Kadersel lanet kalkabilir mi?

Posted 03 Jan 2010 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Adaleti, merhameti ve ahlaki değerleri yeryüzüne dağıtmış Müslüman milletimizin önce yüce dinlerine, sonra devletlerine ve birlikteliklerine ihanet ederek, asla kabul edilemez bir seküler inançla bütünleşebilme bedhahlığını egemen kılabilmek masadıyla savaştığımız yabancı düşmanlardan daha acımasız bir zorbalığa ve kıyıma girişip, kurdukları laik ve ataist cumhuriyetin cehennemsi günahları, tövbesiz söylem ve yapılanmalarla arındırılamaz, umut edilen içsel barışa, huzura ve güvene kavuşulamaz.

Modernizmin para, cinsellik ve kozmetiği temel alan felsefesi, insanoğlunu öyle etkilemiş ki, canından üstün ve uğruna savaştığı değer yargılarına hasım kesilmesine, amacı süs, eğlence ve şehvet olan yaratıklara dönüşmesine sebep olmuştur.

Gerçekte değişen bir şey var mıdır? Sadece makyaj, estetik, dekor, süs,  moda, düşünce ve teorilerdir. Dolayısıyla şeytanı temsil eden benliğin onurlanmasına, gururunun okşanmasına, kendini üstün görmesine sebep olan ve başlı başına görsellikten ibaret gösteriş ve debdebedir. Bundan dolayıdır ki insanoğlu için görünüş her şey demek olup; siyasal, sosyal, bilimsel ve ekonomik politikalar, tahrik edici ve baştan çıkarıcı şovdan öte köklü hiçbir değişimi başaramamış olmanın acizliği, işte bu aldatıcılığın temel ürünleri olarak “çağdaş ve özgürlük” etiketiyle ahmak insanoğluna sunulmaktadır.

İlk yaratılıştan itibaren insanlar; geçimlerini, ulaşımlarını, barınaklarını, giyimlerini ve ticaretlerini zamana göre en iyi koşularda gerçekleştirmiştir. İlim, bilgi, iktidar, kültür ve sanata büyük önem verilerek, sözde modern insanın paha biçemediği mükemmel eserlerin yapılması, icatların oluşması, zaferlerin kazanılması, harf ve yazı karakterlerinin, konuşma yeteneklerinin bulunması, farklı fikir ve felsefelerin türemesi, savaş, araç ve gereçlerinin üretilmesi, gemiler ve diğer araçlar inşa edilerek filoların kurulması ve en zor şartlarda hayatta kalınabilmesi, ciddî anlamda düşünülmesi gereken bir tarihtir. Aslında insanoğlunun fıtratı ve ihtiyaçları, ruhsal dürtüleri, yaşam güdüleri, duyguları, heyecanları, sıkıntıları, ölümleri, hastalıkları, iyilik ve kötülükleri, yani kadersel yazgısı hiçbir değişikliğe uğratılamamış, dualiteye son verilememiş, daha rahat ve modern bir hayat adına, her devrin aldatıcı makyajımsı değişikliklerin etkisinde kalınarak, güya kadersel yazgının aşıldığı ve artık kaderleri yazanın birey veya toplumların özgür iradeleri olduğu kuramlarla desteklenmiştir.

Görüntü, övgü, makam ve şatafat; benliksel kompleksi her ne kadar yüceltip keyif veriyorsa da ani bir afet, felâket, kayıp, savaş, hastalık, belâ ve kıtlık durumunda hissedilen duygular ve yükselen feryatlar; taş devrini andıran karanlığı canlandırmaktadır. Bu kadar devrimsel inkılâp ve sözde yaratıcı bilimsel gelişmelere rağmen, binlerce yıl önce yaratılan insan o gün nasılsa, günümüz insanının evresi, temel ihtiyacı, hırsı, amacı, kaderi ve dünyadaki işlevi de aynıdır ve hiç değiştirilememiştir. O gün nasıl insanoğlu ölmek için yaşıyor ise, bugünde ölmek için yaşamaktadır!

Uygarlığın doğuşu olarak nitelendirilen Helenistik dönem, fiziksel görüntü ve aldatmaların ilk kışkırtıcı merkezidir. İnsanın temel oluşumunda, ruhunda, hastalığında, rızkında, ölümünde, kaderinde ve yaşam sürecinde ilerleme kaydedemeyen ve diledikleri mutlak düzeni kuramayan krallar, debdebeye önem vererek, insanların gözlerini boyamak, etkilemek ve güçlerini pekiştirebilmek için, öncelikle mimarlık alanında yenilikler yaptılar. Bu şekilde büyük binalar yapılmaya başlandı ve şehirciliğe önem verilerek, ululuk yarışına kalkışıldı ve böylece benlikler tatmin edilerek, sanalı gerçekmiş gibi kabul ettirdiler. İktidar ve egemenlik duygusu uyandırabilmek amacıyla ihtişama, dolayısıyla süslemeye aşırı önem verildi. Gösteriş, lüks ve konfor merakıyla yapılar değiştirildi; mozaikler, mermer sütunlar, süslü mobilyalar ve biblo benzeri eşyalar kullanılmaya başlandı. Ancak her şey, tıpkı bakımlı, seksi ve şehvetsel vücutların leşe dönüşmesi misali çeşitli felaketlerle yerle bir oldu ve tanrısal gösterişler, göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürdü.

“Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.”  Kehf 45

Krallar, tanrısal güçte olduklarını kanıtlayabilmek adına şatafata, azamete ve gösterişe olağanüstü önem verip, insanları etkilemeye çalıştılar ama halkının tamamını kendi yaşam seviyelerine yükseltemediler. Bu gösterişin adı ve gücü, o gün nasıl bir uygarlık idiyse, bugün de aynıdır. Değişen sadece aksesuar, süs, boya ve makyajın cinsi, markası, görüntüsü ve çeşididir. İşte çağdaş olarak övünülen ve insanların etkilenmesine çalışılan olgu, gerçekte hiçbir kalıcılığı olmayan yanılsamalardır. Moda denilen şeyin ne kadar çirkin olduğu, nasıl altı ayda bir değiştirilmesiyle ortada ise, maddi olan beden veya pozitivizme dayalı tüm seküler düşünceler, yasalar ve iktidarlar da aynı çirkinliktedir ve sürekli motivasyona ihtiyaç duyarlar… 

Neden toplumlar birbirlerinin lisanlarını, kültürlerini, karakterlerini ve geleneklerini devam ettirememiş de, akıl almaz değişimler ve dönüşümler birbirini takip edebilmiştir? İlkyazının Sümerler tarafından bulunduğu iddia edilse de, M.Ö.3350 yılında, yani Sümerlerden 150 yıl önce Mısırlılar tarafından bulunduğu varsayımını doğru kabul edersek, bu bilgi ve yeteneğin mantıksal, zekâsal, iradesel, eğitsel, içgüdüsel, kalıtımsal veya çevresel etkileşmeyle izahı mümkün olabilir mi? Daha sonra çeşitli medeniyetlerin oluşturduğu farklı düşünceler, lisanlar, renkler, yazılar, sanatlar, eserler, buluşlar; beynin ve aklın hangi pozitif bilimin kıstaslarına göre çoğalabilmiştir? Bu inanılması imkânsız buluşları ve denklemleri zihni boş bir insan aklının ve iradesinin yapabilmesi, Aristo mantığına ya da liberalizmin kurucusu mason ve Gül-Haç olan filozof John Locke’nın görüşüne göre; ihtimal dâhili midir?

Herhangi bir beyin hücresinin önceden işitmediği, görmediği, bilmediği ve tanımlayamadığı boş bir levhanın bir bilgiyi üretebilmesi, yeteneği geliştirebilmesi, bilinmeyen ve örneği olmayan yeniliği keşfedebilmesi, formülleştirebilmesi ve işlevlik kazandırabilmesi, iddia edilen pozitivist bilimsel bir akıl ve mantığın tanımına tamamen aykırı değil midir?

Dünya, kötülüğün her türlüsüne sahip inanılmaz entrika ve suçların işlendiği olaylarla doludur. Ne eğitim, ne caydırıcı yasalar, ne de yaşanan tecrübeler bu gerçeği değiştirememektedir. Benliksel anlayışlara ve şeytan postuna bürünmüş bilimsel, dinsel ve siyasal kimselere öylesine güvenilmekte, inanılmakta ve teslim olunabilmektedir ki, bir sabah uyanıldığında damarların uyuştuğu, vücudun titrediği ve kalbin yerinden çıkarcasına fokurdadığı hissederek, anlatılanın aksine gerçek dünyanın ne kadar çirkin, hain, acımasız ve aldatıcı olduğu anlaşılır ve muhakeme yetisi olanlarca sorgulanmaya başlanır. Pembe hayaller ve teorilerle süslenen sanal âlem ile her türlü fiziğin bizzat tadıldığı kâinat, tıpkı ölümle yaşam ya da ruh ile beden gibidir.

Sabah güneşinin doğuşuyla müspet gelişmelerle şımararak, başarıyı iradelerinin güdüsüyle elde ettiklerini sanan birey ya da iktidarlar, akşam karanlığın çökmesiyle karşılaştıkları olumsuzlukları iradelerine değil de ya Tanrı’ya, ya doğaya, ya derin güçlere, ya da başkalarına yüklemeye çalışmaları, gerçekte nasıl bir tutarsızlık içinde bocaladıklarını kanıtlamaya yetmektedir.

İnsanoğlunun bir cinsel temas anında kendinden geçerek, ışık hızıyla gök yüzene yükselircesine ulaştığı tatmin anı nasıl birkaç dakikadan ibaret ise, sevinç, mutluluk, kazanç, başarı ve zaferlerde öyledir. O tatmin sonrası bekleyen kahır ve pişman edici musibet ve felaketler nasıl hesap edilemiyorsa, Yaratıcı’yı reddeden laik veya seküler inancın aldatıcı nefsi hileleri de öyle fark edilemiyor.

Herkesin kendi mutluluğu ve zaferi peşinde koştuğu din-dışı egoist düşünceler, ötekilerini elimine etmeyi kaçınılmaz bir hak görmekte, dolayısıyla güçlülerin her türlü baskı, şiddet, yasak ve işgali meşrulaşabilmektedir. Oysa sadece kendi mutluluğunu düşünenlerin insanlık dışı gerekçelere sığınarak hegemonyalık kurma ihtirasları; suçların, adaletsizliğin, terörün, savaşların, çatışmaların ve lanetin yegâne sebebidir.

İşte hem laik hem de Müslüman Türkiye, bu gerçeği en şeffaf hatlarıyla içinde barındırmakta, böylelikle her din ve etnik kesim; huzursuzluk ve güvensizlikle kendi düşünceleri doğrultusunda çarelere başvurarak, ya silahla ya da uzlaşarak haklarının iadesine uğraşmaktadırlar. Ancak Allah’a olan iman ve inancı reddeden laik ve putperest seküler anlayışlar, vicdani bir duygu, hoşgörü ve sorumluluk taşımadığından kendi dayattığı ideolojilerden öte insancıl bir barışa, uzlaşıya, sevgiye, tahammüle ve bütünlüğe hiç yanaşmamaktadırlar.

Altyapısı olmayan bir “açılım” ile ayrılıkları ortadan kaldırmaya ve insani değerleri hâkim kılmaya çalışan sözde demokratik projenin tutarlı bir bağlayıcılığı ve istikrarı bulunmamaktadır. Öncelikle nefreti, düşmanlığı ve bölünmeleri tetikleyen merhametsiz ve totaliter resmi din-dışı ideoloji lağvedilmeli, ulusal putperestliğe son verilmeli, hıncı ve benliği körükleyen buyurgan eğitim kökten değiştirilmeli, Türkiye’nin Atatürk diktatörlüğünden kurtarılıp her ırkın ve inancın söz sahibi ve bir Atatürk(!) olduğu anlayışı oturtulmalı, hiç kimsenin diğerinden üstün ve ayrıcalıklı bulunmayacağı bir hukuk ve adalet düzeni getirilmeli, hiçbir ırk ve inancın dışlanmasına ve aşağılanmasına fırsat verilmeyecek bir anayasa inşa edilerek, barbar Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri ya ıslah edilmeli ya da en ağır cezalara çarptırılarak, kökleri kurutulmalıdır. Aksi takdirde tüm çabalar beyhude ve göz boyamadır.

Atatürk gibi kralların ulu önder ve kurtarıcı hüviyetleri toplumları köleleştirmiş, kendileri saraylarda saltanat sürerken, yüksek bedeller ödeyerek saltanat yatları satın alırken, çizme ve ayakkabıları yurt dışında özel tasarlanıp koleksiyonlarına katılırken, köpekleri dahi saraylarda ayrıcalıklı yaşarken, keyiflerinin en doruğunda hayat sürerlerken; neden barınakları ve bir lokma ekmek dahi bulamayan yoksul halk düşünülmüyordu? Halkı yırtık pırtık elbiseler içinde, delik çarıklarla dolaşırken, açlık ve kıtlık diz boyu sürerken, onlar nasıl saltanat sürebiliyorlardı? Sadece yakınlarını zenginleştiren ve tüyü bitmemiş yetimin haklarını hoyratça savururlarken ve diledikleri gibi devletin malını tasarruf ederlerken, neden o çok sevdikleri halklarından kendilerini ayrıcalıklı tutuyorlardı? Yoksa vatanları uğruna ölenler hayvan, sadece kendileri mi kurtarıcıydı?   

Şu açıkça beyan edilmelidir ki, devleti ve ülkeyi meydana getiren her insan, dağdaki çoban dahi Atatürk gibi kralların sathında değere ve saygıya tabi tutulmalı, bir ülkenin varlığı sadece bir kişiye mal edilerek, canlarını veren, vermeye devam eden ve her türlü fedakârlığı canından üstün tutanlara ihanet edilmemelidir. Hiçbir insan, diğerinin kölesi ve kulu değildir. 

Vahye ve yaradılış gerçeğine karşı çıkarak, hilkatte eş oldukları insanlardan kendilerini ayrıcalıklı gören egoist ve faşist CHP, MHP, laik ve ataist putperestler; Müslümanlar ve Kürtlerden asla hazmedememekte, Osmanlı Devletinde olduğu gibi bir arada kardeşçe yaşamayı içlerine sindiremeyerek, çeşitli fitnesel tahriklerle toplumları birbirine düşman kılan sözlü ve fiziki eylemlere başvurmaktadırlar.

Yahudi-mason ittifakının, her türlü muhalefeti seküler çizgi içinde tutmayı hedefleyen politikaları; gerek Müslüman gerekse Kürt kesimleri o çizgi içinde asimile ederek çarklarında öğütmeye, dolayısıyla hiçbir sorunun anında çözülmeyerek ertelenip birikmesine neden olmuş, zamanla artan nefretsi enerji, günümüzün kamplaşmasına, gözyaşlarına, ağıtlarına ve beddualarına sebebiyet vermiştir.   

Bir çığlığın bir çığ getirebileceğini umursamayan oportünist devşirme lider ve sözde aydınlar; seküler diktatörlüğe karşı insani direnişi gösterememiş, saltanatları ellerinden alınır tedirginliğiyle barbarların karşısında hazır ol durmuşlardır. Söz konusu ihanetsel düzene adapte olan Müslüman ve Kürt temsilcilerle beklenti içindeki taraftar yığınlar; haksızlıklar karşısında inim inim inleyen mağdurların insani hiçbir taleplerini yerine getirmemişler, ikinci sınıf vatandaş olmalarının haklı müdafaasını yapmamışlardır.

Sözde açılım sürecindeki samimiyetsiz, yapay ve güdümlü çözüm girişimleri iğrenç provokasyonların etkisinde sürdürülmeye çalışıldığından, olumlu hiçbir netice alınamamakta ve alınamayacaktır da. Ne inananların dinleri özünde ne de dışlanan ırkların eşitlik haklarının kendilerine verilebilmesi mümkün değildir. Egemen ideolojinin olmazsa olmaz müstebit şartları, çözümsüzlüğün sebebidir.

Bir taraftan yaklaşık 33 binin katili olarak Abdullah Öcalan’ı idamdan af ederek, krallara ve devlet başkanlarına tanınmayan ayrıcalıkla özel bir ada tahsis edeceksiniz, sonra da o terörist başıyla müzakere yapılamaz diyeceksiniz. Söz konusu ihanetsel affı CHP ve MHP ideolojisi yapmadı mı? Bugün subayların rahatsızlığından dem vurarak şikâyet eden Genelkurmay, neden o affa karşı çıkmadı ve türbanlı kız çocuklarına gösterdiği muhtırasal tepkiyi ortaya koymadı? 

İşte onun için diyorum ki asıl katiller, o riyakârlardır. Başlar dağa değil, başkente çevrilmelidir.

Politize olmak suretiyle çeşitli düzen partilerine angaje olmuş ve düzenin kendilerine sağladığı imkanlarla mal, mevki ve mülk edinmiş Kürtlerin zaten bir sorunu bulunmamaktadır. Tıpkı Müslüman kimlikli politikacılar, bürokratlar ve zenginler misali… İslam’ı simgelemesinden dolayı türbanın dahi çözüme kavuşturulmadığı bir Atatürk diktatoryasında, hangi özgürlükten, kişi inanç ve ibadet hürriyetinden bahsedilebilir? Ama hiçbir şey yokmuş gibi baskı ve yasakların yasalarla savunulması ve ideolojik çerçevede susturulmaya çalışılması, bilinmelidir ki kinetik enerjinin artarak patlama seviyesine ulaşma süreci beklentisinden başka bir şey değildir.   

Eğer açılımın gayesi terörü bitirmek ve dağdakini indirerek topluma huzur ve güven sağlamak ise, benliğin hapsedilip Abdullah Öcalan’la masaya oturulmak zorunluluğu göz ardı edilmemelidir. İster hazmedilir, ister edilmez… İdamdan kurtarmayı hazmediyorlar da, uzlaşmayı neden hazmedemiyorlar? Ancak CHP ve MHP, o vahşi ve yıkıcı ihtiraslarıyla arzu ettikleri iktidara gelebilecek bir fırsat yakalasalar, biliniz ki geçmişte olduğu gibi yine Apo’nun sırtından oy toplar ve politik hırslarından bugün aleyhte kükreyip şehitleri sömüren muhalefetlerinin aksine İmralı’nın kapısından ayrılmaksızın Apo’ya yalvararak, cumhurbaşkanlık vaadinde dahi bulunurlar…  

Kravatlı Tapınak Şövalyesi CHP’nin hükümeti devletten kopararak, silahlı koruyucularının egemen tek güç kalabilmesi için öyle hadsizleşti ve sinsi emellerini deşifre etti ki, Emniyet Sandığı binasının Başbakanlığa devredilmesini yanı başındaki Genelkurmay’ın izlenip dinleneceği iddiasında bulunarak, böylece meclisin, hükümetin ve milletin nasıl bir dikta rejiminin baskısı altında olduğunu kanıtlamışlardır. Hükümet, devlet değil mi? Genelkurmay başta olmak üzere Emekli Sandığı ve diğer resmi kurumlar, ajan olmak suçlanan halkın seçtiği hükümete bağlı değil mi?

Ancak katliamcı CHP, her ne kadar siyasi bir parti görünümünde ise de, tapınakçı mason ve putperest olmalarından halkın özgür seçimini ve yönetimini asla sindiremiyor, her koşulda tapınakçı terörist şövalyelere arka çıkarak hükümetle çatıştırıp, ihtilal yapma kışkırtmalarını sürdürüyor, taraftarı yargı üyeleriyle de hukuku ve adaleti kilitleyerek, hükümetin yargıyı vasiyet altına aldığı provokasyonlarıyla bizzat kendi kanunsuzluklarını kamufle etmeye çabalıyorlar.

Oysa Tapınakçı Şövalyelerin hain planlarını deşifre etmeye çalışan yargıya en korkunç müdahaleyi Genelkurmay yapmış, devlete karşı suç işleyen ve tapınakçı olmayanların yaşatılmamasına ve devleti yönetmemesine and içmiş Özel Kuvvetler Komutanlığının içyüzünü ortaya çıkarabilmek için hukukun gereğini yapmaya gayret eden mahkeme ve hâkime taciz, gözdağı ve sonunda da sert bir uyarı göndererek, derhal aramaya son verilmesi istenmiştir. Peki, hukuku doğrayan böylesi bir darbeye, acaba hükümeti eleştirenler neden sessiz kalıyor ve destekliyorlar? Subayların yargılama süreçlerine, sözde Yargıtay başsavcılığı yapmış putperest bir hukukçunun yargıya meydan okumasına, bağımsız olması gereken HSYK’nın putperest üyelerinin yargıya müdahalelerine, sözde hukukçuların sivil ve askeri Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine arka çıkmalarına ne demeli!…   

Ne hükümet ne de onurlu hâkim ve savcılar yılmamalı, millet ve adalet adına kanlı ve hain diktatörlerin sonunu getirerek, yiğitlikleriyle anılmalıdırlar. Eğer bu şerefli yolda şehit olur iseler, NE MUTLU ONLARA…   

Hükümet, gerçekten samimi ve uluyanların ulumalarına kulaklarını tıkayabilecek bir cesarete sahip ise, muhataplarının millet olduğu hakikatiyle barış için elzem olan benlik şeytanını ve yenilgiye uğratacak korkaklık zilletini gömer ve asıl suçluların üzerine gitmeye devam ederek, Osmanlı’daki birlik ve beraberliği yeniden tesis edebilecek altyapının sağlam temellerini atarlar.  

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri TSK’ni sinsice sömüren ve şehit edilen vatan evlatlarının kanlarıyla semizlenen Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri; gerek hükümetler ve gerekse halkımız tarafından öyle şımartılıp başıboş bırakıldılar ki, organize ettikleri terör örgütleri ve hain planlarıyla hem milletimizin hem de TSK’nin başlarına bela oldular, hedeflerini dış düşmanlara değil, içteki dindar ve etnik kökenli halkına yönelterek, kıyasıya zulmettiler. Bu sebeple tıpkı inanç ile iman gibi Genelkurmay ile TSK’nin farklı kuvvetler olduğunu, Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin egemen olduğu Genelkurmay ile Müslüman milletimizin kendisi olan TSK’ni kalın hatlarla birbirinden ayrı tutmanın önemini bir kez daha vurguluyorum.

Unutulmamalıdır ki insan siluetindeki vicdansız, gaddar, inançsız ve hain tapınak şövalyeleri cesur olamadıklarından, İstiklal harbindeki gibi bir dış saldırıda savunma yapmak yerine kaçar, saklanacak ya bir in ararlar ya da düşman saflarına geçerler. Allah, milletimizi olabilecek böyle bir savaştan korusun…  

Aslında silahşorluğuna soyundukları Atatürk gerçeğini herkesten iyi bilmekte, ancak azılı düşman saydıkları İslam’a karşı Atatürk’ü kullanmaktan başka milletçe kabul edilebilir bir argümanları bulunmadığından sinsi ve bölücü emellerini sürdürmektedirler.

Eğer problemin bir parçası olmak, insanlığınızı, çocuklarınızı, analarınızı, babalarınızı ve vatanınızı kaybetmek istemiyorsanız; mutlaka çözümde görev almalısınız…  

“Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir.” Montesquieu

Hâlâ vicdanları deşen seküler statüko devam ettirilmek istendiğinden, layık olduğumuz lanetin üzerimizden kalkması mümkün değildir…

Yahudi-Mason ittifakı; “Allah’a ve vahye inananlar insan değillerdir…”

Posted 27 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yaratık bir insan olan peygamber İsa’yı tanrılaştırarak, kendilerini de yaratıcılığa ve tanrı’nın veliahtlığına yükselten Hıristiyan Dünyası, barbar düzenlerinin adaleti yağmalaması ve Tanrı inancında çelişkiler doğuran olayları açıklayamamasından ötürü “akılcı ve çağdaş” hilesiyle laik ya da seküler düzenleri dayatarak; özgürlük, çağdaşlık ve yaratıcılık akımıyla toplumların kabulünü çarçabuk sağlamışlardır. Yaratıcı bir Tanrı’ya kulluk etmektense neden özgür bir yaratıcı olmayalım benliği insanoğlunu kuşatmış, böylece gerçekler çarptırılmak suretiyle Allah ve vahiy karalanarak ve zalimce kötülenerek, yerine kurulan din-dışı düzenlere azgın nefislerin kolayca mutabakatında hiçbir zorluk çekilmemiştir. Din ve oluşturduğu düzen ne kadar şiddetle kötülenirse, seküler düşünceler de o kadar daha rahat ve hızlı meşruiyet kazanır

İnsanoğlun benliğini okşayan yeni değer yargıları erdemliği doğramış, dolayısıyla görüşler, insani değerler, hedefler ve beklentiler kökten değişerek, insanlar insan olmaktan çıkarılmış; böylelikle adalet, merhamet ve paylaşım yerle bir edilip, teorilerin esaretine hapsolunmuştur. Sekülerist inançla kökleşen resmi ideolojiler, bireyi ve halkı değil devleti önemseyerek her türlü acımasızlığı ve vahşeti hak görmüş, insanlar da mazoşistmişçesine itaati özgürlük ve vatanperver dürtüsüyle hazmedebilmişlerdir. Yaratıcılarına kulluk etmeyi benliklerine layık görmeyenler, barbar yaratıklara kulluğu ise çağdaşlıkla özdeşleştirebilme lanetiyle acılara ve ezilmeye müstahak olmuşlardır.

Yahudiler ile Tapınakçı masonlar arasındaki korkunç ittifak, önce Avrupa sonra da Müslüman toplumlarını büyük değişimlere uğratarak, dini otoritenin egemenliği altındaki düzenleri yıkmış, yerine “Seküler Düzen” yani din-dışı düzenleri getirmişlerdir. Ancak Yahudiler, kendi din ve inançlarında hiçbir değişikliğe ve dönüşüme gitmeyerek, özenle din egemenli düzenlerini korumuşlardır. Tüm dünyayı din-dışı seküler anlayış temelinde değiştirirlerken, neden İsrail’in Yahudi şeriat düzenine devam ettiği hiç sorgulanmamıştır.   

Hıristiyan ve İslam’a ezelden beri düşman olan ve insan dahi görmeyen Yahudiler, Ortaçağ’ın bütün kötülüklerin kaynağı olan karanlık, baskıcı, zalim bir dönem, yani “karanlıkların kökeni” propagandasını yayarak, asıl hedefleri olan Hıristiyanlık ve İslam’ı, dinin karanlık düzenler yarattığı gerekçesiyle hayattan çıkarılmasını, böylece kötülüklerin kaynağı olan Hıristiyanlık ve İslam’ın etkisinden toplumlar kurtarılarak, din-dışı düzenlere geçilmesini kanlı darbelerle gerçekleştirmişlerdir. Neden Yahudiliği değil de seküler düşünceyi dayattıklarının sebebi ise, Yahudilerin devşirmelere karşı olduğu ve kökten Yahudi olmayanlara kapılarını kapatmalarındandır. Örneğin Atatürk’ün Yahudi ve Tapınakçı mason ittifakıyla gerçekleştirdiği kanlı devrimlerle seküler düzene geçişimizin dehşetsi acı ve korkusu hala yaşanmakta, adalet ve bütünlük yıkılarak, herkesin birbirine amansızca düşman olduğu ve saf dışı bırakmak istediği vicdansız bir ayırımcılık, sözlü veya fiziki saldırı ve nefretler sıcaklığını muhafaza etmektedir.   

İyiliğe, huzura, güvene, birliğe ve aydınlığa kavuşabilmek için kötülüklerin kaynağı gösterilen dinin, ancak toplumdan ve devletten uzaklaştırılmasıyla mümkün olunacağı düşüncesi, dini, ibadethanelerin duvarlarına ve cenazelere hapsettirmiş, kesinlikle laik düzeni rahatsız etmeden yaşamasına izin verilerek, sınırları çizilmişti. Dinin laik düzen aleyhine tek bir muhalefeti veya müdahalesi, zincirlendiği o duvarların içinde bile yaşamasına izin verilmeyecek bir zorbalıkla yasalaşmıştı.    

Tapınakçı masonların yıkıcı, kahredici ve öldürücü propagandaları, dini Ortaçağ ile, Ortaçağ’ı da cehennemle özdeşleştirerek, vicdani ve ahlaki dokunulmaz tüm değerler biçilmiş; ırkçılık, ulusçuluk, devletçilik, liberalizm, komünizm ve kapitalizm gibi düşüncelerin seküler düzenin birer öğeleri olarak, insanlar birbirlerini boğazlamış, sömürmüş, dışlamış ve hunharca öldürmeye devam etmişlerdir. Şüphesiz fıtratları yaratan ve evrensel kâinata hükmeden Yaratıcı Allah’ı değil de yaratıkları ilahlaştırarak düzen kurucu edinmenin sonucunu, suçlu-suçsuz tüm insanlık çekmektedir.

Modern Çağ’ın bir aydınlık değil karanlık getirdiği, benlikleri kuduran ırkçı, faşist ve emperyalist iktidarlardan anlaşılmaktadır. Vahyin hâkim olduğu iktidarlar ile günümüz laik iktidarları kıyaslandığın da, hangi toplumun suç oranının daha yüksek olduğu aşikârdır… Kâinattaki işleyiş nasıl hiçbir sapma olmaksızın hatasız bir düzen ve istikrar içinde akıp gidiyorsa, toplumların düzen ve istikrarı da, ancak vahyin otoritesiyle mümkün olabileceği gerçeği, nefislerce kabul görmemektedir.

Bozulan insan, öyle korkunç bir yaratığa dönüşmüş ki; dinlisi-dinsizi her değerin saflığını becermiş, aydınlanma felsefesiyle oluşturulan “Modern Çağ”, dinin getirdiği ahlakı, fazileti ve birliği doğrayarak, ırk ve ulus gibi yapay kavramlarla insaniyet erimeye, dolayısıyla caniler çoğalmaya başlamıştır. Ne var ki dinin getirdiği doğrularda kararlılık gösteren inananların varlığı, küresel laneti geçici de olsa önlemeye kâfi gelmekte, tüm olumsuzluklara rağmen vicdani adalet kendini hissettirmektedir.

Din-dışı kurulan yeni düzenlerin resmi ideolojileri, kendini meydana getiren halkının dini, ırkı, düşünce, inanç ve değerlerini yok farz ederek, baskı, şiddet, hatta katliamı meşru sayıp, yalan ve ihanet üzerine inşa ettikleri tarihle insanları aldatmışlardır. Türkiye’de işlenen onca soykırımsı katliamlar, cinayetler, sürgünler ve idamlar, “dersim” örneğinde olduğu gibi arada bir kamuoyunun dikkatine sunulsa da, seküler rejim, tehlike endişesiyle alelacele geçmiş barbarlıklarının üstünü kapatmaktadır.        

Laik düşünce, geçici yaşamın ilahsal amacını ortadan kaldırarak, “mutlak bir dünya”ya inanma felsefesiyle dinin amaçsal değerlerini kökünden değiştirmiş; artık Allah tarafından yaratılan ve Allah’ın egemenliği altında olan geçici bir dünyada yaşadıklarına inanmayı bırakıp, nasıl oluştuğu belli olmayan bir evrim saçmalığına kanılarak, soru ve tenakuzların hiçbirine cevap bulunamamıştır. Neden teorilerindeki zevksel, zenginsel ve güvensel bir hayat kuramadıklarını; ölümsüzlük bir yana, mümkün olduğunca uzun ve sağlıklı yaşayamadıklarını; topluca çok kazanıp tüketemediklerini; bela ve felaketlerden sıyrılamadıklarını, güçlü ve bilge iken çaresizliğe ve bilgisizliğe dönüşebildiklerine somut bir yanıt verememektedirler.

Yahudilerin, masonlarla gerçekleştirdiği ittifakla kurdurdukları din-dışı devlet düzenlerinin yalnızca daha çok para, daha çok cinsellik ve daha çok tüketimle insanları erdemsiz hayvani bir varlığa dönüştürmeleri, “Eski Ahit” kehanetlerini hayata geçirerek, kendilerinden olmayanları “evcil hayvanlar” misali gütmektedirler. Atatürk Türkiye’sinde çok daha aşağılayıcı ve açık bir radikallikle uygulanan bu süreç; “Laik olmayan insan, insan bile değildir, onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz” saldırıları, sanırım herkesin hafızalarındadır. Onlara göre dini ve Allah’ı olan müminler, gerici bir hayvandır… Oysa evrim teorisine inanan kendileri olduğuna göre; kimin hayvan ya da insan olduğu ortadadır!

Alman mason locasına kayıtlı Atatürk başta olmak üzere, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP’lilerin birçoğu mason olup, Modern Türkiye her ne kadar bir mason locası değilse de, Yahudi-mason ittifakının idealleri benimsenmiş, dolayısıyla anayasalaştırılmıştır…

Osmanlı Devletinin yıkılıp Türkiye Cumhuriyetinin kurulma aşamasında izlenen yol da, 1776 yılında Almanya, Bavyera’da kurulan “İllüminati” (İllümineler) adlı locanın prensipleri de etkili olmuştur. Locanın Yahudi asıllı kurucusu Adam Weishaupt, Atatürk’e ilham vermiş ve Laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında amaçlarıyla ilke olmuştur. Ayrıca İllümineler, Sosyalist-masonik geleneğin oluşmasında da en önemli rol sahibiydiler. Almanya içinde gittikçe güçlenen İllüminati hareketi, bütün masonik ritüelleri uygulamakla beraber, önceleri geleneksel mason localarından ayrı bir yapıda olmalarına rağmen, 1780′de Alman mason localarının üstatlarından olan Baron Von Knigge‘nin katılımıyla, örgütün gücü iyice artmış ve daha sonra deşifre olmalarıyla birlikte örgütü dağıtıp, mason localarına katılmışlardı. İllüminati Hareketi, Türkiye’deki devrimlerde olduğu gibi, Fransız devrimlerinde de çok etkili olmuşlardı.   

Birkaç örnek daha verirsek; İtalya ulus-devletini kuran Mazzini-Garibaldi-Cavour üçlüsünden, Bolivya ulus-devletinin kurucusu ve hatta “Latin Amerika Kurtarıcısı” Simon Bolivar‘a, Haiti Cumhuriyeti’nin kurucusu Alexandre Petion‘dan, Çin’in kurucusu Sun Yat Sen‘e kadar pek çok ulus-devlet kurucusu masondur. Ayrıca Marksizm’in, yani Komünizm’im kurucusu Yahudi Karl Marx ve Komünist Sovyetler Birliğinin ilk başkanı ve bilimsel sosyalizmin de fikir babası olan Vladimir Lenin birer masondular. Kapitalist dünyanın İngiliz Başbakanı Winston Churchill, ABD’nin kurucusu George Washington, başkanları F.D.Roosevelt, Nixon, Ford ve birçoğu masondu.

Kimilerinin aklına, farklı ideolojileri savunan kişilerin mason olması nasıl açıklanabilir diye bir soru gelebilir. Öncelikle masonik felsefe temelinde şu çok iyi bilinmelidir ki, birbirinde çok farklı ideolojileri, gizli bir biraderlik bağıyla bağlanmış kişilerin savunduğu unutulmamalıdır. Bu, iki farklı açıdan değerlendirilebilir; ya masonluk bu kişiler için çok önemli bir şey değildir ve mason olmaları birbirlerine taban tabana zıt ideolojiler geliştirmelerine engel olmamıştır. Ya da bu kişiler için masonluk her şeyden önemlidir ve savundukları ideolojiler ne denli zıt olursa olsun, gerçekte ortak bir amaç olan sekülerizm’e hizmet edebilmek için yekvücut olmuşlardır.

İnsanı akli, yani rasyonel bir varlık gören, çağdaş politikanın, tüm din-dışı düşüncelerin ve seküler psikolojinin atası ünlü filozof Aristo, aklı, gerçekte sayfalarında hiçbir şeyin yazılı olmadığı boş bir kitap, duymayan insanın hiçbir şeyi bilemeyeceği ve anlayamayacağını, herkesin canı isteyince düşünülebileceğini, duyabilmek için duyulan nesnenin var olmasının gerektiğini, ölümün de kişinin isteğiyle gerçekleşebileceğini savunmuştu. Ne var ki Aristo, tüm bu hezeyansal felsefe ve teorilerine rağmen, Kral İskender’in korumasında saltanat sürdüğü saraydan, İskender’in ölümüyle din düşmanı gerekçesiyle öldürüleceği korkusuyla kaçarak bir adaya sığınıp, herkes gibi düşleri ve felsefesinin dışında bir hayata tutsak olmuş ve yine de öldürülmekten kurtulamamıştı. Madem ölüm, kişinin isteğiyle gerçekleşiyorsa, neden öldürülmekten kaçarak tutsak bir hayat yaşadı ve ölümüne mani olamamıştı?

Pozitivizmin bayraktarı olan ünlü bilim adamı Archimedes de, basit bir ayna ve güneşle Roma donanmalarını yakarak, Romalıları hezimete uğratabilirken, sıradan bir askerin kafasını uçurmasını neden engelleyememişti? Rasyonel bir varlık olduğu iddia edilen “tanrı akıl”  ve “Özgür İrade”, neden ileriyi göremeyerek, sahiplerinin ölümlerine mani olamıyor ve tedbir almaları için uyarmıyor ya da tedbirlere rağmen püskürtemiyorlar?

Unutulmamalıdır ki kentlerin ve insanların çok süslenmelerindeki amacı, tıpkı teoriler gibi gerçekleri gizlemek istemelerindendir.  

19. yüzyılda daha da politize olan masonluk, Fransız Devrimiyle fışkıran dini-dışı ideolojileri genişleterek; liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk ve çıkarcı ırkçılığı geliştirdi, böylece monarşilerin yıkılmasıyla doğan boşlukları ideolojik temelde doldurdu. Birbirinde farklı olan bu ideolojilerin kuramcılarının neredeyse hepsi masondu.

Örneğin; ulusçuluğun en önemli kuramcılarından İtalyan filozof ve siyasetçi Giuseppe Mazzini, anarşist sosyalizmin kurucusu Fransız düşünür Pierre-Joseph Proudhon ve ünlü komünist Rus düşünür Mihail Bakunin’e kadar birçok mason teorisyen, çok yönlü masonik felsefenin ortak noktasında buluşmuşlardır. Amaç; Müslüman milletin yaşadığı Türkiye’deki ya da Avrupa’da yaşayan Hıristiyan dinlerin siyasal ve toplumsal hayattan çıkarılması, seküler din-dışı düzenlerin egemen olmasıdır.

Dinin, sürekli yaratılış amacını hatırlatarak, geçici dünyaya önem vermemesinin üzerinde durması seküler düşünceyi zor durumda bırakmakta, böylece insanların yaratılış amaçlarını tamamen unutarak, hatta reddederek, Yaratıcı Allah’ı tanımamalarına en köklü çözümü, bilime dayandırılan “Evrim Teorisi” ile bulmaya çalıştılar. Sonuç; Allah’ın otoritesi değil, Yahudi-masonik ittifakının ortaya koyduğu otoritenin kabul edilmesi, böylece siyonizmin meşrulaştırılmasıydı.

Evrim teorisinin başlıca savunucuları mason locaları olup, dünyanın dört bir tarafına resmi ideolojinin “olmazsa olmaz” bir parçası haline getirerek, sanki gerçekmişçesine, devlet, medya ve üniversiteler kanalıyla toplumlara kabul ettirebilmişlerdir.

Özellikle Atatürk ve laik çevrelerin sıkça dile getirip, inananları etkilemeye çalıştıkları sözde aydınlanma propagandasını masonlar şöyle telkin etmektedirler: “Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev; olumlu (pozitif) bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun Evrim’de en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek, bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir.”

Evrim teorisini şeytani bir kurnazlıkla müminlere inandırarak, dönüşümlerini sağlayan Yahudi-mason ittifakı, 19. yüzyıl içinde ürettiği ideolojilerden biri olan liberalizm ile ilahi kıstasları tanımadan, dolayısıyla Evrim’e dayalı olarak kurulan bir sistemi allayıp pullayarak, hem Allah’a inanan hem de liberal olan ya ahmak ya da münafık gazeteci ve politikacılarca gerçek amaç saptırılmaya çalışılmakta, dolayısıyla asıl hedef örtülmektedir. Onun için liberallikle liberalizmi ısrarla birbirinden ayrı tutmaya çırpınarak, masum bir kalkınma gibi empoze etmeye uğraşırlar.

Kadersel yazgıyı değiştirememe ve yönetememe iradesizlikleri, gizemsel birlik ve gizli dernekler aracılığıyla hükümetleri, yargıyı ve üniversiteleri hegemonyaları altına alarak, görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan bir itici güçle toplumları etkilemekte, zıt düşünce ve ideolojileri aynı merkezde birleştirip, “bilim, özgürlük ve aydınlık” manipülasyonuyla Allah’ın adına dahi tahammül edememektedirler.

Sözde düşünen ve muhakeme yetisi olduğu iddia edilen insanoğlu aslında öyle aptaldır ki, önüne konanı sorgulamadan ve amacını irdelemeden derhal sahiplenmekte, sekülerizm, yani din-dışılık temelinde oluşturulan liberalizm, sosyalizm, kapitalizm ve ulusçuluk gibi birçok yapay ideolojileri düzenlerinin tartışılmaz anahtarı yapabilmektedirler. Yahudi-mason ittifakının iktidarda kalabilmesinin sırrı, düzenlerin seküler kalmasında yatar. Onun için “biraderlik bağı” öylesi bir halkadır ki, üyelerin sol ya da sağ kanatta olmaları hiçbir önem arz etmemektedir.  

Dinin devletten, siyasetten ve kamuoyundan dışlanabilmesi için dayatılan seküler sistem, görünürde birbirinden değişik gruplara ayrılmış iseler de, gerçekte yeryüzündeki tüm iktidarları şeytani bir sinsilikte yönetmeye çalışan bir güçtür. Bu sebeple masonların farklı ideolojilerin önderliğini yapmaları, birbirine aykırı politik hareketlere lider olmalarının sebebi de, işte bu hedeftir…  

Dini otoriteyi ortadan kaldırarak, din-dışı ideolojilerin doğuşuna zemin hazırlayan Yahudi-mason ittifakı; toplum düşünce ve kültürüne göre kabul edilebilir ideolojiler doğurarak, bu ideolojileri kendi hedefleri doğrultusunda “bilim ve çağdaşlık” adıyla ustalıkla kullanmışlardır.  

Liberalizm’in kurucusu İngiliz filozof ve politikacı John Locke da mason ve Gül-Haç’tır. John Locke, Aristo gibi insan zihninde doğuştan gelen hiçbir bilginin olmadığını ve doğuştan boş bir levha olarak doğduğunu öne sürer. Liberal kapitalizmi, siyasi liberalizm’den farklı göstermeye çalışan özellikle Müslüman kimlikli illegal masonlar, her iki kavramında aynı masonik hedef doğrultusunda bir dinamo olduğunu reddetseler de çabaları boşunadır.

Liberalizmin taşıdığı masonik etki, Yahudi kanadı için çok özel bir anlamı bulunmaktadır. Çünkü liberalizm, Yahudilere politik eşitlik sağlanmasının en önemli nedenidir. Dikkat edilirse liberalliği savunanların tamamı Yahudi hakları konusunda mücadele ederler. 19. yüzyıla kadar Avrupa devletlerinin çoğunda, Yahudilerin politik yönde yükselebilmelerine engel yasalar bulunuyordu. Bu yasalar nedeniyle, Yahudi önde gelenlerinin politik mekanizmaları doğrudan yönetebilmeleri de mümkün değildi. Liberalizmin getirdiği eşitlik prensibi, Yahudilerin bu engeli aşmasına yaradı. Fransız Devrimi’nin ardından Avrupa’da başlayan liberalleşme, güya insan haklarını da ön plana çıkaran bir dönemi başlattı. Böylece Avrupa ülkeleri, Yahudiler üzerindeki tüm kanuni sınırlamaları kaldırdılar. “Yahudi Reformu” denen ve Yahudilerin kendi yaşam tarzlarını koruyarak, yerli halkın arasına karışmalarını öngören akım, liberalizmle başladı ve yayılarak siyasi diktatörlüğe uzandı.

Vahyin buyruğu doğrultusunda Yahudilere politik özgürlük tanınmasının büyük bir tehlike olduğu, liberalizmle beraber özgürlüğe kavuşmalarıyla ortaya çıktı ve “dünyaya egemen olma” hayallerinin sembolü olan “Mesih’in ilk ışıkları” olarak yorumlayarak, kendilerine tanrısal bir misyon yükleyip, yeryüzüne egemen oldukları düşüncelerinin neticesi, fitneleriyle dünyayı karıştırmaya ve birbirine düşürmeye başladılar.

Kimi Avrupalı entellektüeller, lanetli Yahudilerin yüzyıllardır kapalı bir toplum halinde yaşamalarının nedeninin, onlara getirilen kısıtlamalar olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre, eğer Yahudilere politik özgürlükleri verilip, tam bir “yurttaş” olarak kabul edilirlerse, onlar da kendilerini diğer milletlerden ayrı tutma hastalığını bırakıp, sözde “Yahudi sorunu” da kendiliğinden çözülecekti. Oysa Yahudi liderlerin, kendilerine bu tür bir hak tanınmasını “Mesihi dönemin ilk ışıkları” olarak yorumlamaları, hiç de diğer toplumlarla kaynaşma hevesinde ve samimiyetinde olmadıklarını ortaya koyuyordu. Onların bakışıyla Mesih, İsrail ulusunun egemenliğini diğer uluslara kabul ettirecek kişi olduğuna göre, onun gelişinin beklenmesi de bu egemenliğin beklenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla Yahudilerin politik özgürlük kazanmalarına çalışan Yahudi önde gelenleri, bu fırsatı, Yahudilerin içinde bulundukları devlet yönetimlerini daha doğrudan etkilemeleri ve bu sayede Mesih Planı’nın ya da o dönemlerde yavaş yavaş duyulmaya başlayan modern ismiyle Siyonizm’in gerçekleşmesine katkıda bulunabilmek için masonlarla ittifak kurdular. Kendi dini önyargılarından asla taviz vermeyen ve vazgeçmeyen Yahudiler, neden Hıristiyan ve İslam devletlerinin dini kimliklerinden ve haklarından vazgeçmelerini talep ediyordu? 

Yahudiler ve Yahudi önde gelenleri/Kabalacılar, amaçları diğer uluslarla kaynaşıp bir arada yaşamak değil, “dünyaya egemen olma” hayallerini gerçekleştirmek peşindeydiler. Liberalizmin içeriğini, bu hedefe uygun olarak kullandılar. Bu da başta Türkiye’deki liberaller olmak üzere, diğer Müslüman ve Hıristiyan kimlik taşıyan liberallere kapak olsun…

Masonluğun ve Yahudi geleneğinin liberal kapitalizmin gelişmesindeki büyük rolü son derece alenidir. Kapitalizmin Yahudi kültüründen kaynaklandığı zaten bilinen bir gerçektir. Masonluğun “burjuva örgütü” olduğu ve liberal kapitalizmle büyük bir uyum içinde bulunduğu da herkesçe bilinir. Ancak asıl ilginç olan, Yahudi-mason ittifakının sosyalizmin gelişiminde de büyük bir katkısının olmasıdır. Masonluk bir “burjuva örgütü” olmasına ve çoğu sosyalistin kabul etmek istememesine rağmen, sosyalizmin doğma ve gelişmesinde büyük rol sahibidir. Ayrıca, sosyalizm, aynı kapitalizm gibi Yahudi geleneğinden etkilenmiştir.

Fevkalade çelişki gibi görünen şeytani bu oyun, gerçekte Yahudi-mason ittifakının kurmuş olduğu “Küresel Düzen”‘in yapısı hakkında çok önemli kanıtlar ortaya koymaktadır. Düzen’in temel özelliği, seküler, yani din-dışı olmasıdır. Söz konusu şeytani ittifak, ancak seküler devletlere hâkim olabilir. Ancak toplumları, modernizmin nimetlerini yem olarak kullanarak, kendisine itaatkâr kılmaya çalışır. Bu nedenle Düzen’in ayakta kalması, her şart ve koşulda sekülerizmin yaşatılmasına bağlıdır. Dolayısıyla ittifak, Düzen’e karşı oluşacak her türlü muhalefeti bu seküler çizgi içinde ya tutmayı hedefler ya da ideolojisine bağlı “kardeş” yargı ve silahlı güçleri kışkırtarak tahrip eder. Tıpkı Türkiye’deki gibi!

Yahudi-mason ittifakının dine karşı duyduğu “patolojik nefret”, sanırım Müslüman Türkiye Halkı’nın yıllardır nasıl şeytani bir aldatmacayla karşı karşıya olduğunu aydınlatabilecek açıklıktadır.

Yahudiler, sadece seküler düşüncelerle insanları etkilemiyor, bizzat kendi dinlerine de hoşgörüyle bakılmasını ve ibadet yapılmasını teşvik edebiliyorlar. Şüphesiz her hangi birinin dinine ve inancına zerrecik müdahale, İslam’ın da yasak kıldığı bir eylemdir. Ancak Müslüman Türk Silahlı Kuvvetlerinin başındaki Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, eğer Yahudilerin kutsal ibadet yeri olan “Ağlama Duvarı”’n da dua ederek ayin çıkarabiliyorsa, işte buna sessiz kalınamaz. Çünkü onun, cenaze törenlerinin dışında Müslümanların mabedi olan bir camii de secde veya dua ederken tek bir görüntüsü ve duyumu bulunmamaktadır.

İslam inancına bağlı ibadet “irtica”, Yahudi inancına bağlı ibadet mi “modern”lik?   

“Allah nezdinde hak din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” Âl-i İmrân 19

“Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Âl-i İmrân 85

Hedef türbanlı eş ve kızlardır…

Posted 24 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Atatürk diktasındaki Tapınak Şövalyelerinin bir türlü hazmedemedikleri türbanın devlet tepesindeki varlıkları nefret ve kinlerini öyle körükledi ki, tehdit ve hukuken engelleyemedikleri kara lekelerini kökten çözebilmek maksadıyla ya öldürerek ya da sansasyonel iftiralara uğratarak elimine etmeyi planlamışlardır.

AKP’nin iktidara gelmesiyle başlayan “türban” krizi, meclis başkanlığı ve cumhurbaşkanlığıyla had safhaya ulaşmış, gizliden gizliye sürdürülen amansız düşmanlık, eş ve kızların ortadan kaldırılmasıyla son bulacağı ya da caydırıcı olabileceği hesaplanmıştır. Yoksa her an, her yerde olabilen gerek Bülent Arınç, gerek Mehmet Ali Şahin, gerekse Başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi eşleri türbanlı olan üst düzey yöneticilerin ev adresleri, şahsi hüviyetleri açısından hiçbir önem arz etmemekte, özde Müslümanlığı açıkça sergileyen eş ve kızların canlarına göz dikilerek, putperest Atatürk Türkiye’sinin sözde kirletilen görüntüsüne son verilip, çağdaş imajın yeniden tesisi sağlanmak istenmektedir.     

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin illegal silahlı örgütü Ergenekon’un uç beylerinden Org. Tuncer Kılınçın bakan ve milletvekillerine seslenerek; “Eğer eşleriniz sizi dinlemiyor da dini inancımızdır falan diyorlarsa, derhal boşayın” küstahlığı, sanırım hala hafızalardadır.

Cumhurbaşkanlığına bir türbanlının oturmasına müsaade edilmemesi gerekliği ile ilgili verilen muhtıralar, hukuki oyunlar, pazarlıklar, baskılar ve tehditler unutuldu mu? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül seçildikten sonra rütbeli tapınak şövalyelerince yuhalanırcasına selamlanmaması, saygı duyulmaması ve özellikle faşist CHP’nin cumhurbaşkanlığını boykot etmesini hatırlayın.

Hükümet ve millet aleyhine düzenlenen tüm entrikalar Genelkurmay’da tertiplenmekte ve doğrudan tetikçilere havale edilmektedir. Gerek Genelkurmay’ın savunmalarından, gerekse gelişen ihanetlerden her şey aleni ise de, hem hükümetin cesaretsizliğinden hem de hukuk üstü bir dokunulmazlığa sahip olmalarından gerekli yaptırıma çarptırılamamakta, hoyratça meydan okuyabilmektedirler.

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ görevden alınmadığı müddetçe, Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini dizginleyebilmek, bölünmelerin, planladıkları cinayetlerin ve terörist faaliyetlerin önüne geçebilmek mümkün değildir.

Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı ve bakanlar, türbanlı eş ve kızlarına dikkat etmeli, her türlü eylemin açık hedefi olacaklarını akıllarından çıkarmamalıdırlar.     

Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri olan CHP ve MHP’nin suikast planlarıyla ilgili düşünce ve beyanatlarına şaşırmamalı, niyetleri gayet sarih olan bu ikilinin nasıl birer hasım oldukları derinden muhakeme edilmelidir.   

 

Batı’nın hor ve sapıkça gördüğü ruh bilimi, bir şarlatanlıktır…

Posted 21 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kendini yaratıcı vasfına ulaştırabilen insanoğlunun ortaya attığı çeşitli dinsel ve bilimsel hurafe ya da kuramlarla doğrudan yahut dolaylı yollardan mutlak iradeyi etkisiz kılmaya çalışmakta, beynin ürettiği zannedilen zihinsel ürünleri muhtelif tanımlama ve örneklendirmelerle özgür irade ve mantıkla özdeşleştirip, din veya bilim adına sistematik yönlendirmelerde bulunmaktadır. Teorisel donanıma haiz akıl sahipleri, ileri sürülen görüşlerin duygusal ve mantıksal açıdan tutarlı olup olmadığını, ampirik açıdan ise gözlem ve deney sonuçlarının gerçekle uyuşup uyuşmadığını sorgulayıp, pratikten ziyade varsayımlarla kıyaslayarak, doğru bir kanıya vardıklarını sanırlar. Herkes fikir yürütebilecek, yargılayabilecek ve eleştirebilecek özelliğe, ancak dayandığı temel kurallar doğrultusunda şartlı sahiptir. Bilginin nesnel olması, bireylerin tümünden birden yahut kaderden bağımsız olması demek değildir. Bilginin kamusal ve kadersel niteliğinin anlamı da budur.

Bir çocuğu boğmak niyetiyle suya iten adamın eylemiyle, çocuğu kurtarmak amacıyla kendi canını feda eden adamın davranışını ele alalım. Psikiyatrın kurucusu Sigmund Freud’a göre birinci adam bastırılmış dürtüleri, psikiyatride “Oidipus kompleksi” diye nitelendirilen, yani, çocuğun annesine karşı çekici, babasına karşı ise itici eğilimi yüzünden hasta olduğudur. İkinci adam ise bu kompleksten kurtularak, kendini yüceltmiş olmanın başarısıyla canı pahasına çocuğu kurtarmıştır. Freud’un öğrencisi ve psikanaliz kurucularından Alfred Adler’e göre ise, birinci adamın derdi aşağılık duygusudur ve olasılıkla bir suç işlemeye cüret edebileceğini kendi kendine kanıtlama ihtiyacı yaratmaktadır. İkinci adamınki de aynıdır, ancak bu kez duyulan ihtiyaç, çocuğu kurtarmaya cüret edebileceğini kanıtlamaya yöneliktir.

Ne var ki her iki anlayışta laikçe olup, davranışları özgür iradece gelişen sağlıklı veya hasta bir aklın yönlendirmesi olarak kabul ediliyor ki, böylesi bir tezin mantıksal ve duygusal bir çatışma ve çelişkiye neden olmasından, zihinsel ve duygusal tepkilerin iradece kontrolünün geçersizliği, sanki bilinçle yapılmış bir düşünce ve davranışmış gibi kamufle edilmeye çalışılıyor. Ruhun dürtüsüyle oluşan zihinsel ve duygusal oluşumları bilinçli veya bilinçdışı, sağlıklı veya hastalıklı gibi sınıflara ayırarak, çeşitli farazi tanımlarla iradece yönlendirildiği iddiası ya da kendini kanıtlayıcı duygusal güdülerin özgür tepkisine yorumlanması, ruhun kadersel yapısı ve işleviyle kesinlikle bağdaşmamaktadır. Ancak ruhu seküleştirip, iradenin egemenliği altına sokma çabaları, otomatikman absürt hipotezlere meşruiyet kazandırmaktadır. Oysa merkezi idareyi ve kontrolü sağlayan ruhun, kendi egemenliğinde zihinsel veya duygusal herhangi bir belirsizliğe, aykırılığa veya başıboşluğa izin vermesi mümkün değildir. Ruh hakkında pozitif hiçbir bilgileri olmayanların tanrısız ruh veya beyin merkezli tanı ve teşhisleri, bilimsel yalanın dehşetsi boyutunu ortaya koymaktadır.

Zaten Yahudi bir aileden gelen ve tapınakçı bir mason olan Sigmund Freud’un ruh çözümleme kuramları adına projelendirdiği seküler psikoloji, diğer bir adıyla dinsiz ruh bilimi, inanmadığı Tanrı ve metafizik varlıklara uydurduğu hipotezlerle savaş açarak, ruhu tanrısal özelliğinden arındırıp benliksi egemenliğe sokabilme arayışıyla sürekli Tanrı ve dinle mücadele etmiştir. Oysa Yaratıcısız ve dinsiz bir ruh olabilir mi? Bilgi hazinelerine ulaşabilen insanların sayısı ne kadar artarsa, dini inançlardan kopuş da o kadar yaygınlaşır.“ S.Freud

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki; ruh, Rabbimin işlerindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra. 85

Psikanaliz, insan üzerine düşünmek demektir. Psikanaliz, ruhsal hastalıkların nedenini bulma amacıyla yola çıkmış, insan ruhsallığını ve genelde insanı anlamaya olanak verecek bir kuram oluşturmuştur. O nedenle psikanalitik uygulama, aynı zamanda bir düşünce eylemidir. Peki, yalnızca düşünmek ve teorisel mantık kuralları sorunları giderebilir mi? Önemli olan fiziki davranış ve tepkisel eylem değil midir? Psikanaliz, ruhsal hastalığı tedavi etme metodunda, bireyin düşüncesini değiştirerek, ruhu etkileyip zihinsel ve duygusal çatışmaya son verecek bir uzlaşmayı mı sağlıyor? Bu doğruysa düşünceyi düşünmek ya da “felsefe yapmak” tedavi edici midir? Fiziksel veya ruhsal eyleme dönüştürülemeyen bir düşünce veya duygunun etkilenebilmesi ve iradece yönlendirilebilmesi mümkün müdür?

Aslında hasta bir ruh yoktur. Kötülük ve benlikle programlanmış inkârcı, isyancı ve azgın ruhlar vardır. Yaratıcı’nın özünden çıkan bir varlığın hasta veya kusurlu olabilmesi söz konusu değildir. “Bir bilgi”’ye göre programlanan ruhlar, iyiliği ve kötülüğü, doğruyu ve yanlışı, ilmi ve cehaleti, rahmanı ve şeytanı temsil etmekte; etki ve tepkileri, hal ve davranışları, programı dâhilinde kadersel sebeplere göre biçimlenerek yönlenmekte ve dolayısıyla açığa çıkmaktadır. Kendi yaşam anlayışlarınca normal veya anormal olarak nitelendirilen düşünce ve davranışlar, ruhların bilgi ve programıyla ortaya çıkan gelişmelerin bir sonucudur. Her birey veya toplum, tutum ve anlayışları çerçevesinde karşıt düşünce ve davranışları anormal veya hasta olarak değerlendirip yorumlamaktadırlar. Ruhların kişiye özel niteliklerinden dolayı oluşan aykırılıklar ve uyuşmazlıklar, ruhun hasta oluşundan değil öyle olması gerektiğindendir. Eğer özgür irade ve eğitimsel etkileşim denetimi sağlayabiliyor ise, neden bireyin ya da toplumun psikolojileri dilenildiği seviyede sabitlenemiyor?

Bir dâhinin sonradan anormalleşerek dengesiz hareketleri, aklının yahut ruhunun hastalanmış olduğundan veya zihninin yaratıcı bölümünü aşırı kullanıp, “dahi sendromu” olarak nitelendirilen farazi bir gerekçeden dolayı değildir. Çevresel kuralların hangi gerçekçi temel dayanağa göre değerlendirildiği ve alışkanlıklar dışındaki davranışların neden anormallik olarak tanımlandığı, ancak ruhsal gerçeği anlamakla mümkün olur. Farklı düşünce ve davranış taşıyan kimselerin birbirini hasta görmesinin hiçbir mesnedi yoktur. Özellikle Yaratıcı’sına karşı gelerek, kendini egemen gören yaratıkların gerçekte depresyon geçiren en azılı deliler olabileceği aşikârken, toplumları yönetebilmelerine ve iktidar olabilmelerine ne demelidir? Bir saat sonrası meçhul bir kimsenin aşırı hırs ve ihtirası, olaylardan ders almayıp yanlışta ısrar etmesi, nasıl bir seküler psikolojinin bilimsel bir sonucudur? Ancak muhakeme edebilecek ve doğru yolu seçebilecek özgür iradeleri bulunmadığından düşünce, inanç ve davranışlara yön verememekte, dolayısıyla farklılıklar ve aykırılıkların önüne geçilememektedir.   

Yeryüzündeki insanların tamamı, dâhisinden cahiline, akıllısından aptalına kadar herkesin ruh sağlığı incelendiğinde; özellikle sözde ruh bilimcilerinin teorisel kriterlerine göre birer “hasta” olduğu ortaya çıkacaktır. Neye göre? Tarih boyunca birçok dahi, bilim adamı, düşünür, kral, lider, hatta peygamberler bile “deli” olmakla itham edilmediler mi? Akıllının deli, delinin akıllı olduğu bir âlemde, ruhun gizemli dünyasına müdahale etmek veya herhangi bir yargıda bulunmak, hangi mantık ilkeleriyle bağdaşır?

“İnsanlar akılsızlıkları yüzünden ‘alınlarında yazılı olandan’ daha çok acı çekerler.” Platon

Psikanalizciler, ütopik hipotezleriyle hayali hasta türleri üretmekte ve kendi ürettikleri nesnel hastalıklara tanım koyarak, tedavi etmeye kalkışmaktadırlar. Psikanaliz kuramını ortaya atan Freud bile başarısızlığını itiraf etmiş, ancak psikoterapist psikologlar, pedagoglar, sosyologlar, eğiticiler ve danışmanlar, mutlak “şifacı ve sorun giderici” kimliklerini sürdürmeye devam ederek, çare bulmaya çalışanları yanıtlama yerine sürekli sorular sorarak, büyük paralar karşılığı bir nevi psikolojik mastürbasyon yaparlar. “Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz, biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz.” S.Freud

Psikanaliz, psikopatolojik belirtilerin bastırılmış bir ruhsal süreci yansıttığını savunur. Söz konusu sürecin açığa çıkarılması için, bilinçaltını kullandığı iddia edilir. Psikanaliz, Freud tarafından ortaya atılan bir psikoterapi yöntemidir. Düş ve gizem üzerine, bilinçaltı düşlerin simgelediği anlamlar üzerinde durmuş, gözlemleme ve örneklendirmelerle kanıtlama yoluna gitmiştir. Ruhun gizemini çözebilmek için düş kurarak, bilinç dışı gelişen bilgileri dilediği gibi bilinçaltına itebilecek saçma bir kuram geliştiriyor ve çeşitli denekleri gözlemleyerek, sonuca gidebileceğini düşünüyor.

Freud bile ruhun çözülemeyen gizemi karşısında kendi psikanaliz kuramını reddetmek zorunda kalmış, ama günümüz psikiyatrileri ruha egemen olabilecek iddiasıyla aldatmaya ve sömürmeye devam edebilmişlerdir.  Freud, teorisinin geçersizliğini şu sözlerle ikrar etmiştir. “Benim görüşümce, psikanaliz özel bir evren tasarımı kurma gücünde değildir. Buna da gereksinimi yoktur. Çünkü bilimin bir bölümü olduğundan bilimsel bir anlayışa katılabilir. Gel gelelim pek de tumturaklı bir biçimde övülmeye değer değildir. O pek yetersizdir, bütün gizlerin içine giremiyor, ne fikir tekelcisidir ne de sistemlidir.”

Metafiziksel düşünce, tarih sürecinde “Tanrı bilimi” gibi birtakım değişik anlamlar kazanmıştır. Oysa o varlığı ele alır, Tanrı’dan pek söz açmaz, fizik ya da doğa ötesi şeylerin üstünde bir kara bulut gibi dolaştığı düşünülür ama ne olduğu ya da nasıl denetlenebileceği konusunda hiçbir başarı gösterilemez.

Bazı anlayışlarca Freud’un geliştirdiği psikanaliz yöntem, metafiziksel tek yanlılığın yanılgılarını taşır. Yine bazı çevrelerce de Freud, nevrozları (ruh hastalığı) her türlü toplumsal bağdan kopuk bağımsız bir çerçevede işlemiş ve bilinçdışı öğelerin yorumlanmasını salt cinselliğe bağlamasından kıyasıya eleştirilmiştir.

Psikanalist, yaptığı çözümlemelerden sonra hastaya durumunu anlatıp teşhisini koyar. Hasta, bunun üzerine psikanalistin bundan nasıl bu kadar emin olduğunu sorar. Doktor da böyle bin tane hasta gördüğünü söyler. Hasta “Ben de bin birinci örneğim herhalde” diyerek, tedavinin onca saçmalığını belirtir. 

Libidonun (şehvet), insanın bütün yaşamını şekillendirdiği düşüncesi hâlâ sürmesine karşın, cinselliğin bu konudaki payı, fıtratsal bağlamda sebepsel sınırlar içindedir. Bu durum, Freud’un dışlanmasına neden olmuş, ahlâkla ve yaşamın gerçeğiyle bağdaştırılmamıştır. Freud’un en vahim yanılgısı, ruhsal enerjiyi, cinsel enerji olarak tanımlaması ve bütün teorilerini bu yanlış üzerine inşa etmesidir. Bunun da nedeni, ruhun tanrısal olduğu gerçeğini reddetmesidir.

Psikanalizde her şey hayal ürünüdür. Gözlemleme ve örnekleme neticesi rastlantısal olarak nitelendirilen vakalar ise ayniyet sağlamadığından çok farklı sonuçların doğmasına anlam verilememektedir. Onlarca psikanalistlerin uyguladığı serbest çağrışım, rüya yorumları ve edim hatalarının çözümlenmesi tek taraflı bakış açısının sonucu değildir. Psikanaliz kuramı cinsellik boyutunda dahi başarılı olamadığı gibi, insanların hiçbir sorununu çözememekte, tedavi edememekte ve antidepresan ilaçlarla insanlar büsbütün mahvedilmektedirler.

Hilekârlığın ve dolandırıcılığın inanılmaz bir başka boyutu ise; söz konusu antidepresan ilaçların yan etki yaparak yorgunluğa, uyku bozukluğuna, ajitasyona, uyuşukluğa, huzursuzluğa, halüsinasyonlara, saldırganlığa, unutkanlığa, kişilik kaybına, kâbusa ve manik depresyonlara sebep olmalarıdır. Yalnızca sıra dışı farklı bir ruh hali taşıyan sağlıklı insanların, söz konusu “beyinci ruhaniler” aracılığıyla hayatlarının cehenneme çevrilmesi, güvenilmesi gereken bilimin, seküler niteliğinden dolayı sırf dini yok edebilme gayesiyle tıpkı öldürücü silahlar misali nasıl şeytani bir amaçla kullanılabildiğini ortaya koymaktadır.  

Fevkalade önemli olan başka bir yanılgı ise; maddenin (uyuşturucu) ruhu etkilediği iddiasıdır. Oysa uyuşturucuların amacının dışında birbirinden çok farklı yan etkiler doğurması, maddenin doğrudan hiçbir etki gücünün bulunmadığını, sebepsel faktörlerin, ruhun programsal düzeneği doğrultusunda tepki verip biçimlendiğini göstermektedir. Sevgi ve nefret, merhamet ve gaddarlık bunun bir kanıtı değil midir? 

Freud öğretisi sübjektiftir ve bilime çalınmış en korkunç kara lekedir. Bunun için psikanalizcilerin ve terapistçilerin bilim adına ortaya attıkları varsayımların doğru olduğunu savunmaları, kendi tabirleriyle ruhsal rahatsızlıklarının bir neticesi olduğu demeyeceğim, ama saptırılmış olduklarından ileri geldiği kuşkusuzdur. Bu yüzden ruh bilimcilerin tamamı, sokak falcılarından ya da üfürükçülerden farksızdır. Tamamen hayal ürünü olan bir hipotezin ortaya koyduğu teşhis ve tedaviyle insanları aldatanların düşünce ve davranışları normal sayılabilir mi?

Uluslararası psikanaliz birliğinin ilk başkanı ve dünyaca ünlü psikiyatri Carl Gustav Jung, Freud’la tanışıp etkisinde kaldıktan sonra, psikanalize yakın ilgi duymuş ve bazı konferanslarda Freud’un sözcülüğünü yapmıştı. Kısa bir süre sonra Freud’la görüş ayrılığına düşerek, onun teorilerini eleştiren bir kitap yazdı. Jung, kolektif bilinçdışı ve bilinçle ilişkisini, kişinin psişik gelişimi ve bireyselleşmesini konu alan yayınlarda bulundu. Jung, bu araştırmalarını yaparken Amerika, Güneydoğu Asya ve Afrika kıtalarına giderek, modern hayattan uzak yaşayan topluluklar üzerinde de incelemelerde bulundu. Bu çalışmaları sonucunda kolektif bilinçdışı kavramının bireylerin beyinsel yapılarının ve düşünce şekillerinin daha eski katmanlarına ait yapılarla ilişkili olabileceğini öne sürerek, Freud’un aksine ruhun metafiziğe ve dinsel bir temaya ihtiyaç duyduğunu ifade etmiştir. Ancak ruhun mutlak iradece bilgilendirilerek, zihinsel, duygusal ve fiziksel oluşumları nasıl yönlendirdiği gerçeğini çözemediğinden ikileme düşmüş ve beyinsel saplantıdan kurtulamayarak, yanlış yolda bazı doğru yargılarda bulunmasına rağmen gerçeği keşfedememiştir.

Jung; mitolojiden, antropolojiye, en doğudan en batıya, kuzeyden güneye farklı coğrafyalarda ve farklı bilimsel alanlarda araştırmalar yapıp, farklı alanlarda farklı bakış açıları sağlamasına karşın, ruhsal olayların doğuşuna neden olan temel güdüyü kavrayamamış ve bulgularını varsayıma dayandırarak, Yaratıcı, yani ruhun egemenliği yerine, beyin ve kontrol sağlayabilen bir özgür irade üzerine yoğunlaşıp, düşünceyi bir güç olarak görerek etkilenebileceğini zannetmiştir.

Freud’un “libido” olarak adlandırdığı, pek çok his ve düşünceyi açıklamaya çalıştığı cinsel dürtülerin kök verdiği enerjiyi, sonradan ruhsal enerjinin bütünü olarak kabul etme zorunda kalmış, ancak ruhun; tanrısal niteliği ve işlevini reddetmesinden dolayı zihin ve duygular üzerindeki mutlak gücünü kavrayamayarak, müthiş bir karmaşa yaşamıştır. Jung, Freud’un libido kavramını saçma bularak, “psişik enerji” metodunu geliştirmiştir. Bu enerjinin bazen bilinçaltında toplanıp, bazen de çeşitli içgüdülerin birinden diğerine geçebildiğini söyleyerek, ruhsal etkileşimi fizyolojik bir oluşum olarak değerlendirmiş, ruhu; zihin ve duygu sisteminden ayırarak, sosyal aktiviteler, gelenek ve alışkanlıklarla enerjinin, iradesel güçle farklı eylemlere yönlendirilebileceğini savunmuş ama kendi sefil hayatına uyarlayamamıştır.

Jung’da, Freud ve diğer falcılar gibi, bataklığa inşa ettikleri yapılarını her ne kadar değişik faraziyelerle destekleyerek, bilimsel çatı altında doktrinleştirmeye uğraştılarsa da, somut hiçbir netice alamamış, farklılıkları giderememiş ve düşüncelerindeki çözümü gerçek hayatlarında kendilerine bile tatbik edememe acziyeti içinde bocalamışlardır. “Yaşadığım hayat her zaman bana sonu ve başı olmayan bir öykü gibi gözükmüştür. Kendimi hep, öncelikli ve başarılı bir sınavı kaçıran ve onu tekrar yakalamaya çalışan, tarihi bir yapıtın parçası gibi hissetmişimdir. Daha önceki yüzyıllarda yaşamış olabileceğimi düşleyebilir ve yanıtlayamayacağım yığınla sorunun olduğunu düşünebilirdim. İşte bu yüzden, bana verilen görevi henüz tamamlayamadığım için tekrar yeniden doğmak zorundayım.” Carl.G.Jung

Analitik psikolojiye göre, her insanın bir dış bir de iç dünyası vardır. Yani ruh ve beden veya düşünce ve davranış misali! Ancak bunların iradesel bir özgürlük, çevresel ve kalıtımsal bir etkileşme sonucu ortaya çıkan bilinçsel bir başkalaşım olmadığı, düşünsel ve davranışsal yaklaşımlardan anlaşılmaktadır. Teorilerindeki çelişkileri aşabilmek için ruhu ve duyguları, akıl ve düşünceden bağımsız ele alarak, içgüdü denen hayali bir gen formasyonu türetmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca içgüdünün, DNA’nın hangi kısmından transfer olduğunu neden bilemiyorlar? 

Çevreye yönelik kişilikle gölgelenmiş kişilik, bilincin baskısıyla değil ruhun zaman içindeki programsal etkisiyle biçimlenmektedir. Zaten çözülemeyen gizemin bilgisi bu yüzden anlaşılamamakta ve yetersiz olunduğu kabul edilmektedir. Davranış ve düşünceleri sınıflandırarak, gözlemsel ve örneksel metotlarla bir neticeye varmak, fiziksel görüntüsü aynı ama DNA’sı farklı meni, retina veya parmak izine benzer.

Jung’un “Bireyleşme” olarak tanımladığı sürece göre, tüm yaşamımız boyunca kişiliğimiz şekillenir. Çeşitli dönemlerde çocukluktan ergenliğe, ergenlikten erişkinliğe ve “yaşam dönemeci” dediği otuzlu yaşlarda çeşitli aşamalardan geçer. Bazı doğal hayat, yaşayan kabilelerde bu geçiş dönemleri çeşitli törenlerle birbirinden kesin olarak ayrılır. Oysa modern toplum yapılarında bunlara çok daha az rastlanıldığından, kişiler yaşlarına uymayan davranışlar gösterebilmektedirler. Kişi, eğer bireyleşmeyi başarmış ise kendisiyle barışık olduğu, çevresi ile anlamlı ilişkiler kurduğu, başkalarına örnek olup ölümün getireceği pişmanlık, çaresizlik ve korku hissini yaşamayacağı öne sürülür ki; pişman olmayan, çaresizlik ve korku tedirginliği duymayan tek bir insan gösterilemez…

Her canlının ruhlarında programlanmış olan bilgiler, Jung’ın “kolektif bilinçaltı” ya da Doğu’da “Akaşik Kayıtlar” diye tanımlanmaktadır. Zamanın başından bu yana hissedilmiş, düşünülmüş, söylenmiş, keşfedilmiş ve yapılmış her şeyin kayıtlı bulunduğu kozmik arşiv, Kur’an’da bahsi geçen “o kitap”tır.

Türle ilgili bir örneğin bir bireyde gerçekleşmesi veya toplanması mümkündür. Ancak bu, kişinin bağımsızlığı veya çevresel etkileşme neticesi ortaya çıkan fizyolojik bir gelişme süreci değildir. Kişinin bireyleşmeyi başarması iradesel değil ruhsal, yani kaderce gerçekleşmektedir. Bu arada bireyselleşmekten ne kastedildiği ve hangi kriterde değerlendirildiği de ayrı bir muammadır. Bu yüzden kendisiyle olan barışıklığı veya çatışması, mantıkla duygularını mutlak bir denetimle ve düşüncelerindekini eyleme geçirebilecek mutlak iradeyle mümkündür. Çevresiyle olan ilişkileri ve başkalarına örnek olabilme davranışlarını ölüm gerçeğinin getirdiği pişmanlık, çaresizlik ve korku hisleriyle etkileştirmek, mantığın duygulara hükmedebileceği anlamı doğurur ki, yaşamı boyunca bunu tumturaklı başarabilmiş tek bir insan dahi gösterilemez.

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen olaylar, aslında “o kitap”ça belirlenen bir bütünün parçaları olduğu için eşzamanlı meydana gelmekte, ancak düşünceyle eylem, tıpkı sanal ile gerçek misali birbirine karıştırılmaktadır. Ayrıca rüyalarda aynı karışıklığın bir neticesidir. Tıpkı Hz.Yusuf’un gördüğü rüyalar gibi istisnai bazı haberci rüyalar vardır. Bunlar hiçbir zaman genelleştirilemez, bilimselleştirilemez ve ölçü alınamaz. Tıpkı birçok peygamberlerin farklı mucizeleri gibi! Aykırılıkların doğuşuyla oluşan birbirine zıt fikir ve davranışların delilik nedeni görülebilmesi, şüphesiz herkes için geçerli olmalıdır.

Jung, ebeveyninden ve onların bitmez tükenmez tartışmalarından kaçmak için zamanının çoğunu evinin çatı katında geçirirdi. O sırada tahtadan bir bebek yaparak yalnızlığını paylaşır ve bir ona güvenirdi. Yaşamı öyle yalnız ve izoleydi ki, kendisinden dokuz yaz küçük olan kız kardeşi de ona deva olamamaktaydı. Bu münferit yaşam tarzına, küçüklükten tanıdığı bir yakının iler ki yıllarda onun için “o bir zamanlar asosyal bir canavardı” demesi, maalesef hipotezleriyle şifa dağıtan bilim falcılarını da etkilememektedir. Bu yalnızlığı Jung’un kuramlarında da gözlemlemek mümkündür.

Jung, insanın birey olarak kendini geliştirmesi üzerine yoğunlaşmış ama kişiler arası ilişkilere pek değinmemiştir. Freud’un aksine bu koşullar altında Jung, gerçeklerden kaçarak, hayaller âleminde rahatlamakta ve aradığı güvenlik hissini gündüz hayallerinde, gece rüyalarında bulmaktaydı. Sırf hep kaçındığı başka çocuklar yüzünden değil, aynı zamanda onu hayallerinden alıkoyduğu, kendi kendine istediği şeyleri okumak dururken ilgilenmediği şeyleri okumak zorunda bıraktığı için okuldan da nefret etmekteydi. Jung, durmadan bayılmakta ve bu yüzden okula gidemediği için çok memnun olmaktaydı. Bir gün babası, “hayatını da kazanamazsa bu çocuktan ne olacak” demişti. Ancak öyle olmadı ve Jung, yalan, yanlış hayali fikirleriyle tarihe geçen ve itibar edilen önemli bir psikiyatr kurucularından olmuştu. Yarının kadersel gizemi köklü değişimleri de beraberinde getirmekte, umutsuz görülen “asosyal canavarların”  akıl almaz gelişmelerle dünyaca tanınan ünleri, kadere inananlar açısından pek şaşkınlığa neden olmamaktadır.

Jung, daha sonra yaşadığı deneyiminin kendisine nevrotizmin nasıl bir şey olduğunu öğrettiğini anlatacaktır. Psikanaliz bilim falcıları arasında çocukluğu sağlıklı, mutlu ve huzurlu geçmiş, sıkıntılarından arınıp teorilerini kendi yaşamlarında uygulayabilmiş birine rastlamak mümkün değildir.

“Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur. O’nu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Yunus.107

Jung, üniversitede tıp okur ve psikiyatride uzmanlaşmaya yönlenince, hocalarını hayal kırıklığına uğratır ve o zamanlar hor ve sapıkça görülen psikiyatri alanına duyduğu aşırı ilgiye bir anlam veremezler. Ya günümüzde!.. Ancak alın yazgısı, ona doğaüstü olaylar ve mistik mevzularla ilgilenme fırsatı verecektir.

Jung’ın psikiyatriye ilgisi hayran olduğu Freud’la başlamış, ancak daha sonra Freud’un öğretilerine karşılık kendi fikirlerini savunma direnişi gösterince, özlemini çektiği baba rolündeki Freud’dan kopmuştu. Hâlbuki hocalarının da tüm karşı çıkışlarına rağmen zilletsi görülen psikiyatrist olmasına neden Freud’un kuramlarıydı. Jung, daha sonra üç yıl süren ağır bir sinir buhranı geçirir ve geliştirdiği psikanaliz hipotezlerini kendinde uygulayabilecek iradeyi gösteremez. İşte psikanaliz tanrısının acı sonu!

Anlayabilenlere öyle ibrettir ki, Freud seksten hiç haz etmemekte ve onu hayatından uzak tutmaktayken, Jung gayet aktiftir, evlilik dışı ilişkilerde sınır tanımamaktadır. Oysa teorilerinde bunun tersi bir tablo karşımıza çıkar. Psikiyatrinin tanrıları olarak kabul edilen Freud ve Jung’ın teorileriyle uyuşmayan biyografileri, günümüz psikiyatrilerinin kavrayabilmelerine kâfi gelmemekte ve hayali abartılarla insanları dolandırmaya ve aldatmaya devam edebilmektedirler. Olmayan bir hastalık ve şifa adına ruh taraması ve sinir kütlesi olan beyni de ruhsal tespitlerin yapılandığı merkez kabul ederek, güya bilimsel teşhise ve tedaviye kalkışan psikiyatrilerin kendi bakış açılarıyla gerçek hastalar olabileceği, asla hakaret olarak değerlendirilmemelidir.

Seküler psikoloji temelinde doktrinleşenlerin ruhu tanımlayabilmeleri, çözebilmeleri ve başkalarına zerrecik bir fayda temin edebilmeleri kesinlikle söz konusu değildir.   

Freud’da hipotezlerine tamamen aykırı öyle bir hayatı vardı ki, tıpkı sokaktaki pejmürdeler gibi çaresizlik içinde sefilce ölmüştür. Freud, intihar edercesine acılar ve ızdıraplar içinde kanserden ölmüş ama sebepleri ortadan kaldıracak iradesel bir aklı başaramamıştı. Psikoloji ve psikiyatrinin babası Freud, puroya olan aşırı düşüklüğünden ağız kanserine yakalanmıştı. Otuz yaşlarında nefes darlığı ve göğsünde ağrılar çekmeye başladı. Doktor olan arkadaşı Fliess, ona puroyu bırakması için inanılmaz baskı yapıyordu. Freud, Dr. Fliess’in terapilerine, baskılarına, zayıf-güçsüz bedenine ve geçirdiği otuz üçe yakın ameliyata karşın yine de puro içmekten vazgeçemiyordu. Geçirdiği kalp rahatsızlıkları, ameliyatlar, dayanılmaz acılar dahi iradesel kuramlarını kullanmada etkili olamıyor, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıramayarak, lanetli sefil bir hayat sürüyordu. Neden Mutlak iradenin karşısında kendi iradesini hâkim kılamıyor, bilgi ve teorileriyle darmadağın oluyordu?

Dr. Fliess, tüm çabalarına karşın Freud’u ikna edemiyordu. Bir gün Freud, Fliess’e yazdığı bir mektubunda, “Motivasyondan çok yoksunum, hani sen bir önceki mektubunda; ‘bir insan bir şeyi, ancak onun gerçekten hastalığına sebep olduğuna tamamen inanırsa bırakabilir demiştin. Peki, ben neden başaramıyorum.”

Freud, puro içmesi yüzünden onu öldürecek olan korkunç ağrılara neden olan ağız kanserine yakalanmıştı. Freud, damağında bir şişkinlik olduğunu fark etti. Aptal ve bilgisiz olmadığı, üstelik psikolojinin kurucusu olmasına ve söz konusu damağındaki şişkinlikten dayanılmaz acılar çekmesine rağmen; yıllarca hiçbir uzmana muayene olmadı ve kimsenin fark etmemesi içinde büyük çaba göstermişti. Çünkü puronun hastalığına sebep olabileceği ihtimalini düşünerek, puro alışkanlığından vazgeçmek zorunda kalabileceği için çok çekiniyordu. Freud’un mazoşist manyak bir psikopat misali böylesi akıl almaz bir davranış sergileyebilmesi; aklı, iradesi, mantığı, teorileri, bilgisi ve ihtisasıyla bağdaştırılabilir miydi?

Yaklaşık otuz üçe yakın kanser tedavisi için ameliyat geçirdi ve ağzı askıya alınarak gerdirilip, özel bir protez takıldı. Ne var ki o halde de puro içmeye devam ediyordu. Yetmiş üç yaşında, kalp hastalığından dolayı sanatoryuma yatırıldı. Yetmiş dokuz yaşındayken ağız ve çene ameliyatlarından sonra kalbi daha çok tahrip olmuştu. Sonunda seksen üç yaşında ağız kanserinden öldü. Hayatının son on beş yılı ameliyatlarla, inanılmaz ağrılarla, kalp rahatsızlıklarıyla, yemesini, içmesini ve konuşmasını desteklemek için takılan protezleri değiştirmekle geçiren Freud, ölümüne kadar puroyu bırakamadı. Uğradığı laneti, hipotezleriyle aşamayan Freud’un fikirsel güvenirliliğine ve metotlarına nasıl inanılabilir? Onların kuramlarıyla teşhis ve tedavide bulunan bilim falcılarına nasıl güvenilir?

Bu sebeple psikiyatr ve psikologların tamamı babaları Freud, Jung ve diğer duayenlerinden farksız olup, onların safsata hipotezleriyle şifa dağıtacakları iddiasıyla insanları acımasızca kandırmaktadırlar. Oysa insanlar, duçar oldukları sıkıntıları giderebilmek için; cinci, muskacı ve üfürükçülerden farksız hayalci bilim falcılarına başvurarak, hem maddi hem de manevi sömürülmek suretiyle uyuşturucu müptelalarına dönüşeceklerine, kendilerine söz konusu sıkıntıyı ve daha sonra şifayı verecek olan Yaratıcılarına samimi bir güvenle sığınsalar, çözüme kavuşacakları mutlaktır. Çünkü ancak ruhun sahibi ruhu rahatlatır. Ruhsal yapının niteliğini bilmeyen, analiz edemeyen, kontrol altında tutamayan ve en önemlisi ruhun ilahsal soyut bir tin olduğunu reddeden seküleristçilerin sömürücü bir şarlatan ve komedyan oldukları aşikârdır.

“(Resulüm!) De ki: Allah’ı bırakıp da (şifacı olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler.” İsra.56  

Gerçek ile sanalı birbirinden ayırt edemeyerek, gerçeği dışlayıp sanalı değer alan anlayışların sağlıklı olmadıkları, hasta mı saptırılmış ruhlar mı olduğu asla inkâr edilemeyecek kadar alenidir. Rehberleri Freud ve Jung’ın kuramlarına aykırı bir yaşam sürmeleri ve akıl almaz çelişkiye saplanmaları, aslında ruhsal egemenliğin ve mutlak iradenin anlaşılabilmesi için fevkalâde önemli delillerdir. İnsanoğlunun zihinsel ve duygusal karmaşıklığa iten ruhsal yapının niteliği, bizzat üzerinde çalışıp şahit oldukları gerçeği dahi kavrayamamalarına neden olmakta, dolayısıyla eğitsel ve mantıksal özgür bir irade ve yönlendirmeyle sonuca gidilemeyeceği ortaya çıkmaktadır

Yalanla beslenen psikiyatr, psikolog ve psikoloji bağlamlı tüm eğiticiler, yazarlar ve öğretiler; şeytanın ikinci adıyla varlıklarını sürdürmektedirler.

Şeytanın iki adı vardır. Biri şeytan öbürü yalan. “ Victor Hugo

Einstein ve Planck gibi dehalar da Kuantum safsatasını reddetmişlerdi…

Posted 15 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mantık’ın, “Tanrı’nın tanımlanması” yazısında baz aldığı Aristo mantığına göre; Tanrı’nın sahip olduğu sıfatlar ile sonsuz kudrete sahip olmasının çelişkili olduğu ileri sürülerek, evrenin oluşması ve yönlenmesinin ruhsal değil fiziksel olduğu varsayımıyla “Kuantum Teorisi” gibi tamamen ütopik bir mantığa odaklanılıp, güya söz konusu çelişkilerin ortadan kalktığı hipotezi savunulabilinmektedir. Sormaz ki bilsin, bilmez ki sorsun…    

Dini bilimle çatıştırarak, kendilerince egemenlik yarışına sokan ateistler, sözde dinin daima bilimle kavga ettiği, açıklarını ve eksiklerini ortaya çıkardığı manipülâsyonuyla bilimi, hiçbir kanıt olmaksızın bağımsız mutlak bir güç olarak dayatmaya çalışmaları; ruhsuz bir hayatın olamayacağı gerçeğini dahi reddedebilen bir mantıksızlıkla dinsiz bir bilimin ya da ruhsuz bir fiziğin en korkunç paradoksuyla çırpınmaktadırlar. Ruhla bedenin kavgası nasıl imkânsız ise, ne dinin bilim ile ne de bilimin dinle kavgası mümkün olamaz. Hiçbiri birbirine karşı ne güvenilmez ne de yeteneksizdir. Ruhun maddeye fizik kazandırması gibi din de bilime ilham kazandırarak gütmekte, dolayısıyla her iki tarafında hiçbir kaygısı bulunmamaktadır. Isaac Newton’un da ifade ettiği gibi, Bilim, yalnızca doğanın matematiksel davranışını ortaya koyan yasalardan oluşur.“

Vahiy olmadan bilim, ruh olmadan fizik var olamayacağından, düşünebilecek ne bir akıl, yaşanabilecek ne bir dünya, ne de bir hayat var olamaz. Hiçbir şey ne o an, ne de o kadar basit, sıradan, sebepsiz ve kendiliğinden oluşmamaktadır. Onun için olayları fiziksel bir gözlemlemeyle veya deneysel metotlarla değil, yaşamı var eden ve enerjiyi sağlayan vahye ve ruha yoğunlaşarak irdelemeli ve böylece akılcı bir sonuca gidilebilmelidir. Cevaplamaları kaçınılmaz oldukları soru: Ellerindeki moleküler biyoloji, kuantum teorisi ve genetiğin inceliklerine, bireysel, toplumsal ve küresel özgür iradelere, bilimsel ve teknolojisel üstünlüklere rağmen; neden mutlak ve sürekliliği olan sarsılmaz ve kalıcı bir yapı inşa edemedikleridir.  

Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki serüvenleri herkesçe bilinir. Alice’in yolculukları, küçülmesi, nükleer bir parçacık olması ve başkalaşımları, belirsizliğin, sırrın ve gizemin yaşandığı Kuantum Diyarı olduğu teorisidir. Peki, Kuantum Diyarı nedir? Bir atomdan bile küçük olan, entelektüel bir eğlence parkı düşünün. Bu eğlence parkındaki her düzenek, her oyun ve ilgi çekici her nesne, kuantum mekaniğinin farazi değişik bir özelliğini açıkladığı iddiasıdır. Doğaya ve nesneye ilişkin konularda çoğumuzun aklını karıştıran olay ve süreçlerin kuramsal çerçevesinin güya bu eğlence parkında bulunduğudur. Böylece geleceğin belirsizliği, düşüncelerde oluşan ve kurgulanan bir ütopyada gerçekmiş gibi yaşatılmaya çalışılır.

Düş dünyası ile bilimi birleştiren Briston Üniversitesi fizik bölümünden Robert Gilmore, Alice’in yolculuklarının alegorisini kullanarak, kuantum dünyasının önemli noktalarını kolay anlaşılır bir zemine oturtmaya çalışmış, ancak pratikte başarıya ulaşamamıştır. İçinde bulunduğumuz dünyanın anlaşılmasının zor olduğu sanılıp, belirsizliği kuantum fiziğine dayandırarak, olaylar aydınlatılmaya ve bilimsel kadere bir nitelik kazandırılmaya çabalanır.

Kuantum Fiziği nedir? Atomun yapısını, atomu oluşturan temel parçacıkları ve bu parçacıkların birbiri ile etkileşimini inceleyen fiziğin hipotez dallarından biridir. “Fotoelektrik etki ve ısı kuramı” ile gerçekleştirilen deneyler arasında garip uyumsuzlukların baş göstermesi, bilim adamlarını derin bir arayışa itmişti. İşin ilginç yanı, bilim adamlarının pek önemsemediği bir konunun tüm detaylarının önceden açıklandığı bir kuramın başlarına çorap örmeye başlaması endişeye dönüşmüştü.

Ünlü kuramcı Bohr, “Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse, onu anlamamıştır” der. Gerçekten de matematiksel olarak açık bir şekilde ifade edilmesine karşın, bu teorinin felsefi alanda yorumlanması ve oluşturduğu problemlerin çözümlenmesinin imkânsızlığı, ruhsuz bir fiziğe, yani Yaratıcısız bir kâinatı çözebilme arayışındandır. Çünkü matematiğin insanı üstün bir doğruya götürmediği bilimsel bir gerçektir. Çekirdeğin çevresinde dolanan her tam dalga, ancak belli bir yörüngeye rast gelmekte ve elektronların, neden belirli yörüngelerde dolandığı bütünüyle açığa çıkmaktaydı. Bohr, farkında olmadan sezgisiyle, teorisinde söz ettiği belirli yörüngeler çıkarımını böylece doğrulamaya gayret ediyordu. Bu durumda enerjinin kuantumlu olmasına ek olarak çizgisel momentum gibi açısal momentumun da kuantumlu bir büyüklük olabileceğini düşünüyordu.

Belirsizlik ilkesi, dualite, olasılık tanımı ve gözlemci-gözlenen bütünlüğü kuantum mekaniğine, Kopenhag yorumu olarak girmiş, tüm çelişkilere ve tartışmalara rağmen, hâlihazırda kuantum teorisinin en etkin yorumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuantum felsefesinin sorunlarına bakıldığında, önemli tartışmaların temelinde Young deneyinin yorumlanmasındaki aykırılıklar görülür.

Bilim adamları, fotonların iki ayrı delikten geçişinin mantıksal olarak nasıl algılanması gerektiği üzerinde durarak; fotonlarla gözlemci arasındaki ilişkiyi aramaya çalışmışlardır.

Bohr ve Kopenhag ekolü savunucuları, fotonların iki ayrı delikten geçmelerini iki ayrı dünya hareketleri olarak düşünürler. Onlara göre, girişim, bu birbirinden tamamen iki ayrı iki dünyadan her birinin birlikte hazırlanarak, birbirinin üstüne çakışmasıyla ve birbirlerini bütünleştirmesiyle oluşur. Yani, düşüncelerde oluşan sanal dünya ile yaşanılan gerçek dünyanın çakışması, ya da ezelde programlanmış olan olayların zaman sürecinde güncelleşmesi! Dolayısıyla sonuçta her iki dünyayı oluşturup yönlendiren tek bir iradenin varlığını istemeden itiraf etme zorunluluğundan sıyrılamazlar. Vahiysel anlamda ise, her iki dünyanın çıkış noktası, “o kitap”’ta ruhsal temelde programlandığı doğrultuda fiziğin vuku bulmasıydı.

1935’te “Schrödinger kedisi yorumu ortaya atıldı. Bu görüşe göre; her an zehirlenme tehlikesi olan bir kedi kapalı bir kutudadır. Gözlemciye göre bu kedi her an ölü ya da diri bir halde bulunmalı, iki ayrı olasılık eşit olarak göz önünde tutulmalıdır. Bu aynı zamanda, Young deneyinin iki ayrı delikle oluşturulan farklı dünyalarına benzetilmektedir. Farklı nokta ise; kedinin ölü ya da diri olduğunu kesin belirleyene kadar kedinin iki durumunun da yan yana bulunduğunun öne sürülmesidir. Yani kedi, aynı zamanda yarı canlı ölüdür. Kuantumluluk hipotezine doğrulama getirmeye çalışan ve teorinin tanımını genişleten bu paradoks, beden ile ruhun, tıpkı vahiyle bilimin bütünlüğü ve fiziksel hareketi sağlayan sebepler zincirine mutlak ilâhsal bir olguyla yaklaşılmaması, ancak doğanın fiziksel güncellik kazanmadan önce programlanmış olduğu gerçeğiydi. Olaylara ruhsal değil fiziksel yorum getirmelerinden, teorileriyle yaşanılan pratik gerçeği örtüştürememektedirler.

Herkesin bildiği üzere bir ışık demeti ilerlemeye başladığında, o anda gündelik dil yetersiz kalır. Çünkü söz konusu olan elektriksel ve manyetik alanların nitelikleri, her hangi bir yerde ne “olacağıdır”. Burada dilek kipi, özellikle dilek şart kipini kullanmak sonucu etkiler mi? Örneğin, karanlık bir sokak köşesinde neler olup bittiğini bilmiyorsunuz ama mücevher takmış bir turistin oradan geçmesi anında neler olabileceğini kestirdiğiniz halde, sonuçla ilgili kesin bir yargıya varamıyor, % 1 ihtimal dahi olsa tahmin edilenin aksi bir sonuçla karşılaşabiliyorsunuz. Öyle ki meteorolojik olaylar, gökyüzü ve yeryüzündeki değişik gelişmeler, afetler, savaşlar, planlar, öldürücü hastalıklar, intiharlar, alınan tedbirler ve caydırıcı yasalar misali!

Kuantum teorisinin felsefesi: Kuantum teorisinin bilime ve doğaya farklı bir bakış açısı getirerek, mutlak bir ilahsal kaderin olmadığı sözde bilimsel teorilere dayandırılıp, belirsizliği aşabilecek matematiksel hesaplarla kanıtlayabilme arayışıdır. Şimdi, bu yenilikleri görebilmek için, klasik ve kuantumlu anlayışın belli başlı özelliklerini ortaya koyalım. Öncelikle klasik fiziğin felsefi dayanaklarını inceleyelim.

Klasik fizikte bir cismin hızı, ivmesi, enerji ifadeleri gibi tüm nicelikler, cismin konumunun zamana göre ölçütleriyle ifade edilir. İrdelenen olaylar belli bir kesinlik, belirlilik taşır, istenilen doğrulukta ve aynı anda bütün fiziksel büyüklükler ölçülebilir. Evrenin geçmişinde oluşan olaylar incelenerek, geleceğe ilişkin olasılığa dayalı bir yöntem geliştirilmeye çalışılır. Sözgelimi, Jüpiter gezegeni şu zamanda, yörüngesinin şurasında ve bize bu kadar uzaklıkta olacaktır, denilebilir. Gözlem ve deneylerde hatalar çıkabilme olasılığına karşın tahmini sonuçlar verilir. Böylece klasik fizik ile incelenen her sistem ya da olay, birbirinden bağımsız olarak düşünülür; bu sistemi oluşturan ve birbiriyle iletişim olanağı bulunmayan varlıklar bütünüyle ayrı olarak ele alınır. Klasik olarak incelenen olay, gözlemci ve kullanılan deney aleti ile değişiklik göstermez.

Kuantum görüşünün temel olguları ise, olayların incelenmesinde kompleks yapıda bir olasılık dalga denklemi kullanılır. Fiziksel nicelikler kesikli parçalı yapıda ele alınır. Kuantum teorisi, fiziğe kuşku götürmez bir biçimde belirsizlik (indeterminizm) olgusunu sokmuştur. Yani, tanısızlık, anlamsızlık, gizlilik ve sır. Parçacıklar söz konusu olduğunda, her büyüklük olasılıklarla belirlenir ve gelecekle ilgili tahminler olasılıklara dayandırılarak yapılır. Örneğin, ışığın yapıtaşı olan fotonların uzayda bir yerde bulunması, ancak olasılıklarla belirlenir. Birbiriyle hiç iletişim olanağı bulunmayan iki varlık arasında “bağlılaşım-correlation” görülebilir. Sözgelişi, aynı kaynaktan çıkan fotonların karşıt doğrultularda göstermiş olduğu davranışları birbirleriyle uyuşum halindedir. Kuantum da; gözlemci, gözlenen ve gözlem aleti birbiriyle bir bütünlük oluşturur. Bunlar birbirlerinden ayrı düşünülemez. Tıpkı Yaratıcı, ruh ve yaratık misali!

Bilinen hiçbir cevabı olmayan soru, fotonun içyapısının ne olduğudur. Foton nelerden yapılmadır? Mahiyetlerinin, gerçek matematiksel anlamda, “nokta” olduğuna inandığımız foton ve elektron gibi bazı elemanter (en basit yapıtaşı) parçacıklar bulunur. Fiziksel hiçbir büyüklükleri yoktur ve parçalardan oluşan içyapıları bulunmadığından parçalara ayrılamazlar. Fotonla ilgili olarak cevaplanması en zor soru ise, onun bir parçacık mı yoksa dalga mı olduğu gizemidir. Her zaman olduğu gibi burada da bilimsel bir teori paradoksun varlığı aşikârdır…

Şurası kesin ki, dalga ve parçacık yorumları asla uyumlu değildir. Parçacıklar, enerjilerini konsantre paketler halinde verirken, bir dalganın enerjisi, bütün dalga cephesi üzerinde düzgün olarak yayılır. Örneğin, ışığı sadece parçacıklar olarak ele alırsak, çift-yarık deneyinde gözlenen girişim desenini açıklamak çok zor olur. Bir parçacık, ya bir yarıktan ya da diğerinden gitmelidir; sadece bir dalga cephesi ikiye ayrılarak, iki yarıktan geçer ve sonra birleşir.

Dalga ve parçacık yorumlarını geçerli, fakat birbirini dışlayan alternatifler olarak kabul edersek, bir kaynaktan çıkan ışığın ya dalga ya da parçacık olarak yayılması gerektiğini de kabul etmemiz gerekir. Kaynak, ne tür ışık (dalga veya parçacık) üretmesi gerektiğini nasıl bilebilir? Farz edelim ki kaynağın bir tarafına çift-yarık düzeneği, diğer tarafına da fotoelektrik düzeneği koyduk. Çiftyarık düzeneği tarafına yayılan ışık dalga gibi davranır, fotosel tarafına yayılan ışık ise, parçacık gibi davranır. Kaynak, hangi yöne dalga ve hangi yöne parçacık yayınlayacağını nasıl bildi? Belki de tabiatta hangi deneyi yaptığımızı geriye, yani kaynağa haber veren bir tür “Gizli Kod” var ve kaynak, dalga veya parçacık üretmesi gerektiğini geri gelen sinyale göre anlıyor. Evrensel ruhun fiziksel yansıması! Evet, bugüne kadar keşfedilemeyen gerçek: Fotonların ruhsal bir enerji olduğudur.

Görüldüğü gibi klasik fizik ile kuantumcu düşünce birbirinden birçok noktada farklılık gösterir. Bu farklılıklar ayrıntılı olarak göz önüne alındığında şu yorumlar yapılabilir: Kuantum teorisinin dayandığı en önemli şey, belirsizlik bağıntısıdır. Örneğin, bir elektronun bulunduğu uzayda konumunun tespiti için, elektronun üstüne büyük frekansta ışık göndermeliyiz. Aksi halde elektronu gözlemleyemeyiz. Bu durumda yüksek frekanslı ışık, elektronun konumunu belirler. Ancak elektrona hız vermez ve etkileşme sağlamaz. Dolayısıyla konumun belirlenmesiyle beraber parçacığın hızını ve momentumunu yitirmiş oluruz. Tersi olarak elektronun momentumunu belirlemek için küçük frekanslı ışık kullanırız, bu durumda da konum belirlenemez. Hâlbuki kadersel düzende hiçbir belirsizliğe yer yoktur. Her varlığın yerleri, konumları ve hareketleri bellidir, fiziksel etkileşmeyi sağlayan vahiysel dürtünün ve ruhsal enerjinin programsal yapısı bir bütünlük içinde zincirsel halka düzeneğine göre biçimlenmekte olgunlaşmakta ve etkileşmektedir.

İkinci önemli bulgu da “dalga/parçacık” dualitesidir. Huygens’ten beri ışığın kırınım ve girişim yaptığı biliniyordu. Örneğin; ışık, Young deneyi düzeneğinden geçirildiğinde karşıdaki ekranda aydınlık-karanlık noktalar oluşur. Yani girişim yapar. Yine yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak algılandığı görülür. Bu gibi olayların hepsi, ancak dalga modeliyle açıklanabilir. Einstein, fotoelektrik olayını açıklamasından sonra ışığın parçacık yapıda olması gerektiğini düşünmüştü. Yine ışığın cisimler üzerine uyguladığı anlık basınçlar ve “Geiger sayacı”nda göstermiş olduğu etkiler de bu düşncesini destekler. Sonunda Bohr, “Işığın dalgacık mı tanecik mi olduğunu belirlenmesi, ancak gözlemcinin sorduğu soruya göre cevaplanabilir” diyerek, gözlemcinin de vazgeçilmez biçimde teoride yerini alması gerektiğini belirterek, iddia edilenin aksine kesin bir yargıya varamayarak, gözlemcinin yorumunu ön plana çıkarır.

Evren ve içindeki her şey, mutlak iradece yönlendirilen ruhsal düzeneğe göre fonksiyon gösterdiğinden; fiziksel belirsizliğin, ruhsal etkileşme ve güncelleşmesiyle belirlilik kazanması ve bu doğrultuda hiçbir sapma göstermeden akışını sürdürmesi, öncesinde her ne kadar fiziksel belirsizlik olarak algılansa da, ruhsal ve kadersel bir bilinmezlik değildir. Yalnızca fiziksel bilinmezliktir, zamana ve programa göre güncelleştiğinden, öncesinde kestirebilmek mümkün olamamaktadır.

Gelecekle ilgili belirsizliği aşabilmek için, geçmişte olan olaylar incelenerek, geliştirilen yöntemlerle tahmine dayalı saptamalar yapılması, yanılgıların devamını sağlamaktadır. Gerçek dünyanın ekranında oluşan aydınlık ve karanlık noktaların fiziksel belirsizliği, tıpkı yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak algılanmasından farksızdır. Çünkü fiziki gelecek meçhuldür ve geçmişe dayalı üretilen olasılıklar, hiçbir bağlayıcılık taşımamaktadır. Ancak geçmiş olayların ve hareketlerin geleceği yansıtan dalgacıkları zamansal ve kuvvetsel belirliliğe kesin bir katkı sağlamadığından, gözlemci ve bilimsel teoriler sürekli yanılabilmekte, dolayısıyla mutlak bir sonuca ulaşılamayarak, umutlar pratiğe dönüştürülememektedir.

Yaratığın bilgi ve iradesinin belirleyici ve yönlendirici bir güce sahip olamaması, tamamen kadersi ruhsal enerjinin cisimler üzerindeki etkisinden ve programına müdahale edilememesindendir. Fiziksel olayları oluşturan ruhsal gücün zincirsel halka bütünlüğü içinde varlık göstermesi, aslında ciddi bir sorgulama ve gözlemlemeyle anlaşılabilecek açıklıktadır.

Bir parçacığın, bir uzay bölgesinde bulunması ve ona çeşitli efsaneler rivayet edilerek, mutlak bir fikir edinmesi veya kesin bir yargıya varılması mümkün olamamakta, yalnızca düşsel yansımalar ve olasılıklar olarak teoride yer almaktadır. Söz konusu parçacığın konumuyla ilgili nasıl kesin koordinatlar verilemiyorsa, hakkındaki bilgilerde kuramdan öte somut bir değer taşımamaktadır. Yaratığın ya da maddenin yönlendirici mutlak bir iradeye sahip olamaması, hiçbir konuda mutlak bir sonuç alınamamasına neden olmaktadır. Aslında bilginin teorisel doğruluğundan ziyade, gelecekle ilgili zaman, hareket ve kuvvet birimi fevkalâde önem arz etmektedir.

Meselâ, Everett’e göre; birçok gözlenemez paralel evren mevcuttu. Bunlara Everett, “alternatif kuantum dünyaları” diyordu. Bütün olaylar, bu dünyaların birinde olasılıkların hepsi gerçekleşecek biçimde olacağı varsayılmaktadır. Sonuçta, çoğu olasılıkların evrende var olması ve zaman ilerledikçe daha pek çok yorum ortaya atılması, düşünce ve sezgilerin programlanan ruhta var olmasından ve bilgilerin önceden belirlenmiş zaman dilimlerinde açığa çıkarak, biçimlenmesinden ileri gelmektedir. Zamansal yanılgıların inanılmaz sonuçları şoklara neden olmakta, fiziki bütün olasılıkları ve plânları çökertebilmektedir.

Kuantum ve bilim! Kuantum teorisinin ortaya koyduğu kuramsal yeniliklere göre, klasik fizikten farklı olarak doğanın bir bütünlük içinde ele alınması gerektiği belirtilir. Özellikle gözlemcinin ve gözlenenin birbirini bütünleyici unsurlar olarak nitelendirilmesi, fotonların, elektronların ve diğer parçacıkların birbirine bağımlı hareket etmeleri, bu bütünlüğü ortaya koymaktadır. Yaratıcı ile yaratığın ruhsal ilişkisi, sebepler zincirinin kadersel bütünlük içinde akış göstererek aracıları dürtmekte ve doğrudan olayların içine çekmektedir.

Kuantum teorisinin doğuşundan günümüze kadar ki sürece bakıldığında, bu teorinin fiziğin uygulamalı bir dalı olduğu düşünülse de, tamamen ütopiktir. Sayısız deneyler yardımıyla kuantum teorisinin genel esasları ortaya konmaya çalışılmış ama hiçbir zaman pratik bir başarı sağlanamamıştır. Diğer yandan Young deneyi problemi gibi gözlemci, gözlenen ve zaman kavramları üzerinde net bir felsefi çözüme de gidilememiştir. Felsefi çatıdaki eksikliklere rağmen atom ve çekirdek yapısı, elektriğin nakli, katıların mekanik ve ısıma özellikleri gibi fenomenler kuantuma dayandırılmıştır. Öyle görülüyor ki ateist bilim adamlarının tüm evreni tanımlayan bir teoriye bağlanması, başka bir deyişle bilimin mutlak yaratıcı özelliğini kanıtlayabilmek için belirsizliği, olasılıklara dayalı Kuantumla aşabilme düşünceleri; doğasal ve toplumsal sorunları çözmeye yeterli olamamıştır.

Kuantumu, daha anlaşılabilir bir açıklıkta izah etmek gerekirse; fiziksel hareketlerin oluşumunu sağlayan “bilimsel kader” olduğudur. Yaratıcı ve kadersel düzeni ısrarla reddeden sözde bilim adamları, bilgilerin varoluş sürecini düşler diyarı olan kuantumdan kaynakladığına inanabilmektedirler. Tanrısal kadere karşı, bilimsel kader, yani fiziksel kuantum!

Ateist bilim adamları, keşiflerin rastgele doğuşu ve her şeyin birbirleriyle olan zincirsel bağını kabul etmelerine rağmen, bilginin Yaratıcı’dan değil de kuantumsal bir fizikle gerçekleştiğine inanmaya zorlanmaları, nasıl bir dayatmanın sonucudur? Her ne kadar mantıkları kabul etmese ve cevaplandırılamayan birçok soru bulunsa da! Her bilginin fiziki bir Kuantum Diyarında saklı olduğunu ve zamanla ortaya çıkarak biçimlendiğini savunarak, fiziksel bir kaderi kabul ediyorlar ama ruhsal olanına ısrarla karşı çıkıyorlar. Neden? Özgür değil kul olma korkularından… Einstein ve Planck gibi dehaların kuantum teorisini reddeden bilim adamları olmaları, gerçeğin anlaşılmasına yeterli değil mi?

Kuantum da gözlemci, gözlenen ve gözlem aletinin birbiriyle bir bütünlük oluşturduğu düşüncesiyle beyin, bilim ve teknoloji tanımlanmaktadır. Bu, öylesine akıl almaz bir anlayıştır ki, Tanrı’yı reddetmelerinin akabinde bilim ve teknolojinin doğuşuyla ilgili ortaya çıkan sebep ve sonuçları yargılayamamaları, boşlukta kalmalarına neden olmuş ve dolayısıyla mutlaka maddi bir fiziksel dayanağa ihtiyaç duyarak, düşler diyarı kuantum adında bir teoloji ve buna bağlı hurafeler geliştirebilmişlerdir. Ne de olsa onlara göre ruhsal olan Tanrı’nın beyin hücreleri bulunmadığından, nasıl olur da evrenin sahibi olarak hücresiz bir Tanrı’yı tanıyabilirler?

Dünyanın gerçekleriyle ilgili konularda akılları karışmış, olay ve süreçlerin kuramsal çerçevesini doğru ve anlaşılabilir bir açıklıkta ortaya çıkarabilmeleri için, biyolojik beynin ve tanrısız doğanın zannettikleri fotonsal, maddesel ve fiziksel gücüne yoğunlaşmışlardır. Oysa fotonların gizsel varlığı ruhsal oluşlarını kanıtlamaktadır. Eylemleri ve varlıkları ortaya çıkaran etkenlerin her zaman var olduğuna ve onları harekete geçiren bir nedenin mutlaka olduğuna inanmışlardır. Gelecek ile ilgili fiziki belirsizlik her ne kadar aşılamıyorsa da, hiçbir şeyin rastgele veya tesadüfe bağlı oluşmadığı, gelişmediği ve muhakkak bir merkezden yönetildiği, Kuantum saçmalığı da olsa rasyonalistleri, mantıkçıları, evrimcileri ve maddecileri kabule zorlamıştır.

Evrende vuku bulan tüm olayların birbirleriyle olan bağlantısına inanmışlar ama tetikleyici ve yönlendirici “ilk halka” olan mutlak iradeyi yadsıyarak, Kuantum teolojisi adına sanal diyarlara özenip, her zamanki hayalperest hülyalarını sürdürebilmişlerdir. Şüphesiz felsefi ve akli dayanağı dahi olmayan böylesi bir teorinin mantıklı bir açıklaması olmadığı, hiçbir koşulda hayatla örtüşmediğinden anlaşılmaktadır. Çünkü ruhsuz bir akıl ve fizik düşünülemez.

Ne var ki bilimin güvenirliliğini baltalayan Kuantum Teorisi’nin gerçekle bütünleşmeyen bilimsel bir teoloji olduğunu fikir babaları dahi itiraf etmişken, hâlâ Yale Üniversitesi Uygulamalı Fizik bölümünde görevli Prof. Robert Schoelkopf ve ekibinin Kuantum bilgisayarı inşat etme yolunda ilk adım olan bir buluşu gerçekleştirme yolunda ilerlediklerini dünyaya duyurarak, bu buluşun inanılmaz bir potansiyel vaat ettiği açıklamalarıyla, pratik anlamda hayata geçirilmesi ve kompleks yapıdaki sorunların çözülmesi yolunda önlerinde daha epey bir zaman olduğunu duyurmaları, Nasreddin Hoca’nın göle maya çalmasına benzemektedir. Teori ve düşteki başarılar bir de pratikte kendini kanıtlayabilseydi, zaten hiçbir sorun kalmazdı!

Daha geçenlerde; dünyayı ayağa kaldırarak tanrılığa özenen nükleer fizikçilerin Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu Başkanlığında bir araya gelerek, Cenevre’de yerin 100 metre altında 27 kilometrelik bir tünel inşa edip, evrenin oluşumu arkasındaki sır perdesini aralamayı, madde ve antimadde, yani ruhsal enerjiyi anlamak maksadıyla “Büyük Patlama”dan hemen sonra saniyenin binde birindeki sürede ortaya çıkan şartları yeniden yaratmak amacıyla yaptıkları yüzyılın deneyi, hatırlanacağı üzere fiyaskoyla sonuçlanmış, 5 binden fazla mühendis ve çalışanın tükettikleri 10 yıllık zaman ve harcadıkları 10 milyar dolar çöpe gitmişti. Ancak temel bilgiden yoksun insanları etkilemeleri bile onlar için propagandasal büyük bir zaferdi. ÇÜNKÜ İNSANLARIN BİLİME OLAN GÜVENİ SARSILMAMALI VE ÇALIŞMALARLA MOTİVE EDİLMELİ…

NASA’nın sürekli gezegen avı, her ne kadar “Tanrı” bulma umuduyla gerçekleşse de, araştırmalarının boşa çıkıp yeraltına inerek orada da hüsrana uğramaları, kulluğu kabul etmelerine yeterli bir sebep değil mi?   

Karanlık maddeyi oluşturan ki bu karanlık bir madde değil ruhsal bir sırdır, ancak tüm oluşumları maddeden ibaret sanan eçheller, dünya görüşü ve kâinata bakışı topyekûn değiştirecek sonuçlar üreteceğinden emin bir vakarla, kâinatın %23’ünü oluşturan “Karanlık Madde” yi açığa çıkarıp, karanlık enerji olan “ilahi parçacığı” keşfetme ütopyaları, teorik fiziği altüst etmiştir.  

Birçok araştırmacı tarafından teorik olarak incelenip ama hiç kimsenin görmediği “Higgs Bozonu” adlı parçacığı izleyen CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu ), söz konusu ilahi parçacığın diğer bazı parçacıklara kütle kazandırdığını düşünerek, soyut olan bir bilinmezin peşine takılsalar da, hiçbir şeyi tespit edemeyecekleri aşikârdır. İngiliz fizikçi Peter Higgs’in adını taşıyan “Higgs Bozonu”, tümdengelim (dedüksiyon) gibi fiziki bir yöntemle ruhsal keşfin yapılabilmesi nasıl mümkün olur? Ancak Yaratıcı’yı bulup yok edebilirlerse dilediklerini başarabilmeleri, dolayısıyla yeni bir düzen ve dünya yaratabilmeleri mümkün olur.

“Öyle horozlar vardır ki öttükleri için günesin doğduğunu sanırlar.” G. Dumant

Din ile bilimi düşman kılan faşistler…

Posted 26 Nov 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Rasyonalist ve Darwinist kategori anlayışları üreten beyinsi benlik; bir yaratık değil yaratıcı olduğu ütopyasıyla Tanrı’ya ve vahye meydan okuyarak, teorilerinde üstünlük ve egemenlik kurma hipotezlerini bilimle özdeşleştirmeye çalışıp, ruh ile bedenin birleşmesinden meydana gelen insanı “akli tanrı” yüceltmeleriyle özgür ve bağımsız bir varlığa dönüştürme çabalarını hayat, yerle bir etmektedir.

İnsanın, aklın ve bilimin dahi ne olduğunu bilmeyen beyincilerin yaşamla örtüşmeyen kuramları, her ne kadar derinsi cehaletlerini ortaya dökse de, akademik unvanları, popüleriterlikleri ve aydın kimlikleri yığınları etkilemekte, dolayısıyla birbirinden asla ayrılamaz olan din ile bilimi hasımsı kuvvetlermiş gibi cephelere ayırarak, adına bilim dedikleri fosilsi cüruflarla ahkâm kesmektedirler. Bu sebeple ne gelişiyor, ne ilerliyor, ne icat ediyor, ne de hayatla örtüşen yeni fikirler üreterek; ezberledikleri geçmiş referansları tekrarlamaktan öteye gidemeyip, doğrunun, yani vahiysel bilimin değil yanlışın, yani şeytansı bir bilim gölgesinin peşinde koşuyorlar. “Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır.” Einstein

Öyle korkunç bir paradoks içindedirler ki; öldükten sonra beyni kavanozlarda saklayıp seminerlerde dolaştırılarak, ağırlığı, ölçüsü ve şekli tartışma konusu yapılıp müzede sergilenerek, insanların hayranca izlemelerine fırsat verilen ve kendilerinden çok üstün ve asla ulaşamayacaklarını sandıkları zekânın içyüzünü öğrenebilmek maksadıyla beyni 240 parçaya bölerek inceleyen; aklı ve zekâyı organsal beyne odaklayarak, beynin kendisinden daha az zeki olanlardan fiziksel olarak farklı ve daha büyük yapıda olduğu ileri sürülüp; aklı, hücrelerin sayısıyla orantılayanların; Einstein’ın dinsiz bir bilimin olamayacağı sözleri neden ciddiye alınıp rehber edinmiyor?

Oysa “aptal ve adam olmaz” denilen Einstein’ın birden beyni büyüdü ve hücre sayıları mı arttı ki, dünyanın en zeki ve en akıllı dehalığına kavuştu?                  

Einstein, öğretmenlerine hiç saygı duymazdı. Diğer tüm mucitler gibi çoğunun köhneleşmiş, öğrettikleri şeylerden bihaber olduğunu ve temellerini sorgulamadığını düşünürdü. Mesela elektrikli motorun icatçısı Michael Faraday, dinine uymayan ve örtüşmeyen açıklamalara asla itibar etmezdi. Ünlü kimyacı ve Fransa’ya tuvaleti getiren ilk kişi Antoine Lovoiser, kendisinden önceki bilim adamlarına, arkalarında belirsiz, pozitif sayılmayacak bir kimya bilimi bıraktıkları için öfke duyardı. Öğretmenleriyle sürekli çatışarak okuldan uzaklaşan ünlü bilim adamlarını kim etkilemiş, eğitmiş, beyinlerini yıkamış ve yetiştirmiş olmalı ki, mucizevî keşiflere ve düşüncelere imza atabilmişlerdi?

Einstein, Almanya’nın mükemmel liselerinden birinde okumaktaydı, ancak sıkıcı derslere, verimsiz ezberci öğretmenlerin despotik tavırlarına dayanamayıp, artık canına tak ettiğini söyleyerek okuldan ayrılmıştı. Ancak liseden terk birini kabul edebilecek tek okul olan Zürih’teki Federal Teknoloji Enstitüsü’nün giriş sınavlarını da kazanamamıştı. Oradaki yardımsever bir öğretmen onda potansiyel olabileceğini düşünerek, onu tamamen geri çevirip dışlamak yerine, kuzeyde bulunan Aarau’daki sakin ve kuralları pek katı olmayan okulu önermişti. Einstein, öğretmenleriyle sürekli tartışmakta, muhalefet etmekte ve onların öğretmeye çalıştıkları konuları gerçekte anlamadıklarını, fikir geliştirerek derinlere inemediklerini ve anlattıklarının ne anlama geldiğini kendilerinin bile bilmediklerini söylüyordu.

Dâhilerin ilham aldığı, arka plandaki ruhsal gücün mutlak etkisini fark edemiyorlardı. Çünkü Avrupa’da kendini beğenmişlik egemendi. Einstein, pek çok konuda hoşgörülüydü ama kendini beğenmişliğe asla katlanamıyordu. Bu yüzden okuldan nefret ediyor ve birçok derse girmiyordu. Benliklerini yücelterek tanrılaşan öğretmenlerin kendisine bir şey öğretebileceğine kesinlikle inanmıyordu.

Einstein, dâhiliğine rağmen öylesine dışlanıyordu ki, bir ara Bern Üniversitesi’ne asistanlık yapmak için başvurmuştu. Yazmış olduğu diğer makalelerle birlikte, fiziği temellerinden sarsan ünlü teori “görecelik makalesi”ni de gönderdi. Ancak işe alınmadı. Bir süre sonra bir liseye öğretmenlik başvurusunda bulundu. İçinde başvuru formlarının bulunduğu zarfta, çığır açan ünlü “izafiye teorisinin” denklemi de vardı. 21 kişi başvurmuştu ve bunların üçü görüşmeye çağrılmıştı. Ama günümüzün tapınılan ve dünyanın en önemli denklemini keşfeden Einstein, bunlardan biri değildi. Kimin, ne zaman, nasıl ve hangi şartlarda yükseleceğini ve şöhretleşeceğini yaratıksal iradeler değil, Yaratıcı’nın mutlak iradesi belirlemekteydi.

Einstien, dokuz yaşında konuşmaya başlamış ve okul yıllarında eğiticileri tarafından “yeteneksiz, başarısız ve aptal” olmakla aşağılanmıştı. Hâlbuki günümüzde bir çocuğun geç konuşması, okuldaki başarısızlığı veya farklı davranışları ebeveynleri telaşa sürüklemekte; ya cincilere, hocalara, papazlara veya hahamlara ya da rehberlik adı altında bilimsel falcı ve akademik ruhçu psikologlara ihtiyaç duyarlar. Hiç adam olmaz sanılan çocukların nasıl birer deha, adam olacağı düşünülenlerin ise nasıl sefil olabildikleri, laik düşüncenin asla açıklayamadığı gerçeklerdir.

Einstein’a 20’li yaşlarında şevk veren şey, bilinmeyeni ilginç bulmasıydı. Yaratıcı’nın evrenimizi nasıl bir biçimde yaratmış olduğunu, insan veya hayvanların neye göre hayatlarını şekillendirdiğini merak ediyordu. Şöyle dedi: “Duvarları yerden tavana kadar farklı dillerde yazılmış kitaplarla dolu dev bir kütüphaneye girmiş küçük bir çocuk gibiyiz. Bir çocuk o kitapların biri tarafından yazılmış olması gerektiğini bilir. Kimin tarafından ve nasıl yazıldıklarını bilmez. Dillerini anlamaz. Çocuk yalnızca kitapların dizilişinde gizemli bir düzen olduğundan şüphelenir ama bunun da ne olduğunu bilmez. ”

İşte düşünülmesi gereken gerçek budur. Einstein, diğer gerçek bilim adamları gibi karanlıkta yürürken icatlarını gerçekleştirecek enerjiyle bütünleşmiş ve Yaratıcı’nın sonsuz ilmi ve gücü karşısında çocuk misali bir hiç olduğunu kabul etmiştir.

Einstein, genel relativite kuramının (hızın ışık hızına çıktığı durumlarda ise zamanın göreceli olarak durduğunu iddia eden fizik teoremi) kısa ömürlü bir kuram olduğunu ifade ederek, şu sözleri söyler: “Uzun yaşamımda öğrendiğim tek şey var; gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır.” Ünlü felsefeci Karl Popper ise, “Yıldızlar âleminin sonsuzluğunu izlediğimizde, bilgisizliğimizin ne kadar sonsuz olduğunu anlarız.  

Einstein’a göre en sağlam etik, dinsel inançların sosyal adalet kavramı olmasıdır. Haksız ya da doğruluğu kanıtlanmamış bir ayırım varsa, mutlaka yakından incelenerek çözülmeli ve böylece o haksızlık ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır. İkilemi öngören koşular mutlaka sorgulanmalıdır.

Şöyle bir düşünün bakalım; kendilerini yaratan ve sahip olduklarını vererek sayısız nimete kavuşturan Yaratıcı’ya isyan edebilmiş yaratıkların, başkalarına yardım veya hizmet edebileceğine nasıl inanılır? Tıpkı şeytanın tuzağı misali, ilk aşamada her şey memnun edici ve arşa yükseltici gibi görünür ama sonradan çığlıklarınızın aksisedası ahiretten bile duyulur. Bu gerçekler her an yaşanmıyor mu? Demokrasi ve özgürlük adına başta Amerika ve Avrupa olmak üzere yeryüzünde var olan insan merkezli laik kurum ve kuruluşların tamamı suçluları ve güçlüleri kayırmaktadır. Her yaratık, ancak Yaratıcı’sına hizmet etmekle mükellef olup, O’nun kurallarına göre yaratıklarla olan ilişkilerini tanzim etmelidir. Acının, vahşetin, dehşetin, canavarlığın ve aldatıcılığın özünde; vahyin dışlanarak şeytanın hâkim kılındığı egoist düşünceler vardır. Eğer muhakeme edebilen bir aklınız, işitebilen kulaklarınız, görebilen gözleriniz, kavrayabilen kalpleriniz, özgür veya cüz’i bir iradeniz var ise; şöyle bir etrafınıza bakınız ve her şeyin bedene, yani sinir kütlesi beyne doğru nasıl yoğunlaştığını fark ederek, barbar dünyanın oluşma nedenini öğrenebilirsiniz… “Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein

Albert Einstein, atom bombasının yapılmasını sağlayan dünyanın en ünlü denklemini keşfederek, milyonlarca insanın katledilmesine aracı olan seçilmiş bir fizikçidir. Dünyayı yok edebilecek bir silahın geliştirilmesinde başrol olmasına rağmen, insancıl hareketleriyle tanınan, barışsever ve haksızlığa karşı ezilmişlerin yardımına koşan hümanist bir karaktere sahipti. Atom bombasının yapılmasını sağlayan enerji ile kütlenin ilişiğini keşfetmesinden büyük pişmanlık duyarak, bütün gücüyle atom enerjisinin milletler arası kontrole bağlanmasına çalıştıysa da, insanlıktan nasip almamış bencil vahşilerin kullanmasına mani olamadı. Birçok ülkenin elinde patlamaya hazır onlarca atom bombaları sıralarını beklemektedir.

Einstein, bir taraftan insan öldürülmesine karşı merhametsel bir duygu taşırken, diğer taraftan yeryüzündeki tüm canlıları yok edebilecek bir bombanın denklemsel keşfini gerçekleştirmesi, mantığı ile duyguları arasındaki eylemsel tezadın açık bir örneğiydi. Ancak bu keşfi, ne rastgele ne de özgür iradesiyle gerçekleştirmiş, “o kitap”taki yazgısı doğrultusunda mutlak iradenin yönlendirmesiyle başarmıştı. Zaten düşünce, duygu ve davranışları arasındaki tenakuz, bunun açık bir kanıtıdır.

Einstein’nın şu ifadesi, kadersel gerçeği dolaylı olarak itiraf niteliğindedir. “Benim gibi bir zavallının, kütle ile enerji arasındaki ilişkiyi bulup açıklayarak atom bombasının yapımına önemli bir katkıda bulunduğumu söylüyorsunuz. Daha 1905’te, gelecekte atom bombalarının yapılacağını görmem gerektiğini söylüyorsunuz. Ama bu imkânsızdı, çünkü bir “zincirleme tepkime”nin başlatılabilmesi için, elde 1905’te henüz bilinmeyen birtakım görgül bilgilerin olması şarttır. Bu bilgiler biliniyor olsaydı bile, Özel Görecelik Kuramı’nın sonucunu gizlemeye çalışmak komik olurdu. Kuram bir kez ortaya konulunca, sonucu da konmuş oldu.” Görgül bilgi; yalnız deney ve gözlemlemelerle elde edilen bilgidir.

Neden bazen bildiklerinden, gördüklerinden ve araştırmalarından pişman olup, “keşke” bu işin aktörü yahut izleyicisi ya da olaylara şahit veya varlıklara sahip olmasaydım veya irdeleyerek gerçekle yüzleşmektense bitki misali bir hayat yaşasaydım diyebiliyorsunuz? Tıpkı Einstein’ın keşfettiği atom bombasından duyduğu pişmanlık veya her insanın yaptığı şeylerden sonra çıldırırcasına veya kahredercesine hayıflanmaları gibi!

Einstein daha gençken; “Derinliklere götüren yolların kokusunu alabildiğini ve insanın zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi göz ardı edebildiğini “ söyleyerek, evrenin fiziksel etkileşimini değil onu tetikleyen ruhsal dürtüsünü önemsemişti.

Yaşamın birçok safhasında nefret edilen ve istenmeyen şeylerin yapılması, ardından duyulan pişmanlık ve tövbeler, rastlantısal bir etkileşmeden veya iradesel bir müdahaleden değil, ruhsal güdüdendir. Keşfettiği atom bombasıyla yüzyılların en büyük insanlık suçunu işlemekle suçlanan Einstein, insana karşı duyduğu sevgisini şöyle dile getirmişti. “Benim barışseverliğim bende insiyaki bir duygudur. Çünkü insanın öldürülmesi, bende tiksinti doğurmaktadır. Benim teorim, entelektüel bir teoriden doğmuyor, bilakis her türlü kan dökücülük, vahşet ve kine karşı duyduğum derin antipatiden ileri geliyor. Bu reaksiyonumu akılcılaştırmaya yönelebilirdim, ama bu gerçekte “a posteriori” (olaydan sonra, ondan ibret alarak geliştirilecek bir tepki) bir düşünce olacaktı.”

Atom bombasının yapımını ilk başlatan Almanlar, başaran ise Amerikalılardı. Başarının ruhsal anahtarı denklemlerdir. Bütün o savaşan komandolar, heyecanlı bilim adamları ve donuk yüzlü sinsi bürokratlar, denklemlerin müthiş gücü karşısında bir damlacıktan ve bir fısıltıdan başka bir şey değillerdir. Öyleyse, denklemleri ortaya çıkaran kimdir? Rastlantı mı, yoksa gereksim mi? Diğer bir bakışla “Akıl mı, kader mi ya da insan iradesi mi, Mutlak İrade mi”?

Einstein, bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm bilim adamları gibi öncesinden bilmediği, emsalleri ve benzerleri olmayan şeyleri keşfedebilmesini bir tesadüfe bağlamıştı. Ateist bir Yahudi olmasına rağmen, atomun parçalanmasını gördükten sonra, Tanrı’nın varlığına inandı. Ancak Yaratıcı ile yaratığı birbirine bağlayan ruhun mutlak varlığını ve programsal niteliğini kestiremediğinden, keşiflerini “rastgele” olarak değerlendirmişti. İnsanların kendisini yüceltmesinden çok rahatsız olmuş ve şu sözleri söylemişti. “Fiziği reletivite (izafiyet) ilkesine sokmak fikrini rastgele bulmama teşekkürler. Siz benim bilimsel yeteneklerimi beni rahatsız edecek kadar çok abartıyorsunuz.”  Ya öldükten sonra beyninin müzelerde saklandığını, ellerde dolaştırılarak seminer malzemesi yapıldığını ve beyninin 240 parçaya bölünerek incelendiğini bilseydi; acaba ne derdi?

Ancak onu tanrılaştıran beyinli akılsızlar, Einstein’ın açıklamalarını bile ciddiye almayarak, insanın bir tanrı olduğu hezeyansal kanıtına giriştiler. 

Einstein için, evrendeki doğal düzenin harikalığı son derece önemliydi. “Dinsiz bir bilim topaldır” sözleriyle Einstein, dinle bilimin nasıl ayrılmaz bir bütün olduklarını açıkça ifade etmiştir. 

Ateist dogmalı laik düşünce insani ve ilmi değerleri bitirmiş ve bilim önünde en korkunç engel olmayı sürdürerek, toplumların cahilleşmesi ve barbarlaşmasının benliksi yegâne öğreticisi olmuştur.

Oysa din; ne bilimden, ne siyasetten, ne sosyal yaşamdan ne de sağlıktan koparılamaz, putperestlerin baskı ve zorlamalarıyla hapsedilemez…

Ne zaman ki vahyin sahibi, evrenin yaratıcısı ve yok edicisi Allah mahkûm edilir, işte o zaman gereğini yapma hakkı meşruiyet kazanır.  

Köhneleşmiş eğitim kökten rehabilite edilmeden insani duygularını muhafaza eden çocuklarımızın çeşitli kampanya ve teşviklerle okula gönderilmeleri; o çocukların özlerini yitirterek bozulmaktan başka hiçbir katkı sağlamamaktadır.

Şu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Terör, isyan, sapıklık, vahşet, bozgunculuk ve suçun mimarları ve çoğunluk eylemcileri; neden hep eğitimli insanlardır?

İnsanoğlunu bozan ve canavarlaştıran egoist laik eğitimdir. Dolayısıyla bozulan insandan daha korkunç bir yaratık yoktur… Her kim din ile bilimi birbirinden ayırıp sınırlara tutsak ederse, o düşünen ve muhakeme edebilen bir insan değil şeytansı bir gölgedir.

 

İlmi; şeytani mi, rahmani mi?

Posted 29 Nov 2009 by sadoglu
Categories: din

Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Cennette yaşayan, melekler dâhil tüm yaratıkların üstünde bir ilimle donatılmış olan şeytan, sırf benliğini yüceltmesinden kibir güderek “daha iyi bildiğini” iddia etmesi, lanetlenerek cennetten kovulmasına ve ebedi cehenneme gark olmasına neden olmuştur. Hiçbir nefis, kendine emanet verilmiş ve lütfedilmiş maddi ya da manevi değerlerin şımarıklığıyla “ben” dememelidir. Dediği andan itibaren şeytanlaştığı tartışılmazdır.

Bir okuyucum, “Vekâletle kurban kesilmez” başlıklı yazımdaki fikirlerimi, ülkemizde otorite kabul edilen fıkıhçı Prof.Dr. Hayreddin Karaman’ın dikkatine sunarak, Kurban ile ilgili fetvalarındaki yanlışlığı düzeltmesini ve ibadetini yerine getirmek isteyen Müslümanların çıkar odaklı kuruluşlarca sömürülmelerine aracı olmamasını talep edip, Kurbanın doğrudan kişisel bir ibadet olduğunu vurgulamak gayesiyle yazımı referans göstermek suretiyle neyin doğru yahut yanlış olduğu konusunda fikir mütalaası yapmak istemiş.

Ancak âlim bir şöhrete ve tartışılmaz bir otoriteye sahip olma gururu, imanını ve tevazuunu öyle kaplamış ki, “ben” diyerek, muhakemesizi vahiysiz ve Kur’an’a muvafık olmayan ezbersel bilgileriyle ahkâm kesip, dolaylı yollardan taşeronluğunu yaptığı yardım kuruluşu lehine savunmasını sürdürebilmiştir.

Fakir ve yoksula yardım,  mutlaka her kuruluşun ve insanın üzerine farzdır ve insanı insan yapan yüce bir erdemliktir. Ancak yaratıcı Allah’a sunulan ibadetsel kurbanı istismar ederek, doğrudan bağış amaçlı bir konuma sokmak, ibadeti ve Allah’a saygıyı hiçe saymak olur ki, böylesi bir fetvanın rahmani değil şeytani olacağı kaçınılmazdır.

Söz konusu yardım kuruluşunun koyunu dahi kasapsal bölgelere ayırarak fiyatlandırması ve peygamberimiz adına kesilmesinin sevabını vurgulayarak 20 ila 30 lira arasında pazarlaması, apaçık bir sömürü ve münafıklıktır.

Oysa yardım kuruluşları, Hz. İbrahim ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in yaptığı gibi ya doğrudan ya da törene iştirakin zorunluluğunu açıklayarak, kurban bağışlarını toplasalar, hiçbir sorun kalmayacak ve Allah’a ibadet maksadıyla kurban sunanlarda, ibadetlerinden bir kuşku duymayıp görevlerini yerine getirmenin gönül rahatlığıyla sevaplarını alabileceklerdi.  Ne var ki kaybedecekleri rant aleyhlerine olacağından, ibadeti değil eti, deriyi ve bağırsağı önemsemeleri, hem Müslümanlara hem de Allah’a saygısızlık ve gizli bir şirktir. Nasıl oluyor da para ile Allah’ı satın alabileceklerini ve ibadetlerinin makbul sayılabileceğini düşünüyorlar?

Daha fazla bir açıklamaya gerek görmüyor, Hayreddin Karaman ve benzeri ilahiyatçı ve hocalara gerekli cevabı Sayın Gazi Tekin’in verdiği, aşağıdaki yazışmalarla anlaşılacaktır.                   

Vekâletle kurban kesilmez…‏

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 23 Kasım 2009 Pazartesi 19:26:54
Kime: hkaraman@yenisafak.com.tr

Hoca, yanlış fetva verip, kurban ibadetini yerine getirmek isteyenlerin yardım derneklerince sömürülmelerine aracı oluyorsunuz. Haddim olmayarak, önce Allah’a duyulması gereken saygının üzerinde durmanızı ve Sayın Mehmet Ali Şadoğlu hocamın yazısını okumanızı bilgilerinize sunarım.  

devamı…
 
http://sadoglu.wordpress.com/

From: hkaraman@yenisafak.com.tr
To: gazitekin@hotmail.com
Date: Tue, 24 Nov 2009 14:59:15 +0200
Subject: YNT: Vekâletle kurban kesilmez…

Yazıyı okudum. Siz bana değil de ona güveniyor, beni onunla tashih etmeye çalışıyorsunuz. Tabii bu sizin hakkınız. Ama asırlardır uygulanan, fıkıh kitaplarında caiz görülen vekaletle kurban kesmeyi şirke sokan birinden Allah’a sığınırım.

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 24 Kasım 2009 Salı 19:52:36
Kime: Hayreddin Karaman (hkaraman@yenisafak.com.tr)
   

Sayın Hocam,
 
Öncelikle siz ve o ayırımı yaparak benliğinizi kabartmanızdan fevkalade üzüntü duyduğumu ifade etmek isterim. Önemli olan sizin ya da onun değil, araştırarak neyin doğru olduğunu bularak güvenmemizdir. Acaba Allah’ın Resulü’nün Allah’a kurban sunarken, Hz. İbrahim misali ya doğrudan keserek ya da saygıyla törene iştirak ederek ibadetini mi yerine getirdi, yoksa bir sahabeye vekalet verip kendini Allah’tan üstün tutarcasına nefsi bir ibadet mi gerçekleştirdi?
 
Ancak akademik kariyeriniz ve şöhretinizin benliğinizi yücelterek Sayın Şadoğlu’na güvenmememizi ve rivayete dayalı fıkıh kitaplarını ölçü almamamızı tavsiye etmeniz, hakkınızda derin bir soru işareti doğmama neden olmuştur.
 
Açıkça ifade etmeliyim ki, Sayın Şadoğlu’nun açıklamaları hiçbir çıkara dayalı olmadığından ve kurbanın yaratıcı Allah’a sunulmasından Hz.İbrahim’in oğlunu bir vekaletle kestirmemesi de dikkate alınarak, dosdoğru olduğuna şüphem yoktur.
 
Her türlü çıkar yaklaşımından arınarak, bilgilerinizi tekrar gözden geçirmenizi ve sunulan kurbanın tanrımız Allah’a olduğu bilinciyle muhakeme yapmanızı öğütlerim.
Selamlarımla,

From: hkaraman@yenisafak.com.tr
To: gazitekin@hotmail.com
Date: Sat, 28 Nov 2009 22:47:18 +0200
Subject: YNT: YNT: Vekâletle kurban kesilmez…

Bir köşe yazımı size gönderiyorum:

Vekalet Yoluyla Kurban                                                                

                                                                                H. Karaman

Gazetelerde, dergilerde, internette (sitelerde) birçok müftü türedi, ağzı olan konuşuyor, müminlerin kafaları karışıyor, soru yağmuruna tutuluyoruz.

Benim Müslümanlara tavsiyem ehliyeti, bu işten anlayanlar tarafından kabul edilmiş alimlere ve Diyanet yetkililerine sormalarıdır. Diyanet bünyesinde Din İşleri Yüksek Kurulu vardır, bu kurulda birçok uzman görev yapıyor, meleseler istişare yoluyla hükme bağlanıyor ve vatandaşlara cevaplar veriliyor.

Bana gelen bir mesajda ifade edildiğine göre bir “hoca”, “vekalet yoluyla kurban olmayacağını, hatta birine kurban kesmesi için vekalet veren şahsın şirke düşeceğini” söylemiş veya yazmış.

Allah bu insanlara akıl, insaf ve iz’an nasip etsin!

Bir kimse Allah rızası için kurban bayramında kurban vazifesini yerine getirmek istiyor, imkansızlık, zorluk ve başka sebepler/maniler yüzünden kurbanın alınmasını ve kesilmesini bir şahıstan veya bir dernek yahut vakfın temsilcisinden sözlü veya yazılı olarak istiyor, parasını yatırıyor, adını yazdırıyor, kurbanının vekaleten kesilmesini talep ediyor, vekil kurbanı alıyor ve vekalet veren adına, Allah’a ibadet olarak kesiyor. Bunun şirkle ne alakası var; kurban Allah’tan başkası için mi kesildi ki şirk olsun.

Dini biz Kur’an’dan ve onu bize açıklayan Hz. Peygamberden öğreniyoruz. Peygamberimiz (s.a.) birinden, kendisi için kurbanlık hayvan almasını istemiş, o da almış, eşleri adına kurbanlarını kesmiş, Hacda birçok kurbanından bir kısmını bizzat kesmiş, daha çoğunu da Hz. Ali’ye havale etmiş (kesmesini istemiş, ona vekalet vermiş)… Bütün bunlar hadis kitaplarında yazılı.

Fıkıh kitapları namaz, oruç, kefaret gibi kişinin bedeni ile (kendisi) yapması gereken ibadetler dışında zekatın ehline verilmesi, kurbanın kesilmesi gibi mali ibadetlerde vekalet vermenin caiz olduğunu yazıyor.

Asırlardır Müslümanlar kurbanlarını hem kesmişler, hem de birine vekalet vererek kestirmişler.

Bir düşünün, eğer herkesin kurbanını kendi eliyle kesmesi veya vekil keserken yanında bulunması gerekseydi hac ibadeti nasıl yapılırdı? İnsanların günlerce sıraya girip Mina’da beklemeleri gerekmez miydi?

Bugün hacca gidenler ilgili mercie kurban paralarını yatırıyorlar, vekaleten kurbanlarının alınıp kesilmesini istiyorlar ve bu da yerine getiriliyor, buna itiraz eden ciddi bir alim de yok.

Akıl ve nakıl yönlerinden dayanağı bulunmayan, ilme ve mantığa uymayan yorumlara dayanan sözlere kulak asılmasın, kafalar karışmasın, gönül huzuruyla isteyen kendisi kessin, isteyen “vekalet vererek” kurban ibadetini yerine getirsin vesselam.

Kimden: Gazi Tekin (gazitekin@hotmail.com)
Gönderme tarihi: 29 Kasım 2009 Pazar 13:02:23
Kime: Hayreddin Karaman (hkaraman@yenisafak.com.tr)
   

Öncelikle benliğinize galebe çaldırmanızdan tövbe etmenizi ve ettiğinize de inanmak istediğimi ifade ederim. “Kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir” sözünü temel alırsak, gerek hacdaki kalabalık gerekse kentlerdeki yoğunluk kişinin Allah adına boğazlayacağı kurbanları vekaletle kesme meşruiyeti kazandıramaz.
 
Kevser Süresinde açıkça emredildiği üzere; Namaz kıl, kurban kes”  buyruğu, Kurbanın namazla eş değer olduğunu ortaya koymaktadır. Nasıl ki namaz vekaletle kılınamayacaksa, kurbanda cemaatteki imama uyulma misali törene iştirak edilmeksizin vekaletle kestirilemez. Çünkü kurbanın sunulduğu bir tanrıdır, yani tapınılan yaratıcı Allah’tır. Ne vahyi ve şeriatı reddeden devletin laik diyanetinin fetvaları ne de yüce peygamberimize atfedilen hurafesel yorumlar gerçeği gölgeleyemez. 
 
Peygamberimizin kurbanların bir kısmını kendi kesip, bir kısmını Hz.Ali’ye kestirmesi, asla bir vekalet değil, bilakis törene saygıyla iştirak ettiği bir ibadettir. Günümüzdeki gibi tamamen çıkara odaklı yardım ve bağış amaçlı hilesel bir aldatmacanın ibadet manipülasyonuyla müminler kandırılmamıştır. Kurbanın kimin kestiğinden daha önemli, törene saygıyla iştirak edilmesi ve tekbir getirilmesidir. Ancak böylesi bir durum kurumları zor durumda bırakacak ve planladıkları sömürüyü gerçekleştiremeyeceklerinden şirksel fetvalara sığınılarak, hem Allah’a karşı bir saygısızlık ve lakaytlıkta bulunmalarına hem de kurban kestiklerini sanan Müslümanlara bir ihanettir. 
 
Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban keseni vekil tayin edebilirsiniz ama mutlaka orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdir de imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına hiç namaz kılmayıp adınıza imamın kılması nasıl imkansız ise, kurbanın kesilmesi de imkansızdır…
 
Yaratıcı Allah’a sunulan kurbanın sahibi, sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…
  
Laik ve putperset düzenlere karşı Peygamberleri misali mücadele etmekten kaçınan alimlerin fetvaları, ancak şeytani fetvalardan farksızdır. Bu sebeple vahyin emrettiği ve vahye muvafık hadislerin geçerli olacağı bir din, İSLAM’dır.
 
Ezberlerinizle değil; ya imanınızla halkı aydınlatın, ya da susunuz…

Son olarak şu gerçeği biliniz ki; her kim kurbanının törenine bizzat iştirak etmemiş ise, onun adadığı ibadetsel kurban değil, her zaman yapabileceği bir yardımdır. 

 

Üniversitenin terörist, sokağın mucit yetiştirmesi…

Posted 01 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Akılcı teorileri darmadağın eden kader; artık üniversitelerin bilime odaklı akademisyenleri değil meclise ve millete düşman bölücü teröristleri büyüttüğü apaçık ortada olup, özellikle ülkemizdeki rektör ve öğretim görevlilerin totaliter acımasız güçlerce örgütlenip, bilime tamamen aykırı aylıkçı terörizme meyletmeleri, şüphesiz laik ve putperest eğitimin oligarşi yapılanmasındandır. Kurşunu oydan güçlü sayan üniversitelerin bilim yuvaları olabilmeleri mümkün mü?

Öğrettikleri şeylerden bihaber ve temellerini sorgulamayan ezbercilerin köhneleşmiş düşünce ve ilkeleri bilimden uzaklaşıp statükoya meylederek, icatlarıyla değil terörist ya da politik faaliyetleriyle adlarından söz ettirmeleri, neden insansal ve bilimsel değerlerin yok edildiğine açık bir kanıttır. Einstein, öğretmenlerine hiç saygı duymazdı. Diğer tüm mucitler gibi çoğunun muallel ve öğrettikleri şeylerin ne olduklarını bilmeksizin engelli ve hastalıklı nesiller yetiştirerek, barbar bir güce ve tahammülsüz bir düşünceye yoğunlaştırmaları; ilimsiz, duyarsız, vicdansız ve merhametsiz yığınların çoğalmasına sebep olmuştur.  

Hiçbir şey bilmeyen despot ve ezberci eğiticilerin; öğrencilerin önünü açabilmesi ve yeteneklerini ortaya çıkarabilmesinin imkânsızlığı ortadadır.

Silahlı terör örgütü kurarak, halkın oylarıyla seçtiği TBMM’ni ortadan kaldırmak ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs ederek, halkın arasına fitne sokmak suretiyle dini ve ırki çatışmaları kışkırtmak, ülkeyi infiale ve kosa sürüklemek, hatta müzeye yerleştirdikleri patlayıcı bombalarla çocuklarımızı katledebilecek kadar gözleri dönmüş canavarlardan bilim adamı olabilir mi? 

Ataist diktatör Genelkurmay’ın bir gücü olarak silahlı terör örgütlerinin yöneticileri olan üniversite kurucuları, rektörleri ve öğretim görevlilerin halkı isyana teşvik ederek, ülkeyi kana bulama girişimleri; hangi bilimsel teorinin bir gereğidir?

Bilimin yüceliğine kara çalan bu ucubelerin yönettiği ve görev yaptığı üniversitelerde okuyan gençlerimiz, ancak terörist olma yolunda ilerleme kaydetmektedirler. Bedrettin Dalan ve Mehmet Haberal gibi acımasız teröristlerin üniversitelerinden erdemli, barışçı ve insanlığa fayda sağlayacak öğrenciler yetişebilir mi?

Nasıl oluyor da ebeveynler; Başkent Üniversitesi, İstek Vakıf Okulları ve Yeditepe Üniversitesi gibi terörist kurumlara milyarlarca ödeyerek, çocuklarının terörist olabilmeleri için yarışabiliyorlar?

Gerek asker gerek gazeteci gerekse bilim adamı kisvesindeki terör üyesi gölgeler; ahkâm kestikleri gibi cesur değil öyle korkaktırlar ki, sözde aydınlık adına savundukları davalarına bile ihanet ederek ideallerini inkâr edebilmekte, meydanlarda, kameralar karşısında ve perde arkasında savurdukları ve organize ettikleri fikirlerini sergileyemeyerek, hapishanelerde bile yatmamak için çeşitli dalaverelerle hasta oldukları hilesiyle saklanacak bir “in” arayışını sindirebilmektedirler. Haydi, meydan okumayı sürdürseler ya…

İşte bu korkak sefillerin peşlerine düşerek çağdaşlık ve aydınlık adına halkıyla savaşmayı göze alan yığınlar; “madem haklısınız, neden mücadelenizi dimdik sürdürmüyorsunuz” hesabını sormuyor ve uğruna canlarını vermeye hazır çapulcuların çıkarcı niyetlerini muhakeme edemiyorlar.

“Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir.” Gandhi

Böylece üniversitelerin aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimsel icatların bir merkezi olmadığı da anlaşılmaktadır. Maddenin enerjiye ve enerjinin de maddeye dönüştüğünü kanıtlayan Einstein, E=mc2 denklemiyle Yaratıcısız, ruhsuz, yani dinsiz bir bilimin ve hayatın olamayacağını kanıtlamıştır.   

Geçmişte gerçekleşen temel icatlar bile, köhneleşmiş ve fosilleşmiş evrimci laik üniversiteler de değil, sokaklarda yetişen inançlı, imanlı ve samimi dâhilerce gerçekleşmiştir. Önceki yazılarımda birçok örneğini verdiğim bilim adamlarına ilaveten, bugünde Michael Faraday’ı inceleyelim…

Unutulmamalıdır ki; bu gün kullandığımız bütün elektrikli alet ve makineler, 1791-1867 yılları arasında yaşamış okulsuz Michael Faraday’ın temel buluşlarına dayanmaktadır.

Yoksul bir İngiliz olan Michael Fraday; babası ağır bir hastalıkla cebelleşen demirci, anası ise köylü olan bir çocuktu. Ailenin zor bela geçinen fevkalade fakir olmasından ötürü okula gidip zorunlu eğitimi bile alamadı. Ailenin dindar bir Hıristiyan olması ve bağlı bulunduğu Sandemancılar tarikatının gereği olarak; basit bir yaşamla yetinmeye inanan, rahatlığa ve lükse karşı olan itikatları, maddi zenginliğin ve gösterişin dinlerine aykırı olduğuna, Tanrı’ya ancak doğa olaylarını inceleyerek ve doğaya yakın olarak ulaşabileceklerine inanarak, araştırmalarında ve buluşlarında büyük etki sağladı.     

Faraday, kilisenin pazar okulunda okuma yazmayı ve hesap yapmayı öğrendi. Küçük yaşta ailesinin geçimine katkı sağlamak maksadıyla tıpkı Edison gibi gazete dağıtıcısı olarak çalışmaya başladı. 14 yaşında bir ciltçinin yanına çırak olarak girdi. Ciltlenmek üzere getirilen kitapları, özellikle ilgisini çeken kimya ve fizik üzerine olanları okumaya başlayarak, hiçbir temel eğitimi olmaksızın bilgisini genişletmeye başladı. Yine okulsuz Edison gibi fizik kitaplarını büyük bir heves ve arzuyla okuyordu.

Faraday; “Çıraklığım sırasında, elimin altındaki bilimsel kitapları okumaktan hoşlanırdım ve içlerinden en keyif aldıklarım Marcet’nin Kimya Üzerine Konuşmaları ile Encyclopedia Britannica‘nın elektrikle ilgili maddeleriydi.”  En temel eğitimden yoksun ve şöhretli hiçbir okulu ve velisi olmadığı halde, nasıl oluyor da kimya ve fizik gibi son derece ağır konulara ilgi duyabiliyor ve formülleri anlayabiliyordu? Ayrıca deney yapabileceği bir laboratuar ortamı bulamadığı halde, eski şişeler ve hurda parçalardan yaptığı basit bir elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başlayıp, kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanmak suretiyle elektrokimya deneylerini gerçekleştirmesi, hangi aklın ve iradenin bir yönlendirmesiydi?

Günümüzdeki teknolojik maddi her imkâna sahip üniversitelerin başaramadığını okulsuz Faraday başarıyor, artık elinden geçen kitaplarla yetinmeyerek, bedava bilet bulduğu her bilimsel konferansa katılmaya çalışıyordu.

Bilgiye ve öğrenmeye aç olan Faraday, günümüzün kibirli ve kendini beğenmiş bencillerin aksine, “bana bir kelime öğretenin kölesi olurum” felsefesiyle derinliklere inebilmenin coşkusuyla yerinde duramıyor, böylece insanlık tarihinin en önemli buluşlarını gerçekleştiriyordu.       

O zamana kadar herkes elektrikle mangnetizmanın birbirinden farklı iki güç olduğunu sanıyordu. Elektrik; akümülatörden çıkan, çatırdayan ve tıslayan şeydi. Magnetizmaysa farklıydı, denizci pusulalarının iğnelerini oynatan, doğal mıknatısların demir parçalarını çekmesini sağlayan tamamen görünmez bir güçtü ve akülerin ya da devrelerin bir parçası olarak düşünülüyordu. Ancak Kopenhag’daki bir profesör, bir elektrik teline akım verince telin üstüne konulan bir pusula iğnesinin hafifçe yan döndüğünü keşfetmiş, ancak bunu ne kendi ne de bir başkası açıklayabiliyordu.  Bir metal teldeki elektrik gücü, nasıl dışarı sıçrayıp magnetik bir pusula iğnesini döndürebilirdi?

Öyle ilginçtir ki, bilimsel bir konu ileri bir aşamaya varınca, konuya yeni başlayanların eğitim almadan ona vâkıf olabilmeleri mantıken olanaksızdır. Gerçekte bütün kapılar kapanır, söylenen ve yazılanlar anlaşılmaz olur. Bilim öğrencilerinin çoğuna, bütün karmaşık hareketlerin birbirini takip eden itme ve çekme biçiminde düz hatlara indirgenebileceği öğretilmişti. Bu yüzden doğal olarak mıknatıslarla elektrik arasında düz hatlı bir çekim olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Ama bu yaklaşım, elektriğin nasıl havadan geçip magnetizmayı etkileyebileceğini açıklamaya yetmiyordu. Faraday, düz hatlar üstünde düşünme saplantısına sahip olmadığından ilham almak için doğrudan “İncil”e başvurdu ve zamanın çoğunu kilisede geçirerek teoriyi pratiğe geçirmeye çalıştı.

1821 de elektrikle magnetizma arasındaki ilişki üstüne çalışan Faraday, bir çubuk mıknatısını dik koydu. Dinsel eğitiminden esinlenerek, mıknatısın çevresinde görünmez dairesel çizgilerin hızla dönüp durduğunu hayal etti. Eğer haklıysa, serbestçe sarkan bir tel bu mistik çemberlerin etkisine girebilirdi ve tıpkı bir girdaba yakalanan bir tekne misali aküyü çalıştırdı. O anda yüzyılın keşfini yapmış oldu. Faraday’ın bodrum katındaki ilkel laboratuarında icat ettiği şey, elektrik motorunun temeliydi. 29 yaşında büyük bir keşif yapmış, bu keşif vahyin, dolayısıyla ruhsal gücün mutlak doğruluğunu ve tartışılmaz egemenliğini kanıtlamış, dinin bilimi yönlendirdiği ortaya çıkmıştı.  

Eğitimsizlerin inanılmaz başarıları, her devirde benliksel akademisyenlerin kıskanmalarına, çıldırmalarına ve iftira atmalarına neden olmuştur. Tıpkı şöhretli Sir Humphry Davy gibi! İngiliz biliminin lideri, Londra yüksek sosyetesinin övülen ve tapınılan bilim adamı Davy, fakir ve cahil bir çırak olarak aşağıladığı Faraday’ın başarısına tahammül edemiyordu.

Faraday’ın çalışmalarıyla biçimlenen enerji kavramının ne kadar sıra dışı bir bakış açısı getirdiğini fark etmek kolay değildi. Çünkü enerji ruhsal bir güçtü. Yaratıcı, evreni maddesel olarak yaratırken fiziksel etkileşmeyi sağlayabilecek X miktarda ruhsal enerjiyle donatmıştı. “Yıldızlar büyüyecek ve parlayacak, gezegenler yörüngelerinde dönecek. İnsan ve hayvanlar yaratacak, büyük şehirler ve ormanlarda yaşayacaklar. Savaşlar ve afetler çıkacak ve şehirler yok olacak. Sonra sağ kalanlar yeni uygarlıklar kuracak. Ateşler, atlar ve öküz arabaları olacak. Kömürlü ve buharlı makineler, fabrikalar, güçlü lokomotifler, kara, deniz ve hava taşıtları olacak. Ama bütün bunlar olup biterken, insanların gördüğü enerjinin türleri değişse de, enerji bazen insan ya da hayvan kaslarının ısısı, bazen de çağlayanların akışı, dalgaların kabarması ya da volkanların patlaması gibi görünse de, bütün bu farklı türlere karşın, enerjinin “o kitap”’ta belirlenen toplam miktarı hep aynı kalacak. Başlangıçta yarattığı miktar ve etkileşmeyi sağlayacak gücü hiç değişmeyecek. Başlangıçta yaratılmış olanın milyonda biri bile ne eksilecek ne de değişecek.”

Bilimsel icatlarını dinin bakışıyla çözen Faraday, elektrik motorunu ve dinamoyu keşfederek, birçok elektrik ölçüm birimine de adı verilerek, portresi 1991 yılındaki yirmi poundluk banknota basılmış ve “Elektrik Mühendisliği” mesleğinin kurucusu olmuştur. 

Elektriğin babası olan okulsuz Faraday; motor, jeneratör ve trafo gibi tüm elektrik makineleri, icat ettiği indüksiyonuna göre çalışırlar…    

Michael Faraday öyle ender bilim adamlarındandır ki, şövalye unvanını ve çok para getirecek iş tekliflerini reddetmiş, bağlı olduğu mezhebe uygun olarak basit bir insan olarak kalmak istemiş ve öyle yaşamıştır.

İşte laik üniversiteler, nerede mucitler… İşte mucitler, nerede üniversiteler…

“Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır.”  Dr.C.Bernard

 

Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar?

Posted 02 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , ,

İsviçre’deki ”minare’ referandumuyla ilgili tezahür eden gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.

Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan statükocu devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir. 

Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir felsefeleri; baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadırlar.

Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?  

Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.             

Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Çünkü batıl olduklarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?

Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir arayışa hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.

Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…

İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrılıkçı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?

Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.    

Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar? Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…

Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…

Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.  

Diğer taraftan; Diyanet İşleri Başkanlığı ve İslam Konferansı Örgütüne ne demeli?

Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?

Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüzlük ve kamu alanlarından dışlamakla ünlü tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…

Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…  

Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre’yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?

“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda

Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?

Posted 04 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , ,

Astsubaydan kuvvet komutanlarına; kara, deniz, hava ve jandarma komutanlığında ayyuka çıkan onca belgeler, entrikalar, cinayetler, komplolar, yasa dışı örgütlenmeler ve isyanlarla çalkalanan Türkiye’de, hukuk devletinin bekası, milletin huzur ve güveni için Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un istifa etmede direnmesi, vatandaşın can güvenliği ve hukukun ayaklar altına alınıp adaletin lağvedilmesi açısından fevkalade vahim bir sonuçtur. Neden feodalist bir “tabela cumhuriyetçiliğinden” kurtulamıyoruz? 

Cumhurbaşkanı, meclis ve hükümetin anayasal hakkı olan Org. Başbuğ’u görevden alma cesaret ve kararlılığını gösterememesi despot güçleri körüklemekte, gerek TSK gerekse milletin adalete olan güveni ortadan kalkarak, ihanetsel daha korkunç plan ve arayışların önü açılmaktadır.

Türkiye Halkı, iktidarsız bir hükümetin çaresizliğiyle umutlarını yitirmemeli, Genelkurmay komutanlığından fışkıran suçluların sorumlusu Org. Başbuğ’u, hak ve adalet adına ya görevden almalı ya da hiçbir kaosa neden olmaksızın istifaya zorlamalıdır.

Her gün deşifre olan ihanetler bir yana, Genelkurmay’ın yargıyı da baskı altında tutarak ideolojisi doğrultusunda yönlendirmesi, seksen milyonluk Türkiye’ye yapılabilecek en müthiş düşmanlıktır.         

Düşünce ve inançlar ne olursa olsun amaç; milleti, vatanı ve devleti koruyup kollamak ve muhafaza etmek ise, zerrecik bir helale neden olabilecek kaygılara yer verilmemeli, basıncın absorbe edilebilmesi için gerekli fedakârlığın yapılması kaçınılmaz olmalıdır.  

Artık hiçbir şeyin örtbas edilemeyeceği, savsaklanamayacağı ve hoş görülemeyeceği bir süreçteyiz. Mevki, rütbe ve makamı ne olursa olsun herkes üzerine düşen görevi yapmalı, canlarını veren yiğitlerin milleti ve vatanı uğruna ispatladıkları aşkın birazını rütbelilerde duymalıdır.  

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un gencecik yaşta dünyadan göç eden şehitleri düşünerek, vicdanının sesini dinleyip istifa edeceğine inanıyorum.

Bu vatan, hukuk ve adalet; asla kişilere peşkeş çekilmemelidir.  

İster darbe, ister katliam; her şey hakkınız…

Posted 05 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , ,

Anıtkabir tapınak şövalyelerinin hükmettiği bir ülkede cumhurbaşkanlığı, meclis, hükümet ve partilerin kuklasal varlıkları çok can acıtsa ve sabır duvarlarını yıkıp geçse de; millet olarak ancak layık olduğumuzla idare edileceğimize şüphe olmadığı, YAŞ kararlarıyla bir kez daha ispatlanmıştır.

Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…

Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.     

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.

Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?  

Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?    

Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.

Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.

Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…     

Adres Tapınak Şövalyeleri…

Posted 06 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İçeriği bilinmeyen gizli bir pazarlık sonucu ABD’nin Kuzey Irak’ı, Türkiye kökenli Kürtlerden ve PKK’dan arındırmak maksadıyla Başbakan Erdoğan’la yaptığı işbirliği neticesi ülke yararına fevkalade olumlu sonuçlar doğuracak olan “açılım” girişiminde gerekli kararlılığı gösteremeyen hükümet, faşist ve bölücü CHP ve MHP’nin tuzağına düşmek suretiyle DTP’yi hedef alması, bugün yaşadığımız ve gelişerek daha da korkunç felaketlere yol açacak cehennemsi kapıyı aralamasına neden olmuştur. 

Hükmettikleri despot ve ırkçı politikalarla PKK’yı doğuran, büyüten ve Türkiye’nin başına belâ eden Anıtkabirin Tapınak Şövalyeleri (ATŞ), resmiyette düşman ancak kapalı kapılar ardında müttefik sayarak taşeron kullandıkları PKK’yı, APO’nun hücresi bahane edilerek yeniden organize etmeleri, başka bir adres aramaya gerek bırakmayacak açıklıktadır. 

İhanetlerinin ve acımasızlıklarının deşifre edilmesiyle bir bir tutuklanan ve yargı önüne çıkarılıp dokunulmazlıkları yıkılarak fevkalade zor dönem geçiren ATŞ, millet indindeki güvensizliklerini ve hasımlıklarını örtbas edebilme gayesiyle PKK’yı sokağa döküp, halkın mal ve can güvenliklerini büyük tehdit altında bırakarak, hükümeti erken seçime ve iktidardan uzaklaştırma stratejisini uygulamaya koymuşlardır.

Milletimizin kalbi olan TSK’yı öyle sömürmektedirler ki, çocuklarımızın topluca katledilme planlarının dahi yer aldığı terörist organizasyonlar ortalığı kasıp kavururken; güya “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik harekât” gibi hainlikleri manipüle etmeye yönelik bir yaklaşım, ihanetleri gizlemeye yeterli olmayacaktır. Bu milletin her bir ferdi, TSK’nın bir üyesi olma şerefiyle ödüllendirilmiş, dolayısıyla hiçbir saptırma, insanlarımızı gerçeklerin üzerine gitmekten alıkoymayacaktır. 

“Böl, parçala ve yönet” felsefiyle iktidarlarını yürüten putperest jakobenler; toplumsal birlik ve bütünlüğü, huzur ve güvenliği, halkın egemenliğini zorba iktidarlarının kaybı düşünmekte, dolayısıyla şeytani ne kadar hile var ise sırasıyla devreye sokmaktadırlar.

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet ve parti, tüm sorunların üstesinden gelebilecek adaletsi bir çözümü başarabilecek cesaret ve kararlıkta değillerdir. Gerek ABD gerekse AB’nin dayatmasıyla yol alamayacakları aşikârdır.

Genelkurmay’ın diktatörlüğü ve ona bağlı ATŞ’nin hâkimiyetine son verilmeden, yargının ideolojik yapısı ortadan kaldırılmadan, gerek bürokratların gerekse sokaktaki insanların alt yapıları hazırlanmadan, yanlışın üzerine doğrudan gidilmeyerek ürkekliğin olumsuzluklarından kurtulmadan düzlüğe çıkabilmek, dini, ırki, zihni ve kalbi ayrılıkları yok edebilmek imkânsızdır. Önce yekvücudu sağlayacak anahtarın adı konulsun ve o çerçevede bir araya gelinerek aykırılıklar giderebilsin…

Ortak bir barış ve uzlaşıya sürekli karşı çıkan CHP ve MHP’nin, acaba ırkçı ve ulusçu argümanlarından başka her tarafın razı olabileceği bir çözüm anahtarları var mı? Sokaktaki insanlar yakılırlarken, öldürülürlerken ve malları zarara uğratılırlarken; çözümleri “dersim” gibi toplu bir vahşet mi? Zaten itiraf etmediler mi?  

Hiçbir şehit yakını, o onura ihanet edercesine mason CHP ve ırkçı MHP’nin provokasyonlarına alet olmamalı, nefsi değil rahmani, bireysel değil toplumsal düşünmelidirler. Çıkarcı hiçbir acımasıza kendilerini kullandırmasın, o gözyaşlarının ve yanan kalplerinin müsebbiplerinin ırkçı ve ulusalcı barbarların olduğunu akıllarından çıkarmasınlar.   

DTP’nin kendileri gibi ilkesiz ve ödün vereceğini sanan hükümet, asla “açılım ve barış” serüvenine girmemeli, girdiyse de bedelini ödeyecek cesaret ve kararlılığı göstermeliydi. Ancak oy kaybı telaşı içinde olan bir anlayıştan samimi ve insancıl bir adım beklenemez…

Oysa bırakın oy kaybını, Türkiye’ye barış, huzur ve güven getirmesinden iktidara kavuşacak ve söküp atılamaz bir güce ulaşacaktı. Ne var ki söz konusu açılım hükümetin samimi duygularla programladığı bir çözüm değil, yabancıların dayatmasıyla olgunlaştığı bir paket olduğundan geri tepti.

Yıllardır binlerce insanın öldüğü, ailelerin parçalandığı ve göçmenlerin oluştuğu bir terör ülkesi olduğumuzu, sanırım etrafını güvenlik çemberleriyle kuşatmış derebeyliler umursamıyor. Hukukun, meclisin, anayasanın ve ceza yasalarının olduğu bir ülkede; hiçbir parti kapatılmamalı, suç işleyenler cezalandırılmalıdırlar.

Halkın seçtiği DTP’yi kapatmak, açık bir cinayet, malları yağmalanan ve kanları dökülen sokaktaki vatandaşlara gaddar bir düşmanlıktır. DTP’nin kapatılma kararını verecek yargıçlar ve taraftar politikacılar, acaba sıradan vatandaşlar gibi korumasız dolaşacaklar mı? Gerek yargı gerekse siyaset; vatandaşın mal ve can güvenliğini sağlayacak hassasiyeti dikkate alarak, kararlarını ve politikalarını düzenlemelidirler.           

Neden açılım müjdesinin habercisi Cumhurbaşkanı Gül susuyor? Halkının korku ve panikle kaçıştığı, yakılıp öldürüldüğü ve ortalığın karıştığı bir anda Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Meksika ziyareti daha mı önemli? 

“Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.” Anatole France

‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…

Posted 08 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Millet olarak nasıl bir lanetle karşı karşıyayız ki içeride Atatürk, dışarıda ABD’ye kul olmaktan sıyrılamıyor, varlıklarını kurtarıcı tazimiyle zihinlerimize ve kalplerimize işleyerek, sözlerini tanrısal bir mutlakmış değerinde inanıp itaat edebiliyoruz.  Madem öyle; Atatürk ve ABD’nin neden terör musibetinden, ekonomik sıkıntılardan, felaketlerden, ayırımcılıktan, can ve mal kayıplarımızdan kurtaramadığını hiç sorgulamıyoruz.

Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.      

Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.

Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.

Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerinden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgalindeki Irak’ta üslenen PKK’yı müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.  

Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.

Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…

Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı ifadenin yorumunu sizlere bırakıyorum.

Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.

Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önemi olmadığı ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.  

Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı.

Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!

Açık ama saklanılmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…

Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.         

 

“Vatan, Millet” tekerlemelerine devam edin bakalım…

Posted 09 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Halk düşmanı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin “Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, irticayla mücadele” ve birçok darbe plânları hazırlayıp, öğrenci çocukları dahi katletmeyi tasarladıkları belgeler ve maddi kanıtlarla aşikârken, alçakça kıyılan 10 askerimizin canilerini arama ve bilinen terör örgütlerine yamama hilesi, geçmişte olduğu gibi hiç kimseyi inandırmaya yetmeyecektir.

“Vatan bölünmez, şehitler ölmez” gibi sinsi sloganlarının bayraktarları tarafından katledilen askerlerimiz, artık şüphe götürmez gaddar emelleriyle hem vatanı bölmekte, hem de vatanı koruyan yiğitleri kahpece şehit ederek, efendileri şeytanın yolunda hızla ilerlemektedirler.

Org. Şener Eruygur, Org. Hurşit Tolon ve Tuğgeneral Veli Küçük’ü cepheye sürerek, kendilerini gizleyen ele başlar; öylesine ürkütücü bir yapı hazırlamışlar ki, ’A’ darbe planı deşifre olursa ’B’ planı, eğer ’B’ planı deşifre olursa da ’C’ ve ’D’ darbe planlarını yedekte bulundurdukları ve tüm ’deşifre’ olasılıklarını düşündükleri ortaya çıkmıştır.  

Acaba hunharca katledilen askerlerimiz, diri diri yakılan kızımız, öldürülen öğrencimiz ve yurtta çıkarılan onca eylem; hangi planın bir sonucuydu? Bundan sonra devreye sokacakları planlarındaki saptadıkları hedefler nelerdir?  

Ataist askeri, sivil, üniversite, medya ve politikacı üst ve alt herkesin içinde bulunduğu örgütlenme, ancak milletin insani ve vicdani bir bütünlük içinde bir araya gelmesiyle çöker. İktidarsız bir hükümet, tehdit altındaki savcı ve yargıçlarla dehşetsi çeteyi bertaraf edebilmek mümkün değildir.

Bizzat örgütün merkezinde olan ve ihanetsel isyanları planlayan emekli kuvvet komutanları Org. İbrahim Fırtına, Org. Aytaç Yalman ve Oramiral Özden Örnek’in tartışılmaz elebaşlılıkları, göstermelik bir sorguyla örtbas edilebiliyor, Alb. Dursun Çiçek salıveriliyor, Org. Hurşit Tolon ve Şener Eruygur tahliye edilebiliyor ise; çok daha derin şokları ve felaketleri yaşayacağımıza bir tereddüt bulunmamalıdır.

Hiç kimse ama hiç kimse, PKK ya da sol terör örgütlerini hedef alarak, asıl düşmanları saklama arayışına girmemeli, propagandasal pis entrikalarına alet olup, yarın ağlayacaklar arasında yer almamaya dikkat etmelidir. 

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik cenapları olan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin, APO’dan dahi daha bölücü ve tehlikeli oldukları unutulmamalıdır. APO illegal ve zindanda, onlar ise legal ve özgür olup, kendilerine gönül vermiş masum halkımızı insafsızca sömürerek, terörün ve ayırımcılığın provokatörleri ve darbecileri motive edenlerdir.

CHP ve MHP’lileri peşin hükümlerden uzak serinkanlı bir muhakemeyle liderlerini ve güttükleri politikaları sorgulamalarını ve yakın bir gelecekte sıranın kendilerine yahut çocuklarına geleceklerini düşünerek, insani bir yargıya varmalarını öğütlüyorum.           

Türkiye’deki her felaketin sorumlusu; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir, başka hiçbir adresi aramayınız… Bulsanız da kışkırtan yine onlardır.  

Gandhi’nin ifade ettiği gibi Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.  sözünü ilke edinerek, bedeli her ne olursa olsun insan olmanızdan haksızlık karşısında asla susmayın ve hiç kimseden korkmayınız.

Yaratıcı, Var oluş, Akıl ve İradeyi ne kadar biliyoruz?

Posted 11 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Gelin, çirkef oyunlardan bir nebze uzaklaşarak, bütün bu inanılmaz ve gayri ahlaki olumsuzlukları güdenin özgür düşünceler mi sorusunu ve nefsin kimin iradesinde olduğunu bir inceleyelim. Sayın Talat Yavaş adlı okuyucumun yaptığı yorumda; “bir köpek bile sahibine bunlar gibi ihanet etmez” sözü, neden akıllı insanların hayvanlar kadar sadık ve vicdanlı olamadıkları sorgusunu, İbn Sina’nın dinsel, felsefisel ve bilimsel bakışından çözmeye çalışalım…

Suçlunun suçsuz, suçsuzun suçlu, okulsuzun başarısı, akademisyenin pespayeliği, mazlumun hakirliği, gaddarın saygınlığı, inançlının sahtekârlığı, inkârcının dürüstlüğü, ilâhiyatçının korkaklığı, ateistin cesareti, politikacının ihaneti, devletin zulmü, askerin diktatörlüğü, bireyin sadakati, rütbelinin faşistliği, erin ölümüne fedakârlığı, duyguların insancıllığı, mantığın bencilliği; özgür aklın mı, Etin Aklın mı bir tasarrufudur?

Yaratıcı Allah nezdinde en yüksek mertebede bulunan peygamberlerin dahi özgür iradeleri ve hür bir akılları yokken; sıradan insanların olabilmesi mümkün mü?

“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.” İsra. 74

Akılsal kuralları, iradeyi ve mantığı bertaraf eden olaylar, düşünsel ve davranışsal bir ayniyet sağlayamıyor ve yaşanan ikilemler önlenemiyorsa; iddia edilen akılcı bir muhakeme ve yargıyla mutlak olmayan bilime dayalı iradesel bir çözümü gerçekleştirebilmek söz konusu değildir. Sadece verimsiz ve iradesiz entelektüellerin tartıştığı; okullarda, ekonomik, sosyal ve siyasi münazaralarda dolgu malzemesi olarak kullandığı asırlar öncesine dayalı ütopik doktrinlerin karşılığı olmayan kuramsal döküntüleriyle bilim adına “bilgi terörü” estirilmekte, böylece kaderin güttüğü pratik hayat, serapsı fikirlerle örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden ne politikacıların, ne entelektüellerin, ne de eğiticilerin insanlara hiçbir katkıları bulunmamakta, dolayısıyla düzenlenen tartışma şovlarıyla en iyi laf ebeliği yarışmaları yapılarak, insanların etkilenebileceği sanılmaktadır. Ancak kaderle örtüşenler istisna…   

Kafatası devletlerce incelenen dünyaca ünlü bilim adamı, İslam bilgini ve filozofu İbn Sina; gençliğinde geometri, matematik, astronomi, kimya, mantık, fıkıh, fizik, kelam ve tıp alanlarında çığır açmış, daha 16 yaşında uzman hekim düzeyine yükselmişti. Çocuk yaşta bütün ilimleri hatmettikten sonra “İşte insan, nerede ilim”, musikiyle tanıştıktan sonra da “İşte ilim, nerede insan” diyerek, tüm dünyayı kendisine hayran bırakan bir şöhrete kavuşmuştu. İbn Sina, Batının inanıp güvendiği çok yüksek bir kaç otoriteden biridir. Elbette başkaları gibi oda tartışılmış ve fikirleri ateistlerce reddedilmiştir.

Batı düşüncesinde, Hipokrat ve Galen’den sonra gelen klasik tıbbın üç babasından biridir. Eserleri bütün zamanların en çok okunan tıp kitaplarından biri olmuştur. Tıbbın yeni paradigmalar kazanarak, modernleşmesi sürecine kadar hem doğu ülkelerinde hem de Batı’da en büyük otorite sahibi bir bilim adamı kabul edilmiş; eserleri, dünyanın birçok üniversitelerinde baş kaynak okutularak; dinin, aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimin önünün açılmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Yaşamı boyunca türlü zevk ve çileleri en uç boyutlarda tatmış, görmüş, geçirmiş, hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, kaçmış ve genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir. On altı yaş gibi çocuk yaşta otorite sahibi bir bilgeliğe kavuşması, şüphe yok ki diğer seçilmişler gibi İbn Sina’nın da mutlak iradenin bir takdiriyle yüceldiği tartışılmazdır. 

İbn Sina’nın öğretileri arasında yaratılış öğretisi özellikle önem taşır. O, bu konuda, özellikle 13. yüzyılda çokça tartışılmış olan yaratılıştaki kadersel gerçeği şöyle vurgulamıştı: Varlığa gelen her şeyin bir nedeni olması gerekir. Varlığa gelmek için bir nedene gerek duyan varlıklara,”mümkün varlıklar” adını verdi. Kendisi de mümkün bir varlık olan bir nedene, ondan önce gelen bir neden yol açmış olmalıdır. Bununla birlikte bu nedenler dizisi, sonsuz bir dizi meydana getirmez. Bundan dolayı, varlığı mümkün değil de zorunlu olan, varoluşunu bir nedenden değil de kendisinden alan bir “ilk” neden var olmalıdır. Bu ilk neden zorunlu varlık olan Yaratıcı’dır. O’nun zaman içinde bir başlangıcı yoktur; O, ezeli ve ebedidir. Yaratıcı, tam ve gerçek varlığını her zaman sergiler. O, her zaman fiil halinde olduğu için hep yaratmıştır. Yaratılış, İbn Sina’ya göre; hem zorunlu hem de ezeli ve ebedidir. Yaratıcı’nın kendi ruhundan üfürerek canlıları yaratması ve bilgilendirmesi, ruhların ölümsüzlüğü ve fiziksel bedenlerin ölümlülüğünü, dolayısıyla yaratmanın ezeli ve ebedi olduğunu kanıtlamaktadır.

Varlığa gelen her şeyin bir nedeni vardır. Yaratıcı’dan çıkan ilk birlik, akıldır. Buna göre ruhlar ve ona bağlı akıllar yaratılır. “Etkin Akıl” olan Yaratıcı, bu dünyadaki varlıkların maddi unsurları ve ruhları yaratan varlıktır. Etkin Akıl, aynı zamanda insanların ruhlarına yahut zihinlerine bilgi için gerekli olan form ve kategorileri aktarır. İbn Sina, bir insan zihninin bir başlangıcı olduğu için, insanın mümkün bir varlık olduğunu söyler. İnsan, aynı zamanda mümkün olan bir ruha ve ondan türeyen akla sahiptir. İbn Sina, yaratıklarda iki farklı unsur bulunduğunu ifade ederek, burada özle varoluş arasında bir ayırım yapar. İnsanın özü varoluşundan ayrıdır; bundan dolayı insanın özü kendiliğinden gerçekleşmez. Yani, insanın var olmasıyla var olmaması eşit derecede mümkündür. Onun özü gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Ona varoluş veren ve onun özünün gerçekleşmesini sağlayan varlık Yaratıcı, dolayısıyla ruhudur.

İbn Sina’ya göre Yaratıcı, mutlak olarak birdir. Bir olandan ise yalnızca bir çıkar. Bu durumda evrendeki varlıkları açıklamak nasıl mümkün olabilir? İbn Sina, Yaratıcı’dan çıkan ilk birliğin, ilk Akıl olduğunu söyler. Çünkü akıl olmazsa bilgilerin toplanma yeri olan hafıza olmaz. Akıl, iddia edildiği gibi özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Tüm varlıkların en tepesinde bulunan Yaratıcı’nın kendi kendisini düşünmesi, O’ndan ilk aklın var olmasına yol açar. İlk aklın kendi nedenini, yani Yaratıcı’yı düşünmesi, ilk akıldan sonra gelen akılların doğuşuna neden olur.

Bu sebeple insanın özgür bir iradeye, hür bir düşünceye ve egemen bir güce sahip olabilmesi nasıl mümkün olabilir? Şayet mümkün olsaydı, hiçbir olumsuzluğu sahiplenmez, menfi her şeyi bertaraf ederdi…

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İbn Sina bilgi anlayışında, insan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisi. Fakat bu soyutlama, İbn Sina’ya göre insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Yaratıcı’nın Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Demek ki tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı’dır.

İbn Sina, Aristo ve Plato’nun etkisinde kalarak Aristotolesçi felsefeyi İslam anlayışına göre felsefik yorumlarından dolayı; Yaratıcı, ruh ve yaratık, peygamber ve şeytan, mutlak irade ve özgür irade, duygu ve mantık konusunda paradokslar göstermiş, kaderin halkasal zincirinde birbirinden farklı ve aykırı tezler üreterek, inanç ve düşünceleriyle çelişkiye düşmüştür.

İbn Sina, ünlü Yunan filozof Aristotales’in ortaya koyduğu varoluş felsefesini, İslam-Doğu medeniyetleri düzleminde yorumlamasından ötürü Kur’an’ı temel almak yerine, Aristocu özgür iradeye ve mantığa odaklanarak, varoluş, gelişim ve yok oluş sürecini oluşturan kadersel yazgıyı pratik olarak değil, teori bazında değerlendirmiş, dolayısıyla mutlak irade ile özgür irade arasında tereddüt yaşayarak, büyük bir hataya düşmüştür.

Şöyle diyor; insanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür iradeyle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İrade özgürlüğü, akılla başarı arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşir. Özgür irade tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak onlarda, insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin Etkin Akıl ile buluşmalarını ve gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahiy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar. Akıl bütün insanlarda ortak olup, kavramayı ve bilmeyi sağlayan bir yetenektir.

Bir yeti olarak işlek akıl; yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel akıl, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan akıldan daha üstündür. Kazanılmış akıl, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından aklın olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada aklın kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır.

Yaratıcı’ya ait olan Etkin Akıl, aklın en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan bir bütünlük içinde kavrar, bilgilendirir ve yönlendirir. Bu yüzden insan, ayrıntıları duyularla algılar, bütününü akılla kavrar. Her şeyi kavrayan yetkin akla, nesneleri anlama yeteneği olan Etkin Akıl olanak sağlar. İnsan aklının algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Akıl, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için, ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini aklın genel kurallarına göre işlemden geçirir ve yargıları ortaya koymada onları aşar. Her şeyi önceden belirleyen Etkin Akıl, yönlendirmeyle mutlak iradeyi hâkim kılar.

İbn Sina, bir taraftan insanın özgür iradesiyle iyi ile kötüyü seçme olanağı bulunduğunu iddia ederken, diğer taraftan insan elinden çıkan bütün eylemlerin tanrısal ihsan ile gerçekleştiğini belirtmektedir. Eğer bütün eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşiyorsa, özgür irade nasıl ve nerede etkili olmaktadır? Akıl ile irade arasında bir çatışma olması ve sonunda aklın üstün gelmesi, Etkin Akıl’ın üstünlüğüdür ki o zaman özgür bir irade ve düşünceden bahsedebilmek imkânsızdır. Yani özgür irade ile kader!

Üstün bir aklın başarısızlığa uğraması, ancak mutlak bir gücün ve müdahalenin sonucudur. İnsan zihninin aydınlanmasını ve bilgilenmesini sağlayan aktif gücün Yaratıcı’nın Etkin Aklı ve mutlak irade olan kaderin ruhla bütünleşmesi olduğunu açıklayan İbn Sina; nasıl oluyor da böyle bir denklemde otomatikman özgür bir iradenin varlığının imkânsız kılınabileceğini hesap edememektedir? İfadesinde, “Akıl; özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır” diyor. Buna göre; Etkin Akıl’la bilgilendirilen akılların bağımsız olabilmesi, özgürce düşünebilmesi ve dilediğini yapabilecek hür bir iradeye sahip olabilmesi müthiş bir yanılgı ve kabul edilemez bir paradoks değil midir?

Peygamberler ve bilginlerin bilgilerinde bir seziş olduğu, bu sebeple, kavrayış yeteneğinin Etkin Akıl’la buluştuğunu ve gerçeklerin kavrandığını ifade ediyor. Dolayısıyla ruhun otoritesi altında gelişen duyuların egemenliği altında akıl işlerlik kazanarak, programı doğrultusunda yönlendiği ortaya çıkmıyor mu?

İbn Sina, bir taraftan vahyin ve mutlak iradenin kayıtsız hâkimiyetini kabul ederken, diğer taraftan Aristocu bakışla özgür iradenin de var olabileceğini beyan edebilmesi anlaşılır gibi değildir. Maalesef Aristotoles felsefesine bağlı İslami bir sentez oluşturarak, mantığa dayalı rasyonalizmle vahyi harmanlama girişimi onu ikileme ve korkunç bir çıkmaza sokmuştur. Bu anlayışın hemen hemen tüm İslâm bilginlerinde var olması, Aristo felsefesinin rasyonalist mantığına hayranlıklarından değil, kendilerini yücelten benlik ve mantıklarının nefsi yargılarındandır. Akıl ile vahyin ruhsal bağı ve Etkin Aklı ile olan bütünlüğünü pratikte ilişkilendiremediklerinden irade ve yetki karmaşası yaşamaktadırlar.

Yaratılış konusunda İbn Sina, “bir’den bir çıkar” ilkesiyle hareket eder. İlk “bir”, zorunlu varlık olan Tanrı’dır. O’nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı’nın özünden gelen gereksimdir.

İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı’dan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da felek ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl cismi, ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının sonunda Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhsal enerjidir.

Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemini “Etkin Ruh”, şeytan aracılığıyla dürter. Evrenin varlığı, zorunlu olan Yaratıcı’yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Hareket, nesnenin özünde saklı ruhsal güçten doğar. Her nesnenin özünde hareket ettirici ruhsal bir güç vardır. Nesne kendi kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırmaktadır. Yaratıcı, özgün bir yapıcı değil, zorunludur. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır, dolayısıyla değersel bir nitelikleri yoktur, ancak yaratıksal nicelikleri vardır. Bu yaratma olayı da yanardağ misali bir fışkırmadır.

Ölüm, ruhun gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan ruhların geldikleri kaynakta toplanmaları, insan da ahret kavramını oluşturur. Ruh, soyut bir özdür, ölümsüzdür, vücuda yani maddeye egemendir. İnsana ve maddeye bireyselliğini kazandıran O’dur. Vücudun yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme ruhsaldır, fizik mazerettir.

Yaratıcı, her şeyi çift yaratarak tek kalmayı kendisine has kılmıştır. Sahibi olduğu canlıları istediği gibi yönlendirmesi ve farklılıklar oluşturması, hiç kimsenin sorgulayamayacağı ve değiştiremeyeceği mutlak kimliğindendir.  Yaratığın Yaratıcı’ya özgürce hesap sorabilmesi veya baş kaldırabilmesi özde kabil değildir, ancak sebepte ve “bir bilgi”’deki şeytani misyonun gereğinden mümkündür. Allah, melekler ve cinler âleminde olduğu gibi, dünyada da dengenin sağlanabilmesi için, hidayete erdirdiği iyi ruhlar ve saptırdığı kötü ruhlar programlamıştır. Zaten peygamber ve şeytanın varlık sebebi de bu yüzdendir.

Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yükleyerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve dünyadaki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar sergileyerek iyiyle kötü arasında gidip gelirler.

Ruhların programları gereği bedenlerinde olduğu insanlara işlev kazandırması ve yönlendirmesi, mutlak iradenin “o kitap”ta ki yazgısındandır. Her ruh; çirkin veya güzel, sakat veya sağlam, sağlıklı veya hastalıklı, kudretli veya zayıf bir oluşumla bedenleri biçimlendirmekte ve programı doğrultusunda fiziği meydana getirmektedir. Bu oluşumun zaman içinde farklılıklar doğurması tamamen fıtratsal yapıdandır.

Cennet ve cehennem de dünyadaki yansımanın sonsuz hayattaki ezeli ve ebedi uzantısıdır. Dünyada olduğu gibi ahiret hayatında da Allah, dilediği kulunu mükâfatlandıracak, dilediğini ise cezalandıracak; yaratık olan, yani kul olan hiç kimsenin hesap sorma hak ve salahiyeti bulunmayacaktır. Sadece layık olunan, hak edilen tadılacaktır.

“Biz dilesek elbette herkese hidayet verirdik. Fakat ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde. 13

İbn Sina gibi her türlü ilim hatmetmiş ve buluşlar gerçekleştirmiş nice bilim adamları ve düşünürleri şöyle bir inceleyin de; kıyaslanabilmeleri dahi kabil olmayan bilgilerini irdeleyerek, nasıl dağları yaratmışçasına böbürlenebildiklerini ve peşlerine düşerek himmet dilenebildiğinizi sorgulayınız.

Amaçları şöhret, para ve saltanat olan eçhel ezbercilerin hissiz dolguları toplumları da körelterek, hem ilmen hem de ahlaken korkunç bir çöküşe neden olmakta, yüzeysel kopyalarını paraya ve güce tahvil edebilme gayreti içinde gerek dini gerekse bilimi sömürerek, insanları istismar etmeleri nasıl benliksi bir aklın sapmasıdır?  

‘Benim’ diyenin suratına tükür ki bir hiç olduğunu anlasın…

Oysa İbn Sina; Buhara prensi Nuh bin Mansur’un hastalanması üzerine, bilgisine başvurulduğunda, uyguladığı tedavi yöntemi başarıya ulaşınca, Samanoğulları sarayında hükümdarın özel doktoru olarak görevlendirilmişti. Karşılığında para yerine, devrin bilinen ve bilinmeyen en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarını içeren, eşsiz bir kaynak zenginliğine sahip saray kütüphanesinden istediği şekilde yararlanma hakkı talep etmişti. Böylece kendini birçok değerli eserin yardımında oldukça geliştiren İbn Sina, henüz 17 yaşındayken, fıkıhtaki, felsefedeki ve bilimdeki dâhiliklerinin yanı sıra, tıbbın temelini atan bir “tıp bilgini” olabilmesini sağlayan, nasıl rahmetsel bir aklın doğrusuydu sorusunu, sanırım çözüme kavuşmuşsunuzdur.   

“Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” İbn Sina

“İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve Tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana ‘diri’ denilir.” İbn Sina

Zarara uğrayacak her vatandaşın sorumlusu devlettir…

Posted 11 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kendini meydana getiren halkının birlik ve beraberliğine, huzur ve güvenine, mal ve can güvenliğine, din ve ırkına amansız bir hasım gibi davranan ataist rejim, yine masum vatandaşını acımasız teröre kıydırabilmek ve kaosa mahkûm edebilmek için gereğini yapmıştır. DTP’nin kapatılma sorumlusu Anayasa Mahkemesi değil statükocu totaliter rejimin ta kendisidir.

Kuvvet komutanları, ordu komutanları, general, amiral ve politikacılardan oluşan Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin teröristsel onca plan ve eylemleri yanı sıra, Ergenekon Terör Örgütüne desteklerinden dolayı hesabını soramayanların, pkk adlı terör örgütüne destek verdikleri gerekçesiyle DTP’yi kapatması, muhakeme edebilen hiçbir aklın ve vicdanın razı olabileceği bir sonuç değildir.

Ayrıca pkk’dan çok daha gaddar ve vahşi Ergenekon Terör Örgütüne destek veren ve doğrudan avukatlığını yapan CHP neden kapatılmıyor? Neden hakkında göstermelik dahi olsa bir soruşturma açılmıyor?

Tokat’ta şehit edilen yiğitlerimiz ile ilgili Genelkurmay’ın açıklaması, asla gerçeği yansıtmamakta ve sanırım hiçbir vatandaşımızca da inandırıcı bulunmamaktadır. MHP’nin kalesi ve herkesin birbirini tanıdığı küçük bir ilçeye sayısı yedi ya da sekiz diye ifade edilen Tunceli’liden kalkıp gelen teröristlerin, tanrısal bir görünmezlikle kendilerini fark ettirmeyip pusuya yatmaları ve dakikada üç yüz mermi atan ağır silahlarla askerlerimizi katlettikten sonra aynı görünmezlikte ortadan kaybolmalarına kanabilecek tek bir APTAL bulunamaz…

Milletimizin kardeşçe bir arada yaşamalarını istemeyen şovenist ve ulusalcı putperest bölücüler, “açılım” gibi fevkalade insani bir bütünlüğü doğrayabilmek için her türlü Bizans entrikalarını çevirerek, açılımı ortadan kaldırabilecek DTP’nin kapatılabilmesi için, o malum planlarını devreye sokarak, amaçlarına ulaşmışlardır.

Gerçi kapatılma sürecide siyasi bir mühendislikle gerçekleşmiş, DTP’nin topyekûn meclisten istifa ederek, sokağa dönmelerini önlemek maksadıyla sadece iki milletvekilliğine yasak getirilmiş, böylece adı dillendirilen bağımsız milletvekili Ufuk Uras’ı DTP’ye iltihak ettirmek suretiyle grubu yeniden kurmalarını ve vekillerinde mecliste kalmalarını projelendirmişlerdir. Sonra da, mücadeleye demokratik yollardan devam edilsin mesajıyla, sanki gönüllerinde yatan pkk aşkını ve birlikteliğini yok etmişlercesine kendilerince insanları kandıracaklarını düşünmektedirler.  

Neyse olan oldu, bundan sonra ne olacak?  

Artık devlet gereğini yapmalı; liderler, komutanlar, hükümet üyeleri, valiler, yargı üyeleri ve bilumum bürokratlar nasıl korunup gözetiliyorsa, dağdaki vatandaş dahi korunmalı, kendilerinin canlarına duydukları hassasiyeti vatandaşlarının tamamına da göstertmek zorundadırlar.

Atılacak bir tokat da dahi sorumlu devlet olmalıdır ve her mağdur vatandaş, tokatı atanı değil attıran, tahrik eden devletin yakasına yapışmalıdır.

Bilinmelidir ki hiçbir vatandaş; devletin ve rejimin yanlışlıklarının bedelini ödeyemez. Önce kendileri ödeyecek…

Bundan böyle sokaklarda yakılan, malları kundaklanan, kurşuna dizilenlerin ardından dökülen timsah gözyaşlarına, riyakâr nutuklara ve şovsal törenlere karınlar tok…

Vatandaş sokakta nasıl geziyor, işine gidiyor ve evinde oturuyorsa, onlar da aynı açıklıkta hayat süreceklerdir.

Halkı emniyette olmadan kendi emniyette olan, şeytanın fiziki bir gölgesidir.

Faşist CHP ve MHP’nin hiç mi onurları kalmadı?

Posted 12 Ara_Aralık_kısaltma 2009 by sadoglu
Categories: Uncategorized

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Cumhuriyet, demokrasi, meclis, seçim ve siyasi parti varlıklarının tamamen bir aldatmaca olduğu bir kez daha kanıtlanmış, Ataist totalitarizmin egemenliğine karşı çıkanların silinip süpürüldüğü belgelenmiştir. Artık can çekişen rejimi diriltmeye çalışan putperest şövalyeler, Türkiye’yi adım adım karanlığa doğru sürüklemektedirler. Einstein der ki: “Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.”

ABD’nin PKK’yı kanlı bir terör örgütü ve düşman ilan etmesini referans gösteren bölücü mihraklar, neden ABD’nin DTP’yi PKK’dan ayırarak, legal bir ofis açma izni verdiklerini yanıtlayabilirler mi?

Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri CHP ve MHP, DTP vekillerinin Apo’nun emir kulu ve PKK’nın temsilcileri oldukları bahanesiyle şehit ve vatan edebiyatı yaparak, kardeşçe eşit bir hak olan açılıma şiddet ve tehditle karşı çıkarlarken; neden DTP’nin kapatılma kararından sonra sine-i millete dönmemelerini ve mecliste kalarak mücadelelerine devam etmelerini talep etmektedirler? Neden dün değil de bugün halkı birlik içinde sükûnete davet edip, amaçlarına ulaşmış bir zafer üstünlüğüyle demokrasiden, barış ve uzlaşıdan söz edebiliyorlar?  

MHP’nin kalesi olan Reşadiye’deki askerlerimizin şehit edilmeleriyle ilgili ATŞ ile bir ittifakları olası dahilinde mi?

Dünyada riyakârlık ve namussuzluğun bu kadarına şahit olunmayan bir ülkede istikrarın, huzurun, birlikteliğin, adaletin ve dürüstlüğün sağlanabilmesi asla mümkün değildir.

Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse bazı AKP vekillerin; DTP yöneticilerinin partilerini korumak için gerekli özeni göstermediği ve DTP’nin kapatılması için ellerinden geleni yaptıkları” ifadeleri, kayıtsız-şartsız Ataist müstemlekeliğine boyun eğme ve teslim olma zorunluluğunun bir göstergesidir.

Geçmişte politika yaptıkları partilerinin aynı dikta güçlerce kapatılmasıyla dimdik duramayan ve ilkelerini savunamayanların DTP’nin de kendileri gibi ödün vermeleri ve haysiyetsizce vekilliklerini sürdürme düşünceleri, neden oligarşiden kurtulamayıp halkın söz sahibi olamadığına apaçık bir cevaptır.

Sokak gösterilerinin ve eylemlerin çok daha beteri beklenirken aksi bir durumun ortaya çıkması, daha öncede ısrarla vurguladığım üzere o eylemlerin arkasındaki gücün ATŞ olduğuna tartışılmaz bir kanıttır.

Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, isyana ve teröre doğrudan ya da dolaylı bulaşmış general, amiral ve subaylar; Ergenekon Terör Örgütünü meydan okurcasına destekleyen CHP yargılanıp gerekli yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe DTP ile ilgili verilen karar hukuki değil siyasidir. Çünkü hukuk diye dayatılan yasalar eşit ve hassas terazisel bir adaleti temsil etmemekte, Ataist hegemonyasına razı olmayanlar, hukuk manipülasyonuyla saf dışı bırakılmaktadırlar.

Türkiye’nin derebeylikle yönetilen bir devlet olduğu, Atatürk adına yapılan darbeler, başkaldırılar, katliamlar, yasadışı örgütlenmeler, ihanetsel planlar, tahrik edici baskı ve yasakların meşruiyetiyle ortadadır.

Milletin ötekileştirilmemiş bir parçası, eşit haklara sahip olma ve adaletli bir barış mücadelesinden başka hiçbir hak talep etmeyen DTP’nin kapatılmasının ülkemiz lehine bir milat olmasını temenni ediyor, aslında bir hiç ve korkak olan zalim güçlere karşı cesaret ve kararlılıkla durulmasını, böylece haksızlıkları ve ayrışmışlığı giderecek bir başlangıç olacağını umuyorum…    

CHP’nin “dersim” örnekli katliam özlemi gündemden düşürülmüş olsa da, sessizliğin bir gün gerçeğe dönüştürülmek isteneceğine şüphe duyulmamalı, karşıt düşüncelere gösterilen tepki ve yaptırımın onlara da gösterilmesinin hayati zorunluluğu akıllardan çıkarılmamalıdır. İşbirlikçi medyanın hala katliamcı barbar Onur Öymen’i demokrasi adına ekranlarına, halkın karşısına çıkartmaları da, olabilecek soykırımsı bir katliamı sinsice alttan alta hazmettirebilmek içindir.

Sokakta ve çocuklarının yanında alnı dik bir onurla dolaşmak isteyenler, CHP ve MHP taraftarlılığının nasıl utanç bir kara leke olduğu bilinciyle hareket etmelidirler.