 

Aslında pkk’yı çökertecek olan Kürtlerdir. Lakin vicdanları körelten ve insanlıktan çıkartan ırki bir milliyetçilik, her toplumda olduğu gibi onları da canavarlaştırmış ve özellikle Türk ırkına karşı kinlendirdiği tavırlarından anlaşılmaktadır. Yoksa aş, iş, dil ve ekonomi gibi mazeretler, asla bir insanın kardeşini ve çocukları öldürebilecek kadar canileşmesine yeterli nedenler değildir. Ayrıca ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan yoksullardan çok daha iyi durumda oldukları da unutulmamalıdır. Uyuşturucu dâhil gayri-meşru ne kadar iş varsa onlar yapmakta, haraç almakta, Batı’dan, Ermenistan’dan ve İsrail’den inanılmaz yardımlar görmektedirler. Bu sebeple aş, iş, lisan ve eğitim özgürlüğünün dağdakileri indireceği ve terörü bitireceği iddiasında bulunanlar; ya ahmakların ta kendileri ya da pkk’ya zafer kazandırma gayretindedirler. Ancak talep ettikleri bağımsız bir devlet kurma amacına ulaşsalar da fıtratlarının kaçınılmaz gereği inatçı hainlikleri ve intikamları devam edecektir.

Hükümet ve halk; hiçbir şart ve koşulda pkk ile pazarlığa oturmamalı ve insanlık adına dahi olsa herhangi bir tavize yanaşmamalıdır. Çünkü insan değillerdir. Açılımı dahi alçakça istismar ederek sözde Kürt temsilcisi olduğunu öne süren Allah ve peygamber düşmanı bdp, “kendileriyle değil İmralı ile anlaşın ve onun çizdiği yol haritasına itaat edin” düşünceleri, zaten Türk-Kürt kardeşliğini değil pkk egemenliğini vurgulayan bir duruştur.

Hükümetin pkk gerçeğini algılayamayarak, toplumsal bir uzlaşma ve iyi niyet adına giriştiği açılımın Müslüman ve insan Kürtlerin, tıpkı Müslüman ve insan Türkler veya diğer etnik vatandaşlar gibi hiçbir önem arz etmediği, adaletin hükmettiği bir düzende inanca ve ırka dayalı bir açılamada gerek bulunmayacağı malumdur. Önce adalet, sonra adalet, yine adalet…

Devletin egemen düşünce ve ideolojisi adalete dayanıyorsa; hangi ırk ve inançta olursa olunsun tek bir şikâyet ve çatışma mevzubahis olmaz, benlik hapsedildiğinden kıskançlık, gaddarlık, ayrıcalık ve kayırmalarda görülmez.  

Masum insanlarımızı, milletin mal ve can güvenliğini koruyan kahraman askerlerimiz ve polislerimizi kahpece katleden pkk’nın meclisteki harami temsilcileri nasıl bir cüretkârlığa sahiptirler ki,  halkımızı yakıp yıktıkları ve karınlarını deştikleri yetmezmiş gibi vekillerine “şerefsiz, namussuz, alçak, onursuz” diye meydan okuyabilmektedirler. Ülkenin başbakanına karşı din aleyhtarı subaylar ve MHP ile aynı üslup ve düşmanlıkta bulunan bdp, bu cesareti nereden ve kimden almaktadır?

Yıllarca insanlarımızı sadistçe doğrayıp diri diri yakarak büyük bir ekonomik bedel ödeten Apo adlı insan kasabı drakulayı pazarlıklı bir teslimiyet sonrası idam etmeyerek, pkk’yı palazlattıran ve siyasi arenada da milletin başına bela ettiren fırsatçı oy avcılarından DSP ve ANAP; nasıl şehitlerin kanları, kundaktaki bebek, çocuk, kadın-erkek, dul ve yetimlerin beddualarıyla silinip süpürülmüşler ise, MHP’de sırasını beklemektedir. Irkçı MHP’nin de pkk gibi ceset ve kandan beslendiği ve halka kötülükten başka verebileceği hiçbir iyilik bulunmadığı geçmişteki referanslıyla ortadadır. Mühürlü olmayanlar mutlaka bu gerçeği kavrayacaklardır.

Onbinlerce insanı acımasızca katledip geriye gözü yaşlı dul ve yetim bırakmış bir katilin affını millete danışmadan bağışlayabilen üç kafadar “Ecevit, Yılmaz ve Bahçeli”; egoist halk düşmanlarıdırlar. Her ne kadar idam kararını meclisin kaldırdığını iddia ederek sıyrılmaya çalışsalar da, hükümet oldukları dönemde geçerli olan idam cezasını uygulayabilecek iktidara ve iradeye sahiplerdi.       

Halkının güvenliğini, canını, onurunu ve şerefini tasa eden hiçbir hükümet; azılı bir düşmanın teslimi için pazarlık yapmaz, mutlak bir idam cezasını ortadan kaldıracak bir fırsatçılığı lehine çevirmeye kalkışmaz. Hak ettiği cezadan kurtaracak bir teslim alma yerine, keşke kaçmaya devam etseydi de şereflice bir yakalama ardından pkk’nın başı kesilebilseydi, bugüne kadar ne askerlerimizin ne de vatandaşlarımızın kanı akar, teröristler uğruna heba edilen yetim hakkı yoksulluğa çare olurdu. Ancak ihanetsi çıkarlar ve iktidara gelebilme alçaklığı, o gün zafer çığlıkları atan DSP-ANAP-MHP hükümetin, Genelkurmay’ın ve halkımızın nasıl bir belayı davet ettiklerinin acı ve dehşetini yaşıyor; ister kabul edilsin ister edilmezin demokrasi, barış, insan hak ve hürriyetleri adına güvenlik güçlerinin silahlarını bıraktırmak isteyen TÜSİAD, TOBB, DİSK ve medyanın şöhretli hainleri, pkk’ya teslim olmamızın sinsi çabası içindedirler. Özellikle faşist ve sömürgeci devletleri ve terör örgütlerini masumlaştıran sihirli anahtar “demokrasi” adına mecliste dahi olabilen bir pkk’yı caydırabilmek veya püskürtebilmek artık mümkün değildir.

Yaratıcı’nın cinayetten suçlu yaratıklar için emrettiği ölüm cezası meşru ve adil değil de canilerin affı mı bir insan hakkı?

Dağ, taş demeden ve geçilmez denen sarp kayalardan gemiler yüzdürerek, barbarları teslim alıp diz çöktüren atalarımıza ve tarihimize ihanet eden Yaşar Büyükanıt adlı eski bir Genelkurmay Başkanı’nın; “TSK gitse Kandil’i temizleyemez” hainsi hezeyanı,  kahraman TSK’ya komuta görevi yapan Genelkurmay’ın neden başarısız olduğunu kanıtlamaktadır. Aynı Genelkurmay Başkanı;  “Bizim için PKK’nın oradaki kampları ve hareketleri BBG evi gibidir” dememiş miydi? Öyleyse bir ihanet içinde midir? Eğer bir Genelkurmay Başkanı teslim bayrağını çekmişse, bundan böyle pkk’yı kim durdurabilir? Komutanlığın teslim olduğu bir terör örgütüne neden vatan evlatları kurban veriliyor?

Söz konusu Büyükanıt, laiklik konusunda Türk silahlı kuvvetlerinin endişesi doruğa çıktığı için hükümete muhtıra verme haklılığını savunabilirken; askerlerimiz katleden ve Türkiye’yi bölmek isteyen çapulcu bir pkk için askeri bir zaferi imkânsız bulabilmektedir. Neden pkk için de endişeleri doruğa çıkmıyor? Laik ve ateist olduklarından mı?

İşte pkk; nerede Genelkurmay! İşte millet; nerede devlet!

TBMM, gözü dönmüş pkk vekillerini kalbinde yaşattığı halde güvenlik endişesiyle etrafına bariyerler örmesi nasıl bir anlayıştır? O militan vekillerden her birinin her an vücuduna bombalar sararak meclis salonunda patlatabileceği kuvvetle muhtemelken, içe değil de dışa karşı neyin tedbirini alıyorlar?

Ey Müslüman Kürt Halkı! pkk denen insanlık düşmanı teröristler, doğrudan sizlerin sorunu ve sorumluluğudur. Çünkü onlar sizler adına eylem ve siyaset yaptıklarını iddia etmekte, böylece insanlığı ve vicdanları doğramaktadırlar. Ama her ne kadar karşı olduğunuzu mırıldasanız da açıkça tepki gösterip tavır almıyor, kardeşlerinizin ve insanların zalimce kıyılmalarını izliyorsunuz. Kendi ırkdaşınız askerler de şehit olmakta, çocuklarınız, eşleriniz ve oğullarınız biçilebilmektedirler. Hiçbir vicdan, akıl ve adalet anlayışı; faşist ırki bir mücadeleye olurluluk vermez.

Kemalist rejimin haksızlık ve adaletsizlerinden herkesimin muzdarip olduğu ama pkk gibi hiçbir ırk ve inanç sahibinin diğerlerine saldırıp kanını dökerek, dul ve yetim dağları oluşturmadığı açıktır. Atatürkçü ve Türkçü teröristlerin Ergenekon çatısı altında pkk gibi bir plan içinde olmalarına gösterilen tepkiyi örnek alarak, sizler de pkk’yı hazırladığı tuzakta boğmalısınız. pkk’nın Doğu illerimizdeki seçim başarıları fevkalade ürkütücü, dolayısıyla her Kürdün bir pkk’lı olduğu izlenimi doğurmaktadır.

Oysa sizler, dinleri ve vatanları uğruna pkk gibi azılı düşmanlara karşı İstiklal harplerinde aç-susuz savaşarak, Türkiye’ye zaferler kazandırmış o kahraman ecdadın torunları değil misiniz? Öyleyse o kahraman dedeleriniz gibi neden pkk’ya CİHAD ilan ederek gömmüyorsunuz? Canlarınızı verdiğiniz ve vermeye hazır olduğunuz yüce dininiz, böylesi lanetsi bir ırkçılığa ve kan dökücülüğe müsaade ediyor mu? Dininizin amansız düşmanı sefil bir Marksist ve şimdinin Hıristiyan devşirmesi bir şeytanın ardına düşerek yahut sessiz kalarak, ne korkunç bir ihanetin içinde olduğunuzu muhakeme edebiliyor musunuz?

Küfrü imana tercih ederek pkk’ya katılan ister akrabanız, ister arkadaşınız, ister babanız, isterse kardeşleriniz olsun onları dost edinmeniz ve sahiplenmeniz zalimlik ve haramdır.

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe.23   

Sizler ki tarihlerinde iman, yiğitlik, sadakat, cesaret, ahlak ve cömertlikleriyle nam salmış bir topluluk olarak, nasıl oluyor da kan içicilere boyun eğebiliyor ve vaatlerine kanıp barbarlıklarına seyirci kalabiliyorsunuz? Domuz eti yedikten sonra domuz kafasını kaya üstüne koyup resim çektirebilen vahşilerle aynı safta olmayı sindirebiliyor musunuz? Namazı oyuna alıp alay eden sapıklara doğrudan veya dolaylı desteğiniz, dinini ırk adına satan fasık damgası yemekten sakınmıyor musunuz? Sizler için erdemli bir insan olmak mı yoksa haçlı ırkçı bir haydut olmak mı daha şereflidir? Yaratıcı’nın sizleri Kürt, bir kısmımızı da Türk yaratması ayrıcalık ve üstünlük için bir kıymet ve savaş sebebi sayılabilir mi?  

İslamiyet’in, Kürtlerin köleliğine zamk olmaktan öteye gitmediğini, Tanrı’nın cehenneminin kula olan sevgisi olduğunu ve Tanrı’nın öldüğü gibi sapık fikirlere sahip pkk gibi bir şeytanla birlikte anılmanız dininize bir küfür değil mi? pkk ve Ergenekon terör örgütlerine karşı savaşmayan bir insanın insan veya Müslümanlık gibi bir şerefi hak edebilmesi mümkün mü?

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe.24 

Müslüman oluşumuzdan dolayı Atatürkçü ve Türkçülerin kuşatmasına karşı birlik ve beraberlik içinde mücadele etmemiz gerekirken; ırkçı bir pkk çapulcusuyla bütünlüğümüzü yarmanızı nasıl insanlığınız ve inancınızla bağdaştırabiliyorsunuz? ABD ve İsrail güdümlü CHP-MHP-bdp ittifak amacının İslam karşıtı olduğu apaçıkken, nasıl delaletsi bir muhasebeyle tuzaksı manipülasyonları fark edemiyorsunuz?

pkk ile mücadele sizlerin şerefi ve namusudur. Ya sizler adına ahkâm kesmelerine son vererek dışlayacak ya da Allah ve insanlık adına o din ve insan cellâtlarını içinizden söküp atacaksınız. Aksi takdirde pkk ile özdeşleştirilmenize mani olamaz ve haklı tepkilerden sıyrılamazsınız.

Unutmayınız ki nefret nefreti cinayet cinayeti doğuracak, gelecek nesillerimizi dahi kapsayacak bir düşmanlık hayvan ve taşları bile kuşatacaktır.

Haçlı güçlerine teslim olmamış Müslüman bu millet, pkk ve Ergenekon gibi atık taşeronlara hiç teslim olmaz…

pkk’nın münafık işbirlikçileri…

pkk’nın başkent ilan ettiği Diyarbakır’daki 99 Sivil Toplu Örgütünün bir araya gelerek yaptıkları ortak bildiri; pkk’ya kimlerin güç ve destek verdiğini ortaya koymuştur. Milletten görünüp alçakça hançerleyen söz konusu örgütlerin pkk terör örgütünden hiçbir farkları bulunmamaktadır.

Açıkça “ne pkk ne de bdp, Kürt halkını ve haklarını temsil etmektedir” açıklamalarıyla saflarını belirlemeyip pkk söylemi olan “Her türlü operasyonlar durmalı” duruşları, gizli pkk’lı olduklarını kanıtlamıştır. Acımasız ve amansız canilere karşı operasyonların durmasını isteyen hainlere karşı etkili cevabı Müslüman Kürtler mutlaka vermeli, söz konusu sivil toplum örgütlerinin nasıl riyakâr bir ihanet içinde olduklarını bilmelidirler.

Kendilerine fiyat etiketi koyan onursuzlar, bir taraftan devletin ve milletin kendilerine sağladıkları imkânlarla harami midelerini doldurup merhametsiz nefislerini tatmin ederlerken, diğer taraftan ırkçı bir pkk mücadelesine destek vererek, milletin teslim olması yönünde sinsi bir tavır sergileyebilmektedirler.

Herkes bilmelidir ki; pkk’nın kurmayı düşündüğü devlet için giriştiği terör olaylarındaki sponsorluğu onlar yapmakta; gerek silah, gerek sosyal ve gerekse siyasi yardım için ne gerekiyorsa yerine getirmekten imtina etmemektedirler.

İhanetsi bildiriden son anda imzasını çeken Memur-Sen’i duyarlılığından dolayı tebrik ediyor, pkk’ya boyun eğmeyen cesaret ve imanlı vicdanlarının bölge halkına örnek olacağını umut ediyorum.     

“İhanetin küçüğü, büyüğü olmaz” Hz. İsa (a.s)

Şeyh Said asıldı da apo neden affedildi?

Bugün Kürtlük adına mücadele ettiği öne sürülen terörist apo ve bdp’nin aynı seküler doktrinleri paylaşan rejimin ajanları olduğu, İslam temelli bir Kürt özgürlüğünü engelleyebilmek amacıyla Marksist pkk’ya geçit verildiği bilinmelidir.

Osmanlının yıkılıp CHP cumhuriyetinin kurulmasıyla İslam’a ve Kürt halkına karşı düşmansı politikalar üretilmesi Şeyh Said’i ayaklandırmış; “Bizleri ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi bağlayan hiçbir şey kalmadı” diyerek, haksızlık ve adaletsizliğe karşı halkına; ‘Evet ben cihada başladım, korkanlar cihad edemeyecekler, hastalar gelmesin. Bu yol korkakların yolu değildir’ inancıyla sefere koyulmuş, Osmanlının yüzyıllardır din çatısı altında sağladığı birlik ve beraberliği CHP’nin yıkmasıyla kardeşin kardeşi öldürdüğü savaş, tarihin en acımasız katliamıyla neticelenmişti.

Birgün önce haçlı düşmanlarına karşı cephede omuz omuza savaşan kardeşler, fitne tohumları eken CHP’nin ırkçı ve din karşıtı baskılarıyla birbirlerine hasım olmuş, sonuç; 14 şehir, 700 köy, 9000’e yakın ev harabeye dönmüş, 50.000 kişi göç ettirilmiş, 7500 kişi zindanlara atılmış, 660 kişi idam edilmiş ve 80.000 Müslüman Kürt öldürülmüştü. Belki de bir o kadar da Müslüman Türkler zayiat vermiş, tıpkı Müslüman Kürtlere yapılan zulüm Müslüman Türklerin imani ruhlarını darağaçları ve kurşunlarla bedenlerinden ayırmıştı.  İstiklal Harplerinde düşmana karşı vermediğimiz kıyımsal kayıpları kardeş savaşında verebilmemizin sorumlusu kimdi?

Şüphesiz din ve Kürt düşmanı mason CHP… Ancak Abdullah Öcalan gibi CHP devletine ajanlık yapan Şeyh Said’in bacanağı hain Kaso (Binbaşı Kasım), Müslüman Kürtlere unutulmayacak bir ihanet yaparak, Şeyh Said ve arkadaşlarının yerini ihbar etmiş, böylece Şeyh Said ve 46 arkadaşı idam edilmesiyle mücadele yenilgiyle sonuçlanmıştı. Apo, kendisi gibi hain Kaso’nun izini sürerek Müslüman Kürtleri Müslüman Türk kardeşlerine düşman kılmış, CHP diktatoryasının bir piyonu ve Müslüman Kürtleri bastırma ve silme görevini üstlenerek din karşıtı totaliter rejime kurban etmiştir.

Bütün bu gerçeklere rağmen Kürtlerin nasıl oluyor da Apo gibi bir ajanın peşine takılabildiğini ve atalarına ihanet edebildiklerini, Müslüman Türklerin CHP desteğiyle özdeşleştiriyorum. İlmik boynuna geçirildiğinde Şeyh Said’in Kürtçe söylediği son söz; “Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesin.”

Ne acıdır ki Şeyh Said’in korktuğu gerçekleşmiş, canını verdiği İslam ve adalet için torunları, canından üstün saydığı değerlerine peşkeş çekip düşmanlarıyla işbirliği yaparak, Kürtçülük adına Marksist/ateist bir ajan/hainin kölesi olabilmişlerdir.

Uğruna 80.000 Müslüman Kürdün öldüğü Şeyh Said, asılmadan önce bir kâğıdın üzerine Arapça; “Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm İslam ve Allah içindir” yazmıştı.

Peki, peşine düşülen apo, bdp ve pkk’lı teröristler hangi davayı güdüyor, ne için öldürüyor ve ölüyorlar? İslam düşmanlığı, Marksizm, ırkçılık, Ergenekon ve İsrail taşeronluğu…

İşte İslam düşmanı olmasından ötürü haçlı batıca ve laik diktatörlükçe koruma altına alınan apo asılmadı, binlerce Müslüman Türk ve Kürdün katili pkk, İslam’dan ve Müslümanlardan üstün ve ayrıcalıklı görüldü. 

Beyazların zencileri olimpiyatlardan olimpiyatlara sevmesi gibi, Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri de pkk’yı İslam karşıtlığından dolayı desteklemekte ve işbirliği yapmaktadırlar. Dün onbinlerce Müslüman kürdü katledenler, bugün Marksist/ateist Kürtlere bağımsızlık verebilme arayışı içindedirler…

“Bir zencinin rengini değiştirmenin tek yolu, beyaz adamlara beyaz yürekler vermektir.” Panin

Mümkün mü?…

CHP mitolojisinin iş, aş ve kader tanrısı…

Yunan, Mısır, Roma, Ermeni ve Mezopotamya mitolojilerdeki tanrı ve tanrıçaların onca saçmalığının farkına varan insanoğlunun büyük bir bölümü tek tanrı Allah’a inanıp yazdığı kadere iman etmişken; Müslüman Türkiye’de laik devletin kurucusu CHP, mitolojik dönemleri aratmayacak Kemal adlı iş, aş ve kader tanrısı peydahlayabilmiştir.

Dünyanın en güçlü süper ülkelerinde dahi iş ve aş krizi çözümlenemeyip kaderin menfi  düalitesel hükmü aşılamazken; ‘işsizlik, açlık ve yoksulluk kader değildir’ diyebilen mitolojik tanrı Kemal, iradesiyle toplumsal kaderi yönlendirebileceği çıkışıyla Türkiye’de işsiz ve yoksul tek bir insanın kalmayacağını ve ilahsal kaderi değiştirebileceğini iddia edebilmektedir.

Oysa dünyanın süper gücü ABD’de “homeless” diye adlandırılan milyonlarca ABD vatandaşı sokaklar, caddeler, parklar ve kanalizasyonlar da yaşamakta, çöpleri karıştırarak karınlarını doyurmakta olmasına rağmen, tüm dünyanın önünde diz çöktüğü ve ağzından çıkacak lafa baktığı ABD, dilediği ve planladığı çareyi başaramıyor da parti teşkilatına dahi egemen olamayan Kemal’in mitolojik güçleriyle üstesinden gelebileceği efsanesinin umut doğurabilmesi, bozulmuş insanın tüm sefilliğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca nüfusu sadece 250.000 civarında olan Brunei adlı dünyanın en zengin petrol ülkesinde dahi halkın bir bölümü, Türkiye şartlarından çok daha beter bir yaşamla mücadele edebilmektedir. Ekonomik, siyasi ve askeri güç ne olursa olsun kadersel düaliteyi ters yüz çevirecek ve herkesin eşit yaşam sürmesini sağlayabilecek hiçbir güç yoktur. Şüphesiz Yaratıcı Allah diledikten sonra olmayacak da hiçbir şey yoktur…

Ne var ki sadaka ve zekâta fevkalade önem veren Müslüman milletimizin dinleri emri gereği sosyal birlikteliği temel ilke edinmelerinden açıklar kapatılabilmekte, böylece sosyal yardımlarla işsizlikten doğabilecek temel eksiklikler giderilerek, ABD gibi kapitalist ülkelerde görülen insanlık dışı ürpertici manzaralara rastlanılmamaktadır.

Ancak dini kardeşliğe, sadaka ve zekâta karşı olan mitolojik Kemal, “Sadaka kültürünü ortadan kaldıracağız” sözleriyle yoksulluğu daha da derinleştireceği ve merhameti bitireceği anlaşılmaktadır. Çünkü laik ve seküler ideolojisiyle dini her türlü “iyi” ye savaş açan ve sadece partililerini zenginleştirmeyi amaçlayan düşüncesi, Yunan mitolojisindeki baş tanrı Zeus benzeri bir tahta oturtulan Atatürk’ün CHP’yi kurarken; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” ilkesinin kaçınılmaz gereğindendir. Ancak CHP’nin sıradan üyeleri ve oy verenler asla bu harami dağıtımdan pay alamayacaklar, zaten alamadıkları da aşikârdır.

Yoksulluğun da kaderini değiştirmenin kendi ellerinde olduğunu vurgulayan mitolojik Kemal; “Hep birlikte bunu düzeltmek için koşacağız. Tek bir insan yatağa aç girmeyene kadar beraber koşacağız. Maden ocağında ölen işçinin ölümü kader değilse ki kader değildir, aynı şekilde açlık, yoksulluk, işsizlik, kader değildir” diyebiliyorsa, neden 40 yıllık iktidarlarında açlığı, yoksulluğu ve işsizliği gidermeyip yalnızca kendilerini güçlü ve zengin kılabilmek için milletin haklarına tecavüz ettiler; iktidarları döneminde yüzlerce insan grizu patlamaları sonucu hayatlarını kaybederken ölümlerini durduramadılar? Yoksa o zaman iş, aş ve kader tanrıları yoktu da Kemal’le birlikte mi mutlak bir egemenliğe kavuştular?

CHP iktidarının hiçbir döneminde hakça bir paylaşım gerçekleşmemiş; huzursuzluk, güvensizlik, adaletsizlik, açlık ve yokluk CHP ile özdeşleşmiştir. Çünkü din dışı ideolojileri, insanı bir yaratık değil benliksel bir tanrı seviyesinde değerlendirdiklerinden kendilerince ancak akıllı, mantıklı, pozitivist bilimci, laik anlayışlı ve çağdaş CHP’lilerin kazanmaya ve yükselmeye layık olduklarını düşünürler.   

CHP’nin temelini ve gerçek hedefini sorgulamadan kozmetik söylemlerine aldananlar yıkılmaktan kurtulamazlar!  

CHP’nin varolma siyasi amacı tamamen din karşıtlığı olup, ne ekonomik bir kalkınma ne ırklara ve inançlara bir saygı ne birlik ve beraberliği temelleştiren paylaşım ve yardım ne de bağımsızlık ve özgürlükle bir derdi vardır. Masonik felsefeyle, Müslüman milletimizi olumlu bilim ve akıl manipülasyonuyla dine gereksinme duymayacak hale getirmeye odaklarından, sadece oy alana kadar barışçı ve insancıl söylemlerle kandırmaya çabalarlar.  Gerçekten doğru mu?  

Ekonomik, siyasi ve askeri olarak tamamen Batı’ya bağımlı güttükleri politikalar yüzünden milletimize zincirler vurarak nasıl esarete mahkûm ettikleri, halkın kalkınmasını değil dinlerini yok edebilmek için bölücü-insafsız katliamlara ve baskılara giriştiklerini tek tek anlatmayacağım. Çünkü aş, iş ve yoksulluk teraneleriyle etkilemeye çalıştıkları halkımızın nasıl bir maskeyle tuzağa düşürülmek istendiğini bir örnekle kanıtlayacağım. 

1939’da Batı’nın birbirlerini yıkıp döktüğü II. Dünya Savaşında yakaladığımız muazzam ekonomik, askeri ve siyasi fırsatı lehimize çevirememiş; parçalanmış Avrupa’da hiçbir varlık gösteremeyerek kalkınma hamlesini gerçekleştirememiştik. Neden? Milletin etnik kimliği ve inancıyla savaşmaktan CHP Türkiye’sini sözde dini ve etnik tehlikelerden koruyup kollama peşindeydiler.    

Hâlbuki yeniden şahlanarak kaybettiğimiz vatan topraklarını geri alabilme imkânını değerlendiremediğimiz gibi, savaşa katılmamamızın avantajıyla dağılmış ve çökmüş Avrupa’yı yeniden imar edip ihtiyaçlarını giderebilmek için ticari ve sanayi seferberliğinde dahi bulunmayarak, zeki ve dinamik insanlarımızı işçi olarak Avrupa ülkelerine gönderip hem efendilerini kalkındırdılar, hem de topyekûn köleleştirdiler. Çünkü İsmet İnönü liderliğindeki CHP iktidarı, birlik ve beraberlik içinde kalkınmış lider bir Türkiye değil, lâik olsun ama fakir olsun mantığıyla sömürge bir Türkiye inşa etmeye çalışıyordu. 

Lâiklik ve ırkçı bir milliyetçilik adına dini yok etme politikası bütünlüğümüze, geleceğimize, gücümüze ve umutlarımıza çok ağır darbeler indirdi, içsel baskı ve çatışmalarla sinik bir müstemlekeye mahkûm edildik. Hatta savaşın kapılarımıza dayanması üzerine 1941’de İstanbul’un tahliyesine bile başlanmıştı. Osmanlının kükreyen komutan ve askerleri, CHP devletiyle beraber korkak sünepelere dönüştü ve kaybettiğimiz vatan topraklarını tekrar uhdemize katabilmek için savaş yapmaya cesaret etmeyip, Müslüman halkını kıyan çakma kahramanların devleti kuşatıp kadrolaşmasıyla mıhlandık. Çünkü dini bütünlük ortadan kaldırılmış, modern dünyanın çıkarcı materyalizmi hâkim olmuştu. Yaşanılan Kürtlerle ilgili ırki sorunun bugünlere gelmesinin de müsebbibi CHP’dir. Harici işgal girişimlerinden kurtulduk ama dâhili işgali en acı ve dehşetiyle yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

CHP diktatörlüğünün ülkeye verdiği köklü ve büyük zararların hâlâ ceremesini çekmekte olan halkımız, ne acıdır ki bugün de aynı zihniyetin tutsak köleleri olarak dışlanmakta, lâyık oldukları lider seviyesine bir türlü ulaşamamaktadırlar.

Akılları karıştırmakta fevkalade mahir olan CHP, milletimizi bu stratejiyle mahvetmiş ve akılları karışmalarından her türlü yalana ve hileye itibar ederek, sonunda da mitolojik tanrılığa kalkışan Kemal’e güven duyabilmişlerdir.

Vicdanı ve muhakeme yetisi olan hiçbir insan, Allah’a ve Resulüne iman etmiş hiçbir Müslüman CHP saflarında olamaz, hangi şart ve koşulda olursa olsun bırakın destek vermeyi, düşüncelerinde oluşabilecek bir ‘acaba’yı dahi şeytani addetmeleri; insanlıklarının ve Müslümanlıklarının kaçınılmaz bir zorunluluğudur.

Nasıl ki şeytandan dost olunamaz, iyilik ve fayda beklenemez ise; satanist olmayanlar CHP’nin adımlarını takip etmesin…

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nur.21

“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Lokman.33

Ayrıca Obama’nın emrine itaat eden Başbakan Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu İsrail’le ilişkiye geçirterek sıcağı sıcağına özürsü gizli görüşmesini bir ihanet olarak telakki ediyor, böylesi bir yenilgiye şahit olmaktansa ölmeyi tercih edeceğimi vurguluyorum. Yardım almaya alışanlar emir almaya da alışırlar IV. MURAT

“Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar.” Victor Hugo

 

Seküler (laik) siyaset şeytanidir…

Seküler düzenin fışkırttığı ilkelerle beslenen politikacılar insanları öylesine sömürdü, hak ve adaleti doğradılar ki, siyaset gibi peygambersi yönetimi yerlerde süründürerek manipülasyonlarla nefislerine peşkeş çekip, vicdansızlığın bayraktarları ve şeytanın temsilcileri oldular.

Siyaset; devleti, dolayısıyla halkı yönetme erdemliği olup, insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, birlik ve beraberliği, eşit hukuku, etnik ve dini kimliklere karşı peşin yargıdan uzak durmayı, önce halkını sonra kendini güvene almayı, halkı açken kendi tok olmamayı, halkının değerlerini koruyup gözetmeyi, güce ve makama göre kayırmamayı, suçlulara hak ettikleri cezayı vererek toplumu mal ve can tehdidinden korumayı, zalimlere karşı celalli mazlumlara karşı lütufkâr olmayı, haksızlık karşısında aleyhine dahi olsa adaletle hükmetmeyi, halkının işi, aşı, barınağını temin etmeden standardını yükseltmemeyi, eşit paylaşımdan taviz vermemeyi, kendinden ziyade emri altındaki toplumlar için kaygılanmayı, dolayısıyla sokaktaki bir evsizi, hor ve hakirlik içinde kıvranan insanları mutlu etmeden kendi mutluluğu için çalışmamayı ve asla saltanata meyletmemeyi emreder.  

Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplumda ne düzen ne birlik ne güç ne adalet ne huzur ne de dirlik olur. Başta Hz. Muhammed (sav) olmak üzere tüm peygamberler en mükemmel devlet adamları olarak adaleti siyasetle başarmış; yaşam standartları, düşünce ve davranışlarıyla örnek olmuş, aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlığa ve ayırımcılığa izin vermemişlerdir.

Seküler, yani dini reddeden laik düşünceler dini siyasetten baskı ve hileyle arındırsalar da, ruhun bedenden ayrılması misali ölü olmalarından aydınlık saçamamakta; böylece karanlık, kötülük, entrika, haksızlık ve adaletsizlikler egemen olmaktadır.

Aslında suçlu politikacılar değil seküler rejimler, sorgulamayan ve mücadele etmeyen toplumlardır. Yaratıcı’yı ve kurallarını benliksel gerekçelerden reddeden laik rejim, tanrısal bir iktidar peşinde koşmaktan insanları felakete sürüklemekte, temsilcilerini azdırarak insanlığı ve adaleti tüketen her türlü eylemin içinde bulunmayı etkileştirmektedir. Kimi politikacılar inançlarından dolayı karşı koymaya çalışsalar da kayıtsız-şartsız rejime bağlı yükümlülüklerinden ellerinden bir şey gelmemektedir. Ancak benliklerini bayram ettiren bir makamda bulunmalarından adaletsel bir riski göğüslemeye cesaret edememektedirler.

İslami rejimin siyasi önderlerinin ahlakıyla laik rejimin politikacılarını bir kıyaslayalım da, ondan sonra kimin hak kimin batıl ya da rahmani veya şeytani, vicdanlı yahut gaddar olduğuna karar verelim.

Tek bir elbise, bir hurma ve üflemeyle yıkılabilecek barınaklarla yetinen devlet adamları mı, yoksa saltanat sürenlerin mi hakkı ve adaleti gözetebileceği önyargısızca muhakeme edilmelidir.

Kendini halkı yönetmeye adamış bir siyasi; öncesinde ne kadar zengin olursa olsun seçilmeden veya başa geçmeden tüm zenginliğinden arınmalı, parası ve malını vekilliğine aday yoksullara dağıtmalı, idare ettiği veya edeceği halkının en alt seviyesindekinin hayat standardına razı olmalıdır. Aksi takdirde o bir yalancı, sömürücü, ikiyüzlü ve aldatıcıdır.

Hiçbir makam ayrıcalığa meşruiyet getirmemeli, ancak halktan arda kalanlar siyasi ve bürokratlara layık görülmelidir. Ancak seküler kapitalist ve sosyalist sistemler, toplumların yöneticilerini efendileştirdiğinden köle halk, maalesef geçicide olsa laf ve maskelerle gerçeğin perdelemesine izin vermekte, uyandıklarında da şikâyet etmeleri bir yana, birde daha beterinin tuzağına düşebilmektedirler.

Devletin zengin, vekil ve bürokratların güvenle saltanat sürdüğü bir düzende; halk horlanmaya ve yoksulluğa mahkûmdur. Halkı refah ve güven içinde olmayan bir devlet, ancak acımasız bir sömürgecidir.   

Devrin en zenginlerinden biri olan Hz. Ebubekir, İslam’la şereflenmesinin akabinde ve halife olmasının öncesinde malını mülkünü yoksullara dağıtmış, üzerinde tek bir elbise bırakmak suretiyle dönemin en yoksulu olmuştu. Vaatlerde bulunmamış; ne kadar faziletli, adil, vicdanlı ve dürüst bir yönetici olduğunu nefsinden başlayarak halkına örnek olmuştu.

Hz. Ebubekir gelen malları Sünuh denilen yerde muhafaza ederdi. Herkesin bunu bilmesine rağmen buranın bir bekçisi yoktu. Bir gün kendisine “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Niçin bu malların başına bir bekçi bırakmıyorsun?”denildi “Bu konuda hiç bir korkum yoktur” buyurdu. “Peki niçin?” diye sorduklarında da “Kapısını kilitliyorum! Bu yetmez mi?”karşılığını verdi. Ama işin aslı şöyleydi: Hz. Ebubekir gelen malı hiç bekletmeksizin fakirlere dağıtır ve beytülmalda hiç bir şey bırakmazdı.

Hz. Ebubekir mal dağıtımı sırasında herkese eşit muamelede bulundu. Bunun üzerine Hz. Ömer “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Sen Bedir ashâbını diğerleriyle bir mi tutuyorsun? Onlara daha fazla vermen gerekirdi”. dedi. Hz. Ebubekir’se şunları söyledi: “Dünya geçim üzerine kuruludur. Geçimin en hayırlısı da ortanca olanıdır. Bedir ashâbının üstünlüklerine gelince onların üstünlükleri sevaplarındadır.”

Bir mal dağıtımı esnasında Hz. Ebubekir’e ilk Müslümanlara daha fazla vermesi teklif edildi. O ise şunları söyledi: “Onların üstünlük ve faziletleri Allah katındadır. Geçim hususunda yapılacak en iyi şeyse herkesi bir tutmaktır.”

Hz. Ebubekir halife seçildiğinde halk arasında eşit bir şekilde taksimat yaptı. Bunun üzerine bazıları “Ey Allah Rasûlü’nün Halifesi! Keşke Muhacir ve Ensar’a daha fazla verseydin!”dediler. Hz. Ebubekir’se şöyle buyurdu! “Ben onların ecirlerini satın almak istemiyorum. Geçim işinde ise hiç kimseyi tercih etmeyerek herkese eşit muamele etmek en iyisidir.”

Hz. Ebubekir vefat edip defnedildiğinde Hz. Ömer, Müslümanların ileri gelenlerini çağırttı. Bunlar arasında Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman ve daha başkaları vardı. Sonra hep birlikte gidip Hz. Ebubekir’in beytülmalini açtılar. Ancak orada, içerisinde bir dirhem bulunan bir keseden başka hiç bir şey bulamadılar. Çünkü Hz. Ebubekir gelen malların hepsini dağıtıp hiç bir şey koymamıştı. 

Hz. Ali mal dağıtırken azatlısıyla aynı miktarda mal verdiği bir Arap kadını itiraz etmişti. Bunun üzerine Hz. Ali şunları söyledi: “Allah’ın kitabına baktım ve orada İsmail’in çocuklarına İshak’ın çocuklarından daha fazla verilmesi gerektiğine dair bir şey görmedim.”

Bir görevli, Hz. Ali’ye gelerek “Ey Mü’minlerin Emîri! Beytü’l-mal altın ve gümüşle doldu!”dedi. Bunun üzerine “Allâhu Ekber!”diye tekbir getiren Hz. Ali, kalkıp beytülmala kadar gitti. Giderken “Elimi Müslümanların ganimetlerinden herhangi bir şeyle kirletmedim. Çünkü onları nereye verilmesi gerekiyorsa oraya verdim” mealinde bir şiir okuyordu. Oraya vardığında görevliye “Git Kûfe’nin fakirlerini buraya çağır!”dedi. Halk çağrıldı ve beytülmalde bulunan malın tamamı dağıtıldı. Hz. Ali bu dağıtım esnasında “Ey altın! Ey gümüş! Siz gidin de başkasını aldatın; çünkü beni asla aldatamazsınız” diyordu. Bu şekilde, bir dirhem ya da bir dinar kalmayıncaya kadar bütün malı dağıttı.

Sahabelerden biri şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Ali’nin yanına gitmiştim. Orada bulunduğum sırada kölesi Kanber gelerek “Ey Mü’minlerin Emîri! Sen beytülmaldaki bütün malları dağıtıp hiç bir şey bırakmıyorsun. Hâlbuki aile efradının da bu mallarda hakkı vardır. Ben senin için bir şey ayırdım” dedi. Hz. Ali ne ayırmış olduğunu sordu, o da “Buyurun gidelim de bakın” dedi. Bunun üzerine bir odaya girdik. Orada içi altın ve gümüş kaplarla dolu bir çuval vardı. Bunu gören Hz. Ali “Annen matemini tutsun ey Kanber! Sen benim evime büyük bir ateş mi sokmak istiyorsun?” buyurdu. Sonra da onları tartarak halka dağıttı. Bunu yaparken de “Ey dünya! Beni değil, başkasını aldat!” diyordu.

Hz. Ali’ye halktan biri; “Ey Mü’minlerin Emîri! Allah Teâlâ, sana ve aile halkına Müslümanların beytülmalinden bir hisse ayırmıştır. Sen ise soğuktan titriyorsun!”dedim. Bu sözler üzerine Hz. Ali şunları söyledi: “Allah’a yemin ederim ki sizin malınızdan hiç bir şey almadım. Şu üzerimdeki elbise de Medine’den çıkarken giymiş olduğum elbisedir.”

Hz. Ömer, bir gün dörtyüz dinarı bir keseye koyarak hizmetçisine “Bunu Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’a götür ve sonra oralarda oyalanıp bu parayı ne yapacağını öğren” dedi. Hizmetçi paraları alıp Ebu Ubeyde’ye götürdü ve “Mü’minlerin Emîri bu dinarları, ihtiyaçlarını gidermen için sana gönderdi” dedi. Ebu Ubeyde “Allah Teâlâ, Mü’minlerin Emîrine merhamet etsin” dedi ve sonra cariyesini çağırarak ona “Şu yedi dinarı falan aileye, şu beş dinarı falan kişiye götür. Şu beş dinarı da falana ver” diye emretti. Böylece hiç bir şey bırakmaksızın paranın tamamını fakirlere dağıttı. Hz. Ömer’in hizmetçisi dönüp geldi ve gördüklerini olduğu gibi ona anlattı. Bu kez Hz. Ömer “Şimdi de şu dörtyüz dinarı alıp Muaz b. Cebel’e götür. Aynı şekilde onun evinde de biraz oyalanıp paraları ne yapacağını öğren” dedi. Hizmetçi paraları Muaz’a vererek “Mü’minlerin Emîri ihtiyaçların için bu parayı sana gönderdi” dedi. Muaz da “Allah ona merhamet etsin ve kendisine bol bol ihsan eylesin!”diye dua etti. Sonra o da Ebu Ubeyde gibi cariyesini çağırarak “Şu paraları al! Falan aileye şu kadar, falan adama bu kadar ver. Falan yoksula da şu kadarını götür” dedi. Bunun üzerine Muaz’ın hanımı “Allah’a yemin ederim ki o gönderdiğin kişiler kadar biz de muhtacız. Bundan bize de bir şeyler ayır” dedi. Ancak kesede iki dinardan başka para kalmamıştı. Muaz bu ikisini de hanımına verdi.

“Hatta Serv-i Himyer gibi çok uzak memleketlerdeki bir çobanın hakkı, buraya kadar gelmek zahmetine katlanmasına gerek kalmaksızın bizzat eline verilecektir.”

Hz. Ömer hastalanmıştı. Ona bal yemesini tavsiye ettiler. O sırada beytülmalde de bir kap bal vardı. Hz. Ömer o hasta haliyle mescide gelip minbere çıkarak sahabelere “Eğer izin verirseniz o balı alayım. Aksi takdirde o bana haramdır” dedi. Onlar da alabileceğini söylediler.

Hz. Ömer, Abdullah b. Erkam’a “Müslümanların mallarını, kendilerine ayda bir dağıt” diye emretti. Ancak daha sonra bu zamanı haftada bire, sonunda da günde bire indirdi. Bunun üzerine devletin ileri gelenlerden birisi; “Müslümanların mallarından bir kısmını, daha sonraları meydana gelecek felaketlerde kullanılmak üzere bir tarafa ayırsan olmaz mı? Böylece yardıma muhtaç olduğumuz bir sırada ondan faydalanabiliriz” dedi. Bunun üzerine halife Hz. Ömer şunları söyledi: “Bu söylediklerini senin diline şeytan atmıştır. Allah onu alt etmenin yollarını bana göstermiş ve beni onun fitnesinden korumuştur. Ben gelecek senenin korkusuyla bu seneden Allah’a isyan edemem. Ben gelecek felaketler için Allah korkusu hazırlamaktayım. Allah Teâlâ “…Kim Allah’tan korkarsa Allah da onun için (sıkıntıdan kurtulacağı) bir çıkış yeri ihsan eder. Ve ona ummadığı yerden rızık verir…” ayetiyle cevap verdikten sonra,  eğer senin dediğin gibi yapacak olursam benden sonrakiler için kötü bir âdet bırakmış olurum” buyurdu.

Hz. Ömer’in akrabalarından biri gelip beytülmalden bir şeyler istedi. Hz. Ömer onu sert bir şekilde azarlayarak “Sen benim Allah’ın huzuruna hain bir kral olarak mı çıkmamı istiyorsun?”dedi.

İste İslam anlayışlı siyasiler; işte seküler anlayışlı politikacılar!

Mutlaka birileri onların bir kabile ve ilkel yönetim, kendilerinin ise güçlü bir sözde hukuk ve çağdaş devlet olduğunu öne sürerek; kendileri gibi mirasyedi bir müstemleke olmayıp binbir meşakkat ve savaşlarla yoktan bir devlet kurdukları, Yaratıcılarına, millete ve atalarına nasıl ihanet ettikleri gerçeğini itirafa yanaşmazlar. Çünkü laikler için iktidar; halkı sömüren ve sınıflara ayıran bir aristokrasi yönetimidir.

Anlayana sivrisinek saz, anlayamayana davul zurna az bile…

 

Seküler düşünce ve düzenler de bir dindir…

Akıl ve irade güdümlü teorilerin toplumları Allah’tan uzaklaştırabilmek için din, bilim ve siyaseti farklı kuvvetlermiş gibi çelik duvarlarla ayırıp, “Tanrı ya yoktur ya da gökyüzüne yerleşip yeryüzünün idaresi insanların iradesindedir” anlayışlarının itibar bulması, yeryüzü-gökyüzü tanrılarını doğurarak riyakârsı bir inanç ve düzen karmaşasına neden olmuştur.

Oysa her şey, Yaratıcı’nın mutlak iradesi doğrultusunda üremekte, biçimlenmekte, düşünce ve eyleme dönüşmektedir.

İlahiyatçıların dahi rasyonalizm felsefesinin etkisinde kalarak seküleristleri meşrulaştıran din yorumları toplumları ikileme sevk etmiş, gerçek ya bilinçli yahut bilinçsiz bir saptırmayla eğilip bükülerek temel yapı tahrip edilmiştir.    

Öncelikle “Din nedir?” sorusuna cevap bulabilirsek tuzaklarda açığa çıkabilecektir. Din, kavram itibariyle itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, düşünce ve iradesine kayıtsız teslim olmak, ilkelere ve prensiplere koşulsuz bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din; her ne kadar tanrısal, vahiysel, kutsal veya ruhsal bir yapıymış gibi manipüle edilip, siyasi hayattan ve devletten uzak tutulmak istense de, gerçekte sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri yasaların bütünü; bilimin, düşünce ve iradelerin tamamıdır. Bilimsel, hukuksal ve idaresel her anlayış ve rejim; kendine göre dini bir düzenektir. Söz konusu dinsel yapıya göre kanunlar yapılarak egemenlik hakkı amaçlanır, insanların itaat ve hizmeti şart koşularak üstün addedilen hakim gücün emri altında ve onun hükümleri çerçevesinde tek güç olunduğunun tasdik edilmesidir. Bu sebeple düzenin kurucusu, yasa yapıcısı ve yöneticisi; otomatikman tanrısal bir egemenlik hakkına da sahip olmaktadır. Dolayısıyla her toplum, idare edildiği düzene göre egemen kabul ettiği gücü veya güçleri dolaylı yoldan tanrılaştırarak, farkında olmadan tapınabilmektedir. Düşüncenin, rejimin ve düzenin adı ve tanımı her ne olursa olsun o mutlaka bir dindir. Dolayısıyla ateizmde kural ve kaideleriyle bir dindir…

Tüm çaba, insanların kul olma yaratılmışlıklarını aşacak benliğin yüceltmesiyle Yaratıcı’ya karşı güçlü ve irade sahibi bir egemenlik gütmek, Allah’ın koyduğu kuralları ve mutlak iradesine rakip zafer kazanabilecek üstünlüğü rasyonalist temelli argümanlarla adı laisizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasim, Marksizm ve Kemalizm gibi doktrinlerin yasa belirleyici etkileriyle dinleştirilmeleri akabinde insan tanrılaştırılmaktadır. Ancak teorilerindeki düşünceleri pratikte gerçekleştirememeleri her ne kadar toplumları uyandırmasa da kader hükümlü akış, mecrasında sürmektedir.  

Yaratıcının vahiysel dinini yani anayasasını sözde kutsallaştırıp siyasetten, devletten, kamudan ve sosyal hayattan arındırarak kendi dinlerini hâkim kılanlar, oyun içinde sayısız dalavereler tertipleyerek inananları şeytanca aldatmışlar ve aldatmaya devam etmektedirler. Çünkü vahyi reddeden düşünce ve sistemler, mega yalanlar zemininde inşa edilmiş abartılardır. Toplumların yaratıcıya karşı olan duyarlılığını dikkate alarak öylesi hilelere girişmişler ki, dinin sadece kişiye özel ilahsal ve ibadetsel bir ritüel olduğunu işleyerek saygı altında Yaratıcı’yı dokunulmaz kılıp, hapsedercesine yeryüzünden dışlamak suretiyle tüm yetkiyi kendilerinde toplamış, insanların nefislerini okşayan seçme, seçilme, özgürlük veya hâkimiyet adı altında suni payeler vererek, tanrısal gücün otoritesine kavuşabileceklerini sanmışlardır. Sırf Yaratıcının düzenini kabul etmemek ve egemenliği altına girmemek adına birbirlerinin köleliğine razı olmuş ve boyun eğmeyi ayrıcalıklı bir onur vesilesi saymışlardır. Acaba böylesi bir anlayışa sahip politikacı, ilahiyatçı veya devletlerin aydınlık verebilmesi mümkün mü?

Lâik, sosyalist veya demokratik düşünce temelinde yapılaşan devletlerin din ile siyaseti düşman hatları misali birbirinden ayırarak insanı tanrılaştıran hukuklarıyla ayakta kalabilme çabaları, semavi dine mensup politikacı, düşünür ve ilahiyatçıların desteklerindendir. Halkı etkileyerek yanlışı meşrulaştıran bu çıkarcı mihraklar; doğrunun, hakkın ve adaletin hâkim olmasına mani olmakta, dolayısıyla Allah dini ve devlet dini gibi korkunç bir ikilem oluşturarak, dolaylıda olsa çok tanrılı bir düzeni savunmaktadırlar. Ancak toplumlar böylesi şeytani bir hileyi derinden sorgulamamalarından gerçeği kavrayamamış, böylece çok tanrılı ve dinli inanışları özümseyebilmişlerdir.

Öyle riyakârsı ve münafıksı bir paradoksu meşrulaştırmışlar ki, Allah’ın dini ile devlet dininin sınırları çizmiş ve alansal müdahaleleri savaş nedeni sayarak, kıyasıya mücadele etmişlerdir. Çağlar boyu süregelen çatışmalar ve bölünmeler ırktan çok dinsel zeminde baş göstermiş, Tanrı ile insanın egemenlik haklarından ötürü milyonlarca canlıyı ölüme sürükleyerek göz açtırmamışlardır. Bir tarafta vahiysel anayasayı reddederek lâik zeminli demokratik veya sosyalist dinle kendini tanrılaştıran insan, diğer tarafta Yaratıcı olma hasebiyle sadece hukukuna uyulmasını emreden Allah.

Bu durumda Allah’ın dinine iman etmiş bir Müslüman kime itaat etmeli ve hangi tarafın dini bağlılığıyla huzuru, adaleti, mükâfat ve cezasını ciddiye almalıdır? Ya Yaratıcı Allah’ı ya da kendi gibi yaratık olan insanı!

Türkiye Halkının dini, bağlı olduğu laik ve Atatürkçü anayasadır. İslam dini ve Allah’a olan inançları bir ritüel niteliğinde olup, tamamen ruhsal bir mastürbasyondur.

Aslında sözü uzatmak yerine şu soruları cevaplayan her insan; gerçekte tanrısının kim ve hangi dine mensup olduğunu ortaya çıkaracaktır 

1-    Allah’ın dinine mi devletin dinine mi itaat ediyorsun?

2-    Yaşamında devlet dinin kurallarına mı, Allah dinin kurallarına mı boyun eğiyorsun?

3-    Kimin emri altındasın?

4-    Kimin üstünlüğünü kabul edip düşünce ve iradesine kayıtsız teslim oluyorsun?

5-    Allah dinine mi, devlet dinine mi hizmet ediyorsun?

6-    Kimin ilkeleri ve prensiplerine koşulsuz bağlılık gösterip yaşamında uyguluyorsun?

7-    Allah’ın indirdiği hükümler mi, devletin koyduğu hükümler mi bağlayıcı ve nezdinde hayati bir değer taşımaktadır?

8-    Devletin anayasası mı, Allah’ın anayasası mı zorunlu bir kanundur?

9-    Devletin milleti mi, Allah’ın milleti misin?

10- Devletin cezaları mı, Allah’ın cezaları mı güçlü ve caydırıcıdır?  

11- Her iki dini bir arada yaşamayı sindirebiliyor musun?

12- Yasa yapıcı devlet mi, Allah mıdır?

13- Kuralları belirleyici devlet ya da yaratık vekiller ise, Yaratıcı Allah’a olan inanç iddian yüzeysel değil midir?

14- Allah dinini reddeden laik bir devlete bağlılık, itaat ve hizmet; Allah’a küfür değil midir?

15- İnsanların kaderlerine devlet değil de Allah hükmediyorsa; eğer ateist değilsen devlet dinine itaati nasıl bir duygu ve mantıkla kabul edebiliyorsun?

16- Allah’ın lütuflarının yanında devletin ne verdiğini hiç sorguladın mı?

17- Sözü ve kararı Yaratıcı belirliyorsa; vahyi dışlayan devlet kimdir, yaptırımı ve gücü nedir?

18- Tek güç Allah mıdır, devlet midir?  

Yeryüzünde ve siyasette ayrı bir tanrı, gökyüzünde, doğada ve ölümde ayrı bir Tanrı’ya inananların dinleri her iki tarafça da samimi bulunmamakta ve lanetlenmektedir.

 İki tanrı ve dine sahip olduğunu fark ettin mi?   

Babası uyardı ama dünya dinlemedi…

İnsanoğlunun nasıl böylesine zalim ve sapık olmalarına vahiysel ve bilimsel bir temelde yaklaşmayı uygun görerek, yaratık insanların Yaratıcıları karşısındaki meydan okuma benliklerinin arkasında yatan ve Yaratıcılarını reddeden anlayışların mimarları Aristo Felsefesi gibi Charles Darwin’i ve hipotezlerini inceleyerek, gerçeği öğrenmeye çalışalım.

Evrim teorisi olan materyalist-Darwinist ütopyasının dogmacısı Charles Darwin, gençliğinde çok başarısız ve öğretmenleri tarafından “aptal” olmakla itham edilen bir öğrenciydi. Dindar, saygın ve ünlü bir hekim olan babası, oğlu Darwin’in çok iyi ve dindar yetişebilmesi için çok çabalamış, her türlü özveriyi ve fedakârlığı yapmasına rağmen, hedeflediği sonuca ulaşamamıştı. Artık onunla başa çıkamayacağını anlayan baba; “Seni anlaşılan ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin kendin ve ailen için yüz karası olacaktır” diyerek, Darwin’i evlatlıktan reddetmişti. Darwin, gerçekten de evrim teorisiyle, insanlığın ve geleceğin her ne kadar yüz karası olmuş ise de, laiklerin tanrısı olabilmişti. Darwin, teorisi gereği neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinleriyle evrimleşemedi, çevre koşullarının etkisinde kalamadı ve kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı?

Evet… Hak, adalet ve merhametten yoksun günümüz iktidarların insaniyet ve milletler nezdinde yüz karası olmaları misali…

Tüm çağların sözde sayılı bilim adamlarından biri kabul edilen Charles Darwin, hayvanlara özellikle de böceklere derin ilgi duymuş ve çocukluğundan itibaren aldığı dini, sosyal ve kültürel eğitimi dışlayarak, tersine çok farklı bir yapılanmaya meyletmişti. Her türlü girişimlere, terapilere, öğütlere, babasının ve çevresinin baskılarına karşın düşünce ve davranışlarının önüne geçilemedi, eğitimcileriyle sürekli çatışarak okuldan atıldı. Ancak babası, umudunu yitirmemiş ve din adamı olmasını teşvik ederek, zorla papaz okuluna göndermişti. Ne var ki içten içe tanrı inancı olmamasından kilisede kalmaya hiç eğilimi yoktu ve bir şey, onu hayvanlar âlemine çekerek, Yaratıcı “Tanrı”’yı inkâra itmiş, hiç öğrenmediği ve eğitilmediği bir bilgiyle atasının “maymun” olduğu ve kendiliklerinden türedikleri inancına sürüklemişti. Neydi Darwin’i maymunlaştıran ve hiç bilmediği başka mecralara yönlendiren güç ve yazgı? Neden iddia ettiği “Doğal Seleksiyon”’un gereği çevresiyle bütünleşemiyor ve öğretilerden etkilenmiyordu?

Evrim teorisi savunucuları laikler maymun mudur?

İnkâr ettiği Yaratıcı ve hakkında yazılmış olan kadersel yazgı, aradığı olanak kapısını mucizevi bir gelişmeyle kendisine açtı ve Kraliyete ait bir araştırma gemisinde masraflarını kendisi karşılamak koşuluyla, genç yaşta uzun süreli bir seyahate çıktı. Darwin, beş yıl süren yoğun bir araştırmayla, dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler topladı, gözlemsel bilgiler edinerek notlar aldı. Doğa, herkes gibi onun için de tükenmez bir laboratuardı. Zaten somut olan her türlü delil ve bilgiler, gerçek dünyanın kendisinde mevcuttu ama nereden bakıldığı da önemliydi. Gözlem yoluyla değişik türlerin nasıl oluştuğu konusuna yoğunlaşmış, kimi türlerin uyum sürmesini, kimi türlerin ise uyumsuzluğa düşmesini çevresel koşullara yorumlayarak, tamamen kendiliğinden oluşan amaçsız, denetimsiz, programsız, ruhsuz, yani başıboş fiziksel bir materyalist dünyanın varlığına inanmış, böylece “Mutlak İrade” sahibi yaratıcıyı reddetmişti. Hâlbuki edindiği bilgiler, şahit olduğu gerçekler ve gözlemlediği olaylar, yaratıcısız bir evrimi değil, mutlak bir Yaratıcı’nın varlığını destekleyici kanıtlarla doluydu.

Çok güçlü bir Allah inancı olan ünlü tıp dâhisi Pasteur, Darwin’in evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle meslektaşı akademisyenlerin pek çok sözlü saldırısına uğramış ve bilim çevrelerin radikal yaptırımlarıyla karşılaşarak, önü kesilmek ve üniversiteden atılmak istenmişti. Tıpkı laik Türkiye’de olduğu gibi! Sözde Doğa bilimcisi Darwin’in aksine, bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur; “Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcının eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür” tespiti ve gerçeği keşfetmenin erdemliğiyle buluşlara imza atmıştı.

Evrim teorisi, Darwin’i her ne kadar tatmin etmiyor ve kâinattaki olaylar, hipoteziyle çatışıyorsa da, ısrarını sürdürmekten vazgeçmiyor, doğal seleksiyonla ilgili Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz” diyebiliyordu. Arı ve karıncaların koloniler halinde yaşayarak davranışlarının kendi teorik mekanizmasıyla örtüşmemeleri Darwin’i şaşırtmış ve “Ne söyleyebiliriz ki?” itirafında bırakmıştı. Ayrıca arılar için, “Arıyı, büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?” sorgusu ve çözümsüzlüğü, Mutlak İrade’nin ve ruhsal bilgilendirmenin anlaşılmasına yeterli bir ipucuydu. Çünkü farklılıkların, aykırılıkların, dönüşüm ve değişimlerin doğuşu, sevk ve idaresi; sahipsiz, programsız, ruhsuz ve yaratıcısız olamazdı. Gökyüzündeki programsal dengenin yeryüzünde de bulunması gerekti. Evrimin doğa ve çevre koşullarına göre değiştiği iddiası, onların da aynı biçimde değiştiği gerçeğini göz ardı etmemeliydi. O zaman kimin kimi değiştirdiği, yönettiği, yönlendirdiği ve etkilediği sorusu doğuyordu ki, Darwin; ailesine, eğiticilerine ve çevresine karşı çıkarak bambaşka biri olabilmişti.

Türlerin sabit olmayıp sürekli değişkenliği, verimlilikleri ve kabiliyetleri, bu değişimi sağlayan egemen gücün kimliğini açıklamaya mecbur bırakıyordu. Canlılar için yaşamı; güçleri doğrultusunda iradeleriyle varolma ya da yok olma savaşı olarak değerlendirmek, temel dayanaktan yoksun abes bir anlayıştır. Hangi canlı iradesiyle kaybetmek veya yok olmak ister? Güçlülerin zayıfları yok ettiği teorisi, gerçek yaşamla örtüşmemektedir. Gözle görülmeyen bir virüsün, zayıf ve kuvvetsiz bir sineğin, arı veya karıncanın ya da sıradan bir insanın dahi nasıl tehlikeli olabildiği ve en güçlü varlıkları nasıl yok edebildiği yaşanılan gerçeklerdir. Tarihteki yıkılmaz sanılan koca imparatorlukların nasıl bir avuç insanla silindiği de unutulmamalıdır. Sadece her şeye hükmeden ve mutlak bir güce sahip Yaratıcı gibi bir varlığın yok edici gücü ve zaafa uğramaz iradesi olduğu tartışılmazdır.

Darwin, Malthus’un düşüncelerinden yola çıkarak, ayıklanma metoduyla gereksiz veya yararsız canlılardan kurtulmayı çevre uyumuyla özdeşleşmiştir. Hipotezine göre; “Çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalır. Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir.” Bu düşünce, 19.yy. acımasız kapitalizminin Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganını ve düzenini doğurmuştur. Ancak hiç kimse; ne dilediğini tumturaklı yapabilmiş ne de varmak istediği yerde kalıcı olabilmiştir. Seleksiyon; tabii şartlara en iyi uyabilen canlıların üreyip kalması, zayıf canlıların yok olmasıdır. Bu kuramla, her an değişkenlik gösteren çevrenin canlılar üzerinde etki veya tepki doğuran sebeplerin nasıl olgunlaşıp yönlendiği, zayıfların güçlü, güçlülerin zayıf düşebildiği bir düzenekte, evrimin hangi temel fiziksel dayanağa göre itici bir güç olarak ilerlemeyi sağladığı pozitif bilimce anlaşılamamış, dolayısıyla kanıtlanamamıştır. Ne var ki dayanaksız bir hipotez olarak laik çevrelerce hâlâ rağbet görmesi ve resmi eğitimde yer alması, mutlak bir Yaratıcı fikrine ve inancına karşı çıkma inadından öte akli bir yaklaşım değil, tamamen şeytansı sapmanın bir neticesidir.

İnsanoğlunun maymundan türediğini savunan Darwin, M.Ö. 6.yy da evrimden ilk söz eden İyonyalı filozoflarla aynı paralelde düşünüyordu. Onlar da canlıların sudan oluştuğunu ve atalarının da balık olduğunu, bugünkü formlarına evrimleşerek ulaştıklarına inandılar. Kendileri gibi insani bir yüce yaratılmışlığı değil de hayvanları ata alarak nasıl oluşabildiklerini çözümlemeye çalıştılar. Ancak hiçbir hayvanı evrimleştiremedikleri gibi, evrimleşen bir hayvana da asla şahit olamadılar. Böylesi dayanaksız fikirlere sebep olan etki ne olabilir?

Ateist olan Herakleitus ve Aristotales de evrim düşüncesinin önemli savunucularındandı. İnsanoğlu, acaba bu yüzden mi tıpkı vahşi hayvanlar gibi odaklandıkları şeylere saldırmakta, yağmalayıp parçaladıklarının keyfini sürmekte, böylece tatmin olabilmektedirler?

Darwin gibi Buffon da canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştikleri görüşünü savunmaktaydı.

Örneğin bilim adamlarınca hâlâ çözülemeyen ve büyük bir sır olarak kalmaya devam eden “Monark Kelebekleri”’nin inanılmaz yaşamları, evrim teorisini yerle bir eden numunedir.

Monark kelebekleri, sonbahar döneminde gerçekleştirdikleri hayranlık uyandırıcı göçle bilinirler. Milyonlarca kelebek sonbaharla birlikte tam 3200 kilometrelik yolculuk için havalanmaya hazırdırlar. Göç, akıl almaz bir biçimde, tam sonbaharda gecenin gündüze eşitlendiği gecede başlar. Kanada’dan havalanan bu dev kelebek bulutunun hedefi Meksika’dır. Bu ülkeler arası yolculukta izlenen rota son derece hassas programlanmıştır. Kelebekler, Meksika’da her defasında hep aynı dağların yamaçlarını bulur ve kışı buradaki volkanik kayalarla kaplı arazide geçirirler. Burada Aralık’tan Mart’a kadar 4 ay boyunca hiçbir şey yemezler. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken, yalnızca su içerler. İlkbaharda açmaya başlayan çiçekler Monarklar için önemlidir. 4 aylık bir bekleyişten sonra ilk defa kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerler. Mart sonunda yola koyulmadan önce çiftleşirler. Tam gece ile gündüzün eşitlendiği gün koloni tekrar geldiği yere dönmek üzere kuzeye uçmaya başlar. Bu durum, evrimci pozitivist bilim adamlarınca büyük bir merak konusudur. Kelebek gibi küçük bir canlı nasıl olup da, 3200 kilometre gibi uzun bir mesafeyi havada kat edebilmekte, yön bulabilmekte, milyarlarca defa kanat çırptığı bu yolculuk için enerji depolayabilmektedirler? Dahası, milyonlarca kelebek nasıl olup da aynı anda bu kararı verebilmektedirler?

Bilim adamları için asıl bilmeceyi ise, kelebek nesilleri hakkında bilinenler oluşturuyor. Bir senede dört ya da beş nesil Monark Kelebeği yaşar. Sonbahar göçünü bu nesillerden sadece bir kuşak gerçekleştirir. Bu neslin ömrü diğerlerininkinden çok daha uzundur. Diğer nesiller ortalama 6 hafta yaşadıkları halde göç eden nesil 6 ay kadar daha uzun yaşayabilmektedir. Böylece göç eden nesiller her sene yenilenmiş olur. Bir diğer deyişle, göçe hazırlanan nesil bu yolculuğa ilk kez çıkmakta, 3200 kilometre uzaktaki bölge, ya da geçilecek yollar hakkında ‘hiçbir şey’ bilmemektedirler. Bir göç nesli, bir önceki sene göç neslin, torunlarının torunlarıdır. Bu kelebekler nasıl olup da hiçbir bilgileri, eğiticileri, haritaları ve yön belirleme pusulaları olmadan bu ‘bilinmeyen’ yolculuğu başarabilmektedirler?

Diğer bir doğa bilimci Lamarck, evrim konusunda başka bir kuram geliştirdi. “Canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanış veya kullanışsız nedeniyle de olabileceği ve kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçebileceği” şeklindeki kuramı, bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmadı.

Canlıların ilkel düzeyde kendiliğinden oluşması, organizmaların basitten karmaşık formlara doğru gelişmesi ve organların ihtiyaca göre oluştuğu varsayımı, hem hayvanlar hem de insanlar âlemindeki yaşanan gerçeklerden dolayı, ruhsuz bir canlının ve kendiliğinden bir enerjinin varolamayacağı, temel fiziki kurallara göre apaçık bir ütopyadır. Canlıların yaşamları esnasında edindikleri bilgi ve becerilerin yeni kuşaklara geçmesiyle bir evrimin oluştuğu düşüncesi, ortaya koyduğum birçok kanıt ve yaşanan gerçeklerle asla örtüşmemektedir.

Öyleyse Darwin; neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinleriyle evrimleşemedi, çevre koşullarının etkisinde kalmadı ve kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı? Neden tüm gayret ve baskılara rağmen, hekim veya papaz olamadı, dindar bir babanın ve çevrenin üyesi iken, nasıl soy kütüğünü hayvana endeksleyerek ateist olabildi ve insanken, nasıl maymundan türediğine inanabildi? Madem insanı etkileyen doğa ve çevresel şartlar ise, çevresinde örneği olmayan böyle bir inançla nasıl özdeşleşebildi? Düşünen, konuşan ve üreten insanları değil de neden maymunları ata edindi?

Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin; çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Nasıl ruhsuz bir canlı ve enerjisiz bir hareket olamıyorsa, vahiysiz bir bilim ve maddesiz bir teknolojide varolamaz. İnsan, tıpkı teknolojideki araçlar misali bedeni oluşturan et, kemik ve organlardan meydana gelseydi veya Darwin teorisine göre; maymundan veya kendiliğinden türeseydi, çok yüklü ve karmaşık bir enerjiye sahip olmaz, duygu taşımaz, fikir üretmez ve kendine can veren ruhu aracılığıyla Yaratıcısına kilitlenmezdi.

Darwin, “geri ırk” olarak aşağıladığı Müslüman Türk Milleti için aynen şunları söylemişti. “Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri, ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün, Avrupa’nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağılayıcı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini görüyorum. Ne yazık ki düşüncesi gerçek oldu ve Müslüman Türkler, hem dinen hem de ırkken batı medeniyetinin çarklarında öğütülerek, kimliksiz pespaye bir müstemlekeye dönüştü.

Günümüzde dahi Batı’nın bu düşüncesi hiç değişmemiş ve durağan yanardağ misali patlamaya hazır bekleyişi sönmemiştir. Ne acıdır ki laik Türk Devleti (CHP Diktaörlüğü), politikacıları, yazarları ve sözde bilim adamları; sırf Allah inancını ve İslam’ı yok edebilmek için ateistliklerinin gereği yıllardır Darwin teorisini bir öğreti olarak okullara sokarak yıkıcı katkılarda bulunmuş; dinsiz, imansız, ahlaksız, vicdansız ve materyalist insanların çoğalmasının sorumlusu olmuşlardır. Zoraki okutulan Din Bilgisi dersinde öğrencilere yaratıcının “Allah” olduğu öğretilirken, mecburi olan bir sonraki felsefe dersinde ise insanların “maymundan” türediği dayatılmakta; Allah ve kitabı Kur’an, bilim, laiklik ve çağdaşlık adına aydınlığa ve gelişmeye karşı büyük bir tehlike görülerek, kamuda ve okullarda ya yasaklanmakta ya baskılarla sindirilmekte ya da reforma uğratılabilmektedir.

İşte itimat edilen ve örnek alınan beyinlerin, nasıl akılsız ve muhakemeden yoksun birer kümbet oldukları açıkça anlaşılabilmektedir. Eğer beyinlerinin fiziksel varlıkları iddia ettikleri gibi etkili olsaydı, hayvanlardan daha aşağı niteliğe sahip bir dünya ve doğal seleksiyona dayalı medeniyetler oluşurdu. Milletleri, bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah; aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek, dengeyi asla sarsmamaktadır.

Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden politikacılar ve pozitivist eğiticilerin pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerlerinin topraktan yaratılmaları dışında!

Zekâ, her şeyin içyüzünü anlamak ister. Ancak gözlemlerini hep “dışarıdan” yaparak, içeri sızmayı, bir manada vahyi, duyguları ve sezgiyi işin içine katmayı kendisi için eksiklik, zayıflık ve aşağılama sayar. Tıpkı duygulara karşı mantık kompleksi gibi!

İşte böylesi gerçekten kaçan benlikçi materyalist zekâların ortaya koydukları düşünce ve teorilerin hiçbir temel dayanakları yoktur ve sonunda ya itiraf ederler ya polemiğe kalkışırlar ya kaçıp saklanacak bir yer ararlar ya da saf ve masum insanları zehirlemeye devam ederler. Sıkıştıklarında içgüdüye sığınarak, kendilerinin bilinç dışı bir hali kabul ederler. İçgüdü ile zekânın aynı bir başlangıcın iki ayrı yönde gelişimi olarak görülmesi, bunlardan birinde başlangıçtaki unsurların kendi içinde kalması, diğerinde dışa taşarak maddeyi kullanmaya yöneldiğidir. Tıpkı mantık ile duygu misali içgüdü ile zekâ arasındaki bu çatışma, zekânın içgüdüyü önüne katıp sürme imkânından yoksun bulunduğunu ve bir bakıma, bir araya gelmeleri ihtimalinin olmadığını gösterir. Zaten gerçekte böyle bir olgu yoktur, sadece bilim adına ortaya atılan hezeyanlar vardır. Paranoya bir ikilem içinde paradoks yaşamaları, mutlak iradece nasıl mühürlendiklerinin apaçık kanıtıdır. Yaratıcılarını ve vahyini inkâr ederek reddedenlerin verdiği tek şey, cehalet ve barbarlıktır. İçinde yaşanılan ülke ve dünya bunun kaçınılmaz bir kanıtı değil mi?

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid.22

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının duracağı yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Çünkü (bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuzda)dır.“ Hud.6

“Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” Maide.40

“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir (en cömerttir).” El-Alak. 4-5

Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık, (bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” En’am.112

İnsanlığı çökerten zehir; “çıkar”

Öncelikle Darwinist çakma maymunlara hatırlatırım ki; insanların topraktan hayvanların sudan yaratılmalarını öğrendikten sonra evrimleşmenin mümkün olup olamayacağı konusunda bir yargıya kalkışsınlar. Böylece iddialarının ölü bir hipotez olduğunu da idrak edebileceklerdir. Ayrıca Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laikliğin evrim teorisiyle olan “Tanrı ve vahiy” karşıtı ortak bağını da araştırmalarını öğütlerim…

Evrim teorisinin siyasi terminolojisi laikliktir… 

İnsanlığı duygulardan arındırarak ruhu bedenden koparırcasına tamamen maddileştiren, vücutta üreyen bakteri, virüs veya parazitler misali erdemlik ve faziletin çürümesine neden olan “çıkar; insanı insan yapan yüce değerleri haramsı bir bedele odaklayarak vicdani olmaktan soyutlamış, dolayısıyla enfeksiyon benzeri hızlı bir yayılmayla yaratıklar dünyası oluşturmuştur.

İnsanoğlu ve iktidarların aşk ve tazimle bağlandıkları “çıkar”, artık tapınılan bir amaç ve gizli bir tanrı olarak öylesine meşrulaşmış ve olağan bir davranış haline dönüşmüş ki; barbarlık, haksızlık ve adaletsizliklerin haklı bir gerekçesi olarak toplumlara aşılanmış, böylece çıkara dayalı menfaatperestlik siyasallaşarak yenidünya düzeninin anahtar ilkesi olmuştur.

Organizmada hastalığa yol açan bir mikrobun genel veya yerel gelişmesi ve yayılması nasıl sinsi bir düzenekte olgunlaşıyor ise; “çıkar” da aynı maskelikte ilerlemesini sürdürerek, iyiyi bitirip kötülüğü, merhameti tüketim gaddarlığı egemen kılmaktadır. Ancak riyacı ve şeytansı kötülüğünü sözde iyilik adına gerçekleştirmesi; çok geçmeden korkunç ve ürkütücü hilesini ortaya çıkarsa da, beraberinde telafisi imkânsız zararları da meydana getirmektedir. Başka bir deyişle; insanın, zevksel en doruğa ulaştığı anın cinsellikteki tatmini ve sonrasında yaşanılan hüsran dikkate alınarak bir sorgulamaya gidilirse, çıkar ilişkilerinin de aynı gidişatla bir anlık mutluluk ve yıkıcı üzüntüyü tattırdığı muhakeme edilebilecektir. Tahrip ettiği insanlığı zamanla eriterek bambaşka bir dönüşüme yol açması, içinde yaşadığımız yabanî dünya ile kanıtlanmaktadır.

Sözde insanların gözü önünde cereyan eden İsrail, ABD ve laik diktatörlüğün vahşet ve baskısına seyirci kalan yığınlar ve seçtiği iktidarların soğukkanlı tepkisiz duruşları, işte bu pespaye çıkar ilişkisi adına kurbanlar vermenin politik manevra anlayışındandır. Sapıklarda ve şeytanda olmayan merhamet ve adaletsizliğin tüm dünyayı kuşatması, geçmişte örnekleri olan mutlak bir sonu işaret etmektedir. Eğer “çıkar zehri” tedavi edilmez ve engellenmez ise, kurtuluşun, paylaşımın,insanlığın ve barışın sağlanabilmesi asla mümkün değildir.

Gündelik ilişkilerden devlet ve uluslararasına kadar; aşkta, iş âleminde, siyasette, dinde, bilimde, sosyal yaşamda ve her alanda, hatta aile arasında bile samimiyet ve dürüstlüğün doğranarak vazgeçilmez hale gelen çıkar birliktelikleri insaniyet erdemliğini ve dürüstlüğünü kırmış, makyajlı suratların gizli veya aşikâr sömürüleri, dünyayı mezarsı bir karanlığa gömmüştür.

İlişkilerde sinsice beslenip saklanan çıkar zehri, gerekli güveni sağladıktan sonra hiç beklenilmeyen bir anda öyle bir kalbi vuruş yapıyor ki, mağdurun diri mi yoksa ölü mü olduğunu dahi hissettirmeyerek perişan edip bırakıyor.

Artık insanlık, vicdan, iyilik, barış ve merhamet gibi terimlerin kullanılamayacağı öyle bir dünya oluştu ki, acımasız suç imparatorları kıyasıya meydan okuyarak yakıp yıkmakta ve adaleti biçmekte, olaylar karşısında gözyaşı akıtarak üzüntülerini dile getiren, ancak çıkar zehrinin etkisi altında düşünen bednamlarda dur demeyerek izlemekle yetinmektedirler.

Gerçek bir siyaseti imar edemediklerinden her şart ve koşulda hak ve adaleti ilke edinmeyen devletlerin hazin varlıkları; hem kendilerini hem de sevk ve idareyle yükümlü oldukları halklarını mahvetmekte, dolayısıyla suçluların haklılık gerekçelerine gösterilen müsamaha, insani düzeninin inşasına engel olmaktadır. 

Sonunda amaçlanan yenidünya düzenine ulaşılıyor; kötü ile cahil, iyi ile eğitimli, zengin ile fakir, zayıf ile güçlü, politikacı ile halk, dinsiz ile dinli, liberal ile milliyetçi arasındaki davranış farkı, tamamen çıkara endeksli bir benzerlik teşkil ediyor. Tek fark; özellikleri muhtevasında samimiyetsiz taleplerini dile getiriliş ya da getirilmeyiş tarzlarıdır…

“Çıkar tanrısı mutlaka zihin ve gönüllerden söküp atılmalı, insanlığa fiyat etiketi yapıştırılmamalıdır…

“Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar. “ Goethe

“Kahrolası insan! Ne de nankör!” Abese.17

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide. 105

 

Mitolojik Kemal gibi o da bir taşeron…

Siyaseti tümüyle lağvedip vicdan ve ahlakı doğrayan politikanın menfur bir meslek olduğu artık tartışılmazdır. Davranışın değil sözün, doğrunun değil çıkarın, hakkın değil batılın, mücadelenin değil boyundurukluğun hükmettiği politika; riyakârlığın, yalanın, manipülasyonun, haksızlık ve adaletsizliğin merkezi olmuş, dolayısıyla benlik ve çıkar odaklı taraflar insani ve vicdani değerleri yok etmiş, onur ve inançlara bedel biçebilmişlerdir.  

Yıllardır sürdürdükleri fikri münazaalarıyla diledikleri iktidara kavuşamayan oportünistlerin ideallerine ihanet ederek “yeni bir üslup ve değişim” dönüşleriyle eksen kaymalarını sindirebilmeleri ve egemen evrimci ideolojiye teslim olabilmeleri samimiyetsizliklerinin bir kanıtı olsa da, ardına düşen yığınların da özde çıkarcı bir arayış içinde bulunmaları, neden ikna edemeyip başarılı olamadıklarına gerekli yanıttır.

Lider ve milleti şahlandıracak bir devlet adamı olabilme niteliğinden tamamen yoksun Numan Kurtulmuş adlı ezberci bir akademisyenin “beyefendi” duruşundan bir zümreyi ve toplumu yönetebilmesi asla mümkün değildir. Dünyanın en çılgın ve korkunç savaşının verildiği siyaset arenasında lider olabilmenin koşulu beyefendilik ve akademik unvan değil cesaret, kararlılık ve bükülmez inançlardır. Bu fazilete sahip kimseler dünyaya hükmetmiş ve lâyık oldukları liderliğe ulaşmışlardır. Bu liderler; başarılarını, zaferlerini ve kahramanlıklarını günümüz sahtekârları gibi çakma makam, yalan, taklitçilik, korkaklık, işbirlikçilik, esaret ve ihanetlerle değil vücutlarına saplanan oklarla, süngülerle, kılıç darbeleriyle, mermilerle acı çekerek, işkenceler görerek, felâketler yaşayarak, meydan okuyarak, düşmanın karşısında eğilmeyerek; ölümü, zindanı veya idamı şeref addederek elde etmişlerdir.

Dik durmak, her ne kadar fiziki bir kayıpmış gibi algılansa da aslında toplumları etkileyen ve insanlığı yücelten büyük bir zaferdir.

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’a destek veren Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin sinsi iltifatları fevkalade ürkütücüdür. CHP Genel Başkanı Mitolojik Kemal’le Ak Partiyi deviremeyecekleri telaşı içinde Kurtulmuş’u kurtarıcı bir taşeron olarak seçen diktatorya, planlarının sonuç verebilmesi için önce Erbakan ve cenabını devre dışı bıraktırarak “milli görüş” söylemini anılara ittirmiş, akabinde CHP-MHP-SP koalisyon umuduyla aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi misali hesaplara girişmişlerdir. Geçmişinde haksızlıklara karşı fedaisi bir mücadelede bulunmamış, hakkında tek bir soruşturma açılmayıp yargılanmamış ve hüküm giymemiş, sözden öte yiğitsi dik bir duruş sergilememiş, zulme uğrayıp aşağılanmış ve dışlanmış kitlenin başına kuklasal bir kaydırmayla geçmiş birinden değil lider, asker bile olamayacağı gibi haksızlık ve adaletsizliklere karşı erdemli bir mücadele beklenilmesi de düşünülemez. Ancak o da yakın bir gelecekte eski efendisi Erbakan gibi onurlu bir siyasi mücadeleden değil hırsızlıktan hüküm giyerek tarihin kirli sayfalarına karışır…  

Şüphesiz 28 Şubat’ın utanç abidesi ve türbanlı bir vekiline arka çıkmayarak meclisten kovdurabilen Erbakan ve cenabının yüzkaralığını savunabilmek akıl ve ilzam dışıdır. Onlar nasıl kadın vekiline ve seçmenine ihanet etmişler ise bugünde Numan Kurtulmuş bilmukabele de bulunmuş, benliğinin tanrısı çıkarıyla öcünü almıştır.              

Elbette liderlerini hatadan münezzeh tanrı seviyesine yücelterek ihanetlere ve yanlışlara sessiz kalan topluluklar, başlarına gelen musibetleri de hak etmektedirler.

Unutulmamalıdır ki siyasetle uzaktan yakından ilişiği olmayan çağımız politikacıları; pazarlıkçı, fırsatçı, komplocu, kumpasçı, sömürgeci ve bedel biçicidirler. Tarihteki siyasi ve dini liderler ile günümüzdekiler mukayese edildiğinde aralarındaki kıyası mümkün olmayan devasa fark görülebilecek ve nasıl olup da bu vicdan tüccarlarına itibar edilebildiği ve güven duyulabildiği sorgulanması gerekirken; her nasılsa hiçbir şey olmamış gibi sevgi, saygı ve tazimler devam edebilmektedir. Hâlbuki bu gerçeği defalarca tecrübe edinen insanlar, sanki kalpleri ve kulakları mühürlenmiş, gözlerine de perde çekilmiş misali onlardan vazgeçememekte ve kurtarıcı bağlılıklarını sürdürebilmektedirler. Neden satanistleri ya da Kemalistleri hor görelim ki?

Öyle ki sirkteki fil kafeslerinde biriken pisliklerin temizlenmesi gibi politikacı ve dini önderlerinin arkada bıraktıkları kocaman pislikleri temizleyebilmişlerdir. Oysa son derece inançsız, korkak, güçsüz ve erdemsiz olan bu asalakların azgın hırslarını tatminden ve çıkarlarını düşünmekten öte hiçbir şeyi tasa etmedikleri apaçık ortada olup, onları değil vekil tayin etmek, yanlarına gidip selam vermek bile kişinin kirlenmesine yeterli nedendir. Onların yüzüne baktığınızda görebileceğiniz tek gerçek; benlik, yalan, hile ve riyakârlıktır. Bir nevi şeytanın siluetini taşırlar.

Diz üstü yaşamaktansa ayakta ölmenin şerefini idrak edememiş sofistike liderlerin yönettiği toplumlar; aşağılanmayı ve manda altında yaşamayı hak edenlerdir.

Bu, öylesi bir aşağılık kompleksin kaçınılamaz bir ürünüdür ki, tıpkı ölümcül bir virüs gibi sizi bir sardı mı, o alçaklıktan bir daha kurtulabilmeniz mümkün olamaz. İşte bundan dolayıdır ki karmaşıklıktan ve korkaklıktan kurtulup sabır, cesaret ve metanetle kararlar alamamakta; yalnız kalma, dışlanma, kaybetme, yoksullaşma, hapsedilme veya öldürülme endişesiyle uzlaşma ve işbirliği adına berbat politikalar gütmektedirler. Hâlbuki taşıdıkları sorumlulukları gereği ya adam gibi var olmalı ya da şerefleriyle ölmelidirler. “Öl veya ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.” Goethe.

Politikalarını vahyi yok etme üzerine inşa eden ve dinin siyasete alet edilmemesi gibi bir manipülasyonla evrimciliğin ve ateizmin siyasi terminolojisi laikliği ve Atatürkçülüğü amentü yapan CHP ve mitolojik başkanı Kemal, teşkilatına yayınladığı tamimde, Ramazan ayı münasebetiyle içki sofralarından uzak durulmasını, camileri Ak Parti’ye teslim etmeyerek doldurmalarını ve halkı referandum aleyhine ikna etme çalışmalarında bulunmalarını isteyerek, nasıl içten pazarlıklı bir riyakâr ve aldatıcı bir sinsi olduğunu kanıtlamıştır. Daha geçen yıl Ramazan iftarlarında içki servisi yaparak kutsal oruç ile alay eden CHP teşkilatını halkımız unutmamıştır. 

“Siyaseti ve ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamazlar.” Jean-Jacques Rousseau

Saltanat sürdükleri iktidarlarını tehlikeye atmamak, kaybetmemek veya kazanabilmek adına binbir surata bürünüp halklarını kandıran, ezen ve ezdiren Kemal misali politikacılar, yeryüzünün en lanetli fiziki iblisleridir. Gerek Numan Kurtulmuş gerek Kemal Kılıçdaroğlu gerekse Devlet Bahçeli gibi politikacılara değil oy, arttırabilirler endişesiyle günahınızı dahi emanet etmemeli, vaatlerine asla aldanmamalısınız. Çünkü şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı; YAPMA…

Kimileriniz belki neden Tayyip Erdoğan değil diye bir sorguya kapılabilirsiniz. Ancak adaletle şahitlik etmek gerekirse; böylesi bölücü, taraflı ve baskıcı totaliter bir rejimde tüm hata ve yanlışlarına rağmen ondan daha iyisinin şimdilik var olmadığındandır. Bir taraftan Ergenekon ve PKK teröristler ile avukatları CHP ve BDP ile sarılmış, bir taraftan Genelkurmay ve yargı oligarşisiyle kuşatılmış, bir taraftan milletimiz düşmanı yabancı emperyalistlerce sarılmış, bir taraftan da diktatoryanın ırkçı tetikçisi MHP’nin saldırısı altındadır. Bundan dolayı aynı seviyede değerlendirmeyi haksızlık addedip, kendisine karşı girişilen topyekûn gizli veya aşikâr bir savaş sürdürüldüğünün dikkate alınması gerekliliğine inanıyorum. Yoksa rejim güdümlü politikalarını tasvip ettiğimden değil!

Kötülük olmadan iyilik olmayacağı gibi savaş olmadan barış da var olamaz. Barış ancak ödenen bedeller ile mümkün olabilir. Ancak bedel ödemekten korkan insan kisvesi yaratık politikacılar yüzünden toplumlar bağımsızlıklarını, inançlarını ve onurlarını yitirmekte, dolayısıyla kan akıtıcı ve insan parçalayıcı acımasız ve sömürücü insafsızlar meydan okuyarak, hedefledikleri toplumları tahakkümleri altına alabilmektedirler. Onlar yok edilmedikçe ya da dize getirilmedikçe; ne barış ne adalet ne refah ne de güven sağlanabilir. Sürekliliği olamayan mutluluklara aldanma, sonuçta üzülen mutlaka sen olacaksın!

“Oğlumun öğretmenine,

Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını. Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış lider vardır. Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını. Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat onu sessiz zamanlarda tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceğini. Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi. Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret. Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini. Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşıda derin bir inanç taşıyacaktır. Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bak bakalım. O, ne kadar iyi, küçük bir insan, benim oğlum.Abraham Lincoln

Terörist üniversiteler mi?

İmtihanlar bitti, kimi kazanmanın sevinciyle ailece gururlanarak doruğa çıktı, kimi kaybetmenin sıkıntısıyla kahroldu. Ancak bozguncu bir halk düşmanlığı amaçla temellendirilmiş üniversitelerde hain bir diplomalı olmaktansa diplomasızlığın daha hayırlı olduğu basit bir muhakemeyle idrak edilebilir.

Her ebeveyn; evlatlarının ahlaklı, inançlı ve faziletli yetişebilmeleri için fedakârlık yapar, ülkelerine ve insanlığa hizmet edebilmeleri adına varını yoğunu gözden çıkararak eğitimlerine seferber eder ama merhametsiz teröristlerin allayıp pulladıkları üniversitelerinde yoldan çıkarak yaratıcılarına, vatanlarına, milletine, barışa, vicdana ve erdemliğe düşman kesilirler…

Einstein’ın “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitini doğrulayan laik eğitim, yenilginin ve isyankârlığın yegâne sebebidir.

Tıpkı ruhsuz bir beden misali vahiysiz bir bilimin olamayacağı gerçeği her ne kadar kanıtlanmış ise de, lâik temele göre kurulan evrim odaklı üniversitelerin amacı keşifler gerçekleştirecek bilim adamı, hak ve adaletle devlet yönetecek idareciler ya da insanlığı yüceltecek rehberler yetiştirmek değil, dine gereksimi kalmayacak materyalist ve merhametsiz bölücü ve isyancı teröristlerin bilim adına sayılarını çoğaltmaktır. Ünlü ateist ve mason düşünür Ernest Renan’ın; “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır” laik ilkesi, iddia ettikleri “olumlu bilim ve akıl” ile dünyayı nasıl cehenneme çevirmeleri, hak ve adaleti çiğnemeleri, insanları birbirine düşman kılıp acımasızca katletmeleri ve sömürmeleriyle anlaşılmaktadır.

Ne var ki benliklerinin peşinde dörtnala koşan laiksi nefis düşkünleri kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmemeleri bir yana, bir arada yaşamaya bile tahammül edememekte, farklılıklara gaddarca saldırarak ve işkencesi bir baskı altı alarak hor görüp; ne siyasette ne bilimde ne ekonomide ne de sosyal hayatta göz açtırmaktadırlar.

Laik ve Atatürkçü radikal ideoloji ve oligarşik kurumlarla cesaretlenerek fütursuzca azıp millete meydan okuyan Bedrettin Dalan ve Mehmet Haberal adlı üniversite sahipleri; eğitim kurumları olan Yeditepe Üniversitesi, İstek Vakfı Okulları ve Başkent Üniversitelerini vatana, millete, insanlığa ve bilime faydalı nesiller yetiştirmek maksadı taşımadığı; bölmek, parçalamak ve yok etmek üzerine kurumsallaşarak terörist merkezlerine dönüştüğü belgelenmiştir.

Laik devletin ve baskın kurumların vahiy-dışı rejim lehine kayırdığı Bedrettin Dalan ve Mehmet Haberal gibi teröristlerin suçlandıkları iddianame; hiçbir ebeveynin çocuklarını teslim edemeyecek bir vahamettedir. pkk eğitim kamplarından çok daha tehlikeli olan Yeditepe ve Başkent Üniversiteleri ile İstek Vakfı Okullarının çocuklarımız aleyhine ne denli büyük bir felaket oldukları, haklarında hazırlanan iddianamelerle tespit edilmiştir.

Ayrıca vicdan ve ilim sahibi hiçbir akademisyen ve personel, o üniversitelerde görev almayı sindiremez…     

Şöhretli kurum patronlarının teröristlikle suçlandıkları iddianameler dikkate alınmadan eğitim adına terör yuvalarına emanet edeceğiniz çocuklarınızdan nasıl insancıl bir istikbal bekleyebilirsiniz?

”Silahlı terör örgütü kurma veya yönetme”, ”Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme”, ”Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini engellemeye kalkışma”, ”hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek”, ”devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etme”, ”açıklanması yasaklanan gizli bilgileri şantaj ve tehditle ele geçirme”, ”sayı ve nitelik bakımından vahim olan silah veya mermilerin satın alınması, taşınması, saklanması”, ”tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma”, ”özel hayata ilişkin görüntü ve sesleri ifşa etmek”, ”devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etme, amacı dışında kullanma, hile ile çalma”, “pkk terör örgütüyle işbirliği yapma”, “farklı mezhep ve etnik kökenli insanları birbirleriyle çatıştırma”, “darbe girişiminde bulunma” gibi suçlardan yargılanan Bedrettin Dalan ve Mehmet Haberal’ın yönettiği üniversitelere, birde yüksek meblağlar ödeyerek gelecek adına umut beklemek, sadece terörizmin güçlenmesine ve diktatörlüğün perçinlenmesine neden olmaktır. Adam olup hayırlı bir evlat edinme maksadıyla malum üniversitelerden alacakları diplomalarda terör mührü bulunmasından çocuklarınızı ya ömür boyu yatacakları hapishanelerde ya kefenlerde ya da hainlikle sabıkalaşmalarından acı ve dehşet içinde karşılayacaksınız. Böyle bir sonuca hazır mısınız?

Aslında teröristleri kandil de değil söz konusu üniversitelerde, silahlı ve yargı güçlerinde arayıp yakalamak, terörizmi kökünden bitirecektir.

Bedrettin Dalan’a ait Beykoz’daki arazilerde gömülü bulunan ağır silah ve bombaların diğer bölümü, Yeditepe kamp üslerinde ve ilköğretime giden masum çocuklarımızın eğitim gördükleri İstek Vakfı Okullarında depolanmış olabileceklerini hiç düşündünüz mü? Özel bir müzede sergilenen denizaltına yerleştirilen ve ilkokul çağındaki çocuklarımızın ziyaretleri anında patlatılması planlanan imha edici bombaların Bedrettin Dalan’ın himayesinde saklandığını biliyor muydunuz?

Belki kimileri absürt bir iddia olarak yaklaşsa da; milletimizin mal ve can güvenliğini emanet ettiği ve pkk terör örgütünü çökertecek sanıp feda ettiğimiz yüzlerce şehide ihanet eden hava pilot bir üsteğmen ve yarbayın Genelkurmay’ca korunup 3 yıldır haklarında hiçbir soruşturma yapılmamaları normal mi? “Kendi adamlarımız”, “Çok zayiat veriyoruz, heronları düşürün”

Diğer taraftan söz konusu hain üsteğmen ve yarbayın pkk’lı olduklarını sanmıyor, Ergenekoncu olmalarından Genelkurmay’ca kayrıldıkları da netlik kazanmıştır. pkk’nın Ergenekon adamı ve hesabına faaliyet göstermesinden çökertilmelerini engellemek istedikleri fevkalade vahimdir. pkk’nın siyasi kolu bdp’de bu sebeple Ergenekon’un direktifleri doğrultusunda politika güderek Kürt toplumuna ihanet ederek anayasa değişikliğine karşı çıkmıyor mu?   

Eğer ilmi bir gelecek için üniversiteler, güvenlikten sorumlu Genelkurmay böylesi bir problemin odağı olabilmişler ise; biz millet olarak kime güveneceğiz?

Daha önceki yazılarımda da açıkladığım gerçek; bir avuç pkk çapulcusu üniversite ve Genelkurmay’dan destek almasaydı değil 30 yıl, 1 gün dahi ayakta kalamayacaklarıydı…

Zaten milletin kısmi egemenliğini sağlayacak anayasa değişikliğiyle ilgili referanduma karşı çıkıp, yalan ve iftiralarla “hayır” propagandasını yürüten bu üniversiteler, darbeci asker ve yargı üyeleriyle CHP diktatörlük yanlıları MHP ve bdp değil mi?

Hukukun eşitlik ilkesini tarumar eden mevki ve güce endeksli yargının en pespaye örneğini Ergenekon Terör Örgütünün yöneticilerinde şahit olmakta, Mehmet Haberal gibi apo’dan daha etkili ve tehlikeli bir teröristin diğer suçlu vatandaşlar gibi bir gün dahi cezaevinde yatırılmaksızın hastanelerde saygıyla ağırlanması, şahsa özel ifadesi alınması ve tutuklayan hâkimlere ceza verilebilmesi söz konusu Anayasa değişikliğiyle son bulacak, ahkâm kesen halk düşmanı generaller, subaylar ve yargı üyeleri de sokaktaki vatandaştan hiçbir farkları olmayacaktır.

Diğer bir azılı terörist Bedrettin Dalan’ın tutuklanmaması için yurt dışına kaçıran, Amerika, Finlandiya, Hollanda, Almanya, Rusya, Belarus ve Suriye’de özgürce dolaşarak Türkiye’ye teslim edilememesinin sorumlusu kimdir?

Terörist Bedrettin Dalan’ın, pkk’nın eski terörist kampının yer aldığı Bekaa Vadisinde uzun bir müddet kalmasının amacı nedir? Neden çok yakın dostumuz Suriye, aranan Dalan’ı Türkiye’ye teslim etmemiştir? Dalan’ın Suriye istihbarat teşkilatı El Muhaberat’ın bilgisi dâhilinde Bekaa Vadisinde bir müddet korunduğu ve faaliyetlerine göz yumulduğu doğru mu? Yoksa terör örgütlerinin silahlı eğitim üssü olan Bekaa Vadisinde üniversitelerinden seçtiği gençlerimize silahlı eğitim mi verdirmektedir?

Çocuklarınız üniversite imtihanlarını kazanamadılar diye sakın ha üzülmeyin. Ortaya çıkan deliller karşısında inanınız bu bir şer değil bilakis hayırdır. Eğer kazanıp Başkent veya Yeditepe Üniversitelerine kayıtlarını yaptırıp diplomalı bir hain ve terörist olmaktansalar, diplomasız insan kalmalarına şükredin…

Haksızlık ve adaletsizlik karşısında asla boyun eğmeyiniz, velev ki bedeli ölüm bile olsa! Vatanınızı ve milletinizi işgal eden, kişiliğinizi ve dininizi aşağılayan, ödediğiniz paralarla teröristlere burs veren acımasız sömürücülere fırsat vermeyiniz ki varlığınız deprem etkisi yaparak hainleri püskürtsün…

“’Sefilce rahatlık doktrinini değil, zahmetli hayat doktrinini’ öğütlemek istiyorum; meşakkat ve emekle, çalışma ve mücadeleyle dolu bir hayatı vaaz etmek istiyorum ben; en yüce başarının, tek arzusu huzur içinde, zahmetsiz bir hayat sürmek olan insana değil; tehlike karşısında, güçlükler karşısında ya da acı dolu çabalardan yılmayan insana ait olduğunu; en görkemli zaferlerin bunların üstüne kurulacağını vaaz etmek istiyorum.” Thedore Roosevelt

Sen bir Müslümansın! Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin ifade ettiği gibi; senin imansal gücünün ulaştığı yerlere, vahiy düşmanı laiklerin hayali bile ulaşamaz…

Org. Başbuğ’u yargılayabilecek cesur bir yargıç yok mu?

Gerek Türkiye’de gerekse dünya da orduları yöneten, hükümetlerin ve milletlerin emrinde olan bir rejimle idare edilen ülkelerde hükümete ve millete böylesine meydan okuyabilen mağlup bir Genelkurmay Başkanı’na rastlayabilmek mümkün değildir…  

Göreve geldiği günden itibaren söz ve yükümlülerindeki tenakuz; aşırı bir ideolojik hoyratlık;  hükümete ve millete savaş açan darbeci meslektaşlarını kayırıp kollama; ihanetsi faaliyetleri örtbas etme ve sorumlularını yargıdan kaçırma; adaleti ifa etmeye çalışan savcı ve hâkimleri tehdit; milletin ta kendisi olan TSK’ni istismar; iç güvenlikten sorumlu emniyet teşkilatını suçlayarak hedef gösterme; Ergenekon Terör Örgütü gibi bir felaketin yöneticilerine arka çıkma; bağımsız bir hukuktan değil oligarşik bir diktadan yana olma; terörün odağı haline gelmiş suçlu subayları halktan üstün tutma; deşifre olmuş onca ihaneti TSK adına savunma; millet iradesini yok sayma; pkk terör örgütünün çökertilmesine mani olan Ergenekoncu terör üyeleri hakkında hiçbir işlem yapmama; başbakan ve hükümete karşı dolaylı yollardan TSK’ni ve yargıyı kışkırtma; açılan soruşturmaları kadük çıkarma ve makamını kötüye kullanma; kendisini ve kurumunu hükümet ve milletin efendisi görme; irtica adına dindar Müslümanları ordudan ihraç etme ve her daim potansiyel bir tehdit belleme; terörle mücadelede şehit olan askerlerimize acımasızca ihanet ederek pkk örgütüyle işbirliği yapan komutanları orduda tutmaya devam etme ve terfi vererek ödüllendirme; katliama yönelik kanlı planların üzerine gitmeme ve delilleri imha ederek karartma; haksızlıklar karşısında dayanamayarak ordudaki hainleri kamuoyuna duyuran şerefli subaylar hakkında dava açma ve ihraç etme; TSK’nin yıpratıldığını iddia ederek terörist meslektaşlarının yargılanmalarını engelleme; dehşet verici olayları bir oyun gerekçesiyle manipüle ederek sözde kendilerine karşı bir tertibin düzenlendiği propagandasıyla millet ile TSK’nin arasına nifak sokma; arka plan iddiasıyla hükümet ve milletin onurlu üyelerini odak haline getirerek yargıyı töhmet altında bırakacak şantajsı açıklamalarda bulunma; silah gücüyle halkı, hükümeti ve yargıyı sindirme; orduyu milletten ayrı tutma; dinsel ve düşüncel ayırımcılık yapma; milleti insan merkezli değil ideolojik bir metaa zorlama; teröristler hakkında gerekli istihbaratı yapmadığından onlarca askerimizin şehit olmasına sebep olmaktan Genelkurmay Başkanı Org.İlker Başbuğ’un hakkında dava açılarak yargılanmasını, rütbelerinin sökülüp TSK’den ihraç edilmesini talep ediyorum.

ADALET İSTİYORUM…

Org. Başbuğ’un binbirsurat Uğur Dündar adlı diktatorya sözcüsü gazeteciyle yaptığı söyleşide, ”Niçin Türkiye, 26 yıldır terör örgütünü yok edemedi” sorusuna; dünyanın en güçlü ordularından biri olan TSK’nın bir başkomutanı olarak değil de bir politikacı üslubuyla yanıt vermesi, onun nasıl başarısız ve karasız bir asker olduğunu kanıtlamıştır. ”Terörle mücadele dediğiniz zaman kapsamlı bakmak zorundayız. Terörle mücadelenin içinde güvenlik boyutu var. Bu güvenlik kuvvetlerine ait. Ekonomik boyut var, sosyo-kültürel boyutlar var, eğitimden tutun da sağlık boyutuna kadar. Psikolojik harekât var, bazıları bunu sevmiyor… Uluslararası boyutu var.”

Yüzyıllarca dünyanın barbar ordularına ve eşkıyalara kök söktürerek üç kıtada adaletle hüküm sürüp tarihe zaferlerini kazımış yenilmez Türk Ordusunu çapulcu bir terörist karşısında aciz bırakan Org Başbuğ, pkk’nın şanslı bir örgüt olduğunu ifade ederek, konjonktürel durumların lehine cereyan etmesini savunması, dünya âleme rezil rüsva olmamıza neden olmuştur. Güçlü ve kararlı bir devlet ve büyük bir ordu karşısında pkk gibi terörist bir grubun nasıl konjonktürel bir varlığından söz edilebilir ve alttan alta zaferi dillendirilebilinir?

Org. Başbuğ, kanla sulanmış vatanımızı parçalama amacıyla hazırlanmış ”İrtica İle Eylem Planı” gibi bir ihanet girişiminin deşifre olması akabinde önce öfkelenerek ve tehditler savurarak yalanlamış, sözde hukuksal gerekçe ve dokunulmazlık diktasıyla altında imzası bulunan emir subayı Dursun Çiçek adlı faili korumuş, sonra da söz konusu ihanet belgesini kabul etmek zorunda kalarak, fevkalade hassas olan Emniyet teşkilatı ile halkı karşı karşıya getirecek bir fitne içinde belgenin polis tarafından servis edildiği iftirasında bulunmuştur. Röportajının hemen akabinde Askeri Savcılığın Org. Başbuğ’u yalanlayarak, belgenin, altında imzası bulunan Çiçek tarafından basına sızdırıldığı duyurulmasına hiçbir yanıt verememiş, istifa etmesi gerekirken koltuğunda oturabilme cüretkârlığını sürdürebilmiştir. Genelkurmay Başkanı bir diktatör müdür ve açıklamalarıyla ne yapmak istiyor?  

Ergenekon Terör Örgütü tarafından kuşatma altında bulunan TSK’de görev yapan astsubaydan ordu komutanına kadar hükümet ve millet düşmanlığı tartışılmaz delillerle belgelenmiştir. Ülkenin başbakanına “adi başbakan”, başbakana oy veren halka da “elleriniz kırılsın” diyebilecek kadar kin ve nefret dolu bir komuta anlayışından pkk’ya karşı samimi bir mücadele ve zafer beklenemez.

Org. Başbuğ; neden ihanetlerin kimin servis yaptığı üzerinde duruyor da örneğin Org. Saldıray Berk ve Tuğg. Hıfzı Çubuklu gibi suçluları adalete teslim etmiyor ve tutuklu yargılanan arkadaşlarının durumundan rahatsızlık duyarak hukuksuzluğu ve suçluluğu meşrulaştırıyor? Milletin ve adaletin yanında olmaktansa teröristlikle suçlanan arkadaşlarını müdafaa etmesini kim hazmedebilir?

Cephede canlarını veren ve yaralanan o mübarek askerlerimiz ne için çarpışıyorlar?  

Org. Başbuğ’un yüreğini sızlatan arkadaşlarından biri olan ve Balyoz darbe planı davasından yargılanan Tuğgeneral Süha Tanyeri; “İrticaya karşı pkk ile işbirliği yapalım” düşünce ve hazırlığı, pkk’nın kim olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Böylesi bir ihanet ittifakında hükümet ne yapabilir?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ”Artık sözün bittiği yerdeyiz. Türkiye son bir iki ayda ne kadar şehit verdi. Bu hepimizin yüreğini yakıyor. Artık bu konuda sorumlulukları olan kişiler, kuruluşlar, devletler ve Irak’ın kuzeyindeki yapılanmaların üzerine düşeni yapma zamanları geldi ve geçiyor” ifadesiyle başarısızlığın faturasını usta bir manevrayla hükümete yıkmaya çalışmaktadır.

EVET, SÖZÜN BİTTİĞİ YER; istihbarat sağlayan ve askerlerimize yapılacak kahpe saldırıları engelleyen heronları düşürmeyi ve hedefsi koordinatlarını değiştirmeyi planlayan hain havacı üsteğmen, yarbay ve tuğamiral ile ilgili 3 yıldır soruşturma yapılmaması yahut soruşturmanın sumen altına itilerek ihanetle yargılanmalarını sağlamayıp şerefli ordumuzdan ihraç etmeyerek onlarca askerimizi diri diri toprağa gömmesi; şüphesiz pkk’yı kendi adamları görebilen Genelkurmay’ın hain kadrosundandır. Artık konuşulacak ve tartışılacak ne olabilir ki…

pkk terör örgütünün nasıl bu kadar etkili olabildiğini kanıtlayan bu cehennemsi skandal sonrası, Org. Başbuğ hakkından söyleyebilecek başka bir söz bulamıyor, bilgisi olmadan tek bir adımın dahi atılamayacağı emir komuta zincirinde tek sorumlunun Org. Başbuğ olduğu ve adalet önünde mutlaka hesap vermesi zorunluluğu millet vicdanının sesi ve şehit kanının yerde kalmaması adaletidir.

Israrla müdafaa edip belgeyi inkâr eden Genelkurmay’ın, artık kaçırıp saklayamayacakları “ihanet belgesini” başlarından savabilmek için Dursun Çiçek’i tek başına kurban vererek suçlu ilan etmelerinin hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. Çiçek’in teknik takibe takılan telefon görüşmesinde; “Arkamda koca Genelkurmay var. Hukuki şeylerle, zaman zaman Karargâh’a gidip komutanlarıma bilgi veriyorum. Yoğun olarak, zaten kişisel değil bu kurumsal bir mücadele” sözleri milletin hafızalarındadır. 

Bugüne kadar ısrarla vurguladığım ve adı geçen piyonların ciddiye alınmayıp doğrudan sorumlu tutulması gerekenin Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ olduğuyla ilgili; “Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?”, “Org. Başbuğ, derhal tutuklanmalıdır…”, ”TSK başsızdır…”, “Artık hiçbir suçlu yargılanamaz…”, “Org. Başbuğ, savcı ve hâkimleri tehdit ediyor…”, “Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…”, “Bu kadarda mı canavarlar!”, “Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?”, “Adres Tapınak Şövalyeleri…” ve “Atatürk’le aldatıyorlar…” başlıklı yazımlarımda ortaya koyduğum gerçeklerden dolayı daha fazla detaya girmiyor; binlerce insanımızı ve askerlerimizi şehit eden terör örgütüyle omuz omuza mücadele edenleri doğrudan ya da dolaylı yollardan kayırıp kollayan Org. İlker Başbuğ’un yetmişbeş milyonluk Türkiye’den üstün tutulup hak ettiği cezaya çarptırılmaması; millete ve şehitlere apaçık bir ihanettir.  

MUTLAKA HESAP VERMELİDİR…

Adalet kuvvetli, kuvvetlide adil olmaz ise; millet köle, suçlularda kahraman olur…

Merak ettiğin soru; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’de zerre kadar millet sevgisi, şehit merhameti, vicdan ve onur olup olmadığıdır. Artık şeytanla bütünleştiği tartışılmaz olan Bahçeli; terörün artması ve başarısız mücadeleden Başbakan Erdoğan’ı sorumlu tutup, “açılım” politikasını gerekçe göstererek insafsızca suçlarken, neden pkk ile işbirliği itiraf ve belgelerle kanıtlanmış komuta kademesine tek bir eleştiri getirip hesap soramıyor? Çünkü o da aynı diktatoryanın politik bir militanı ve ihanet kadrosunun bayraktarıdır. Halk düşmanı faşistler, darbeciler ve pkk ile tek yürek olan Bahçeli, diktatoryayı sarsacak Anayasa Değişikliğine karşı çıkması da bu yüzdendir.

Genelkurmay, TSK’nin inanç ve ruhuyla bütünleşmemiş bir komutadır. Tek düşmanları vahiy (irtica) gerekçesiyle Müslüman millettir. Bu sebepten azılı terörist pkk ile işbirliğini ideolojik rejim çıkarları lehine mubah sayabilmektedirler. Dolayısıyla acil bir müdahale yapılmadığı müddetçe pkk’yı alt edebilmek, birlik ve beraberliği tesis edebilmek asla mümkün değildir. Ayrıca güya terörle mücadelede yitirdiğimiz kahraman Mehmetçiklerde oynanan oyundan bihaber canlarını vermekte, ne acıdır ki hainler, stratejik yerlerdeki görevlerini sürdürebilmektedirler.  

Bu da yetmiyormuş gibi şehitlerin geriye bıraktıkları gözü yaşlı ve acılı anne, baba, kardeş ve evlatlarını tesettürlü, sakallı ve türbanlı gerekçesiyle askeri alanlara sokulmamaları, nasıl insafsız bir ihanet ve diktayla karşı karşıya olduğumuzu belgelemektedir. Bu vatan kimin ve Mehmetçiklerimiz ne için şehit oluyorlar?

Hükümeti ve Müslüman milletimizi tepelemek ve yok etmek maksadıyla hazırladıkları Balyoz planının mimarlarından eski hava kuvvetleri komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın nasıl vicdansız bir insanlık düşman olduğu görevini sürdürdüğü dönemdeki gibi hakkında hazırlanan iddianameyle de kanıtlanmıştır. Allah aşkına bunlar kimdir ve bu cesareti nereden almaktadırlar?   

Belki mevki ve makamları yüksek olabilir ama hukuk karşısında dağdaki çobandan ve çöpçüden farksızdırlar. Bir suç işlediğimde nasıl yargılanıp mahkûm oluyorsam, onlar da yargılanıp mahkûm edilmek zorundadırlar.

Şerefimi borçlu olduğum peygamberim ve atalarım, aleyhlerine dahi olsa hiçbir zaman adaletsiz hükmetmemiş, hilkatte eş saydıkları insanların inanç ve ibadet özgürlüklerine müdahale etmeyip, sağladıkları özgürlüklerle her dini ve etnik kökenli insanları barış içinde bir arada tutma ve mutlu etme güç ve erdemliğini göstermişlerdir.

Makamı ve gücü ne olursa olsun; hiç kimse ama hiç kimse haksızlık ve adaletsizlik karşısında size boyun eğdirmemeli; sokaktaki vatandaşlara nasıl hesap soruluyorsa, gerek Org. Başbuğ gerek komutanlara gerek yargı üyelerine gerekse en güçlü mevki sahiplerine de hesap sorulabilmelidir. Aksi takdirde sadece devlet değil millette var olamaz…

İşte çağdaş laik diktatörlüğün hukuk ve adalet anlayışı; işte irtica diye düşman bellenen İslam’ın hem Müslümanlar arasında verdiği hükümler, hem diğer din, dil, ırk ve topluluklardan olan kişilere karşı adil ve hoşgörülü tutumu, hem de zengin- fakir, general-er, kral-çoban ayırmaksızın herkese eşit davranmasıyla ilgili kesin kuralları…

Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamak değil de nedir?

 

MHP’yi desteklemek Allah’a küfürdür…

İnsanlık tarihi; Peygamber ve şeytanın hayır ve şer önderliklerini rehber edinmiş, en zaliminden en merhametlisine kadar düzen içinde yer almış iyi ve kötülere şahit olmuştur. Canilikte ve merhamette sınır tanımayan insanların zaman içinde varoluşu devam etmiş ve birbirlerini yok eden oluşumlarla denge sağlanmıştır.

Yol gösterici semavi dinlerin ya kökten ya da yorumlarla tahrip edilip ikileme düşülmesiyle seküler düşünce ivme kazanmış, böylece iyice bozulan insanoğlu kaçınılmaz laneti de davet ederek, kötüye karşı kendilerini adayabilecek bir inanç taşımamalarından dengeler altüst olmuştur. Dünya, geçmişte iktidarı ele geçirmiş canavarları yermiş ama günümüzde çıkar gerekçeleriyle tahtlara oturtarak ardına düşebilmiştir.

Benliğini, ideolojik hırs ve ihtirasını dizginleyemeyerek çılgın bir karmaşa içinde bulunan insan görüntüsündeki canavarların kin ve nefretleri toplumları tehdit etmekte, kimileri iktidar gücünü ele geçirmeleri akabinde biriktirdikleri öfkeyi lâvsı bir ateşle canlıları yerle bir edecek bekleyişini sürdürmektedirler.

Küresel bir tablo çizip sözü uzatmayarak tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz açısından da asıl tehlike üzerinde duracak ve halkımız aleyhine fevkalade belâ olan ‘ırkçı zehri’ vurgulayacağım. Aslında Allah’ın Hz. Adem’i yarattığı anda şeytanın “onu topraktan beni ateşten yarattın, dolayısıyla ben daha üstünüm” benliği, ırki ya da milliyetçi radikal ayırımcılığın ne denli bir asilik ve lanet olduğunu ortaya koyan bir başlangıçtır.

Müslüman-Türk manipülasyonu yahut Türk-İslam senteziyle inananların zihinlerini ve duygularını iğfal eden “bozkurt” mitolojisini İslam’la harmanlayarak ırkçı Türk totemini sembolleştirip; ata, rehber ve kurtarıcı olarak “kurt”’a bilinçli veya bilinçsizce tapınan mhp ve o düşüncede olanlar üzerinde duracağım. Kimi Türkçüler kurt’un bir totem değil kutsal bir sembol olduğu itirazında bulunsalar da temel amaç aynıdır.

İslam öncesi vahşi ve barbar olan Türkler, İslam’la tanışmalarının akabinde insanlığı ve adaleti ilke edinmelerinden Hakk’tan ve erdemlikten asla taviz vermemişler, cihan hâkimiyeti anlayışını vahyi rehber edinerek, her gittikleri yerde huzur, güven, barış, hak ve adaleti tesis etmişlerdir. Yeryüzüne Allah’ın hak ve tek dini İslam’ı yayıp siyaset, yargı ve davranışlarıyla örnek olan Türkler, devrimden itibaren her ne kadar laik ve bozkurt fenomenlerle devşirilmeye çalışılsa da dünya nezdinde İslamsız düşünülmemiştir. Dolayısıyla Türklerin ülküsü maddi bir bozkurt mitolojisi veya Atatürkçülük değil ruhi bir İslam’dır.

Ne var ki İslam öncesi atalarını kılavuz edinen Devlet Bahçeli ve yönetim kadrosu; insanlıktan, vicdandan, merhametten ve dinden nasiplenmemiş bir faşistlikle öyle bir canavarlaşmakta ve totemleri kurt misali saldırmaktadırlar ki, ele geçirecekleri bir iktidarla neler yapabileceklerinin ipucunu muhalefetteyken sergileyebilmektedirler.

Siyaset ve hayat felsefeleri ve bu felsefenin yön verdiği yaşantıları totemleri kurtla ilgili olmuş, tıpkı Darwin’in maymundan türeme teorisinin kurt versiyonuna inanarak kurttan türediklerini; atalarının, rehberlerinin ve kurtarıcılarının da kurt olduğuna iman etmişlerdir. Türklerin İslam’la şereflendirilme sonrasını ve yol göstericinin vahiy olduğunu kaynak almamış, kurt’un sözde Türklerin atası olan delikanlıyı hem iki defa ölümden kurtarması hem de soyunun devam etmesini sağlayan mitolojik destan ve efsaneleri kutsal ilan ederek, bozkurt’un oynadığı merkezi rolle Türk soyunun imhadan kurtaran ve devamını sağlayanın kurt olduğu ütopyasını düşünce ve kalplerine perçinleştirmişlerdir.

İşte bu yüzden kurt’u motifleştirmiş ve vazgeçilmez bir simgeye dönüştürmüşlerdir. Kurt gibi olmasa da hakka, adalete, barışa, uzlaşmaya ve sevgiye karşı sürekli ulumuşlardır…

Maymundan türemeyi bilim adına bir gurur, ayrıcalık ve üstünlük sayan evrimci laikler gibi Türkçüler de bozkurt’tan türemiş olmanın inancıyla büyük bir gurur duymuş, kendilerini emniyette ve geleceğe güvenle bakmanın mutlak gücü telakki etmişlerdir.

Evrimci çakma maymunlarla çakma kurtçuların birbirlerinden farkı; sadece  soylandıkları hayvan türleridir…

Evrimci kurt ideolojisindeki mhp gibi ırkçı kutsalları ne kadar tanıyor ve vahye iman etmiş Müslümanlar sanıyorsunuz?

İnançlarına göre; baba olarak görülen bozkurt, çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türk neslinin devam etmesini sağlamaktaymış. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmakta, dolayısıyla Türklerden başka hiçbir ırka yaşam hakkı tanımak istemeyerek köleleştirmektedirler. Güya Türklerin müşkül zamanlarında millet hayatında büyük tesiri olacak geniş şümullü hareketlere girişecekleri zamanlarda bozkurt onlara yol göstermekte ve eşi bulunmaz şekilde rehberlik yapmaktaymış. Ergenekon Destanı’nda ve Kut dağı efsanesinde bozkurt millî bir kılavuz rolünü oynamaktaymış. Türk’ün başı çok sıkıştığı zaman bozkurt’un meydana çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana taşıması, nasıl bir aklın doğrusu olabilir? Sanki bozkurt, tanrıymışçasına manevî bir âlemden Türk milletinin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları zaman ortaya çıkıp yol göstermekteymiş. Diğerleri gibi tamamen hayal ürünü ve şeytani olan Türk mitolojisine baktığımızda bozkurt’un Ergenekon, Kut Dağı ve Oğuz Kağan destanlarında yol gösterme fonksiyonuna inanabilen mhp gibi sapkın bir düşüncenin Müslüman halkımıza iktidar olabilmesi, şüphesiz cehennemin ta kendisidir. 

Kurtarıcı ve musibetleri defedici yaratıcı Allah olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak ortadayken; Türklüğün başı darda kaldığı, neslinin yok edilmeye çalışıldığı zaman, onu akılsız bir hayvan olan bozkurt’un kurtarabilmesi nasıl bir sapıklığın umududur?

Bozkurt mitolojisi doktriniyle ideolojileşmiş mhp’nin Türkeş’in ölümünden sonra iyice özüne, İslam öncesine dönerek atası kurt’un vahşiliğine özenip Moğollar misali canavar duygular beslemesi, halkımız bütünlüğüne fevkalade vahim bir tehlike olmuştur.  

Devlet Bahçeli; rehber edindiği atası kurt ve Cengiz Han gibi insan katili merhametsiz insanlık canavarların yolunu izlemektedir. Cengiz Han’ın taş üstünde taş bırakmayarak, çocuk-kadın, hasta-yaşlı, kedi-köpek demeden tek canlı bırakmaksızın katletmesi misali Türkiye Halkı’nın farklı etnik ve inançta olanları yok edebilmek için fırsat kolladığı tartışılmazdır. 

13. yüzyıl Avrupalılarına göre Cengiz Han ve ordularının cehennemden geldiğine inanılırdı. Avrupalılar gibi Müslümanları, Rusları ve Çinlileri öyle katletmiş ve kadınlara tecavüz etmişler ki, günümüz dünyasının neredeyse yüzde 10’u Moğol soyundan gelmekte, dolayısıyla merhametten ve insanlıktan yoksun canavarların türemesi, Moğol soyundan gelmelerinin doğal bir genetiğidir. Irki üstünlük güden dünya faşistleri gibi Türkiye’deki gerek Devlet Bahçeli gerek Abdullah Öcalan gibi ırkçılar, Moğol döllerinin ürünleridir.

Hem MHP hem de bdp, insanım ya da Müslüman’ım diyebilen hiç kimsenin yer alamayacağı şeytansı örgütlerdir…

Irkını yahut milletlerini yüceltip insanlığa, hak ve adalete hasım yaratıkların fiziki şeytanlar olduğu gerçeği, hiçbir maskeyle saklanamaz. Irkçı Türk ve Kürt doktrinlerine gösterilen ilgi, insanlığa ve yaratıcı Allah’a apaçık bir başkaldırıdır.

Yaratıcı Allah’a ve insan haklarına inanan herkes bilmelidir ki, ne Devlet Bahçeli gibi Türkler, Müslüman ve merhametli bir Kürdün ayak tozu olabilir; ne de Abdullah Öcalan gibi Kürtler, Müslüman ve merhametli bir Türk’ün ayak tozu olabilirler…     

Yaratıcı Allah, yarattığı canlılara karşı merhametli ve sevgi dolu iken; onlar kim oluyor ki milliyetçilik adına insanları sınıflandırarak ahkâm kesebiliyorlar? Yoksa kendileri ya da ilahlaştırdıkları önderleri veya hayvanlar mı ırkları ya da milletleri yaratıyorlar? Yaratıcı Allah dileseydi bütün insanları tek bir millet yahut ırktan yaratmaz mıydı? Öyleyse neyin üstünlüğünü, alçaklığını veya egemenliğini tartışarak hükmetmeye kalkışıyorlar?

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.” Hûd.118

Mhp ve bdp’ye gönül vermiş Türk ve Kürtlere söyleyeceğim o dur ki: Sahip olduğunuz ırkı yaratan, ana ve babanızı seçen ve o zümreye ilhakınızı sağlayan Allah’tır. Hilkatteki eşlerinizden üstünlüğünüz, ancak Yaratıcınıza takva ve erdemliğinizle sınıflandırılabilir. Birçoğunuz insanlığı ve dininiz İslam’ı savunan Müslümanlarsınız. Ancak benliğinizi etkileyen şeytanların aldatmalarına kanarak, hem insanlığa hem dininize hem de yaratıcınız Allah’a isyan eden maskeli şeytanların adımlarını takip ettiğinizin farkında değilsiniz. Allah’a savaş açmış ırkçı Bahçeli ve Öcalan gibi barbarlara kulluk etmeyiniz. Onlar, yeryüzünün en korkunç canisi Moğolların döllerini taşımaktadırlar. Unutmayınız ki ırkınız veya milletiniz değil insanlığınız, adaletiniz ve dininiz değere tabi tutulacaktır. Birbirimizi kardeş kılan ve merhamet peyda eden ırki bağlılık değil dininiz ve yüreklerinizdeki sevgi ve merhamettir. Sizler mhp veya bdp üyesi ya da destekçisi olduğunuz müddetçe asilikle yaftalanacak, tıpkı şeytan misali lanetleneceksiniz. Gelin hem ülkemizi bölünmekten hem asilerin taşeron köleleri olmaktan hem de vicdansızlık ve adaletsizlikten kurtaracak Allah’a, sevgiye ve barışa yönelin. Hayvanları ata edinenlerin peşine düşmekle insanlık gibi yüce bir yaratılmışlıktan çıkıp hayvanlığı kabul etmeniz ne korkunç bir alçalma olduğunu idrak ediniz. Eğer yaratıcı Allah ise; lisan, renk ve millet açısından kimsenin diğerine bir üstünlüğü mevzubahis değildir. Öyle olsaydı cennette yaşayan şeytan ebediyete kadar lanetlenmez, cennetten kovulup cehenneme kovulmazdı.  

“Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a asi oldu.” Meryem. 44

“O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.” Rum. 22

“Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Rum. 9

“Allah, (o yüce varlıktır) ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki, sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.” Rum. 40

Acıma yok, tepeleme var…

Öncelikle halk düşmanı hain rütbelileri tutuklayan İstanbul 10.Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimlerini; baskı, şantaj ve tehditlere meydan okuyarak adaletin yerini bulması adına gösterdikleri vicdani cesaret ve kararlılıktan tebrik ediyor, katledilmeyi düşünülen halkımıza güven ve umut tesis ederek, tedirgin oldukları gelecek yarınlardan bir korku duyulmaması emniyeti vermelerinden kahraman ilan ediyorum.

Halkın ırzını, namusunu, vatanını, evladını, malını ve canını teslim ettiği komutanların ideolojik gerekçelerle emanete ihanet edip insanları hayvanmışçasına itlaf emellerini insani hiçbir düşünce savunamaz. Ancak insan kisvesindeki yaratıkların gerek hukuk gerek TSK gerekse masumiyet karinesini gibi argümanları istismar ederek aklama girişimleri, insan düşmanı teröristlerin nasıl bu kadar cüretkâr ve gaddar olabildiklerine açık bir delildir.

Adaletsizliği işleyenin çekenden daha sefil olduğu gerçeği; maalesef rütbe, makam ve aydın şöhretli pespayeleri kamufle etmeye yeterli olabilmektedir. Kamuoyuna deşifre olan onca delilere rağmen insanlıktan çıkmış acımasızları müdafaaya, koruyup kollamaya çalışanların muhakeme