Sekülerist, yani laik, açık anlamıyla dinsiz bir bilim ve düzenin lanetlenen insanoğluna icat ettirilen ve kurgulattırılan en büyük aldatmaca olduğunu ifade ettiğimde; tespitimi kütük ve ilkel bir mantık olmakla aşağılayan ahmaklar; hayatın bir türlü değiştiremedikleri kadersel gerçekleriyle ilgili tek bir açıklama yapamamakta ve dualiteye son verebilecek bir gidişatı başaramayarak, söylemlerindeki tek tip ve ilelebetsel düzeni gerçekleştirememektedirler.
Vahyin tüm çıplaklığıyla ortaya koyup programladığı musibetleri, felaketleri ve olumsuzlukları engelleyemeyen, vaat ettikleri mutlak düzeni kuramayan, idaresi altındaki insanlara huzur, güven, refah ve mutlu bir hayat sunamayan, can ve mal güvenliklerini garantileyemeyen, eşit bir ekonomik, hukuk ve sosyal imkânlar veremeyen sözde yaratıcı bilim ve sekülerist rejimler; ne yasamı belirleyebilmekte, ne hastalığı ve kötülükleri önleyebilmekte, ne de ölüme bir çare bulabilmektedirler. Eğer direndikleri ve kökten reddettikleri İlahsal yazgıyı aşamayarak, ölümle her şey sona erebiliyor ise; öyleyse bilimin veya laik düzenlerin üstünlüğü, yaratıcılığı ve yaptırımı nedir? Ölümün kişi için her şeyin bittiği en keskin son olduğu bir dünyada vahyi reddeden ya da kısıtlayan bir düşüncenin fantezi bir abartı olduğu aşikâr değil mi?
Eğer tüm kâinat ve yaşayan canlılar, Yaratıcı’nın kudretiyle sevk ve idare ediliyorsa; din-dışı düzmecelerin herhangi bir müeyyide gücü olabilir mi? Yaratıcı sadece doğum, ölüm ve tabiatsal olaylarda mı varlık gösteriyor? Hayatın diğer safhaları başarı ve başarısızlıklar, hata ve doğrular, yükselme ve alçalmalar, yoksulluk ve zenginlikler, kayıp ve kazançlar, barış ve savaşlar, hastalık ve şifalar, bilgi ve cehalet, ilerleme ve gerilemeler benliğin ya da iktidarların özgür iradesiyle mi şekilleniyor?
Neden Allah, birçok insanın isyan ve inkâr etmesine izin veriyor? Neden kendine isyan edenleri yüceltiyor, kalkındırıyor, zafere ulaştırıyor? Neden kendine itaat edenleri dünya nimetlerinden mahrum bırakıyor? Neden alınan tedbirler olumsuzlukları engelleyemiyor? Neden yaşanılan hayatın tartışılmaz tecrübeleri imana yönlendirmiyor da inkârda sebat kıldırıyor?
“Biz dilesek, elbette herkese hidayet verirdik. Fakat “Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde.13
Neden insan bir saat sonrasını bilemiyor, geleceğini kestiremiyor, kayıp, kazanç ve makamını belirleyemiyor, belâlara ve olabileceklere mani olamıyor? Neden güvenli bir ortamda ummadığı ve beklemediği bir felâketle karşılaşabiliyor? Nasıl oluyor da yoksul ve çaresiz iken zenginleşip refah bir hayata kavuşabiliyor; tutsakken, hatta idama mahkûmken iktidar olabiliyor? Şartları ve sebepleri oluşturan özgür iradesi mi, yoksa mutlak irade mi? Neden Allah, bir kısım insanları zillete düşürüp hor ve hakir bırakırken, bir kısım insanlara da ince ve sezilmez yollardan çeşitli faydalar ulaştırarak ayırım yapıyor? İnsanlar; bilgi, zenginlik, ün ya da aksi olumsuzluklara, kendi yetenek, zekâ ve bilgileriyle mi kavuşuyor?
Nedir insana hayatiyet kazandıran “Ruh”? Akıl ve duyguları üreten nedir? Eğer insanoğlu ruhla varlık kazanıyorsa, ruhunu beyni mi yönlendiriyor, yoksa Yaratıcı mı? Neden tüm araştırmalara rağmen beynin sırrı çözülemiyor? Beynin görülmeyen ve dokunulamayanı kontrol veya idare edebilme kudreti mümkün mü? Organlara hayatiyet veren ve bedene canlılık kazandıran ruh, insan uykudayken dahi bedeninden ayrılarak geçici bir ölümü gerçekleştiriyorsa; beynin mutlak gücüne, düşünce ve fikri bağımsızlığına ve iradenin özgür olabileceğine inanılabilinir mi?
İnsanlar, fiziksel ve kimyasal özelliği aynı olan meniden oluştuğuna göre; nasıl oluyor da farklı vücut, ruh, akıl, zekâ, düşünce, irade, duygu, tepki, algılama ve kavrayabilme yeteneklerine sahip olabiliyor? Ruhsuz bir vücut veya beyin hiçbir anlam ifade etmediği halde; neden ruhun genetik yapısı ve DNA’sı incelenemiyor, programsal bilgileri çözülemiyor, dolayısıyla geleceği ve ne yapacağı hakkında hiçbir veri saptanamıyor, yönlendirilebilir bir müdahalede bulunulamayıp, sekülerist bir psikoloji kuramıyla insanlar manipüle ediliyor?
Ruhların bilgi ve zekâları ile eylemleri arasındaki farklılığı doğuran etken nedir? Neden bir kısmı çok bilgiliyken sapkın, fakir veya hakir; bir kısmı ümmiyken peygamber, kral, zengin, kahraman veya yeryüzüne hükmedebilecek bir iktidara kavuşabiliyor? Neden okulsuz biri dahi, akademisyeni ise sünepe olabiliyor?
Rasyonalist anlayışların ve pozitif bilimin hüküm sürdüğü semavi olmayan düzenlerle, Yaratıcı’nın koyduğu ve uyulmasını şart koştuğu semavi düzen arasında ortaya çıkan sonuç: “Vahiysel mi, yoksa seküler düzen mi; özgür veya cüz’i irade mi, yoksa mutlak irade mi; Yaratıcı mı, yoksa yaratık mı?” sorusuna cevap arama zorunluluğu doğurmuyor mu?
Tanrı fikri, sonsuz, mutlak ve kusursuz fikirlerin temelidir. Ruh fikrinin maddî evren veya dünya fikri olduğu iddiası ise anlaşılmaz bir çelişkidir. Çünkü ruh, Yaratıcı’nın özünden kaynaklanan, ilişkiyi sağlayan, maddeye hayatiyet, bilgi ve eylem kazandıran “olmazsa olmaz” ilahsal bir enerjidir. Rasyonalistlerin tanrı olarak kabul ettiği akıl, (soyut olmasından dolayı Tanrı’yı çağrıştırdığı gerekçesiyle sonradan beyin olarak bilimsel literatürde yerini almış) vahiy yoluyla edinilen ve tanrısal inanç konusu olan bilgiye zıt düşen tabii bilgiyi belirtmek için kullanmak zorunluluğuna mecbur kalınmıştır.
Akıl kelimesinin alabileceği bütün anlamları kapsayan mesele, ilkeler meselesidir. Bir kimse, zekâ ve iradesiyle istenilen verimi veremiyor, dilediği grafiği tutturamıyor, değişim, dönüşüm ve aykırılıkları engelleyemiyorsa; temel ilkelere mutabakat sağlayamadığından mıdır? Düşünebilme, algılayabilme ve kavrayabilme yeteneğini geliştirmiş ve arzu ettiği hedefe kilitlenmiş kimsenin başarılı olamaması, aklın muhakeme ve iradesel gücüne ve tabii varlığına aykırılık teşkil etmez mi?
Dinsel veya bilimsel düşünürlerin bile kendi alanlarında zıt tezler üretmesi, mutabakat sağlayamaması, farklı düşünce ve metotlara meyletmeleri; temelde savundukları ilkeleri ve teorileri sarsmakta, akıl ve iradenin vazgeçilmez prensiplerini hükümsüz bırakmaktadır. Oysa bilginin ruhsal yapısı, akışın ruhun aracılığında sezgi ve açım yoluyla gerçekleştiğini kanıtlamaktadır. Bu sebeple dağarcığa yüklenen bilgiler istence göre değil, ruhun programsal niteliğine göre varlık kazandığı, bizzat yaşanılan hayattan da anlaşılmaktadır.
Akılcı kanun ve prensiplerle güçlendiği iddia edilen irade; bağımsız ve egemen olması gerekirken, birçok hata yaparak acziyet gösterebiliyorsa; bilimsel teorilerle saptanan verilerde bir çarpıklığı ortaya çıkmaktadır. Düşünce ve iradenin özgürlük bağlamında dilediği aktiviteyi sağlayıp olayları kontrol altına alarak kayıpları önlemesi, engelleri aşması ve başarıyı sürdürmesi kaçınılmaz olmalıdır. Tüm müspet birikim ve yargılara karşın plânlananın gerçekleşememesi, özgürlük odaklı savları sabote etmektedir.
Düşünce ve plânda olmayıp aniden beliren menfi veya müspet bir fikir veya olayın vuku bulmasıyla şaşırtıcı ve anormal değişikliklerin baş göstermesi, nasıl bir iradenin veya fiziksel bir etkileşimin sonucudur? Bunları doğuran güdünün insan üzerindeki yaptırımı sürekli mi, yoksa geçici midir? Hâlbuki düşünce ve eylemi denetleme zorunluluğu olan beyin, her türlü dış müdahaleye karşı kalkan misali kendini koruması gerekirken, arzu etmediği bir şeyi yapabilmekte, acı ve dehşeti önleyememekte, duygulara mağlup olabilmekte, kendi içinde çatışabilmekte, kurguladığı plân ve programları sekteye uğratabilmekte, hiç beklemediği olaylar karşısında sarsılarak yenilgiye düşebilmekte, dolayısıyla korku ve endişe içinde geleceğinden şüphe duyarak, çok güçlüyken kaçıp kurtulmaya ya da bir zindana atılmaktan yakasını sıyıramamaktadır.
Bilimsel değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve irade etkisiz kalıyorsa, laik aklın ve mantığın kabul etmek istemediği fevkalâde önemli temel bir tehdit ve tehlikenin varlığı gözlenmektedir.
Herhangi bir kimse, inandığı bir değeri ikmal edemiyorsa, o değere gerçek anlamda iman edemediğinden başkalarını da ikna edebilmesi mümkün değildir. İnanç ile iman, tıpkı düşünce ile davranış gibi birbirlerinden farklı kuvvetlerdir. Bir şeyi düşünebilir veya inanabilir ama çoğu kez eyleme dönüştüremezsiniz. Bu sebeple imansız bir bilginin ve inancın nasıl hiçbir değeri ve önemi yok ise, eyleme dönüştürülemeyen bir fikre de kıymet biçilmemelidir. Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beynin ya da bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesinin iradesel değil kadersel olduğu her ne kadar aşikârsa da, neden inatla reddedilebilmektedir?
“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye.23
Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler, düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür. Gerek bilimsel gerek vahiysel temel ilkeler baz alındığında, yargılama sürecindeki muhakeme gücünün işleyişi anlaşılabilecek ve ütopik teorilerin döküntüsel cürufuna ilgi duyulmayacaktır.
Ruh, mutlak iradenin vesayeti altında varlık gösterdiğinden; zihinsel, duygusal, iradesel ve fiziksel bir etkileşmenin veya özgürlüğün var olabilmesi asla söz konusu değildir. Çünkü organik beynin fiziksel yapısından dolayı, idaresel mutlak bir gücü ve yetkisi olamamaktadır.
Dilenilen bir eylemi gerçekleştiremiyor, gereken direnci gösteremiyor, mantığınla muhakeme ve yargılama gücünü kullanamayıp menfi veya müspet ani değişikliklere muhatap kalarak ya sevinip ya da kahredebiliyorsan; fevkalâde önemli bir müdahaleyi gizleyebilmen mümkün değildir. Zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişmeler, ruhun direktifiyle kabiliyet kazandığından; bireyi veya evreni özgür iradenin değil mutlak iradenin yönetip yönlendirdiği ortaya çıkmaktadır.
Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziksel özellik taşısa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu muhakkaktır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemez. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamı kolaylaştıran bilimin üremesine etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.
Bu etkileşme sürecinde farklı değişimlere uğrayan dünya; çeşitli ırklara, medeniyetlere, dinlere, kültürlere, sanatlara, bilime ve teknolojilere ev sahipliği yaparak, gelişimine devam etmektedir. Dünya, akıl almaz zenginlik ve yokluk, fayda ve zararlarla insanları motive etmekte; hırs, azim, korku, sevgi, nefret, isyan, barış, savaş ve sabrı dengelemektedir.
Beyin ile fizik, ruh ile akıl ve duygu gibi somut ve soyut varlıklar arasında çelişkiye düşen insanoğlu, maddenin gücüyle üstün ve egemen olabileceğini düşünerek, ilahsal ruhtan ve ruhun kadersel yapısından özellikle kaçınmakta, benliğinden dolayı mutlak gücünü kabullenmek istememektedir. Ruhu kökten reddetmek istiyor ama çözmeyi başaramadığı etkin gizeminden dolayı ruhu kabul etmek zorunda kalıyor, ancak seküler psikoloji safsatasıyla tanrısallığından kopararak, gerçeği gölgelemeye çalışıyor.
İnsanlar, yaşamları boyunca işledikleri yanlış ve günahlardan dolayı kendilerini ayıplamış, pişman olmuş, özür dilemiş ve tövbe etmişler, yinede hata, kusur ve kabahatlerinden asla vazgeçememişlerdir. Mantığın hâkim olabilmesini sağlayacak bilimsel prensiplerle seviyelerini yükseltmek istemişseler de başarılı olamamış, hangi yola başvurmuşlar ise mutlak iradenin esaretinden kurtulamamışlardır. Bilgi işlem ve idare merkezi olduğu iddia edilen beyin ile davranışı denetleyen özgür iradenin duyguları bastıramaması, yönlendirememesi ve etki altına alamaması; şüphesiz özgürsel ve egemensel hesapları altüst etmektedir. İnsanın özeleştiri ve sorgulama yapmaksızın zekâ kapasitesinin ve iradesinin her şeyi aşabileceği ve çözebileceği varsayımı, karmaşıklığın ve içsel çatışmanın temel sebebidir. Öncelikle insanı sevk ve idare eden ruh gerçeği kabul edilmeli, varlık nedeni araştırılmalı ve onun etkisiyle gelişen olaylar irdelenerek bir yargıya gidilmelidir. Ancak Yaratıcı dilemedikçe, gerçekle bütünleşebilmeleri de söz konusu değildir.
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” Bakara. 7
Zihinsel, mantıksal, duygusal ve fiziksel oluşumları sanki birbirinden farklı kuvvetlermiş gibi ayrı mütalâa etmek, ruhun önem ve mahiyetinin anlaşılmamasına neden olmaktadır. Çünkü beyindeki hücrelere işlev kazandırarak hayatiyet veren, kalpteki duyguları üreten ve evrendeki fiziği güden kadersel ruhtur. İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp, acı ve tüm olumsuzlukların temel nedenidir. Eğer kul irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve menfilikleri gideremiyorsa; özgür olabilmesi nasıl düşünülür? İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında kadersel gerçek anlaşılabilecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu kavranabilecektir.
İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.
İnsanoğlu kalıcı bir hedefe ulaşamıyor ve düşüncesinde olgunlaştırdığı plânları hayata geçiremiyorsa, ruhsal bir müdahalenin yaptırımı açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre nasıl bir çözüm üretebilmeli ki, söz konusu müdahale kırılarak arzu edilen düzene, özgür veya cüz’i bir iradeye kavuşulabilsin? Başarı veya başarısızlığa neden olan sebepler süreçte aynı olup, sonuçta farklıdır. Tarafların bilgi, azim ve yeteneğini en iyi şekilde sergileyip finalde zafer veya hüsrana uğranması, şüphesiz iradesel bir sorundur. Her olayda olduğu gibi!
Çoğu zaman kaybeden tarafın kazanandan çok daha zeki, kabiliyetli ve bilgili olduğu görülebilmektedir. Ayrıca milyonlarca insan arasından sadece bir kısmın geçici olarak dilediğine kavuşabilmesi, insanın özgür ve egemen olabildiği yanılgısına sebep olmaktadır. Başarılı kimselerin sonradan başarısızlığa ve hezimete uğramaları, geçmişteki başarıların kendilerine ait olmadığına açık bir kanıttır. Şan, şöhret, ödül, iktidar ve muhteşem güzelliklerin, ya debdebe sırasında ya da derin bir sessizliğin ardından aniden inişe geçerek sıkıntıya ve dehşete dönüşmesi, geçici başarılarını genelleştirerek bilimselleştiren insanların nasıl yanıldıklarını ortaya çıkarmaktadır. Hiç kimse ne sanıldığı kadar güçlüdür, ne de sanıldığı kadar zayıftır.
Olayların bir kısmını şans, rastgele veya tesadüf, bir kısmını bilgi, eğitim ve yetenek, bir kısmını da içgüdüsel, kalıtım, genetik veya çevresel etkileşmeyle elde edilen bir sonuç olarak değerlendirmek, akılsal bir cinayet ve bilimsel bir felâkettir. Aklın yargılayamadığı, ancak yaşamları kökten değiştiren şans, tesadüf, rastgele veya içgüdü gibi oluşumları somut olarak açıklayamayan pozitivist bilim, olasılıklara ve belirsizliğe bağlı yüzeysel yaklaşımlarla mutlak iradeyi örtbas etmeye ve üstün gelebilme arayışını çeşitli düşünsel ve teorisel hilelerle sürdürmeye çalışmaktadır. Hiçbir şey kendiliğinden, nedensiz ve plânsız gelişmemekte, muhakkak bir amaca, etkileşmeye ve değişime aracı olmaktadır. “Kâinatta tesadüfe, tesadüf edilmez.” Sokrat.
Başarı ve iktidar kimin iradesiyle gerçekleşmektedir ki, aklın ilkelerini ve seçim yapabilme özgürlüğünü etkisiz kılan olaylar doğabilmekte ve laik bilimle çelişen aykırılıklar vuku bulabilmektedir? İnsanların neredeyse hemen hepsi başarıyı ve kalkınmayı akıl, eğitim, bilim, para ve iktidarın gücüyle eş değer tutarak yükselebileceklerini düşünmektedirler. Ancak kayıpların önlenememesi, sahip olunanların muhafaza edilememesi ve birçok yanlışın içinde yer alarak darmadağın olunabilmesi sürmekte ve söz konusu kulluğa pratikte bir çözüm getirilememektedir.
Doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etmesi gereken mantığın duygular karşısındaki mağlubiyeti, akılsal ilkelerin çökmesine neden olmaktadır. Ruha bağımlı fonksiyon gösteren akıl ve duyguların birbirleriyle çatıştığı iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Böyle bir yaklaşım, öğretiyle sezginin, vahiyle bilimin, mantıkla hislerin aykırılığını doğurmakta ve rasyonalist anlayışın tanrısız ve ruhsuz yapısını meşrulaştırmaktadır. Aklı, mutlak irade karşısında üstün gören bu anlayış, gerçek dünyada varlık gösterememekte, yaşamla örtüşmemekte, sadece organik beyinlere ve mantıksal kuramlara sanal dolgu malzemesi olmaktadır.
Hemen herkes yaşamı boyunca; “Neden fark edemedim, aklımı kullanamadım, başaramadım, uyanık olamadım, fırsat verdim, kandırıldım, güvendim, ihanete uğradım ve aldatıldım” gibi birçok sorulara yanıt arar ve uzmanlığına güvendiği kimselerden yardım görebileceğini düşünür. Ya neden-sonuç ilişkilerini çözememenin çaresizliği içinde kıvranır, ya kendileri kadar tecrübesi dahi olmayan realiteden uzak teori ve hurafelerle toplumu aldatan politikacı, din veya bilim adamlarına başvurur, ya da intiharlarla sıkıntılarından kurtulmaya çalışır.
Düşünce ve duygularda oluşan değişim ve sapmalar, tartışmasız ruhun programıyla orantılıdır. Bu yüzden hiçbir insan hakkında menfi ya da müspet bir yargıya varılamaz ve beş dakika sonrası kestirilemez. Her ne kadar biçare psikologlara, eğitimcilere, iktidarlara,politikacılara, patronlara ve ilâhiyatçılara güvenilse de!
Gelecekle ilgili her şeyin, maddi veya manevi belirsizliğini koruması; kime inanılıp güvenileceği kuşkusuna neden olmaktadır. Ruhun özgür olmayıp mutlak iradenin etkisinde varlık göstermesi, fiziğe, özgür iradeye ve mantığa olan güvensizliğe yeterli nedendir. Eğer insanoğlu istemediği halde yanlışlık ve kötülük yapabiliyor; hastalığa ve ölüme, acı ve yoksulluğa mahkûm olabiliyorsa; mantık, irade ve kişisel gelişim ile ilgili sekülerist kuram ve tanımlamalara itibar edilmemelidir.
İnsanda gözlenen aralıksız değişiklikler, iradesel tutarsızlığı ve istikrarsızlığa en somut delildir. Geçmişte dindar bir kimsenin ateist, ateistin ise Allah için canını verebilecek bir mümin, güvenilir bir yöneticinin hırsız, yargıcın erdemsiz, devlet adamının alçak, hainin vatanperver, namuslu bir kadının fahişe, hümanistin acımasız bir katil, okula dahi gitmemiş birinin mucit, en üst düzeyde eğitim görmüş bir akademisyenin sefil, yoksulun zengin, güçlünün aciz, düşmanın dost, dostun düşman olabildiği öylesine bir dünyada yaşıyoruz ki, hâlâ sürecin iradesiz figüranlarına inanabiliyor ya da peşlerine takılarak güvenebiliyoruz…
Bütün bu değişim ve başkalaşımı sağlayan ruhsuz bir beyin ve özgür bir irade olamayacağına göre; insanın yaptırım gücünden veya egemenliğinden bahsedebilmemiz akılcı değildir. İyinin kötü, kötünün iyi olduğu gerçek yaşam, tıpkı yılan zehrinin öldürücü etkisi olduğu kadar panzehir özelliğinin de bulunması gibidir. Gözle görülmeyen bir virüsün organizmada toksin saçarak sayısız ölümlere yol açması misali şeytanda misyonu gereği benliklere nüfuz ederek, sayısız kötülüklere ve hıyanetlere aracı olmaktadır. Hastalık bulaştıran virüsü ve kötülük aşılayan şeytanı var eden ve yönlendiren yaratıksal insan mı, yoksa İlâhsal Yaratıcı mı?
İnsanoğlunun bilim adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesidir. Beyni ve ürettiği iddia edilen aklı yaratıcı bir güçmüş gibi algılayarak, ruhtan soyutlayabileceğini sanan pozitif bilim, duyguların da kendine özgü bir önsezi olduğu değerlendirmesiyle inanılmaz bir paradoks yaşamaktadır. Onun için duygusal davranışlar aşağılanarak mantık yüceltilmeye çalışılmakta, böylece hatasız ve yasalara boyun eğebileceği savıyla “robomantık” bir toplumun oluşturulabileceği düşünülmektedir. İnsanların birbirleriyle olan etkileşmesini sağlayan duygular; bilgi, eylem, inanç ve icatları olgunlaştırmakta ve fiziksel hayatı yönlendirmektedir. İnsanların birbirine veya başka bir şeye karşı gösterdiği aşırı ilgi veya talep, duygusal tepkinin mutlak bir neticesidir.
Duygusal dürtünün olmadığı bir yaşamda; ne bir inanç, ne bir düşünce, ne bir sevgi veya nefret, ne gaddarlık veya merhamet, ne bir aile veya millet, ne ilerleme veya buluş, ne de fiziksel bir etkileşme var olamaz. Duygudan arınmış akılcı ve mantıkçı bir insan var olamayacağı gibi, böyle bir ayrıcalığın fıtrata, ruhun var olma nedenine, özüne ve temel yapısına da aykırılık teşkil edeceği muhakkaktır. Dolayısıyla soyut olan ve doğrudan ruhun fiziki yansımasına neden olan aklı ve duyguları ne birbirlerinden ayırabilir ne de iradesel ya da farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirebilirsiniz…
Kişi, geçmişi ve gününü irdelediğinde; bilgi, inanç ve davranışlarıyla nasıl bir karmaşa ve ikilem içinde paradoksal bir yaşam sürdüğü açıkça görebilecektir. Başarı, şöhret ve mevki, benlik adına kazanılan beğeniler olduğundan özgürlüğü acze uğratan doğrular; akılsal, doğasal ve teknolojik bahanelerle kamufle edilmekte, dolayısıyla aldatma ve kozmetikten ibaret teorisel yalanlar sınırsızca abartılmaktadır. Hiçbir tabii kural ve denklem, yanlışla doğrunun sağlanabileceğine yeterlilik vermez. Ya savunulan doğru yanlıştır ya da yanlış diye nitelendirilen doğrudur. Bunun mukayesesi ütopyadan oluşan bilimsel kuramlar ve dayanaksız söylemlerle değil, ancak yaşamdaki tecrübelerle kıyaslanmalıdır. Çünkü yaşanılan dünya, her türlü deneyin ve mukayesenin yapılabildiği evrensel tek laboratuardır.
Bunun için diplomaya ya da akademik bir unvana gerek yoktur. İnsanoğlunun yeryüzüne dağılması ve şeytana misyon yüklenmesiyle ruhları saran benlik, her devirde daha da şiddetlenerek ve tahrip ederek artmıştır. Onun için Yaratıcı, iyiliğin egemen olabileceği tek tip düzeni hakim kılmamaktadır. Toplumların değişim süreci, değişik zaman dilimlerinde çeşitli fikir ve anlayışların doğmasıyla oluşmuş, yozlaşma ve sapmalar o boyutta çoğalarak, iyiler kötü, kötülerde iyi kabul edilmiş, dolayısıyla peygamber de şeytan da kadersel düzendeki yerini muhafaza etmiştir. İnanılmaz yalanlar, riyakârlık ve aldatıcılık; doğruyu, ahlakı, hak ve adaleti silmiş, yerini zalimlik, cehalet, melez ve sapkın inanışlar almıştır. Yaratıcılığa ve egemenliğe aday insanoğlu, bu dileğinin bedelini çok ağır bir biçimde ödemekte ve arzu ettiği iktidarın altında can çekişerek ezilmektedir. Büyük sorumluluk büyük güç gerektirir.
“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” Ahzab. 72
Geçmişten günümüze kadar var olan binlerce farklı medeniyetin oluşturduğu dinler, kültürler, anlayış ve görüşler, hangi temele göre tespit edilmiş ki değişik kural ve kanunlarla düzen sağlanmaya çalışılmış ve aralarında büyük farklılıklar doğabilmiştir. İlk yaratılan insan Hz. Adem’in soyundan gelen insanoğlu, nasıl olmuşta değişik renk, ırk, düşünce, bilgi, teknoloji, ilim, inanç, karakter, yazı ve lisanlara kavuşabilmiştir?
Neden aynı ırk, kültür, lisan, bilgi, anlayış, inanç ve gelenekler devam etmemiş, çok değişik millet ve medeniyetler olarak ayrılmış, her topluluğun kendine özgü ırkları, dinleri, dilleri, teknolojileri, adetleri, düzenleri, fikirleri ve vatanları oluşmuş ve egemen olabilme adına hem kendi aralarında hem de başkalarına karşı kıyasıya savaşabilmişlerdir?
Toplumları inanılmaz farklılıklara, güçlere, dinlere ve tanrılara götüren kuvvetin “akıl, irade ve mantık” olabilmesi mümkün müdür? Akıl, gördüğünü, duyduğunu ve dokunduğunu kavrayan bir kuvvet olması gerekirken; nasıl oluyor da hakkında bilgisi, emsali ve evveli olmayan buluşları gerçekleştirebiliyor, inanılmaz bir değişikliğe ve yapılaşmaya giderek geçmişini, eğiticilerini, çevresini ve öğretilerini reddedip, farklı bilgiler, düşünceler ve inançlarla bütünleşebiliyor? Eğer insanoğlu, eğitsel ve çevresel etkileşmenin dışına çıkabiliyor ve aykırılık gösterebiliyorsa; anlaksal bir yanlışlık var demek değil midir?
Aklın öğrendikleriyle idrak etme ve uygulama mecburiyeti olduğu ilkesine bağlı kalındığında; aniden oluşan içbaşkalaşımın ruhsal gücün etkisiyle gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Fiziksel ve duygusal olguları oluşturan, aklı ve bilimi etkileyerek farklı hedeflere yönlendiren nedir? İnsan savunduğu değerler için yıllarca mücadele ediyor, çile çekiyor, hatta canını ortaya koyduktan sonra dönüşüme uğrayarak, düşmanı olduğu görüşün taraftarı ve sempatizanı olabiliyorsa; bunun nedenini somutsal bir mantık kuramıyla açıklayabilmek mümkün müdür? Edinilen eğitimin ve yaşanılan gerçeğin dışında apayrı bir bilgiye ve hayat biçimine kavuşularak değişim ve keşiflerin gerçekleşmesi; hangi temel kritere göre değerlendirilebilir? Eğer dünkü yanlış veya doğru, bugünün doğru veya yanlışı ise, yarının neyi olacak?!?
İnsanların kimi hayatı boyunca doğrudan, kimi yanlıştan şaşmıyor, kimi her ikisinin arasında gidip geliyor, kimi bitkisel hayattaymış gibi hiçbir tepki vermiyor, kimi okullu bir cahil olarak verimsiz, kimi de okulsuz bir deha olarak umulmadık başarılara imza atıp tarihe geçiyor. Rasyonalist bir aklın ve pozitif bilimin kavrayamadığı ve izah edemediği bu değişimler; programlanmış ruhun mutlak iradenin yönlendirmesiyle nasıl etkinlik kazandığına açık bir kanıttır. İnsanların kendi düşünce ekseninde muhakeme ettiği sandığı doğru veya yanlışlar, helâl veya haramlar benliğin arzularına mı, yoksa ilâhsal hükümlere göre mi tespit edilmesi gereği hep tartışılmış ama ön yargıyla Yaratıcı reddedilmesinden çöpsel teorilerin sözde aydınlatıcı tutsaklığından kurtulamamıştır.
Ulusların ırk, inanç, düzen ve rejim sorunları; büyük savaşları, yıkımları ve felâketleri getirmiştir. Bir kısmı aklın gücünün yaratıcıdan daha üstün ve aydınlatıcı olduğu kanısıyla benliği doğrultusunda yasalar yapmış, bir kısmı, Yaratıcı’nın kurallarına bağlı bir düzen kurmuş, bir kısmı hem Yaratıcı’yı hem de benliğini harmanlayarak bir sentez oluşturmuş, diğer bir kısmı da beceriksizliklerinden başkalarının fikir ve yasalarını kopyalayarak, medeniyet ve düzen diye kendine uyarlamıştır. Ne gariptir ki büyük çoğunluğu “Tek Tanrı” inancı taşıyan dünya toplumları, Yaratıcısının kurallarını ilkel, gerici, çağdışı ve uygulanabilirliği mümkün olmayan hükümler olarak değerlendirip, ölesiye karşı çıkmış ama O’na inanmaya da devam edebilmişlerdir. Bu, nasıl bir mantıktır?!
Benliği kullaştırdığından güya “yaratıcı ve egemen insan” hezeyanını küçük düşüren vahiy, dogmatik bir yaklaşımla aşağılanmaya çalışılıyorsa da, hâlâ O’nun yazgısına göre canlıların üremesi, hastalanması, ölmesi, biçim almaları, beslenmeleri, rızıkları, duyguları, bilgileri, buluşları, kabiliyetleri, kayıp ve kazançları, mevkileri, güçleri, musibetleri ve ecelleri devam etmekte, O’nun çizdiği kader asla değiştirilememektedir. Unutulmamalıdır ki bütün büyük yanlışların altında gurur yatar…
Dünyada meydan gelen olaylar, dönüşümler ve uygulamaların aklın kendiliğinden oluşturabileceği gelişmeler ve yargılar olamayacağı, bilim adamları ve düşünürler tarafından bile kabul edilmektedir. Köklü hiçbir çözüm üretemedikleri halde inkâr da inat eden mühürlü seküleristler hariç! Aklın, eşitlik ve nedenlilik ilkelerine tamamen zıt olan inkişaflar, beynin bağımsız işlevsizliğinden ve yetkisizliğindendir.
Sadece 1 dakikalık bir sarsıntıyla binbir zorlukla imar edilen ülkelerin yerle bir olması, bir anda yüz binlerce kişinin ölümü, milyonlarcasının çaresiz kalıp barınak ve kıtlık çekmesi, yine de o evrimcilere bir ibret olamamakta, unuttukları geçmiş felaketleri yeniden hatırlatan Haiti örneğini ne aklen ne de kalben muhakeme edebilmektedirler. Bir saniye sonra aynı veya daha dehşetlisini yaşamaları kuvvetle muhtemelken; kiminle boy ölçüşüyorlar?
“Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helak edecek veya en çetin bir şekilde azaplandıracağız. Bu, Kitap’ta (levh-i mahfuz’da) yazılıdır.” İsra. 58
Laik düşüncelerin dine baskı uygulayarak vahyi yalan veya çağdışı kabul etmesi, bilginin temelsel varlığına ve oluş biçimine aykırıdır. Hâlbuki var olan her şey, belirlenmiş düzen içinde vahyin etkisi altında hayatiyet kazanmaktadır. Yaratıcı’nın özünden çıkan ruh, her türlü şüpheyi ve iddiayı giderebilecek en önemli delildir. Acaba insanoğlu, öncesinde hiç görmediği, duymadığı ve bilmediği bilgileri, lisanları, canlıları, demiri, bitkiyi, suyu, cevheri, elementleri, madenleri, denklemleri, rakamları, proteinleri ve formülleri nasıl öğrenebilmiş, fayda ve zararlarını nasıl tasnif edebilmiş, bilim ve teknolojiyi gerçekleştirebilmiştir?
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak. 4-5
Doğuştan ölümle nişanlı olanların oyuncaklarla övünüp şımarmaları, aslında nasıl birer hiç olduklarına kanıttır.
“Küçük insanların büyük gururları olur.” Voltaire
“Bizim ayetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Secde.15